Avrupa’da meydana gelmekte olan değişim, nihai amacı Avrupa Birleşik Devletleri’nin yaratılması olan siyasal bir entegrasyona ilişkindir. Bizim buradaki asıl amacımız bunun başarılı olup olamayacağının tartışılması değildir. Bizim açımızdan asıl önemli olan nokta entegrasyonun, ulaşılan bugünkü aşamasında bazı ulusal egemenlik haklarının AB ile paylaşımını şart koşuyor olmasıdır. Burada asıl vurgulamak istediğimiz noktalar da egemenlik paylaşımını yakından ilgilendiren konulara ilişkindir.
Avrupa’daki entegrasyon süreci ülkemizi de yakından ilgilendirmektedir. entegrasyon sürecinin ortaya çıkaracağı siyasal ve ekonomik dengelere Türkiye’nin kayıtsız kalması düşünülemez. Türkiye, Avrupa’daki yeni oluşumların dışında kalmama konusundaki kararlılığını göstemektedir. Türkiye, aynı zamanda kendi içerisindeki siyasal oluşumları da Avrupa’daki gelişmeler yönünde şekillendirerek ülkedeki siyasal ve hakların daha fazla geliştirilmesi ve ekonomik kalkınmanın sağlanması amacıyla süreci kullanmaktadır. Diğer bir deyişle, Türkiye üyelik statüsünü elde edemese bile AB üyeliği yolundaki çabalarını kendi demokrasisini ve ülkedeki demokratik ve özgürlükleri geliştirmek amacıyla kullanmaktadır. ekonomik, toplumsal ve siyasal bir model olarak Ortadoğu da başka bir coğrafyadaki sistemleri değil de Avrupa’yı kendisine ölçüt olarak almakta, ve Avrupa Birliği’ne üyelik sürecini Atatürk zamanından beri süregelmekte olan modernleşme çabalarının bir devamı olarak görmektedir.
Bütünleşme süreçleri teorik anlamda küresel ve bölgesel olarak ikiye ayrılabilse de, uygulamada bölgesel bütünleşme sürecinin daha gerçekçi olduğunu görüyoruz. Zaten Avrupa’daki bütünleşme süreci de bölgesel bir bütünleşmeyi vurguladığına göre, bölgede yeralan bir ülke olarak Türkiye’nin bu gelişmelerin dışında kalsa bile bu tür oluşumları yakından izlemesi bir zorunluluktur. Burada öncelikle Avrupada’ki bütünleşme hareketinin arkaplanına ve daha sonra da Avrupa Birliği’nin (AB) kurumsal yapısı ve gelişimine bir gözattıktan sonra Birliğin Türkiye ile olan ilişkilerine ve Türkiye’nin üyelik sürecine değineceğiz.
AVRUPA BÜTÜNLEŞMESİNİN ARKAPLANI:
Avrupa’daki bütünleşme hareketi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkmış olsa da bu gelişmelerin düşünsel kökenleri, sanıldığının aksine daha eskilere gider. Bütünleşmiş bir Avrupa ideali 14. yüzyıldan itibaren vardır ve bu tarihlerden itibaren Avrupa’da bütünleşme ve ortak hareket yönünde ileri sürülen fikirler, günümüze uzanan çabaları da şekillendirmiştir. Daha 1300lerde Pierre Dubois, Türklere karşı kurumsallaşmış ve yenilenmiş haçlı seferleri düzenlenmesi fikrini ortaya attı. Bu amaçla, Avrupa’da bir temsilciler konseyi ve daimi mahkeme oluşturulacaktı. Dante, Monarşi adlı eserinde, Avrupa’da Roma İmparatorluğu benzeri bir örgütlenmeye gidilerek barışın sağlanabileceğini, Avrupa’nın karşılaştığı sorunların pekçoğunun kökeninde Avrupa’da bir birlik sağlanamamasının yattığını ileri sürüyordu. 17. yüzyılda Emeric Cruce, siyasal uzlaşmazlıkları çözmek amacıyla bir bütünleşme önerirken Avrupalı ülkelerin temsilcilerinden oluşan bir meclis kurulmasını ve anlaşmazlıkların burada görüşülmesini öneriyordu. Aynı dönemde Duc de Sully Avrupa’da bir federasyon kurulmasını ve bu federasyona Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu dışında kalan Avrupalı devletlerin alınmasını önermişti. Aynı öneride ortak bir ordu kurulmasından da sözediliyordu. 18. yüzyıla gelindiğinde Saint Pierre sürekli bir uluslararası senato ve bu senatonun emrine verilecek bir uluslararası ordu kurulmasını öneriyordu. Emanuel Kant da Ebedi Barış adlı eserinde uluslararası bir federasyon kurulmasını, barışın bu yolla sağlanabileceğini iddia ediyordu. Napolyon’un ordularının yenilgiye uğratılmasından sonra 1815’te kurulan Avrupa Uyumu, Avrupa’da barış ve istikrarı sağlamak amacıyla devletlerin dar ulusal çıkarlarından taviz vermelerini öngörüyordu. Bütün bu fikirler ve gelişmeler Avrupa’da uluslararası bir sistemin ve entegrasyonun ortaya çıkacağının habercileri gibiydi.

Yüzyıllar süren bir fikir birikimine rağmen Avrupa’da ortaya çıkan bütünleşme hareketi ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında hayata geçirilebildi. Bunun başlıca nedenleri şöyle özetlenebilir:

(a) (a) İki dünya savaşının ardından Avrupa’nın dünya politikasındaki siyasal ve ekonomik statüsünde meydana gelen düşüş ve gücün doğuda Sovyetler Birliği ve batıda ABD’ye geçmesi. Yüzyıllar boyunca dünyanın siyasal, ekonomik ve kültürel merkezi olmuş olan Avrupa, bu gelişmelerin sonucunda bu konumunu kaybediyor ve dış etkilere açık bir merkez haline geliyordu. Eski başat konumlarını elde etmek amacıyla Avrupalı devletlerin artık birlikte hareket etmeleri gerektiği herkesçe kabul edilen bir görüş haline geldi.

(b) (b) İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın Avrupalılar arasında işbirliğini desteklemesi, ve Sovyet tehdidinin (ortak tehdit) bu işbirliğini kolaylaştırması.

(c) (c) Dünya savaşlarının ortaya çıkardığı bir başka gelişme de, gelecekte Avrupa’da patlak verebilecek olası savaşların önlenmesi gereksiniminin ortaya çıkışı oldu. Bu da, özellikle Almanya ve Fransa’nın bağımsız ve birbiriyle çelişen dış politikalar izlemelerinin önlenmesi ile mümkün olabilirdi. Bunu başarmanın bir yolu da bu iki devleti de içine alan bir entegrasyon hareketinin başlatılmasıydı.

(d) (d) Ortaya çıkan yeni uluslararası sorunların, uluslararası örgütlenme ve uluslararası işbirliğinin önemini artırması.

(e) (e) Avrupalıların genel olarak paylaşılan ortak değerlere (demokrasi, insan hakları, liberal ekonomi, serbest ticaret vs.) ve ortak bir kültürel geçimişi vurgulayan tarihi deneyimlere (Roma İmparatorluğu, Rönesans ve Reform, Avrupa Uyumu, Haçlılar vs.) sahip olması. Ortak ve paylaşılan değerler, bir entegrasyon hareketinin başarılı olabilmesi için en önemli koşullardan biridir, çünkü amaç birliği sağlanmasına katkıda bulunur.

Avrupa’daki entegrasyon sürecine giden gelişmeler 1932 yılında Belçika, Hollanda ve Lüxemburg’un Ouchy Anlaşmasını imzalayarak oluşturduğu BENELUX’ü kurmalarıyla başlar. Ancak bugünkü anlamda daha geniş kapsamlı bir entegrasyonu başlatan gelişme, Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın kendi adıyla anılan Schuman Planı’nı 9 Mayıs 1950’de ilan etmesiyle başlar. Plana göre Alman ve Fransız kömür ve çelik endüstrileri ortak bir uluslararası yönetim altına konacak, bu amaçla Avrupa Kömür Çelik Topluluğu (AKÇT) oluşturulacak ve bu mekanizma diğer Avrupa ülkelerinin katılımına açık olacaktı. Bu sektörlerin uluslararası yönetiminden sorumlu Yüksek Otorite adında bir de kurum, AKÇT’nin yürütme organı olarak oluşturulacaktı. Yüksek Otorite’nin kararları bağlayıcı olacak, taraf ülkeler ise belirlenen amaca uygun politikalar yaratacaklardı. Schuman Planı, bir Avrupa federasyonu kurulmasını amaçlayan siyasal entegrasyonu gerçekleştirmeye yönelik ilk somut adım oldu. Plana göre Almanya ve Fransa arasında bir savaş olasılığı da yok edilmiş olacaktı. Önerilen plana uygun olarak 1951 yılında Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda ve Luxemburg arasında imzalanan Paris Anlaşmasıyla AKÇT kuruldu ve Anlaşma 1952 yılında yürülüğe girdi. Savaş ve diğer ağır sanayi sektörleri açısından önemli olan kömür ve çelik sektörlerinin uluslararası yönetim altına koyulmasıyla, hem ortak bir karar mekanizması yaratılmış, hem de Almanya ve Fransa arasındaki muhtemel gerilimler önlenmiş oluyordu. Örgütün amaçları, kömür ve çelik sektörlerinde ortak bir pazarın yaratılması ve işçilerin serbest dolaşımı olarak özetlenebilir. 9 Şubat 1958 yılında Avrupa’da kömür ve çelik sektörlerinde ortak pazara geçiş tamamlanmıştır. Entegrasyonun kömür ve çelik sektörlerinden başlamasının nedenleri şöyle özetlenebilir:

– – bu sektör, diğer sektörlerin de dayandığı bir sektör olma özelliğine sahiptir.

– – Bu sektörler büyük çapta istihdam sağlayan sektörlerdi.

– – Sektörün coğrafi dağılımı, ortak bir yaklaşım gereğini vurguluyordu.

– – Bu sektörlerde işbirliği, Almanya ve Fransa arasında çekişme yaratan ve zengin kömür havzalarına sahip Saar bölgesi sorununun siyasi çözümüne de katkıda bulunacaktı.

AKÇT genel olarak başarılı bir uygulama olduysa da sektörel entegrasyona ilişkin bazı sorunları da su yüzüne çıkardı. Entegrasyonun sağlandığı sektörün diğer sektörlerle bağlantıları, bu sektörde bazı uygulama farklılıklarına neden oluyordu. Hem bu uygulama güçlükleri ve hem de bu başarılı örneğin daha da genişletilmesi gereği nedeniyle, sektörel entegrasyonun ötesinde bir bütünleşme gerçekleştirilmesi fikri ağırlık kazanmaya başladı. 1955 yılında Belçika Dışişleri Bakanı Paul Henri Spaak başkanlığında toplanan bir komitenin hazırladığı ve Spaak Raporu olarak bilinen rapor, AKÇT üye dışişleri bakanları tarafından 1956 yılında görüşülüp kabul edildikten sonra 25 Mart 1957’de Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) ve AET’yi kuran Roma Anlaşmaları haline gelerek imzalanmıştır. EURATOM’un amacı atom enerjisinin barışçıl amaçlarla kullanılması ve alternatif enerji kaynaklarının geliştirilmesi konularına ilişkindir. AET ise sektörel birleşmenin ötesinde genel anlamda bir ekonomik birleşmeyi amaçlamaktaydı. 1957 Roma Anlaşmalarına göre AET’nin temel amacı olan ortak bir pazarın oluşturulması bağlamında temel hedefler şöyle özetlenebilir:

– – ekonomik politikaları uyumlaştırılması,

– – tarım, ulaştırma ve ticaret alanlarında ortak politikalar yaratılması,

– – üye devletler arasında gümrük vergilerinin ve miktar kısıtlamalarının kaldırılması,

– – üçüncü devletlere karşı ortak bir gümrük tarifesi uygulanması,

– – malların, kişilerin ve sermayenin serbest dolaşımı,

– – üyeler arasındaki ilişkilerin ve refah düzeylerinin dengeli ve sürekli gelişimi.

AKÇT’nin yanısıra Roma Anlaşmalarıyla kurulan EURATOM ve AET 1965 yılına kadar ayrı hukuki kimliklere ve organlara sahip örgütlerdi. 1965’te imzalanan Füzyon Anlaşmasıyla bu üç örgütün de organları birleştirilerek ortak bir yönetim altına koyuldular. Bu anlaşmanın 1967 yılında yürürlüğe girmesiyle birlikte her üç topluluğu da ifade eden bir Avrupa Toplulukları kavramı ortaya çıktı.
ÜYELİĞİN GENİŞLEMESİ
Toplulukların elde ettiği başarılar artan sayıda ülkenin üyelik başvurusunda bulunmasına da neden oldu. İngiltere, üyelik başvurusunda bulunduğu ilk tarih olan 1961’den üyeliğine kadar DeGaulle Fransa’sının itirazlarıyla karşılaştı. De Gaulle, dış etkilerden ve yabancı güdümünden uzak bir Avrupa yapılanması isterken, ABD ile tarihsel yakınlığı bulunan İngiltere’yi ABD’nin truva atı olarak görüyordu. De Gaulle’ün hedeflediği Avrupa, Atlantik’ten Urallara kadar uzanan ancak federal bir yapıya sahip olmayan, her devletin ayrı ayrı varlığını sürdürdüğü bir Avrupa bütünleşmesiydi. 1967 yılında ikinci başvurusunu yapan İngiltere’nin yanında İrlanda, Danimarka ve Norveç de başvuruda bulundu. İngiltere’nin üyeliği ancak De Gaulle iktidardan indikten sonra ve kendi iç politikasındaki sorunları çözebildikten sonra gerçekleşebildi. 1971’de müzakereler tamamlandıktan sonra İngiltere, İrlanda, Danimarka ve Norveç’le ayrı ayrı anlaşmalar imzalandı. Bu anlaşmalar 5 yıllık bir geçiş sürecini öngörüyordu. 1972’de bu ülkelerde yapılan referandumlar sonucunda yalnızca Norveç’ten hayır oyu çıkarken diğer üç ülke topluluğun üye sayısını 9’a çıkardılar. Üyelikler 1973’te yürürlüğe girdi.

Topluluğun ikinci genişlemesi 1981 yılında Yunanistan’ın üyeliği ile gerçekleşti. 1959 yılında Yunanistan tarafından yapılan ortak üyelik başvurusu ve 1961 yılında imzalanan Atina ortaklık anlaşmasının ardından üyelik süreci, Yunanistan’da başa geçen cunta rejimi nedeniyle kesintiye uğradı. Cunta rejiminin 1974 yılında devrilmesinin ardından 1975 yılında yapılan tam üyelik başvurusuna Komisyon 1976 yılında olumsuz görüş bildirdi. Ancak o yıllarda Batı karşıtı bir ideolojiye sahip olan PASOK’un iktidara gelmesinden çekinen topluluk üyeleri Konsey aracılığıyla bu görüşü olumluya çevirdi ve 1979 yılında imzalanan katılım anlaşması 1981’de yürürlüğe girdi.

Üçüncü genişleme, 1986 yılında İspanya ve Portekiz’in katılımıyla gerçekleşti. 1974 yılında Portekiz’deki 1975 yılında da İspanya’daki diktatörlük rejimlerinin devrilmesinin ardından her iki ülke de 1977 yılında tam üyelik başvurusu yaptılar. 1985’te imzalanan katılım anlaşmaları 1981 yılında yürürlüğe girerek topluluğun üye sayısını 12’ye yükseltti. Burada önemli olan nokta hem Yunanistan hem de İspanya ve Portekiz’in diktatörlük rejimlerinden yeni çıkmış olmalarına rağmen üyeliğe kabul edilmeleridir. Buradaki mantık, demokratik rejimlerin gelişiminin desteklenmesidir. Ancak aynı yaklaşım Türkiye’ye karşı gösterilmemektedir. Bugün artık yeni üye kabulü konusunda AB’ın izlediği yaklaşım belirli siyasal gelişmelerin ve demokratikleşmenin desteklenmesi amacıyla üye alımı değil, bazı siyasal kriterler sağlandıktan sonra üyeliğe kabuldür.

Topluluğun üye sayısını 15’e çıkaran son genişleme ise 1995 yılında Avusturya, İsveç ve Finlandiya’nın birliğe katılmasıdır. Bu üç ülke ile birlikte üyelik başvurusu yapan Norveç’te halk, yine 1972 yılındaki referandumda olduğu gibi üyeliğe “hayır” diyerek birliğin dışında kalmayı tercih etmiştir.

DERİNLEŞME SÜRECİ

Üye sayısında meydana gelen gelişmeler, entegrasyonu sağlarken topluluğun karşı karşıya kaldığı bir ikilemi de gündeme getirdi: derinleşme mi yoksa genişleme mi? Üye sayısının genişlemesi entegrasyon açısından yeni sorunları da beraberinde getirdiği için entegrasyonun ilerlemesi yani derinleşmesi bir türlü gerçekleşemiyordu. Entegrasyon süreci sırasında hem genişleme ve hem de derinleşmenin eşzamanlı olarak gerçekleştirilmesi olası görülmüyordu. Bu nedenle özellikle İspanya ve Portekiz’in katılımının ardından üye sayısının artırılmasına karşıt görüşler ağırlık kazanırken, derinleşmenin gerçekleştirilmesi yani entegrasyonun asıl hedeflerine ağırlık verilmesi gerektiği yönündeki görüşler gündeme geldi. Şimdi, entegrasyonun daha ileri aşamalara taşınmasına yönelik çalışmaların ortaya çıkardığı iki önemli belgeye bir göz atalım.

(A) TEK AVRUPA SENEDİ:

1985 yılında Komisyon başkanı Jack Delors’un hazrıladığı “Proje 1992” başlıklı rapor, 7 yıl içinde yani 1992 yılına kadar ortak pazara geçilmesini öngörüyordu. Bu rapor ışığında gerçekleşen hükümetlerarası konferans ve 1985 Lüxemburg zirvesine sunulan taslak 1986 Ocak’ında üye ülke dışişleri bakanları tarafından görüşülerek imzalandı. İşte Tek Avrupa Senedi olarak da bilinen ve toplulukların kurucu 1957 Roma Anlaşması’na ilk önemli değişiklik olma özelliği taşıyan belge böylece ortaya çıktı. 1 Temmuz 1987’de yürülüğe giren Senedin getirdiği yenilikler şöyle özetlenebilir:

– – Avrupa Parlamentosu’nun yetkilerinin arttırıldı. Parlamento’nun Konsey’le olan ilişkilerinde bazı konularda işbirliği bazı konularda ise onay vermesi şartı getirildi ve bu sürece “işbirliği süreci” denildi. Örneğin işçilerin serbest dolaşımı konusunda işbirliği öngörülürken tam üyelik başvurularının sonuçlandırılmasında Parlamentonun onayı gerekecektir.

– – Oybirliği koşulu aranan Konsey kararlarının bazılarında (gümrük hukuku, teknik normlar, devlet ihaleleri, fikri ve sınai haklar, tıbbi ilaçlar, çevre ve tüketicinin korunması gibi) nitelikli çoğunlukla karar alınabilme ilkesi getirildi.

– – 31 Aralık 1992 tarihine kadar ortak pazarın gerçekleştirilmesi hedefleniyordu.

– – Dış politika konusunda işbirliği ve ortaklaşa hareket amacıyla ilke ve amaçlar geliştirilmesi ve dışişleri bakanları ile bir komisyon üyesinin siyasi işbirliği konusunda yılda dört kez toplanması kararlaştırıldı.

(B) MAASTRİCHT ANLAŞMASI:

Entegrasyona yeni bir ivme kazandıran ve Tek Avrupa Senedinden sonra ortaya çıkan bir başka önemli belge de Avrupa Birliği Anlaşması (ABA) olarak da bilinen ve 1991 sonlarında Hollanda’nın Maastricht kasabasında görüşülüp 1992’de imzalanarak 1 Kasım 1993 yılında yürülüğe giren Maastrciht Anlaşmasıdır. Financial Times gazetesine göre bu anlaşma, topluluğun 34 yıllık tarihindeki en önemli kilometre taşıdır. Anlaşmanın getirdiği yenilikler şöyle özetlenebilir: 1999’a kadar parasal birlik, yeni ortak politikalar, Avrupa vatandaşlığı kavramı, diplomatik işbirliği, ortak güvenlik ve dış politika, adalet ve içişleri konularında işbirliği, Avrupa Birliği kavramı, kamu sağlığı, vize politikaları, trans Avrupa ulaşım ağı ve sanayi politikalarında daha etkin işbirliği.

Entegrasyonun artık siyasal alanlara da kaymasıyla ortaya çıkan Avrupa vatandaşlığı (mad. 8) kişilere şu hakları vermektedir:

– – serbest dolaşım ve ikamet hakkı

– – başka ülkede de yerel seçimlerde ve AP seçimlerinde oy kullanma hakkı

– – kendi ülkesinin diplomatik temsilciliği bulunmayan ülkelerde bu kişilerin başka bir üye ülkenin diplomatik temsilciliği tarafından korunması

Maastricht’te alınan bir başka önemli karar da ortak vize uygulamasına geçilmesi olmuştur. Bu doğrultuda, daha önceden Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda, Lüxemburg (Schengen Beşlisi) arasında 1985 yılında imzalanan Schengen Anlaşması 1995 yılında yürürlüğe girmiştir. Bugün Schengen alanına İngiltere ve İrlanda dışındaki tüm üyeler katılım anlaşması imzalamışlardır. Buna göre Schengen alanında iç sınır kontrolleri kaldırılacak ve serbest dolaşım uygulamaya geçecektir. Üçüncü ülke vatandaşlarının Schengen vizesi alarak bu ülkelerde serbestçe dolaşabilmesi sağlanacaktır.

Türkiye’nin üyeliği açısından Maastricht’in önemi, entegrasyonun derinleşmesine öncelik vererek yeni üye alımını güçleştirmesidir. Yeni alınacak üyelerin hukuki ve diğer konularda birlik müktesabatına mümkün olduğunca yaklaşması şartı aranmaktadır.

Yeni ortaya çıkan duruma göre AB üç sütun üzerine oturmaktadır:

(1) (1) Topluluklar (AKÇT, AET, EURATOM) ve bunlara eklenen parasal birlik

(2) (2) Ortak güvenlik ve dış politika (OGDP) konularında işbirliği

(3) (3) Adalet ve içişleri alanlarında işbirliği

Birinci sütun zaten gelişmekte olan ekonomik işbirliği, ortak pazar ve ekonomik birliğin gerçekleştirilmesine ilişkindir. İki ve üçüncü sütunlar ise yeni bazı konuları entegrasyon hedefine dahil etmektedir. İkinci sütunun amacı bölgede barış, güvenlik ve istikrarı sağlamak amacıyla işbirliğini geliştirmek ve üye devletlerin uzlaştığı temel değerlerin benimsenmesini sağlayıcı politikalar üretmektir. Dış politikaya ilişkin olarak Konsey “ortak tutum” benimseyebilir. Ortak tutum benimsendiği durumlarda ulusal hükümetlerin, politikalarını alınan kararla uyumlaştırmaları beklenir. “Ortak eylem” ise daha bağlayıcı kararları ifade eder. Bunun dışında “ortak beyanlar” yapılması ve “ortak stratejiler” saptanması da sözkonusu. Ortak stratejiler önemli çıkarların bulunduğu konularda hedeflerin, sürenin ve araçların belirlenmesi işlevini görür. Parlamento her yıl enaz bir kez OGDP’nın yürütülmesiyle ilgili gelişmeleri görüşür. Güvenlik fonksiyonu Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliğini geliştirici ve temsil edici yetkilere sahiptir. Bazı AB üyelerinin, bu konuda yetki sahibi olması planlanan Batı Avrupa Birliği’ne (BAB) üye olmaması bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. AB’a üye olup da BAB’a üye olmayan ülkeler İrlanda, Avusturya, İsveç, Finlandiya’dır. Serbest dolaşımdan kaynaklanan gereksinimlerin ortaya çıkardığı üçüncü sütun daha çok iltica, uyuşturucu kaçakçılığı, adli ve polisiye işbirliği konularını kapsamaktadır.

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN KURUMSAL YAPISI:

Komisyon:

Birliğin yürütme organı olup ortak pazarın işlemesinden ve entegrasyonun gelişiminden sorumludur. Birliğin kurucu anlaşmalarının korunmasından ve anlaşmaların üye devletlerdeki uygulanışının denetiminden de sorumludur. Mevzuata aykırı kararların iptali için Avrupa Adalet Divanı’na başvuru hakkı Birlik adına Komisyon’a verilmiştir. Konsey’e yapılan tam üyelik başvurularında yine Komisyonun görüşünün alınması gerekir. Komiser olarak da adlandırılan üyeler ülke çıkarlarını değil birliğin çıkarlarını temsil ederler. Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve İspanya 2 diğer ülkeler 1 üye verir (toplam 20). Komisyon Parlamentoya karşı sorumludur ve yeni politika önerileri ile ilgili ilk adımı atma yetkisi vardır. Toplantılar haftada bir yapılırken kararlar oyçokluğu ile alınır. Uluslararası alanda birliği temsil yetkisine sahiptir.

AB Konseyi:

Merkezi Brüksel’de olan Konsey, Birliğin karar ve yasama organıdır. Üyelerin ekonomi politikalarını koordine eder. Üye devletlerin ilgili bakanlarından oluşur ve komisyonun bir temsilcisi de konsey toplantılarına katılır. Katılan bakanlar görüşme konusuna göre değişir. Komisyonun önerileri ışığında kararlar alır ancak konseyin onayını almayan kararlar uygulanamaz. Komisyonun görüştüğü anlaşmaları karara bağlar, Parlamento ile birlikte bütçeyi hazırlar. Konsey’de Almanya, İngiltere, İtalya Fransa 10, İsp. 8, Bel. Yun. Hol. Por. 5, Avust, İsv. 4, Danimarka, Fin. İrl. 3 ve Lüx. 2 oya sahiptir (toplam 82). Kararların çoğu nitelikli çoğunlukla (62) bir kısmı da oybirliği ile alınır. Oybirliği gerektiren konular yeni üye kabulü, yeni ortak güvenlik ve dış politika geliştirilmesi ve kurucu anlaşmalarda yapılabilecek önemli değişiklik durumlarıdır.

Konsey, bakanlar düzeyindeki toplantılarının yanısıra bazen devlet ve hükümet başkanları düzeyinde toplanır. Bu toplantılar Zirve ya da Doruk adını alır. Bazen de hükümetlerarası konferans niteliğinde toplanır. Konsey AB doruğunun 6 ayda bir düzenlenen toplantılarına ön hazırlık yapar. Bu çalışmalarda konseye Daimi Temsilciler Komitesi (COREPER) ve bir sekreterya yardımcı olur. COREPER, bakanların kendi ülkelerindeki sorumlulukları nedeniyle Konsey çalışmalarını aksatmaması için ülkelerin AB nezdinde gönderdikleri elçilerinden oluşur. Konsey başkanlığı 6 ayda bir değişir. Halihazırdaki Konsey dönem başkanlığını, Ocak 2002’de İspanya’ya devredecek olan Belçika yürütmektedir.

Avrupa Parlamentosu:

Avrupa Parlamentosu AB’nin doğrudan seçimle işbaşına gelen tek organıdır. Strasbourg’da ayda bir toplanır. Parlamenterler başlangıçta doğrudan seçimle işbaşına gelmiyordu. İlk seçimler 1979 yılında gerçekleşti. 5 yılda bir yapılan seçimlerin sonuncusu 1999’daydı. Başlangıçtaki denetim ve kontrol işlevlerine şimdi yasama görevleri de eklendi. Maastricht Anlaşması’nın getirdiği “ortaklaşa karar mekanizması” sayesinde Konsey’le ortaklaşa karar alma yetkisi verilince yasama yetkilerinde bir artış olmuş ve Konsey’le eşit statüye gelmiştir. Bu kararların alındığı konular çoğunlukla iç pazar, işçilerin serbest dolaşımı, iş kurma serbestliği, işçilerin çalışma hakları ve bütçe gibi konulardır. Parlamento, güncel konuların tartışıldığı bir platform olmanın yanısıra Konsey ve Komisyonu denetleme yetkisine sahiptir ve yeni üye kabulünde onayı alınır. Ulusal değil politik gruplardan oluşan 626 parlamenterden oluşan parlamentoya en fazla üye gönderen ülke 99 üye ile Almanya’dır. Şu anda çoğunluğu elinde bulunduran siyasi grup ise 216 sandalye ile Avrupa Sosyalistleri’dir. AP seçimlerine katılacak olan siyasal partiler ulusal çapta olamazlar ve mutlaka Avrupa çapında örgütlenmiş olmaları gerekir. Parlamenterler üye ülkeleri değil siyasal grupları temsil etse de üye kontenjanları ülkelerin nüfuslarına göre düzenlenmiştir. Avrupa’nın Türkiye’nin üyeliğine ilişkin duyduğu bir kaygı da, nüfusa göre yapılan bu dağılım dengelerinin Türkiye’nin üyeliği ile değişmesidir.

Avrupa Adalet Divanı:

AB’ın anayasa mahkemesi olarak da nitelenebilecek olan Divan Lüxemburg’da toplanır. Adalet Divanı 6 yıl için her ülkenin gönderdiği bir hakim (yani toplam 15) ve 9 savcıdan oluşur. Kararları ulusal mahkemelerinkinden üstün ve bağlayıcıdır. Hem şirketlere hem de devletlere para cezası verme yetkisi vardır. Başvuru hakkı organlara, üye devletlere, özel ve tüzel kişilere verilmiştir. Görevleri, uyuşmazlıkların çözümü ve AB hukukunun üye devletlerce uygulanabilmesi için yorumu olarak iki gruba ayrılabilir.

Sayıştay:

Birliğin mali denetleme organıdır. Konuya ilişkin yıllık raporlar hazırlar. 6 yıl için atanan 15 üye Lüxemburg’da toplanır.

Diğer Organlar: Ekonomik ve Sosyal Komite (ekonomik ve sosyal faaliyetler konusunda bir danışma organı), Bölgeler Komitesi (yerel ve bölgesel yönetimleri temsil eder. Merkezileşme eleştirilerine karşı oluşturulmuştur. Kararların halka mümkün olan en yakın düzeyde alınması gerektiği ilkesini ifade eden subsidiarite ilkesi nedeniyle önem taşımaktadır. Ayrıca doğrudan bölgesel katılımı sağladığı için entegrasyonu kolaylaştırıcı etkisi de vardır), Avrupa Yatırım Bankası (resmen birliğin organı değildir. Gelişmişlik farklarının giderilmesi ve politikaların başarıyla uygulanması için mali yardım yapar), ve Avrupa Merkez Bankası (parasal birliğin son aşamasına ortaya çıkan ve para politikalarından sorumlu bir organdır).

EKONOMİK VE PARASAL BİRLİK

Ekonomik ve Parasal Birlik (EPB) hedefi yeni bir hedef değildir. 1959’da Jean Monnet başkanlığındaki Birleşik Avrupa İçin Eylem Komitesi bu hedefin ana hatlarını çizmişti. Ancak o zamanki gelişmeler buna müsait değildi. Yalnızca ekonomik konuları değil aynı zamanda ulusal egemenlik gibi siyasal sorunları da yakından ilgilendirdiği için parasal birlik konusu son derece önemlidir. Parasal birliğin gerçekleşmesi yönünde atılan ilk adım Avrupa’da ekonomik ve parasal bir birlik kurulması kararının alındığı 1969 La Haye zirvesinde gerçekleşti. Konuya ilişkin olarak hazırlanan Werner Raporu bu birliğin aşamalı olarak 1980’e kadar gerçekleştirilmesi ve topluluk merkez bankası kurulması gibi konuları içeriyordu. 1972 Basel Anlaşması üye devletlerin para birimleri arasındaki dalgalanma marjını kısıtlayan (%±2.25) para yılanı uygulamasına geçti. Temmuz 1978’deki Konsey toplantısında kabul edilen Bremen Raporu, ortak bir Avrupa para birimi (ECU), bir döviz kuru mekanizması ve bir de kredi mekanizmasından oluşan bir Avrupa Para Sistemi’nin (APS) oluşturulmasını kararlaştırdı. APS 1979’da yürürlüğe girdi ve buna orijinal 6 üyenin yanısıra İrlanda ve Danimarka katıldı. APS’ye 1990’da katılan İngiltere 1992’de İtalya ile birlikte döviz kuru mekanizmasından çıktı. APS’nin amacı parasal istikrarın yanısıra parasal birliği gerçekleştirmekti. İzleyen yıllarda, bir para sepeti oluşturularak değeri hesaplanan ECU istikrarlı bir para birimi oldu.

1989 yılında hazırlanan ve Madrid zirvesinde kabul edilen Delors Komite Raporu (Werner Raporundan sonraki ikinci önemli girişim) üç aşamalı bir birlik planı çıkardı. Planın birinci aşamasında, ekonomik alanlarda ve para politikaları konusunda işbirliğinin yanısıra bütün üyelerin APS ye katılımı sağlanacaktı. İkinci aşamada, Roma Anlaşmaları, ekonomik ve parasal birlik konularını da içerecek şekilde genişletilerek birlik düzeyinde para politikaları yapmakla yükümlü bir Avrupa Merkez Bankaları Sistemi (AMBS) kurulacak, APS döviz dalgalanma marjinleri azaltılarak aşamalı olarak sıfırlanacaktı. Üçüncü aşamada da parasal ve ekonomik birlik tamamlanırken ulusal paralar tek bir para birimi tarafından ortadan kaldırılacak ve para politikaları konusunda AMBS tek yetkili kuruluş olacaktı. Üyelerin altın ve döviz rezervleri burada toplanacak, Avrupa Parasının kur değerini yine bu kuruluş belirleyecekti.

Maastricht Anlaşması’nın konuya ilişkin kararları şöyle özetlenebilir:

– – Parasal birlik en geç 1999 yılında tamamlanacaktır.

– – Ekonomik ve parasal birliğin ikinci aşaması 1 Ocak 1994’te başlayacaktır.

– – İkinci aşamanın başında bir Avrupa Para Enstitüsü (APE) kurulacak, bu enstitü ileride Avrupa Merkez Bankası’na (Eurofed) dönüşecek, ve bu Banka, üyelerin para politikaları arasında eşgüdümü sağlayarak ECU banknotu çıkartılması için hazırlıklar yapacak, merkez bankaları arasındaki işbirliğini güçlendirecek, komisyonla birlikte konseye koşulların yerine getirilip getirilmediği konusunda rapor verecektir.

– – Uygulamada eksiklikleri olan ülkelere karşı yaptırım uygulanabilecektir.

– – Üçüncü aşamaya geçişe ilişkin karar 1996 sonundan önce verilecek, erken geçiş mümkün olmazsa üçüncü aşama 1 Ocak 1999’da gerçekleşecektir.

Bütünleşme Ölçütleri: Maastricht Anlaşması, tek para birimine ve ekonomik birliğe yani üçüncü aşamaya hangi ülkelerin geçebileceğine dair bazı ölçütler de getiriyordu. Bu ölçütler Konsey tarafından değerlendirilip gerekirse üye devletlere karşı yaptırım uygulanabilecekti. Maastricht ölçütlerinin farklı konularda öngördüğü koşullar kısaca şöyle özetlenebilir: Döviz kuru (paranın son iki yıl içinde devalue edilmemiş olması), enflasyon (enflasyon oranı en düşük olan üç ülke ortalamasını 1.5 puandan fazla geçmeyecek), uzun vadeli faiz oranı (fiyat istikrarı alanında en iyi performans gösteren 3 ülkenin ortalama faiz oranını en fazla 2 puan geçebilir), bütçe açığı (GSYİH’nın yüzde 3’ünü geçmeyecek), ve kamu borçları (GSYİH’a oranı % 60’ı geçmeyecek).

1995 Madrid Zirvesinde ECU adı EURO olarak değiştirildi ve Euro banknotlar ilk kez 1996 Dublin zirvesinde kamuoyuna gösterildi. İngiltere, Danimarka ve İsveç dışındaki parasal birliğe geçen 12 ülkeye ait paralar 1 Temmuz 2002 tarihinde artık kullanılamaz olacak.

SİYASAL BİRLİK HEDEFİ:

Entegrasyonun öncelikle ekonomik alanlardan başlayarak genişlemesini öneren fonksiyonel yaklaşıma uygun olarak Avrupa Birliği’nin siyasal birlik hedefi ikinci planda kalmıştı. Genel olarak siyasal işbirliği çabaları AT dışında bir gelişim göstermişti. 1950li yıllardaki Avrupa Siyasi Topluluğu ve Avrupa Savunma Topluluğu önerileri başarılı olamadı. Daha sonra gerçekleştirilen pekçok zirve toplantısında bağlayıcılığı olmayan görüş alışverişi ve danışma mekanizmalarının yaratılması yolunda kararlar alındı. 1970’li yıllar boyunca gelişen siyasal mekanizmalar Avrupa Siyasal İşbirliği mekanizması olarak anılmaktadır. 1975 yılında hazırlanan Tindemans Raporu’nda önerilen ve siyasal konularda da bağlayıcı kararlar alınması önerisi kabul edilmedi ancak bu tarihten sonra siyasal konularda koordinasyonun sağlanması konusu daha da önem kazandı. Daha önceden AT dışında gelişen siyasal işbirliği konusu ancak TAS ile birlikte AT mekanizmaları arasına girebildi. TAS ile ulaşılan aşamanın da bağlayıcı bir niteliği yoktur. Önemli olan tutumların uyumlaştırılması ve görüş alışverişinde bulunulmasıdır.

Siyasi birlik konusundaki en önemli gelişme şüphesiz Maastricht Anlaşması’nda ifade edilen Ortak Dış Politika ve Güvenlik, İçişleri ve Adalet konularında işbirliği ve Avrupa vatandaşlığı kavramlarının gündeme gelmesidir. Maastricht’ten sonra kişiler topluluk organlarının işleyişi konusunda şikayet başvurusunda bulunabilecekler. Bu şikayetlerin değerlendirilmesi amacıyla Parlamento bünyesinde arabulucu fonksiyonu gören bir dilekçe değerlendirme komitesi de oluşturulmuştur. Adalet ve içişleri konularında ise konseye görüş bildirmek ve COREPER’le uyum içinde çalışmak ve konuya ilişkin konsey toplantılarına hazırlık yapmak üzere bir eşgüdüm komitesi kuruldu. Bu gelişmeler, üye ülkelerin kendi aralarındaki siyasal entegrasyonu sağlamaya yönelik yapılanmalar olarak karşımıza çıkıyor. Bunun yanısıra, Maastricht Anlaşması ile birlikte dışarıya karşı yürütülecek siyasal politikaların yani güvenlik, dış politika ve savunma politikalarının uyumlaştırılması yönünde girişimler de başlatıldı.

Dışişleri ve savunma konusunda yapılmak istenen, ortak savunma politikasının yürütülmesi sorumluluğunun Batı Avrupa Birliği’ne devri ve bu mekanizmanın zamanla Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği’ne dönüşerek AB’ın ayrılmaz bir parçası haline getirmektir. Özellikle İngilere ve Danimarka bu konuda daha çekingen davranırken Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüxemburg siyasal birliği de içine alan daha ileri bir entegrasyona sıcak bakmaktadır. Burada karşılaşılan temel sorun ülkelerin diğer siyasal konularda olduğu gibi dış politika konusunda da ulusal egemenliklerinden ödün vermek istememeleridir. Oysa dış politikaların uyumlaştırılması bazı ödünler gerektirmektedir. Bir başka deyişle geleneksel olarak yürütülen dış politika alışkanlıklarının bir kenara bırakacak radikal bir yaklaşım gerekmektedir. Bunu başaracak siyasal altyapı henüz tam olarak oluşmadığı için gerek savunma ve güvenlik kimliğinin geliştirilmesi ve gerekse bir Avrupa ordusunun kurulması konularında AB üyeleri NATO olanaklarından yararlanmak istemektedirler. Aslında Türkiye’yi de yakından ilgilendiren bu konu daha geniş olarak tek başına bir konu olarak ele alınabilir. Ancak burada, Türkiye’nin bir NATO üyesi olarak Avrupa’da karar mekanizmalarına dahil edilmeyeceği yapılanmalara karşı çıktığını belirtmekle yetineceğiz.

AB bünyesinde bugün ulaşılan aşama itibariyle Konsey genel sekreteri, aynı zamanda Ortak Güvenlik ve Dış Politika Yüksek Temsilcisi olarak görev yapar. Bu görev şu anda NATO eski genel sekreteri Javier Solana tarafından yürütülmektedir. 1999 yılında yürürlüğe giren Amsterdam Anlaşması’nın ortak dış politika konusunda getirdiği en önemli yenilik, kararlarını ilke olarak oybirliği ile alan Konsey toplantılarına katılmayan üyelerin karar alınmasına engel olamayacağı yönündeki kararıdır. Bu kararla birlikte, ortak dış politika konusunda şart koşulan oybirliği koşulu sulandırılmaktadır. Son durum itibariyle ortak dış politika konusundaki düzenlemeler henüz başlangıç aşamasındadır.

TÜRKİYE’NİN ÜYELİK SÜRECİ:

Türkiye, Avrupa Topluluğu’na üye olma yönündeki kararını 1959 yılında ortak üyelik için topluluk konseyine başvurduğunda ortaya koymuştur. Bu başvuru ile başlayan sürecin bir sonucu olarak 1962 yılında Ankara’da bir ortaklık anlaşması imzalanmıştır. Ankara Anlaşması, üye devlet temsilcileri, konsey ve komisyon üyeleri ve Türk hükümeti temsilcilerinin oluşturduğu bir Ortaklık Konseyi yaratmıştır. Daha sonra Konseye bağlı olarak oluşturulan organlar şunlardır:

– – Ortaklık Komitesi: Konseyin tavsiye ettiği konular üzerinde çalışan teknik bir organdır ve büyükelçiler düzeyinde toplanarak Konsey’in gündemini belirler. 1993 yılında gümrük birliğinin oluşturulmasına yönelik çalışmalarda bulunmak üzere bu komitenin altında bir Yönetim Komitesi oluşturuldu.

– – Karma Parlamento Komisyonu: Avrupa Parlamentosu ve TBMM üyelerinin katılımını öngören bu organ 1965 yılında oluşturuldu. Parlamento tavsiye niteliğinde kararlar alabilir ve asıl fonksiyonu üyelik sürecinin demokratik gelişimini denetlemek ve katkıda bulunmaktır.

– – Gümrükler İşbirliği Komitesi: Gümrük birliğinin oluşturulmasına yönelik teknik ve idari konularla ilgilenen bir organdır. Topluluk üyesi devletler, komisyon üyeleri ve Türk uzmanlardan oluşur.

AT-Türkiye Gümrük Birliği Ortak Komitesi: Gümrük birliğinin oluşturulduğu 1995 tarihli Ortaklık Konseyi kararınca Gümrük Birliğinin düzgün işleyişini sağlamak için kurulmuştur. Enaz ayda bir kez toplanır.

Ankara Anlaşması, Türkiye’nin üyeliğine dair üç aşamalı bir plan öngörmüştür.

– – Hazırlık Dönemi: Bu dönemde Türkiye’ye ticari kolaylıklar sağlanmış ve mali destekte bulunulmuştur.

– – Geçiş Dönemi: Bu dönemde Türkiye ile Topluluk arasında bir gümrük birliği kurulması öngörülmüştür. Gümrük birliği aşaması 1995 yılında gerçekleşmiştir.

– – Son Aşama ya da Tam Üyelik:

Türkiye 14 Nisan 1987 tarihinde üye devletlerden gelen aksi yöndeki uyarılara rağmen Roma Anlaşmasının 237. maddesindeki “her Avrupalı devlet üyelik başvurusu yapabilir” hükmüne dayanarak topluluklara tam üyelik başvurusunda bulundu. Başvuruyu ele alan Komisyon Türkiye’nin henüz hazır olmadığı yönünde bir rapor hazırlayarak öncelikle gümrük birliğinin sağlanması ve Ankara anlaşmasında belirlenen programın takip edilmesi gerektiğini belirtirken Tek Avrupa Senedinde kilit yıl olarak belirlenen 1992 yılından önce genişlemenin düşünülmediği mesajını verdi. Bunun yanısıra bazı ekonomik ve yapısal farklılıklara da dikkat çekildi. Örneğin Türkiye’nin gayrisafi milli hasılası topluluktakinin 1/3 üdür. İşsizlik ve enflayon oranları da bu konulara örnek olarak verilebilir.

Avrupa Birliği’ne üyelik için ileri sürülen koşullar genel olarak şunlardır:

– – başvuruda bulunan devlet Avrupalı olmalı

– – başvuru oybirliği ile kabul edilmeli

– – başvuruda bulunan ülke birliğin temel hedeflerini benimsemeli

– – Kopenhag Kriterlerine uygunluk (demokratik ve çoğulcu bir siyasal yapı). Bu kriterlere göre üyeliğin gerekleri şunlardır:

  • • demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıların korunmasını garanti altına alacak istikrarlı bir kurumsal yapı
  • • işleyen bir piyasa ekonomisi ve birlik içindeki piyasa güçlerine ve rekabetçi baskılara dayanabilecek bir yapı
  • • üyelik yükümlülüklerini (siyasal, ekonomik ve parasal birlik) yerine getirebilecek kapasitede olma.

Mart 1995’te Türkiye ve AB arasında Gümrük Birliği Protokolü imzalandı. Protokolde Türk tekstil ürünlerine uygulanan kotaların kaldırılması, mali yardım, konuya ilişkin mevzuat uyumlaştırması, Türkiye’nin de AB’dan gelecek sınai ürünlere uygulanan gümrük vergilerini indirmesine dair konular ele alındı.

Temmuz 1997’de Komisyon’un kabul ettiği Birliğin genişlemesine ilişkin “Gündem 2000” raporu Türkiye’yi genişleme planlarının dışında tuttu. Bu rapor ekonomik alanda elde edilen önemli gelişmelere dikkat çekse de tam üyelik için siyasal sorunların çözümünü bir önkoşul olarak sundu.

Gündem 2000 Raporu ile paralel kararların alındığı Aralık 1997 Lüxemburg Zirvesi, AB’ın gelecekteki genişleme süreci ve stratejisi üzerinde yoğunlaştı. Burada Birliğe 21. yüzyılda katılması düşünülen aday ülkeler arasında Türkiye’den sözedilmezken 10 Orta ve Doğu Avrupa ülkesi ve Kıbrıs Rum Kesimi ile katılım görüşmelerinin başlatılmasına karar verilmiştir. Bunlardan altısı (Polonya, Çek Cumhuryeti, Macaristan, Slovenya, Estonya ve G. Kıbrıs) ile müzakereler 1998 yılında başlamıştır. Bu toplantıda Türkiye’nin katılım adaylığı için yeterli koşulları sağladığı belirtilmiş ancak görüşmelerin başlaması için bir takvim belirlenmemiştir. Yani genişleme sürecinde alınacak ilk 11 üye arasında Türkiye’nin adı geçmemektedir. Türkiye’nin üzerinde çalışması gerektiği konulara örnek olarak insan hakları, azınlıklar, ekonomik ve mali reformlar, Yunanistan’la olan sorunların çözümü konuları verilebilir.

Alınan bu kararların yumuşatılması için 1998 tarihinde Cardiff Zirvesinde “Türkiye’nin Üyeliğe Hazırlanması için bir Strateji” belgesi hazırlandı.Ancak burada önemli olan nokta daha on yıl öncesine kadar Doğu Blokunda yeralmış olan bu ülkelerin çoğunun katılımı düşünülürken Batı blokundaki değerleri kuruluşundan beri savunan Türkiye’nin bu sürecin dışında tutulmasıdır. Bir anlamda, insan hakları ve demokrasi konularında AB eski Doğu bloku ülkelerine daha fazla güvenmektedir.

1999 Helsinki Zirvesinde hazırlanan, Türkiye’nin üyeliğine yönelik Komisyon raporunda Türkiye’nin diğerleriyle eşit aday ülke konumu ön koşulsuz olarak tanındı. Bu durum, bir Ulusal Politika Programı çerçevesinde yapılacak olan reformlar için sağlanacak maddi desteğin de kapısını aralamış oldu. Ancak tam üyeliğe ilişkin olarak siyasal kriterler sağlanana kadar görüşmelerin başlamayacağı belirtildi. Bu amaçlarla Komisyon aşağıdaki hedeflere yönelik bazı önlemler almayı kararlaştırdı:

  • • Özellikle insan hakları konularında siyasal diyaloğun güçlendirilmesi ve Ortak Dış Politika ve Güvenlik kapsamındaki faaliyetlere Türkiye’nin katılımı
  • Türkiye’nin topluluk program ve kurumlarına tam katılımı için yardımcı olmak
  • Yasama faaliyetlerinin uyumlaştırılması.

Türkiye’nin üyelik yolundaki ilerlemelerini değerlendiren 2000 tarihli Komisyon Raporu, AB’a katılım için gerekli siyasal reformların halihazırda başlamış olduğunu belirtti. İnsan hakları konularında olumlu gelişmelere dikkat çekildi ancak hala 1993 Kopenhag Zirvesinde belirlenen siyasal kriterlerin yerine getirilmediği belirtildi. Demokrasi ve hukukun üstünlüğünü garanti altına alacak kurumsal reformların yavaş işlediği, yolsuzluklar konusunun bir sorun olmaya devam ettiği de bu raporda belirtildi. Genel olarak Türk ekonomisinin serbest rekabet ve piyasa ekonomisi içerisinde işleyebilecek durumda olmasına rağmen bankacılık, tarım, ve kamu girişimleri sektörlerinin yeniden yapılanması gerektiğine değinildi. Her alanda idari reformlar yapılması gereğine de dikkat çekildi.

AB Komisyonu 8 Kasım 2000’de katılıma ilişkin bir ilerleme raporu hazırladı. Bu rapor ışığında 8 Mart 2001’de bir Katılım Ortaklığı Belgesi Komisyonca kabul edildi. Katılım Ortaklığı kısa ve orta vadeli ekonomik ve siyasal hedefler belirlemekte ve tarafların yükümlülüklerine ilişkin ilke öncelik, amaç ve koşulları tanımlamaktadır. Kısa vadeli hedefler, 2001 yılı sonuna kadar ulaşılabilecek hedefler, orta vadeliler ise bir kaç yıla yayılabilecek hedeflerdir. Burada Kopenhag kriterlerine uygunluk yine vurgulanmaktadır. Daha sonra Türkiye bu temellere dayanarak 19 Mart 2001 tarihinde bir Ulusal Program paketi hazırladı.

Katılım belgesinde pekçok konuda hedef belirtiliyor. Bunlardan bazılarını özetleyecek olursak: Kısa vadeli siyasal öncelikler arasında Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm getirilmesi konusunda BM Genel Sekreteri’nin çabalarına destek olunması, şiddet içermeyen ifade özgürlüğünün garanti altına alınması, insan hakları ihlallerine ilişkin önlemler alınması, ölüm cezalarının yerine getirilmemesi uygulamasına devam edilmesi, ana dilde yayın önündeki engellerin kaldırılması vs. Bu hedeflerin belirlenmesi sırasında Türkiye, üyelik süreci ile Kıbrıs sorunu arasında bağlantı yapılmasına tepki gösterdi. Bu nedenle de yukarıdaki yumuşak ifade ile konuya gönderme yapıldı. Belgede ayrıca ekonomik ve mali konularda yapısal reformun IMF ve Dünya Bankası ile anlaşılan şekilde devamı ile sosyal etkileri de dikkate alarak özelleştirmenin devamı istendi. İstihdam ve sosyal politika alanlarında belirlenen kısa vadeli hedefler ise birlik uygulamaları ile uyum sağlanması konusunda bir strateji saptanması, çocukların çalıştırılması sorununa ilişkin önlemlerin sıkılaştırılması ve sendikal hakların garanti altına alınmasıdır.

Orta vadeli siyasal diyalog hedefleri şunlardır: sınır ve benzer sorunların barışçı çözümü, ayrım yapmaksızın istihdamın sağlanması, anayasal reformlar, ölüm cezasının kaldırılması, MGK’nın anayasal pozisyonunun gözden geçirilmesi, doğuda sıkıyönetimin geriye kalan yerlerde de kaldırılması, kültürel çeşitliliğin garanti altına alınması. İstihdam ve ekonomik konularda yine orta vadeli hedeflerse şunlardı: özelleştirme ve mali reformların tamamlanması, işyerlerinde kadınlara yönelik ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve ırk, din, cinsiyet, inanç, etnik köken, yaş ve özürlülk ayrımı yapılmaması, işgüvenliği, kadın erkek eşitliği, kamu sağlığı gibi konularda alınacak idari kararların desteklenmesi, sosyal politika ve istihdam politikalarının garanti altına alınması, Avrupa istihdam politikasıyla uyumlu bir istihdam stratejisi geliştirilmesi, emek piyasaları ve sosyal gelişmelerin izlenmesi, sosyal güvenlik ağlarını güçlendirirken mali olarak uygulanabilir bir sosyal güvenlik sisteminin reformlar yoluyla oluşturulması.

Türkiye’nin Üyeliğine İlişkin Engeller:

Türkiye’nin AB’a üyelik başvurusu ekonomik ve siyasal konuları ilgilendirdiği gibi hem Türkiye hem de AB için bir kimlik sorunudur. Üye devletlerden ayrı bir siyasal kimlik geliştirmeyi hedefleyen AB içerisinde bu kimliğin unsurlarının neler olabileceğine ilişkin tartışmalar artarak devam etmektedir. Başarılı olduğu takdirde ortaya çıkacak olan Avrupa kimliği doğal olarak Avrupa’daki tarihsel ve kültürel birikimin bir ürünü olacaktır. Ancak başlangıçtada da belirttiğimiz gibi Türkiye, Avrupalı devletlerin paylaştığı birikimlerin çok azını paylaşmakta hatta bazen Avrupalıların ortak değerleri ile çatışmaktadır. Bu kültürel çatışma konularının başında din gelmektedir. Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması adlı kitabı da Müslüman ve Hristiyan kültürler arasındaki gerilimlere işaret etmektedir.

Bütün üye devletlerin paylaştığı ve üzerinde ortak bir kimliğin inşa edilebileceği unsurlar gözden geçirildiğinde ortada kalan bir kaç unsurdan biri de ortak dindir. Türkiye’nin Birliğe alınması ise bu ortak noktayı da ortadan kaldıracaktır. Kanımca AB ülkelerinin bu soruna bir çözüm bulmadan önce Türkiye’yi Birliğe kabul etmeleri zayıf bir olasılıktır. Ancak bütün bu sorunlar var olmasaydı bile Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlar gibi bazı siyasal nedenler ve ekonomik performans gibi daha teknik nedenlerle Türkiye’nin yakın bir gelecekte üyeliği zor görünüyor. Türkiye’nin Birliğe tam üyeliğinin önündeki engeller genel olarak iki kategoride toplanabilir.

1) Siyasal Engeller:

– – Kültürel ve dinsel farklılıklardan kaynaklanan kimlik sorunları

– – Hukuki ve anayasal engeller (egemenlik devrine ilişkin)

– – Türkiye’nin demokrasi, insan hakları ve azınlıklara saygı konularında görülen eksiklikleri (Kopenhag kriterleri)

– – Yunanistan’la olan sorunlar

2) Ekonomik Engeller:

– – Gelişmişlik farkından kaynaklanan bir durum olarak Birliğin ekonomik yardım yapmak zorunda kalacağı endişesi.

– – Türkiye’den Avrupa’ya kitlesel işçi göçü olacağı inancı (serbest dolaşım). Bazı kaynaklara göre bu sorunu çözebilmek için Türkiye’nin yıllık büyüme oranı % 10 veya daha fazla olmalıdır.

– – Ekonomik az gelişmişlik ve üyelikten doğabilecek yükümlülükleri yerine getirememe riski. Bugünlerde İtalya’nın bile yanlış bilgilendirmede bulunduğu iddiası tartışılıyor. Bu iddiaya göre 1996’da bütçe açığı yüzde 6.5 olan İtalya’nın Mastricht kriterini nasıl yakaladığı sorgulanıyor.

Bugünkü durum itibariyle Türkiye AB’ın tam üyeliğe aday 13 aday ülkeden biridir. Ancak önünde aşılması gereken bir dizi engel bulunmaktadır. Ancak bu engellerin aşılması yalnızca Birliğe üyelik açısından değil, aynı zamanda Türkiye’nin eriştiği ekonomik, sosyal ve siyasal düzeyi yükseltmek açısından da hedeflenen bir amaç olmalıdır. Başlangıçta da belirttiğimiz gibi Türkiye, AB’ın dışında bırakılsa bile yükselmek istediği ekonomik ve siyasal gelişmişlik düzeyine zaten birçoğu AB tarafından şart koşulan hedeflere ulaşarak erişebilecektir.

KAYNAKÇA

Bozkurt, Enver, Mehmet Özcan ve Arif Köktaş. (2001). Avrupa Birliği Hukuku. Ankara: Nobel Yayın Dağıtım.

Karluk, S. Rıdvan. (1998). Avrupa Birliği ve Türkiye. İstanbul: Beta Basım Yayım Dağıtım A.Ş.

Özdemir, Haluk. (1996). Nationalism and Supranationalism in Western Europe. San Marcos, TX: Southwest Texas State University, USA. Basılmamış master tezi.

Şahin, Mustafa. (2000). Avrupa Birliği’nin Self-Determinasyon Politikası. Ankara: Nobel Yayın Dağıtım.