Sinekli Bakkal.
Evler hep ahşap ve iki katlı. Köhne çatılar, karşıdan karşıya birbirinin üstüne abanır gibi uzanmış eski zaman saçakları. Ortada baştan başa uzanan bir aralık kalmış olmasa, sokak, üstü kemerli karanlık bir geçit olacak. Doğuda, batıda, bu aralık, renkten renge giren bir ışık yolu olur. Fakat sokağın yanları her zaman serin ve loştur.
Köşenin başında durup bakarsanız; her pencerede kırmızı toprak saksılar ve kararmış gaz sandıkları görürsünüz. Saksılarda, al, beyaz, koyu kırmızı sardunya, küpeçiçeği, karanfil. Gaz sandıkları da öbek öbek yeşil fesleğenle dolu. Ta köşede bir mor salkım çardağı altında çevrenin en işlek çeşmesi var. Bütün bunların arkasında tiyatro dekorunu andıran beyaz, uzun, ince minare..
17 views
SİYASAL VE TOPLUMSAL ORTAM
Osmanlı Devleti XIX. yy’da bir yandan kapütilasyonlar,Batılı devletlerin siyasal ve iktisadi denetimi ,öbür yandan halktan kopuk devlet anlayışı nedeniyle çökme sürecine girmişti.Batılı devletlerde bundan yararlanarak osmanlı egemenliğine son vermek ve bölgeyi bir pazar haline getirebilmek için içten ve dıştan müdahalelere girişmişlerdir.Osmanlı yöneticilerinin önceleri çöküşü yavaşlatmak için yeni uygulamalar aldıkları önlemler Osmanlı Devletinin toplum ,kültür ,sanat ,alanlarında birtakım değişmelere neden oldu.
TANZİMAT EDEBİYATINDA ŞİİR:
2 views
Tekke Tasavuf Edebiyatının Anadolu’da Kurulmasının Sebepleri ve Tarihi Süreç İçindeki Seyri
Tekke Edebiyatı’nın Anadolu’da kurulmasının sebeplerini izah edebilmemiz için öncelikle Türklerin İslâmiyet’le şereflenmesini ve tasavvuf düşüncesinin ne olduğunu ortaya koymalıyız.
“Türkler İslamlaşmadan önce, budist ve maniehist kültürün tesirinde kalmışlardır. Uygurların Çince’den, Hindçe’den ve Tibetçe’den yaptıkları tercüme eserler müstesna, umumiyetle şifahî kültüre sahip idiler. İslâm medeniyeti ise, karşımıza kitabî bir medeniyet olarak çıkmıştır. İçtimaî plân dahilinde Türkler, nasıl göçebelikten yerleşik bir hayata geçmiş iseler, kültür bakımından da şifahî kültürden kitabî kültüre geçmişlerdir.”1
5 views
Servet-i fünun’ un usta ve örnek şairi olan Tevfik Fikret, İstanbul’da doğmuş ve ömrünü bu şehirde geçirmiştir. Annesini, küçük yaşta kaybetmiş (Fikret 12 yaşındayken hacca giden annesi,dönüşünde vebaya tutularak ölmüştü),babasında da uzak yaşamıştı. Bu halde dayısı ve yengesi,ona sıcak bir şefkat gösterdiler. Fikret 23 taşına gelince de kızları Nazime Hanım’la evlendirdiler.
1881’de ,Galatasaray Sultanisi’ni bitirmiş olan Fikret,çalışkan bir öğrenciydi .Sultanide, Recaizade Ekrem ve Mallim Naci gibi birbirine zıt iki karakter ve düşünüşte üstadlardan edebiyat okumuştur.
2 views
YAZAR: Reşat Nuri Güntekin
Yayın tarihi: 1974
Sayfa sayısı: 136
Basımevi: İnkilap kitapevi
Ali Rıza Bey emekli bir öğretmendi.Fakat emeklilik maaşı ile geçinemediği için eski bir öğrencisinin yanında iş bulur.Hatırı sayılır bir dostu ondan kızına iş bulmasını ister.O da öğrencisine giderek Leman’a sekreterlik işi ayarlar. Belli bir süre sonra müdür Muzaffer ile Leman arasında bir ilişki başlar.Ve Leman hamile kalır.Bunun üzerine Ali Rıza Bey,Muzafferden kızla evlenmesini ister.Muzaffer reddeder.Ali Rıza Bey bu yapılanı kendi kızına yapılmış kabul ederek işten istifa eder.
39 views
Dil devriminin Atatürk’ün görüşündeki yerini tespit edebilmek için, kendisinin bu konudaki düşüncelerini ele alacağız. Diyor ki:
“…Millet dil, kültür ve ülke ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir toplumdur.”
Atatürk, dil bağını, ulus olabilmenin ilk şartları arasında görmüştür. Gerçekten de bu devrim, ulusal bir kültürün yaratılabilmesi için ulusal bir dilin yeniden canlandırılması amacına yöneliktir.
Çünkü, ulusal birliğin ilk unsuru kültür birliğidir. Halkla aydını birbirine yaklaştıran en etkili araç hiç kuşkusuz, her iki zümrenin kolaylıkla anlaşabilecekleri sade bir dildir. Atatürk 1932 yılında:
“Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için bütün devlet teşkilatımızın, dikkatli, ilgili olmasını isteriz” (Söylev ve Demeçler, C. I, 5. 311)
demiş ve bu amaçla da 1932 yılında “Türk Dilini Tetkik Cemiyeti”ni kurmuştur. Bu cemiyet aynı yıl içinde “Türk Dil Kurumu” ismiyle çalışmalarını Atatürk’ün yakın gözetimi altında sürdürmüştür).
10 views
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Selma Hanım, İstanbul’dan Ankara’ya yeni gelen ve tanımadığı bu şehirle ilgili pek çok beklentisi ve hayali olan genç bir kadındır. Ancak milli mücadele döneminin merkezi olan şehir O’na umduklarını , beklediklerini yaşatamaz. Adeta çölün ortasındaki bir kasaba gibi olan Ankara, İstanbul’un sahip olduğu görkemden çok uzaktadır. Zaman geçtikçe Selma Hanım ‘ın beklentilerinin ve umduklarının yerini hayal kırıklıkları alır. Selma Hanım’ın, bankacı eşi Nazif Bey o zamanlar Anadolu’da yaşanan milli mücadele heyecanından yoksun korkak ve sürdürülen Kurtuluş Savaşı’na çok ilgisiz kalmış bir kimseydi. Ankara’yı ölü bir şehire benzeten Selma Hanım ‘ın hayatı Binbaşı Hakkı Bey ‘le tanışınca değişir. Hakkı Bey idealist , vatansever , özgürlük bağımlısı, genç bir subaydır. Selma Hanım, Binbaşı Hakkı Bey’i tanıdıkça O’nun içindeki milli mücadele ruhundan , kuvay-i milliye çalışmalarından çok etkilenir ve bir anda kendini savaşın içinde bulur. Eskişehir hastanelerinde hemşire olarak milli mücadeleye katılan Selma Hanım biraz olsun içindeki sıkıntılardan kurtulmaya başlamıştır. Askerlere yardım etmek , yaralarını sarmak , pansuman yapmak, telkin etmek onlarla birlikte acılarını paylaşmak ,O’nun Ankara’daki hayatının bir parçası olmuştur artık. Fakat Selma Hanım’ın eşi Nazif Bey ise O’nun tam aksine milli mücadelede çok pasif kalmış hatta savaşın giderek kızışması üzerine Ankara’yı terk etmeyi düşünmeye başlamıştır. Kocasının pasif davranışları ,milli mücadeleye katılmaması, Nazif Bey’in tam aksine Binbaşı Hakkı Bey’in her geçen gün gözünde yükselen kişiliği , Selma Hanım’ın evliliğinin sonunu getirmiştir en nihayetinde.Selam Hanım ,Binbaşı Hakkı Bey’e daha çok yakınlaşmaya başlamıştır.
13 views
Romanın Adı:Yolpalas Cinayeti
Romanın Yazarı:Halide Edip Adıvar
Romanın Sayfa Sayısı, Basım Tarihi ve Yeri: 90 sayfa,İstanbul
Romanın Özeti:
Mahkeme salonunda hakim Akkız adında bir genç kızı yargılıyordu.Akkız’ın suçu çalıştığı evin şoförünü öldürmek ve evin hanımını yaralamaktır.
Akkız,genç bir kızdı.Kaz tüyünü andıran sarı saçları,iki tane büyük mavi gözleri,onların üstünde ise gür kara kaşları vardı.Bu kız babasının ölümü üstüne,uzun süre annesiyle yaşamış,daha sonra köye ziyaret amaçlı gelen bir ailenin yanına besleme olarak girmişti.Nuri Bey ve karısı onu bir kardeş gibi görüp büyütmüşlerdi.Okula gönderip tahsil yapmasını sağlamışlardı.Bu sırada Bursa’ya kaplıcalara gelen Bay ve Bayan Sallabaş’la tanışımıştı. Oğulları Bülent’e de çok ısnmıştı,Bülent’te onu çok sevmişti.Bay ve Bayan Sallabaş da Akkız’ı yanlarına dadı olarak oldılar.Akkız da bundan böyle Yolpalas’ta dadı olarak çalışmaya başladı.
7 views
Fiilleri,sıfatları ya da kendi türünden sözcükleri değişik yönlerden etkileyen,sınırlandıran kelimelere zarf denir.
Çok konuşanları sevmezler.
zarf fiilimsi
Zarflar kendi aralarında beşe ayrılırlar.
1.Durum(hal) zarfları:
Eylemin nasıl yapıldığını,ne durumda olduğunu belirten sözcüklere durum zarfı denir.
Mehmet dayı ata yavaşça yaklaştı.
2.Zaman zarfları:
Eylemin anlamını,zaman kavramıyla sınırlayan zarflara zaman zarfları denir.
İzmir treni biraz önce geldi.
3 views
Çok öven, metheden manasına gelen kelime dini bir telmih taşır ve Peygamberin övücüsü manasında kullanılır. Daha sonraları taklitlerle hikaye anlatan manasını kazanmıştır.Meddah bugünkü tek kişilik tiyatroların başlangıcı sayılabilir.
Eski ozanlarla onların devamı saz şairlerini hatırlatan meddah, hikaye anlatıcısı demektir. Meddah, kıssahan şehnamehan ve mukallit kelimeleri ile eş manada kullanılmıştır. Meddahlık, hikaye ve taklit yapma sanatıdır. Meddah, bir sandalyeye oturarak dinleyicilerine hikaye anlatır. Bu hikayelerin bir kısmı anonim eserlerdir; bazılarının yazarları bellidir. Karagöz ve Ortaoyunu’nda görüleceği üzere günlük hayat hadiseleri, masallar, destanlar, hikaye ve efsaneler meddahın repertuarına girerler.
26 views