“HECECİLER” adıyla anılan, Hecenin Beş Şairi [Orhan (Orhon) 1890-1972; Halit Fahri (Ozansoy) 1891-1971; Enis Behiç (Koryürek) 1891-1949; Yusuf Ziya (Ortaç) 1895-1967; Faruk Nafiz (Çamlıbel)1898-1973] İkinci meşrutiyet dönemindeki Milliyetçilik ve Türk halkını bir toplama sürecinde ortaya çıkmış; yurt sevgisini dile getiren hece ölçüsüylüe şiirler yazarmışlardır. “Konuşulan güzel Türkçeyi yazı diline geçirerek yeni ve büyük davayı kazanan ve kazandıranlar” olarak nitelendirilen Hececiler; ve Ömer ’lerin başlattıkları “Yeni Lisan” anlayışının etkisiyle, Osmanlıcadan arınan bir dille şiir yazamaya yöneldiler. Ulus/ulusçuluk bilincini sürekli ön planda tutmuşlardır.

Beş Hececiler Hareketi, aruzla yazanlara bir tepkiydi, biçimde ve içerikte sadeliği getirdi. işlevlerinden öte, bir rejimin sorunlarını da tartışmaya yönelmişlerdir.

HALİT FAHRİ OZANSOY

 

20. şair ve yazarlarından Halit Fahri Ozansoy, 12 Temmuz 1891 yılında İstanbul’da dünyaya . Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi)’yi bitirerek, 1916 yılında sınavla Muğla Lisesi’ne öğretmeni oldu.  İki yıl kadar Muğla ve Konya’da çalıştıktan sonra 1956 yılında emekli oluncaya kadar kırk yıl süreyle İstanbul’da pek çok okulda öğret-menliği yaptı.

İlk şiirleri lisede öğrenciyken Rübap (1912) ve Şebal (1912-1913) dergilerinde çıkan Halit Fahri, -1918 yılları arasında adını aruz şiirleriyle duyurmuş, sonra Yeni Mecmua’da

arda hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerini yayımlayarak Hecenin Beş Şairi’nden biri olmuştur.

Nedim adında 18 sayı süren haftalık bir dergi çıkarmış; kendisinin, Reşat , Faruk Nafiz, Selahattin Enis gibi şair ve yazarların ilk yazıları bu dergide yayımlanmıştı.

Sonraki şiirleri en çok Hayat, Ayda Bir, Serveti Fünun-Uyanış (derginin yazı işleri müdürlüğünü de yapmıştır.), Çınaraltı, Varlık, Hisar dergilerinde basılmıştır.

Eserlerinde objektif tasvirlerle sübjektif sıfatlar arasında bir denge vardır.

Şiirlerinde çoğunlukla egzotik sahnelere, masal alemlerine, hüzün ve melankoli gibi bireysel duygulara, aşk ve ölüm temalarına rastlanan Halit Fahri, 23 Şubat 1971 yılında seksen yaşında da vefat etmiştir.

11 şiir kitabı, sonuncusu düz yazı 8 oyunu, 2 romanı, 3 anı kitabı olan şairin,; çeviri ve roman oyunlarının; batı edebiyatı üzerinde inceleme sayısı 50’ye yakındır.

 

ESERLERİ

 

Şiir Kitapları

Rüya (1912)

Cenk Duyguları(1917)

Efsaneler(1919)

Zakkum (1920)

Bulutlara Yakın (1920)

Gülistanlar Harabeler (1922)

Paravan (1929)

Balkonda Saatler(1931)

Sulara Dalan Gözler (1936)

Hep Onun İçin (1962)

Sonsuz Gecelerin Ötesinde (1964)

Romanları

Sulara Giden Köprü (1939)

Aşıklar yolunun Yolcuları (1939)

Oyunları

Baykuş (1916)

İlk şair (1923)

Sönen kandiller (1926)

Nedim (1932)

On yılın Destanı (1933)

Hayalet (1936)

Bir dolaptır dönüyor (1958)

İki Yanda (1970)

 

 

VATAN DESTANI

 

O kadar dolu ki toprağın şanla,
Bir değil, sanki bin vatan gibisin,
Yüce dağlarına çöken dumanla,
Göklerde yazılı destan gibisin

Hep böyle bulutlar, içinde başın,

Hilali kucaklar her vatandaşın

Geçse de asırlar, tazedir yaşın.

O kadar leventsin fidan gibisin.

 

Çiçeksin bayılır kuşlar kokundan,

Her dalın bir yay, ki zümrüt okundan.

Müjdeler fısıldar Ergenekon’dan

Bu sese gönülden hayran gibisin

 

Ey bütün cihana bedel Türk eli,

Açtır cenklerin yoktur evveli,

Tarih bir nehir ki çoşkundur seli,

Sen ona nisbetle umman gibisin

 

Bir yandan hep böyle taştın köpürdün,
Bir yandan cefall bir ömür sürdün,
Fakat ne derece ezildinse dün,
Şimdi yine tunçtan kalkan gibisin.

 

Yeni bir ay ördün al bayrağına,

Girdin en sonunda irfan bağına;

Medeni hayatın nur ırmağına,

Ezelden susamış cihan gibisin.

 

                                          ŞADIRVANLAR

 

1

Musluklarında ince bir aheng-i şir’-i şuh

Mermer sütunlarında güvercinler ağlaşır,

Baygın cıvıldaşır,

Munis şırıltılarla akar musiki-i ruh

2

Ra’şan ezanların uzanır aks-i nalişi,

Sessiz, boş avlularda küçük kumrular gezer

Durgun minareler

Dinler şırıltılardaki eş’ar-ı cuşişi.

                      4

Hulyalı servilerden uçar hasta bir reca,

Yorgun pırıldaşır, der-i mescidde hep sarı

            Kandil ziyaları,

Abdest alır şadırvanların altında bir hoca…

5

musluklarında ince bir aheng-i şi’r-i şuh

mermer sutunlarında güvercinler ağlaşır,

baygın cıvıldaşır,

munis şırıltılarla akar musik-i ruh….

 

YUSUF ZİYA ORTAÇ

       

20 yy şair ve yazarlarından Yusuf Ziya, 23 Nisan 1895 tarihinde İstanbul’da doğdu.

Vefa İdadisi’ni bitirdikten sonra  sınavla kazandığı İzmit Sultanisi’nde başladığı edebiyat öğretmenliğine sonradan istambul’da yabancı okullarda devam etti.

1946-1950 yılları arasındaki Ordu Milletvekilliği görevinden sonra Orhan Seyfi Orhon’la birlikte yayımladıkları Akbaba adlı gülmece dergisine geri döndü.

Bir yarışmada birincilik kazanan ilk şiiri Kehkeşan dergisinde çıkmıştır; ardından Büyük Mecmua, İnci, Serveti Fünun, Şair, Türk Yurdu gibi dergilerde yazmıştır.

Mizah, şiir ve yazılarına Diken dergisinin ilk sayılarında başladı. Diken dergisinin her sayı-

sında (1918-1920) Çimdik imzasıyla çoğu kez ikişer manzumesi yer almış; bu türdeki çalışmalarına ölümüne kadar Akbaba Dergisi’nde devam eden Yusuf Ziya edebiyat tarihimize Hecenin Beş Şairi’nden biri olarak geçmiştir.

Binnaz (1919) oyunu, tiyatro tarihimizde heceyle yazılmış sanat değeri üstün, başarılı ilk manzum piyes kabul edilir.

Düz yazılarında da Türkçesi’nin sağlamlığı ve kıvraklığıyla bir üslup ustası olan Ortaç, 11 Mart 1967 tarihinde İstanbul’da kalp krizi sonucu vefat etmiştir.

 

30’u aşkın eseri bulunmaktadır.

Şiir Kitapları

Akından Akına (1916)

Cenk Ufukları (1917)

Âşıklar Yolu (1919)

Yanardağ (1928)

Bir Selvi Gölgesi (1938)

Kuş Cıvıltıları (1938, çocuk şiirleri)

Bir Rüzgâr Esti (1962)

Oyunlar

Binnaz(1919)

Name (1919)

Nikahta Keramet (1923)

Romanları

Göç (1943)

Üç Katlı Ev (1953)

Gezi Yazıları : Göz Ucuyla Avrupa (1958)

Edebiyat-basın anıları : Portreler (1960), Bizim yokuş (1966)

Biyografi-roman : İsmet İnönü (1946)

Fıkraları :

Beşik (1943)

Ocak (1943)

Sarı Çizmeli Mehmet Ağa (1956)

Gün Doğmadan (1960)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANAHTAR

 

Bulsam, bir sihirli anahtar bulsam,

Açsam göğün mavi kapılarını.

Bir samanyolundan geçip dolaşsam

Yıldızların altın yapılarını!

….

 

Bulsam, bir sihirli anahtar bulsam,

Toprak kilidini açsam dünyanın,

Çözsem düğüm düğüm muammasını

Ölüm denen sonsuz, büyük rüyanın!

 

Gelse bahçe bahçe mevsimler dile,

Ağaçlar, çiçekler konuşsa biraz:

Kimdir şu dallarda kızıl gülleri

Böyle alev alev yakan sihirbaz!

 

Bulsam, bir sihirli anahtar bulsam,

Ne yıldızlar için, ne güller için!

Alnı eşiğinde bekleyenlere

Açılmak bilmeyen gönüller için!

 

 

 

                       KOŞMA

Bir daha o fırsat geçer mi ele?

Dün gördüm, bugün de göresim geldi!

Gülüşü o kadar hoştu ki hele,

Lebinden koncalar düresim geldi!

Hem küçük, hem güzel, hem de utangaçtı,

Gözleri gözümden daima kaçtı,

Saçları ne güzel, ne ipek saçtı,

Öpüp okşayarak öresim geldi!

Yüzü benziyordu bahar ayına,

Kaşları can yakan aşkın yayına,

Hasretle kapanıp hâk-i pâyına,

Yüzümü, gözümü süresim geldi!

 

 

 

BİR GÜN

Kavuşmak bir gün toprağa,
Bir bahar cümbüşü olmak,
Dört mevsimde ayrı ayrı
Tabiatın düşü olmak...

Bir buluttan düşen yağmur,
Bir yıldızdan damlayan nur,
Bir yeşil yaprakta huzur,
Bir gonca gülüşü olmak...

Yazın savrulmak harmanda,
Kışın şahlanmak ummanda,
Fecre karşı bir ormanda,

Bir kuşun ötüşü olmak…

ORHAN SEYFİ ORHON

23 Kasım 1890 doğumlu olan Orhan Seyfi Orhon Beş Hececi Şairler’in yaşça en büyüğüdür. Önce Mercan İdadisi’ ni (1909), ardından Hukuk Fakultesi’ni bitirmiş; kısa bir memurluk hayatından sonra gazetecilik ve öğretmenlik yapmaya başlamıştır. Zonguldak 81946-1950) ve İstanbul (1965-1969) milletvekilliği görevlerinde bulunmuştur.

Milliyet, Tasvir-i efkar, Cumhuriyet, Ulus, Zafer, Havadis ve Son Havadis gazatelerinde  fıkra yazarlığı başta olmak üzere, çeşitli sahalarda kalem oynatan sanatçı, edebiyatımızdaki asıl ününü ve kalıcılığını şiirleriyle yakalamıştır. İlk şiirlerini aruz ölçüsüyle yazan şair, bu şiirleri “Fırtına ve Kar” adlı kitabında bir araya getirerek yayınlamıştır. Daha sonra devrin şiir anlayışı gereği, hece ölçüsüyle şiir yazmaya başlayan sanatçı, bu sahada oldukça önemli bir başarı sağlamış ve bu şiirlerini “Gönülden Sesler” ismiyle yayınlamıştır. “Gönülden Sesler” aynı zamanda, Orhan Seyfi’nin edebiyat ve sanat dünyasındaki ününü de duyuran kitaptır. Şairin edebiyat dünyasındaki kalıcılığını, hattâ yok olmamasını ve unutulmamasını sağlayan şiirler, “Gönülden Sesler”deki bu, hece ölçüsüyle yazılmış sevgi ve aşk şiirleridir.

Sanatçı bu başarılı çıkışından sonra çeşitli nedenlerle şiirden uzaklaştır. Tekrar dönmek istediğindeyse zaman ise, artık her şey için çok geçtir. Aruz ölçüsüyle yazdığı “Kervan”daki Şiirler de, yine aruz ölçüsüyle yazdığı en son şiirleri olan “İşte Sevdiğim Dünya”daki şiirler de, gereken ilgiyi görmez. Şâir bu son denemelerinden sonra, şiiri bırakır. Hayatına çeşitli gazetelerde köşe yazarı olarak devam eder. 22 Ağustos 1972’de “Son Havadis”te köşe yazarı iken bir kalp krizi sonucu vefat eder.

Orhan Seyfi, edebiyatımızda “Hecenin Beş Şairi”nden biri olarak, başarıyla kaleme aldığı sevgi ve aşk şiirleriyle tanınmış ve kalıcı olmuştur. Onun şiirlerinde kadın, belki de en vazgeçilmez ilham kaynağı ve hareket noktasıdır.

Şairin şür sahasındaki bir başka başarılı cephesi de Fiske takma adıyla yazdığı mizah ve hiciv şiirleridir. Sanatçı, bu şiirlerinde çok etkili esprili bir dil kullanmış, sahasında gerçekten başarılı ürünler vermiştir.

Şairin dili kullanmada çok hassas ve mükemmeliyetçi olduğu söylenemez. Eselerinde bireysel duyguları işlemiş, ahenkli ve zarif şiirinde sade, akıcı ve temiz bir Türkçe kullanmaya gayret etmiştir. Özellikle “Gönülden Sesler”deki şiirlerinde başarılı ve kendine has, özgün bir üslûp yakalayabilmiştir.

 

ESERLERİ

 

Şiir Kitapları

Fırtına Ve Kar (1919)

Peri Kızı İle Çoban Hikayesi (1919)

Gönülden Sesler (1922)

O Beyaz Bir Kuştu (1941)

Kervan (1964)

Roman

Çocuk Adam (1941)

Mizah-Hiciv Hikayeleri

Asri Kerem (Destan,1942)

Makaleleri

Dün Bugün Yarın (1943)

Fıkraları

Kulaktan Kulağa (1943)

 

 

 

 

ANADOLU TOPRAĞI

 

Senelerce sana hasret taşıyan

Bir gönülle kollarına atılsam

Ben de bir gün kucağında yaşayan

Bahtiyarlar arasına katılsam.

 

En bakımsız en kuytu bucağın

Bence ‘İrembağı’ kadar güzeldir.

Bir yıkılmış evin, harap ocağın

Şu heybetli saraylara bedeldir.

 

Kadir mevlam eğer senden uzakta

Bana takdir eylemişse ölümü,

Rahmet etmem bu yabancı toprakta

Cennette de avutamam gönlümü

 

Anladım ki: sende gençlik, şeref, şan.

Asıl şeymiş şu yalancı dünyada,

Hasretinle yadellerde dolaşan,

Hızır bulsa, yine ermez murada.

 

Yalnız senin tatlı esen havanda

Kendi milli gururumu sezerim.

Yalnız senin dağında, ya ovanda

Başım gökte, alnım açık gezerim.

 

“Hürüm” derim, eskisinden daha hür

Zincirle bağlansa da ayağım;

Şimdikinden daha ferah görünür

Zindanında olsa bile durağım.

 

Bir gün olup kucağına ulaşsam

Gözlerimden döksem sevinç yaşını.

Bayrağımın gölgesinde dolaşsam

Öpsem, öpsem toprağını, taşını…

 

 

 

 

     GELDİĞİN GÜNÜN HATIRASI

 

Sana nasıl anlatılır

Sensiz hayatın boşluğu,

Bir zindanın ağır ağır

Çöker üzerime loşluğu.

Dünya her mihnete bedel

Sen olduğun için güzel

Hayat, hayal, ümit, emel

Senden alıyor hoşluğu.

Arıyorum seni uzak

Bir şehirde sallanarak

Hala geldiğin günün bak

Üzerimde sarhoşluğu.

 

 

 

 

 

TEREDDÜT

Sarahaten, acaba, söylesem darılmaz mı?

Darılmak adeti, bilmem ki çapkının naz mı?

Desem ki: ‘Ben, seni…’ ,yok, dinlemez ki, hiddet eder!

Niçin? Bu sözde ne var? Sanki hiddet etse ne der?

Desem ki: ‘Ben, seni pek…’ Ya kızar, konuşmazsa?

Derim: ‘Bu çektiğim insaf edin, eğer azsa…’

Desem ki: ‘Ben, seni pek çok…’ hayır, kızar bilirim,

Tereddütüm acaba hiddetinden az mı elim?

Desem ki: ‘Ben, seni pek çok…’ Sakın gücenme emi,

Sakın gücenme, eğer anladınsa sevdiğimi…

 

DİKKAT: BU SAYFADAKİ ŞİİRLER FAZLADAN İSTERSEN ÇIKAR İSTEMEZSEN ÇIKARMA!!!!

 

Düşünce

 

Yıllar var ben onu hiç unutmadım

O beni sorar mı hatırlar mı ki?

Büsbütün silinip gitti mi adım?

Gönlünün vefası bu kadar mı ki?

 

Döktüğü yaşları unutmuş mudur?

Kendini aldatıp avutmuş mudur?

Vaadini tutmuş mu unutmuş mudur?

Şimdi başkasına meyli var mı ki?

 

Bilsem uzaklarda kimler ağlıyor

Kimlerin kalbini aşkı dağlıyor?

Acep kederli mi yas mı bağlıyor?

Yoksa eskisinden bahtiyar mı ki?

 

Veda

Hani o bırakıp giderken seni

Bu öksüz tavrını takmayacaktın?

Alnına koyarken veda buseni

Yüzüne bu türlü bakmayacaktın?

 

Hani ey gözlerim bu son vedada,

Yolunu kaybeden yolcunun dağda

Birini çağırmak için imdada

Yaktığı ateşi yakmayacaktın?

 

Gelse de en acı sözler dilime

Uçacak sanırdım birkaç kelime…

Bir alev halinde düştün elime

Hani ey gözyaşım akmayacaktın?

 

 

 

Vasiyet

 

Doslarım, toplanın öldüğüm zaman;

Riyayı, o günluk bir yana atın!

Tutunuz tabutumun bir kenarından;

Bir derin çukura beni fırlatın!

Kalınca büsbütün sizden uzakta,

Vücudum çürürken kara toprakta,

Uzanın rahatça sıcak yatakta

Yaşamak gururu içinde yatın!

 

Yüzyüze getirmez bizi asırlar,

Meydana vurulsun saklanan sırlar

Sayılsın şahsıma ait kusurlar.

Korkmayın içine yalan da katın!

 

Anlayım: Kimlermiş dost sandıklarım;

Muhabbetlerini kıskandıklarım?

Anlayım: Ne boşmuş inadıklarım;

Şu yalan hayatı bana anlatın!

 

Dostlarım, anmayın artık adımı!

Siliniz gönülden eski yadımı!

Kırınız, sonuncu itimadımı:

Ölünce bir daha aldatın beni!

Ölünce bir daha aldatın beni!

 

ENİS BEHİÇ KORYÜREK

 

11 Mart 1891, İstanbul doğumlu olan şair yüksek öğrenemini Mülkiye’de (1910-1913) yaptıktan sonra, hariciyeci olmuştur. Bükreş’te (1985), Budapeşte’de (1916-1922) konsolos katipliği ve konsolusluk yapmış, Türkiye’ye döndükten sonra adalet, iktisat ve çalışma bakanlıklarına bağlı çeşitli görevlerde çalışmıştır.

Şiirleriyle Balkan Savaşı dönemlerinde tanınmaya başlanmıştır. Servet-i Fünun’cuların etkisiyle ilk şiirleri Şehbal (1912-1914) dergisinde yayımlanmıştır. Daha sonra hece ölçüsünü, sade dili benimseyerek, Ziya Gökalp’in önderliğini yaptığı Milli Edebiyat saflarına geçmiştir. Böylece kısa zamanda aruz ölçüsünden heceye ölçüsüne dönen, Enis Behiç’in en ünlü şiirleri, milli heyecanlarla yüklü epik şiirleridir. Hamasî ve lirik şiirler yazmıştır. 1946’dan sonra ise, ikinci kitabında toplanan tasavvuf şiirlerini yazmıştır.

Ruh çağırma gibi mistik sapmalara da yönelen Enis Behiç, 1949 yılında Ankara’da vefat etmiştir.

 

ESERLERİ

Miras(1927)

Varidat-ı Sülamaniye (1949)

Enis Behiç Koryürek’ten Miras ve Güneş’in Ölümü (iki baskısı yapılmıştır 1952,1971)


 

 

HATIRA

Geçsin günler, haftalar,

Aylar, mevsimler, yıllar…

Zaman, sanki bir rüzgar

Ve bir su gibi aksın…

Sen gözlerimde bir renk,

Kulaklarımda bir ses

Ve içimde bir nefes

Olarak kalacaksın…

 

 

 

NEYİZ

Tarife kalkma bizi;

Ne şuyuz, ne de buyuz

Adem denen denizi

Arayan birer suyuz

Döner, kıvrılır fakat

Daire olmaz bu hat

Ne kadar sürse hayat,

O yolun yolcusuyuz.

 

 

 

 

 

 

 

TUNA KIYISINDA

Evimden uzakta, annemden uzak;

Kimsesiz kalmışım yad ellerinde.

Bir vefa ararım kalbe dolacak

Gurbetin yabancı güzellerinde.

Tuna’nın üstünde güneş batarken

Sevgili yurdumu andırır bana.

Bir hayal isterim Boğaziçi’nden

Bakarım “İstanbul!” diye her yana.

İstanbul! Ey sedef mehtaplarından

Hülya gözlerime ilk ışık veren!

Buranın ufkunda yanıp tozlanan

En munis renge de biganeyim ben.

Ah, orda renklerin -şark güneşile

Naz eden- sihirbaz ahengi vardır.

Bu akşam yurdumu andırsa bile

Ah, orda akşamın bin rengi vardır.


FARUK NAFIZ ÇAMLIBEL

 

18 Mayls 1898,  İstanbul doğumlu olan yazar, Tıp Fakültesi’ndeki yüksekögretimini yarıda bırakarak önce yazar sonra ögretmen oldu. Kayseri (1922), Ankara (1924-1932) ve İstanbul’da (1932-1946) edebiyat ögretmenliği, İstanbul millevekilligi (1946 – 27 Mayıs 1960) yaptı.

Şiire Birinci Dünya Savaşı yıllarında aruzla basladı. Duygu ve düşünceyle bir arada yürüten, romantik ve realist konu ve hayatları işleyen şiirleriyle kendisine yaygın bir ün sagladı.

Heceyle ilk şiirleri de gene 1918-1921 yılları dergilerinde çıktı. Hecenin Beş Şair’ inden biri olarak bilindikten sonra da zaman zaman aruzla yazdı. Özellikle son şiirleri hep aruzladır.

Şair her iki vezni de ustalıkla kullanmıştır.

Savaş yıllarından sonraki şiirleri Güneş (1927), Hayat (1926-1929) ve daha yeni dergilerde çıktı; Akbaba dergisinde Çamderviren ve Deliozan adlarıyla mizah şiirleri de yazdı.

1933 yılında Anayurt adında haftalık bir sanat dergisi de çıkarmıştır.

20 yüzyılın en usta şairlerinde Faruk Nafız Çamlıbel 8 Kasim 1973 ‘te Akdeniz’de bir gezideyken gemidekalp yetmezliğinden vefat etmiştir.

 

 “Faruk Nafız şiirini 1925-1935 yıllarında geniş kalabalığa götüren, bir bakışta anlaşılabilir olması, ilk okunuşta okurun dünyasıyla ilinti kurabilecek dış öğelerden yararlanmasıdır… Buna karşın, Yenilik Edebiyatımızın geçiş döneminde dili, tekniği ve romantik İstanbul’lu kişiliğiyle de olsa, Anadolu gerçegine açılması özellikleriyle dilimizin gelişme aşamasında yeri yadsınamaz.”

                                                                                                        (Şükran Kurdakul, 1989)

 

 

ŞİİR KİTAPLARI

 

Şarkın Sultanları (1918)

Gönülden Gönüle (1919)

Dinle Neyden (1919)

Çoban Çeşmesi (1926)

Suda Halkalar (1928)

Bir Ömür Böyle Geçti (1933)

Elimle Seçtiklerim (1934)

Akarsu (1937)

Tatlı Sert (Mizah Şiirleri, 1938)

Akıncı Türküleri (1938)

Zindan Duvarları (1962)

Han Duvarları (Seçme Şiirler, 1969)

 

OYUNLARI

Canavar (1925)

Akın (1932)

Özyurt(1932)

Kahraman (1933)

 

ROMAN:

Yıldız Yağmuru (1936)

 

 

 

 

 

                                     HAN DUVARLARI


 

 

-Osmanzäde Hamdi Bey’e-

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,

Bir dakika araba yerinde durakladı.

Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,

Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…

Gidiyorum, gurbeti gönlümle duya duya,

Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.

İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!

Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,

Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…

Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,

Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,

Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…

 

Ellerim takılırken rüzgârların saçına

Asıldı arabamız bir dağın yamacına.

Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,

Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!

Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,

Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar

Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.

Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.

Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.

Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince

Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.

Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.

Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.

Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine.

Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,

Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,

Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.

Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan

Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,

Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor…

 

 

Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine

    Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

    Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan;

    Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.

    Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,

    Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:

    Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,

    Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.

    Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri

    Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.

    Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya

    Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.

    Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,

    Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.

    Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,

    Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.

    Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı

    Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.

    Gitgide birer ayet gibi derinleştiler

    Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler…

    Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,

    Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;

    Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,

    Aygın baygın maniler, açık saçık resimler…

    Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,

    Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken

    Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;

    Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.

    Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa

    Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;

   

“On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan    

      Baba ocağından yar kucağından    

      Bir çiçek dermeden sevgi bağından    

      Huduttan hududa atılmışım ben”    

 

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi…

Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.

Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!

Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;

Araya gitti diye içlenme baharına,

Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!…

 

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,

Soğuk bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk.

Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri

Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.

Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,

Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor…

Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,

Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.

Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,

İki dağ ortasında boğulan bir geçide.

Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden

Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:

Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,

Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.

Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,

Burada son fırtına son dalı kırıyordu…

Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,

Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.

Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;

Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü…

Gönlümde can verirken köye varmak emeli

Arabacı haykırdı “İşte Araplıbeli!”

Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana

Biz menzile vararak atları çektik hana.

 

 

 

 

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş

    Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.

    Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,

    Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…

    Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,

    Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.

    Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,

    Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

    “Gönlümü çekse de yârin hayali    

      Aşmaya kudretim yetmez cibali    

      Yolcuyum bir kuru yaprak misali    

      Rüzgârın önüne katılmışım ben”    

    Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,

    Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı…

    Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde

    Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.

    Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık,

    Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.

    Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,

    Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

    “Garibim namıma Kerem diyorlar    

      Aslı’mı el almış haram diyorlar    

      Hastayım derdime verem diyorlar    

      Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben”    

    Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,

    Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.

    Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!

    Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!

    Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,

    Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

 

 

Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:

“Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?”

Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,

Dedi:

“Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!”

 

Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,

Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti…

Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi.

 

Aradan yıllar geçti işte o günden beri

Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,

Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.

Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,

Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,

Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

 

 

 

ZAFER TÜRKÜSÜ

 

Yaşamaz ölümü göze almayan

Zafer, göz yummadan koşar da gider.

Bayrağa kanının alı çalmayan

Gözyaşı boşana boşana gider!

Kazanmak istersen sen de zaferi

Gürleyen sesinle doldur gökleri

Zafer dedikleri kahraman peri

Susandan kaçar da coşana gider.

Bu yolda herkes bir ey delikanlı

Diriler şerefli ölüler şanlı

Yurt için döğüşen başı dumanlı

Her zaman bu şandan, o şana gider.

 

                                KISKANÇ

 

Sakın bir söz söyleme... Yüzüme    bakma sakın!
Sesini duyan olur, sana göz    koyan olur.
Düşmanımdır seni kim bulursa    cana yakın,
Annen bile okşasa benim bağrım    kan olur...
Dilerim tanrıdan ki, sana    açık kucaklar
Bir daha kapanmadan kara toprakla    dolsun;
Kan tükürsün adını candan    anan dudaklar,
Sana benim gözümle bakan gözler    körolsun!
“bir ömür böyle geçti”

SON AŞIK

Hasretinle geçiyorken bu gençlik çağım,

Ey sevdiğim, ben ümitsiz değilim gene

Ak düşünce saçların kumral rengine

Kollarında son aşıkın ben olacağım.

Ey başında şimdi sevda rüzgarları esen,

Böyle her gün yollarımdan geçsen de süzgün

Sen benimsin büsbütün terk olunduğun gün …

O mukadder günü, bilmem, düşündün mü sen?

Ben bir beyaz saçlı aşık, sen bir ihtiyar …

O gün bana yalaşırken ey ilahi yar,

Esirgeme gözlerimden bir son buseni,

Kirpiğinden yavaş yavaş bir damla aksın,

Çünkü, ruhum, sen de o gün anlayacaksın

Ki hiç kimse benim kadar sevmemiş seni!

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 


 

 

 

 


KAYNAK:

Behçet Necatigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, İstanbul 1995

Ahmet Necdet, Modern Türk Şiiri Yönelimler, Tanıklıklar, Ekim 1993

Mehmet Kaplan, Tanzimattan Cumhuriyet’e Şiir Tahlilleri 1, İstanbul 1995

Osman Atilla, Memleket Şiirleri, Ankara 1950

Ümit Yaşar Oğuzcan, Şairlerden Seçmeler, İstanbul 1985

 

 

 

 

 

 

“HECECİLER” adıyla anılan, Hecenin Beş Şairi [Orhan Seyfi (Orhon) 1890-1972; Halit Fahri (Ozansoy) 1891-1971; Enis Behiç (Koryürek) 1891-1949; Yusuf Ziya (Ortaç) 1895-1967; Faruk Nafiz (Çamlıbel)1898-1973] İkinci meşrutiyet dönemindeki Milliyetçilik ve Türk halkını bir araya toplama sürecinde ortaya çıkmış; yurt sevgisini dile getiren hece ölçüsüylüe şiirler yazarmışlardır. “Konuşulan güzel Türkçeyi yazı diline geçirerek yeni ve büyük davayı kazanan ve kazandıranlar” olarak nitelendirilen Hececiler; Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’lerin başlattıkları “Yeni Lisan” anlayışının etkisiyle, Osmanlıcadan arınan bir dille şiir yazamaya yöneldiler. Ulus/ulusçuluk bilincini sürekli ön planda tutmuşlardır.

 

Beş Hececiler Hareketi, aruzla yazanlara bir tepkiydi, biçimde ve içerikte sadeliği getirdi. Bu işlevlerinden öte, bir rejimin sorunlarını da tartışmaya yönelmişlerdir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HALİT FAHRİ OZANSOY

 

20.yy şair ve yazarlarından Halit Fahri Ozansoy, 12 Temmuz 1891 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi)’yi bitirerek, 1916 yılında sınavla Muğla Lisesi’ne edebiyat öğretmeni oldu.  İki yıl kadar Muğla ve Konya’da çalıştıktan sonra 1956 yılında emekli oluncaya kadar kırk yıl süreyle İstanbul’da pek çok okulda edebiyat öğret-menliği yaptı.

İlk şiirleri lisede öğrenciyken Rübap (1912) ve Şebal (1912-1913) dergilerinde çıkan Halit Fahri, 1914-1918 yılları arasında adını aruz şiirleriyle duyurmuş, sonra Yeni Mecmua’da ard

arda hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerini yayımlayarak Hecenin Beş Şairi’nden biri olmuştur.

Nedim adında 18 sayı süren haftalık bir dergi çıkarmış; kendisinin, Reşat Nuri, Faruk Nafiz, Selahattin Enis gibi şair ve yazarların ilk yazıları bu dergide yayımlanmıştı.

Sonraki şiirleri en çok Hayat, Ayda Bir, Serveti Fünun-Uyanış (derginin yazı işleri müdürlüğünü de yapmıştır.), Çınaraltı, Varlık, Hisar dergilerinde basılmıştır.

Eserlerinde objektif tasvirlerle sübjektif sıfatlar arasında bir denge vardır.

Şiirlerinde çoğunlukla egzotik sahnelere, masal alemlerine, hüzün ve melankoli gibi bireysel duygulara, aşk ve ölüm temalarına rastlanan Halit Fahri, 23 Şubat 1971 yılında seksen yaşında da vefat etmiştir.

11 şiir kitabı, sonuncusu düz yazı 8 oyunu, 2 romanı, 3 anı kitabı olan şairin,; çeviri ve roman oyunlarının; batı edebiyatı üzerinde inceleme sayısı 50’ye yakındır.

 

ESERLERİ

 

Şiir Kitapları

Rüya (1912)

Cenk Duyguları(1917)

Efsaneler(1919)

Zakkum (1920)

Bulutlara Yakın (1920)

Gülistanlar Harabeler (1922)

Paravan (1929)

Balkonda Saatler(1931)

Sulara Dalan Gözler (1936)

Hep Onun İçin (1962)

Sonsuz Gecelerin Ötesinde (1964)

Romanları

Sulara Giden Köprü (1939)

Aşıklar yolunun Yolcuları (1939)

Oyunları

Baykuş (1916)

İlk şair (1923)

Sönen kandiller (1926)

Nedim (1932)

On yılın Destanı (1933)

Hayalet (1936)

Bir dolaptır dönüyor (1958)

İki Yanda (1970)

 

 

 

 

 

 

VATAN DESTANI

 

O kadar dolu ki toprağın şanla,
Bir değil, sanki bin vatan gibisin,
Yüce dağlarına çöken dumanla,
Göklerde yazılı destan gibisin

Hep böyle bulutlar, içinde başın,

Hilali kucaklar her vatandaşın

Geçse de asırlar, tazedir yaşın.

O kadar leventsin fidan gibisin.

 

Çiçeksin bayılır kuşlar kokundan,

Her dalın bir yay, ki zümrüt okundan.

Müjdeler fısıldar Ergenekon’dan

Bu sese gönülden hayran gibisin

 

Ey bütün cihana bedel Türk eli,

Açtır cenklerin yoktur evveli,

Tarih bir nehir ki çoşkundur seli,

Sen ona nisbetle umman gibisin

 

Bir yandan hep böyle taştın köpürdün,
Bir yandan cefall bir ömür sürdün,
Fakat ne derece ezildinse dün,
Şimdi yine tunçtan kalkan gibisin.

 

Yeni bir ay ördün al bayrağına,

Girdin en sonunda irfan bağına;

Medeni hayatın nur ırmağına,

Ezelden susamış cihan gibisin.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                          ŞADIRVANLAR

 

1

Musluklarında ince bir aheng-i şir’-i şuh

Mermer sütunlarında güvercinler ağlaşır,

Baygın cıvıldaşır,

Munis şırıltılarla akar musiki-i ruh

2

Ra’şan ezanların uzanır aks-i nalişi,

Sessiz, boş avlularda küçük kumrular gezer

Durgun minareler

Dinler şırıltılardaki eş’ar-ı cuşişi.

                      4

Hulyalı servilerden uçar hasta bir reca,

Yorgun pırıldaşır, der-i mescidde hep sarı

            Kandil ziyaları,

Abdest alır şadırvanların altında bir hoca…

5

musluklarında ince bir aheng-i şi’r-i şuh

mermer sutunlarında güvercinler ağlaşır,

baygın cıvıldaşır,

munis şırıltılarla akar musik-i ruh….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YUSUF ZİYA ORTAÇ

       

20 yy şair ve yazarlarından Yusuf Ziya, 23 Nisan 1895 tarihinde İstanbul’da doğdu.

Vefa İdadisi’ni bitirdikten sonra  sınavla kazandığı İzmit Sultanisi’nde başladığı edebiyat öğretmenliğine sonradan istambul’da yabancı okullarda devam etti.

1946-1950 yılları arasındaki Ordu Milletvekilliği görevinden sonra Orhan Seyfi Orhon’la birlikte yayımladıkları Akbaba adlı gülmece dergisine geri döndü.

Bir yarışmada birincilik kazanan ilk şiiri Kehkeşan dergisinde çıkmıştır; ardından Büyük Mecmua, İnci, Serveti Fünun, Şair, Türk Yurdu gibi dergilerde yazmıştır.

Mizah, şiir ve yazılarına Diken dergisinin ilk sayılarında başladı. Diken dergisinin her sayı-

sında (1918-1920) Çimdik imzasıyla çoğu kez ikişer manzumesi yer almış; bu türdeki çalışmalarına ölümüne kadar Akbaba Dergisi’nde devam eden Yusuf Ziya edebiyat tarihimize Hecenin Beş Şairi’nden biri olarak geçmiştir.

Binnaz (1919) oyunu, tiyatro tarihimizde heceyle yazılmış sanat değeri üstün, başarılı ilk manzum piyes kabul edilir.

Düz yazılarında da Türkçesi’nin sağlamlığı ve kıvraklığıyla bir üslup ustası olan Ortaç, 11 Mart 1967 tarihinde İstanbul’da kalp krizi sonucu vefat etmiştir.

 

30’u aşkın eseri bulunmaktadır.

Şiir Kitapları

Akından Akına (1916)

Cenk Ufukları (1917)

Âşıklar Yolu (1919)

Yanardağ (1928)

Bir Selvi Gölgesi (1938)

Kuş Cıvıltıları (1938, çocuk şiirleri)

Bir Rüzgâr Esti (1962)

Oyunlar

Binnaz(1919)

Name (1919)

Nikahta Keramet (1923)

Romanları

Göç (1943)

Üç Katlı Ev (1953)

Gezi Yazıları : Göz Ucuyla Avrupa (1958)

Edebiyat-basın anıları : Portreler (1960), Bizim yokuş (1966)

Biyografi-roman : İsmet İnönü (1946)

Fıkraları :

Beşik (1943)

Ocak (1943)

Sarı Çizmeli Mehmet Ağa (1956)

Gün Doğmadan (1960)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANAHTAR

 

Bulsam, bir sihirli anahtar bulsam,

Açsam göğün mavi kapılarını.

Bir samanyolundan geçip dolaşsam

Yıldızların altın yapılarını!

….

 

Bulsam, bir sihirli anahtar bulsam,

Toprak kilidini açsam dünyanın,

Çözsem düğüm düğüm muammasını

Ölüm denen sonsuz, büyük rüyanın!

 

Gelse bahçe bahçe mevsimler dile,

Ağaçlar, çiçekler konuşsa biraz:

Kimdir şu dallarda kızıl gülleri

Böyle alev alev yakan sihirbaz!

 

Bulsam, bir sihirli anahtar bulsam,

Ne yıldızlar için, ne güller için!

Alnı eşiğinde bekleyenlere

Açılmak bilmeyen gönüller için!

 

 

 

                       KOŞMA

Bir daha o fırsat geçer mi ele?

Dün gördüm, bugün de göresim geldi!

Gülüşü o kadar hoştu ki hele,

Lebinden koncalar düresim geldi!

Hem küçük, hem güzel, hem de utangaçtı,

Gözleri gözümden daima kaçtı,

Saçları ne güzel, ne ipek saçtı,

Öpüp okşayarak öresim geldi!

Yüzü benziyordu bahar ayına,

Kaşları can yakan aşkın yayına,

Hasretle kapanıp hâk-i pâyına,

Yüzümü, gözümü süresim geldi!

 

 

 

BİR GÜN

Kavuşmak bir gün toprağa,
Bir bahar cümbüşü olmak,
Dört mevsimde ayrı ayrı
Tabiatın düşü olmak...

Bir buluttan düşen yağmur,
Bir yıldızdan damlayan nur,
Bir yeşil yaprakta huzur,
Bir gonca gülüşü olmak...

Yazın savrulmak harmanda,
Kışın şahlanmak ummanda,
Fecre karşı bir ormanda,

Bir kuşun ötüşü olmak…

 

 

 

ORHAN SEYFİ ORHON

23 Kasım 1890 doğumlu olan Orhan Seyfi Orhon Beş Hececi Şairler’in yaşça en büyüğüdür. Önce Mercan İdadisi’ ni (1909), ardından Hukuk Fakultesi’ni bitirmiş; kısa bir memurluk hayatından sonra gazetecilik ve öğretmenlik yapmaya başlamıştır. Zonguldak 81946-1950) ve İstanbul (1965-1969) milletvekilliği görevlerinde bulunmuştur.

Milliyet, Tasvir-i efkar, Cumhuriyet, Ulus, Zafer, Havadis ve Son Havadis gazatelerinde  fıkra yazarlığı başta olmak üzere, çeşitli sahalarda kalem oynatan sanatçı, edebiyatımızdaki asıl ününü ve kalıcılığını şiirleriyle yakalamıştır. İlk şiirlerini aruz ölçüsüyle yazan şair, bu şiirleri “Fırtına ve Kar” adlı kitabında bir araya getirerek yayınlamıştır. Daha sonra devrin şiir anlayışı gereği, hece ölçüsüyle şiir yazmaya başlayan sanatçı, bu sahada oldukça önemli bir başarı sağlamış ve bu şiirlerini “Gönülden Sesler” ismiyle yayınlamıştır. “Gönülden Sesler” aynı zamanda, Orhan Seyfi’nin edebiyat ve sanat dünyasındaki ününü de duyuran kitaptır. Şairin edebiyat dünyasındaki kalıcılığını, hattâ yok olmamasını ve unutulmamasını sağlayan şiirler, “Gönülden Sesler”deki bu, hece ölçüsüyle yazılmış sevgi ve aşk şiirleridir.

Sanatçı bu başarılı çıkışından sonra çeşitli nedenlerle şiirden uzaklaştır. Tekrar dönmek istediğindeyse zaman ise, artık her şey için çok geçtir. Aruz ölçüsüyle yazdığı “Kervan”daki Şiirler de, yine aruz ölçüsüyle yazdığı en son şiirleri olan “İşte Sevdiğim Dünya”daki şiirler de, gereken ilgiyi görmez. Şâir bu son denemelerinden sonra, şiiri bırakır. Hayatına çeşitli gazetelerde köşe yazarı olarak devam eder. 22 Ağustos 1972’de “Son Havadis”te köşe yazarı iken bir kalp krizi sonucu vefat eder.

Orhan Seyfi, edebiyatımızda “Hecenin Beş Şairi”nden biri olarak, başarıyla kaleme aldığı sevgi ve aşk şiirleriyle tanınmış ve kalıcı olmuştur. Onun şiirlerinde kadın, belki de en vazgeçilmez ilham kaynağı ve hareket noktasıdır.

Şairin şür sahasındaki bir başka başarılı cephesi de Fiske takma adıyla yazdığı mizah ve hiciv şiirleridir. Sanatçı, bu şiirlerinde çok etkili esprili bir dil kullanmış, sahasında gerçekten başarılı ürünler vermiştir.

Şairin dili kullanmada çok hassas ve mükemmeliyetçi olduğu söylenemez. Eselerinde bireysel duyguları işlemiş, ahenkli ve zarif şiirinde sade, akıcı ve temiz bir Türkçe kullanmaya gayret etmiştir. Özellikle “Gönülden Sesler”deki şiirlerinde başarılı ve kendine has, özgün bir üslûp yakalayabilmiştir.

 

ESERLERİ

 

Şiir Kitapları

Fırtına Ve Kar (1919)

Peri Kızı İle Çoban Hikayesi (1919)

Gönülden Sesler (1922)

O Beyaz Bir Kuştu (1941)

Kervan (1964)

Roman

Çocuk Adam (1941)

Mizah-Hiciv Hikayeleri

Asri Kerem (Destan,1942)

Makaleleri

Dün Bugün Yarın (1943)

Fıkraları

Kulaktan Kulağa (1943)

 

 

 

 

ANADOLU TOPRAĞI

 

Senelerce sana hasret taşıyan

Bir gönülle kollarına atılsam

Ben de bir gün kucağında yaşayan

Bahtiyarlar arasına katılsam.

 

En bakımsız en kuytu bucağın

Bence ‘İrembağı’ kadar güzeldir.

Bir yıkılmış evin, harap ocağın

Şu heybetli saraylara bedeldir.

 

Kadir mevlam eğer senden uzakta

Bana takdir eylemişse ölümü,

Rahmet etmem bu yabancı toprakta

Cennette de avutamam gönlümü

 

Anladım ki: sende gençlik, şeref, şan.

Asıl şeymiş şu yalancı dünyada,

Hasretinle yadellerde dolaşan,

Hızır bulsa, yine ermez murada.

 

Yalnız senin tatlı esen havanda

Kendi milli gururumu sezerim.

Yalnız senin dağında, ya ovanda

Başım gökte, alnım açık gezerim.

 

“Hürüm” derim, eskisinden daha hür

Zincirle bağlansa da ayağım;

Şimdikinden daha ferah görünür

Zindanında olsa bile durağım.

 

Bir gün olup kucağına ulaşsam

Gözlerimden döksem sevinç yaşını.

Bayrağımın gölgesinde dolaşsam

Öpsem, öpsem toprağını, taşını…

 

 

 

 

     GELDİĞİN GÜNÜN HATIRASI

 

Sana nasıl anlatılır

Sensiz hayatın boşluğu,

Bir zindanın ağır ağır

Çöker üzerime loşluğu.

Dünya her mihnete bedel

Sen olduğun için güzel

Hayat, hayal, ümit, emel

Senden alıyor hoşluğu.

Arıyorum seni uzak

Bir şehirde sallanarak

Hala geldiğin günün bak

Üzerimde sarhoşluğu.

 

 

 

 

 

TEREDDÜT

Sarahaten, acaba, söylesem darılmaz mı?

Darılmak adeti, bilmem ki çapkının naz mı?

Desem ki: ‘Ben, seni…’ ,yok, dinlemez ki, hiddet eder!

Niçin? Bu sözde ne var? Sanki hiddet etse ne der?

Desem ki: ‘Ben, seni pek…’ Ya kızar, konuşmazsa?

Derim: ‘Bu çektiğim insaf edin, eğer azsa…’

Desem ki: ‘Ben, seni pek çok…’ hayır, kızar bilirim,

Tereddütüm acaba hiddetinden az mı elim?

Desem ki: ‘Ben, seni pek çok…’ Sakın gücenme emi,

Sakın gücenme, eğer anladınsa sevdiğimi…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DİKKAT: BU SAYFADAKİ ŞİİRLER FAZLADAN İSTERSEN ÇIKAR İSTEMEZSEN ÇIKARMA!!!!

 

 

Düşünce

 

Yıllar var ben onu hiç unutmadım

O beni sorar mı hatırlar mı ki?

Büsbütün silinip gitti mi adım?

Gönlünün vefası bu kadar mı ki?

 

Döktüğü yaşları unutmuş mudur?

Kendini aldatıp avutmuş mudur?

Vaadini tutmuş mu unutmuş mudur?

Şimdi başkasına meyli var mı ki?

 

Bilsem uzaklarda kimler ağlıyor

Kimlerin kalbini aşkı dağlıyor?

Acep kederli mi yas mı bağlıyor?

Yoksa eskisinden bahtiyar mı ki?

 

Veda

Hani o bırakıp giderken seni

Bu öksüz tavrını takmayacaktın?

Alnına koyarken veda buseni

Yüzüne bu türlü bakmayacaktın?

 

Hani ey gözlerim bu son vedada,

Yolunu kaybeden yolcunun dağda

Birini çağırmak için imdada

Yaktığı ateşi yakmayacaktın?

 

Gelse de en acı sözler dilime

Uçacak sanırdım birkaç kelime…

Bir alev halinde düştün elime

Hani ey gözyaşım akmayacaktın?

 

 

 

Vasiyet

 

Doslarım, toplanın öldüğüm zaman;

Riyayı, o günluk bir yana atın!

Tutunuz tabutumun bir kenarından;

Bir derin çukura beni fırlatın!

Kalınca büsbütün sizden uzakta,

Vücudum çürürken kara toprakta,

Uzanın rahatça sıcak yatakta

Yaşamak gururu içinde yatın!

 

Yüzyüze getirmez bizi asırlar,

Meydana vurulsun saklanan sırlar

Sayılsın şahsıma ait kusurlar.

Korkmayın içine yalan da katın!

 

Anlayım: Kimlermiş dost sandıklarım;

Muhabbetlerini kıskandıklarım?

Anlayım: Ne boşmuş inadıklarım;

Şu yalan hayatı bana anlatın!

 

Dostlarım, anmayın artık adımı!

Siliniz gönülden eski yadımı!

Kırınız, sonuncu itimadımı:

Ölünce bir daha aldatın beni!

Ölünce bir daha aldatın beni!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


ENİS BEHİÇ KORYÜREK

 

11 Mart 1891, İstanbul doğumlu olan şair yüksek öğrenemini Mülkiye’de (1910-1913) yaptıktan sonra, hariciyeci olmuştur. Bükreş’te (1985), Budapeşte’de (1916-1922) konsolos katipliği ve konsolusluk yapmış, Türkiye’ye döndükten sonra adalet, iktisat ve çalışma bakanlıklarına bağlı çeşitli görevlerde çalışmıştır.

Şiirleriyle Balkan Savaşı dönemlerinde tanınmaya başlanmıştır. Servet-i Fünun’cuların etkisiyle ilk şiirleri Şehbal (1912-1914) dergisinde yayımlanmıştır. Daha sonra hece ölçüsünü, sade dili benimseyerek, Ziya Gökalp’in önderliğini yaptığı Milli Edebiyat saflarına geçmiştir. Böylece kısa zamanda aruz ölçüsünden heceye ölçüsüne dönen, Enis Behiç’in en ünlü şiirleri, milli heyecanlarla yüklü epik şiirleridir. Hamasî ve lirik şiirler yazmıştır. 1946’dan sonra ise, ikinci kitabında toplanan tasavvuf şiirlerini yazmıştır.

Ruh çağırma gibi mistik sapmalara da yönelen Enis Behiç, 1949 yılında Ankara’da vefat etmiştir.

 

ESERLERİ

Miras(1927)

Varidat-ı Sülamaniye (1949)

Enis Behiç Koryürek’ten Miras ve Güneş’in Ölümü (iki baskısı yapılmıştır 1952,1971)


 

 

HATIRA

Geçsin günler, haftalar,

Aylar, mevsimler, yıllar…

Zaman, sanki bir rüzgar

Ve bir su gibi aksın…

Sen gözlerimde bir renk,

Kulaklarımda bir ses

Ve içimde bir nefes

Olarak kalacaksın…

 

 

 

NEYİZ

Tarife kalkma bizi;

Ne şuyuz, ne de buyuz

Adem denen denizi

Arayan birer suyuz

Döner, kıvrılır fakat

Daire olmaz bu hat

Ne kadar sürse hayat,

O yolun yolcusuyuz.

 

 

 

 

 

 

 

TUNA KIYISINDA

Evimden uzakta, annemden uzak;

Kimsesiz kalmışım yad ellerinde.

Bir vefa ararım kalbe dolacak

Gurbetin yabancı güzellerinde.

Tuna’nın üstünde güneş batarken

Sevgili yurdumu andırır bana.

Bir hayal isterim Boğaziçi’nden

Bakarım “İstanbul!” diye her yana.

İstanbul! Ey sedef mehtaplarından

Hülya gözlerime ilk ışık veren!

Buranın ufkunda yanıp tozlanan

En munis renge de biganeyim ben.

Ah, orda renklerin -şark güneşile

Naz eden- sihirbaz ahengi vardır.

Bu akşam yurdumu andırsa bile

Ah, orda akşamın bin rengi vardır.


FARUK NAFIZ ÇAMLIBEL

 

18 Mayls 1898,  İstanbul doğumlu olan yazar, Tıp Fakültesi’ndeki yüksekögretimini yarıda bırakarak önce yazar sonra ögretmen oldu. Kayseri (1922), Ankara (1924-1932) ve İstanbul’da (1932-1946) edebiyat ögretmenliği, İstanbul millevekilligi (1946 – 27 Mayıs 1960) yaptı.

Şiire Birinci Dünya Savaşı yıllarında aruzla basladı. Duygu ve düşünceyle bir arada yürüten, romantik ve realist konu ve hayatları işleyen şiirleriyle kendisine yaygın bir ün sagladı.

Heceyle ilk şiirleri de gene 1918-1921 yılları dergilerinde çıktı. Hecenin Beş Şair’ inden biri olarak bilindikten sonra da zaman zaman aruzla yazdı. Özellikle son şiirleri hep aruzladır.

Şair her iki vezni de ustalıkla kullanmıştır.

Savaş yıllarından sonraki şiirleri Güneş (1927), Hayat (1926-1929) ve daha yeni dergilerde çıktı; Akbaba dergisinde Çamderviren ve Deliozan adlarıyla mizah şiirleri de yazdı.

1933 yılında Anayurt adında haftalık bir sanat dergisi de çıkarmıştır.

20 yüzyılın en usta şairlerinde Faruk Nafız Çamlıbel 8 Kasim 1973 ‘te Akdeniz’de bir gezideyken gemidekalp yetmezliğinden vefat etmiştir.

 

 “Faruk Nafız şiirini 1925-1935 yıllarında geniş kalabalığa götüren, bir bakışta anlaşılabilir olması, ilk okunuşta okurun dünyasıyla ilinti kurabilecek dış öğelerden yararlanmasıdır… Buna karşın, Yenilik Edebiyatımızın geçiş döneminde dili, tekniği ve romantik İstanbul’lu kişiliğiyle de olsa, Anadolu gerçegine açılması özellikleriyle dilimizin gelişme aşamasında yeri yadsınamaz.”

                                                                                                        (Şükran Kurdakul, 1989)

 

 

ŞİİR KİTAPLARI

 

Şarkın Sultanları (1918)

Gönülden Gönüle (1919)

Dinle Neyden (1919)

Çoban Çeşmesi (1926)

Suda Halkalar (1928)

Bir Ömür Böyle Geçti (1933)

Elimle Seçtiklerim (1934)

Akarsu (1937)

Tatlı Sert (Mizah Şiirleri, 1938)

Akıncı Türküleri (1938)

Zindan Duvarları (1962)

Han Duvarları (Seçme Şiirler, 1969)

 

OYUNLARI

Canavar (1925)

Akın (1932)

Özyurt(1932)

Kahraman (1933)

 

ROMAN:

Yıldız Yağmuru (1936)

 

 

 

 

 

                                     HAN DUVARLARI


 

 

-Osmanzäde Hamdi Bey’e-

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,

Bir dakika araba yerinde durakladı.

Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,

Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…

Gidiyorum, gurbeti gönlümle duya duya,

Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.

İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!

Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,

Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…

Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,

Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,

Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…

 

Ellerim takılırken rüzgârların saçına

Asıldı arabamız bir dağın yamacına.

Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,

Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!

Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,

Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar

Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.

Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.

Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.

Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince

Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.

Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.

Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.

Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine.

Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,

Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,

Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.

Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan

Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,

Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor…

 

 

Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine

    Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

    Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan;

    Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.

    Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,

    Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:

    Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,

    Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.

    Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri

    Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.

    Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya

    Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.

    Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,

    Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.

    Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,

    Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.

    Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı

    Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.

    Gitgide birer ayet gibi derinleştiler

    Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler…

    Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,

    Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;

    Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,

    Aygın baygın maniler, açık saçık resimler…

    Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,

    Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken

    Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;

    Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.

    Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa

    Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;

   

“On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan    

      Baba ocağından yar kucağından    

      Bir çiçek dermeden sevgi bağından    

      Huduttan hududa atılmışım ben”    

 

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi…

Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.

Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!

Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;

Araya gitti diye içlenme baharına,

Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!…

 

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,

Soğuk bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk.

Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri

Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.

Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,

Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor…

Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,

Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.

Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,

İki dağ ortasında boğulan bir geçide.

Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden

Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:

Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,

Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.

Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,

Burada son fırtına son dalı kırıyordu…

Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,

Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.

Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;

Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü…

Gönlümde can verirken köye varmak emeli

Arabacı haykırdı “İşte Araplıbeli!”

Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana

Biz menzile vararak atları çektik hana.

 

 

 

 

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş

    Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.

    Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,

    Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…

    Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,

    Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.

    Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,

    Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

    “Gönlümü çekse de yârin hayali    

      Aşmaya kudretim yetmez cibali    

      Yolcuyum bir kuru yaprak misali    

      Rüzgârın önüne katılmışım ben”    

    Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,

    Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı…

    Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde

    Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.

    Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık,

    Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.

    Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,

    Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

    “Garibim namıma Kerem diyorlar    

      Aslı’mı el almış haram diyorlar    

      Hastayım derdime verem diyorlar    

      Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben”    

    Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,

    Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.

    Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!

    Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!

    Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,

    Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

 

 

Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:

“Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?”

Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,

Dedi:

“Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!”

 

Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,

Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti…

Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi.

 

Aradan yıllar geçti işte o günden beri

Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,

Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.

Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,

Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,

Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

 

 

 

ZAFER TÜRKÜSÜ

 

Yaşamaz ölümü göze almayan

Zafer, göz yummadan koşar da gider.

Bayrağa kanının alı çalmayan

Gözyaşı boşana boşana gider!

Kazanmak istersen sen de zaferi

Gürleyen sesinle doldur gökleri

Zafer dedikleri kahraman peri

Susandan kaçar da coşana gider.

Bu yolda herkes bir ey delikanlı

Diriler şerefli ölüler şanlı

Yurt için döğüşen başı dumanlı

Her zaman bu şandan, o şana gider.

 

                                KISKANÇ

 

Sakın bir söz söyleme... Yüzüme    bakma sakın!
Sesini duyan olur, sana göz    koyan olur.
Düşmanımdır seni kim bulursa    cana yakın,
Annen bile okşasa benim bağrım    kan olur...
Dilerim tanrıdan ki, sana    açık kucaklar
Bir daha kapanmadan kara toprakla    dolsun;
Kan tükürsün adını candan    anan dudaklar,
Sana benim gözümle bakan gözler    körolsun!
“bir ömür böyle geçti”

SON AŞIK

Hasretinle geçiyorken bu gençlik çağım,

Ey sevdiğim, ben ümitsiz değilim gene

Ak düşünce saçların kumral rengine

Kollarında son aşıkın ben olacağım.

Ey başında şimdi sevda rüzgarları esen,

Böyle her gün yollarımdan geçsen de süzgün

Sen benimsin büsbütün terk olunduğun gün …

O mukadder günü, bilmem, düşündün mü sen?

Ben bir beyaz saçlı aşık, sen bir ihtiyar …

O gün bana yalaşırken ey ilahi yar,

Esirgeme gözlerimden bir son buseni,

Kirpiğinden yavaş yavaş bir damla aksın,

Çünkü, ruhum, sen de o gün anlayacaksın

Ki hiç kimse benim kadar sevmemiş seni!

 

KAYNAK:

Behçet Necatigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, İstanbul 1995

Ahmet Necdet, Modern Türk Şiiri Yönelimler, Tanıklıklar, Ekim 1993

Mehmet Kaplan, Tanzimattan Cumhuriyet’e Şiir Tahlilleri 1, İstanbul 1995

Osman Atilla, Memleket Şiirleri, Ankara 1950

Ümit Yaşar Oğuzcan, Şairlerden Seçmeler, İstanbul 1985