<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>nedir, tanımı, anlamı,nasıl yapılır, ne demek, Genelbilge.com &#187; Arkeoloji</title>
	<atom:link href="http://www.genelbilge.com/category/arkeoloji/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.genelbilge.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 09:27:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
<xhtml:meta xmlns:xhtml="http://www.w3.org/1999/xhtml" name="robots" content="noindex" />
		<item>
		<title>Ayasofya Müzesi</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/ayasofya-muzesi-2.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/ayasofya-muzesi-2.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Sep 2010 16:26:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Alana]]></category>
		<category><![CDATA[Anthemius]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[bu]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni]]></category>
		<category><![CDATA[Gelir]]></category>
		<category><![CDATA[Geometri]]></category>
		<category><![CDATA[Hep]]></category>
		<category><![CDATA[kilise]]></category>
		<category><![CDATA[Londra]]></category>
		<category><![CDATA[Lu]]></category>
		<category><![CDATA[Milan]]></category>
		<category><![CDATA[Miletus]]></category>
		<category><![CDATA[S Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Sinan]]></category>
		<category><![CDATA[St Peter]]></category>
		<category><![CDATA[Uygun]]></category>
		<category><![CDATA[Yok]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=15221</guid>
		<description><![CDATA[Birkaç yüzyıl, dünyanın en büyük kilisesi olma özelliğini taşıyan Ayasofya, bugün Londra&#8217;daki St. Paul&#8217;s, Roma&#8217;daki St. Peter&#8217;s ve Milan&#8217;daki Doumo&#8217;nun ardından dünyanın dördüncü büyük eski kilisedir. Büyük Osmanlı mimarı Mimar Sinan&#8217;ın, hayatını Ayasofya&#8217;nın teknik başarılarını geçmeye adadığı söylenmektedir. Ayasofya&#8217;nın bulunduğu yerde daha önce de aynı adı taşıyan iki kilise yapılmış, ancak bunlar yangın nedeniyle yok [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-7007661218174820";
/* 336x280, oluşturulma 27.06.2010 */
google_ad_slot = "2581656522";
google_ad_width = 336;
google_ad_height = 280;
//-->
</script>
<script type="text/javascript"
src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></p><p><script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-7007661218174820";
/* 336x280, oluşturulma 27.06.2010 */
google_ad_slot = "2581656522";
google_ad_width = 336;
google_ad_height = 280;
//-->
</script>
<script type="text/javascript"
src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></p><p>Birkaç yüzyıl, dünyanın en büyük kilisesi olma özelliğini taşıyan Ayasofya, bugün Londra&#8217;daki St. Paul&#8217;s, Roma&#8217;daki St. Peter&#8217;s ve Milan&#8217;daki Doumo&#8217;nun ardından dünyanın dördüncü büyük eski kilisedir. Büyük Osmanlı mimarı Mimar Sinan&#8217;ın, hayatını Ayasofya&#8217;nın teknik başarılarını geçmeye adadığı söylenmektedir. Ayasofya&#8217;nın bulunduğu yerde daha önce de aynı adı taşıyan iki kilise yapılmış, ancak bunlar yangın nedeniyle yok olmuşlardır. İmparator İustinianos, Roma İmparatorluğunu&#8217;nun eski siyasal bütünlüğünü sağlamaya çalışırken, bu iddialı planlarına <a href="http://www.genelbilge.com/tag/uygun/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Uygun">uygun</a> şekilde, görülmemiş büyüklükte bir kilise yaptırmaya girişti. Matematikçi Tralles&#8217;li <a href="http://www.genelbilge.com/tag/anthemius/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Anthemius">Anthemius</a> ve geometri bilgini Miletus&#8217;lu İsidoros&#8217;u kilisenin mimarı olarak görevlendirdi. Tamamlandıktan kısa süre sonra bir kısmı depremde çöken kilise, destek duvarları ve onarımlarla eski haline getirildi. Bir Bizans efsanesine göre, İustinianos ayindeyken elinden kutsal ekmeği düşürür ve eğilip alana kadar, bir arı ekmeği alıp uçurur. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bunun/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bunun">Bunun</a> üzerine, bütün ar1Ġsahiplerinin kovanlarda bu ekme <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bunun/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bunun">Bunun</a> üzerine, bütün arı sahiplerinin kovanlarda bu ekmeği aramalarını buyurur. Birkaç gün sonra bir arıcı, elinde diğerlerine hiç benzemeyen bir petekle çıkar <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gelir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gelir">gelir</a> ve işte bu petek, Ayasofya&#8217;nın planı olur. Ermeni edebiyatında, <span id="more-15221"></span><br />
Ermeni mimar ve ustaların emeğinin geçtiğine dair kayıtlar vardır.<br />
Görünümü ve boyutları insanda hayret uyandıran Ayasofya&#8217;nın yapımı süresince, imparatorluğun dört bir yanından eserler getirtildi ve inşasında 100 ustanın emrinde, 10.000 işçi çalıştı.<br />
Binanı dış görünüşünden çok, içinin etkileyiciğine önem verilmiştir. Yüzölçümü 7570 metrekare olan müzenin uzunluğu 100 metreyi geçer. Bizans tarihinde Ayasofya&#8217;nın çok önemli bir yeri vardır; imparatorların taç giyme törenleri, zafer kutlamaları hep bu dikkate değer yapıda gerçekleşmiştir.<br />
Bizans döneminde ya_šnan önemli bir olay da ikonoklastik dönemde, tüm kutsal resimlerin kiliseden silinmesidir. 1204&#8242;te, Dördüncü Haçl1ĠSeferleri s1Ųas1Ůda da büyük bir ya<br />
Bizans döneminde yaşanan önemli bir olay da ikonoklastik dönemde, tüm kutsal resimlerin kiliseden silinmesidir. 1204&#8242;te, Dördüncü Haçlı Seferleri sırasında da büyük bir yağmaya sahne olmuştur.</p>
<p>Tanrı&#8217;ya inanan insanların yaptığı bu etkileyici yapı, müslüman Türkler tarafından da en görkemli ibadethane olarak benimsendi. Mimar Sinan, restorasyonunun yapılmasıyla görevlendirildi. Minare, mihrap, minber gibi İslami elementler eklenerek camiye çevrildi, Allah, Muhammed, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan ve Hüseyin levhaları asıldı, resimlerin ve moziklerin üzerine çekilen badana koruyucu işlev gördü. 916 yıl boyunca kilise olarak kullanılan Ayasofya, 481 yıl boyunca da cami olarak kullanıldı ve 1935 yılında, bazı Müslümanların cami ve Ortodoksların kilise olarak kullanılmasını isemelerine rağmen, Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün emriyle müzeye çevrildi.<br />
Ayasofya&#8217;daki mozaiklerin çoğu ikonoklastik dönemden sonra yapılanlardır. Batı kanadındaki eski girişten, imparator ve ailesi için yapılan<br />
büyük ve güzel kap1Ťan girildi<br />
büyük ve güzel kapıdan girildiğinde karşılaşılan mozaikte; iki imparator, Konstantinos ve İustinianos&#8217;un, kucağında İsa&#8217;yı <a href="http://www.genelbilge.com/tag/tutan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Tutan">tutan</a> Meryem&#8217;e, İstanbul surlarını ve Ayasofya&#8217;yı armağan ettikleri resmedilmiştir.<br />
Sütunlar dünyanın farklı yerlerinden toplanıp, buraya getirilmiştir; Efes&#8217;teki Artemis Tapınağı&#8217;ndan, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/heliopolis/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Heliopolis">Heliopolis</a>&#8217;teki Güneş Tapınağı&#8217;ndan, Baalbek&#8217;ten&#8230; Sütun başlıkları büyük bir ustalıkla oyulmuştur. Apsiste, kucağında çocuk İsa ile Meryem ve yine apsiste ünlü Cebrail mozaiği vardır. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kuzey/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kuzey">Kuzey</a> duvarındaki nişlerde üç Hıristiyan aziz, İgnatios, Hrisostomos ve İgnatios Teoforos, kubbenin pandantiflerinde ise melekler resmedilmiştir. Bir başka ilgi çekici bölüm de Ortodoks kiliselerinde gynaeceum denilen, yukarıda yapılan kadınlar kısmıdır. İmparatoriçenin, imparator ailesinden kadınların,sıradan kadınların ve sinodların bölmelerinin bulunduğu bu galeriden, kuşbaşı kilisenin içi görülmektedir.<br />
Türkler Ayasofya&#8217;ya çok değer vermişler, pek çok padişah, şehzade ve hanım sultan türbesini caminin bahçesinde yapmışlardır. Ayasofya&#8217;yla ilişkisi olan herkesin, Bizanslılar, Latinler, Ermeniler ve Türkler&#8217;in katkıda bulunduğu bir folklorik nitelikte, efsanelerin oluşturduğu edebiyat vardır.<br />
Kökeni Bizans olan bir efsaneye göre, savaşı kazanan Türkler Ayasofya&#8217;ya geldiğinde patrik dua etmekteymiş ve güneyde Ayasofya kitaplığı önünde bir kapıyı çekip ortadan kaybolmuş. Bu kapı bir daha açılmamış. Ancak kubbenin üzerine yeniden haç konduğunda açılacak ve o anda patrik geri gelip duasını tamamlayacakmış.<br />
Farklı imparatorluklarda ayakta kalan, farklı milletler tarafından benimsenen ve farklı kültürlere esin kaynağı olan Ayasofya, Pazartesi dışında hergün 9.30 &#8211; 16.30 arasında gezilebilir.</p>
<p>GELELİM İSTANBUL’UN FETHİNİN HANGİ YOLLA OLDUĞUNA VE AYASOFYA MESELESİNE;<br />
İslâm devletler hukukunun hükümlerine göre, sulh yolu ile fethedilen ülkelerde mevcut olan ehl-i kitâba ait ma&#8217;bedlere <a href="http://www.genelbilge.com/tag/asla/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Asla">asla</a> dokunulmaz; ancak yenilerinin inşasına da müsaa-de edilmez. Eskiden beri var olanlar tamir edilebilir. Savaş yoluyla fethedilen topraklarda ise, durum tam tersinedir. Yani İslâm hükümdarı, isterse, başka dinlere ait bütün ma&#8217;bedleri yok eder ve gayr-i müslimleri de sürgün edebilir. İşte İstanbul, tamamen savaş yoluyla feth olunmuştur. Ayasofya&#8217;nın ve benzeri bazı kiliselerin camiye çevrilişinin meşruiyet sebebi zikredilen hükümdür. Bu hüküm, İstanbul çapında tatbik edilseydi, İstanbul&#8217;daki bütün kilise ve havraların yıkılması gerekirdi. İstanbul&#8217;u Allah&#8217;ın yardımı ve kılıcının kuvvetiyle fetheden Fâtih Sultân Mehmed, Ayasofya&#8217;yı cami haline ge-tirdikten sonra, papaz ve hahamlardan oluşan bir heyeti huzurunda <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kabul/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kabul">kabul</a> eder. Papaz ve hahamlar heyeti, İstanbul&#8217;u savaşla fethettiğini, dilerse İstanbul&#8217;da hiçbir kilise ve havra bırakmayacağını bu durumun devletler hukukundan doğan bir hakkı olduğunu Fâtih&#8217;e ifade ederler; ancak kendisine, kendilerine ve ma&#8217;bedlerine karşı İstanbul&#8217;un sulh yol ile fethetmiş gibi <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kabul/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kabul">kabul</a> etmesini ve geç de olsa toplu halde huzuruna gelişlerini bu mânâya vesile saymasını ısrarla talep etmişlerdir.<br />
Çevresindeki din âlimlerine dan1şšn Fâtih Sultân Mehmed, bu isteklerini geri çevirmemi_Ġve camiye çevrilen-lerin d1şıŮda kalan kilise ve havralara, hakk1Ġoldu<br />
Çevresindeki din âlimlerine danışan Fâtih Sultân Mehmed, bu isteklerini geri çevirmemiş ve camiye çevrilen-lerin dışında kalan kilise ve havralara, hakkı olduğu halde müdahale etmemiştir. Günümüze kadar yaşayan kilise ve havraların gerçek sırrının, Fâtih&#8217;in din ve vicdan hürriyeti an-layışı oluğunu, Osmanlı Devleti&#8217;nin şanlı Şeyhülislâmı Ebüssuud Efendi, verdiği bir fetvâda vuzuha kavuşturmaktadır. Bu fetvânın aslı aynen şöyledir:<br />
&#8220;Merhûm Sultân Muhammed Hân hazretleri, Mahmiye-i 0ųtanbul&#8217;u ve etraf1Ůdaki karyeleri unveten feth eylemi_Ġmidir? El-Cevab: Ma&#8217;ruf olan unveten (cebr ile) fe-tihdir. Amma kenais-i kadime (eski kiliseler) sulhen fethe delâlet eder. 945 tarihinde bu husus tefti_Ġolunmu_Ŵur. 130 ya_ıŮda bir kimesne ve 110 ya_ıŮda bir kimesne bulunup Yehud ve Nasara tâifesi el alt1Ůdan Sultân Muhammed Hân ile ittifak edüb Tekfur&#8217;a nusret etmeyecek olub Sultân Muhammed dahi anlar1Ġseby etmeyüb (esir almayub) halleri üzere mukarrer edecek olub bu vechile feth olundu deyu _šhadet edüb bu _šhadet ile kenâsi-i kadîme hali üzere kalm1şŴ1Ų. Ketebehu Ebüssuud&#8221;.<br />
&#8220;Merhûm Sultân Muhammed Hân hazretleri, Mahmiye-i İstanbul&#8217;u ve etrafındaki karyeleri unveten feth eylemiş midir? El-Cevab: Ma&#8217;ruf olan unveten (cebr ile) fe-tihdir. Amma kenais-i kadime (eski kiliseler) sulhen fethe delâlet eder. 945 tarihinde bu husus teftiş olunmuştur. 130 yaşında bir kimesne ve 110 yaşında bir kimesne bulunup Yehud ve Nasara tâifesi el altından Sultân Muhammed Hân ile ittifak edüb Tekfur&#8217;a nusret etmeyecek olub Sultân Muhammed dahi anları seby etmeyüb (esir almayub) halleri üzere mukarrer edecek olub bu vechile feth olundu deyu şahadet edüb bu şahadet ile kenâsi-i kadîme hali üzere kalmıştır. Ketebehu Ebüssuud&#8221;.<br />
Bu anlatt1ūlar1ŭ1ź1Ĭ tarihçilerin verdi<br />
Bu anlattıklarımızı, tarihçilerin verdiği bilgi de doğrulamaktadır. Fâtih Sultân Mehmed, 23 Mayıs’da İsfendiyar oğlu Damad Kasım <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bey/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bey">Bey</a>’i elçi olarak Bizans’a göndermiş ve kendisine şu haberleri yollamıştır: İlk umumi hücumda şehir düşecektir. Bu gerçeği tam bir asker olan İmparator da kabul etmelidir. Eğer sulh yolu ile teslim olurlarsa, İslâm Hukukunun kuralları gereği, can ve mala aslâ zarar verilmeyeceğini; cebr ile fethedilirse, hem kan döküleceğini ve hem de sorumluluk kabul etmeyeceğini bilmelidir. Maalesef bu habere rağmen sulhu kabul etmeyince cebr ile feth olunmuş ve buna rağmen yine de anlattığımız gibi muamele yapılmıştır. Ayasofya’daki mozaikleri tamamen tahrip etmemesi ve İstanbul surlarını yıkmaması, Fâtih’in bu konudaki tavrını ortaya koymaktadır.<br />
Görülüyor ki, Fâtih Sultân Mehmed&#8217;in S1Ųbistan&#8217;da tat-bik edece<br />
Görülüyor ki, Fâtih Sultân Mehmed&#8217;in Sırbistan&#8217;da tat-bik edeceğini va&#8217;d ettiği &#8220;Her caminin yanında birer kili-se inşasına müsaade&#8221; durumu, İstanbul&#8217;da da tatbik olun-muştur. Fener&#8217;de Abdi Subaşı Mahallesindeki Caminin bitişiğinde Rum Patrikhanesi ile kilisenin mevcudiyeti, Osmanlı Devleti&#8217;nin gerçek mânâda din ve vicdan hürriyetini göster-miyor mu? Edirnekapı Caddesinin son kısmında yer alan Mih-rimah Sultân Camii&#8217;nin hemen karşısında bir Rum kilisesi-nin inşasına müsaade etmek, bu hürriyetin maddî delillerin-den değil midir?<br />
İstanbul’un harap edilmesi iddiası da doğru değildir. Buna ayrıntılı cevap vermek yerine, İstanbul’un fethini geçen bin yılın en önemli yüz olayı arasında zikreden CNN, Time ve benzeri kuruluşların yaptıkları tesbitden bir cümle nakledelim: İstanbul, Fâtih tarafından fethedilmeden evvel, tam bir harâbe ve ölü şehir idi. Fetihden sonra, hem Avrupa’nın ve hem de Müslüman memleketlerin ticâret merkezi ve mamur bir dünya şehri haline geldi. Nitekim Rus tarihçi Ouspensky <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bile/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bile">bile</a> &#8220;Türkler 1453’te, Haçlıların 1204’te yaptıklarından çok daha insanca ve hoşgörüyle davrandılar&#8221; diyebilmektedir . </p>
<p>527 y1<br />
527 yılında Bizans İmparatoru I. Jüstinyen zamanında yapılmış olan cami, Eminönü İlçesi&#8217;nde, Cankurtaran ile Kadırga arasında, Küçük Ayasofya Caddesi&#8217;nin sonundadır. Kiliseden çevrilme camilerdendir Daha önce adı &#8220;Sergiyos ve Bakhos Kilisesi&#8221; idi. Alt sütunlar üzerindeki kitabede tapınağın I. Jüstinyen &#8216;in, St. Sergiyos ve St. Bacchus adlı azizler adına bu kiliseyi yaptırdığı yazılıdır. Sultan II. Bayezid zamanında Darüssaade Ağası Hadım Hüseyin Ağa tarafından bir minare eklenerek camiye çevrilmiştir.<br />
Çeşitli zamanlarda tamirler görmüş ve bugünkü asıl minaresi 1955 yılında yaptırılmıştır.<br />
. 19 m. yüksekliğindeki kubbesi sekiz ayaklı kemerlere oturmuştur. Yeşil ve kırmızı renkli 34 mermer sütunun 16&#8242;sı altta ve 18&#8242;i üstte bulunmaktadır. Önündeki beş kubbeli ve altı sütunlu son cemaat yeri sonradan yapılmıştır. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/sol/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Sol">Sol</a> tarafdaki bahçesinde Hüseyin Ağa&#8217;nın türbesi bulunmaktadır. </p>

<p class="sayac_bilgi">338 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/ayasofya-muzesi-2.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mezopotamya Medeniyeti</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/mezopotamya-medeniyeti.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/mezopotamya-medeniyeti.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Oct 2009 17:30:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ama]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Kabul]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=11186</guid>
		<description><![CDATA[Günümüzden binlerce yıl önce atıldı insanlık tarihindeki ilk uygarlığın temelleri. Dünyanın ilk ve en eski uygarlığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin aşağı kıvrımları boyunca Basra Körfezi’ne kadar uzanan alüvyal ovalar üzerinde uzanan Sümer ülkesinde doğdu . Ama bunun aksine kısa bir zaman öncesine kadar özellikle batı dünyası tarafından dünyanın en eski uygarlığının “Yunan Uygarlığı” olduğu kabul [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzden binlerce yıl önce atıldı insanlık tarihindeki <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ilk/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ilk">ilk</a> uygarlığın temelleri. Dünyanın <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ilk/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ilk">ilk</a> ve en <a href="http://www.genelbilge.com/tag/eski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Eski">eski</a> uygarlığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin aşağı kıvrımları boyunca Basra Körfezi’ne kadar uzanan alüvyal ovalar üzerinde uzanan Sümer ülkesinde doğdu . Ama bunun aksine kısa <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> zaman öncesine kadar özellikle batı dünyası tarafından dünyanın en eski uygarlığının “Yunan Uygarlığı” olduğu kabul ediliyordu. Yapılan arkeolojik kazılar sonucunda ele geçen materyaller “Sümer Uygarlığı”nın dünyanın en eski medeniyeti olduğunu göstermiştir <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bize/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bize">bize</a>. <span id="more-11186"></span><br />
	İnsanların tarımsal üretime geçerek tahıl üretimi yapması ve hayvanları evcilleştirmeye başlaması ile ilk uygarlığın temelinin atıldığı teorisi günümüzde kabul gören bir görüştür. Gerçekten de yapılan araştırmalar Sümerlerin, Mezopotamya’da tarımda bir devrim gerçekleştirdiklerini göstermektedir. Sümerlerin kullandığı tarımsal teknikler belki de günümüz tarımıyla karşılaştırıldığında çok ilkel kalabilir; ama şu bir gerçek ki kendi dönemlerinin en modern tarım tekniklerini kullanıyorlardı. Tarımı geliştirmek için bataklıkları kurutup tarıma açmışlar, sulama kanalları yapmışlar, kurak bölgelerde akarsuların önüne setler çekerek barajlar yapmışlardır .<br />
	Yapılan arkeolojik kazılarda birbiri ile çağdaş sayılan bir çok teknik gelişme görülür. Bunlardan başlıcaları:<br />
Tunç metalürjisi, çarkta yapılmış çömlek kaplar, tekerlekli araçlar, gemiler (günümüzle karşılaştıracak olursak ufak birer tekne), heykeltıraşlık, anıtsal yapılar . Fakat bu buluşlar arasında en önemlisi ve insanlık tarihinin en büyük devrimlerinden biri sayılan “Karasaban”ı icat etmeleridir.<br />
Sümerliler yukarıda belirttiğimiz <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gibi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gibi">gibi</a> kanal, baraj ve büyük tapınaklar inşa etmişlerdir. Biliyoruz ki bu <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gibi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gibi">gibi</a> büyük yapıları inşa etmek kesin hesaplama ve ölçümleri gerektirmektedir. Buradan yola çıkarak Sümerlerin matematik ve geometri alanlarında kendi dönemlerinin en uzman kişileri olduklarını söyleyebiliriz.<br />
Sümerli din adamları ya da başka bir deyişle Sümer Rahipleri astroloji konusunda da birer uzmandılar. Bu alandaki uzmanlıkları tarım için önemli bir buluş olan takvimi bulmalarında etkin rol oynamıştır. Sümerler, takvimi günümüzdeki gibi sadece günleri öğrenmek için değil daha çok tarımsal alanda kullanmışlardır. Böylece Dicle ve Fırat nehirlerindeki taşmaları, hasat ve ekim zamanlarını daha iyi bir şekilde takip etmişlerdir.<br />
Sümer zigguratları, birer din merkezi olmalarının dışında aynı zamanda kendi dönemlerinin bütün bilimlerine ev sahipliği yapmışlardır. Başta astronomi olmak üzere matematik, geometri, tıp, eczacılık, edebiyat ve daha bir çok alanda faaliyet göstermişlerdir. Buradan Sümer rahiplerinin din dışındaki daha birçok bilim dalında uzmanlaştıkları sonucunu çıkarmamış olmamız olanaksızdır.<br />
Sümer rahipleri, daha çok bitkilerden yararlanarak çeşitli ilaçlar yapıyorlardı. Buradan hareketle eczacılığın temelinin Mezopotamya’da Sümerler tarafından atıldığını söyleyebiliriz.<br />
Sümerlerin insanlık tarihine yapmış oldukları en büyük katkı yazıyı bulmalarıdır. “Bu buluş, yumuşak kil üzerine bir kamış parçasının sivriltilmiş ucuyla işaretler konularak gerçekleştirildi. Eğer kalıcı bir kanıt isteniyorsa, üzerine işaret basılmış yumuşak kil tabletin kızgın bir fırına konmasıyla, oldukça dayanıklı bir belge kolaylıkla elde edilebilirdi. Eski Mezopotamya hakkında ayrıntılı bilgilerimizin tümünü böyle fırınlanmış kil tabletlere borçluyuz. Bu uygulamadan yavaş yavaş doğan yazıya, kil üzerinde bırakılan izlerin benzerliğinden dolayı, çivi yazısı denir.”   Sümerler yazıyı önce tapınaklarda bulunan ambar ve depolara, giren ve çıkan tahıl ve daha bir çok malın kaydedilmesinde kullanmışlardır. Çivi yazısı son şeklini İ.Ö. 3000’li yıllarda kazanmıştır.<br />
Yazının bulunuşu insanlık tarihinde bir milat olarak kabul edilmiştir. Tarihçiler de yazıyı, tarihi yazılı ve yazısız olarak ikiye ayıran bir işaret/simge olarak kullanmışlardır.<br />
İlk tarih yazıcılığının da Sümerlerde başladığı kabul edilmektedir. İlk tarih yazıcılığı, Sümer krallarının yaptıkları her şeyi kil tabletlere yazdırmalarıyla başlamıştır. Bunun nedeni Sümer krallarının yaptıkları her şeyden kendilerini sorumlu tutmaları ve öldükten sonra tanrılara hesap vereceklerini düşünmeleridir. Bu bize ölümden sonra yaşama inandıklarını gösterir. Ama yine de yapılan arkeolojik çalışmalar bize, Sümerlerin çok tanrılı bir dine inandıklarını göstermektedir.<br />
Biliyoruz ki Mezopotamya bölgesi dışarıdan gelen saldırılara karşı açık ve savunması zor olan bir yerdi. Bu nedenle Mezopotamya uygarlıkları güçlü askeri oluşumlara sahip olmak zorundaydılar. Mezopotamya tarihine genel olarak bakacak olursak burada kurulan devletlerin dışarıdan gelen barbar saldırıları sonucunda yıkıldıklarını açıkça görebiliriz.<br />
Mezopotamya’da devlet kuran bir diğer halk Asurlulardır. Asurlular, dünya tarihindeki ilk imparatorluğu kurmuşlardır. Bu devlet bizim bildiğimiz anlamda bir imparatorluk değildi. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu ile karşılaştıracak olursak Asur İmparatorluk topraklarının, sadece Osmanlı Devletinin bir eyaleti kadar olduğunu görebiliriz. Ama yine de Mezopotamya’da ilk siyasi birliği kurmuş olmasından dolayı bizim için önemlidir Asur İmparatorluğu.<br />
Sonuç olarak diyebiliriz ki her ne kadar farkında olmasak da günümüz uygarlığı biraz olsun Mezopotamya uygarlıklarının temelleri üzerine inşa edilmiştir. Başka bir deyişle günümüz uygarlığı Mezopotamya uygarlıklarının biraz daha geliştirilmiş halidir.<br />
BİBLİYOGRAFYA<br />
ÇIĞ, M. İ. , Sümerlilerden Günümüze Ulaşan Kültür İzleri, XI. Türk Tarih Kongresi, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ankara/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ankara">Ankara</a> 1994, c.I<br />
GÜNALTAY, M. Ş., Yakın Şark Elâm ve Mezopotamya, TTK Yay., Ankara 1987<br />
KRAMER, S. N. , History Begins at Sumer, Çev. Muazzez ÇIĞ, Ankara 1990<br />
McNEİLL, H. William, Dünya Tarihi, çev. Alâeddin ŞENEL, İmge Kitabevi, Ankara, Eylül 20015</p>

<p class="sayac_bilgi">43 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/mezopotamya-medeniyeti.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk mitolojisi Türklere göre uzay ve insan Güneş ay ve yıldızlar</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/turk-mitolojisi-turklere-gore-uzay-ve-insan-gunes-ay-ve-yildizlar.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/turk-mitolojisi-turklere-gore-uzay-ve-insan-gunes-ay-ve-yildizlar.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Oct 2009 09:02:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Astronomi]]></category>
		<category><![CDATA[Aya]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Hun Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Kabul]]></category>
		<category><![CDATA[Sol]]></category>
		<category><![CDATA[Uygurlar]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=11161</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Ne Ay, ne Güneş varmış, insanlar uçarlarmış. &#8220;Uçanlar ısı verir, ışıklar saçarlarmış&#8230;&#8221; Türk &#8211; Altay Efsanesinden 1. GÜNEŞ Türk mitolojisinde güneş, önceleri daha büyük bir öneme sahipti. M.S. 763 de Uygurlar &#8220;Mani&#8221; mezhebini kabul edince, yavaş yavaş &#8220;Ay&#8221;da büyük bir önem kazanmağa başlamıştı. Bununla beraber Büyük Hun Devleti zamanında hem güneşe, hem de aya, ayrı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Ne Ay, ne Güneş varmış, insanlar uçarlarmış.<br />
&#8220;Uçanlar ısı verir, ışıklar saçarlarmış&#8230;&#8221;</strong><br />
Türk &#8211; Altay Efsanesinden<br />
1. GÜNEŞ<br />
Türk mitolojisinde güneş, önceleri <a href="http://www.genelbilge.com/tag/daha/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Daha">daha</a> büyük bir öneme sahipti. M.S. 763 de <a href="http://www.genelbilge.com/tag/uygurlar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Uygurlar">Uygurlar</a> &#8220;Mani&#8221; mezhebini kabul edince, yavaş yavaş &#8220;Ay&#8221;da büyük bir önem kazanmağa başlamıştı. Bununla beraber Büyük Hun Devleti zamanında hem güneşe, hem de aya, ayrı ayrı saygı gösterildikten sonra, kurbanlar kesildiğini de biliyoruz. &#8220;Türklerde güneş doğunun, ay da batının sembolü idiler&#8221;. Tabiî olarak zaman zaman, bütün bu düşünce düzenleri değişe durmuşlardı. Meselâ, Teleüt Türklerine ait bir efsane de, &#8220;Ay kuzeyin ve güneş de, güneyin sembolü idiler&#8221;. Bu yönleme, göğün en üst katında duran &#8220;Gök kartalı&#8221;nın duruşuna göre yapılmıştı. Söylendiğine göre, &#8220;Bu kartalın sol kanadı ayı, sağ kanadı da güneşi örtüyordu&#8221;. Bu duruma göre kartalın başının doğuya bakması gerekiyordu. Bu duruş da, Türk mitolojisine uygun bir yönleme idi. Yine aynı efsaneye göre ay, karanlıklar ve geceler diyarı olan kuzeyin; güneş de aydınlığın hüküm sürdüğü ve gündüzler diyarı olan güneyin sembolü idiler.<span id="more-11161"></span></p>
<p>Fakat eski Türklerde, &#8220;Güneş doğunun sembolü idi&#8221;. Onlara göre güneşin doğduğu yön, çok önemli idi. Esasen yönlerin söylenişinde kullanılan deyimler de hep güneşle ilgili idiler. Meselâ &#8220;Gün batısı&#8221; &#8220;Gün doğusu&#8221; <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gibi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gibi">gibi</a>. Göktürkler, yönlerini tayin ederlerken, yüzlerini doğuya, yani güneşin doğduğu yöne dönerlerdi. Bunun için de doğuya &#8220;İlgerü&#8221;, yani &#8220;İleri&#8221; demişlerdi. Oğuz Destanı&#8217;nda da, sabaha, tan ağırmasına ve gün çıkmasına büyük bir önem verilmişti. &#8220;Bütün hayat, o gün ve güneşle başlıyordu. Güneş battıktan sonra ise, her şey duruyordu&#8221;. Böyle bir anlayış, atlı Türkler ve savaş düzeninde yaşayan kavimler için, normal görülmelidir. Altay bölgesinde yaşayan Türk Şamanlarının kapıları da, daima doğuya açılıyordu. Halbuki normal olarak Türk halkları, güneş görebilmeleri için, kapılarını güneye açarlardı. Görülüyor ki, dinî ve manevî bir görevi olan Şaman, bu umumî kaideyi bozuyor ve eski din düzenine uyuyordu. Gerek Yakut Türklerinde ve gerekse Altay yaratılış destanlarında, &#8220;Cennet ile hayat ağacı da doğu bölgelerinde bulunuyorlardı&#8221;.</p>
<p>Türklerde genel olarak, &#8220;Güneş-Ana&#8221; ve &#8220;Ay-Baba&#8221; deyimleri kullanılıyordu. Bu sebeple bütün masal ve efsanelerde, güneşin dişi ve ayın de erkek olarak rol oynadığını görüyoruz. Önasya kültürlerinde de, güneş dişi ve ay da erkekti. Tabiî olarak karşılıklı tesirlerin ne zaman meydana geldiğini kestirmek çok güçtür. Mısır&#8217;daki Türklerin menşei ile ilgili olarak anlatılan efsanede de, &#8220;Güneş, Saratan burcuna girdiği bir sırada, suyu ve toprağı ısıtmağa başlıyor. Bu sular ile balçıklar bir mağarada toplanıyorlar ve mağara da, onlara bir ana rahmi vazifesi görüyor. Bu balçıklardan meydana gelen Türklerin ilk atası da, Ay-Ata adını alıyor&#8221;. Burada da güneş, yine anne rolünü oynar gibidir. Fakat baba ortada yoktur. </p>
<p>Yakut Türkleri, ay ile güneşi iki ayrılmaz kardeş gibi kabul ediyorlardı. Onlara göre &#8220;Güneş Tanrısı&#8221; (Kün-Toyon) daha önemli idi. Yakut efsanelerinde, &#8220;Ay ile güneşin aralarında kavga ettiklerini de görüyoruz. Büyük kahramanlar ve iyi insanlar, genel olarak ay ile güneşin himayesinde idiler. Kötü ruhlar ise onlarla, süresiz olarak savaş halinde idiler. Bu kötü ruhların bazan, güneşi kovalayıp yakaladıkları da oluyordu. Güneş tutulması olayı, böyle kötü ruhların güneşi mağlûp edip de, ele geçirdikleri zaman meydana geliyordu. Yakutlar, ay ve güneş bayramını da ilkbaharda yaparlardı&#8221;.</p>
<p>Altay Türklerine göre, &#8220;Büyük Tanrı Ülgen, ay ile güneşe dokunan bir dağda otururdu. (Bazı hikayelere göre ise) Tanrı Ülgen, ay ile güneşin daha da ötelerinde idi. onun tahtı, çok uzaklardaki yıldızlar üzerinde kurulmuştu. Esasen, ay ve güneşi yaratan da, yine Tanrı Ülgen idi. (Altay Türklerine göre), güneşin kırıntılarından meydana gelmiş ve insanlara daima iyilik getiren, bir Tanrı da vardı. Bu Tanrının adı, &#8220;Suyla&#8221; idi. Bu Tanrı insanları daima korur ve onların, gök altında rahat ve huzur içinde yaşamalarını sağlardı.</p>
<p>&#8220;Güneşin oluşu&#8221; ile ilgili efsaneler:</p>
<p>Aşağıda özet olarak vereceğimiz bir Altay efsanesi, yine Altay Türklerinin &#8220;Türeyiş&#8221; efsaneleri ile yakından ilgilidir. Altay türeyiş efsanelerinde de, önceleri sonsuz bir denizden başka bir şey yoktu. Aşağıdaki efsaneye göre ise, ay ile güneş bir ayna (Toli) dan başka bir şey değil idiler. Cengiz Han&#8217;ın en küçük oğlunun adı da &#8220;Toluy&#8221;, yani &#8220;Ayna&#8221; idi. Bu inanışa göre, &#8220;Ay ile güneşin kendi kendilerine, sahip oldukları bir güç veya kudretleri yoktu. Bunlar, yalnızca Tanrı&#8217;nın verdiği ışık ve sıcaklığı yansıtmaktan başka, bir iş yapmıyorlardı. Nihayet bir <a href="http://www.genelbilge.com/tag/maden/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Maden">maden</a> parçası olan aynadan başka bir şey değil idiler. Bu sebeple, Şamanların ayna ile fala bakmalarını, bu inanışlarla ilgili görenler olmuştur. Şamanlara göre, dünyada ne olmuş ve ne olacaksa, her şey ve her olay, bu aynaya vururdu. Tabiî olarak Şaman&#8217;ın elindeki ayna da, ay ile güneşin bir sembolü idi. şaman, elindeki bu güneşe bakarak falını açar ve gelecek hakkında fikirlerini söylerdi.</p>
<p>Batı Sibirya kavimlerinden Ostyak&#8217;lar ise, ellerine bir ayna bile almağa lüzum görmeden güneşe ve üzerindeki lekelere bakarak fallarını açarlardı. Şamanlar elbiselerinin üzerinde, ay ile güneşin resimleri bulunan madenî pilâkalar da taşırlardı. Bunlar da hep, fal açma ve sihir yapmağa yarayan, aynı zamanda ayna yerine de geçen aletlerdi. Artık bu eşyaların nevileri, Şaman&#8217;ın zenginliğine ve büyüklüğüne göre değişirdi. Yanlarında yerli aynalar taşıyan Şamanlar olduğu gibi; Çin&#8217;den getirilmiş ve üzerinde, gökteki &#8220;Oniki burcun&#8221; resimleri bulunan ithal mallarına sahip olan Şamanlar da vardı. Güneşin oluşu ile ilgili Altay efsanesi şöyledir:<br />
&#8220;Ne ay, ne güneş varmış, insanlar uçarlarmış,<br />
&#8220;Uçanlar ısı verir, ışıklar saçarlarmış.<br />
&#8220;Nasıl olmuşsa birgün, bir insan hastalanmış,<br />
&#8220;Tanrı bir şey göndermiş göğün içinde yanmış.<br />
&#8220;Aynaya <a href="http://www.genelbilge.com/tag/benzer/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Benzer">benzer</a> şeyler, büyümüş büyümüşler,<br />
&#8220;Onların ışıkları, gökleri bürümüşler.<br />
&#8220;Bunlar göklerde yanan, ayla güneş olmuşlar,<br />
&#8220;Yeryüzünde yaşayan, insana eş olmuşlar&#8221;.<br />
Altay Türklerinin yukarıdaki efsanelerini, Kalmuk&#8217;lar biraz daha değiştirerek, şöyle anlatırlar:<br />
&#8220;İnsanoğlu yaşarmış, Tanrı&#8217;nın göklerinde,<br />
&#8220;Ne suç ne günah varmış insanın köklerinde.<br />
&#8220;İhtiyaç duymazlarmış, ne ay, ne de güneşe,<br />
&#8220;Tanrıyla yaşarlarmış yokmuş gerek bir eşe.<br />
&#8220;Tanrı onlara kızmış, insana şekil vermiş,<br />
&#8220;Dünyaya gidin demiş yeryüzüne göndermiş.<br />
&#8220;Ne ısı, ne de sıcak, insan saçamaz olmuş,<br />
&#8220;Tanrıya güneş için, insanoğlu yalvarmış,<br />
&#8220;Tanrı güneşle aya, buyurmuş hep parlamış&#8221;.<br />
Türk mitolojisine göre, &#8220;Gökte bir güneş ve bir tane de ay vardı&#8221;. Kuzey-Doğu Asya ve Moğol&#8217;larına gidildikçe, onların mitolojisinde, güneşin sayıları daha da çoğalır. Bu, daha ziyade Budizm&#8217;in ve Güney Asya kültürlerinin tesiri ile meydana gelmiş bir inanç olmalıdır. Meselâ, Çin mitolojisine göre 10 ve Hint mitolojisine göre 7 güneş vardı. Asya&#8217;nın kuzey-doğu uçlarında yaşayan iptidaî kavimler, önceleri genel olarak &#8220;Üç güneş&#8221; in var olduğuna inanırlardı. Bu bölgede yaşayan Gold&#8217;lara ait bir efsaneyi burada vermeden geçemeyeceğiz:<br />
Yer ile gök imişler, ta ezelden akraba,<br />
Ayla güneş demişler: &#8220;Ah bunlar da ne kaba!&#8221;<br />
Hücum edip almışlar, ayla güneşi gökten,<br />
Yerde zindan yapmışlar hapse koymuşlar kökten.<br />
Zalimmiş yer nedense, onları hep ezermiş,<br />
İyi kalpli gök ise, kendini hep üzermiş.<br />
Gök hemen kirpi olmuş, göklerden yere inmiş,<br />
Yerle bahse tutuşmuş, bahiste yeri yenmiş.<br />
Demiş: &#8220;Bana bir at ver ayna gibi çok parlak,<br />
&#8220;Yer aramış denemiş, mızrak at bulamamış,<br />
Güneşle ayı vermiş, daha çok tutamamış.<br />
Güneşin &#8220;sıcaklık&#8221; ve ayın da &#8220;soğukluk&#8221; sembolü olması: </p>
<p>Altay Türklerinde genel olarak güneş sıcağın ve ay da soğuğun sembolü olarak görülür. İnsanların, gündüzleri sıcaktan yanarken; geceleri de soğuktan üşümeleri, bu inanışın doğmasına yol açan en önemli sebeplerinden biri olsa gerekti. Aşağıya özetini çıkardığımız efsane, Altay dağlarının kuzeyinde yaşayan Teleüt Türkleri tarafından anlatılmıştır:<br />
Yeryüzünde yaşarmış büyük güçlü bir hakan,<br />
Güzel bir kızı varmış, bayılırmı her bakan.<br />
Hakan demiş: &#8220;Kızıma, lâyıktır ayla güneş,<br />
&#8220;İnsanoğlu neyime, nasıl olsun ona eş!&#8221;<br />
Almış kızını koymuş, küçük bir çöpten eve,<br />
Ayla güneşi tutmuş, indirmiş gökten yere,<br />
Ayın sabrı kesilmiş, az bakmış pencereden,<br />
Yemekler buz kesilmiş, fırlamış tencereden.<br />
Han&#8217;ın sözüne kanan, güneş kapıdan bakmış,<br />
Gökyüzüne uzanan, alevler evi yakmış.<br />
Hakan demiş: &#8220;Güneş ay, insanların neyine&#8221;<br />
&#8220;Kendini bir insan say dön kızım sen evine!&#8221;<br />
&#8220;Güneşin yaratılışını&#8221; anlatan ikinci Altay efsanesinde de Budist tesirleri görebiliyoruz. Esasen Hindulara göre de ay erkek ve güneş de dişi idi. bu efsane de öncekini tamamlamaktadır. Anlatışta Budist tesirlerin açık olarak görülmesine rağmen hikâye, Altaylıların inanç ve üslûpları ile erimiş ve yerli bir mitoloji haline gelmiştir:<br />
Bay Tanrı Oçirvani bir gün bir ateş bulmuş,<br />
Ateşi kılıcının, hemen ucuna koymuş.<br />
Bu ateşi çevirmiş, kılıcının ucunda,<br />
Güneş hemen belirmiş ta göklerin burcunda.<br />
Soğuk sulara kızan, Tanrı kılıcı vurmuş,<br />
Ay gibi topraklaşan, sular gökte ay olmuş.<br />
2. AY<br />
&#8220;Ay&#8217;ı kurtlar yakalar, iyice bir yolarmış,<br />
&#8220;Ay, eve gidip yatar, yarası kan dolarmış!&#8230;&#8221;<br />
Türk &#8211; Altay Efsanesinden .</p>
<p>Ay &#8211; Dede ile Öksüz kız efsanesi:<br />
İnsanoğlu parlak gecelerde aya bakmış ve aydaki lekeler üzerinde uzun uzun düşünmüştü. Bu lekeler üzerinde hayal kuran insanlar, ayrıca onlar için şiirler yazmış ve efsaneler de düzmüşlerdi. Bugün Avrupa&#8217;daki masallar bile, ayda bir sırığın ucuna iki tane kova takmış bir kızın, yürüyüp durduğunu anlatır dururlar. Ortaasya&#8217;daki efsaneler de, ay da sırıkla su taşıyan iki kovalı bir kızın yürüdüğünden söz açarlar. Bu inanışın Avrupa&#8217;dan mı, Ortaasya ve Sibirya ya; yoksa Sibirya&#8217;dan mı, Avrupa&#8217;ya gittiğini, şimdiden kestirmek çok güçtür. Yalnız bir gerçek varsa, o da Sibirya&#8217;nın buzlu ve karanlık Tundralarından, doğuda Bering boğazına ve hatta Amerika kıtasının kuzeyindeki Alaska yerlilerine kadar, bu inanışın yayılmış olduğudur. Ne olursa olsun, bu içli ve güzel masalın, Kuzey Sibirya&#8217;daki Yakut Türklerinde söylenen iki değişik anlatılışını, burada özetlemeden geçemeyeceğiz.<br />
Annesiz bir kız varmış, su taşırmış sırıkla,<br />
Geceleri ağlarmış, soğuktan hıçkırıkla:<br />
&#8220;Ey güzel ay, ey kutsal, ne olursun beni al!<br />
&#8220;Buraya gel suya dal, eş <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yap/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yap">yap</a> beni göğe Sal!&#8221;<br />
Dermiş kız haykırırmış, hep aya yalvarırmış,<br />
İmdada çağırırmış, sesi göğe varırmış.<br />
Çok soğuk bir geceymiş kız yine suya gitmiş,<br />
Ay da gece gökteymiş, kız için yere inmiş.<br />
Ay hemen kızı almış, ta evine götürmüş,<br />
Ay her dolun oldukça bu kız ay da görünmüş.<br />
Yakut Türklerinde anlatılan diğer değişik masalda, ayrıca bir de &#8220;Üvey anne&#8221; motifi ilâve edilmiştir. Birinci masalda güneş yokken; burada ayın rakibi olarak ortaya çıkmaktadır:<br />
Annesiz bir kız varmış, sırıkla su taşırmış,<br />
Üvey anne yüzünden, kız sabrını taşırmış.<br />
Kadın alayla dermiş, kız biraz geç kalınca:<br />
&#8220;Büyük adam olursun, ay gün seni alınca!&#8221;<br />
Kız gece suya gitmiş, dua etmiş gönlünce,<br />
Ay hemen yere inmiş, kızı yerde görünce.<br />
Kız saklanmış korkuyla, bir fundanın dibine,<br />
Almış kızı fundayla, Ay götürmüş evine.<br />
Ay &#8211; Dede ile Yedi başlı devin savaşı:</p>
<p>Eski Türk inanışlarına göre ay ile güneş, insanlara daima iyilik getiren ve onları koruyan iki kutsal kudretti. Ay ile güneş insanoğlunu her zaman göz altında bulundurur ve onları kötü yola sapmadan korurlardı. Aşağıdaki, Altay Türklerinin anlattıkları masal da, bunun bir örneğidir:<br />
Çok çok eski çağlarmış büyükçe bir dev varmış,<br />
Nice çok canlar almış, insanoğlu az kalmış.<br />
İnsanlar toplanmışlar, ta Tanrıya varmışlar,<br />
Kurtar bizi diyerek, Tanrıya yalvarmışlar.<br />
Bu çok güç vazifeyi, Tanrı güneşe vermiş,<br />
&#8220;Yakarım ben dünyayı, ay yapsın işi dermiş&#8221;.<br />
Ay dünyaya inerken, hava da çok soğukmuş,<br />
Dev böğürtlen yer iken, ağaçla göğe uçmuş.<br />
Ay gökte dolun iken dev ayda görünürmüş,<br />
Böğürtlenini yerken, keçeye bürünürmüş.<br />
Bu efsanede de görülüyor ki, güneş sıcak, ay ise soğuktur. Ay her girdiği yeri soğutur ve hatta soğuğu ile, güneşin bile yenemediği yenemediği kötü ruhları yenebilirdi. Fakat ayın bu soğuğu insanlara zararlı değildi. İnsanlar ona karşı kendilerini koruyabilirlerdi. Bundan önceki efsaneler de ay, öksüz kızı götürürken ağacı da beraber almıştı. Burada da ağaç, devle beraber götürülmüştür. Soğuk bölge Türkleri tarafından anlatılan bu masallarda, aya ve soğuğa fazla önem verilmiştir. Hatta güneşin sıcaklığı bile küçüksenmiştir. Bu sebeple de güneş, aydan daha az güçlü olarak gösterilmiştir. Güneşin, ışıklarını ve sıcaklığını esirgediği bu bölge halklarının böyle düşünmelerinde, elbette ki hakları vardır.</p>
<p>Ay-Dede&#8217;yi yiyen kurtlar:</p>
<p>Ay bazan, tepsi gibi büyük ve parlak olur; bazan da küçülür ve donuklaşır. Elbette ki insanlar, bunun sebebi nedir diye, akıllarını yormuş ve düşünmüşlerdi. Ay niçin küçülür ve niçin büyürdü? Herhalde ay, her küçüldükçe onu bir şey yemekte ve bitirmekte idi. Bunu yiyebilecek şey de, kutsal kurtlardan başka bir şey olamazdı:<br />
Ay her dolunlaştıkça kurtlar ayılar yermiş,<br />
Ay azıcık kaldıkça, kurt ayılar gidermiş.<br />
Ay gider bir ay yatar, yarasını sararmış,<br />
İyileştikçe çıkar, yine gökte parlarmış.<br />
Ayı, kurtlar yakalar, iyice bir yolarmış,<br />
Ayı yine gidip yatar, yarası kan dolarmış.<br />
Bu inanış, Ortaasya ve Sibirya&#8217;da çok yayılmıştır. Fakat her kavim, bu ayın yeniş ve parçalanışını, kendi kutsal hayvanlarına yaptırıyordu. Meselâ Moğollarla, Kuzey-Doğu Sibirya&#8217;daki Gilyak&#8217;lar Gökteki ayı, kendi köpeklerine; kuzey kutbuna yakın oturan halklar ise, ayılara yedirtiyorlardı. Ama Türk halklarına göre köpek, kötü ve adî bir hayvandı. Kurtların yanında da çok güçsüz kalıyordu. Bu sebeple Yakut Türkleri, diğer komşularından ayrılarak ayı, kurtlara kovalatıp ve sonra da onlara yedirtiyorlardı.</p>
<p>Altay Türklerinde de aynı efsaneyi görüyoruz. Yalnız burada, Kurtların yerine &#8220;Yedi başlı dev&#8221; yani &#8220;Yelbegen&#8221; geçmiştir. Bu Altay masalı, ana motifler bakımından, &#8220;Sırıkla iki kova su taşıyan ökzüs kız&#8221; efsanesine de benzer. Öksüz kız efsanesindeki ağaç veya funda da ayda görülmektedir. Ancak Altaylarda, kızın yerine, dev geçmiştir:<br />
Yedi başlı Yelbegen, adlı büyük dev varmış,<br />
Öç alır ay güneşten, onları yer yutarmış.<br />
Büyük Tanrı Bay-Ülgen, aya bakar sararmış,<br />
Ayı bitirip yiyen, bu deve ok atarmış.<br />
Dev bazan yıldızları, kovalar götürürmüş,<br />
Sonra da parçalarmış, ağzından tükürürmüş.<br />
Yıldızlar bu azgından, kaçarmış hep göklere,<br />
Dev onları ağzından, saçarmış hep göklere.<br />
Yine Altay Türklerine göre, &#8220;Ayın tutulması&#8221; olayı da, yine bu &#8220;Yedi başlı dev&#8221; yüzünden meydana gelirdi. Bunun için Altay Türkleri ay tutulduğu zaman şöyle derlerdi:</p>
<p>&#8220;Yine Yelbegen, (Yani yedi başlı dev) ayı yedi&#8221;. </p>
<p>3. AYDAN TÜREYEN TÜRK SOYLARI</p>
<p>Uygurca Oğuz-nâme&#8217;de Oğuz-Han&#8217;ın babasının adının, &#8220;Ay-Han&#8221; olduğu söylenir. Maalesef, bu Oğuznâme&#8217;nin başkısmı kaybolmuştur. Bu sebeple, bu &#8220;Ay-Han&#8221;ın kim olduğunu anlayamıyoruz. Bilindiği üzere, Oğuz Han&#8217;ın ikinci oğlunun adı da, Ây-Han&#8221; idi. Burada &#8220;Ay-Han&#8221; yalnızca bir ünvandır. Yoksa bazılarının dedikleri gibi, Ay-Han, &#8220;Ay&#8217;ın Han&#8221;ı, Kün-Han da &#8220;Güneş&#8217;in Han&#8217;ı değillerdi. Elbetteki Ay-Han, Türk mitolojisinde ay&#8217;ı temsil <a href="http://www.genelbilge.com/tag/eden/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Eden">eden</a> sembolik bir ad idi. Türklere göre ay, erkek idi. &#8220;Ay-Ata&#8221; deyim ve adları, buradan geliyordu. Türk-Moğol efsanelerinde &#8220;Ay&#8217;ı, çocuk doğurtan bir baba olarak&#8221; da görüyoruz. Meselâ Çingiz-Han&#8217;ın atalarından Alan-Ko&#8217;a, ay ışığından gebe kalmıştı. Bazı kaynaklar da, Ay&#8217;ın bizzat çadırdan içeri girerek kadını gebe bıraktıklarını söylerler. &#8220;Türklerdeki Gök-Kurt (Kökböri) ise, gökteki Tanrı&#8217;nın, yerde şekillenmiş bir sembolü idi. bunun için de Göğün rengini almıştı&#8221;. Aydan gebe kalan kadınlara ay, sarışın bir adam şeklinde gelmiş ve köpek şeklinde gitmişti. Çin&#8217;de &#8220;Altın&#8221; ve &#8220;Sarı renk&#8221;, imparator&#8217;un bir sembolü idi. Bu sebeple Moğol efsanelerinde, Çin tesirleri aranırsa, ihtiyatsızlık olmayacağı kanaatındayız.<br />
.<br />
4. YILDIZLAR </p>
<p>&#8220;Kubbesini sert göğün, gezegenler delmişler,<br />
&#8220;Soğuklar öğün öğün, Yeryüzüne gelmişler!&#8230;&#8221; </p>
<p>Yakut Türklerinin Efsanesi </p>
<p>Yıldız bilgisi, &#8220;Zaman&#8221; ve &#8220;Yön&#8221; ler için önemli idi:</p>
<p>Yıldızlar Türk kavimlerinde daima önemli bir rol oynamışlardı. Eskiden beri dünyanın tanınmış at yetiştirenleri ve savaşçıları olan Türkler, yıldızlardan bir yandan günlük hayatlarında istifade ederlerken, diğer yandan da onlar için efsaneler düzmüş ve şiirler yazmışlardı. İyi bir yıldız bilgisi, atçı ve harpçı bir kavim için, hayati bir önem taşırdı. Akınlar kervanların ve sürülerin yola çıkışı, meraya gidiş, yatış ve kalkış, hep yıldızlara göre yapılırdı. Daha düne kadar Anadolu&#8217;daki durum da böyle idi. Bilhassa yaz aylarında, şafakla birlikte şehirdeki pazarda bulunmak isteyen birçok köylülerimizin, yola çıkış saatlarini, Ülker yıldızının durumuna göre ayarladıklarını yakından biliyoruz. Bu sebeple, Yıldız bilgisi, türkler arasında başlıca iki bakımdan önemli sayılmıştı. </p>
<p>1. Vakti öğrenme bakımından, yıldız bilgisi çok faydalı idi. Özellikle, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yeni/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yeni">yeni</a> bir hayatın başlayacağı sabaha yakın saatlarda, bu konuda sağlam bir bilgiye sahip olma, Türk toplumuna büyük faydalar sağlıyordu.</p>
<p>2. Yıldız bilgisi ile yönleri ve yolu bulma, atlı ve savaşçı kavimler için, ihmal edilemez bir bilgi idi. </p>
<p>Gerek vakti ve gerekse yolu bulmak için, iyi kullanılan böyle bilgiler, bir topluma birçok faydalar sağlıyorlardı. Yine aynı bilgiler, o toplumun gözlerini ve dikkatlerini de göğe çeviriyorlardı. Bu ilgi, toplumda bir yandan sağlam ve şaşmaz yıldız bilgisi meydana getirirken; diğer yandan da göğün ve Tanrının, bu değişmez düzeni için, insanlarda hayranlık uyandırmaktan geri kalmıyordu. </p>
<p>Eski Türk dini, gerçekçi bir &#8220;Gök dini&#8221; idi: </p>
<p>Efsaneler, birer sembol ile ifade edilmiş, his ve inanışların, aynalarından başka bir şey değildirler. Bizce &#8220;Önemli olan efsaneler değil; onların köklerinde yatan ve onların doğuşlarına sebep olan dinler ve diğer inanışlardır&#8221;. Bu inançları bilmeden, Türklerin gök ve yıldızlar hakkında söyledikleri efsanelerin sırlarını çözüp ve açıklamanın imkânı yoktur. </p>
<p>Türklerin hayatında en önemli rol oynayan şey, &#8220;Çadır&#8221; idi Bütün hayatları burada geçer ve aile bağları da, bu yurt ile sembolleşirdi. Onlar çadıra girdikleri zaman, dünyaları da gökleri de hep kendi çadırları olurdu. Babil metinlerinde bile, gök bir çoban çadırına benzetilirken, Ortaasya&#8217;lı nasıl olurdu da, bu muhteşem göğü, çadırına ve yurduna benzetmezdi. İşte bizim bu konuda, hareket edeceğimiz en önemli çıkış noktamız bu olacaktır. Göğün bir çadıra nasıl benzetildiği ve bu fikrin nasıl geliştiğini, &#8220;Kutup Yıldızı&#8221; ile ilgili bölümümüzde inceleyeceğiz. </p>
<p>Ortaasya Türk kavimleri tarafından umumiyetle &#8220;Göğün kapısı&#8221; kutup yıldızının bulunduğu yer olarak kabul edilmiştir. Bunun da, başka türlü bir düşünceye dayandığı anlaşılıyordu. Eski geleneklerini bırakmamış bazı, Ortaasya boylarında, bunun az çok açıklamalarını da bulabiliyoruz. Birçok Türklere göre gökteki yıldızlar, Gök çadırının deliklerinden dünyamıza sızan ışıklar idiler. Tabiî olarak bu, çok ilksel bir açıklamadır. Herhalde Göktürk çağında böyle bir gelenek, itibarını çoktan kaybetmişti. Fakat Göktürk halkları arasında bu inancın, bir halk inanışı olarak yaşamadığını da iddia edemeyiz. Başlangıçtan beri söylediğimiz gibi, &#8220;Halk inanışları ile devlet dini, ayrı gelişme yolları takip etmişlerdi. Türklerde, Devlet dini de, ana prensipler bakımından halk inanışlarına dayanmakla beraber, daha gerçekçi ve içtimai bir yola girmiş, ayrıca dünyanın yüksek dinleri arasında yer almıştır&#8221;. Halk ise daima mistisizme meyletmiş ve günlük hastalık v.s. gibi işleri için de, dinlenen fevkalâde yardımlar ve çareler ummuştu. Bunu söylemekle, Göktürk devletinde, halkın devlet dinine inanmadığını demek istemiyoruz. Din, bir imam konusu olduğu kadar, büyü v.s. gibi pratiği de olan bir yoldur. Şamanların yaptığı bu pratik işler, devletin büyük din merasimlerinde herhalde büyük bir önem taşımıyordu. Bununla beraber devletin yüksek din anlayışını anlayabilmek için, yine halkın bu iptidaî geleneklerine bakmak icap etmektedir. </p>
<p>&#8220;Mevsimlerin değişimi&#8221; de, yıldızlara göre öğrenilebilirdi:</p>
<p>&#8220;Göğün kapısı&#8221; olan kutup yıldızı, hem kutsal ve hem de, bütün gezegenlerin başladığı bir &#8220;Demir kazık&#8221; idi. Uygurlar bu yıldıza daha büyük bir saygı göstererek, ona &#8220;Altın kazuk&#8221; demişlerdi. Kutup yıldızı parlaklığın bir sembolü idi. &#8220;Kutup yıldızının bulunduğu yerden veya gök kubbesinde meydana getirdiği kapıdan, Tanrı insanlara şefaat eder ve Kamlar (Şamanlar) da bu delikten Tanrı ile ilgi kurarlardı. Bu kapı, insanlar dünyası ile, gökteki ruhlar dünyasının bir sınırı idi&#8221;. Bu sebeple bu yerin, diğer yıldızların deliklerine nazaran, ayrı bir kutsallığı vardı. Ortaasya kavimlerine göre, &#8220;Hava değişimleri&#8221;nin de, bu yıldızlarla büyük bir ilgisi vardı. Meselâ Yakut Türklerine göre, &#8220;Soğuk havalar, diğer gezegenlerin deliklerinden yeryüzüne inerlerdi. Bu bakımdan bilhassa Ülker yıldızı büyük bir önem taşırdı. Gezegenlerin yükselip alçalması ile, soğuk veya sıcak havaların geleceği, çoğu zamanda isabetli olarak söylenirdi&#8221;. Anlaşılıyor ki, &#8220;Yıldız bilgisi&#8221; ile &#8220;Efsane&#8221;nin de çok yakın ilgileri vardı. Meselâ Kuzey-Doğu Asya&#8217;da &#8220;Büyükayı burcunun kuyruğunun döndüğü yöne göre, mevsim de değişirdi. Büyükayı burcunun kuyruğu, kuzeyde ise kış; batıda ise, sonbahar; güneyde ise, yaz ve doğuda ise, ilkbahar gelirdi&#8221;. Bundan da anlaşılıyor ki, Ortaasya kavimleri, bir yandan yıldızlar hakkında efsaneler düzerken, diğer yandan da yıldızların gezişleri ve yönleri hakkında, az çok bilgiye sahip idiler.</p>
<p>Eski Türklerde &#8220;Ülker&#8221; sözü, &#8220;Gezegen yıldızı&#8221; karşılığı idi:</p>
<p>Türkler başlangıçta bütün gezegenler için &#8220;Ülker&#8221; veya &#8220;Ülgel&#8221; deyimini kullanıyorlardı. Bu deyim sonradan, diğerlerinden ayrıla ayrıla, en sonunda &#8220;Ülker&#8221; yıldızı için bir ad olmuştur. Yakut Türklerinin lehçesinde &#8220;Ürgel&#8221; sözü, bugün bile, &#8220;Gök deliği&#8221; anlamına kullanılmaktadır. Hatta şöyle, güzel bir efsane de vardır:<br />
Bir zamanlar delikmiş, nedense gök kubbesi,<br />
Dondurmuş hiç dinmemiş rüzgârın soğuk sesi.<br />
Yakut adlı Türklerde kahraman bir er varmış,<br />
Ne var diye göklerde, gezegenlere varmış.<br />
Kubbesini sert göğün, gezegenler delmişler,<br />
Soğuklar öğün öğün, yeryüzüne gelmişler.<br />
Bu er çok kurt avlamış deriler hazırlamış,<br />
Otuz eldiven yapmış, ta göklere fırlamış.<br />
Er Gökleri kapamış, soğuğu yenmiş, inmiş.<br />
Sıcak günler başlamış eski soğuklar dinmiş.<br />
Gökteki gezegenlerin deliklerinden soğuk geliyormuş. Bunun önüne geçmek için de, Yakutların efsanevî kahramanı bu çareyi bulmuş. Fakat 30 çift &#8220;Kurt bacağı derisinden eldiven&#8221; yaptırmasının sebebi, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/pek/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Pek">pek</a> anlaşılamıyor. Kurt derisinin kök olarak değeri, bilinen bir şeydir. Öyle anlaşılıyor ki, dondurucu soğuklar vardı ve buna tahammül edebilmek için de, böyle bir yol seçilmişti. Kürkleri daha kıymetli olan hayvanlar var iken, derisi niçin seçilmişti? İşte bu nokta ile Türk mitolojisine girilmiş olunuyordu. </p>
<p>Sıcak ve soğuk havalar, yıldızların hareketine bağlıydı: </p>
<p>Gezegenlerin yükselip alçalması ve yahut da yavaş veya Sür&#8217;atli yürür gibi görünmesi de, hava değişikliklerini gösteren bir belirti gibi kabul edilirdi. Gezegenlerin sür&#8217;atli gezinmeleri sıcak havaların, yavaşlamaları da soğuk havaların geleceğine bir işaret idi. Yine Yakut Türklerine ait aşağıdaki efsane, yukarıdaki inanışları tamamlar bir durumdur. Onlara göre havalar, başlangıçta çok daha soğuk idi. fakat sonradan yavaş yavaş ısınmağa başlamıştı:<br />
Uzunmuş bütün kışlar, nedense bir zamanlar,<br />
Çok da kısaymış yazlar yaz görmemiş insanlar.<br />
Bir ağaç etrafında, gezegenler dönermiş,<br />
Dönüş yavaşladıkça, ateşleri sönermiş.<br />
Bir gün gelmiş ki hepsi çok yavaş dönüşmüşler,<br />
Olmuşlar duran tepsi, hep birden sönmüşler.<br />
Gezegenler bir iple, bağlıymış bu ağaca,<br />
Bir Şaman kılıcıyla, dağıtmış her bucağa.<br />
Yıldızlar ısınmışlar, döndükçe çok sür&#8217;atli,<br />
Dünyayı ısıtmışlar, olmuşlar bir boz atlı.<br />
Yukarıda efsaneden de anlaşılıyor ki, &#8220;Gezegenler başlangıçta göğün ana ve ilk yıldızları olarak kabul edilmişlerdi&#8221;. Öbür yıldızlar ise artık, zamanla ortaya çıkmışlardı. </p>
<p>Gezegenlerin, Kutup yıldızı etrafında dönmeleri: </p>
<p>Bu konuyu gezegenlerle ilgili bölümümüzde birer, birer ele alacağız. Türklerin &#8220;Demir kazık&#8221; veya &#8220;Altın kazık&#8221; dedikleri Kutup yıldızı, diğer bütün burçların eksenini teşkil ediyordu. Artık diğer burçlar, onun etrafında dönüyorlardı. Kutup yıldızına en yakın olan burç, Küçükayı burcu idi. &#8220;Türklere göre bu burç, Kutup yıldızına takılan bir araba oku ile, araba çeken, iki at idiler. Bunlar bir eksen etrafında, mütemadiyen gök yüzünde dönüp duruyorlardı. Ondan sonra gelen Büyükayı burcu da, 7 kurt veya 7 vahşi köpek idiler. Onlar da bu iki atı yemek için, gökte onları kovalayıp dönüyorlardı. Fakat Demir kazık, yani Kutup yıldızına demir zincirlerle bağlandıkları için, onları tutamıyorlardı. Zaten zincirlerini koparıp da, bu işi yapmış olsalardı, dünyanın sonu gelecekti&#8221;. Kırgız Türkleri bunu demekle, Gök ve Tanrının büyük düzeninden söz açıyorlar ve kâinatın varlığını veya yokluğunu bu düzenin devamına bağlıyorlardı. </p>
<p>DÜNYANIN KUTUP YILDIZI EKSENİNDE DÖNMESİ </p>
<p>&#8220;Göğü kötü ruh basmış, inmesin yere diye,<br />
&#8220;Tanrı bir çadır asmış, koca bir direk ile!&#8230;&#8221;<br />
Yakut Türklerinin Efsanesi . </p>
<p>Bütün gezegenler ve burçlar, Kutup yıldızı etrafında dönerlerken, dünya bir Kutup yıldızının ekseninde dönüyordu. Çünkü Dünya Kutup yıldızına bir &#8220;Demir kazık&#8221;, &#8220;Demir ağaç&#8221; veyahut da bir &#8220;Demir dağ&#8221; ile bağlanmıştı. Bu konuları Kutup yıldızı ile ilgili bölümümüzde, yeniden ve daha derin olarak ele alacağız. Bir gerçek varsa, &#8220;Ortaasya ve Sibirya mitolojisinin dünyanın döndüğüne inandığıdır&#8221;. ObiUgorları bu dönüşü bir efsane ile de süslemişlerdi. Prof. Rasony, bu konuda yazılmış macarca bir makaleyi de, bize özetlemek lûtfunda bulundular. Bu mesele ile ilgili olarak söylenmiş, bir Kuzey-Batı Sibirya efsanesi, kısaca şöyledir:<br />
Tanrı yeni bir dünya, yaratma özlüyormuş,<br />
Yaratmış ama dünya, durmadan dönüyormuş,<br />
Tanrı&#8217;nın elçisi de, bir &#8220;Ana-Tanrı&#8221; imiş,<br />
Onun düşüncesi de, azıcık ayrı imiş.<br />
Bu dönüş Tanrı demiş: &#8220;Birazcık yavaşlasın!&#8221;<br />
Sonra kızınca demiş, &#8220;Artık Tufan başlasın!&#8221;<br />
Sular dünyayı basmış ruhlar dünyadan kaçmış.<br />
Uçup gökte gezenler yer dönerken hep şaşmış.<br />
Dünya tekerlek gibi, hiç durmadan dönermiş,<br />
Sonra ateşli sular, basınca az sönermiş. .<br />
Yukarıda ayrı olarak verdiğimiz bir Yakut efsanesinde yıldızların yavaş döndüğü ve bunun için de havaların soğuk olduğu söyleniyordu. Havaların ısınması için, yıldızların çabuk dönmesi de, yine bu efsaneye göre, bir şart gibi gösteriliyordu. Burada ise, başlangıçta dünyanın, çok çabuk döndüğü ifade edilmektedir. Efsanede, bundan dolayı dünyanın sıcak mı veya soğuk mu olduğu pek söylenmiyor. Fakat bundan anladığımız bir önemli nokta var ise, Dünya ve yıldızların yavaş veya sür&#8217;atli dönmelerinin, Ortaasya ve Sibirya mitolojisinde önemli bir motif olduğudur. </p>
<p>Diğer Yıldızlar ve Türkler: </p>
<p>&#8220;Zuhal (Saturn) yıldızını eski Türkler, iyi tanıyorlardı. Bazı eski Türk kitaplarında bu yıldızın adı da geçer. Fakat bu ad, henüz daha kesin olarak okunmamıştır. Kültür hazinemiz Kutadgu Bilig, bu yıldız için şöyle diyor: </p>
<p>&#8220;En üstün Zühal (Sekentir)&#8217;dir, en önde yürür,<br />
&#8220;İki yıl, sekiz ay bir evde kalır!&#8230;&#8221; </p>
<p>&#8220;Müşteri&#8221; (Jupiter), eski Türklerin takvim bilgilerinde, önemli bir rol oynardı. Jupiter&#8217;in, eski türkçe adı &#8220;Eren-tüz&#8221; idi. XI. yüzyıldan sonra Türkler bu yıldıza &#8220;Ongay&#8221; demeğe başlamışlardı. Bugün Anadolumuzun bir çok yerlerinde, bu yıldıza &#8220;Öngay&#8221; veya &#8220;Öngey&#8221; adı verilmesi de, üzerinde durulması gereken önemli bir meseledir. &#8220;Oniki hayvanlı Türk takvimi, oniki gezegen burcun, dönüş sürelerine göre kurulmuştu&#8221;. Jupiter&#8217;in dönüş süresi de, oniki burcun dönüşlerine yakındı. Bu bakımdan Türkler, Jupiter&#8217;e büyük bir önem vermişlerdi. Kutadgu Bilig, bu yıldız için şöyle diyordu: </p>
<p>&#8220;Ondan sonrada gelir, ikinci olur Onay,<br />
&#8220;Her evde kalır on ay, ayrıca da iki ay!&#8230;!<br />
&#8220;Merih&#8221; (Mars) yıldızının &#8220;Kızıl rengi&#8221; Türklerin gözlerinden kaçmamıştır. Avrupa&#8217;da bu yıldıza, &#8220;Kırmızı yıldız&#8221; diyenler yok değildir. Eski Türkler ise, Merih yıldızına &#8220;Bakır Sokum&#8221; derlerdi. Türk mitolojisi ve düşüncesi bakımından, Kutup yıldızı, yani &#8220;Demir kazık&#8221; la bir benzerliği vardı. Anadolu&#8217;da Merih&#8217;e, &#8220;Yaldırık&#8221; da derler. Bu da, çok eski türkçe deyimdir. Karahanlılar çağında Türkler Merih&#8217;e &#8220;Kürüd&#8221; demeğe başlamışlardı. Türklere göre Merih yıldızı, korkunç ve ateşi ile her şeyi yakan bir yıldızdı. &#8220;Bakır sokum&#8221; adı da bundan dolayı verilmiş olmalıydı. Kutadgu Bilig, onun için şöyle diyordu: </p>
<p>&#8220;Üçüncü Merih (Kürüd) gelir, korkuç gururlu yürür,<br />
&#8220;Bir defa <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kime/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kime">kime</a> baksa, yeşermiş bile kurur!&#8230;&#8221; </p>
<p>&#8220;Utarit&#8221; (Merkür) uğurlu bir yıldızdı. Bunun için eski Türkler de ona, &#8220;Tilek&#8221; yani &#8220;Dilek&#8221; derlerdi. Utarit&#8217;e karşı dilekler, dilenir ve bu dileğin yerine getirilmesi beklenirdi. Yine çok eski bir Türk şairi olan Yusuf Has Hacib, onun için şöyle diyordu: </p>
<p>&#8220;Sonra <a href="http://www.genelbilge.com/tag/geldi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Geldi">geldi</a> arzu, &#8220;Tilek&#8221; arzular,<br />
&#8220;Kime yakın gelse, özüne bağlar!&#8230;&#8221; </p>
<p>Türkler burçları da çok iyi tanırlardı: </p>
<p>Türkler, &#8220;Koç burcu&#8221; na, &#8220;Kuzu&#8221;; &#8220;Boğa burcu&#8221; na da &#8220;Ud&#8221; yani &#8220;Öküz&#8221; burcu derlerdi. Sonradan boğa denmiştir. &#8220;İkizler&#8221; burcu için söylenen &#8220;Erendir&#8221; ile &#8220;Akrep&#8221; burcunun Türkçe adları &#8220;Kuçık&#8221; da, çok eski türkçe deyimlerdir. Kutadgu Bilig, bu burçları şöyle anlatıyor:</p>
<p>&#8220;Yaz yıldızı Kuzu, sonra da Boğa (ud) gelir,<br />
&#8220;İkizler (Erendir), Akrep (Kuçık) ile, dostça yan yana gelir!&#8230;&#8221; </p>
<p>Eski Türkler, &#8220;Arslan burcu&#8221; na, yine &#8220;Arslan&#8221; derlerdi. &#8220;Başak burcu&#8221; için ise, &#8220;Buğday &#8221; veya &#8220;Buğday başı&#8221; deyimi kullanırdı. &#8220;Yengeç&#8221; burcuna da &#8220;Çadan&#8221; yani çayan derlerdi: </p>
<p>&#8220;Gök arslan burcu ile, komşu buğday başı,<br />
&#8220;Sonra Terazi burcu (Ülgü), olduğu Yengecin (Çadan) eşi!&#8230;&#8221; </p>
<p>&#8220;Oğlak, Kova, Balık&#8221; burçlarının adları eski türkçede de değişik değildi. Eski Türkler, Kova&#8217;ya &#8220;Koğa&#8221; derlerdi. Kova&#8217;nın daha eski türkçesi ise, &#8220;Könek&#8221;ti: </p>
<p>&#8220;Sonra da geldi Oğlak, Kova (Könek), ile hem Balık,<br />
&#8220;Bunlar doğarsa eğer, aydın olur, gök kalık!&#8230;&#8221; </p>
<p>Anadolu&#8217;da Türkler, İslâmiyetin ve Batının tesirleri altında Kova burcuna, &#8220;Saka yıldızı&#8221; da demişlerdi. </p>
<p>Türk Halk edebiyatında yıldızlar: </p>
<p>Eski Türk sözlüklerinde yıldızlar hakkında çok bilgi vardır. Fakat bunları mitolojideki yerlerine yerleştiremediğimiz için hepsinden söz açamadık. &#8220;Kutadgu Bilig&#8221; de olduğu gibi, yerin çiçeğini göğün yıldızlarına benzeten halk şiirleri de yok değildiler. Meselâ Ercişli Emrah&#8217;ın şu şiiri bunun için güzel bir örnektir: </p>
<p>&#8220;Kapıda yayılır Koyunla kuzu,<br />
&#8220;Yerin çiçeğisin, göğün yıldızı&#8221;. </p>
<p>Ordu içindeki asker sayılarını gökteki yıldızlara benzetme de, eski Türk edebiyatının bir özelliğidir. Gerçi bu benzetmeğe, İran edebiyatında da rastlanırdı. Fakat Karacaoğlan herhalde bundan habersizdi. </p>
<p>&#8220;Karacaoğlan der ki, burda durulmaz,<br />
&#8220;Gökteki yıldızdan çoktur sayılmaz!&#8221; </p>
<p>Türk halk edebiyatında, yıldızlar için söylenmiş çok şey vardır. Bektaşî &#8220;Devriye&#8221; lerinde sık sık burçlardan ve dervişlerin bu burçlara uğradıklarından söz açılır. Bu, &#8220;İnsan-ı kâmil&#8221; in ruhunun yaptığı devirle ilgilidir. Yoksa devriyeler özel olarak burçlar için söylenmiş şiirler değil idiler. </p>
<p>5. KUTUP YILDIZI</p>
<p>&#8220;Derler Kutup Yıldızı, Gökteki bir kapıdan,<br />
&#8221; Aydınlatırmış bizi, nur verir üst yapıdan!&#8230;&#8221; </p>
<p>Eski Türk Efsanesi </p>
<p>Tanrı, dünya ile yıldızları Kutup yıldızına bağlamış:</p>
<p>Kutup yıldızı Türk mitolojisinin uzay ile ilgili, kozmolojik düşünce düzeninin, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/temel/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Temel">temel</a> noktasını meydana getirdi. &#8220;Göğün direği&#8221;, &#8220;Kapısı&#8221; hep kutup yıldızından geçerdi. Bütün gezegenler de Kutup yıldızının etrafında dönerdi. Onlara göre bu düzenin bozulması demek, dünya ve kâinatın sonu demekti. Eski Türk mitolojisine göre, &#8220;Dünya da dönüyordu. Dünyanın bu dönüşü, hem kendi ve hem de kutup yıldızı ekseninde meydana geliyordu. Çünkü dünya, Kutup yıldızı ile göğe bağlı idi&#8221;. Dünyanın dönüşü üzerinde, bu bölümün girişinde biraz bilgi vermiştik.<br />
Uygurlar Kutup yıldızına &#8220;Altun Kazuk&#8221;, yani &#8220;Altın kazık&#8221; derlerdi. Diğer Türkler ise, ona genel olarak &#8220;Temir-Kazık&#8221; yani &#8220;Demir Kazık&#8221; demişlerdi. Böyle denmesinin sebebi de, yukarıda kısa olarak söylediğimiz ve aşağıda da geniş olarak açıklayacağımız gibi, bu yıldızın göğün direği gibi tasavvur edilmesinden ileri geliyordu. Buradaki &#8220;Kazuk&#8221; veya &#8220;Kazık&#8221; sözü, bugünkü Türkçemizdeki anlamını, az çok karşılamaktadır. </p>
<p>Anadolu&#8217;da, eski Türk mitolojisinin Kutup Yıldızı ile ilgili izleri, hâlâ yaşamaktadır. Zaten, &#8220;Demir kazık&#8221;, &#8220;Demir Direk&#8221; gibi sözlerimiz, Anadolu Türklüğünün de kutup yıldızı için kullandıkları müşterek deyimlerdir. Bu yıldıza, bazı yerlerde de &#8220;Kuluçka&#8221; da denir. Bu ad da, yıldızın hareket etmemesinden dolayı verilmiş olmalı idi. </p>
<p>Türkçede &#8220;kazık&#8221; demek, yerinde duran kımıldamayan, tahta veya demirden yapılmış, büyük bir çividir. Buna bağlanan atlar da hayvanlar da onun etarfında döner dururlardı. Kutuh yıldızı da gezmeyen bir yıldızdır. Yine Türk mitolojisine göre, &#8220;Uzaydaki bütün yıldızlar, tıpkı bir at gibi ona bağlanmış ve onun etrafında dönerler&#8221;. Aynı zamanda &#8220;Göğün göbeği&#8221; de yine Kutup yıldızı idi. İşte Türklerin, gökteki yıldızlarının düzeni hakkındaki astronomik düşüncelerini ve uzay (Macrocosmos) ile ilgili tasavvurlarını, böylece özetledikten sonra, konunun daha derinlerine inebiliriz. </p>
<p>Kutup Yıldızı, &#8220;Parlaklık&#8221; sembolü:</p>
<p>Türk mitoljisinde Kutup yıldızı, &#8220;Parlaklığın bir sembolü gibi idi. Ateş gibi parlayan bir şey, ateş ile değil de; &#8220;Kutup yıldızı gibi&#8221; şeklinde tarif edilirdi. Güneş, ışık ve sıcaklık saçan bir varlık idi. kutup yıldızının özelliği ise, yalnızca parlamak ve parlak olmaktı. Uygurca Oğuz-Kağan destanına göre, &#8220;Oğuz Han bir gün bir yerde Tanrıya dua ediyor ve yalvarıyormuş. Tam bu sırada, etrafı birden bir karanlık basmış ve gökten, ay&#8217;dan da, güneşten de, parlak bir ışık inmiş. Işığın içinde güzel bir kız oturuyor ve başındaki bir taç da, parıl parıl parlıyormuş. Taç o kadar parlakmış ki, parlaklığı tıpkı Kutup yıldızının, yani Altın Kazık&#8217;ı andırıyormuş&#8221;. Bu konu ile ilgili tercümeleri Oğuz destanına ait bölümümüzde vermiş bulunuyoruz. </p>
<p>Kutup Yıldızının, bir &#8220;Demir ağaç&#8221; gibi düşünülmesi: </p>
<p>Az evvel &#8220;Kazık&#8221; deyimi üzerinde durmuş ve bunun bir &#8220;Direk&#8221; anlamına da gelip gelmeyeceğini düşünmüştük. Aşağıda vereceğimiz örnekler bize gösterecektir ki, Kutup yıldızı hem bir &#8220;Direk&#8221; ve hem de &#8220;Kazık&#8221; olarak düşünülmüştü. Türkler bu direği, biraz da bir &#8220;Demir ağaç&#8221; gibi düşünmüşler ve bunu, kendi uzay (yani kozmolojik) görüşlerine uydurmuşlardı. Ergenekon Efsanesi&#8217;ni incelerken gösterdiğimiz gibi, nasıl bir &#8220;Demir dağ&#8221; var idiyse; bunun yanında, Kutup yıldızı ile ilgili olarak, bir de &#8220;Demir ağaç&#8221; düşünülmüştü. Yalnız önemli olan nokta şu idi: Bu demir ağaçla, &#8220;Hayat ağacı&#8221;nı birbirine karıştırmamak lâzımdır. Avrupa kavimlerinde ve Cermen&#8217;lerde de, böyle bir gök direği düşünülmüştü. Avrupa mitolojisinde buna, &#8220;Universalis Columna&#8221; yani &#8220;Uzay veya kâinatın direği&#8221; veya sütunu denmişti. Ayrıca bu sütun, Kutup yıldızı ile de münasebete getirilmişti. Türkler bu sütununa daha fazla canlılık vermiş ve onu bir ağaç olarak düşünmüşlerdi. </p>
<p>Gökteki güneşin, yıldızların ve hatta bulutların hareket etmesi, insanlara göğün bir eksen etrafında döndüğü hissini veriyor. Elbetteki dünya da bu eksene bağlı idi. Onlarla birlikte dünya da dönüyordu. Ama en önemli olan göğün dönmesi idi. Sibirya ve Ortaasya kavimleri bu fikir üzerinde birleşmişlerdi. Ama Türkler, daha ziyade Kutup yıldızına önem vermişler, göğün ve bütün âlemin onun etrafında döndüğüne inanmışlardı. Türkler bunun için Kutup yıldızına &#8220;Demir Kazık&#8221; demişler; fakat yüksek bir edebiyat ve kültüre sahip olan Uygur&#8217;lar ise, buna daha da, büyük bir önem vererek &#8220;Altun Kazuk&#8221; deyimini kullanagelmişlerdi. Öyle anlaşılıyor ki Uygurların bu deyimi, sonradan Moğollara da geçmiş ve Buryat, Kalmuk v.s. gibi Moğol kabileleri de, Kutup yıldızına böyle demeğe başlamışlardı. Uygurların Cengiz-Han ve oğulları ile, kurdukları devletler üzerine yaptıkları tesirleri iyi bilenler için, böyle bir tesir, gayet tabiî görülebilirdi. Ama Moğollar için, ezelî ve yüksek bir kültür düşünenler, ayrıca Ortaasya tarihinin ince noktalarını bilmeyenler için ise, gerçekler karanlıktır. </p>
<p>Yakut Türkleri, &#8220;Demir Kazık&#8221; deyimine daha da mitolojik bir canlılık vermişler ve buna &#8220;Demir-ağaç&#8221; demişlerdi. Onlara göre, &#8220;Yer ile gök yaratılmağa ve yavaş yavaş büyümeğe başladığı zaman, bu demir ağaç da onlarla beraber yeşermiş ve yine onlarla beraber büyüyerek, yerle gök arasında yükselmiş idi&#8221;. Türk mitolojisindeki &#8220;Demir-dağ&#8221; motifini Ergenekon efsanesi ile ilgili bölümümüzde incelemiştik. Şimdi burada bir de demir ağaç ortaya çıkmaktadır. Böylece Ortaasya Türklerinin demir kazığının yerine. Yakutlarda demir bir ağaç geçmiş bulunuyordu. Kutup yıldızı bu ağacın tepesindeydi. Gök ve bütün uzay da, bu ağacın ekseninde dönüyordu. </p>
<p>Kutup yıldızının bir &#8220;At kazığı&#8221; gibi düşünülmesi: </p>
<p>At ile ilgili efsaneler, Ortaasya&#8217;da yaşamış ve yaşamakta olan kavimleri, dünya mitolojilerinden ayıran, en belirli özellikler olmuşlardı. Zaten bugünkü tükçemizde de &#8220;Kazık&#8221; sözü, hareketsizliğin ve bir yere bağlanışın ifadesidir. Ortaasya Türk mitolojisi, günlük hayatta önemli yer tutan eşyaların, hayvanların ve olayların sembolü, bir söylenmesinden başka bir şey değildi. Türkler, uzaya da, kendi evleri ve yaylaları gibi düşünmüşler ve bu düşünce düzeninden hareket ederek, uzaydaki varlıklara da, böyle ad ve deyimler buluvermişlerdi. Kutup yıldızının da bir &#8220;At kazığı&#8221; şeklinde düşünülmesi, şüphesiz ki Türk mitolojisine en çok yakışan bir eğilim olmuştur. Bu konu ile ilgili örnekleri, aşağıda kısa olarak vermeğe çalışacağız: </p>
<p>Küçükayı burcunu incelerken göstereceğimiz gibi, bu burcun kutup yıldızının en yakın olan iki yıldızı, birer at olarak tasavvur edilmişlerdi. Arkadaki dört yıldız ise, bir gök arabası idi. tabiî olarak bu atların yularları Demir-Kazık, yani Kutup yıldızına bağlanmışlardı ve onun etrafında dönüp duruyorlardı. Büyük ve Küçükayı burçları ile ilgili bölümlerimizde de söyleyeceğimiz gibi, Büyükayı burcu da, yine bu Demir-Kazık&#8217;a bağlanmış, &#8220;7 kurt&#8221; veya &#8220;vahşi köpek idiler. </p>
<p>Yakut Türkleri de bazı masallarda Demir-Ağaç deyimi yerine, &#8220;At-Kazığı&#8221; sözünü kullanıyorlardı. Buna, &#8220;Toyon&#8221; deyimini de ilâve ederek onu kutsallaştırıyor ve bir nevi, ikinci derecede bir Tanrı olarak görüyorlardı. </p>
<p>Yine bir Yakut efsanesi, yerle gök arasında yeşeren ve büyüyen bu Demir-Ağaç&#8217;dan söz açmakta ve ona bazı ilâveler de yapmaktadır. Bu efsaneye göre Demir-ağaca, yedi tane Ren geyiği bağlı imiş, bunlar, bağlarını koparmak ister ve bunun için de ağacın etrafında koşar, dururlarmış. Kutup yıldızına bağlı iki at, 7 kurt ve 7 köpekten sonra, bir de ortaya 7 Ren geyiği çıkarmaktadır. Yakutların yaşadığı buzlu tundralar, Ren geyiği bölgeleridir. Bu sebeple Ren geyiği burada daha öne geçmiştir. Yakut efsanelerinde at da çoktur. Öyle anlaşılıyor ki, bu örnekler içinde, Türk mitolojisine en çok yakışan motifler, Kutup yıldızına bağlı olan &#8220;Atlar&#8221; ile &#8220;7 kurt&#8221; idiler. </p>
<p>&#8220;At kazığı&#8221; Türkler için çok önemli bir aletti: </p>
<p>Şunu unutmamalıyız ki, &#8220;Göğün direği&#8221; veya &#8220;Demir ağaç&#8221; v.s. gibi mitolojik motiflere rağmen, &#8220;At kazığı&#8221; eski Türklerde daha önemli sayılıyordu: &#8220;Türkün çadırının veya evinin önünde, en kıymetli şeyi sayılan atını tutan ve atının emniyetini sağlayan önemli eşyalarından biri de, at kazığı idi. Türk mitolojisi temellerini mistik düşünceden almamıştı&#8221;. Türkler daha ziyade, günlük hayatlarında her an beraber oldukları şeylere birer şahsiyet vererek mitolojilerini meydana getirmişlerdi. </p>
<p>Ortaasya&#8217;da yaşayan atlı Türklerin, her birinin evinin önünde, bir at kazığı vardı: &#8220;Türkler, Tanrılarını da kendileri gibi düşünüyorlar ve onun da kutsal bir atı olduğunu, bu atın da bir kazığa bağlanmasının gerektiğini tasavvur ediyorlardı&#8221;. Katanof bazı Türk hikâye ve efsanelerinde &#8220;Tanrının evi ile atını bağladığı bir kazıktan&#8221; da söz açıyor. Bu hâkayelerde sözü geçen kazığın, Kutup yıldızı olduğuna dair herhangi bir açıklamada bulunulmamıştır. Bunu misâl olarak vermekten maksadımız, böyle bir düşüncenin de var olduğunu belirtmek içindir. Türklere nazaran, çok daha ilksel bir hayat yaşayan; fakat Proto-Moğol kültürünün bozulmamış birçok özelliklerini hâlâ kendi içlerinde yaşatan Buryatlarda da, bu konu ile ilgili bir efnase vardı: &#8220;Buryatlarda, demirci ve demircilikle ilgili inanışlar, önemli bir yer tutmuşlardı. Bir efsaneye göre demircilerin baş Tanrısı Boşintoy&#8217;un 9 oğlu, insanlara da demircilik san&#8217;atını öğretmişlerdi. Bu 9 demirci, Kutup yıldızından bir at kazığı ve Altın-Deniz adı verilen denizden de, bir yarış yeri yapmışlardı&#8221;. Demircilerin, Kutup yıldızından bir at kazığı yaptıklarına bakılırsa, Kutup yıldızının da demir olması gerekiyordu. Yer yer söylediğimiz gibi Buryatlarda Demircilik san&#8217;atı, pek yayılmış değildi. Onlara göre, ateşle oynayan ve bir sihirbazı benzeyen Demirciler, büyük Şamanlar olmalı idiler. </p>
<p>Bütün yıldızların, bir bağla Kutup yıldızına bağlanmış olması, yalnız Türklere özel bir inanış değildi. Hint mitolojisinde ve Avrupalılarda da, bu düşünce düzenlerini görüyoruz. Türklerin onlardan farkı, bu düzeni at kazığı, at arabası veya 7 kurt gibi kendilerinin günlük hayatlarının birer parçası olan sembollerle ifade etmiş olmaları idi. </p>
<p>Kutup yıldızının &#8220;Göğün kapısı&#8221; olarak düşünülmesi:</p>
<p>Ortaasya ve Altay mitolojisine göre Kutup yıldızı, yerden göğe açılan bir kapı gibi idi. Tanrının bu kapısı herkesede açık değildi. Eğer Tanrının bu kapısı açılırsa, insanlar Tanrıya sığınabilirlerdi. Gerçi diğer yıldızlar da göğün birer deliği gibi düşünülmüşlerdi. Fakat, &#8220;Orta kapı ve Tanrı yolu, ancak Kutup yıldızı kapısı&#8221; idi. Ülker ile ilgili bölümümüzde de söylediğimiz gibi bu yıldızın deliklerinden ancak kötü ve soğuk havalar girebilirdi. Kutup yıldızı kapısı ile, Tanrı ülkelerinin başladığı, bir gedik veya geçitti. Göğe çıkan erkek Şamanlar, bu kapıya kadar çıkar ve daha ötesine gidemezlerdi. Orada kendilerini, Tanrının elçileri olan ruhlar, (Utkuçı) lar karşılar ve Şamanlarla konuşurlardı. Bundan sonra da Şamanlar, yeniden yere inerlerdi. Bundan öteye insanlar ve aşağısına da, kutsal ruhlar geçemezlerdi. Bu suretle maddî ve manevî dünya, birbirinden ayrılmış oluyordu. Fakat bazı Altay efsanelerinde, &#8220;Bu geçit bazı Şamanlar tarafından seçilmişti. Kutup yıldızı göğün 5. katında idi. 6. katında ay ve 7. katında ise güneş vardı&#8221;. Tabiî olarak, göğü 7 kat olarak tasavvur eden Türk efsanelerine göre bu böyledir. Göğün 9 kat olduğu bölgelerde ise durum değişir. </p>
<p>Türklerin Kutup yıldızı ile ilgili inançları, yerli ve köklü idi: </p>
<p>Gerçekten Altay mitolojisinde, &#8220;Gök kapısı&#8221; düşüncesi çok yaygındı. Fakat bunların bazıları, yerli bir düşünceden meydana gelmişler ve birçokları da, dış tesirlerin altında kalınarak söylenmişlerdi. Dışarıdan gelen bu tesirler de, az çok yerli düşüncelere benzetilerek anlatıldığı için, eski yabancı şekillerini kaybetmişlerdi. Meselâ &#8220;Yıldız düşmesi inancı&#8221;, bugünkü Anadolu Türklüğünde yaygındır. Avrupa ve Asya&#8217;nın bir çok milletleri de böyle bir olaya inanırlardı. Artık bu düşünce, insanlığın malı olmuştur, diyebiliriz. Fakat böyle bir inanışın yaygın olarak görülmesi, Türklerin bu inancı muhakkak olarak dışarıdan aldıklarını gösteren bir delil sayılmaz. Bir de, bu fikrin anlatılış ve ifade ediliş şekillerine bakmak lâzımdır. </p>
<p>Tabiî olarak böyle bir düşüncenin meydana gelmesine, bazı temel tasavvurların tesirleri de olmuştur. Gökyüzü bir çadır gibi düşünülmüştür. Bunun sonucu olarak, bu çadırın delikleri de yine zihinler de birer yıldız olmuşlardı. Bu duruma göre &#8220;Yıldız düşmesi&#8221; nin nereden ve nasıl olabileceğini, aşağıdaki Yakut Türklerine ait inanışın yardımı ile daha kolay anlayabiliriz:<br />
Tanrı bir çadır kurmuş, yeryüzünü kaplamış,<br />
Gökyüzü çadır olmuş, dünyamızı saklamış.<br />
Göğü kötü ruh basmış, yere inmesin diye,<br />
Tanrı çadırı aşmış, bir koca direk ile.<br />
Bu direk dünyanın tam ortasından uzarmış,<br />
Kutup yıldızını da, tam altından tutarmış.<br />
Bu çadır dışındaki, uzay aydınlık imiş,<br />
Kubbenin içindeki yerse karanlık imiş.<br />
Dünya aydınlık olmuş, Tanrı delikler açmış,<br />
Delikler yıldız olmuş, dünyaya ışık saçmış.<br />
Göğün, yuvarlak bir çadır gibi düşünülmüş olması, yalnızca Türklerde görülen bir inanç değildir. Eski Babil metinleri de göğe, &#8220;Yeryüzünün çoban Çadırı&#8221; demişlerdi. Tevrat ise göğü, &#8220;Dünya yüzüne gerilmiş bir tül veya çadıra&#8221; benzetmişti. Bizce bu düşünceyi, hemen bir Babil veya Tevrat tesiri olarak saymak, ilmi bir hareket olmasa gerektir. Herhalde Evrasya&#8217;nın Türk ve Cermen atlı göçebelerinde çadır, Babil halkına nazaran daha önemli bir rol oynuyordu. Esasen Ortaasya ve Sibirya göçebelerinde çadır, göğün bir nevi, küçük bir sembolü gibi idi. din törenlerinde de, çadırın içine girilir ve sanki göğün katlarında geziliyormuş gibi hareket edilirdi. Çadırın zemini, yeryüzü olur ve bacası da, göğün kapısı gibi sayılırdı. Bu konu ile ilgili Altay ve Ortaasya&#8217;da yapılmış bir çok din törenleri, seyyahların kitaplarına geçmiştir. Kuzeydoğu Asya&#8217;nın, uç bölgelerinde yaşayan Çukçı ve Koryak gibi iptidaî kabilelerde, bu inanış daha da belirli bir şekil alıyordu. Bu düşünce düzeni, bu yolla Kuzey Amerika&#8217;ya da yayılır ve oranın yerlileri de, kutup yıldızının göğün yere açılan bir kapısı olduğuna inanırlardı. Bu konu ile ilgili olarak Çukçı&#8217;ların inanışları şöyle özetlenmiştir:<br />
Bütün göklere yerden, açılırmış bir kapı,<br />
Bir büyük direk dipten, olmuş kapının sapı.<br />
Derler Kutup yıldızı, gökteki bu kapıdan,<br />
Aydınlatırmış bizi, nur verir üst yapıdan.<br />
Şamanlar <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kartal/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kartal">kartal</a> olur, bu kapıyı aşarmış,<br />
Tanrıya yoldaş olur, şeytanları basarmış.<br />
Gökteki Kutup yıldızına paralel olarak düşünülen, Yer altı âleminin merkezi ve &#8220;Demir Kazığı&#8221; </p>
<p>Yer altı âlemine Hanlık eden İrle-Han&#8217;ın da, gökteki düzene benzer bir dünyası vardı. Bu konuyu ilgili bölümümüzde incelemiştik. Bu efsaneye göre, &#8220;Gökte bulunan kutsal &#8216;Dokuzdallı&#8217; ağacın bir eşi de, yer altı âleminde bulunuyordu. Kutup yıldızının bir sembolü olan Demir-Kazık&#8217;a, Tanrılar nasıl atlarını bağlıyorlarsa; yer altı Han&#8217;ı İrle Han da atını, yeraltındaki bu dokuz dallı ağaca bağlıyordu&#8221;. Biz şimdiye kadar yalnızca yeryüzünün göbeği ile Kutup yıldızını birbirine bağlayan Demir-Kazık&#8217;tan söz açmıştık. Bu efsaneye göre, yalnız gökte değil; bunun aşağıda devamı olarak, yer altı âleminde de, ikinci bir kutup ve merkez düşünülüyor gibiydi. Bizce bunun da normal görülmesi lâzımdı. Çünkü Türkler 7 veya 9 kat gökten söz açarken; bunun paraleli olarak, 7 veya 9 kat yerden de bahsediyordu. </p>
<p>6. KÜÇÜKAYI BURCU</p>
<p>&#8220;Ak, boz atlar çekermiş, Küçükayı burcunu,<br />
&#8220;Tanrı kazığa germiş, dizginlerin ucunu!&#8221; </p>
<p>Eski bir Türk Efsanesi </p>
<p>Aşağıda da söyleyeceğimiz gibi Küçükayı burcu, eski ve öz Türk mitolojisinde, &#8220;Bir arabayı çeken iki at gibi&#8221; düşünülmüştü. Anadolumuzun çoğu yerlerinde de bu burca &#8220;Koyun ağılı&#8221; da derler. Eski Türk mitolojisinde Büyükayı burcunun, &#8220;Yedi kurt&#8221; olduğu düşünülürse, Anadolu&#8217;da buna &#8220;Koyun ağılı&#8221; denmesi, herhalde boş olmasa gerekti. Bu konular üzerinde, çok geniş bir bilgiye sahip olan Ahmet Vefik Paşa&#8217;ya göre Küçükayı burcu, &#8220;Araba&#8221;dan başka bir şey değildi. Ahmet Vefik Paşa Anadolu&#8217;daki halk inanışlarına büyük bir önem verirdi. Ortaasya&#8217;daki Kırgız Türkleri, bütün burçların yıldızlarını, geyik ve &#8220;Dağ koyunları&#8221;na benzetmişlerdi. Bunun için de Küçükayı burcuna, &#8220;Altı arkar&#8221;, yani &#8220;Altı dağ koyunu&#8221; adını vermişlerdi. Sibirya&#8217;ya doğru gidildikçe, yani Altayların kuzeylerinde bu burç, &#8220;İt yettegen&#8221;, yani &#8220;İt yedigen&#8221;i veya yedilisi olmuştu. Fakat öyle anlaşılıyor ki, bu burç ile ilgili efsanelerin en öz ve en eski örnekleri, Güney ve Batı Türkleri arasında yaşıyordu. </p>
<p>Büyükayı, Küçükayı&#8217;nın &#8220;Yedi bekçisi&#8221;: </p>
<p>Bilindiği üzere Küçükayı burcu, Kutup yıldızına en yakın olan bir burçtur. Türk mitolojisinde birinci derecede öneme sahip olan yıldız, hiç şüphe yok ki, Kutup yıldız idi. Diğer burçlar ise, Türklere göre onun etrafında dönerledi. Kutup yıldızı ile ilgili bölümümüzde bu konuyu geniş olarak ele almış bulunuyoruz. Zaten Kutup yıldızına &#8220;Demir-Kazık&#8221; denmesinin sebebi de budur. Küçükayı burcunun kuyruk tarafı. Kutup yıldızına en yakın olan yıldızdır. Bütün burç, bu kuyruk üzerinden, kutup yıldızının etrafında döner. İşte bu sebepten dolayı Türkler Küçükayı burcuna daha fazla önem vermişler ve Büyükayı burcunu da, adetâ onun bir peyki ve koruyucusu bazan da düşmanı olarak tasavvur etmişlerdi. Ortaasya, Tanrı dağları ve Batı Türkistan bölgelerinde, Büyükayı burcunu iyi bir gözle bakılmış ve bu burç, Küçükayı burcunun &#8220;Yedi Bekçisi&#8221; olarak adlandırılmıştır. Kırgızlar arasından toplanmış olan aşağıdaki inanış, bu konuda bize daha açık bir fikir vermektedir:<br />
Derler ki Küçükayı, yıldızlı kuyruğuyla<br />
Andırır arabayı, uzun ince okuyla.<br />
Bunu çeken atların, rekleri ak, kır imiş,<br />
Bu iki at gerçekten, çok soylu aygır imiş.<br />
Büyükayıysa meğer, atları takip eder,<br />
Bekçilik yapar imiş, kurtlar gelirse eğer.<br />
Atları gözlerlermiş, durmadan izlerlermiş,<br />
Bundan Büyükayıya, &#8220;Yedi Bekçi&#8221; derlermiş.<br />
Büyükayı, Küçükayı&#8217;nın &#8220;Yedi Düşmanı&#8221;: </p>
<p>Büyükayı ile ilgili bölümümüzde de göstereceğimiz gibi, Kuzey Asya ve Sibirya halkları, Büyükayı burcunu, iyi bir gözle bakmıyorlardı. Bu bölge halklarına göre bütün gezegenler, bu burcu kovalamakta ve ondan intikam almak istemekte idiler. Bütün bu inanışlar, Büyükayı burcunun yanında gezen, küçük yıldız (Alcor) hakkında söylenmiş efsanelerin tesiri altında meydana gelmişlerdi. Efsanelere göre bu küçük yıldız, diğer gezegenlerden çalınmıştı. Bunun için de Büyükayı burcunun yedi yıldızı birer hırsız ve birer haydut idiler. Yine efsanelere göre bunlar, haydutları koruyan, birer Tanrı idiler. İşte bu inanışların tesiri altındadır ki, kuzey bölgelerinde Büyükayı burcu, Küçükayıyı kovalayan bir düşman olarak sayılmıştır. Görülüyor ki, her iki efsane de konu itibarı ile birbirlerine yakın idiler. Aralarındaki ayrılık, daha çok motif ve inanış farkından ileri gelmekte idi: </p>
<p>ATLARI KOVALAYAN KURTLAR<br />
Büyükayı burcu da, yedi azgın kurt imiş,<br />
Zincirlerin ucunda, gökler burca yurt imiş.<br />
Kurtlar zincirler ile, kazığa bağlanmışlar,<br />
Salınmasınlar diye, iyice sağlanmışlar.<br />
Kutup yıldızı imiş, bu sağlam demir kazık,<br />
Avları yıldız imiş, burçlaraysa çok yazık!<br />
Küçükayı burcunda, iki ak, boz at varmış,<br />
Zincirler ucundaki, kurtlara gökler darmış.<br />
Her şeyi kaparlarmış, kurtlar bir salınsaymış,<br />
Kıyamet de koparmış, düzensiz kalınsaymış.<br />
Altay ve Güney Sibirya efsanelerinde de &#8220;Yedi Köpek&#8221; den sık sık söz açılıyordu. Sembolik (Metaphorical) olarak söylenen bu deyimin, Büyükayı burcunu ifade etmesi muhtemeldi. &#8220;Cedey-Han&#8217;ın&#8221; &#8220;Yedi Köpeği&#8221;, Altın Dağ&#8217;ın kapısında nöbet bekliyordu. Bu Altın dağın, göğün direği ve dolayısı ile Kutup yıldızı, yani &#8220;Demir kazık&#8221; olması muhtemeldi. Başka bir efsanede de, &#8220;Yedi Kurt bir kısrağı kovalıyorlardı&#8221;. Bu efsaneleri, gerçek anlamları ile değerlendirmek için, bu sembolleri de bilmek lâzımdır. </p>
<p>7. BÜYÜKAYI BURCU </p>
<p>&#8220;Büyükayı burcu da, azgın kurt imiş,<br />
&#8220;Zincirlerin ucunda, gökler burca yurt imiş!&#8230;&#8221; </p>
<p>Eski bir Türk Efsanesi </p>
<p>Bu burcun en eski türkçe adı, &#8220;Yediger&#8221;dir. Bu ad şimdi bile, Anadolumuzun birçok yerlerinde yaşamaktadır. Tabiî olarak Anadolu Türkleri buçok eski türkçe burc adını anlamamışlar ve onu türlü şekillere sokmuşlardı. Kimi &#8220;Yedi kör&#8221; demiş, kimisi de &#8220;Yedi ker&#8221;, yani &#8220;Yedi eşek&#8221; anlamına getirmişlerdir. Böylece de Anadolu&#8217;da birçok efsaneler türemiştir. Anadolu&#8217;nun kıyı bölgelerinde, bu burca &#8220;Gemi yıldızı&#8221; denir. &#8220;Kömük&#8221; diyenler de vardır. Bu deyim de Türk kültürü bakımından ayrı bir önem taşır. Burcun en eski türkçe adı, hiç şüphe yok ki &#8220;Yediger&#8221; idi. X. yüzyıldan sonra &#8220;Yedigen&#8221;, yani &#8220;Yedili&#8221; haline girdi. Meselâ Kutadgu Bilig&#8217;de şöyle deniyordu:</p>
<p>&#8220;Yedigen götürdü, ta yukarı başına,<br />
&#8220;Başka bir ışık saçtı, parlattı her yanını!&#8221; </p>
<p>Altaylıların kuzeyindeki Türkler bu burca, &#8220;At yettegen&#8221;, yani &#8220;Yedi at&#8221;, &#8220;At yedilisi&#8221; demişlerdi. Kırgız Türkleri ise, Büyükayı burcunun yıldızlarını &#8220;Yedi dağ koyunu&#8221; gibi düşünmüşler ve bunun için de ona &#8220;Yeti arkar&#8221; adını takmışlardı. Türkler, Büyükayı burcunun sağ tarafında parlayan ikili yıldız topuna da büyük kıymet vermişlerdi. Anadolu&#8217;muzda bu iki yıldıza &#8220;İki karındaş&#8221; veya &#8220;İki kardeş&#8221; de denir. Ortaasya Türkleri ise bunları, &#8220;Koş Öğüz&#8221;, yani &#8220;Çift Öküz&#8221; adı ile anmışlardır.</p>
<p>&#8220;Büyükayı&#8221;, yani &#8220;Yedikardeşler&#8221; burcu hakkında, Ortaasya ve Sibirya&#8217;da söylenen efsaneleri, başlıca iki gruba ayırabiliriz: </p>
<p>1. Batı Sibirya halkları, Yedikardeşler burcuna, genel olarak &#8220;Geyik&#8221; adını verirlerdi. Ortaasya Sibirya ve Altay dağlarının kuzeylerine gelince, efsaneler daha da durulaşır ve bu burca, geyik denmesinin sebepleri anlaşılırdı. Meselâ Yeniseyliler, yalnızca dört köşe olarak dizilen dört yıldıza, &#8220;Geyik&#8221; adı verilirken; baştaki üç yıldıza da &#8220;Avcı&#8221; derlerdi. Bu, &#8220;Üç avcı ve dört geyik&#8221; motifi, Yedikardeş burcu ile ilgili efsanelerin en açık ve en berrak motifleri idiler. </p>
<p>2. Yedi yıldızı, &#8220;Yedi kardeş&#8221; olarak kabul eden efsaneler, Orta ve Batı Asya Türklerinin, inanışlarına da uygundur. Bu ikinci tür efsanelerde, yedi yıldızı, 4 ve 3 diye, ikiye ayırma pek görülmüyordu. </p>
<p>Bunların hepsi de, &#8220;7 kardeş&#8221;, &#8220;7han&#8221; veyahut da &#8220;7 hırsız&#8221; şeklinde, hep beraberce rol oynuyorlardı. </p>
<p>Eski Türkler, Yedikardeşler burcuna, Yetigen derlerdi. Bundan da anlaşılıyor ki, onlar da bu yedi yıldızı, bir bütün olarak düşünüyorlardı.</p>
<p>Büyükayı burcunun gezişi ve aldığı duruşlar, bir &#8220;Takvim&#8221; ve &#8220;Hava raporu&#8221; olarak da işe yaramıştı. Kuyruğunun gösterdiği yöne göre, mevsim değiştirdi: &#8220;Kuyruk doğuda ise bahar, güneyde yaz, batıda sonbahar ve kuzeye kayan kuyruk da, kışın geleceğini haber verirdi. Burcun gerilemesi ve ışıklarının azalması, don başlangıcını; daha ışıklı ve parlak olması da kar yağışı ile sıcakların artacağını gösteren alâmetlerdi&#8221;. Çünkü kuzey bölgelerde, karın yağması da bir müjde idi. </p>
<p>Ortaasya&#8217;nın eski atlı Türkleri, bu burca büyük bir önem verirlerdi. Anadolu ile Ortaasya&#8217;yı bir derviş kıyafeti ile gezen H.Vambery&#8217;nin de, bu burca verilen önem gözünden kaçmamıştı. Bu meşhur yazarın anlattığı efsaneyi özetler kısmında bulacaksınız. Ona göre, &#8220;Kırgızlar bu burca, Yedi Karaçkı, yani Yedi haydut derlerdi. En uçtaki iki yıldız, Ak-Boz at ile Kök-Boz adlı iki aygırdı. Ak-boz deyimleri, bu atların renklerini gösteriyorlardı. Ortadaki yıldızı da, bir nevi arabanın oku oluyormuş. Bu suretle bu iki at, Kutup yıldızına koşulmuş olarak gökte koşarlarmış&#8221;. Vambery de, bu efsanenin su katılmamış bir Türk görüşü olduğunu söyledikten sonra, hayranlığını belirtmekten geri durmamıştı. </p>
<p>&#8220;Yedi Han&#8221; ve Büyükayı burcu: </p>
<p>Altay Türkleri genel olarak, Büyükayı burcunun yedi yıldızını, &#8220;Yedi Han&#8221; olarak kabul etmişlerdi. Ortaasya&#8217;da Büyükayı burcu, diğer gezegenlerin düşmanı olarak görülmüştü. Gezegenlere yaptığı savaşların sonu gelmezmiş. Bunun için de diğer gezegenler, Büyüayı burcundan intikam alma ve kan davası peşinde imişler:<br />
Göklerin &#8220;Yedi Han&#8221;ı, Yıldızların Sultanı&#8221;,<br />
Büyükayı burcuymuş, fakat çokmuş düşmanı.<br />
Pek çok savaş yapmışlar, pek çok da can yakmışlar.<br />
Bunun için yıldızlar, ona kanca takmışlar.<br />
Yıldız &#8220;Erkek&#8221; ve küçük yıldız da, &#8220;Kız&#8221; olarak tasavvur edilmişti. Bu küçük yıldız (Alcor), bundan sonra vereceğimiz efsanelerin bir çoklarında yer alacaktır. Ortaasyalılara göre bu küçük yıldız, diğer gezegenlerden çalınmış bir parçadır. Bunun için de diğer gezegenler, bu küçük yıldızlarını geriye almak için, Büyükayı burcunu kovalar dururlardı. Yukarıda Altay Türklerinin söyledikleri &#8220;Yedi Han&#8221; efsanesi de, böyle bir konu üzerine kurulmuş olmalıydı. Fakat hikâyenin kısa tutulmuş olması sebebi ile, durum iyice anlaşılmaktadır. Aşağıdaki özet, Kırgızlara ait bir inanıştır:<br />
Bir gezegenin iki, çok güzel kızı varmış,<br />
Onların yokmuş eşi yıldızlar hep hayranmış.<br />
Büyükayı burcunun, yedi kardeş yıldızı,<br />
Bir de kızımız olsun, diye çalmışlar kızı.<br />
Yedi kardeşle kalmış, bu parlak küçük yıldız,<br />
Onlara neş&#8217;e salmış, Alkor da denen bu kız.<br />
Yıldızlar hep küsmüşler Yedi Hırsız demişler,<br />
Peşlerine düşmüşler, kalın kızsız demişler.<br />
Bu inanışı, Moğollar&#8217;da da görüyoruz. Tabiî olarak bu inanışın, Kırgızlardan mı Moğollar&#8217;a; yoksa Moğollardan mı onlara geçtiğini belirtmek çok güçtür:<br />
Yedi kardeş akmışlar, bir yıldız çalmışlar,<br />
Bundan dolayı onlar, &#8220;Hırsız&#8221; adı almışlar.<br />
Tanrısı hırsızların, sevgilisi kızların,<br />
Olmuşlar bunun için, düşmanı yıldızların.<br />
&#8220;Yedi aygırlar&#8221; ve Büyükayı burcu: </p>
<p>Büyükayı burcunun yedi yildızı, bazan da &#8220;Yedi Aygır&#8221; şeklinde düşünülmüştü. Diğer inanışları tamamlamak üzere, aşağıdaki Buryat rivayetini özetlemeden geçemeyeceğiz. Bu güzel efsanenin bazı motifleri, Türk mitolojisinin umumî çizgilerine de benzerlik gösterir. Meselâ &#8220;Kuş dilinden anlama&#8221; Ortaasya masallarının bir özelliğidir. &#8220;Kargaların gelip fikir vermesi&#8221; de, Türk mitolojisine yabancı bir motif değildir. &#8220;Dağ deviren&#8221;, &#8220;Deniz yutan&#8221;, &#8220;Ok atan&#8221; kardeşlere, yolda rastlama motifi de Türk masallarının bir özelliğidir. Burada da küçük yıldız, yine kaçırılmış bir kız rolündedir:<br />
Fakir bir adam varmış, karga dili anlarmış,<br />
Han&#8217;ın hasta kızına, kargadan derman almış.<br />
Hastalığı gidermiş, Han&#8217;da rahata ermiş,<br />
Armağan olsun diye, atlı ak aygır vermiş.<br />
Adam yola koyulmuş, altı arkadaşbulmuş,<br />
Altı arkadaşın da, hünerleri pek bolmuş.<br />
Biri iyi koşarmış, biri deniz yutarmış,<br />
Biri ise dünyada, ne dense duyarmış.<br />
Atları paylaşmışlar, Han&#8217;la karşılaşmışlar,<br />
Han kızını verince, alıp uzaklaşmışlar.<br />
Halk kızıp hücum etmiş, öldürüp ezecekmiş,<br />
Tanrı buna üzülmüş, onları göğe çekmiş.<br />
Çin mitolojisinde de bu küçük yıldız (Alcor), önemli bir rol oynar: &#8220;Büyükayı burcunun dört yıldızının teşkil ettiği dörtgen, (Çinlilere göre), büyük bir Tanrının oturduğu, bir araba idi. Bu araba da üç yıldız tarafından çekilirdi. Burcun dirseğinde bulunan küçük yıldız ise, gökte uçan bir melek tarafından tutularak, arabadaki Tanrıya sunulmakta idi&#8221;. Burada da görülüyor ki, Çinliler, bu küçük yıldızı burçtan ayrı saymışlardı. Bize göre, Buryatların Büyükayı burcu hakkındaki esas efsaneleri, daha başka türlü anlatılmıştı. Buryatlara göre bu burcun dört yıldızı, dört ölünün kafatası idiler. Onların arasında anlatılan bir efsaneye göre: &#8220;Büyük bir kahraman çıkmış ve 7 Kara-Demirci&#8217;yi öldürmüş. Onların kafataslarını boşaltarak, bunlardan dört tane şarap kâsesi yapmış. Sonra da, kafataslarından yaptığı bu kâseleri, gökte unutmuş ve aşağıya inmiş. Çünkü, bu kafataslarından o kadar çok şarap içmiş ki, artık bunları düşünümez olmuş. İşte, gökte parlayan 7 demircinin bu kafatasları, Büyükayı burcunu meydana getirmişler. Bunun için de, Büyükayı burcu, her zaman demircileri korurmuş. Demirciler de onlara, kurban verirlermiş&#8221;. İşte Buryat Moğollarının, Büyükayı ile ilgili gerçek efsaneleri bu olmalıydı. Çünkü Buryatlar da, &#8220;Demirci&#8221; deyimi, sembolik olarak Şamanlara verilen bir unvandı. Kara Demirciler ise Kara-Şamanlar&#8217;dı. Demircilerle ilgili bölümümüzde bu konu üzerinde durmuştuk. </p>
<p>Orta Sibirya ile Batıdaki efsaneler, daha çok geyik motifi üzerinde kurulmuştur. Bazılarına, meselâ Samoyed&#8217;lere göre Büyükayı burcu bir geyik idi. bir avcı olan, Kutup yıldızı tarafından kovalanıyordu. </p>
<p>8. TERAZİ BURCU </p>
<p>&#8220;Terazi burcu gökte, bir yay gibi durmuş,<br />
&#8220;Avcıları da sözde, yılnız bu burç korurmuş!&#8230;&#8221;</p>
<p>Bir Türk Efsanesi </p>
<p>Önasya kültürlerinde &#8220;Mizân&#8221; ve &#8220;Terazi&#8221; adı verilen bu burca, eski Türkler &#8220;Ülgü&#8221; derlerdi. Öyle anlaşılıyor ki bu eski türkçe deyim de, yine &#8220;Terazi&#8221; sözünden tercüme yolu ile meydana gelmişti. Çünkü eski Türkler, teraziyi ülgü adını veriyorlardı. Eski Türkler Terazi burcuna &#8220;Karakuş&#8221; da derlerdi. Bu burca niçin Karakuş dendiğini bilmiyoruz. Fakat herhalde en eski Türk deyimi, Karakuş olsa gerekti.</p>
<p>Ortaasya Türkleri genel olarak İran kültürlerinin tesirleri altında kalmışlar ve Anadolu&#8217;da olduğu gibi, &#8220;Terazi&#8221; veya &#8220;Tarazı&#8221; deyimini kullanmışlardı. Altay&#8217;daki Teleüt ise, Terazi burcuna &#8220;Üç Miıgak&#8221; demişlerdi. Bununla ilgili efsaneyi aşağıda anlatacağız. </p>
<p>Anadolu&#8217;da, &#8220;Terazi burcu&#8221; deyimi çok yaygındır. Fakat bu burca, Osmanlı devletinde bile, &#8220;Beş karındaş&#8221; adı verilmişti. Köylüler arasında ise, onlara &#8220;Beş kardeşler&#8221; denir. Türk mitolojisinde, üçü ana yıldız ile, iki yan yıldız birbirinden ayrılmıştı. Üç yıldız, göğe kaçan geyikler ve iki yan yıldız ise, onları kovalayan avcı ile yayı olmuşlardı. Bu burca, yalnızca &#8220;Üç arkar&#8221;, yani &#8220;Üç dağ koyunu&#8221; diyen Türkler de vardır. </p>
<p>Hiç şüphe yok ki, bu burcun en eski türkçe adı &#8220;Karakuş&#8221; idi. Bu burcun, genel olarak doğudan doğması sebebi ile, Türkler Terazi burcuna ayrı bir önem vermişlerdi? Türk dilinin ve kültürünün sonsuz bir hazinesi olan Kutadgu Bilig, şöyle diyordu:<br />
&#8220;Doğu yönden Karakuş kopup gökte yükseldi,<br />
&#8220;Düşman ateşi gibi, gökleri ışık deldi!&#8221;<br />
&#8220;Bakagördü doğudan, Karakuş çıkıp, doğup,<br />
&#8220;Kopa gelmişti yerden, çıplak yalın teg olup!&#8221;<br />
Bu burca, Ortaasya&#8217;da &#8220;Kesil&#8221; ve Andoluda&#8217;da, &#8220;Kuyruk yıldızı&#8221; diyenler vardır. Fakat bu deyimlerin Türk mitolojisindeki yerlerini iyice belirtemiyoruz. </p>
<p>Bu burç, Arapların &#8220;Cevza&#8221; veya &#8220;Seyf ül Cebbar&#8221; dedikleri üçlü yıldız kümedir. Avrupalılar, Arapların tesiri altında kalarak, &#8220;Orion kılıcı&#8221; deyimini de kullanmışlardı. Anadolu&#8217;da bu burçla ilgili birçok inanışlar vardır. Ünlü Gaziantepli bilgin mütercim Asım Efendi&#8217;ye göre, &#8220;Bu burçta, hırsla çomak kaldırmış ve başkasına vurmak isteyen bir adamın hayali de görülür. Ayrıca iki yıldız arasında da bir &#8216;tavşan&#8217; vardır&#8221;. Asım Efendi bu açıklamasında, eski Türk inançları ile İslâmiyetin getirdiği bilgileri, bir arada göstermeğe çalışmıştır. </p>
<p>Ortaasya ve Sibirya efsanelerinde bu burç da, Büyük ve Küçükayı burçları ve Kutup yılıdızı ile ilgili görülmüştü: &#8220;Terazi burcunun üç yıldızı (hemen hemen bütün efsaneler de) usta bir avcı tarafından amansız bir şekilde kovalanan ve canlarını kurtarmak için kendilerini göğe atan Üç geyik gibi tasavvur edilmişlerdi&#8221;. Bu efsanenin, dışına çok az yerlerde çıkılmıştır. Meselâ Yenisey vadilerinde, Terazi burcunun üç yıldızının, üç geyik kafatası olduğuna inananlar da vardır. Fakat bu gibi hikâyelere çok az rastlanır. </p>
<p>Terazi burcu hakkındaki efsaneleri de Potanin toplamıştır. Burada özetlerini vereceğimiz inanışların çoğu, bu ünlü seyyahın kitaplarından alınmştır. Yalnız yine bu kitapta bulunan Tunguz lara ait bir efsane, diğerlerinden açık bir şekile ayrılmaktadır. Bu sebeple bu efsaneye, daha başlangıçta özel bir önem vermeği doğru buluyoruz. Bütün efsanelerde, &#8220;Üç geyik ile bir avcı&#8221; motifi, genel olarak görülen bir özelliktir. Fakat Tunguz efsanesindeki bu avcının, &#8220;Başı insan ve gövdesi de at&#8221; idi. Bu, eski Yunan mitolojisinin &#8220;Kentaur&#8221;undan başka bir şey değildi. Bu motif, Sibirya&#8217;daki Tunguzlara nasıl gelmiş ve nasıl girmişti? Yoksa bu yerli, bir motif mi idi? bu mesele şimdilik karanlıktır. Kentaur şeklindeki bu avcının attığı oklar da, diğer efsanelerde olduğu gibi, birer yıldız olmuşlardı. Bu yıldızlar için de, aynı efsaneyi anlatan Tunguzlar, onlara &#8220;Ateşli yıldızlar&#8221; adını verirlermiş. Terazi yıldızı Çin&#8217;de zaman ölçme ve takvim bakımından çok önemli görülmüştü. Bu sebeple Çin tesiri altında kalan bazı Ortaasya kabileleri, terazi burcuna bu bakımdan da önem vermişlerdi. </p>
<p>Bununla beraber Bektaşîler yarı şaka da olsa, burçları ele alıp bazı şiirler düzmemiş değillerdir. Meselâ Azmî Baba, Terazi (Oron) burcu için şöyle diyor: </p>
<p>&#8220;Mizân iki göz terazi yaptın,<br />
&#8220;Bakkal mısın, yoksa dükkâncı mısın? </p>
<p>Tabiî olarak bu şiir de İslâmî düşünceye göre söylenmişti. Eski Türkler Terazi burcuna Kara-kuş derlerdi. Bunun için de herhalde ayrı bir efsane vardı. </p>
<p>Üç geyiğin bir avcı tarafından kovalanması ve bu geyiklerin göğe çıkarak, Terazi burcunun üç yıldızını meydana getirmeleri ile ilgili efsaneler, Ortaasya kavimlerinde çok yaygındır. Teleüt Türklerine ait inanışları, aşağıda özetlemekle işe başlıyoruz:<br />
Görmüş üç ay geyiği, Kuguldey adlı biri,<br />
Tutamamış onları, ne ölü, ne diri.<br />
Geyikler koşuşmuşlar, iyice yorulmuşlar,<br />
Bakmışlar olmayacak, kalkıp göğe uçmuşlar.<br />
Avcı arkadan bakmış, iki ok göğe atmış,<br />
Tıpkı yıldızlar gibi, okları göğe çıkmış.<br />
Geyikler gökte kalmış, her yana ışık salmış,<br />
Avcıyı bekler gibi, üçlüce sıra almış.<br />
İki ok gökte gezmiş, biri geyiği delmiş,<br />
&#8220;Kanlı Yıldız&#8221; demişler, fakat parlak güzelmiş.<br />
Öbür ok bir ak yıldız, atı bir parlak yıldız,<br />
Avcının kendisi de olmuş bir şakrak yıldız.<br />
Ortaasya&#8217;nın daha güney bölgelerinde anlatılan aşağıdaki efsane, yukarıdaki Teteüt efsanesinin biraz daha kısaltılmış ve oldukça da bozulmuş bir şeklidir. Öyle anlaşılıyor ki, gökteki bazı yıldızlara da aç köpeği, av doğanı gibi adlar veriliyordu. Bu adlar da, böyle bir efsane ile birbirlerine bağlanmıştı. Fakat Terazi burcunun bir &#8220;yay&#8221; olarak tasavvur edilmesi, oldukça yayılmış bir inanıştır:<br />
Bir avcı varmış yerde, geyikleri avlarmış,<br />
Geyik bulursa nerede, dünya geyiği darmış.<br />
Bir son vereyim demiş, geyiklerin kökünü,<br />
Tanrı avcıyı çekmiş, kendi mavi göğüne,<br />
Avcının yayı oku, terazi burcu olmuş,<br />
Doğanı ile atı, ayrı burca koşulmuş.<br />
Terazi burcu gökte bir yay gibi dururmuş,<br />
Avcılar da sözde yalnız bu burç korurmuş.<br />
Aşağıdaki Kırgız Türklerinin efsanesinde de görüleceği üzere, burada üç geyik motifi yerlerini almışlardır. Şimdiye kadar gözden geçirdiğimiz efsanelerde genel olarak bir tek avcı vardı. Burada üç avcı yer almaktadır. Ayrıca diğer efsanelerde olduğu gibi, göğe atılan oklar da birer yıldız olmuşlardı:<br />
Terazi burcu imiş, üç tane dağ koyunu,<br />
Üç avcı bitirmişler, bu geyiğin soyunu.<br />
Uçup gökte durmuşlar, bu geyik kaçarak,<br />
Birer yıldız olmuşlar, ışık, ısı saçarak,<br />
Her üç avcı ok atmış, yıldız olmuş okları,<br />
Etrafa ışık saçmış, gökte gezer çokları.<br />
Avcıların her biri, olmuşlar birer yıldız,<br />
Ama gökte solmuşlar, kalmışlar yapayalnız.<br />
9. ÜLKER BURCU</p>
<p>&#8220;Gör, Ülker savrulmuş,<br />
&#8220;Uçukmuş tüne!&#8230;&#8221;</p>
<p>Eski bir Türk Şiiri </p>
<p>Ülker burcunun altı yıldızı, Dünya mitolojisinde olduğu kadar, Türklerin günlük hayatlarında ve efsanelerinde de önemli bir yer tutmuştur. Anadolu&#8217;da da bu yıldıza Ülker veya Ürker derler. Bu söyleniş, hemen hemen bütün Türk lehçelerinde aynı gibidir. Bu deyimin doğrusu, tabî olarak Ülker idi. Yine bütün Türk kavimlerinde, ikinci bir adı bulunmayan tek yıldız da bu idi. </p>
<p>&#8220;Ülker&#8221; sözü, Anadolu&#8217;dan Kuzey Buz Denizine kadar uzanan bütün Türk ağızlarında, &#8220;sıra ve dizi&#8221; anlamına gelir. Bu sebeple &#8220;Ülker&#8221; sözü, burçların ve topyıldızların umumi bir adı olarak kullanılmıştı. Ülker burcu, aslında altı yıldızdır. Fakat dünya mitolojilerinde bunlar, yedi yıldız olarak kabul edilmişlerdi. Bu sebeple Avrupalılar da Ülker burcuna, &#8220;Yedi kız kardeş&#8221; demişlerdi. Anadolu&#8217;da, Ortaasya ve Sibirya&#8217;da türkçe konuşan halklar ise bu yedi kızdan birinin, Büyükayı burcu tarafından kaçırıldığına inanıyorlardı. Bu sebeple Anadolu&#8217;da da Ülker burcuna, &#8220;Yediger, Yedigen, Yedi Kardeş, Yediler, Yedi Kandil&#8221; adları verilmiştir. Aslında &#8220;Yediger&#8221;, Büyükayı burcunun adı idi. Anadolu&#8217;da, bu iki burcun adlarını karıştıranlar pek çoktur. En eski türkçe bir deyim olan &#8220;Yediger&#8221; sözü, Anadolu&#8217;da, &#8220;Yâdi ker, Yedi yar, Yedi yarlar&#8221; şekline girmiş ve bu bozulmuş deyimler üzerine de efsaneler düzülmüştür. Ülker burcunun yıldızları çok yanaşıktırlar. Bunun için Anadolu&#8217;da, onlara &#8220;Topçalar&#8221; da derler. Bu deyim oldukça geç zamanlarda meydana gelmiş olmalıdır. </p>
<p>Eski Türkler, yıldızların da ışık verdiklerine inanırlardı. Anadolu&#8217;daki Türk kızları, güzellik bakımından diğer Türkler arasında büyük bir ün yapmışlardı. Bu sebeple eski kültür hazinemiz Kutadgu Bilig, Ülker yıldızını Anadolu Türkmen kızlarına benzetmektedir:<br />
&#8220;Yüzün gizledi yere, Rumeli kızı,<br />
&#8220;Acunun benzi oldu, bir zenci yüzü,<br />
&#8220;Aklı gelmedi durdu, baktı bir yana,<br />
&#8220;Gör, Ülker savrulmuş, uçukmuş tüne!&#8230;&#8221;<br />
Yıldızlar hakkındaki bölümümüzde giriş yaparak, Türk kavimlerinin yıldızları, tıpkı göğün bir deliği gibi zannettiklerini söylemiştik. Fakat Ülker burcunun altı yıldızı, göğün en önemli deliklerinde altı tanesi olarak sayılıyordu. Gerçi Kutup yıldızının deliği, göğün bir nevi kutsal kapısı idi. Tanrıya gidiş ve geliş hep bu kapıdan olurdu. Fakat, &#8220;Ülker yıldızının altı deliği de, yeryüzüne sıcak veya soğuk havalar sokan ve iklim değişiklikleri meydana getiren kapılardı&#8221;. Bu meselenin efsanelere konu teşkil etmiş olmasına rağmen, gerçekle de ilgisi yok değildi. Anadolu&#8217;da bile, kasım ayında başlayan fırtınalara &#8220;Ülker dönümü&#8221; denirdi. </p>
<p>Yakut Türkleri, Ülker&#8217;in geziş düzeni ile meydana gelen iklim değişikliklerini daha ince düşünmüşler ve bunu şiirleştirmişlerdi. Onlara göre, &#8220;Zühre yıldızı güzel bir kız Ülker de yakışıklı bir delikanlı imiş. Her ikisi de birbirlerine kalpten vurulmuşlar ve karşılaşmak için fırsat kollarlarmış. Karşılaşınca da gönüllerinden taşan büyük aşk ve sevgi hisleri, yeryüzünün kar fırtınaları içinde kalmasına sebep olurmuş&#8221;. Tabiî olarak bu, güzel bir efsane idi. Fakat bu yakıştırma, Yakutların oturdukları bölgelerin astronomik ve iklim gerçeklerine uyuyordu. Yine onlara göre, &#8220;Ay ile Ülker arasında bir düşmanlık da vardı. Bir defa da kendi yollarında çarpışmışlardı&#8221;. </p>
<p>Tanrı dağları ile Altay bölgelerinde Ülker, efsanevî bir böcekle ilgili görülmüştür. Efsanelerin özetini, bu bölümde vereceğiz. Sözü geçen böceğin de, sıcak ve soğuk havalarla ilgisi vardı. Öyle anlaşılıyor ki, &#8220;İnsanlara rahatlık veren sıcak havaları da, yine Ülker burcu veriyordu&#8221;. Nitekim Altaylarda söylenen bir Şaman duasında Ateş için, &#8220;Ülker yıldızı arkadaşın ve Tanrıdan da fermanlısın&#8221; denmektedir. </p>
<p>Genel olarak Dünya mitolojisinde de Ülker burcu, &#8220;Yedi Yıldız&#8221; olarak tasavvur edilmiştir. Türklerde de böyledir. Efsaneye göre, &#8220;Büyükayı burcu, Ülker&#8217;in, yıldızlarından birini çalarak yanında alıkoymuş. Bunun için de Ülker burcu gökte, hep Büyükayı burcunu kovalar ve yıldızını almak istermiş&#8221;. Herhalde bu efsaneden dolayıdır ki, Kırgızlar, Büyükayı&#8217;ya &#8220;Yedi Karakçı&#8221;, yani &#8220;Yedi haydut&#8221; demişlerdi. </p>
<p>Ülker burcu hakkında söylenen Kırgız Türklerinin efsanesi ile Altay efsaneleri arasında büyük bir fark yoktu. Ayrılıklar, ancak küçük özellikler bakımındandı. Meselâ Altay&#8217;da, &#8220;Meçin&#8221; adlı hayvan çok zararlı olarak gösterilmiştir. Kırgızlara göre ise bu, faydalı bir hayvandır ve bunun için de Tanrı tarafından bile korunmuştur. Her iki efsanede de inek, bu hayvanın başlıca düşmanı ve yokedicisidir. Bu güzel Kırgız efsanesi şöyledir:<br />
Ülker burcu da yine, yeşil iri böcekmiş,<br />
Soyu kurtulsun diye, Tanrı göklere çekmiş,<br />
Koyunlar çok severmiş, inekler yiyemezmiş,<br />
Tanrı koyuna vermiş, kimse çiğneyemezmiş.<br />
Deveyle inek gelmiş, tırnakla tekme vurmuş,<br />
Yeşil böceği delmiş, böcek de öle durmuş.<br />
Tanrı böceği çekmiş, altılı yıldız yapmış,<br />
Kutsal güzel böcekmiş, insanlar ona tapmış.<br />
Bazan yere göçünce, bereket bol olurmuş,<br />
Bataklığa düşünce, kuraklık sel olurmuş.<br />
Öyle anlaşılıyor ki, Ülker yıldızı ile &#8220;Meçin&#8221; adlı hayvan hakkında anlatılan efsanelerin, bozulmamış şekli ve kökü, Kırgızlar arasında yaşıyordu. Aşağıdaki Altay efsanesi, bilhassa ay ile ilgili efsanelerin fazla tesirinde kalmış gibi görünüyor. Ay ile ilgili bölümümüzde verdiğimiz bir metinde bu efsanenin diğer bir benzerini görebiliyoruz. Ay ile ilgili efsanede, &#8220;Yelbegen adlı bir dev, yeryüzündeki bütün canlıları yeyip bitirmekle meşgul idi. Tanrı, insanların kurtulması için, devin ortadan kaldırılmasını, ay ile güneşe emretmiş. Ay, bu emri yerine getirerek, devi almış getirmiş ve yeraltına hapsetmiş&#8221;. Burada ise Büyükayı burcu, Göklerin hakanıdır. Yeryüzünü yeyip bitiren hayvanın yok edilme işini, at ile ineğe verir. Tabiî olarak bu efsanede garip bir durum meydana gelmiştir. Kırgız efsanesinin inek motifinden de ve Altay destan üslûbundan da vazgeçilmemiş, bu yolla da, böyle karanlık bir efsane ortaya çıkmıştır:<br />
İnsanları hep yermiş, Meçin adlı bir böcek,<br />
Hayatlara son vermiş, çıkmamış yok edecek,<br />
Yedi kardeşler burcu, tüm göklerin Hanıymış,<br />
Atı ile ineği, kendi kahramanıymış.<br />
İnek yerlere inmiş, böceği delmiş demiş,<br />
Büyük soğuklar dinmiş, havalar güzelleşmiş.<br />
Böceğin bacakları, çıkmış göklere uçmuş,<br />
Yeşilmiş saçakları, ülkeler en güzel burçmuş.<br />
Yedi Hakan kardeşler, bir parça aşırmışlar,<br />
Bunu duyan Ülkerler, peşine takılmışlar.<br />
Aynı konu ile ilgili diğer bir Altay efsanesinde, yerli motifler daha hafiflemiş ve Kırgızların söylediği esas efsaneye daha çok bir yakınlaşma olmuştur. Artık bu efsanede, Kırgızların inandıkları iklim ile ilgili konular da yer almıştır. </p>
<p>10. ZÜHRE YILDIZI</p>
<p>&#8220;Zühre yıldızı çıkar, çobanların korurmuş.<br />
&#8220;Tayları doğurturmuş, atlar esen dururmuş!&#8230;&#8221; </p>
<p>Bir Türk Efsanesi </p>
<p>Batı âleminde Venüs, Önasya&#8217;da da Zühre, v.s. gibi adlarla anılan bu yıldız, her iki dünya mitolojisinde de büyük bir yer tutmuştur. Türk mitolojisinde de bu, Kutup yıldızından sonra, en fazla önem kazanan bir yıldız olmuştu. Türklere göre bu yıldız, çok güzel bir kız idi. Batıdaki Venüs ve Zühre de, daima kadın güzelliğinin bir sembolü olmuşlardı. Sibirya&#8217;nın buzlu tundralarında ve karanlık bölgelerinde yaşayan, uzun zamandan beri medenî âlemle ilgilerini kesmiş bulunan Yakut Türkleri Batıdan nasıl ilham almışlardı? Öyle anlaşılıyor ki Türklük, çok eski çağlardan beri Batı ve İran mitolojisi ile bu bakımdan bir bağ kurmuş bulunuyordu. </p>
<p>Türk Halk edebiyatında Zühre Yıldızı: </p>
<p>Türk lehçelerinde Zühre yıldızına ne gibi adlar verildiğini yukarıda incelemiştik. Bu adların hepsi de bir efsanenin gereği olarak verilmişti. Veyahut da bu adlara göre yeni efsaneler düzülmüştü. Türk halk edebiyatında bu yıldızlara umumiyetle &#8220;Kervan Kıran&#8221; adı verilir. Bunun da bir efsanesi vardır. </p>
<p>Anadolu&#8217;daki &#8220;Kervan Kıran&#8221; deyimi, herhalde Türklerin çok eski ve müşterek bir efsanesine dayanmış olsa gerekti. Tanrı dağlarının vadilerinde yaşayan Kırgız Türkleri de Zühre&#8217;ye &#8220;Kervan Culduz&#8221;, yani &#8220;Kervan Yıldızı&#8221; derlerdi. Herhalda Anadolu&#8217;dan, ta Tanrı dağlarının vadilerine kadar gitmiş bir tesir pek bahis konusu olmasa gerekti. </p>
<p>Osmanlıların ilk çağlarında bu burca, &#8220;Erte Yıldızı&#8221; denirdi. &#8220;Erte, gece ile şafak arasındaki zamandır&#8221;. Sibirya&#8217;nın güneyindeki Tundralarda yaşayan Sağay Türkleri de bu yıldıza, &#8220;Erta Solbanı&#8221;, yani &#8220;Erte Çolbanı&#8221; derler. Yine aynı Türkler bu yıldıza, Anadolu&#8217;daki &#8220;Tan yıldızı&#8221; gibi, &#8220;Tang solbanı&#8221; da derler. &#8220;Solban&#8221;, Anadolu&#8217;daki &#8220;Çolpan&#8221; dan başka bir şey değildi. Az sonra vereceğimiz örneklerle açık olarak görceğimiz gibi Zühre, &#8220;Atları koruyan, çoban Tanrısı&#8221; idi. Anadolu&#8217;daki bu burca &#8220;Çoban yıldızı&#8221; denmesi, Ahmet Vefik Paşa&#8217;yı bile hayrete düşürmüştü. Gerçi &#8220;Çoban&#8221; ile &#8220;Çolpan&#8221; sözleri birbirlerine yakın idiler. Ama hiç kimse de &#8220;Çoban&#8221;ın ile &#8220;Çolpan&#8221; dan geldiğini söyleyemiyordu. Bütün bunlardan hissediyoruz ki, Bering boğazından Anadolu&#8217;ya kadar uzanan Türk âleminde, bazı müşterek his ve fikirler vardı. </p>
<p>Bu yıldız sabaha karşı doğar. Bunun için de Anadolu&#8217;nun birçok yerlerinde &#8220;<a href="http://www.genelbilge.com/tag/sabah/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Sabah">Sabah</a> yıldızı&#8221; da denmiştir. Bu yıldıza &#8220;Akyıldız&#8221; diyenler bulunduğu gibi, Doğu Anadolu&#8217;da Sarı-Yıldız, Kanlı-Yıldız, Mavi-Yıldız da denir. Bilindiği üzere bir kervan, bu yıldızın erken doğması yüzünden gece yarısı yola çıkmış ve bu yüzden de haydutlar tarafından yok edilmişlerdi. Bu olayı anlatan Türkü, Şarkışlalı Âşık Veysel tarafından söylenmişti. Fakat senelerce Erzurum&#8217;da öğretmenlik ve halkevi reisliği yapan Murad Uraz, bu türkünün daha orijinalini Erzurum&#8217;da bulmuştur. Aşağıdaki şiir Murad Uraz&#8217;ın derlediği şarkıdan alınmıştır: </p>
<p>&#8220;Kanlı yıldız, Sarı yıldız,<br />
&#8220;Sunam ağlar, Sarı yıldız,<br />
&#8220;Selâm götür, sen al yıldız,<br />
&#8220;Yaldız ey, yıldız, yıldız, yıldız!&#8221; </p>
<p>Bu efsanenin Ortaasya variyantını da tespit etmiş bulunuyoruz. Eski Türkler de bu yıldıza &#8220;Yaruk yulduz&#8221;, yani &#8220;Parlak yıldız&#8221; derlerdi. Kaşgarlı Mahmud&#8217;un sözlüğünde verilen çok eski bir Türk şiirinde, Zühre yıldızının doğuşu ve sabahın oluşu şöyle anlatılıyor: </p>
<p>&#8220;Yaruk yulduz togarda, udhnu kelip bakarmen,<br />
&#8220;Satulayu sayraşıp, tatlığ ünün kuş öter!&#8221; </p>
<p>&#8220;Parlak yıldız doğanda, uyanarak bakarım,<br />
&#8220;Gevezilik ederek, tatlı sesle kuş öter!&#8221; </p>
<p>Eski Türk edebiyatında da Zühre, güzelliğin bir sembolü idi. Nitekim Karahanlı çağının türkçe şaheseri Kutadgu Bilig, yıldızı için şöyle diyordu: </p>
<p>&#8220;Beşinci Zühre çıktı, vurdu güzel yüzünü,<br />
&#8220;Sabah vakti karşıla, sen de avut gönlünü!&#8230;&#8221; </p>
<p>Yakut Türklerine göre Venüs veya Zühre, &#8220;Çok güzel bir kız imiş ve Ülker yıldızını severmiş. Bu iki sevgili, gökte ne zaman karşılaşırlarsa, kalplerinden büyük aşk ve sevgi fırtınaları kopar, bu suretle yeryüzü kar fırtınaları içinde kalırmış&#8221;. Yakutlar kötü havaların nedenini hep bu sebebe dayarlarmış, bu inanışta, bir gerçek payı da yok değildir. Çünkü, Zühre ile Ülker&#8217;in yaklaşma zamanı, kuzey bölgelerinde altınca aya tesadüf ediyordu. Tabiî olarak bu altıncı ay, Yakutların takvimine göre hesaplanmış bir çağdır. Bu ayda kuzey bölgelerinde, büyük fırtınalar olurdu. </p>
<p>Kırgızlar&#8217;a göre ise, &#8220;Zühre yıldızı, Ay&#8217;ın kızı idi. Ülker de, Ayın oğludur. </p>
<p>Türkler, genel olarak bu yıldıza &#8220;Çolpan&#8221; derlerdi. Bu söz, diğer Türk lehçelerinde &#8220;Çolpon&#8221; ve Anadolu&#8217;da da &#8220;Çoban yıldızı&#8221; haline girmiştir. Bununla beraber Anadolu&#8217;da bu yıldızla çobanlar arasında bir çok bağlar bulunmuş ve buna göre de türlü şekilde anlatılan birçok masallar düzülmüştür. Moğollar da bu yıldıza, &#8220;Solbon&#8221; veya &#8220;Sulbun&#8221; derlerdi. Öyle anlaşılıyor ki bu yıldızın adı, Moğollara da Türklerden girmişti. Türkler, genel olarak bu yıldıza &#8220;Tang Yulduzı&#8221;, yani &#8220;Tan yıldızı&#8221; demişlerdir. Bu da, sabahla ilgisi dolayısı ile idi. Anadolu&#8217;da ise, &#8220;Sabah yıldızı&#8221; deyimi kullanılır. Türkler, yıldızların parlaklıklarına bakarak, ad vermişlerdi. Meselâ eski Türkler Zühre&#8217;ye &#8220;Yaruk yulduzı&#8221;, yani &#8220;ışık yıldızı&#8221; demişlerdi. Anadolu&#8217;da buna benzeyen bir deyim görüyoruz. Anadolu&#8217;nun birçok yerlerinde Zühre&#8217;ye &#8220;Ak yıldız&#8221; denir. </p>
<p>Bu yıldız, Altay ve Sibirya efsanelerinde de önemli bir yer tutar. Meselâ, &#8220;Efsane kahramanlarından biri gördüğü bir rüyada, sağ tarafından güneşin, sol yanında da ayın durduğunu görmüş. Güneyde ise, Zühre yıldızı parlıyormuş&#8221;. Bu bölgelerde Zühre yıldızı genel olarak güneyi temsil eden bir sembol idi. </p>
<p>Zühre yıldızı, &#8220;Atların koruyucusu&#8221;: </p>
<p>Güney Sibirya halklarının birçoklarına göre Zühre yıldızı, atların ve at sürülerinin koruyucusu idi. Bunun için büyük at sürülerine sahip olan kimseler, Zühre yıldızına kurban keserler ve kurban etleri ile şarapları ateşin üzerine dökerek, bunların dumanını ve kokusunu Zühre yıldızına gönderirlerdi. Zühre yıldızının yanında parlayan iki küçük yıldız da, onun çobanları olarak kabul edilirdi. Çünkü Zühre yıldızının da büyük at sürüleri vardı. Bu iki çoban da onun sürülerine bakardı. Bunun içindir ki at çobanları da, bu iki küçük yıldızı kendilerine uğur getiren bir yıldız olarak kabul etmiş ve onlar için kurbanlar sunmuşlardı. </p>
<p>Hind mitolojisine göre Zühre yıldızı &#8220;Aşvin&#8221; adlı bir Tanrı idi. Bu Tanrının diğerlerinden farkı, daha ziyade bir ata sahip olması ve at üzerinde gezmesi idi. Öyle anlaşılıyor ki, Sibirya an&#8217;anelerinde de biraz Budizm&#8217;in tesirleri mevcuttu. Fakat Hindistan&#8217;da at kültürü ve büyük at sürüleri yoktu. Bu sebeple bu inanç Ortaasya&#8217;ya gelince, atlı Türklerin hayatlarına uymuş ve tamamı ile yerli bir inanış haline girmişti. Belki de bu inançlar, Ortaasya&#8217;da eskiden beri mevcut idi. Bu efsanelerin en tipik örnekleri Buryat&#8217;larda görülür. Bu konuda bir fikir vermek için, bu efsanelerin birer özetini sunmağı faydalı buluyoruz:<br />
ZÜHRE YILDIZI, ÇOBAN YILDIZI </p>
<p>Zühre yıldızınınmış, yerdeki bütün atlar,<br />
Onları hep korurmuş, esen bulurmuş tüm atlar.<br />
İki çobanı varmış, birinin adı Tuğluk,<br />
Çobanlara bakarmış, onda imiş ululuk,<br />
Tuğluk&#8217;a herkes tapar, keserlermiş kurbanlar,<br />
Baharda tören yapar, içerlermiş çobanlar.<br />
Kebapların kokusu, ta Zühre&#8217;ye çıkarmış,<br />
Şarapların tütsüsü, yıldızları yıkarmış.<br />
Bazan gençlerin çoğu, oynarlar çalarlarmış,<br />
Büyük şenlikler yapar, uykuya dalarlarmış.<br />
Ateşin içine kemikler atarlarmış,<br />
Kemik kokularıysa , Zühre&#8217;yi sararlarmış.<br />
Derler ki bazıları, Zühre bir Tanrı idi,<br />
Yalnız korur atları, görevi ayrı idi,<br />
Gece dünyaya iner, doğumları başlatır,<br />
Bazan atlara biner yeleleri ıslatır.<br />
Yayla güz arasında, Zühre parlak doğarmış,<br />
Zührenin ışığında, taylar apak doğarmış.<br />
Bazan Zühre yıldızı, batılara uğrarmış,<br />
Doğu sahipsiz kalır, kurtlara gün doğarmış.<br />
Bu mevsimde çobanlar, sıcaktan hep baygınmış,<br />
Ayıkmış bütün kurtlar, son derece azgınmış.<br />
Zührenin bir çobanı, bir de köpeği varmış,<br />
Zühre yokken tamamı, hiç durmadan yatarmış.<br />
11. SAMANYOLU</p>
<p>&#8220;Ortaasyalılara, Samanyolu yol olmuş,<br />
&#8220;Rüzgârdan atlılara, Avrupa hep kul olmuş!&#8230;&#8221; </p>
<p>Samanyolu, insanların hayallarını işleten ve hislerini geliştiren bir konu olmuştur. Böyle güzel bir konunun, elbette ki Türk mitolojisinde de bir yeri vardı. Türklerin çok önceleri, Samanyolu hakkında belirli bir düşünceleri ve bu yolun nedenlerini bile açıklayan efsaneleri vardı. Yeni devletler kuruldukça ve Türk kavimleri etrafa dal budak saldıkça, bu düşünce yalnızca sözlerde kalmış ve yeni dış tesirler kendilerini göstermeğe başlamışlardı. Meselâ bugün türkçemizde kullandığımız Samanyolu deyimi, Türk mitolojisine ve Türk düşünce düzenine dayanan bir söz değildir. Bu deyim, daha çok İran mitolojisi ile edebiyatından girmiştir. İranlılar bu yola &#8220;Kahkeşân&#8221;, yani &#8220;Saman çeken&#8221; derlerdi. Bu söz osmanlıcaya, &#8220;Kehkeşân&#8221; şeklinde girmiştir. İran efsanelerine göre, &#8220;Samanyolu, gökte saman çekilirken, yere düşen saman tozlarından ve saman parçalarından meydana gelmişti&#8221;. </p>
<p>Türkler bu efsaneleri alarak, kendilerine benzetmişlerdi. Onlara göre Samanyolu, &#8220;Bir saman hırsızının bıraktıkları izlerdi&#8221;. Bu sebeple eski Türkler bu yola, &#8220;Saman oğrısı&#8221; yani &#8220;Saman hırsızı&#8221; derlerdi. </p>
<p>İslâmiyeti kabul eden Türkler, bu yolun güneydoğuya, yani Mekke&#8217;ye gittiğini görerek, buna &#8220;Hacılar yolu&#8221; veya &#8220;Hac yolu&#8221; demeğe başlamışlardı. </p>
<p>&#8220;Hacılar yolu&#8221; deyimi de, türkçeye farsçadan gelmiştir. Anadolu&#8217;da söylenen, &#8220;Samancı yolu, Samanlık yolu&#8221; deyimlerinin de ilim kaynağı da, yine Fars edebiyatıdır. Fakat Anadolumuzda kullanılan iki önemli deyim vardır ki, bunun üzerinde büyük bir dikkatle durulmalıdır. Bunlar da, &#8220;Gök kapusu&#8221; ve &#8220;Gök yaruğı&#8221; sözleridir. Bu deyimler, Osmanlıların ilk çağlarında da kullanılmıştı. </p>
<p>Anadolumuzda Samanyolu için söylenen &#8220;Gökdere&#8221; ile &#8220;Gökyolu&#8221; deyimleri. Eski Türk mitolojisinin izlerini taşımaktadırlar. Az sonra vereceğimiz, &#8220;Ordu yolu&#8221; adlı şiirin okunmasını tavsiye ederiz. </p>
<p>Bütün bunların üstünde Samanyolu için söylenen eski ve orijinal bir deyim vardır ki, o da &#8220;Kuşlar yolu&#8221; veya &#8220;Kuş yolu&#8221;dur. Gerçekten de Samanyolu, kuşların göçettikleri yönlere doğru uzanıp giden bir izdir. Bu fikrin altında da, bir efsane ve mitolojik bir düşünce yatmaktadır. Bu efsanelerden bazılarının özetlerini, ayrıca vereceğiz. Ortaasya&#8217;da doğan bu mitolojik düşünceleri, bütün Batı Sibirya, Rusya ve Fin körfezine kadar yayılmıştı. Meselâ Kazan Türklerinde, bu kuşların hangi kuşlar oldukları da belirtilmiş ve Samanyolu&#8217;na &#8220;Yaban kazlarının yolu&#8221; denmişti. Bu deyimle ilgili, bir sürü de efsane vardır. </p>
<p>Samanyolu, &#8220;Göğün dikiş yeri&#8221;: </p>
<p>Kuşlar yolu deyimi, diğerlerine nazaran eski olmakla beraber, en eski türk düşüncesini yansıtmaktan da uzaktır. Yakut Türklerinin bazı hikâyelerinde Samanyolu, &#8220;Göğün dikiş yeri&#8221; olarak gösterilmektedir. Artık Yakutlar bunu, bir kuş izi v.s. gibi görmemişlerdi. Bütün uzayı (Cosmos) bir parçası gibi düşünen bazı Sibirya kavimleri de yok değildir. </p>
<p>Samanyolu, &#8220;Tanrının ayak izi&#8221;: </p>
<p>Yine Yakut Türklerinin şu düşüncesi, yukarıdaki uzay fikrini geliştirmekte ve bizi yeni bir fikire eriştirmektedir: &#8220;Tanrı, ilk olarak dünyayı yaratmak istediği zaman, bir müddet gök yüzünde gezmek zorunda kalmış. İşte gök yüzünde güzel bir cadde gibi parlayan bu Samanyolu, Tanrının o zamanki ayak izlerinden başka bir şey değilmiş&#8221;. Bizce bu düşünce, çok önemlidir. Bu duruma göre, kuzey-doğudan güney-batıya doğru uzanan Samanyolu, bize Tanrının hareket ve gidiş yönünü de vermektedir. Aşağıda, yine Sanayolu ile ilgili olarak, Kuzey-batı Sibirya kavimlerinden ve Macarların akrabaları olan Voğullardan, bazı efsane özetleri vereceğiz. Bu efsanelerde Samanyolu, artık Tanrının değil de; Tanrının sembolleri olan geyik ve avcının ayak izleridir. Yakutlar ise bunu, her türlü sembollerden kurtulmuş, saf bir din düşünmesi olarak tasavvur etmişlerdir. </p>
<p>Samanyoluna &#8220;Ordu-yolu&#8221; denmesi: </p>
<p>Aşağıdaki efsane konu bakımından, Atilla ve oğulları ile ilgilidir. Fakat ortaya çıkış tarihi, daha çok Macarların Ortaavrupa&#8217;ya gelişinden sonra başlar. Ana motifler itibari ile, Macar mitolojisinin özelliklerini taşır. Bununla beraber bu efsane, Macarlar tarafından değil; Transilvanya&#8217;da oturan, Türk ve Macar karışımı Sekeller tarafından söylenmiştir. Ortaasya tarihi ve Türk kültürü bakımından da, fevkalâde bir öneme sahiptir. Eski Macar inanışlarına göre Macarlar, Ortaasya&#8217;ya yakın olan yurtlarından Macaristan&#8217;a, göçerken, hep &#8220;Samanyolunu takip ederek&#8221; gelmişlerdi. Bilindiği üzere Samanyolu, her memlekete göre az veya çok, yön değiştirir. Güney Rusya&#8217;da ise Samanyolu, özellikle yaz aylarında, doğu ve batı yönleri arasında uzanır: &#8220;Gerçekten Samanyolu burada, sanki Ortaasya ile Avrupa arasında uzanan bir yolmuş gibi görülür. Büyük istilâlar ve göçler, hep bu yol üzerinden yapılmıştır&#8221;. Bilindiği üzere, Macarlar Ortaasya&#8217;dan Avrupa&#8217;ya gelişleri, yine onların efsanelerine göre bir &#8220;Geyiği takip etme&#8221; yolu ile olmuştu. Bu efsaneyi, geyikle ilgili bölümümüzde incelemiştik. Daha sonra bu ana efsaneye, bir de Samanyolu motifi ilâve edilmiştir. Efsane şöyledir:<br />
SAMANYOLU, &#8220;ORDU YOLU&#8221; </p>
<p>Samanyoluna Hunlar &#8220;Ordu yolu&#8221; demişler,<br />
Batıya gelen Hunlar hep bu yoldan gelmişler,<br />
Ortaasyalı&#8217;lara, Samanyolu yol olmuş,<br />
Rüzgârdan atlılara, Avrupa hep kul olmuş.<br />
Asya&#8217;dan ruhlar gelmiş güya Samanyolundan,<br />
Avrupa&#8217;yı hep ezmiş, bu kahraman yolundan.<br />
&#8220;Türk-Macar&#8221; asıllıdır, ünlü &#8220;Sekel&#8221; boyları,<br />
<a href="http://www.genelbilge.com/tag/askeri/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with askeri">Askeri</a> akıllıdır, savaşçıdır soyları,<br />
Sekeller bozulmuşlar, nasılsa bir savaşta,<br />
Felekâti duymuşlar, akıl kalmamış başta.<br />
Atillanın en küçük, er oğlu &#8220;Çaba&#8221; imiş,<br />
Ama akılda büyük, tıpkı da baba imiş.<br />
Gökten Samanyolundan Çaba&#8217;nın buyruğundan,<br />
Erlerin ruhu gelmiş, Hunların ordusundan.<br />
Ruhlar göklerden inmiş, kurtarmış Sekel&#8217;leri,<br />
Düşman dağılıp sinmiş, almışlar bu illeri.<br />
Doğu-Batı yoludur, kuzeyde Samanyolu,<br />
Efsaneler doludur, Türklerin bir şan yolu.<br />
Macarların, Asya&#8217;nın kuzey-batısında yaşayan Vogul kavimi ile çok yakın ilişkileri olmuştu. Hatta birçok Macarlar, kendilerinin Voğullarından geldiklerine inanmışlardı. Voğul mitolojisinde, &#8220;Samanyolu&#8221; ile &#8220;Geyik&#8221; motifleri, yanyana gelmişlerdir. Fakat bu efsaneler, çok mitolojiktirler. Ortaasya mitolojisi gibi gerçekçi, açık ve duru da değillerdir. Bize göre Macarlar, mitolojilerinin köklerini, yine Ortaasya&#8217;da aramalıdırlar. Voğul mitolojisi de, Ortaasya mitolojisinin yan tesirleri ile meydana gelmiş, daha mistik ve daha karışık türlerinden başka bir şey olmasa gerekti. Tanınmış türkolog Radlof da Kırgız efsaneleri ile Sibirya efsanelerini karşılaştırırken, bu gerçeği söylemekten kendisini alamamıştı. </p>
<p>Samanyolu, avcıların &#8220;Kayak izleri&#8221;: </p>
<p>Bu inanış daha çok, Kuzey-Batı Sibirya&#8217;da oturan Vogul kavmi ile, Orta Sibirya&#8217;daki Tunguz&#8217;lar arasında çok yaygındır. Bu bölgeler, senenin çoğu zamanlarında, karla kaplıdır. Bu sebeple, böyle bir inanış ve söyleyiş, normal görülmemelidir. Buradaki geyik tanrının bir sembolüdür. Ortaasya efsanelerinde de bunu çok görüyoruz. Aynı motif Macarlarda da vardır. Fakat Ortaasya ve dolayısı ile Macarların geyik efsaneleri, burada tam manası ile dinî bir şekle bürünmüştür. Bunların hangisi orijinaldi? Elbette ki bu efsane daha mitolojik idi. Fakat Radlof&#8217;un gayet haklı olarak dediği gibi, bu bölge halklarının hayat düzeni böyle bir düşünceyi; güneydeki Türklerin daha gerçekçi düşünce ve hayat düzeni ise, başka türlü bir mitolojiyi meydana getiriyordu. Samanyolu ile ilgili birkaç efsaneyi, aşağıda özetlemeği faydalı buluyoruz. Bu efsaneler, Türk mitolojisinin kuzey-batı kanadının, uzak örnekleridirler:<br />
Numi-Tarem adlı bir, Tanrı varmış kuzeyde,<br />
Altı ayağı olan, geyik yapmış yüzeyde.<br />
Geyik hızla kosarmış, hiç kimse tutamazmış,<br />
Göğü delip aşarken, hiç kimse bakamazmış.<br />
Bir avcı kayak takmış, geyiği kovalamış,<br />
İki ayağın kırmış, yine de tutamamış.<br />
Bunun için göklerde, kayak izi doluymuş,<br />
Kutsal kayak izleri, beyaz Samanyolu&#8217;ymuş!<br />
Avcı tarafından öldürülen geyiğin 7 yavrusu varmış. Diğer bir efsanedeki avcılar da, 7 kardeş imişler. Vogul kavminin, daha doğrusu Fin-Ugor&#8217;ların büyük Tanrısı olan Numi-Tarem&#8217;in de 7 tane oğlu vardı. Bütün insanlık, bu 7 oğuldan türemişti. Yakut Türklerinin Yaratılış destanlarında da, &#8220;Tanrı, ilk defa 7 insan yaratmıştı ve bütün insanlık da bu ilk 7 insandan meydana gelmişti&#8221;. Bu da bize gösteriyor ki, Türk mitolojisinin Doğu ve Batı kolları, ifade ve üslûp değişikliklerine rağmen, yine de bir noktada birleşiyorlardı. </p>
<p>Samanyolu &#8220;Kuş yolu&#8221;: </p>
<p>Bu fikir tam manası ile Türk mitolojisinin malı olan bir motiftir. Henüz daha islâmiyetin ve dolayısı ile İran kültürünün tesirlerini iyice tatmamış olan Türkler, genel olarak bu deyimi kullanırlardı. Samanyoluna, Kırgızlar&#8217;ın &#8220;Kuş Colı&#8221; Türkmen&#8217;lerin de &#8220;Kuşlar yolı&#8221; demelerinin nedeni de buradan geliyordu. Kazan Türkleri ise Samanyoluna, &#8220;Kiyik kaz yulı&#8221; yani &#8220;Yabanî kaz yolu&#8221; derlerdi. Kazan Türkleri bu bakımdan, Türk lehçelerinin uzak bir kolu olan Çuvaş&#8217;lar ve dolayısı ile, Fin-Ugor kavimleri ile birleşmişlerdi. Aşağıda özetini vereceğimiz Voğul efsanesi de, böyle bir düşünce düzeninin bir mahsülüdür. </p>
<p>Görüşümüze göre böyle bir düşüncenin, Kazan Türklerinden Çuvaş ve Vogul&#8217;lara geçmiş olması, daha muhtemeldi. Yukarıda da gösterdiğimiz gibi, Samanyolu hakkında voğullara hâkim olan düşünce, daha çok &#8220;Geyik&#8221; ve &#8220;Avcı&#8221; motifleri üzerinde toplanıyordu. Kazan&#8217;da ve Çuvaşlarda ise, &#8220;Yaban kazlarının uçuş yolu&#8221;, birinci derecede bir rol oynuyordu. Görülüyor ki, bu düşünce tarzı, Ortaasya&#8217;dan başlıyor, Güney Rusya Türk kavimlerinde yayılarak, kuzeydeki Fin halklarını bile sarıyordu. Bu inanışın çok geri ve mitolojik bir anlatılışı olan, Vogul efsanelerinden birinin özetini, aşağıya veriyoruz:<br />
Bahadır bir ev varmış çok çok eski çağlarda,<br />
Bazan gökte uçarmış, avlanırmış dağlarda.<br />
Samanyolundan gelir, bahar olunca kuşlar,<br />
Aynı yoldan gidermiş, artık gelince kışlar.<br />
Er kuzeye kaçarmış, iyi günlerde yazın,<br />
Samanyolundan uçar, göçer gelirmiş kışın.<br />
Bu efsanede de görülüyor ki, Samanyolunun ötesinde &#8220;Hayat suyu&#8221; ve bir nevi &#8220;Cennet&#8221; vardı. Aynı zamanda Samanyolu, ruhların ötesine ve Tanrıya giden bir yoldu.</p>

<p class="sayac_bilgi">341 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/turk-mitolojisi-turklere-gore-uzay-ve-insan-gunes-ay-ve-yildizlar.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Merkür (Mercury) Gezegeni Tanımı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/merkur-mercury-gezegeni-tanimi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/merkur-mercury-gezegeni-tanimi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Oct 2009 11:07:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Asla]]></category>
		<category><![CDATA[Bile]]></category>
		<category><![CDATA[Ekin]]></category>
		<category><![CDATA[Hacim]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Mercury]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan]]></category>
		<category><![CDATA[Olm]]></category>
		<category><![CDATA[Sabah]]></category>
		<category><![CDATA[Sn]]></category>
		<category><![CDATA[Yok]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Zemin]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=11113</guid>
		<description><![CDATA[Merkür (Mercury) Güneşe uzaklığı: 46 58 69 Mio km Yörüngesel dışmerkezlilik: 0.206 Yörüngesel eğiklik: 7 0 Eksensel eğiklik: 2 0 Çap: 4870 km Kurtulma hızı: 4.2 km/sn Kütle: 0.055 (Yer = 1) Hacim: 0.056 (Yer = 1) Yoğunluk: 5.44 (su =1) En yüksek kadir: 1.9 Dolanım süresi: 88 gün Eksensel dönme: 58.6 gün Kavuşum dönemi: [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Merkür (Mercury)<br />
Güneşe uzaklığı: 46 58 69 Mio km<br />
Yörüngesel dışmerkezlilik: 0.206<br />
Yörüngesel eğiklik: 7 0<br />
Eksensel eğiklik: 2 0<br />
Çap: 4870 km<br />
Kurtulma hızı: 4.2 km/sn<br />
Kütle: 0.055 (Yer = 1)<br />
Hacim: 0.056 (Yer = 1)<br />
Yoğunluk: 5.44 (su =1)<br />
En yüksek kadir: 1.9<br />
Dolanım süresi: 88 gün<br />
Eksensel dönme: 58.6 gün<br />
Kavuşum dönemi: 116 gün<br />
Uyduları: Yok<br />
<span id="more-11113"></span><br />
   Gözlem koşulları: Güneşe en yakın gezegendir. Çıplak gözle görülebilmesi ancak güneş ufkun hemen altındayken mümkün olabilir. Merkür&#8217;ün kavuşum dönemi 116 gündür bu sürenin yarısında Güneşin önünden gider, yani batısındadır,diğer yarısında ise Güneşin arkasından gider yani doğusundadır.<br />
Merkür Mart ve <a href="http://www.genelbilge.com/tag/nisan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Nisan">Nisan</a> aylarında akşam yıldızı olarak, Eylül ve Ekin aylarında ise sabah yıldızı olarak en iyi şekilde görülebilir. Küçük teleskopla yoğun, beyaz bir cisim olarak görülür ve dönemleri ayırt edilebilinir. Çıplak gözle görülebilen gezegenler arasında en az dikkat çeken Merkür’dür. Büyük olasılıkla onu görmemiş birçok insan vardır, çünkü onu görebilmek için doğru saatte doğru yere bakmak gerekir. Şehirlerde ve endüstri bölgelerinde yaşayan kişilerin onu görebilme sansı neredeyse hiç yoktur.(bütün şehrin elektrikleri kesilmedikçe)<br />
   Merkür aslında birçok yıldızdan hatta Sirius’tan bile daha parlak olabilir. Sorun onu asla karanlık bir zemin üzerinde göremememizdir. Durumu zorlaştıracak şekilde her zaman Güneş’e çok yakın bir yerdedir. Dolayısıyla çıplak gözle görülebilmesi sadece günbatımından hemen sonra batıda ve gün doğumundan hemen önce doğuda ufka çok yakın bir noktadayken olanaklıdır. Merkür bir yıl içinde çıplak gözle ancak on beş-yirmi görülebilir.<br />
   Eski araştırmacılarında farkında oldukları <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gibi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gibi">gibi</a> güneye inildikçe Merkür’ün görülmesi kolaylaşır. İlk zamanlarda sabah Merkür’ü ile akşam Merkür’ünün iki farklı gök cismi olması gerektiği düşünülüyordu; ama sonradan ikisinin aynı olduğu anlaşıldı. Gezegen çok hızlı hareket ettiğinden ona “tanrıların habercisi” Hermes’in adı verildi. Yunan tanrısı Hermes Roma tanrılarından Merkür ile özdeşleştirilir.<br />
Yakın geçmişe kadar Merkür’ün yüzey şekilleri hakkında çok az şey biliniyordu. 4870 km kadar olan çapıyla oldukça küçüktür; Güneşten ortalama uzaklığı 58.000.000 kilometredir, yani Dünyaya 80.000.000 kilometreden fazla yaklaşamaz. Aslın yüzeyiyle ilgili tüm bilinenler, tek bir uzay aracının yani 1973 ve 1974’te üç ölçüm yapmış olan Mariner 10’un gönderdiği verilere dayanır.<br />
Hareketlerini ve kütlesin belirlerken bir sorunla karşılaşmıyoruz. Merkür’ün Güneş etrafındaki dolanım süresi, yani bir Merkür yılı 88 Dünya günüdür; çapı da daha önce belirttiğim gibi 4870kmkadardır. (Karşılaştırma yapılabilmesi açısından Ay’ımızın çapı 3472 km.dir. ) Kütlesi ise Dünyanın kütlesinin 0,38’i kadardır. Dünyadaki ağırlığımız 80 kg ise Merkür’de bu 20 kiloya düşer.<br />
Mariner 10’un dillere destan yolculuğundan önce, Merkür’ün yüzeyinde Ay’daki gibi dağlar ve kraterler olduğu düşünülüyordu ama bu konuda kesin bir bilgi yoktu. Küçük ve uzak olduğunu bir kenara atsak bile Merkür, Dünyadan gözlemlenmeye uygun bir gök cismi değildir. Bize en yakın olduğu anda yani alt kavuşum noktasındayken karanlık yüzü bize dönüktür ve evre büyüdükçe görünen çapı küçülür. Dolun olduğunda, güneşin arkasındadır ve kesinlikle görülemez. Teleskopla çalışan gözlemciler <a href="http://www.genelbilge.com/tag/hep/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Hep">hep</a> bu tür zorluklarla uğraşmak zorunda kalırlar.</p>
<p>Sistemli olarak yürütülen gözlemlerin ilki. 18. yüzyılın sonlarına doğru William Herschel tarafından gerçekleştirilmiş ama pek de başarılı bir sonuç <a href="http://www.genelbilge.com/tag/elde/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Elde">elde</a> edilememişti. Yine aynı tarihlerde Alman J. H. Schöter teleskopla yaptığı gözlemler sonucunda Merkür’ün yüzeyinde yükselen dağlar gördüğünü öne sürdü; her ne kadar Schöter’e saygımız sonsuz olsa da ve dürüstlüğünden şüphe etmesek de bu sonucu ciddiye almamız pek mümkün değil. Sonra sıra enerjik bir İtalyan olan Giovanni Virginio Schiaparelli’ye <a href="http://www.genelbilge.com/tag/geldi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Geldi">geldi</a>. 1881’de başladığı seri gözlemlerini 1889 yılına kadar sürdürdü. Milan’da yaptığı çalışmalarında 22 ve 50 santim açıklıklı mercekli teleskoplar kullandı.<br />
Merkür’ün çıplak gözle görülebildiği anlarda ufka çok yakın bir noktada bulunduğunu ve bu yüzden gözlem koşullarının elverişsiz olduğunu şüphesiz Schiaparelli de biliyordu. Bu durumda tek seçenek Merkür’ün tepede olduğu anlarda yani gün ışığında gözlem yapmaktı. Schiaparelli de bu yöntemi kullanıyordu; hatta gezegenin aydınlık ve karanlık alanlar olarak adlandırdığı bölgelerini gösteren bir haritasını bile çıkarmıştı. Ayrıca Merkür’ün dolanım süresi ile dönme süresinin eşit olduğunu(88 Dünya günü) yani gezegenin hep aynı yüzünün güneşe dönük olduğunu öne sürdü.<br />
   Ama gezegenin bir yarısının sürekli aydınlık diğer yarısının ise sürekli karanlık olduğunu söylemek doğru olmaz, çünkü Merkür’ün yörüngesi dairesel değil, dikkat çekecek kadar dışmerkezli bir elipstir. Güneş’ten uzaklığı günberi noktasında 45,8 milyon km, günöte noktasında 85,2 milyon km olmak üzere iki değer arasında değişiyordu. Bu da dönüş hızı değişmezken yörüngesel hızın değiştiği anlamına gelir. Yani yörüngedeki konum ve dönüş miktarı zaman zaman birbirlerine ayak uyduramazlar. Sonuçta Merkür tıpkı ay gibi yavaşça öne arkaya doğru sallanır. Bu duruma sallantı (librasyon) adı verilir. (Bu konuda IV. Bölümde “Ay” konusunda daha ayrıntılı olarak bahsedilmiştir.) Bun durumda Merkür üzerinde, sürekli gündüz olan bölge, sonsuza kadar karanlık olan bir bölge ve bu ikisinin arasında Güneş’in ufukta bir görünüp bir kaybolduğu ince bir alacakaranlık olacaktır. (Alacakaranlık kuşağı Merkür’ün dayanılabilir sıcaklığa sahip tek bölgesidir.)<br />
   Antoniadi, 1934’te Merkür hakkında içinde gezegenin yüzey haritasının da bulunduğu bir kitap yayınladı. Bu kitapta tartışılabilir pek çok konu vardı bunlardan birisi de Merkür’ün fark edilebilir bir atmosfere sahip olduğu iddiasıdır. Bu ilk bakışta pek olabilirmiş gibi görünmüyor. Bir gök cisminin atmosfer tutabilmesi iki etkene bağlıdır: Sıcaklık ve kurtulma hızı. Pek değişmeyen sıcaklığı ve saniyede 11,2 kilometrelik kurtulma hızı ile Dünya kalın bir atmosfer tutabilmektedir. Ay ise 2,4 olan kurtulma hızı yüzünde bu konuda başarısızdır. Merkür’ün kurtulma hızı saniyede 4,2 kilometredir ki bu da büyük bir olasılıkla sınır değere çok yakındır. Ama gezegen çok sıcak olduğundan ve sıcaklık arttığında atmosferdeki moleküllerin hızları artacağından, bu moleküllerin kaçma olasılıkları da artacaktır.<br />
   Antoniadi, Merkür üzerinde sık sık kararmalar görüldüğünü ve Merkür’ün bulutlarının Mars’ınkilere göre daha yoğun ve etkili olduğunu; bu bulutların bazen günlerce yok olmayıp “Solitudo Criophori” gibi karanlık bölgelerin durduklarını iddia etmişti. ama ne yazık ki bulutlarının kalıcı olduğu şüpheli.<br />
Peki o zaman hayat, var mıydı? Antoniadi bu konuda “Merkür’ün kutuplarına yakın bölgelerinde, mikrop gibi, az gelişmiş hayat biçimleri yoktur diyemeyiz, her ne kadar olmayabilirlerse de bu mümkün” diyor. Kitabında geçtiği şekliyle Merkür’ü tarif edişine bakmak ilginç olabilir.<br />
Akla yatkın ama ne yazık ki tamamen yanlış. Bu gün bu betimlemenin Merkür’e zerre kadar bile benzemediğini biliyoruz. Son otuz yılda yapılan keşifler, Merkür’ün pek misafirperver olmadığını gösteriyor.<br />
   Merkür’ün gerçek yüzüne dair ilk bilgi, 1962 yılında W.E. Howard ve meslektaşlarının Michigan’da yaptıkları çalışmalar sonucu alındı. Merkür’den yansıyan uzun dalga ışınımları (kızılötesi ışınlar) ölçen ekip, gezegenin karanlık yüzünün hiç güneş ışığı almaması durumunda olması gerektiği kadar soğuk olmadığı sonucuna vardı. Daha sonra Rolf Dyce ve Gordon Pettengill tarafından yürütülen ve Porto Riko’nun Arecibo kentinde, doğal bir çanak içine yerleştirilmiş güçlü bir yansıtıcı kullanılan radar çalışmalarından da bu iddiayı destekleyici sonuçlar elde edildi.<br />
   Merkür küçük ve anlaşılması zor bir hedefti ama, 1960’ların ortalarında radar menzili içine girmişti. Sinyaller dönmekte olan bir cisimden geri yansıdıklarında, elde edilen yankı dönüştürülerek cismin dönme hızı bulunabilir. Arecibo ekibi, dönme süresinin, 88 değil 58,7 Dünya günü olduğunu buldu. Yani sürekli güneş alan bölge veya sonsuza kadar <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gece/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gece">gece</a> olan bir bölge yoktu, ayrıca alacakaranlık kuşağı da yoktu.<br />
   Merkür’ün Güneş sisteminin ilk zamanlarında şu andakinden daha hızlı dönüyor olduğu ve Güneş’in çekim kuvveti tarafından yavaşladığı varsayımı son derece mantıklıdır. Ama rastlantı sonucu olup olmadığı belli olmayan garip bir ilişki daha vardır. En basitinden de olsa matematiksel araştırmalara girmek istemiyorum, dolayısıyla elimden geldiğince kısa bir biçimde durumu özetlemeye çalışacağım:</p>
<p>Merkür’ün kavuşum dönemi ortalama 116 Dünya günüdür.</p>
<p>Dönme süresi (58,7 Dünya günü), dolanım süresinin üçte ikisine eşittir(88 Dünya günü)</p>
<p>Merkür’de iki Güneş doğuşu arasındaki süre 176 Dünya günü, yani 2 Merkür yılıdır.</p>
<p>Bu aralık, yani 176 Dünya günü, kavuşum döneminin yaklaşık 1,5 katıdır.</p>
<p>Buradan çıkacak sonuç şöyledir: Her üç kavuşum döneminden sonra Merkür’ün aynı yüzü, aynı evreyi geçirecektir.</p>
<p>Şimdi de rastlantısal olan duruma bakalım. Tabii böyle bir rastlantı olabilirse! Merkür’ün üç kavuşum dönemi toplamı, yaklaşık bir Dünya yılı etmektedir. Netice olarak, Merkür’ü gözlemlemek için en uygun zaman, her üç kavuşum döneminde bir gerçekleşmektedir. Şimdi beşinci maddeye tekrar bakalım. Sizin de farkettiğiniz gibi, Merkür’ün gözleme en uygun olduğu anlarda, hep aynı yarıküreyi görüyoruz. Yani yüzey üzerinde hep aynı konumda olan aynı izler.<br />
Bundan başka, Merkür takvimi de oldukça tuhaftır. Daha önce bahsettiğim gibi belirgin bir şekilde dış merkezlidir. Bu nedenle yörüngesel hızı günberi noktasında saniyede 58 km, günöte noktasında saniyede 38 km olmak üzere iki değer arasında değişir. Dünya gibi ekseni 23.5 derece eğik olan bir gezegenin yanında Merkür’ün 2 derece kadar olan eksenel eğimi ihmal edilebilir; bu da demektir ki Merkür, yörüngesine göre ‘dik’ bir şekilde dönmektedir. Merkür günberi noktasının yakınındayken, yörünge açısal hızı sabit olan dönme aşısal hızını geçer. Bu durumda Merkür üzerindeki bir gözlemci Güneş’in yavaşça geriye devindiğini yani ters yönde hareket etmeye başladığını görür. Her günberi döneminde tekrarlanan ve Güneş’in daha küçük çapta göründüğü bu süreç, 8 Dünya günü kadar sürer. Daha sonra Güneş ‘kızgın kutup’ diyebileceğimiz bir noktanın üzerinde asılı gibi kalır. Merkür’de iki tane kızgın nokta vardır; gezegen günberi noktasına eriştiğinde, bunlardan biri veya öbürü tam bir güneş ışının tahribine maruz kalır. Bu ışınım yoğunluğu ışınımları 90 derecelik bir açıyla alan bölgelerin aldığının 2.5 katıdır.<br />
   Varsyalım ki ikisi de Merkür’ün ekvatorunda bulunan iki gözlemci var; ama ikisi de birbirlerinden boylamsal olarak 90 derece uzaktalar. Gözlemci A, bir kızgın kutupta, bu durumda Merkür günberi noktasındayken, gözlemcinin başucunda başka bir deyişle, tam tepesinde olacaktır. Yani Güneş, Merkür günöte noktasına yaklaştığında doğacak ve görünen çapı en küçük halinde olacaktır. Güneş gözlemcini başucuna yaklaştığında yavaşlayacak ve çapsal olarak büyüyecektir. Başucunu geçtikten sonra ise duracak ve ters yönde hareket etmeye başlayacaktır; tekrar normal hareket yönünde dönene kadar 8 Dünya günü geçecektir. Doğduktan 88 Dünya günü sonra, ufukta batmak üzere olduğundaysa çapı iyice küçülmüş olacaktır.<br />
   90 derece uzakta olan Gözlemci B ise, Güneş’i en büyük haliyle doğuyor olarak gördüğünde, Merkür de günberi noktasında olacaktır. Son derece garip olan bu gün doğumunda Güneş, görüş alanına girdikten hemen sonra, neredeyse hiç görünmez oluncaya kadar tekrar batar. Daha sonra ise gökyüzünde yükselmeye başlar ve gözlemcinin başucuna yaklaştıkça küçülür. Tam tepesinden geçerken herhangi bir ‘havada asılı kalma durumu’ olmaz; ama günbatımı biraz uzun olacaktır. Merkür tekrar günberi noktasına geldiğinde, Güneş bir an için ufukta yok olup sonra sanki veda etmek için geri dönmüş gibi ortaya çıkacak ve nihayet 88 Dünya günü boyunca tekrar doğmamak üzere batacaktır.<br />
Garip olan bir başka durum ise yıldızların gökyüzünde Güneş’in ortalama hızından üç kat daha hızlı hareket etmeleridir. Bir Merkürlü bu olan biteni anlamlandırmak için ne kadar uğraşacağını düşünmek bile sıkıntı verici!<br />
   1960’ların sonlarında Merkür’ün pek de bizim tahmin etmediğimiz bir yer olduğunu öğrenmiş, ama hala yüzey şekilleri hakkında kesin bir bilgi edinememiştik. Yıllar içinde çizilen çeşitli haritalarda, Antoniadi’<a href="http://www.genelbilge.com/tag/nin/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Nin">nin</a> haritasına yeni bir şey eklenememişti. Bir sonraki adım, 1973’te Mariner 10’un yani Merkür’ü ziyaret <a href="http://www.genelbilge.com/tag/eden/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Eden">eden</a> ilk ve şimdilik tek uzay sondasının fırlatılmasıyla atıldı.<br />
   3Kasım’da yola çıkan sonda, Venüs’le 5Şubat’ta gerçekleşen karşılaşmasına doğru salınarak ilerlemeden önce Ay’ın birkaç kaliteli pozunu çekti. Venüs’e 5800 km uzaklıktan geçerken, gezegenin çekim-yardımıyla, kendisini 29Mart’ta Merkür’ün yakınından geçirecek olan yörüngede ilerledi. Böylece Merkür’ün yüzeyindeki kraterleri ve dağları gösteren ilk fotoğraflar tahmin edilenden beş gün önce, Mariner henüz gezegenden 4800000 kilometre uzaktayken alındı. Uzay aracı, gezegene en fazla yaklaştığı geçişten sonra Güneş etrafında bir kez dönerek geri geldi ve 21Eylül’de Merkür’ün yanından bir kez daha geçti. Üçüncü randevu 16 Mart 1975’teydi; ama bu <a href="http://www.genelbilge.com/tag/arada/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Arada">arada</a> araçtaki cihazların gücü de tükenmeye başlamıştı. 24Mart’ta araçla olan bağlantı kesildi. Mariner 10’un hala Güneş etrafında dönmekte olduğundan ve düzenli olarak Merkür’ün yanından geçtiğinden hiç şüphe yok; ama bununla beraber bir gün onunla tekrar bağlantı kurabilme olasılığı da yok.<br />
   Tabii ki tüm yüzeyin haritasını çıkaramazdı. Her geçişte hep aynı bölge güneş alıyordu. (Antoniadi’nin haritasında Solitudo Hermae Trismegisti olarak gösterilen alan ise görünmüyordu.) Bugün bile yüzeyin yarısından azının haritası çıkarılabilmiş durumda. Ama <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bunun/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bunun">bunun</a> yanı sıra, geri kalan kısmın da bundan çok farklı olabileceğini düşünmemizi gerektiren herhangi bir neden yok.<br />
Mariner 10’dan aldığımız bilgilere göre Merkür yüzeyi ilk bakışta Ay yüzeyine çok benziyor; ama ayrıntılı olarak incelendiğinde bazı önemli farklılıklar olduğu görülüyor. Merkür’de Ay üzerindeki gibi, bizim yanlış olduğunu bildiğimiz halde deniz demeyi sürdürdüğümüz geniş lav düzlükleri bulunmaz. Ama içinde yer alan kraterciklerden dolayı biraz engebeli ve hepsi aşağı yukarı aynı seviyede olan dalgalı alanlar vardır. Ayrıca dalgalı uçurumlar adlandırabileceğimiz yüzlerce kilometre boyunca uzanan yılankavi izlere rastlanır. Bu izler dönen yapılarıyla Ay yüzeyine hiçbir oluşuma benzemez. En çok göze çarpan yüzey şekli Caloris Havzası’dır. Günberi döneminde Güneş’in tam tepede bulunduğu kızgın kutuplardan birinde olduğu için Caloris adı verilen havza 1300 kilometrelik bir alanı kaplar. Havzanın etrafı 1,5-2 kilometre yüksekliğindeki dağ halkalarıyla çevrelenmiştir.<br />
Kraterlerden bazıları oldukça büyüktür; sözgelimi Beethoven’in çapı yaklaşık 650 kilometredir. Çapları 20 kilometreyi geçmeyen küçük kraterler, -diğerlerinin ortalarında tepeler varken ve kenarları kat kat yükselirken- düzgün birer çanak şeklindedirler. Ayrıca Ay’dakilere benzer ışınsal kraterler de vardır. Mariner 10’un gezegene yaklaştığında tespit ettiği ilk şekil bunlardan biri olmuştur. Bu kratere şimdi uzay çalışmalarında öncülük etmiş olan Gerard Kuiper’in anısına Kuiper adı verilmiştir. Kuiper krateri yaklaşık 65 km genişliğindedir.<br />
   Bilindiği üzere şu anda Merkür’de hiçbir faaliyet yok. Kraterler bir şekilde oluşmuşlar; ya çoğu gök bilimcinin inandığı gibi göktaşı bombardımanlarıyla ya da küçük bir azınlığın iddia ettiği gibi içsel tepkimelerle. Uzun zaman önce bir çok volkanik faaliyet görülmeli tabii ki. Yapılan hesaplarla Caloris Havzası’nın yaşı yaklaşık 400 milyon yıl olarak belirlenmiştir; ayrıca esas aktif dönem de Havza’nın oluşumundan kısa bir süre sonra erişmiştir. Bugünkü Merkür bomboş hiç değişmeyen bir yerdir.<br />
Atmosferin beklenildiği gibi önemsenmeye değmez olduğu kanıtlanmıştır. Atmosferinin basıncı bir milibarın milyarda biri kadar bile değildir. İçerdiği <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ana/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ana">ana</a> element büyük bir ihtimalle güneş rüzgârlarıyla taşınmış olan helyumdur. Daha da şaşırtıcısı, Merkür’de zayıf ama ölçülebilir bir manyetik alanın tespit edilmiş olmasıdır. Bizimkiyle aynı türden olan bu alan, Dünya’nın manyetik alanının yüzde biri kadar güçlüdür. Manyetik eksen, dönüş eksenine göre 14 derece daha eğiktir. Bir manyetik alanın varlığı, Merkür’ün göreceli olarak büyük (Ay’dan bile büyük olabilecek) ve ağır bir <a href="http://www.genelbilge.com/tag/demir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Demir">demir</a> çekirdeğe sahip olduğu anlamına gelir. Erimiş veya katı olabilecek olan çekirdeğin -hakkında herhangi bir bilgi yok- üzerindeki kabuk tabakası da birkaç metre çökerek ‘regolit’ olarak adlandırılan oluşuma neden olmuştur.<br />
   1991’de Mariner sonuçlarına değil, çalışmalarını New Mexico’daki radarlarla sürdüren gökbilimcilerin elde ettiği verilere dayanan çok şaşırtıcı bir açılama yapıldı. Burada Very Large Array (VLA) olarak adlandırılan, çok geniş bir alana yayılmış 27 antenden oluşan bir sistemle karşılaşıyoruz. VLA ile -özellikle diğer araçlarla birlikte kullanıldığında- çok yüksek ayrım elde edilebilir. Bu çalışma sırasında hedef olarak Merkür seçilmiş ve gezegenin kuzey kutbu yakınlarından alınan yankılar düpedüz ‘buz’un varlığını gösterdiği bulunmuştur!<br />
   Merkür gibi bir gezegende buzul bulunabileceği pek tahmin edilemezdi. Ancak kutuplara yakın, zeminleri hep gölge olan ve oldukça soğuk olması beklenen bazı kraterle de var. Bununla birlikte itiraf etmeliyim ki, Merkür’de hiç bir zaman su bulunamamış gibi görünüyor; su olmadan buz da olmaz.<br />
Amatör bir gözlemci söz konusu olduğunda, Merkür’den pek fazla bir şey beklenmemesi gerektiğini kabul etmeliyiz. İlgi çekebilecek tek şey, gezegenin evrelerini izlemek ve dairesel dış kenarın veya gün ışığı alan bölge ile karanlık bölge arasındaki ara çizginin durumunu not etmek olabilir.<br />
Güneş’in tam önünden geçişi, hep Mayıs ve Kasım ayları içinde gerçekleşir. Sözgelimi, bir önceki geçiş 6 Kasım 1993’te gerçekleşmiştir. Günümüze en yakın geçiş ise 15 Kasım 1999’da olmuş0.<br />
Geçiş sırasında Merkür çıplak gözle görülmeyecek kadar ufaktır; gözlem ancak bir teleskop, projektör olarak kullanılarak yapılabilir.</p>

<p class="sayac_bilgi">193 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/merkur-mercury-gezegeni-tanimi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Troya Mitolojisi</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/troya-mitolojisi-2.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/troya-mitolojisi-2.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Oct 2009 07:40:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Afrodit]]></category>
		<category><![CDATA[Akha]]></category>
		<category><![CDATA[Bunun]]></category>
		<category><![CDATA[Burada]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Frigya]]></category>
		<category><![CDATA[Homeros]]></category>
		<category><![CDATA[Ilios]]></category>
		<category><![CDATA[Ilyada]]></category>
		<category><![CDATA[Inek]]></category>
		<category><![CDATA[Kente]]></category>
		<category><![CDATA[Leda]]></category>
		<category><![CDATA[Menelaos]]></category>
		<category><![CDATA[Pallas Athena]]></category>
		<category><![CDATA[Sparta]]></category>
		<category><![CDATA[Thetis]]></category>
		<category><![CDATA[Tros]]></category>
		<category><![CDATA[Yapan]]></category>
		<category><![CDATA[Yere]]></category>
		<category><![CDATA[Zeus]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=11083</guid>
		<description><![CDATA[Troya şehrinin kurulmasıyla ilgili mitosta, Troaslı İlios günün birinde Frigya Kralı&#8217;nın düzenlediği bir yarışmaya katılarak birinci olur. Kazandığı ödüller içinde kara benekli bir inek de vardır. Biliciler İlios&#8217;a ineği izlemesini ve kentini ineğin durduğu yerde kurmasını söylerler. İnek gidip gidip Karamenderes (Skamondros) ile Dümrek (Smois) ırmaklarının arasında denize yakın bir yerde durur. Kurulan şehre önce [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Troya şehrinin kurulmasıyla ilgili mitosta, Troaslı İlios günün birinde Frigya Kralı&#8217;nın düzenlediği <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> yarışmaya katılarak birinci olur. Kazandığı ödüller içinde kara benekli <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> inek de vardır. Biliciler İlios&#8217;a ineği izlemesini ve kentini ineğin durduğu yerde kurmasını söylerler. İnek gidip gidip Karamenderes (Skamondros) ile Dümrek (Smois) ırmaklarının arasında denize yakın <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> yerde durur. Kurulan şehre önce İlios, sonra kurucunun atalarında Tros&#8217;un anısına Troya adı verilir. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">Bir</a> süre sonra Zeus kente Pallas Athena heykeli indirecek, İlios da heykelin indiği yere Athena tapınağını yapacaktır. İlios soyu çoğalarak Priamos&#8217;a kadar gelir.<br />
<span id="more-11083"></span><br />
Homeros&#8217;un İlyada&#8217;sında geçen şu çok ünlü savaşın hikayesi ise kısaca şöyle ortaya çıkmıştır; Tanrı Zeus&#8217;un bir kuğu şekline girerek Leda&#8217;dan peydah ettiği Helena evlenecek yaşa gelince Akhaların önde gelenleri Tündareos&#8217;un sarayına giderler. Burada Tündareos ya da Helena&#8217;nın seçimiyle, Menelaos Helena&#8217;nın kocası olur. Daha sonra Tündareos ölünce <a href="http://www.genelbilge.com/tag/sparta/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Sparta">Sparta</a> Krallığı Menelaos&#8217;a kalmıştır. </p>
<p>Efsaneye göre, savaşın nedeni ise Iolkos Kralı Pelans ile <a href="http://www.genelbilge.com/tag/thetis/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Thetis">Thetis</a>&#8217;in düğünlerine davet edilmeyen kavga tanrıçası Eris&#8217;in, sinirlenip bir oyun düzenlemesi ve Hera, Afrodit ve Athena&#8217;nın oturduğu ziyafet sofrasına, üzerinde &#8216;en güzele&#8217; yazılı bir elma atmasıyla başlar. Elmanın kimin olduğu üzerine 3 güzel tartışmaya başlarlar ve Zeus&#8217;tan bu sorunu çözmesini isterler. Zeus işin içinden çıkamayınca, çareyi dağlarda çobanlık yapan ve yalnız yaşayan Paris&#8217;i rehber ilan etmekte bulur. Güzellerden her biri kendisini seçmesi için Paris&#8217;e bir şey vadederler. Paris Afrodit&#8217;e kanar ve dünyanın en güzel kadınını elde etmek için Afrodit&#8217;i yarışmanın birincisi seçer. Paris, Afrodit&#8217;in yardımıyla Sparta&#8217;ya gider, Helen&#8217;i kaçırır, prensi olduğu Troya şehrine geri döner. Bunun üzerine Sparta Kralı Menelaos, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/akha/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Akha">Akha</a> ordularını toplayarak Troya&#8217;ya savaş açar. Böylece 10 yıl sürecek Troya savaşı başlamış olur. </p>
<p>Troya, Kazdağı&#8217;nın eteğinde, Skomondros(K. Menderes) ile Simoeis(dümreli) çaylarının sınırladıkları ve bir yanı Ege denizine, bir yanı boğaza bakan üçgen biçimli, ova egemen yüksekçe bir yerde kurulmuş, Schilemann, Dorgfeld ve Blegen tarafından kazılımıştır. 1871&#8242;de Schilemann, Priamos&#8217;un hazinesini bulma umuduyla işe başlamıştır. 1882&#8242;de Schilemann, W.Dorpfeld ile birlikte çalışmış ve Dorpfeld burada 9 yapı katı saptamıştır. 1932-1938 arası Carl.W.Blegen başkanlığında yapılan kazılar sonucunda Dorpfeld&#8217;in 9 kültür katı, 30&#8242;a yakın yerleşme katına bölünmüştür. Troya şu anda Monfred Korfmann tarafından kazılmaktadır. </p>
<p>TROYA 1 (MÖ 3000-2500) </p>
<p>Troya 1&#8242;in en gelişmiş evresi 1y&#8217;de kentin çapı 90 metreydi. Toya 1&#8242;in ana girişi güney tarafta ve duvarı çok iyi korunmuş durumdadır. İki kule ile savunulan kent kapısı 2.97 metre enindeydi. 3 metre kadar genişlikte dar bir koridor şeklinde bu girişin iki yanında üçgen şeklinde yapılmış olan savunma kulelerinin de doğu yönündekinin alt kısmı ve bitişindeki sur kalıntıları görülebilir. Yüksekliği 3.5 metreye yakın olan kule kalıntısının tabanının irü taşlardan oluştuğu, duvarlarının da yukarıya doğru çıktıkça küçülen taşlardan örüldügünü görmekteyiz. Troya 1&#8242;e ait en sağlam kalıntı megaron tarzı bir evdir(1b). Onun altındaki yapı ise 1a katmanına aittir. Yine megaron tarzı evin dıştan ölcüsü 18,75*7 metre, duvar örtüsü balık sırtı şeklindedir. Büyük odasında biri tam ortada, diğeri doğu duvara yakın olmak üzere 2 ocak bulunmuştur. Sadece birinci ocak görülebilir durumdadır. Aynı odada kuzey ve doğu duvara doğru dayanan ve günümüzde izleri belli olmayan platform, 2 metre uzunluğunda, 90 cm genişliğinde ve ve 30 cm yüksekliğindeydi. Bu megaron yapısı bugüne değin bilinen en <a href="http://www.genelbilge.com/tag/eski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Eski">eski</a> örnekti. Güneyinde <a href="http://www.genelbilge.com/tag/pek/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Pek">pek</a> belirgin olmayan 5 paralel duvar kalıntısının da megaron tipi yapı olma olasılığı vardır. 1987 yılında Troya 1 evresine ait duvarların hemen hepsi temizlenmiştir. Schilemann yarmasındaki yapılar Troya 1 evresine aittir ve MÖ 3000-2800&#8242;lere tarihlenmektedir. Troya 1 büyük bir tahriple son bulmuştur. </p>
<p>TROYA 2 (MÖ 2500-2200) </p>
<p>Troya 2&#8242;nin çapı 110 metreyi geçmekte ve 7 yapı katından oluşmaktaydı. Troya 1 bir yangınla son bulmasına rağmen Troya 2&#8242;de gelişmeler görülür. Fakat kültür değişikliği yoktur. Eski dünyanın batısında, bir plan sistemi gösteren ilk kent olma özelliğini taşır. Anıtsal ölçüde megaronların yanyana bir cephe oluşturacak biçimde sıralanmaları ve bu yapı kompleksine propilonla girilmesi sistemi, 700 yıl sonraki Tiryns akropolünde görülmektedir. </p>
<p>En geç evresi olan 2g yapı katında yerleşmenin orta noktasında yer alan, megaron tipi plana göre inşaa edilen yapının krala ait olabileceği, değilse bile bir bir toplantı yeri olabileceği tahmin edilmektedir. Bu yapı evresindeki planların megaron tipinin türevleri oldukları görülmektedir. Konutların büyüklükleri arasındaki farklılıklar ise Troya 2g yerleşmesinde yaşayan toplumda belirli bir sosyal farklılaşmanın olduğunun kanıtıdır. </p>
<p>Troya 2, üç ana evresiyle tanmlanmaktadır.(2a, 2b, 2c-g) Bunların herbirinin yeni bir sur duvarı vardır. 2a&#8217;dan FL ve FN olarak gösterilen, üstleri açık ve koridorlu 2 geçit kalmıştır. Bunlar 2b&#8217;nin duvarlarına uydurulmuş ve kullanılmaya devam edilmiştir. FM (c5-6) ve FO(f-g6-7) kapıları ana girişlerdir. Büyük megaronun ( )olarak gösterilen çoğu yeri Schilemann&#8217;ın kuzey-güney açması sırasında tahrip olmuştur. </p>
<p>Troya 2 büyük kent kapısı güney surunun(FN) ortasında idi. Güneybatı kapısının (FM gc) kalıntıları ve taş döşemeli 21&#215;7,5 metre boyutlarındaki rampası iyi korunmuştur. Bu rampa, girişi 5,25 metre uzunluğunda ve 2 kanatlı bir kapısı olan, FM propilonuna çıkıyordu. Megaron planlı (FM) propilonu 2c-g evrelerine aitti. FN kapısı 2c&#8217;nin ana girişiydi. Son evreye ait olan giriş, FN ile gösterilen büyük propilondu ve megaron biçimindeydi. Buradan 2c-g (2200-2100) yıllarında yapılan açık bir alana giriliyordu. Çakıl döşeli bir avlu içindeki alan 2a ve 2b&#8217;nin kent duvarlarının üstü düzeltilerek yapılmıştı. </p>
<p>Büyük megaron (2a), 2c yapı katına aitti. 1989 kazılarında yapının yangın geçirmiş doğu duvarı ortaya çıkarılmıştı. Yapı tepenin en yüksek noktasında ve çevreye çok hakim bir konumdaydı. Bir kısmı Schilemann&#8217;ın kuzey-güney açması ile tahribe uğramışsa da planı saptanmıştır. Dorpfeld&#8217;in saptadığı 2h, 2r, 2f megaronlarının da kral ailesine ait olmsası muhtemeldir. 2d yapısı ise depo niteliğindedir. </p>
<p>Schilemann tarafından 1871-90 yılları arasında yapılan çalışmalarda Troya 2 yapı katmanları arasında <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ele/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ele">ele</a> geçirilen hazine buluntusu çok gelişmiş bir metal işçiliğinin örneği ve gelişmiş bir dış ticaretin göstergesidir. Schilemann, Priamos&#8217;un diye nitelediği hazineyi Troya 2&#8242;nin rampalı kapısının batı duvarı dibinde bulmuştur. Bu evrenin çanak çömleği de karakteristiktir. Kazılarda Troya 2&#8242;ye ait buluntuların çoğunun 1 metre kalınlığında bir yangın molozunun atından çıkması, bu kentin ani bir istilaya uğradığının bir göstergesidir. Bu nedenle Schilemann burayı Homeros&#8217;un İlyada&#8217;sında geçen Troya olarak nitelendirmiştir. Aynı dönemde Batı Anadolu ve Kıta Yunanistan&#8217;ındaki çeşitli yerleşimlerdeki benzer yıkımlar ve izleyen dönemde bu kentlerin kültür yaşamında görülen uzun süreli durgunlukların MÖ 2000 yıllarının başlarında Orta Avrupa&#8217;dan gelen Hint-Avrupa kökenli göçlerden olduğu sanılmaktadır. Troya 2&#8242;yi dışardan gelen göçmen toplulukların yıktığı ve buraya yerleşmeden yollarına devam ettikleri sonucuna varılmıştır. </p>
<p>TROYA 3 (MÖ 2200-2050) </p>
<p>Hisarlık höyüğündeki 3. Erken Tunç Çağı yerleşmesinde yaşam şeklinin pek değişmediği görülmektedir. Bu dönemde 4 yapı evresi saptanmış ve höyüğün 3 metre daha yükseldiği anlaşılmıştır. </p>
<p>Evlerin döşemelerinin daha önceki gibi sıkıştırlmış kil ya da toprakla kaplandığı, duvarların da aynı şekilde örüldüğü biliniyor olsa bile bu dönemde bağımsız konutlara rastlanmamaktadır. Bitişik yapılan evlerin arasında kalan sokaklar oldukça dardır. Daha önceki dönemden farklı olarak, kent surlarının tamamen taştan yapıldığı ve hatıllarla güçlendirilmiş kerpiçlerin kullanılmadığı görülmektedir. Son yapılan kazılarda Troya 4&#8242;ün altındaki tabakalarda bir sınır ya da teras duvarı ortaya açığa çıkarılmıştır ve bunun Troya 2&#8242;nin sonu olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca, kuzeye doğru, üzerinde beyaza boyanmış kerpiçlerin olduğu, bir yapıya ait taş temel bulunmuştur. Bu dönemde pişmiş kap üretiminde ve dokumacılıkta eskiden beri bilinen gelenekler sürdürülmüştür. </p>
<p>TROYA 4 (MÖ 2050-1900) </p>
<p>Beş ayrı yapım evresinin izlendiği bu kat Erken Tunç çağının son yerleşmesidir. Kazılarda ele geçen eşyalardan Kıta Yunanistan&#8217;ı, Ege adaları ve Orta Anadolu&#8217;yla ilişkilerin yoğunlaştığı anlaşılmaktadır. Bitişik yapılmış, kil döşemeli taş temel üzerine kerpiçten oluşturulmuş duvarları olan evlere ve ilk kez avlularda yer alan kubbeli fırınlara rastlanmıştır. </p>
<p>Troya 4 evresine ait, üstüste 6 yangın evresinin olduğunu bilmekteyiz.Doğu profilinde bunu açıkça görmek olasıdır.Bütün bu tabakaları 4.evreye tarihlememizin nedeni, binaların aynı yapım planlarını izlemiş olmasıdır.Bitişik yapılmış olan bu evlerin hepsinde, girişin sağ ya da solunda mutlaka oval fırın vardır.Binalar ve tabanlar inanılmaz derecede güneye doğru eğim yapmışlardır.Bu nedenle, höyüğün kenarında olan bu önemli buluntuları saptamak mümkün olmuştur. Böylece Troya 4&#8242;ün mimari planı açık bir şekilde gözönündedir. En alttaki yanık tabakada, bir oda içinde yabani hayvan kemiklerine rastlanması, bunların o dönemde sürekli meydana gelen yangınlardan kaynaklandığını düşündürebilir. </p>
<p>TROYA 5 (İ.Ö. 1900-1800) </p>
<p>6 yapım evresinin saptandığı iki metre kalınlığa sahip bu yerleşme katmanında Batı Anadolu&#8217;da, Erken Tunç Çağı&#8217;ndan Orta Tunç Çağı&#8217;na geçiş dönemine rastlanmıştır. Bu dönemde Ege dünyasıyla süregelen ilişkilere Kıbrıs&#8217;la başlayan ilişkilerin eklendiği sanılmaktadır. </p>
<p>Surların alt kısımları işlenmemiş taşlardan ve üst kısımları kerpiçten yapılmıştır. Evlerin planlanmış döneme göre daha düzenli olduğu, dikdörtgen bir alanın üç tarafına küçük odaların yapıldığı, odaların köşelerinde kilden yapılmış oturma veya yatak sekilerinin olduğu, kubbeli ocakların veya arı kovanı şeklindeki fırınların kullanıldığı anlaşılmaktadır. Evlerden birinin döşemesinin altında hocker tarzında (insanın ana karnındaki duruşu) gömülmüş yeni doğmuş bir bebenin iskeletine ait kemik kalıntıları bulunmuştur. </p>
<p>TROYA 6 (İ.Ö. 1800-1275) </p>
<p>Troya 6, 300.000 m2 bir alana yayılmıştır. Sekiz yapı katından oluşan 6&#8242;ncı yerleşme üç ana evre gösterir. En parlak <a href="http://www.genelbilge.com/tag/devir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Devir">devir</a> Troya 6(f-e) evreleridir. Kazılarda elegeçen buluntular, tamamıyla yeni plan ve yapılar, Troya 6&#8242;nın o döneme kadarki yaşayanlarından başka insanlarla ilişkisi olmuş olabileceğini akla getirmektedir. </p>
<p>Sur duvarı, birbirine beş kapıyla bağlanan altı bölümden oluşur. Surun en görkemli bölümü 6g evresine giren bir kuledir ve uzunluğu 18, genişliği 8 metredir. Kulenin ortasında keskin köşeli bir sarnıç ve onun içinde sekiz metre derinlikte kayaya oyulmuş bir <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kuyu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kuyu">kuyu</a> vardır. Bu kuyudan kuşatma sırasında yararlanılıyordu. Uzunluğu 41.5, genişliği 4.5 m. olup yüksekliği 4 m&#8217;yi geçen duvar boyunca dört dikey çıkıntıya rastlanır. Fakat bu duvar yüksek bir Roma dönemi duvarıyla kapanmaktadır. (6 r &#8211; 6 s) </p>
<p>Buleteryon ve Schliemann&#8217;ın kuzey-güney açması ile tahrip edilen duvarın doğu bölümü iyi durumdadır. 6 h kulesi tarafından tahrip edilen sur günümüzde etkileyici bir durumdadır. Bu duvarlar konglomera taş bloklar ile dörtgen kesilip dış yüzeyleri düşmanın tırmanmasını engelleyecek şekilde yontulduktan sonra harç kullanmadan içe doğru eğimli bir şekilde birleştirilmiştir. Her on metrede dişler yaparak kenti çevrelemektedir. </p>
<p>Troya 6&#8242;da kulelerin kullanılması bu dönemde şehrin güçlü olduğunu gösterir. Girişin koridor şeklinde olması kente buradan girebilecek düşmanların iki ateş arasında kalmasını sağlamak içindir. </p>
<p>Troya 6 yerleşmesinin sarayları ve diğer önemli yapıları, tepenin üzerinde yeralıyordu. Ancak Hellenistik dönemde Athena Tapınağı&#8217;nın inşasında bu yapıların bir kısmı tahrip olmuştur. </p>
<p>Akropolün güneybatısından (6 t) girerek hafif yokuş yukarı ana cadde izlenirse solda Direkli Ev olarak nitelendirilen yapıya gelinir. Troya 6 ve Troya 7a&#8217;da kullanıldığı düşünülmektedir. 26&#215;12 m. boyutlarındadır. Yapıyı destekleyen direklerden biri belirgindir. Yapının güney duvarı daha kalın örülmüştür. Arka tarafta hafif bir genişleme gösteren yapı megaron tarzında farklılık gösterir. Direkli evin kuzeydoğusunda 630 no.lu ev görülür. İÖ 1700&#8242;e tarihlenen evin duvarları küçük taşlardan meydana gelir. </p>
<p>6 g&#8217;nin kuzey bitişinde megaron tarzı evlere rastlanmıştır. Bu odaların çoğundan kent nüfusunun bu dönemde birden arttığı, duvarlarının zayıf mimarisinden aceleyle yapıldıkları anlaşılmaktadır. Kazılarda bu odalarda erzak küplerinin çok sayıda bulunması kiler niteliğinde olabileceğini göstermektedir. Evlerin ortak özelliklerinden biri dışa, surlara bakan duvarlarının daha kalın ve özenli yapılmış olmasıdır. 6 c evinin bir kısmı Schilemann tarafından tahrip edilmiştir. 6 f yapısı farklı karakter göstrir. Duvarlar geniş ve büyük kesme taşlarla örülmüş olup dışta dişler yaparak bölümlere ayrılmıştır. 6 a yapısı 19,18&#215;12,30m boyutlarında bir yapıdır. Troya 6&#8242;nın megaron planını normal olarak gösteren yapılardandır. </p>
<p>Troya 6&#8242;nın önemli bir yapısı Antalı Ev -6 t- girişinin doğusunda bulunur. Üzerine gelen bulevteryon tarafından büyük ölçüde tahribe uğramıştır. Eve Anta adını veren taş halen yerindedir. </p>
<p>Akropol evlerinin birçoğu trapezoidaldir. Bu türdeki evlerin dar yüzleri kente, geniş yüzleri ise surlara bakmaktadır. Böylece trapezodial evler kuzeyden güneye doğru genişleyen ve yelpaze gibi açılan akropol planına uymaktadır. Homros&#8217;un İlyada&#8217;sında bahsettiği Priamos&#8217;un İlyon kenti, Troya 6h&#8217;dir. İlyada&#8217;da anlatılan ve 10 senelik savaş sonucu ele geçirilen kent burası idi. Odesya&#8217;da anlatılan İlyon tahribi ise 7a katında olmuştur. </p>
<p>TROYA 7 (MÖ 1275-1240) </p>
<p>Troya 6&#8242;nın bir deprem ile son bulmasıyla Troya 7a katmanında depremin aralıklarla devam ettiği ve deprem sonucu yıkılan yapılar altında insan iskeletlerine rastlanması, buranın ansızın terkedildiği izlenimi yaratmaktadır. Yine de bir kültür değişikliğine rastlanmamıştır. 6h evresinde bulunan Minyas seramiğinin aynı bollukta 7a katında da varolduğu kaydedilmiştir. Bu dönemde plan ve mimarinin düzenlemesinde bir karakter değişikliği görülür. 6f-h evrelerindeki yüksek sanat düzeyinden ve kent planından bir eser kalmamış, ayrıca sosyal sınıf ayrılığı gösteren ev tipleri ortaya çıkmıştır. İyi korunmuş bu evler doğu suru ve kapısı arasında görülebilir. Bu köklü değişim deprem sonrası akropol dışında oturan halkın <a href="http://www.genelbilge.com/tag/devlet/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Devlet">devlet</a> yönetimine geçmesiyle ve kral ve soyluların ortadan kalkmasıyla açıklanabilir. Uzun <a href="http://www.genelbilge.com/tag/zaman/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Zaman">zaman</a> kral ve soyluların kendilerini sömürmesinden bıkan halk tabakası depremden yararlanıp bir darbe gerçekleştirimiş olabilir. </p>
<p>Troya 7b 1 (1240-1190): </p>
<p>7a katındaki yanık tabaka 50 ila 100 cm arasında değişen bir kalınlık gösterir. Bu tahribe karşın Troya&#8217;lılar kentlerine dönmüşler ve surlarla evleri onarmışlardır. Minyas seramiği üretimi devam etmiştir. İlk kez 7a&#8217;da görülen yapı tarzı burada da devam etmektedir. </p>
<p>Troya 7b 2 (MÖ 1190-1100): </p>
<p>Troya 6&#8242;dan sonra ilk kültür değişikliğine bu tabakada rastlanır. Bu katta Buckel keramik denilen ve benzerlerine yalnızca Balkan ülkelerinde rastlanan kurşuni renkli, yüksek keskin kulplu ve üzerleri boynuzcuklarla süslü kaplar görülür. Duvar örgüsünün dip kısmı ortostat şeklinde blok taşlarla güçlendirilmiştir. Bu tip bir ev 6u kapısının batısında görülmektedir. </p>
<p>Troya 7b 2&#8242;de yerleşen Balkan kökenli halk buraya zor kullanmadan gelmiş olmalıdır. Çünkü bundan önceki tabakada bir yangın veya tahribe rastlanmamıştır. Buradan, Ege göçüne ilk durağın Troya olmuş olabileceği akla gelir. Bu dönemde Troya akropolünün göçler nedeniyle gücünü yitirdiğini görmekteyiz. Troya 7 evresi için yeni yapılan çalışmalarda, önceden bilindiği gibi üç tabaka değilde, dört ya da beş tabakadan oluşmuş olma ihtimali belirmiştir. </p>
<p>TROYA 8 (MÖ 700-350) </p>
<p>Bu evrenin buluntuları 7. yüzyıldan eskiye gitmez. İlk yapılara batı kapısının doğusunda rastlarız. Burası yukarı temenos olarak adlandırılan sunağın altına rastlamaktadır. Sunak Hellenistik dönemde yapılmıştır. Sunağın batısında bulunan ve kare plana sahip başka bir sunak ise Agustus dönemine aittir. Yukarı temenosun güneyinde &#8220;aşağı temenos&#8221; adı verilen ve içinde iki sunağın bulunduğu kutsal yer de Helenisitik dönemde inşaa edilmiştir. Bu dönemdeki en önemli yapı Athena tapınağıdır. Tapınak ve onu çeviren kutsal alan ve anıtsal giriş kapısının yapılması için düz bir platform elde etmek üzere höyük tepesinde bulunan eski yapı kalıntılarının bir kısmı yıkılarak düz bir saha açılmış ve üzerine inşaa edilmiştir. Bu yüzden bu devreye ait cevaplanamaycak sorular ortaya çıkmıştır. Geriye kalan son kalıntılar da Schilemann&#8217;ın büyük açmasıyla ortadan kalkmıştır. Homeros&#8217;un İlyada&#8217;sında Athena tapınağından bahsetmesi ve tapınağın kentin en yüksek noktasında bulunduğunu söylemesi arkeologları buranın bir tapınak olabileceği kanısına yöneltmiştir. Ancak, yapılan çalışmalarda yapının Athena Tapınağı olduğu konusunda herhangi bir somut kanıta rastlanmıştır. Tapınağın yeri Schliemann tarafında tamamen kazılmış olduğu için şu an burada <a href="http://www.genelbilge.com/tag/derin/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Derin">derin</a> bir çukur mevcuttur. </p>
<p>Herodotos&#8217;a göre Xerxes burada tanrıçaya bin öküz kurban etmiştir. İskender ise Granikos zaferinden sonra tapınağı ziyaret edip armağanlar sunmuş ve daha sonra gönderdiği bir mektupta buraya görkemli bir tapınak yaptıracağı konusunda söz vermiş olduğu bilinir. Strabon, İskender&#8217;in bu isteğini Lisimakos&#8217;un yerine getirdiğini söyler. </p>
<p>TROYA 9 (MÖ 350-MS 400) </p>
<p>Roma döneminde Novum İlyum olarak bilinen kentin yapısal olarak çok büyüdüğü görülmektedir. Troya 9&#8242;un bu dönemde Sezar (İÖ 59-44) ve Oktavyus Ogustus (İÖ 31-14) devirlerinde kültür açısında yeni bir ivme kazanmıştır. Athena Tapınağı bu dönemde yapılan değişikliklerle genişletilmiştir. Troya bu dönemde Roma İmparatoru Büyük Konstantin (MS 324-327) tarafından başkentin yeri olarak düşünmüş, ancak daha sonra Bizantion&#8217;da karar kılmıştır. </p>
<p>Novum İlyum&#8217;um son yapılan çalışmalarda anıtsal bir yapıya sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Bu yapıların çoğu yazılı kaynaklardan bilindiği üzere Julius Klaudyus hükümdarlığında ve daha sonraki hükümdarlar tarafından yapılmıştır. </p>
<p>İlyum kale duvarının tam önünde yeralan tiyatro, sunaklar ve ovaya doğru uzanan burun üzerindeki kuzeydoğu terasındaki büyük tiyatro gibi Hellenistik ve Roma dönemleri anıtlarına yeni bulgular da eklenince burası büyük şehir niteliğine bürünmektedir. Yapılan kazılar sonucunda görülmüştür ki Roma yapılarının temelleri çok derindedir. Bu yapılar arasında derinleşilen her kısımda Troya 6 evresine ait tabakalara rastlanmıştır. Bu açmalar, Troya 6-7 kale yerleşmesinin güney kapısından 100-170 m. kadar uzaktadır. </p>
<p>Bu devirde Athena tapınağının genişletildiği anlaşılmaktadır. Tapınağın dört tarafı 80 m. uzunluğunda sütun sıralarıyla çevriliydi. Bu büyük meydanın yapılması sırasında Troya 6&#8242;nın en önemli yapılarıyla Troya 7&#8242;nin evleri tahrip edilmiştir. Troya 6&#8242;nın büyük giriş kapısı, 7t nin hemen doğusunda, yarısı şehir surunun üstünde yeralan bulevteryon ve küçük tiyatro ile şehir duvarı üstünde bulunan tiyatro Roma çağına aittir. </p>
<p>Büyük Tiyatro </p>
<p>Kuzeydoğudaki tepenin yamacına yaslanmış bir vaziyettedir. Ovaya ve denize hakim bir konumdaki ve 10.000 kişi alabildiği sanılan bu yapıdan geriye çok az şey kalmıştır. Blegen yaptığı kazılarda sahne binasının ve orkestranın bir kısmını günışığına çıkarmıştır. Oturma sıralarının bulunduğu yamaç henüz kazılmamıştır. </p>
<p>Anıtsal Çeşme (Nimfeum) </p>
<p>Güneye doğru tarlaların içindeki kalıntıların anıtsal çeşmeye ait oldukları bilinmektedir. Burada insan ve hayvan figürleriyle süslü döşeme mozaiklerine reastlanmıştır. Bu mozaiğin üst kısmında üçüncü yüzyıla tarihlenmiş boyalı duvar sıvaları bulunmuştur.Aynı yönde 500 m. kadar ileride Troya 6&#8242;nın son evrelerine ait olduğu sanılan bir mezarlığa rastlanmıştır. Kazılarda ağızları kapalı olarak toprağın hemen altına gömülmüş değişik şekil ve büyüklüklerde pişmiş toprak testiler içinde ölülerin yakılmasından sonra geriye kalan kül ve kemik artıkları ele geçmiştir. </p>
<p>Küçük Tiyatro(Odeon) </p>
<p>En iyi korunmuş yapılardan biridir. Oturma sıraları sağlam durumdaki Odeon&#8217;un kavea bölümünün batısı, üst kısımdan itibaren toprakla doldurularak yükseltilmiştir. </p>
<p>Meclis Binası (Buleteryon) </p>
<p>Yapının daha önceleri Odeon olarak kullanılmış olabileceği sanılmaktadır. Önde dörtgen planlı bir girişi, arkasında yarım daire şeklinde bir orkestrası ve bunun gerisinde oturma sıralarının yeraldığı kavea yeralmaktadır. Giriş holünün Troya 6 sur duvarının üstüne oturtulmuş <a href="http://www.genelbilge.com/tag/tek/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Tek">tek</a> par</p>

<p class="sayac_bilgi">27 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/troya-mitolojisi-2.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mısır Piramitleri Hakkında Herşey</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/misir-piramitleri-hakkinda-hersey.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/misir-piramitleri-hakkinda-hersey.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 18:41:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[bu]]></category>
		<category><![CDATA[Eden]]></category>
		<category><![CDATA[Elde]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[Gize]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Kuyu]]></category>
		<category><![CDATA[Menfis]]></category>
		<category><![CDATA[Nda]]></category>
		<category><![CDATA[Piramide]]></category>
		<category><![CDATA[Piramit]]></category>
		<category><![CDATA[Piramitler]]></category>
		<category><![CDATA[Snefru]]></category>
		<category><![CDATA[Taban]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=11030</guid>
		<description><![CDATA[Krallık ailesinin mezarlarını korumak amacıyla yapılan piramitler Mısır’da çok eski tarihlerde ortaya çıktı ve eski imparatorluk döneminin belirgin anıtları olarak kaldı. Üçüncü sülaleye dek kral mezarları mustabalardan oluşurdu. Mustabalar yamuk biçimli höyüklerdi ve tören odasını gizlemek amacıyla kuyu mezar üzerine yapılırdı. Piramitin başlangıçta çok büyük olan boyutları eski imparatorluk döneminde (M.Ö. 2780-2380) yavaş yavaş küçüldü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Krallık ailesinin mezarlarını korumak amacıyla yapılan piramitler  Mısır’da çok eski tarihlerde ortaya çıktı ve eski imparatorluk döneminin belirgin anıtları olarak kaldı. Üçüncü sülaleye dek kral mezarları mustabalardan oluşurdu. Mustabalar yamuk biçimli höyüklerdi ve tören odasını  gizlemek amacıyla <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kuyu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kuyu">kuyu</a> mezar üzerine yapılırdı. Piramitin başlangıçta çok büyük olan boyutları eski imparatorluk döneminde (M.Ö. 2780-2380) yavaş yavaş küçüldü ve orta imparatorluk döneminde (M.Ö. 2065-1785) belirli <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> ölçüde kaldı. Yeni imparatorluk döneminde ise (M.Ö. 1580-1085) piramitler kral mezarı olarak ortadan kalktı.<br />
<span id="more-11030"></span><br />
	Üçüncü sülalenin kurucusu olan Firavun Zoser’ın piramidi bilinen ilk piramittir. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kahire/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kahire">Kahire</a>’nin güneyinde Sakkara Yaylası’<a href="http://www.genelbilge.com/tag/nda/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Nda">nda</a> eski başkent Menfis’in yakınında yükselen bu piramit Firavu’nun emriyle mimar İmhotep’e yaptırıldı ve bu gelenek firavunlara tanınan bir ayrıcalık oldu. Dört bir yanın yanındaki altışar geniş taş basamağıyla dev bir merdiven gibi görünen Zoser Piramidi. 109 metre eninde 121 metre boyundaki dikdörtgen bir taban üzerinde yükseliyordu. </p>
<p>	Piramit yapımında bundan sonraki aşama Sakkara’nın güneyinde Medum’da dördüncü sülalenin ilk firavunu Snefru tarafından yürütüldü. Snefru Zoser’inkine benzer üç piramit yaptırdı. Medum’daki başlangıçta sekiz basamaklı olan mezar basakları doldurularak tabandan tepeye kesiksiz eğim halinde yükselen dümdüz dört kenarı elde eden Snefru tarafından tam bir <a href="http://www.genelbilge.com/tag/piramide/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Piramide">piramide</a> dönüştürüldü Dahşur’daki öbür iki piramitten <a href="http://www.genelbilge.com/tag/biri/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Biri">biri</a> eşkenar dörtgen biçimindedir. Diğerinin ise eğimi azdır.</p>
<p>	Önceleri piramitlerin iç kısımları süslenmezken 4.sülale döneminde Firavun Unas Piramidin içini süsletti.Ve mezar odasının duvarlarına pramit metinleri denilen yazılar yazdırttı.<br />
	Mısır’da, El-Gize yakınlarında Nil’in batı kıyısındaki kayalık bir düzlük dördüncü sülale döneminde (M.Ö 2613-2494) firavunlar için piramit biçiminde üç mezar yapısı .Dünyanın yedi harikası arasında  sayılırlar. En kuzeyindekini 4. sülalenin ikinci firavunu Keops yaptırmıştır üçü içinde en büyükleri olduğu için Büyük Piramit adıyla da anılır.Taban kenarlarının uzunluğu yaklaşık 230.4 metredir; yüksekliği ise yapıldığı sırada 147 metre idi. Ortadaki piramidi 4. sülalenin dördüncüsü firanun Kefren yaptırmıştır.Bu yapının taban kenarlarının uzunluğu 216 metre yüksekliği 143 metredir.En son inşa edilen en güneydeki  piramit 4. sulalenin altıncı firavunu Mikerinos’undur. Taban kenarlarının uzunluğu 109 metre olan bu piramidin yapıldığı zamandaki yüksekliği 66 metre idi. Piramitlerin üçü de zaman içinde yağmalanmış olduğundan, mezar eşyalarının çoğu artık yoktur. Yumuşak, beyaz kireç taşından dış kapları neredeyse tümüyle aşındığı için ilk yapıldıkları yükseklikte de değildirler. Örneğin büyük piramidin yüksekliği artık yalnızca 138 metredir. Ama ortadaki Kefren Piramidi’nin en tepesindeki dış kaplama <a href="http://www.genelbilge.com/tag/hala/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Hala">hala</a> durmaktadır.</p>
<p>	Keops piramidi büyük bir olasılıkla insan elinden çıkma yapıların en büyüğüdür. 50 derece 52’lik bir açıyla yükselen <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yan">yan</a> yüzleri tam dört ana yöne bakar. Keops piramidi sarımtırak renkte bloklardan inşa edilmiştir; bu gün bütünüyle aşınmış olan dış kaplamasıyla içindeki dehlizler daha nitelikli ve açık renkde kireç taşından mezar odası ise çok büyük granit bloklarından yapılmıştır. Bu görkemli yapı için her biri 2.5 ton ağırlığında yaklaşık 2.3 milyon blok taş kullanılmıştır.</p>
<p>Keops Piramidi öteki iki piramit gibi bir teknik ustalık ve mühendislik yeteneği baş yapıtıdır .Yerleştirilişindeki geometrik doğruluk ve taşların kesimindeki titizlik özellikle yapının dev boyutları ve kullanılan blokları boyut ve ağırlıkları göz önüne alındığında şaşırtıcıdır.Gerçek iç duvarların , gerekse bugün (bazısının ağırlığı 16 tonu bulan) birkaç taşı kalmış olan dış kaplamanın birleşme ayrıntıları yalnız eski Mısır’da değil, büyük olasılık la dünyadaki bütün yığma taş duvarlarındakinden daha yetkindir.<br />
Keops Piramidi’nin girişi kuzey cephesinde, yerden 18 metre yüksektir. Buradan başlayarak piramidin oturduğu kayalık zeminin içine doğru inan eğimli bir geçit bitmemiş bir mezar odasında son bulur. Bu geçidin yukarı doğru ayrılan eğimli bir başka geçit kraliçe odası diye bilinen odaya ve 46 metre uzunluğundaki eğimli bir galeriye ulaşır.Bu galerinin yukarı ucunda bulunan dar ve uzun bir geçitten de kral odası adı verilen, döşemesi, tavanı ve duvarları bütünüyle granit kaplı asıl mezar odasına geçilir. Bu odadan başlayıp piramidin dış yüzüne çıkan iki eğik baca kanalı vardır. Bu bacalar dinsel bir işlevi karşılamak için olabileceği gibi havalandırma amacıylada yapılmış olabilir.Kral Odası’nın üstünde, kütlesel yatay granit levhalarla birbirinden ayrılmış beş levha bulunur. Bu levhaların, üsteki taş duvarlardan mezar odasının tavanına gelen büyük basıncı dağıttığı ileri sürülmektedir.</p>
<p>Piramitlerin nasıl inşa edilmiş olduğu sorusuna hala doyurucu bir yanıt verilmemiştir. Çeşitli savların içinde en inandırıcı olanı, ağır yükleri kaldırmak için makaralı halat sistemini bilmeyen Eski Mısırlıların bunun yerine, tuğla, toprak ve kumdan,pramitle birlikte yükselen rampalar yaparak taş blokları bunların üstünde kızaklar silindirik takozlar ve manivelalar aracılığıyla çektikleridir. Eski Yunanlı tarihçi Herodotos’a göre, Keops piramidinin 20 yıl sürmüş bu işte 100000 işçi çalışmıştır. Tarım işçisi oldukları var sayılan bu insanların yalnızca Nil Irmağı’nın taşarak tarlaları kapladığı dönemlerde piramitlerde çalıştıkları düşünüldüğünde, bu sayı inandırıcı olmaktadır.</p>
<p>Keops Piramidi’nin güneye doğru Kefren’in vadi tapınağı yakınında Büyük Sfenks yer alır. Masif bir kayadan oyulmuş olan Sfenks Kefren’in yüz çizgilerine ve yatan bit aslanın bedenine sahiptir.Yaklaşık 73 metre uzunluğunda ve 20 metre yüksekliğindedir.</p>
<p>1925’te ,Keops’un Piramidine giden yolun üst ucunda annesi Heteferes’in defin eşyalarını içeren bir çukur mezar keşfedildi. Taş doldurulmuş <a href="http://www.genelbilge.com/tag/derin/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Derin">derin</a> bir kuyunun dibinde kraliçenin boş lahti bulundu.Lahit, 4. sülale dönemi zanaatçılarının yüksek sanatsal yeteneklerini ve teknik yetkilerini belgeleyen mücevherler ve mobilyalarla çevrilmişti.</p>
<p>	Yukarı Nübye’de Meroe kralları yandan görünüşü çok dik olan mezar biçimini benimsemişlerdir. Ama bu anıtlar Mısır’ın eski imparatorluk devrindekiler kadar muhteşem değildi. Mısır piramitlerinin taklidi olarak bu gün Roma’da kerpiçten yapılmış ve üstü mermer kaplanmış bir piramit vardır. Bu piramit M.Ö 12 de ölmüş olan Romalı hakim ve hatip Caiuse Cestius’un mezarıdır.</p>
<p>Üç piramidin çevresinde, mastaba  adı verilen,kesik piramit biçiminde mezar yapıları ile dolu geniş alanlar vardır. Bunlar kralların akrabaların yada memurlarının gömülmesi içindir. El-Gize’de 4. sülaleye ait ızgara düzeninde yerleştirilmiş olanların yanı sıra, çok sayıda başka mastaba bulunmuştur .Bunlardan birkaçı üçüncü sülale (M.Ö 2686-2613) dönemine,çoğunluğu ise 5. ve 6. sülalelere (M.Ö 2494-2181) aittir. Mısır’ın çeşitli bölgelerinde 3.ve 17. sülalelerin egemenliği arasında yapılmış 80 piramit vardır. </p>
<p>Eski mısırlıların dinsel inançlarına göre bedenin gökyüzüne çıkıp Ra’<a href="http://www.genelbilge.com/tag/ya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ya">ya</a> ulaşacağına inanılır ve piramitlerin gökyüzüne bir merdiven olduğu benimsenirdi. Piramitlere yalnız cenazeyle ilgili armağanlar götürülürdü ve krallara, bu anıtların yakınında kurulan tapınaklarda tapınılırdı . </p>

<p class="sayac_bilgi">142 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/misir-piramitleri-hakkinda-hersey.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mısır Piramitleri Nasıl Yapıldı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/misir-piramitleri-nasil-yapildi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/misir-piramitleri-nasil-yapildi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 18:38:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ama]]></category>
		<category><![CDATA[Aztekler]]></category>
		<category><![CDATA[Benzer]]></category>
		<category><![CDATA[C3]]></category>
		<category><![CDATA[C4]]></category>
		<category><![CDATA[C41]]></category>
		<category><![CDATA[C5]]></category>
		<category><![CDATA[Firavun]]></category>
		<category><![CDATA[Hanedan]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Imotep]]></category>
		<category><![CDATA[Inkalar]]></category>
		<category><![CDATA[Kahire]]></category>
		<category><![CDATA[Kalma]]></category>
		<category><![CDATA[Kenar]]></category>
		<category><![CDATA[Kire]]></category>
		<category><![CDATA[Mayalar]]></category>
		<category><![CDATA[Minde]]></category>
		<category><![CDATA[Piramide]]></category>
		<category><![CDATA[Piramit]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>
		<category><![CDATA[Yan]]></category>
		<category><![CDATA[Yap]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=11027</guid>
		<description><![CDATA[Ehramlar olarak da bilinen Mısır piramitleri,çoğu eski ve orta krallık döneminde Mısır krallarının (Firavun) mezarları üstüne yapılmış büyük anıtsal yapılardır.Orta ve Güney Amerika’da Mayalar, Aztekler ve İnkalar tarafından benzer yapılar yapılmıştır, ama gerçek piramitler Mısır’dadır.Yunanca pyramis sözcüğünden türemiş olan piramitlerde genellikle taş ya da tuğla kullanılmıştır.Dörtgen bir taban üzerinde yükselen piramitlerin üçgen biçimli dört kenar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ehramlar olarak da bilinen Mısır piramitleri,çoğu eski ve <a href="http://www.genelbilge.com/tag/orta/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Orta">orta</a> krallık döneminde Mısır krallarının (Firavun) mezarları üstüne yapılmış büyük anıtsal yapılardır.<a href="http://www.genelbilge.com/tag/orta/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Orta">Orta</a> ve Güney Amerika’da Mayalar, Aztekler ve İnkalar tarafından benzer yapılar yapılmıştır, ama gerçek piramitler Mısır’dadır.Yunanca pyramis sözcüğünden türemiş olan piramitlerde genellikle taş <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ya">ya</a> da tuğla kullanılmıştır.Dörtgen <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> taban  üzerinde yükselen piramitlerin üçgen biçimli dört <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kenar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kenar">kenar</a> yüzeyi tepede bir noktada birleşir. Mezar odası çoğunlukla piramidin üzerine oturduğu kayanın içine oyulmuştur.<span id="more-11027"></span><br />
    Eski Krallık’ta 2. hanedan döneminin sonuna kadar (yaklaşık İ.Ö.1650) krallar ve soylular masta-<br />
ba denen mezarlara gömülürlerdi.Mastabalar, dikdörtgen biçimli, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yan">yan</a> duvarları içeriye doğru eğimli ve üst yüzeyi düz olan; daha çok üstü kesik bir piramide benzeyen anıtmezarlardı. 3. hanedan döne-<br />
<a href="http://www.genelbilge.com/tag/minde/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Minde">minde</a> (İ.Ö.2650-2575) kral mezarlarında taş kullanılmaya başlandı.İlk <a href="http://www.genelbilge.com/tag/piramit/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Piramit">piramit</a>, bu dönemde, Kahire<br />
nin yakınındaki Sakkara’da ünlü mimar İmotep tarafından yapıldı.Kral Zoser için tasarlanan ve üst üste konmuş altı mastabadan oluşan bu anıtmezara Basamaklı Piramit denmiştir.<br />
    Kutsal sayılan ölmüş krala armağanların sunulduğu bir tapınağı da içeren Basamaklı Piramit ve  ek yapıları geniş bir duvarla çevrelenmiştir.60 metre yüksekliğinde olan ve kireç taşından yapılan bu piramit Eski Mısır’ın en güzel anıtlarından biridir.Yapının altından toprağın içine uzanan 11 geçitte kral ve bazı soyluların pembe granit ve albatrdan (kaymak taşı) yapılma lahitleri bulunur.Ne var ki, bu lahitler, daha önce soyulduğu için bu kişilerin mumyalanmış cesetleri bulunamamıştır.Bölgede daha birçok piramidin yapıldığı sanılmaktadır.1953’te Sakkara’da 3.hanedan döneminden kalma ta-<br />
mamlanmamış bir başka basamaklı piramidin kalıntılarına rastlanmıştır.<br />
    En tanınmış piramitler, Kahire’nin güneyinde Gize’de bulunan üç piramittir.Bu piramitler 4. ha-<br />
nedan döneminden (İ.Ö.2575-2468) kalmıştır.En büyüğünü Yunanca adıyla Firavun Keops yaptır-<br />
mıştır. Keops Mısırlılar’ca Khufu olarak adlandırılır.Keops Piramidi’nin taban kenarları yaklaşık 230 metre ve yüksekliği 146 metredir.Ama dış kaplaması aşındığı için bugün yüksekliği  9 metre daha düşüktür.Kayalık bir zemine oturan piramidin dış bölümü kireç taşı ve granitten yapılmıştır.      Tüm yapıda her <a href="http://www.genelbilge.com/tag/biri/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Biri">biri</a> ortalama 2,75 ton ağırlığında toplam 2,3 milyon taş blok kullanılmıştır.<br />
    Piramidin yapımında kullanılan kayalar Nil ırmağının karşı kıyısından getirilmiş, kireç taşı Kahire yakınlarından,granit ise Assuan’dan taşınmıştı. Kabaca yontulan granit bloklar, silindirler üzerinde  çekilerek ırmağa getirilir ve buradan mavnalarla piramide en yakın yük iskelesine taşınırdı. Bloklar, iskele ile piramit arasında döşenmiş granit geçitten, tahta silindirler üzerinde çekilerek yerine ulaş –tırılırdı.Taş blokları çıkaran ve taşıyan kişiler <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kendi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kendi">kendi</a> adlarını kırmızı bir boya ile taşın üzerine yazar-<br />
lardı. Bu yazılar bugün de okunabilmektedir.Taşlar çok düzgün bir biçimde bakır aletlerle işlenirdi.<br />
    Keops’un ardından Kefren ve Mikerinos tarafından yaptırılan öbür ünlü iki piramit, ilkine göre daha küçüktür.Her üç piramit de yağmalanmış oldukları için içlerindeki eşyaların çoğu kaybolmuş-<br />
tur.5. ve 6. hanedan kralları da (İ.Ö.2465-2150) Gize ve Abu Şir’de birçok piramit yaptırmışlardı. 11. ve 12. hanedan krallarının (İ.Ö.2130-1756)piramitleri daha çok Dahşur, Havara ve el-Lahun’da bulunmuştur.Bu dönemden sonra, soylulara mezar olarak kullanılan piramitlerin yapımına son verildi.Mısırlılar krallarını, 18. hanedan döneminde (İ.Ö.1540-1292) başkent olan Teb yakınların-<br />
daki Krallar Vadisi’nde kayalara oyulmuş mezar odalarına gömmeye başladılar.<br />
    Bir zamanlar Nil ırmağının batı kıyısı boyunca birçok piramit yer alırdı.Bunların Eski ve Orta Krallık döneminde yapılmış olmaları ile Mısırlılar’ın Güneş tanrısı Ra’ya tapınmaya ve ölülerini mumyalamaya başlamaları arasında bir ilişki olduğu sanılmaktadır.Eski Mısırlılar, ölen bir kişinin bedenini koruyarak, ona yiyecek ve içecek sunarak ölümden sonra yaşamasını sağlayabileceklerine inanırlardı.Bu nedenle ölülerini, öbür dünyada gereksinecekleri eşyalarla birlikte gömerler, mezar duvarlarına çizdikleri resimler ve yazdıkları yazılarla ölülere karşılaşabilecekleri tehlikelerden korunma yollarını gösterirlerdi.</p>

<p class="sayac_bilgi">260 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/misir-piramitleri-nasil-yapildi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eski Mısır İnançlarında Osiris Kültü</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/eski-misir-inanclarinda-osiris-kultu.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/eski-misir-inanclarinda-osiris-kultu.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 18:32:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Arkaik]]></category>
		<category><![CDATA[Atum]]></category>
		<category><![CDATA[Gibi]]></category>
		<category><![CDATA[Heliopolis]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Kabile]]></category>
		<category><![CDATA[Kabul]]></category>
		<category><![CDATA[Masturbasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Osiris]]></category>
		<category><![CDATA[Piramit]]></category>
		<category><![CDATA[Ra]]></category>
		<category><![CDATA[Seth]]></category>
		<category><![CDATA[Tefnut]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Uzun]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=11024</guid>
		<description><![CDATA[Mısır , tarihinin ilk dönemlerinde farklı kabilelerden , daha sonra da farklı nomoslardan oluştuğu için , Mısır panteonu çok sayıda tanrı ile doludur. Aşağı ve Yukarı Mısır’ın birleşmesinden önce yerel bir çok kült vardı ve her kabile farklı bir tanrıya tapardı. Bu kültler en sonunda , Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır krallıklarının dinini oluşturmuştur. Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mısır , tarihinin ilk dönemlerinde farklı kabilelerden , daha sonra da farklı nomoslardan oluştuğu için , Mısır panteonu çok sayıda tanrı ile doludur.<br />
Aşağı ve Yukarı Mısır’ın birleşmesinden önce yerel <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> çok kült vardı ve her kabile farklı <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> tanrıya tapardı. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bu">Bu</a> kültler en sonunda , Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır krallıklarının dinini oluşturmuştur. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bu">Bu</a> sistem her kabilenin inançlarından izler taşıyordu. Ayrıca , <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> savaş sonrasında , yenen kabile , yenilen kabilenin tanrısını da kendi panteonuna dahil ediyordu.<br />
Birleşme olduğu zaman ise <a href="http://www.genelbilge.com/tag/hanedan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Hanedan">hanedan</a> soyunun en büyük tanrısı Horus , en büyük tanrı olarak kabul edilmiştir. Horus hakkında çok fazla bilgimiz yoktur. Fakat Horus’un bir Gök-tanrı olduğu sanılmaktadır. Ayrıca firavunun da yaşayan Horus olarak görülmesi de bu kült ile ilintilidir.<br />
Horus kültünün yanında Seth kültü de halk kitleleri arasında varlığını korumuştur. Yukarı Mısır’da yaygınlığını koruyan Seth kültü hanedanlar zamanında da devam etmiş , özellikle de İkinci Hanedan zamanında Seth bir süre Horus’un yerine en büyük tanrı olarak tanınmıştır. <span id="more-11024"></span><br />
Horus ile Seth arasındaki bu çekişme sonraki dönem mitolojisine de yansımıştır. Seth kültü Mısır’da uzun süre varlığını sürdürmüş ve daha sonra göreceğimiz gibi, Seth kötü güçlerin temsilcisi olmuştur.<br />
Mısır’ın arkaik dönemine baktığımızda farklı yerlerde farklı tanrıların önem kazanmış oldukları görülmektedir. Heliopolis’de Ra , Memfis’de Ptah , Busiris’de Osiris önemli tanrılar arasındadır.<br />
Heliopolis yaradılış efsanelerine göre , Atum/Ra <a href="http://www.genelbilge.com/tag/tek-bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Tek Bir">tek bir</a> erkek tanrı olduğu için , ancak <a href="http://www.genelbilge.com/tag/masturbasyon/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Masturbasyon">masturbasyon</a> yolu ile başka varlıkları meydana getirmiştir. Piramit metinlerine göre , Atum/Ra “ erkeklik organını elleri arasına alıp , fışkırtarak ikizleri meydana getirdi : Şu ve <a href="http://www.genelbilge.com/tag/tefnut/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Tefnut">Tefnut</a> .”<br />
Adını “kaldırmak” anlamına gelen bir sözcükten alan Şu , Yunan mitolojisindeki Atlas gibi gökyüzünü taşır. Aslında Şu havayı sembolize etmektedir.<br />
Tefnet ise Şu’nun ikiz kardeşi olduğu gibi aynı zamanda karısıdır. Kökeni daha eskiye hatta Güneş kültüne dayandığı zannedilen Tefnet daha çok havadaki nemi ve yağmuru sembolize eder. Bazı metinlerde kardeşi Şu ile beraber , Güneş’in doğuşundan itibaren gökyüzünü taşır.<br />
Şu Tefrut çiftinden iki önemli tanrısal varlık doğar . Bunlar Geb ve Nut’tur. Erkek olan Geb Mısır toprağını , daha genel olarak da yeryüzünü temsil eder. Dişi olan Nut ise gökyüzüdür. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/burada/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Burada">Burada</a> Mısır mitolojisinin Hint-Avrupa mitolojilerinden farkını görürüz. Hint-Avrupa mitolojilerinde genelde yeryüzü dişidir. Efsaneye göre Geb ve Nut önceden birbirlerine yapışık iken daha sonra Şu tarafından birbirlerinden ayrılmışlardır.<br />
Geb ve Nut’tan ise dört tanrı doğar : Osiris , Isis , Seth ve Nephthys .<br />
Bu konuda Plutarkhos’un “De Iside et Osiride “ adlı eserinde ilginç bir mitos vardır. Plutarkhos asıl söylenceye sadık kalmasa da , efsane doğa olaylarını açıklaması açısından da önemlidir. Efsaneye göre Ra’nın karısı Nut, Geb’i kendisine aşık eder. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bunun/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bunun">Bunun</a> üzerine Ra Nut’a bir ceza verir ve ona yılın hiç bir ayında <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ya">ya</a> da gününde çocuk sahibi olamayacağını söyler. Ra’nın emirleri hiç bir zaman reddedilemeyeceği için Nu çareyi Thot’tan yardım istemekte bulur. Thot uzun uzun düşündükten sonra aklına iyi bir fikir <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gelir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gelir">gelir</a>. Ay tanrıçası Selene’ye gider ve onu tavla oynamaya davet eder. Tanrıça bu oyunu kaybederse aydınlık bölümlerinden yedide birini Thot’a verecektir. Oyunu Thoth kazanır. Selene aynen söz verdiği gibi ışığının yedide birini Thot’a verir. Thoth tanrıçadan aldığı ışıktan beş gün yaratır ve bu günleri yıla ekler. Böylece Nut,hiç bir yıla ve aya ait olmayan bu beş günde doğum yapabilecektir. Nut’un Osiris, Horus, Set, İsis ve Nephtys adlarında beş çocuğu olur. Osiris birinci günde , Horus ikinci günde, Seth üçüncü günde , İsis dördüncü günde ve Nephtys beşinci günde doğarlar.<br />
Osiris<br />
Osiris doğanlar içinde en büyükleridir ve bu nedenle , Geb gökyüzüne çıktıktan sonra , Mısır toprakları üzerinde hüküm sürme hakkı ona aittir. Osiris’in üstünlüğü daha doğumunda belli olmuştur. Osiris doğduğu zaman gizemli bir ses “Evrenin Efendisi” nin geldiğini söylemiştir.<br />
Osiris adı aslında Mısır dilinde Usir olan tanrının adının Yunanca’ya uydurulmuş şeklidir. Osiris Yunanlılar tarafından Dionysos ve Hades ile bir tutulmuştur. Osiris , güzel yüzlü , koyu tenli ve insanlardan daha uzun resmedilmiştir.<br />
Osiris’in tahta geçme miti aynı zamanda meşru firavunun da tahta geçme miti ile ilintilidir. Güneş-tanrı’nın hükümdarlığını Osiris’e vermesi gibi , <a href="http://www.genelbilge.com/tag/firavun/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Firavun">firavun</a> da gücünü Güneş-tanrı’dan almaktadır. Ayrıca bu mit firavunun hükümdarlığına ait bazı usulleri de meşrulaştımaktadır.<br />
Osiris’in tahta geçtikten sonra ilk yaptığı işlerden biri , ilkel bir hayat süren Mısır’lıları uygarlaştırmak olmuştur. Osiris onlara ilk tarım araçlarını yapmayı, toprağı işlemeyi , buğdayı ve üzümü yetiştirmeyi , ekmek , şarap ve bira yapmayı öğretmiştir. Ayrıca ilkel Mısır’lılara ilk defa tapınak inşa etmeyi ve tanrılara tapmayı öğreten ve dini törenleri düzenleyen de Osiris’tir. Hatta ikili flütü de ilk Osiris yapmıştır.<br />
Osiris , şu an Louvre Müzesi’nde bulunan Amenmos Steli’ne göre , bolluk , bereket getiren bir doğa tanrısı özellikleri de taşımaktadır. Osiris , doğal kaynaklara hükmetmekte , onunla birlikte rüzgarlar esmekte , ekinler yeşermekte ve hayvanlar yetişmektedir.<br />
Osiris Mısır’ın uygarlaştırılmasını tamamladıktan sonra , bütün dünyanın uygarlaştırılması işine girişir. Tahtı kardeşi ve aynı zamanda da karısı olan İsis’e bırakır ve yanında veziri Thot , Anubis ve Ofois ile birlikte sefere çıkar. Uzun süre dünyanın uygarlaşması için çalışır.<br />
Burada Anubis için de bir parantez açmak gerekmektedir . Eski Mısır’da Anpu diye adlandırılan Anubis , mitolojiye göre , ölülere Öteki Dünya’nın yolunu gösteren çakal başlı varlıktır. Piramit metinlerinde , Anubis Ra’nın oğlu olarak yer alır. Başka metinlerde ise Osiris ya da Seth ile ilişkilendirilir. Osiris ile ilgili efsanelerde , adı çok sık geçmese de, Anubis’in önemli bir yeri vardır. İlk olarak Anubis daha önce de gördüğümüz gibi dünyanın fethine Osiris ile birlikte çıkmıştır. Ancak bu fetih savaşla yapılan istila anlamına değil, insanların uygarlaştırılması anlamına gelmektedir. Aslında bu efsaneden yola çıkarak , Anubis , tanrıların insanları eğitmesinde önemli rol oynayan varlıklardan bir olarak karşımıza çıkar. İkinci olarak da Anubis Osiris’in ölümünden sonra onun “vücudunun” korunması işini üstlenir. İlk olarak bu görevi olan Anubis zamanla Osiris’in cenazesi ile olan ilgisinden dolayı ölü kültleri ile ilgili bir özellik kazanmış ve mumyalama ve ölünün yargılanması ile ilgili <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yol/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yol">yol</a> gösterme görevleri gibi görevler üstlenmiştir.<br />
Osiris döndüğünde ülkesini , İsis’in başarılı yönetimi sayesinde , çok iyi durumda bulur.<br />
Ancak bu dönem uzun sürmez. Tahta geçmeyi arzulayan , fakat Osiris’in yokluğunda dahi hüküm süremeyen Seth , Osiris’i <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yok/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yok">yok</a> etmek için bir plan hazırlamıştır. Bu plana göre Seth , Osiris’in ölçülerine göre bir sandık hazırlatır ve sandığı en değerli taşlarla süsletir . Seth , bundan sonra kendisine yardım eden yetmiş iki kişiyle birlikte planını uygulamaya koyulur .<br />
Seth büyük bir yemek verir ve Osiris’i de çağırır. Osiris hiç bir şeyden şüphelenmeyerek yemeğe gider. Yemek sonunda Seth , sandık kimin ölçülerine uyarsa , sandığın sahibinin o olduğunu söyler. Denemek için herkes sırayla sandığın içine yatar. Sıra Osiris’e gelmiştir. Osiris yatar yatmaz Seth sandığı çiviler , eritilmiş kurşunla lehimler ve Nil nehrine atar. Böylece Seth planını uygulamıştır. Bu olay “ Osiris’in krallığının yirmi sekizinci yılında , Athyr ayının on yedisinde olmuştur.<br />
İsis bunu duyunca , üzüntüsünden saçlarını keser , elbiselerini parçalar ve Osiris’in kapatıldığı sandığı aramaya çıkar.<br />
Osiris’in kapatıldığı sandık , Fenike’ye , Byblos kentine kadar sürüklenmiş ve burada karaya vurmuştur. Karaya çıktığı yerde ise süratle büyüyen bir ağaç sandığı gövdesinin içine almıştır.<br />
Byblos Kralı Malkandros bu ağacı gördüğünde hayran kalır ve ağacı kestirerek sarayına sütun olarak diktirmeye karar verir. Ağaç kesildiğinde çok güzel bir koku çıkarmıştır.<br />
Bu olay Isis’in kulağına kadar gelmiştir. İsis durumu anlar ve Malkandros’un sarayına gider. Burada önce Astarte’nin çocuğunun dadısı olur.<br />
İsis bir gün çocuğu ölümsüz yapmak ister ve bu amaçla çocuğu ölümsüzlük ateşine batırır. Bunu gören kraliçe çığlıklar atarak İsis’i engeller. İsis artık kendini tanıtmak zorunda kalır. Daha sonra Kral Malkandros’dan izin alarak ağacın gövdesini açar ve içinden sandığı alır.<br />
İsis sandığı vatanına geri getirdikten sonra , Buto şehrine , oğlu Horus’un ziyaretine giderken sandığı , güvenli zannettiği bir <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yere/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yere">yere</a> saklayarak bırakır. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gece/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gece">Gece</a> dolunayda avlanan Seth sandığı bulur ve Osiris’in bedenini tanır. Bunun üzerine , Seth Osiris’in bedenini 14 parçaya ayırır ve bu parçaları Mısır toprakları üzerine dağıtır.<br />
Bunu duyan İsis papirüs ağacından yapılma bir tekneye biner ve bütün Mısır’ı dolaşarak Osiris’in bedeninin parçalarını toplar ve parçaları her bulduğu yere bir tapınak diker. Bu yüzden Mısır’ın bir çok yerinde , içinde Osiris’in cesedinin bulunduğu söylenen bir çok tapınak vardır.<br />
Efsanenin sonunda ise Osiris’in oğlu Horus Seth’i yener . Yeniden canlanan Osiris artık bu dünyada yaşamak istemez ve hükmetmek için ölüler ülkesine gitmeyi tercih eder. Burada yine Anubis ile birlikte olacaktır. Anubis ölüleri yargılanması için Osiris’e getirecektir.<br />
Efsanenin klasik yorumuna göre Osiris aslında diğer bahar ve toprak kültleri ile ilgili efsanelerde olduğu gibi doğanın ölümünü ve ilkbaharda yeniden canlanmasını temsil etmektedir. Başka yorumlara göre Osiris’in yazın kuruyan Nil Nehri’ni temsil ettiği ya da günlerin uzayıp kısalmasını belirttiği söylenebilir.<br />
Daha önce de edebiyat tarihinde örnekleri görüldüğü gibi Plutarkhos , diğer Yunan yazarları gibi, efsaneyi biraz tahrif etmiş olsa da varolan bir efsaneyi anlattığı kesindir. Zaten piramit metinlerinde ve Ölüler Kitabı’nda buna benzer motiflerin yer alması bunu kanıtlamaktadır.<br />
Ancak her efsanede olduğu gibi bu efsanede de daha derin anlamlar olduğu kesindir.<br />
Bu efsaneyi dikkatle incelersek başka bir yerden gelen bir kişinin yanında diğerleri ile birlikte insanları eğittiğini ve daha sonra da kardeşi ( ya da onunla birlikte gelen diyelim) tarafından öldürüldüğünü fakat vücudunun (belki de kurduklarının) bir başkası (Anubis) tarafından korunduğunu görüyoruz. Bir bilim-kurgu romanı gibi gözükse de bu efsanenin geçmişte olan ve gelecekte de olması olası bir olaya atıfta bulunduğu görülmektedir. Dışarıdan gelen eğiticilerin , Erich Von Daniken’e rağmen, uzaylılar olması da gerekmemektir. Daha ileri bir uygarlıktan gelip Mısır halkını eğitmiş başka toplulukların olması da olası bir durum olarak gözükmektedir.<br />
Bu efsanede bir ilginç nokta da bir tanrının , Osiris’in o sandığa sahip olma isteği ve sandığın tam olarak ona tıpatıp uyduğunu düşündüğü an onun içinde hapis olmasıdır. Bu bizim de sık sık içine düşebileceğimiz bir durumdur. Her zaman karşımıza biz cazip gelebilecek “sandıklar” çıkabilir. Hatta biz bunların tam bize uygun olduklarını düşünebiliriz. İşte o andan itibaren de onun esiri olabiliriz. Sonunda bu sahte cennet bizim sonumuz olabilir.<br />
Sonuçta bu efsane için bir çok yorum olabilmektedir. Belki sizin yorumunuz da farklı olabilecektir. Ancak şunu her zaman göz önünde bulundurmak gerekir. Efsaneler her zaman geçmişte olan ya da olduğu varsayılan olayları anlatmazlar. Bazen de gelecek hakkında fikir veriler. </p>

<p class="sayac_bilgi">21 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/eski-misir-inanclarinda-osiris-kultu.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Author&#8217;s study notes on archaeology</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/authors-study-notes-on-archaeology.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/authors-study-notes-on-archaeology.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 18:21:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Aegean Islands]]></category>
		<category><![CDATA[Anatolia]]></category>
		<category><![CDATA[Ancient Cities]]></category>
		<category><![CDATA[Antique Pieces]]></category>
		<category><![CDATA[Archaeological Sites]]></category>
		<category><![CDATA[Asia Minor]]></category>
		<category><![CDATA[Byzantine Empire]]></category>
		<category><![CDATA[Classical Archaeology]]></category>
		<category><![CDATA[Cyclades]]></category>
		<category><![CDATA[End Of Roman Empire]]></category>
		<category><![CDATA[Ephesus]]></category>
		<category><![CDATA[Greeks And Romans]]></category>
		<category><![CDATA[King Of Babylon]]></category>
		<category><![CDATA[Mediterranean Islands]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Ii]]></category>
		<category><![CDATA[Mesopotamia]]></category>
		<category><![CDATA[Narrow Sense]]></category>
		<category><![CDATA[Roman Civilizations]]></category>
		<category><![CDATA[Systematic Discovery]]></category>
		<category><![CDATA[Town People]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=11017</guid>
		<description><![CDATA[The science of Archaeology, in the narrow sense, is the systematic discovery and examination of the physical remains left by human being. On the other hand, Archaeology is a science that has to deal with many other related sciences and objects as well. When this man&#8217;s interest in ancient remains began, we don&#8217;t know for [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>The science of Archaeology, in the <a href="http://www.genelbilge.com/tag/narrow-sense/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Narrow Sense">narrow sense</a>, is the systematic discovery and examination of the physical remains left by human being. On the other hand, Archaeology is a science that has to deal with many other related sciences and objects as well. When this man&#8217;s interest in ancient remains began, we don&#8217;t know for sure. But we can still have some idea from some evidence. For example, Fatih <a href="http://www.genelbilge.com/tag/mehmet-ii/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Mehmet Ii">Mehmet II</a> the conqueror, the sultan who captured Istanbul from <a href="http://www.genelbilge.com/tag/byzantine-empire/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Byzantine Empire">Byzantine empire</a>, was known for his interest in <a href="http://www.genelbilge.com/tag/antique-pieces/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Antique Pieces">antique pieces</a>, and used to collect such objects. A much earlier example comes from Mesopotamia, Nabonide the King of Babylon ( 559-529 BC ), had a hall in his palace where he had exhibited the pieces left by the earlier civilizations. And the same king had sent out this exhibition to Our (another ancient city of Mesopotamia) to be displayed for the town people. <span id="more-11017"></span><br />
The science of Archaeology has to deal with different civilizations and periods of time. Therefore, this science is generally classified as under the following headings.<br />
1.	<a href="http://www.genelbilge.com/tag/classical-archaeology/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Classical Archaeology">Classical Archaeology</a> ( Greek and <a href="http://www.genelbilge.com/tag/roman-civilizations/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Roman Civilizations">Roman Civilizations</a> )<br />
2.	Pre classical archaeology of Mediterranean and <a href="http://www.genelbilge.com/tag/aegean-islands/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Aegean Islands">Aegean Islands</a><br />
3.	Near East and Asia Minor ( <a href="http://www.genelbilge.com/tag/anatolia/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Anatolia">Anatolia</a> )<br />
4.	Egypt<br />
5.	Western Europe<br />
6.	Asia<br />
7.	Pacific<br />
8.	America<br />
1. Classical archaeology<br />
roughly covers from 1000 BC through 330 AD (end of Roman Empire and beginning of Byzantine empire). Probably this period of time gives us the richest and best preserved <a href="http://www.genelbilge.com/tag/archaeological-sites/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Archaeological Sites">archaeological sites</a>, as most of the ancient cities built by <a href="http://www.genelbilge.com/tag/greeks-and-romans/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Greeks And Romans">Greeks and Romans</a> still stand there. The sites of this period spread over a large area, Greece, Asia Minor, Italy, Egypt, Libya, Tunisia, Syria, Israel. The sites of great prosperity, Rome, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ephesus/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ephesus">Ephesus</a>, Antioch, Alexandria, Pompeii, Athens.<br />
2. The archaeology of pre classical era<br />
generally covers the Aegean and Mediterranean Islands such as Crete, Cyprus, Cyclades, Mitilini, Rhodes etc. These islands had carried out trading activities between different geographical locations and their sea-faring people had contributed to the development of their communities.<br />
3. Near East and Asia Minor (Anatolia)<br />
civilizations show close similarities and must be grouped together. Notable sites are Jericho in Israel, Catalhoyuk , Cayonu, Hattussas, Tushba, Zincirli in Turkey. Most of these sites are those of the prehistoric times. Also under this heading must be the biblical archaeology, as most of the sites of the old and new testaments are located in this part of the world.<br />
4. Archaeology of Egypt<br />
represents a different culture, art and architecture than that of the other civilizations, so it must be one category to itself. The archaeological explorations in Egypt began and gained momentum with Napoleon&#8217;s war campaigns against Egypt. As known, Rosetta stone found in Egypt was the main source for the French linguist Champelleon to decipher the Egyptian hieroglyphic.<br />
5. Western Europe<br />
the efforts to discover the ancient life of the western Europe generally concentrates on France, Spain and Great Britain in part.<br />
6. Asian Archaeology<br />
Particularly India, Pakistan and China are the leading countries in this area, where <a href="http://www.genelbilge.com/tag/archaeologists/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Archaeologists">archaeologists</a> had directed numerous excavations. The well known sites are Mohenjo-daro and Harappa and were excavated in 1920s. Especially the objects found in India have revealed that the Ancient Indian culture had been influenced greatly by the Hellenistic culture, doubtless carried there by Alexander the great and his soldiers.<br />
7. Pacific ocean islands<br />
like French Polynesia, Micronesia unfortunately have almost nothing from their early civilizations and being one of the poorest areas for the world of archaeology.<br />
8. America<br />
archaeologists are still exploring this continent, and from the findings so far, we understand especially meso-american cultures had represented a high level of civilizations a long time ago. The most notable ones being Maya civilization of c. 300 BC- 900 AD that covers part of Guatemala and Mexico today, and another one, Aztec civilization of medieval period c. 1325 Ad.<br />
Early Excavations<br />
Early excavations carried out by British archaeologists were just like picnic making. The workers usually did much of the work digging all day, and their masters enjoyed their picnic lunch and drink. Egypt was excavated in 1850s, however early diggings took so short time, and usually the site would be abandoned and never dug again. The most important and sensational excavation of the past was that of Troy by  Heinrich Schliemann, a shabbily dressed, old scholar who spent considerable time wandering among the ruins of Asia Minor and Greece with worn-out copies of Iliad and Odyssey. His dream of finding the king Priam&#8217;s treasures turned out to be real when he discovered them near the ramp against the city wall. But he never knew that the treasures he found were not Priam&#8217;s. He was so much in hurry to find them, he missed and passed the king Priam&#8217;s city and found the treasures of an earlier civilization of Troy which is beneath the Priam&#8217;s city. The damage he did to the site still gives archaeologists a headache today. However, he left his mark in the history rediscovering the site of Troy.<br />
Locating the sites to be excavated ( Hoyuk and Tumulus ) :<br />
When you are out in Anatolia, especially in Thrace, Central or Eastern Turkey, you will notice some mounds standing in the middle of a large plain, and leaving no doubt that they are artificial mounds made by human. So, this would be a perfect beginning point to believe that there is an ancient city buried underneath covered up by the rubble on the top. The general name given to those mounds in Turkey is &#8221; Hoyuk &#8221; or as we know it in archaeological terminology a &#8221; Tell &#8221; . If you drive out in the country side, you will see many signs pointing to such sites or even some modern villages may have the same name as they cover the site of a hoyuk. The reason that they are slightly higher than the surrounding area is that that site must have been inhabited by many succeeding civilizations built on the top of each other, and causing the site elevated. If the time and funds permit, the excavation should be done horizontally, allowing the archaeologist to uncover the city in layers and see the different phases of a city of a certain period. Only, vertical excavation helps archaeologist to find out what is the earliest civilization of that site, so he digs all the way to the bottom of the city, as usually the earliest inhabited layer may be found at the very button.<br />
However, every mound you will see which fits the above description may not be a &#8221; hoyuk &#8220;, but a burial tomb for the local kings, which is called &#8221; Tumulus &#8221; in Turkish archaeological terminology. One difference you can notice between a hoyuk and tumulus is that the hoyuk usually covers a larger area and relatively flat on the top, as the tumulus is usually pointed on the top that looks like a primitive model of the Egyptian pyramids. Usually, archaeologists apply a different method of digging on the tumulus. The usual method is to dig the mound from the top, the reason being that most of the tumuluses have a burial chamber right in the center which is protected by a strong stone wall. And it is really hard to drill into the burial chamber from the side, because of that wall. Also, as usually, these burial chambers have openings on the top that eases the work of the archaeologists. So once they are inside the burial chamber, they can dig horizontally the other parts of the tumulus. One of the best known tumuluses in Asia Minor can be found at Gordion of ancient Phrygia, about an hour of drive west of <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ankara/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ankara">Ankara</a>. This is erroneously called the King <a href="http://www.genelbilge.com/tag/midas/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Midas">Midas</a>&#8217; tomb because the occupant was Gordios the legendary king of Phrygia who tied the Gordion knot. On the other hand, King <a href="http://www.genelbilge.com/tag/midas/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Midas">Midas</a>&#8217; tomb is located at the <a href="http://www.genelbilge.com/tag/midas/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Midas">Midas</a>&#8217; city on the way from Eskisehir to Afyon. The burial gifts ( silver and bronze) from the so-called King <a href="http://www.genelbilge.com/tag/midas/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Midas">Midas</a>&#8217; Tomb of Gordion are on display in the the museum of Anatolian Civilizations.<br />
Also, ancient writers like Strobe gives us perfect details of the locations of the cities of his time.<br />
If you are in the Aegean and Mediterranean area, at some places you won&#8217;t miss the perfectly cut stones which were the main building materials of the past. Now, you can think that you are in the vicinity of an ancient site which is most probably Hellenistic or Roman.<br />
Another sign is the fortresses built on the top of the hills. This was a popular way for ancient people to build their cities. Generally, the fortress stands on the top having temples, palaces, public buildings inside and surrounding area is covered by people&#8217;s houses. In the time of danger, or siege the whole town people gathered in the fortress to defend their cities against the enemy. As known, Greeks called these hilltops where they had their cities,&#8221; Acropolis &#8221; meaning upper city. </p>

<p class="sayac_bilgi">20 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/authors-study-notes-on-archaeology.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anadoluda Antik Şehirler</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/anadoluda-antik-sehirler.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/anadoluda-antik-sehirler.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 18:15:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Antik]]></category>
		<category><![CDATA[Arada]]></category>
		<category><![CDATA[Bodrum]]></category>
		<category><![CDATA[Bunu]]></category>
		<category><![CDATA[Demir]]></category>
		<category><![CDATA[Ege]]></category>
		<category><![CDATA[Fethiye]]></category>
		<category><![CDATA[Frigler]]></category>
		<category><![CDATA[Gelen]]></category>
		<category><![CDATA[Gibi]]></category>
		<category><![CDATA[Hititler]]></category>
		<category><![CDATA[Izmir]]></category>
		<category><![CDATA[Karadeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Lidya]]></category>
		<category><![CDATA[Likya]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara]]></category>
		<category><![CDATA[Troya]]></category>
		<category><![CDATA[Urartular]]></category>
		<category><![CDATA[Yunanistan]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=11013</guid>
		<description><![CDATA[Anadolu’da eski çağlardan beri birçok uygarlıklar gelişmiştir. Araştırmalar sonucunda zengin bir Anadolu kültürü ortaya çıkmıştır. Taş Çağı’nda insanlar mağaralarda otururlardı. Antalya yakınlarındaki Beldibi ve Belbaşı mağaralarında 10-12 bin yıl önce böyle insan toplulukları yaşıyordu. İnsanlar ev yapmaya köyler kurmaya başladılar. Diyarbakır yakınındaki Çayönü’nde 9 bin yıl önce kurulmuş, bir köyün kalıntıları vardır. Konya’ya yakın Çatalhöyük [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Anadolu’da <a href="http://www.genelbilge.com/tag/eski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Eski">eski</a> çağlardan <a href="http://www.genelbilge.com/tag/beri/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Beri">beri</a> birçok uygarlıklar gelişmiştir. Araştırmalar sonucunda zengin <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> Anadolu kültürü ortaya çıkmıştır.<br />
Taş Çağı’<a href="http://www.genelbilge.com/tag/nda/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Nda">nda</a> insanlar mağaralarda otururlardı. Antalya yakınlarındaki Beldibi ve Belbaşı mağaralarında 10-12 bin yıl önce böyle insan toplulukları yaşıyordu. İnsanlar ev yapmaya köyler kurmaya başladılar. Diyarbakır yakınındaki Çayönü’nde 9 bin yıl önce kurulmuş, bir köyün kalıntıları vardır. Konya’ya yakın Çatalhöyük ve Burdur’a yakın Hacılar da bundan 7-8 bin yıl önce insanların yaşadığı köylerdir.<span id="more-11013"></span><br />
Günümüzden 4 bin yıl önce Hititler <a href="http://www.genelbilge.com/tag/orta/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Orta">Orta</a> Anadolu’ya yerleştiler ve yaklaşık bin yıl süren bir <a href="http://www.genelbilge.com/tag/devlet/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Devlet">devlet</a> kurdular. Tunç Çağı denen bu dönemde Anadolu’da doğuda Hurriler, güneyde Mitanniler yaşadılar. Batı Anadolu da ise <a href="http://www.genelbilge.com/tag/troya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Troya">Troya</a> gibi küçük krallıklar vardı.<br />
Anadolu da günümüzden 3 bin yıl öncesine <a href="http://www.genelbilge.com/tag/demir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Demir">Demir</a> Çağı adı verilir. Bu dönemde Van Gölü çevresinde <a href="http://www.genelbilge.com/tag/urartular/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Urartular">Urartular</a>, Eskişehir-Ankara arasında Frigler yaşıyorlardı. İzmir’in doğusunda <a href="http://www.genelbilge.com/tag/lidya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Lidya">Lidya</a>, Bodrum çevresinde Karya, Fethiye’den doğuya doğru da Likya uygarlıkları yayılmışlar. Bu arada <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yunanistan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yunanistan">Yunanistan</a>’dan gelen Dorlar, İonlar ve Eoller de Ege, Karadeniz, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/marmara/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Marmara">Marmara</a>, Akdeniz kıyılarında birçok kent kurdular. Anadolu sonra Romalılardın <a href="http://www.genelbilge.com/tag/eline/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Eline">eline</a> geçti. Roma ikiye bölününce Doğu Roma’nın yani Bizans’ın egemenliğinde  kaldı. 11. yüzyılda Türkler Bizanslılarla çarpışarak Anadolu’ya yayıldılar. 12. ve 13. yüzyıllarda Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurdular. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bunu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bunu">Bunu</a> 14. yüzyılda Osmanlı Devleti izledi. 1923’te de Anadolu’da Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.</p>

<p class="sayac_bilgi">94 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/anadoluda-antik-sehirler.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eski Anadolu Dillerine Toplu Bir Bakış</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/eski-anadolu-dillerine-toplu-bir-bakis-2.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/eski-anadolu-dillerine-toplu-bir-bakis-2.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 18:00:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Asur]]></category>
		<category><![CDATA[Belli]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Bize]]></category>
		<category><![CDATA[bu]]></category>
		<category><![CDATA[Diller]]></category>
		<category><![CDATA[Eden]]></category>
		<category><![CDATA[Eski]]></category>
		<category><![CDATA[Hiyeroglif]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Kabul]]></category>
		<category><![CDATA[Merkez]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Tek]]></category>
		<category><![CDATA[Uzun]]></category>
		<category><![CDATA[Veren]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=11004</guid>
		<description><![CDATA[Ölü diller hakkında bize bilgi veren kaynaklar, tamamen yazılı belgelerden ibarettir. Bu belgeler iki ayrı yazı sistemi göstermektedir: Çivi yazısı ve Hiyeroglif. Çivi yazısı, bilgimizin temelini teşkil eden kil tabletlerin yazıldığı dillerin kullanmış olduğu sistemdir. Hiyeroglif yazısı ise, genellikle taş eserlerdeki, mühürlerdeki ve nadiren de keramik kaplardaki yazıtlarda görülen dilin sistemidir. Anadolu’ ya yazı MÖ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ölü <a href="http://www.genelbilge.com/tag/diller/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Diller">diller</a> hakkında bize <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bilgi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bilgi">bilgi</a> veren kaynaklar, tamamen yazılı belgelerden ibarettir. Bu belgeler iki ayrı yazı sistemi göstermektedir: Çivi yazısı ve Hiyeroglif. Çivi yazısı, bilgimizin temelini teşkil eden kil tabletlerin yazıldığı dillerin kullanmış olduğu sistemdir. Hiyeroglif yazısı ise, genellikle taş eserlerdeki, mühürlerdeki ve nadiren de keramik kaplardaki yazıtlarda görülen dilin sistemidir. Anadolu’ ya yazı MÖ 2. binin başlarında Asurlu tüccarlar aracılığı ile gelmiştir. Ve yazılı kaynaklar da ilk bu tarihlerde ortaya çıktığı için daha önceki bin yıllarda Anadolu’da hangi etnik grupların yaşadığı ve hangi dillerin konuşulduğu hakkında doğrudan bir bilgiye sahip değiliz.<span id="more-11004"></span> MÖ 2. bine ait olan Boğazköy kaynaklarına göre MÖ 3. bin yıllarında Orta Anadolu’da Hattice konuşan bir halkın varlığını kabul etmek gerekmektedir. Hattice’nin kaçıncı bin yıla kadar geriye gittiği hakkında bir bilgi bulunmamaktadır. </p>
<p>        Yazılı kaynaklara göre, Eski Anadolu dillerini iki ayrı bölümde toplamak mümkündür. Birinci bölümde, MÖ 2. binde Anadolu’da yaşamış olan dillerden Hititçe, Luwice (çiviyazılı Luwice metinler ile hiyeroglif ve yazılı dil anıtları, Hiyeroglif Luwicesi), Palaca ve Hurrice yer alır. İkinci bölümde ise MÖ 1. bin yıllarında Anadolu’da yaşamış belli başlı dillerden olan Urartuca, Frigçe, Lidce, Karca, Likçe ve Sidece yer almaktadır. MÖ 2. binden 1. bine yazılı kaynaklar halinde intikal eden ve 1. binde de yaşamını sürdüren tek dil Hiyeroglif Luwicesi (eskiden Hiyeroglif Hititçesi) denilen dildir. Luwice Eski Anadolu’da yaşayan diller arasında ömrü en uzun olan dildir. </p>
<p>         Anadolu’da şimdiye kadar yapılan kazılar, MÖ 2. bine ait yazılı belge veren iki büyük merkezi meydana çıkarmıştır. Birinci merkez eski Asur tüccarlarına ait, 10.000 Asurca yazılmış belge veren Kültepe, ikincisi ise bu sayının bir misli kadar Hititçe, Palaca, Luwice, Hurca ve Hattice tabletin <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ele/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ele">ele</a> geçtiği Boğazköy’dür. Bunların yanında, Alişar Alaca, Tarsus ve Sultantepe’de de azsayıda tablet bulunmuştur. </p>
<p>         Kültepe (Kaneş) Karumu’nun II. İskan katından <a href="http://www.genelbilge.com/tag/elde/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Elde">elde</a> edilen tabletler eski Asur tüccarlarının  ticaret arşivlerine aittir. Bulunan iş mektupları ve belgeleri sayesinde buluntu tabakalarının tarihlenmesi, Asurlu’ların ticari faliyeti ve Anadolu halkı ile nasıl geçindikleri hakkında bilgi edinilmesini sağlamıştır. Burada edebi metinler gayet azdır. Bu metinlerin yazılmış olduğu sistem, tüccarlarla birlikte ortadan kalkmış ve sonradan eski Babil duktus’unu (yazı biçimi) kendilerine mal eden Hititliler tarafından kullanılmamıştır. </p>
<p>         Mö 2. bine ait yazılı belge veren ikinci büyük merkez olan Boğazköy ‘de ilk tablet buluntu yeri Büyükkale’nin batı yamacında satıh buluntusu olarak elde edilmişlerdi. Belgelerin konuları bakımından gruplandırmaları da, bize, bulunan arşivlerin yalnız siyasi veya dini mahiyette mi olduğunu, yoksa her türlü mevzuda belge ihtiva eden bir çeşit kitaplık mı olduğuna dair kesin bir belge verememektedir. Boğazköyde İkinci tablet buluntu yeri, Aşağı Şehir’de Büyük Mabed’in doğu magazinidir. Buranın Kültepe’de olduğu gibi, tabletlerin tahta raflarda muhafaza edildiği bir arşiv olduğu anlaşılmaktadır. Her iki buluntu yerinin metin içeriği bakımından farkı yoktur. </p>
<p>        Üçüncü buluntu yeride, Büyükkalenin batı eteğinde Mabed alanı dışında <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kalan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kalan">kalan</a> bir kesimdir. Burada çıkan belgeler ise, “sözlük”ler yani Sümerce ideogramları, bunların                    Akadça okunuşları ve Hititçe karşılıklarını veren kelime listeleri; bayramlar ve ölüm rituelleri ile ilgili metinlerdir. </p>
<p>         Boğazköy’deki diğer buluntu yeri, Büyükkale’nin güney kısmında 1931’den 1933 yılına kadar yapılan kazılarda meydana çıkan “A” binasıdır. Tabletlerin, Boğazköy’de Kültepe’de olduğu gibi kaplarda saklandığına dair herhangi bir emare bulunamamıştır. Buna karşılık, tabletler üzerindeki kesif yangın izleri, bunların yanan tahta ile direkt temasta bulunmuş olduğunu, dolayısıyla tahta raflar üzerine sıralanarak muhafaza edilmiş olduklarını belli etmektedir. Metinlerden çiviyazısı belgelerin kil tabletlere yazılmış olmasına rağmen, önemli vesikaların günümüze kadar gelemeyen madeni levhalar üzerine kaydedildiği anlaşılmaktadır. Gene metinlerden çıkardığımıza göre, elimizdeki kil tabletlerden rituelleri ihtiva edenlerin önce tahta müsveddelerinin yazıldığı anlaşılmaktadır. Bunlar sonradan yazılı kalıntılar için daha emin bir şekil olan kil tabletlere geçirilmiştir. Anadolu’nun iklimi dolayısıyla bunlardan hiçbirisi elimize geçmemiş, yalnız “tahta tablet” ve “tahta tablet katibi” terimleri günümüze kadar gelebilmiştir. </p>
<p>         Hiyeroglif sistemin daha kursiv bir şekline Kargamış’ta bulunmuş bir pithos parçası üzerinde ve Asur’da meydana çıkarılmış kurşun şeridlerde rastlanmıştır. Bu husus bize hiyeroglif yazı sisteminin günlük hayatta da basitleştirilerek kullanıldığını göstermekte ve Mısır Hiyeroglif anıtları yanında, gündelik yazışmaların sistemi olan hieratik ve demotik yazıları hatırlatmaktadır. Yalnız aralarındaki fark , yazıldıkları dillerin birbirlerine benzemeyen tabiatı ve Anadolu’daki sistemin, Mısır’dakine nazaran resim-yazı’dan daha da uzaklaşarak stilize hale gelmiş olmasıdır. Anadolu’da görülen Hiyeroglif yazısının dili, ilk defa Hititçe olarak vasıflandırılmıştır. Fakat daha sonra bu dilin luwice’ye daha çok benzediği görülmüş ve “Hiyeroglif Luwicesi”  terimleri üzerinde durulmaya başlanmıştır. Mısır Hiyeroglifleri’nde ve Babil çiviyazısında olduğu gibi, bu yazıda şu üç elemandan oluşur: İdeogramlar, fonetik işaretler ve pre- ve postdeteminatif’ler. Anadolu dil grubuna dahil edilen diller, Likçe ve Lidce hariç çiviyazısını kullanmışlardır.   </p>
<p>        Hint-<a href="http://www.genelbilge.com/tag/avrupa/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Avrupa">Avrupa</a> dillerinin  Anadolu grubu Hititçe, Palaca, Luwice, Hiyeroglif luwicesi, Lidce ve Likçe’den meydana gelmektedir. MÖ 1400 ile 1190 yılları arasındaki İmparatorluk dönemine ait ilk örnekleri de bulunan Hiyeroglif Luwicesi, MÖ 1200 ile  700 yılları arasına tarihlenen ve esas olarak Güney Anadolu ve <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kuzey/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kuzey">Kuzey</a> Suriye’den sağlanan dağınık yazıtlar ve mühürler üzerinde bulunmuştur. Likçe ve lidce ise, MÖ 600 ile 200 yılları arasında yer alan alfabetik yazı niteliğindeki metinlerden bilinmektedirler. Güney Anadolu&#8217;da ko’uşulmuş olan Karca’yı da Sidece gibi az sayıda örnekleri belgelenmiş olan Pamphilya ve Psidia dilleri ile birlikte bu listeye eklemek yerinde olur. Doğuda Van Gölü civarında MÖ III. ve II. bin yılın Hurca’sının yerini, MÖ I. binyılda kendisine akraba olan Urartu dili aldı. Bu dillerin her ikisi de, kesinlikle Hint-Avrupalı değildir</p>
<p>        Hatti dili Hitit çiviyazılı metinlerde Hattili olarak görülmektedir. Hatti dili, Kızılırmak kavisinde ve daha kuzey bölgelerde konuşulan substratum dillerinden bir tanesidir. Hint-Avrupalı Hititlerin gelişinden önce burda yaşayan dil, Hatti dili idi. Hitit metinlerinde, Hititli katipler tarafından yazılmış Hatti dili ile ilgili bölümler bulunmaktadır ve bunlar daha çok dinle ilgili konuları içermektedir, yani ritüeller, büyüler, ilahiler, münacatlar ve mitoslardan meydana gelmektedir. Yeni Hitit devleti (MÖ 1400-1190) süresince Hatti dilinin ölü bir dil olduğu belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Hatti dili bir Hint-Avrupa dili değildir. Yapısında ve işleyişinde, prefix’lere geniş çapta yer veren bu dilin de akrabaları bulunamamış ve bu da Sümerce, Kassit dili, Elamca, Hurca ve Urartuca gibi izole bir dil olarak kalmıştır. Hititçe’de ve Palaca’da Hatti etkisi görülür ancak Luwice’de görülmez. Buna sebep, Kızılırmak kavsi içinde konuşulmuş olduğu sanılan Hatti dilinin güneyde kalan Luwi bölgesi ile olan coğrafi uzaklığı olsa gerektir. </p>
<p>         Hitit dili Boğazköy-Hattuşa <a href="http://www.genelbilge.com/tag/devlet/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Devlet">devlet</a> arşivinde korunmuş olan yaklaşık 25.000 tablet ve tablet parçacıklarından bilinmektedir. Hitit dili çiviyazılı metinlerde Nesili / Nasili veya Nesumnili &#8220;Neşa kentinin dili” olarak kendini göstermektedir. Hitit dili ile ilgili ilk dilbilimsel veriler, MÖ 1900 ve 1720 yılları arasında Anadolu’da özellikle, Kayseri yakınlarındaki Kültepe Karumu’nda yaşayan Asurlu tüccarların, Asurca’nın eski lehçesinde yazılmış ticari belgelerinde rastlanan bazı terimlerinde ve özel isimlerde bulunmaktadır. </p>
<p>           Hitit çiviyazılı tabletler, Hititlerin başkenti  Boğazköy-Hattuşa’dan başka yerlerde nadiren ele geçmektedir. Başka bölgelerden, yani Tarsus, Alalah, Ugarit ve Amarna’dan dağınık örnekler bulunmuştur. Metinlerin çoğunluğu, kehanetler, ilahiler, dualar, söylenceler, ritüeller ve bayramlar gibi dini konularla ilgili olmasına rağmen, bu arşivler, tarihi, politik, yönetimle ilgili edebi ve yasal özellikteki konularla da ilgilidir. Çiviyazısının, MÖ 1650’den hemen sonra, Eski Hitit Devleti’nin ilk yılları süresince Suriyeli katiplerin, Suriye ve yakın çevresinden Hitit başkentine gelmeleri sonucu Anadolu’ya geçtiği de söylenebilir. Yabancı devletlerle yapılan anlaşma ve yazışmalar için Akadça, bu dönemin yazışma ve diplomasi dili olarak kullanılmıştır. Hititçe çiviyazısı asyro-babilonik veya Akad çiviyazısının bir türevidir. Ve onlar gibi bünyesinde üç cins işaret bulunmaktadır. Bunlar, hiyeroglif yazısında değindiğimiz fonetik işaretler, ideogramlar ve determinatif’lerdir. </p>
<p>         Hitit çiviyazılı belgelerde Palaumnili olarak görülen Palaca, kuzeybatı Anadolu’daki Pala (belki de Grek dönemindeki Blane) bölgesinin dili idi. Eski Hitit Devleti süresince Pala, Luwiya ve Hattuşa, Hitit topraklarının Anadolu’da kalan üç büyük eyaletini oluşturuyordu. Palaca bir Hint-Avrupa dilidir. Pala dili ile ilgili kelimeler, yetersiz olmalarına rağmen, özellikle isim çekim eklerinde, demonstratif ve relatif formlarda, enklitik zamirlerde ve fiil sonlarında görülen benzerlikler, Palaca’nın Hititçe ve Luwice’ye yakın akraba olduğunu doğrulamaktadır. </p>
<p>          Anadolu’nun Güney kıyılarında konuşulmuş olan Luwi dili, üç büyük dönemden –yani Hitit İmparatorluk (MÖ 1400-1190), Geç Hititler (MÖ 1190-700) ve Likçe yazıtlar (MÖ 400-200) – gelen belgelerden bilinmektedirler. Luwi dilinin bu değişik zaman birimlerine ek olarak, yazı sisteminde ve diyalektlerinde de bir farklılaşmaya rastlanmaktadır. Bu fark, kendini yazıda, Mezopotamya kökenli çiviyazısı, Anadolu hiyeroglifleri ve Grekçe’den türemiş olan alfabede göstermektedir. MÖ 15. Ve 14. yüzyıllarda iki ayrı diyalektin, yani alfabetik Likçe’nin habercisi sayılan bir Batı Luwi diyalektinin ve bir de Geç Hitit Şehir Devletleri döneminde kullanılacak olan Hiyeroglif Luwicesi’nin atası olarak kabul edilen Doğu Luwi dialektinin olduğunu gösteren delillere rastlanmıştır. </p>
<p>         Anadolu hiyeroglif yazı sisteminin uzun bir geçmişi vardır. Hiyeroglifler, bazılarına göre, logografik işaretler içeren ve MÖ 18.-17. yüzyıllara tarihlenen damga mühürlerle başlamıştır. En geç döneme ait metinler ise, MÖ 8. yüzyıla tarihlenmektedir. Bazı araştırmacılarda, bu kadar erken bir başlangıç yerine, MÖ 15. yüzyılı kabul etmek eğilimindedirler. Yazıtların coğrafi yayılış sahası, en batıda Spylus ve Krabel’den, kuzeyde Boğazköy ve Alacahöyük’e, doğuda Malatya, Samsat ve Tell Ahmar’a (Til Barsip), güneyde Rastan ve Hama’ya kadar uzanan genişliktedir. MÖ 14. Ve 15. Yüzyıllar arasında kalan “Karanlık Çağ”da yazı, basit başlangıcından çıkıp logogramlar, hece değerleri ve yardımcı işaretlerle birlikte tam olarak gelişmiş bir yazı sistemine doğru tapınakta, orduda, diğer yasal organlarda, kaya yazıtları, mühürler ve tahta tabletler üzerinde kullanılmaktaydı. İmparatorluk dönemine ait Halep yazıtları, Luwi dilinin tartışmalı bir sorun olduğunu yansıtırlarsa da, Geç Hitit yazıtlarının Luwi dilinde yazılmış olduğu belli olmaktadır. </p>
<p>         Hurri dili Hitit metinlerinde Hurlili olarak geçmektedir. MÖ III. bin yılın son yüzyıllarında Hurriler, coğrafi olarak Kuzey Mezopotamya ovasına ait olan  Mardin bölgesinde bulunuyorlardı. Bu semitik ve Hint-Avrupalı olmayan etnik grubun, Doğu Anadolu Dağlarını aşarak Anadolu’ya gelmiş oldukları genellikle kabul edilen bir görüştür. MÖ II. bin yılın başlarında Hurriler, Güney Anadolu ve Kuzey Mezopotamya’ya dalgalar halinde yayıldılar. Daha sonra, MÖ 1500-1400 yılları arasında kalan “Karanlık Çağ” da, Kilikya, Toros ve Anti-Toros (MÖ II. bin metinlerindeki Kizzuwatna) bölgelerine süzülmüş oldukları kabul edilmektedir. Hurca metinler, Urki (MÖ 2300, Mardin bölgesi), Mari (MÖ 18.yüzyıl, Orta Fırat bölgesi), Amarna (MÖ 1400, Mısır), Boğazköy (Hitit İmparatorluk dönemi) ve Ugarit (MÖ 14. yüzyıl, Kuzey Suriye kıyısı) gibi değişik kentlerde bulunmuştur. Mensup olduğu dil ailesi tespit edilmiş değildir. </p>
<p>        Urartu dili, Hurca’nın geç bir dönemde kullanılan bir diyalekti değildir. Onunla ortak bir atadan gelmesine rağmen, ondan tamamen ayrı bir dildir. MÖ 9. ve 6. yüzyıla kadar geçen zamanda Urartu dili, Van Gölü civarına üstlenmiş, fakat aynı zamanda Modern Rusya’da Transkafkasya’ya, Kuzey İran’a ve zamanında Suriye’nin kuzey bölgelerine kadar da uzanmış olan Urartu Devletinin resmi dili olarak Güneydoğu Anadolu’da kullanılmıştır. Urartu metinleri, Yeni Asur yazısının bir variyantında yazılmışlardır ve daha çok anıtsal yazıtlardan (imar ve sulama faaliyetleri ile ilgili anallar ve adaklardan), tapınakta adanmış olan miğfer, kalkan ve bazı tunç eşyaların üzerindeki küçük yazıtlardan ve birkaç çiviyazılı ekonomik nitelikteki tabletlerden meydana gelmektedir. Urartu dili ve Asurca’da yazılmış olan çift dilli Kelişin, Topzava ve Kevenli yazıtları, dilin anlaşılmasını sağlayacak çok önemli veriler oluşturmaktadırlar. Çiviyazılı Urartu Metinlerine ek olarak, henüz çözümlenmemiş ve hakkında ciddi bir teşebbüsü yansıtacak çalışmalar yapılmamış olan bir yerel hiyeroglif yazısı da vardır. Bu dilinde mesup olduğu dil ailesi tespit edilmemiştir. </p>
<p>         I. bin yıldaki alfabetik diller ise Frigçe, Lidce, Karca, Likçe ve Sidece’dir. Frig yazıtları ve graffitleri iki kısma ayrılabilir: 1) MÖ 730 ile 450 yılları arasına tarihlenen tipik Frig Alfabesinde yazılmış Eski Frig metinleri, 2) MS I. ve II. yüzyıllara tarihlenen Grek alfabesinde yazılmış epigramlar niteliğindekiYeni Frig yazıtları. </p>
<p>         Eski Frig metinleri, bir orta ve birde Doğu olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Orta grup metinleri, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/midas/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Midas">Midas</a> kenti ve civarında bulunmuştur. Doğu grubu metinleri ise <a href="http://www.genelbilge.com/tag/frigler/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Frigler">Frigler</a>’in doğuya doğru yayılmış oldukları enuzak alanlarda, örneğin Hattuşa’da, Alacahöyük ve civarında, Tyana’da ele geçen yazıtlarla birlikte <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gordion/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gordion">Gordion</a>’da bulunmuştur. Frig dilinin Hint-Avrupa özellikleri konusunda kesin bir görüş birliği bulunmaktadır. Frig dili, Hint-Avrupa dil grupları arasında daha çok Grekçe ile alakalı olarak kabul edilmiştir. Bunun yanı sıra, bazı bilim adamları, Frig dilinin Anadolu ve Balto-Slav dilleri ile ilişkileri olabileceği ihtimali üzerinde durmuşlardır. </p>
<p>         Amerikalı Rodney S. Young, Gordion’da bulunmuş olan yeni verilr ışığında yapmış olduğu çalışmada, Eski Frig alfabesinin Kilikya ve Kuzey Suriye kıyılarında kullanımış olan bir proto-tipe bağımlı olabileceğini öne sürmüştür. Buna karşılık, Frig alfabesinin Grek alfabesinden türemiş olduğunu öne süren eski görüşlerin elimine edilmesine gerek yoktur. Tarihi olarak Frig alfabesinin bir proto-tipten türemiş olması hiçbir problem doğurmamaktadır, çünkü MÖ 8. yüzyılın ikinci süresince bu topraklarında Grek yerleşim yerlerinin varlığı, arkeolojik bulgularla olduğu kadar , Geç Grek tarihi kaynakları ve Asur analları tarafından da fazlası ile tastik edilmiştir. Bununyanı sıra, Fransız dilbilimci Michel Lejeune tarafından ortaya konan Frig alfabesi ile ilgili bazı deliller, bu alfabenin Grek alfabesinden türemiş olduğunu öne süren araştırmacılar için gene delil teşkil etmektedir. </p>
<p>         Gömüt, adak ve çok sayıda graffitiden meydana gelen Lidce metin ve yazıtlar, yaklaşık 70 civarındadır. İki küçük çift dilli, Grekçe-Lidce ve Aramca-Lidce olarak yazılmış olan metinler, araştırmalar için büyük yararlar sağlamışlardır. Lidce metinlerin yaklaşık on kadarı MÖ 7. Ve 6. yüzyıllara kadar tarihlenebilmekte, fakat <a href="http://www.genelbilge.com/tag/pek/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Pek">pek</a> çoğu MÖ 4. Yüzyıldan gelmektedir. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/lidya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Lidya">Lidya</a> alfabesi bir Doğu Grek alfabesinden türemiştir. Grek alfabesindeki fazla sesler, örneğin “ks, ps ve ds” gibi, özel Lidce sesler için kullanılmıştır. Ayrıca ek işaretlerin bazılarıda, ya Anadolu alfabesinden alınmış ya da serbest bir şekilde yaratılmıştır. Çalışmaların sonucunda Lidce’nin Hint-Avrupa özelliklerine sahip olduğu ve Hititçe ile akraba olduğu ortaya çıkmıştır. Lidce’de Anadolu dillerindeki genel durum olarak, ayrıca bir dişil cinse rastlanmamıştır. </p>
<p>          Karca yazıtlar yaklaşık yüz kadardır. Bunların büyük bir kısmı, Mısırda bulunmuş graffitilerden oluşmaktadır. Bunlar, MÖ 664-525 yılları arasında yer alan Saiti dönemi Mısır Firavunlarının hizmetinde bulunan Karyalı tüccarlar tarafından orada bırakılmışlardır. Kısa ve küçüktürler. Ayrıca Karya topraklarında da yazıt bulunmuştur. Bunlar diğerlerine oranla çok daha uzun oldukları için önem taşımaktadırlar. Atina’da da Grekçe-Karca küçük bir çift-dilli yazıt bulunmuştur. Karya dilinin Hint-Avrupa dilleri arasında Anadolu dilleri grubunda sınıflandırılabileceği görüşü <a href="http://www.genelbilge.com/tag/uygun/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Uygun">uygun</a>, fakat henüz kanıtlanmamıştır. </p>
<p>         Şimdiye kadar bulunmuş Likçe yazıtlar ise 150 kadardır.Yerel bir Likçe alfabede yazılmışlardır. Lidce’de olduğu gibi bir Doğu Grek proto-tipinden değil, Batı Grek proto-tipinden kaynaklanmıştır. Likya sikke yazıtları, MÖ 500 ve yaklaşık olarak 360 yılları arasında bir döneme tarihlenirse de, Likya anıtsal yazı geleneğinin daha uzun dönemlerden itibaren MÖ 3. yüzyıla kadar sürmüş olabileceği düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarla Likçe’nin bir Hint-Avrupa dili olduğu ortaya çıkmıştır. </p>
<p>          Side dili hakkındaki bilgiler MÖ 5. ve 3. yüzyıllara tarihlenen Side sikkeleri üzerindeki yazılardan ve MÖ 2. ve 3. yüzyıllara tarihlenen ikisi çift dilli beş yazıttan gelmektedir. Side dili özel ve yerel bir niteliğe sahiptir. Grekçe bir niteliğe sahiptir. Grekçe bir proto-tipten ziyade, semitik bir yazı sisteminden türetilmiştir. Grek etkisi, çift dilli yazıtlarda da ortaya çıktığı gibi, hemen hemen hiç yoktur. Side dili hakkında ilk güvenilir çalışma Helmut Th. Bossert tarafından 1950’de gerçekleştirilmiştir. Side dilinde bulunan bir grup işaretin değeri henüz karalaştırılmamıştır. Bunun yanı sra, araştırmalar,metinlerin verimli bir analizi ile dilin sınıflamasını yapabilecek bir aşamaya ulaşamamıştır. </p>
<p>KAYNAKÇA</p>
<p>. Milattan Önceki Dönemlerde Anadolu Dillerine Toplu Bir Bakış, Alkım Konferansları,                                                                                                                                                                                Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 1989  .</p>
<p>. Dinçol, M. Ali, Eski Anadolu Dillerine Giriş, İTÜ Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1970  .</p>
<p>. Alp, Sedat, Hitit Çağında Anadolu, Tübitak yayınları, 2001.</p>

<p class="sayac_bilgi">51 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/eski-anadolu-dillerine-toplu-bir-bakis-2.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kapadokya’da “Underground” Yaşam Nasıldır</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/kapadokya%e2%80%99da-%e2%80%9cunderground%e2%80%9d-yasam-nasildir.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/kapadokya%e2%80%99da-%e2%80%9cunderground%e2%80%9d-yasam-nasildir.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 17:44:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[bu]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Dana]]></category>
		<category><![CDATA[Ele]]></category>
		<category><![CDATA[Gizli]]></category>
		<category><![CDATA[Hatta]]></category>
		<category><![CDATA[Kabul]]></category>
		<category><![CDATA[Kapadokya]]></category>
		<category><![CDATA[Kaya]]></category>
		<category><![CDATA[Korunma]]></category>
		<category><![CDATA[Sasani]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Ticaret]]></category>
		<category><![CDATA[Underground]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10986</guid>
		<description><![CDATA[Kapadokya’nın yeraltı şehirlerinin sırrı henüz günışığına çıkmış değil. Bir söyleme göre, yabancı istilacıların saldırısına uğrayan bölge halkı müdafaa, korunma ve sığınma amacıyla inşaa etmiş bu gizemli yapıları. Bir diğer deyiş ise halkın zaten underground bir ikamet anlayışının olduğu yönünde. Bölgenin tüf adı verilen kaya dokusunun işlenmeye elverişli olması öncelikle barınma maksadıyla mağara evlerin inşaasını, daha [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.genelbilge.com/tag/kapadokya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kapadokya">Kapadokya</a>’nın yeraltı şehirlerinin sırrı henüz günışığına çıkmış değil.<br />
Bir söyleme göre, yabancı istilacıların saldırısına uğrayan bölge halkı müdafaa, korunma ve sığınma amacıyla inşaa etmiş bu gizemli yapıları. Bir diğer deyiş ise halkın zaten underground bir ikamet anlayışının olduğu yönünde. Bölgenin tüf adı verilen kaya dokusunun işlenmeye elverişli olması öncelikle barınma maksadıyla mağara evlerin inşaasını, daha sonra da Selçuklular tarafından gizli pasajlarla birbirine bağlanarak bir <a href="http://www.genelbilge.com/tag/savunma/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Savunma">savunma</a> sitemi olarak genişletildiğini düşündürüyor. Ne var ki evler geçitlerle bağlanan, taş sürgülerle kilitlenebilen, karanlık koridorları, bir labirenti andıran galerileri, kilerleri, kavları, kiliseleri ve hatta ahırları ile günümüzün akıllı binalarını kıskandıracak kadar özenle tasarlanmış&#8230;<br />
<span id="more-10986"></span><br />
Yeraltı Şehirlerinin Tarihi<br />
Hititlerin bölgeye gelerek egemenliklerini <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kabul/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kabul">kabul</a> ettirdikleri M.Ö. 2. bin civarında, Kapadokya’nın geniş toprakları üzerinde kurulan küçük krallık veya beylikler &#8220;Karum&#8221; adı verilen pazar yerleri ile canlı birer <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ticaret/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ticaret">ticaret</a> merkezleriydiler. Özellikle Asurlu tüccarlar <a href="http://www.genelbilge.com/tag/anadolu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Anadolu">Anadolu</a>&#8217;<a href="http://www.genelbilge.com/tag/ya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ya">ya</a> kumaş, koku ve getirip altın, gümüş ve tunç malzemeler alıyorlardı&#8230;<br />
7. yüzyılda yoğunlaşan Arap-<a href="http://www.genelbilge.com/tag/sasani/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Sasani">Sasani</a> istilaları Kapadokya’nın Hıristiyan sakinlerini dana uzun süreler yeraltında yaşamaya mecbur edince Kaymaklı, Derinkuyu, Mazı, Özlüce, Özkonak, Tatlarin civarında bulunan yeraltı şehirleri de aşağı yukarı son halini aldı.<br />
10. yüzyıldan itibaren bölgenin egemenliğini ele alan Selçuklular için yeraltında hazır buldukları bu yaşam biçimi aynı zamanda askeri bir üstünlük de ifade ediyordu. Yöredeki evler gizli geçitlerle birbirine bağlandı. Tüf kayalar içine oyulmuş evler daha derinlere doğru genişletildi, çeşitli yerlerine geçilmesi zor odalar, tuzaklar kondu, koridorlar ve galeriler çoğaldı, kimi unsurları bugün <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bile/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bile">bile</a> çözülemeyen daha karmaşık bir hal aldı ve giderek bugün şaşkınlıkla izlediğimiz yeraltı labirentleri ortaya çıktı.</p>
<p>Yeraltında Can Pazarı<br />
İstilacılarla bölge sakinleri arasında yaşanan yüzlerce yıllık bir mücadele sürecinin sonunda Kapadokya’nın yeraltı dünyası, neredeyse kusursuz bir savunma mekanizmasına dönüştü. İlerleyen zamanlarda keşişlerin uğrak yeri olan Kapadokya dinsel bir kimlik de kazandı. Yeryüzündeki kiliseler yeraltına indi. Yüzlerce odayı birbirine bağlayan koridorlar içeri sızmayı başaran yabancıların hareket alanlarını kısıtlayacak, hızlarını düşürecek şekilde uzun, dar ve alçak olarak inşaa edildi.<br />
Dehlizlere sızmayı gözüne kestiremeyen düşman ise aşağıdaki donanımdan habersiz mağaraların önünde nafile bekledi.</p>
<p>Kaymaklı Yeraltı Şehri<br />
Kaymaklı Yeraltı Şehri, Nevşehir &#8211; Niğde  karayolu üzerinde. Kaymaklı Kalesi’nin tam altına oyulmuş olan yeraltı şehri 1964’den beri ziyarete açık. 4 katı açığa çıkarılabilen yeraltı şehrinde yaşam alanları genellikle havalandırma bacalarının çevresinde yer alıyor. Pasajlar dar ve eğri. Yeraltı şehrinin ilk katı ahırlara ayrılmış. Burası birçok koridorla kiliseye geçişi sağlıyor. Kilise tek nefli ve 2 apsisli. Apsislerin önünde vaftiz taşı, kenarlarda ise oturmaya yarayan platformlar var. Kilisenin bitişiğinde ise bir mezarlık var. Kaymaklı Yeraltı Şehri’nin oturma alanlarından oluşan mekanları üçüncü katta bulunuyor. Burada yer alan en ilginç mekanlardan diğeri de bakır işleme atölyesi. Yeraltı şehrinin açığa çıkarılabilen son katı mutfaklar ve kilerlerle dolu. Bu kattaki üretim, işleme ve depolama sahalarının dizaynı şehir sakinlerinin yaşam zenginliği hakkında ipuçları da veriyor.<br />
Kaymaklı Yeraltı Şehri, tamamen ortaya çıkarılamamış olmasına rağmen, Kapadokya’nın zamanının en geniş ve en çok nüfus barındıran yeraltı şehirlerinden <a href="http://www.genelbilge.com/tag/biri/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Biri">biri</a> olduğunu düşündürüyor.</p>
<p>Derinkuyu Yeraltı Şehri<br />
Nevşehir’e 29 km. uzaklıktaki Derinkuyu ilçesinde yer alan yeraltı şehri diğerlerine nispeten daha derin bir yerleşim alanı. Sekiz katlı ve 85 metre derinliğe inen Derinkuyu Yeraltı Şehri’nde yaşama alanlarının arasında bir misyoner okulu bile var.  Bu okulun geniş tavanı yöredeki diğer yeraltı şehirlerinde olmayan bir beşik tonoz ile kaplanmış. Bu görkemli yeraltı şehrinin kilisesi ise ikinci katta yer alıyorr ve haç şeklindeki bu kiliseye 3 ve 4. katlardan doğrudan inilen bir merdivenle ulaşılıyor.<br />
Buranın bir başka özelliği ise 55 metre derinliğe kadar inen ve su kuyusu olarak da kullanılan havalandırma bacaları.<br />
Kaymaklı yeraltı şehriyle birlikte konukların ziyaretine açılan Derinkuyu’nun bugün sadece onda biri gezilebiliyor.</p>
<p>Tatlarin Yeraltı Şehri<br />
1991 yılında iki katı ziyarete açılabilen Tatlarin Yeraltı Şehri, Nevşehir’in, Acıgöl beldesinin 10 km. kuzeyinde.<br />
Kilise sayısının çokluğundan yola çıkan araştırmacılar, Tatlarin’in bir sivil yerleşim mekanı olmaktan çok askeri ya da dini amaçlarla kullanılan bir manastır ya da garnizon olduğunu ileri sürüyor. Yeraltı Şehri’nin orijinal girişi yıkılmış. 15 m. uzunluğundaki bir geçit, giriş bölümünü geniş bir salona açılıyor. Bu pasaj o dev sürgü taşlarıyla izinsiz girişlere kapatılmış.<br />
Zindan denilen mekanda 3 iskelet bulunmuş. Tuvaletin de yer aldığı bu ana mekanın sağ tarafında mutfak var. İkinci girişte ahır yer alıyor. Daha önce erzak deposu olarak da işlev gören alan sütunlarla desteklenmiş. Tabanında ise beş adet ambar bulunuyor.</p>
<p>Özlüce Yeraltı Şehri<br />
Özlüce Yeraltı Şehri, Nevşehir-Derinkuyu karayolu üzerindeki <a href="http://www.genelbilge.com/tag/eski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Eski">eski</a> adı Zile olan Özlüce Köyü merkezinde bulunuyor. Bölgedeki diğer yeraltı şehirlerinden hem jeolojik yapısı hem de mimari tasarımı açısından oldukça farklı olan Özlüce Yeraltı Şehri alışılmış kat sistemi yerine çok geniş bir alana yayılan tek kat olarak tasarlanmış. Yeraltı Şehri’nin en geniş alanını hemen girişteki ana mekan oluşturuyor. Bu büyük alanın sağında erzak depoları <a href="http://www.genelbilge.com/tag/sol/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Sol">sol</a> tarafında ise oturma odaları yer alır. Özlüce Yeraltı Şehri’nin galerileri çok uzun ve tabanlarında tuzaklar bulunan galerilerle hücre tipi odalar açılıyor.</p>
<p>Özkonak Yeraltı Şehri<br />
Avanos&#8217; a 14 km. uzaklıkta yer alan Özkonak Yeraltı Şehri, İdiş Dağı&#8217; nın kuzey yamaçlarına, volkanik granit bünyesi tüf tabakalarının ortasına inşaa edilmiş.<br />
Burada Kaymaklı ve Derinkuyu Yeraltı Şehirleri’nden farklı olarak katlararası haberleşmeyi sağlayacak çok dar ve uzun delikler bulunuyor. Kapıya dayanan sürgü taşından sonra tünel üzerine düşmana kızgın yağ dökmek maksadıyla irice delikler oyulmuş.</p>
<p>Mazı Yeraltı Şehri<br />
Antik dönemlerdeki adı Mataza olan Mazı Yeraltı Şehri, Ürgüp’ün 18 km. güneyinde. Mazı Yeraltı Şehri’nde bulunan pasajların çoğu kapanmış olduğu için, şehrin ne kadar bir alana yayıldığını söylemek güç. Şehrin konumlandığı düzlükte Erken Roma ve Bizans Dönemi’ne ait çok sayıda kaya mezar bulunuyor.<br />
Mazı Yeraltı Şehri’nin farklı noktalarda dört adet girişi var. Girişleri kontrol etmek için burada da dev sürgü taşları kullanılmış. Mazı Yeraltı Şehri’nde de hemen bütün diğer yeraltı şehirlerinde olduğu gibi giriş katı hayvan ahırlarına ayrılmış. Ancak, burada diğer yeraltı şehirlerinden farklı olarak ahırın ortasında hayvanlar için yalaklar bulunuyor. Aynı bölümde bulunan bir diğer ilginç yapı grubu ise şırahaneler. Şırahanelerin tavanında, üzümlerin aşağıya doğru dökülmesini sağlayacak bacalar göze çarpıyor. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gerek/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gerek">Gerek</a> hayvan ahırlarının çokluğu gerekse şırahaneler Mazı Yeraltı Şehri’nin sadece sığınma amacıyla değil ikame etmek üzere inşa edildiği fikrini akla getiriyor. Şehrin en görkemli kısımlarından birisi de ahırlardan açılan kısa koridorlar vasıtasıyla ulaşılan kilise.</p>

<p class="sayac_bilgi">45 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/kapadokya%e2%80%99da-%e2%80%9cunderground%e2%80%9d-yasam-nasildir.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aydın ili&#8217;nin Tarihçesi (Merkez İlçe)</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/aydin-ilinin-tarihcesi-merkez-ilce.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/aydin-ilinin-tarihcesi-merkez-ilce.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 17:33:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Şehirlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Beyin]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[BüYüK Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[Defa]]></category>
		<category><![CDATA[Denizli]]></category>
		<category><![CDATA[Ege]]></category>
		<category><![CDATA[Eline]]></category>
		<category><![CDATA[Eski]]></category>
		<category><![CDATA[Iskender]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet]]></category>
		<category><![CDATA[Merkez]]></category>
		<category><![CDATA[Murat]]></category>
		<category><![CDATA[Orta]]></category>
		<category><![CDATA[Sahil]]></category>
		<category><![CDATA[Sasa]]></category>
		<category><![CDATA[Sona]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[Verimli]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Bir]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/aydin-ilinin-tarihcesi-merkez-ilce.html/</guid>
		<description><![CDATA[Merkez İlçe; doğusunda Köşk ile Yenipazar, batısında İncirliova, güneyinde Koçarlı ile Çine İlçeleri, kuzeyinde İzmir ili ve Aydın Dağları ile çevrilidir. Deniz seviyesinden yüksekliği 65 m. olan Merkez ilçe, en fazla nüfusa ve yoğunluğa sahiptir. Aydın&#8217;dan çok önce şehrin kuzeyinde kurulmuş bulunan Tralles eski çağda ege bölgesinin önemli şehirlerinden biridir. M.Ö.V. yüzyılda bir ara İran [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>    Merkez İlçe; doğusunda Köşk ile Yenipazar, batısında İncirliova, güneyinde Koçarlı ile Çine İlçeleri, kuzeyinde İzmir ili ve Aydın Dağları ile çevrilidir. Deniz seviyesinden yüksekliği 65 m. olan Merkez ilçe, en fazla nüfusa ve yoğunluğa sahiptir.<br />
    Aydın&#8217;dan çok önce şehrin kuzeyinde kurulmuş bulunan Tralles eski çağda <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ege/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ege">ege</a> bölgesinin önemli şehirlerinden biridir. M.Ö.V. yüzyılda bir ara İran hakimiyetine girmiş, M.Ö. IV.yüzyılda <a href="http://www.genelbilge.com/tag/iskender/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Iskender">iskender</a> imparatorluğunun <a href="http://www.genelbilge.com/tag/eline/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Eline">eline</a> geçmiştir. M.Ö. 189&#8242;da roma Devletinin <a href="http://www.genelbilge.com/tag/eline/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Eline">eline</a> oradan da Doğu Roma İmparatorluğunun hakimiyetine girmiştir. 1071 Malazgirt Savaşından kısa bir süre sonra yöre Selçuklu&#8217;ların <a href="http://www.genelbilge.com/tag/eline/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Eline">eline</a> geçti. Fakat XII. yüzyıl başında I. Haçlı Seferi sırasında Bizanslılarca geri alındı.<span id="more-10979"></span> 1177&#8242;de II. Kılıç Arslan tarafından fethediyse de İmparator Manuel tarafından geri alınan yöre, 200 yıl süren Türk-Bizans mücadelelerine sahne olmuş ve sık sık el değiştirmiştir. Sonunda <a href="http://www.genelbilge.com/tag/sultan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Sultan">Sultan</a> II. Gıyasettin Keyhüsrev zamanında &#8220;Sahil Beyi&#8221; adını taşıyan Menteşe Bey tarafından kesin olarak Türk hakimiyetine geçirildi. (1280) Selçuklu Devleti dağılırken önce bir süre Menteşe <a href="http://www.genelbilge.com/tag/beyin/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Beyin">Beyin</a> damadı SaSa <a href="http://www.genelbilge.com/tag/beyin/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Beyin">Beyin</a> eline kaldı. Sasa Bey Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından öldürülünce bu <a href="http://www.genelbilge.com/tag/defa/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Defa">defa</a> Aydınoğul&#8217;larına geçti. Adı da &#8220;Aydın Güzelhisarı&#8221; oldu. Sonra bu ad kısaca &#8220;Aydın&#8221; olarak kaldı. Kesin bilinmemekle beraber bu ad değişikliğinden sonra şehrin yeri de değişerek ova kenarına <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yeni/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yeni">yeni</a> bir şehir kuruldu.</p>
<p>    Beylikler döneminden sonra 1426&#8242;da  II. Murat zamanında Aydın yöresi kesin olarak Osmanlı topraklarına katılmıştır.</p>
<p>    İdari yönden de bir çok değişiklikler geçiren Aydın, 27 Mayıs 1919&#8242;da Yunanlılarca işgal edildi.Büyük Önder Atatür&#8217;ün başlattığı &#8220;Büyük Taarruz&#8221;la 7 Eylül 1922&#8242;de işgal <a href="http://www.genelbilge.com/tag/sona/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Sona">sona</a> erdi. Aydın Kurtuldu.</p>
<p>   Verimli Büyük Menderes Havzasının orta yerinde bulunması; İzmir, Denizli, Muğla Karayollarının kavşak noktasında bulunması, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/demir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Demir">Demir</a> yolunun şehrin ortasından geçmesi ve tarımsal üretimin pazarlanmasının odağı durumunda olması merkez ilçenin önemini ön plana çkarmıştır.</p>
<p>    Halkın başlıca geçim kaynağı tarım olmakla beraber, son yıllardaki sanayileşme Merkez İlçe&#8217;de de kendini göstermiş, küçük de olsa kent, bu sürecin içine girmiştir. </p>
<p>    1953 yılında kurulan, mamüllerini hem iç hemde dış pazara satan ismini yurt dışında da tanıtan Aydın Tkstil İplik Ve Dokuma Fabrika&#8217;sının yanı sıra, elektronik araçlar üreten Testaş Ve Transmisyon zinciri <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yapan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yapan">yapan</a> Aysan gibi kuruluşlar, buna paralel olarak zeytin yağı, pamuk, çırçır ve tuğla kremit fabrikaları hem Aydına, hemde ülke ekonomisine büyük katkılar sağlamaktadır.</p>
<p>    Aydın Dağlarının güney yamaçlarından başlıyarak ovaya doğru yer alan topraklarda; pamuk, incir, zeytin, arpa, buğday, mısır, susam, sebze, tütün, narenciye, erik, üzüm, kavun, karpuz gibi hemen hemen bütün tarımsal üretim yapılmaktadır. Süt İnekçiliği ve Besicilik ile tavuk yetiştiriciliğide bir kısım yöre halkının gelir kaynağıdır.</p>
<p>    Aydın&#8217;ın Köyleri (Merkez Köyleri) : Alatepe, Ambarcık, Armutlu, Bademli, Balıkköy, Baltaköy, Böcek, Çeştepe, Çiftlik, Dağeymiri, Danişment, Doğan, Gölhisar, Gözpınar, Horozköy, Işıklı, Kadıköy, Kardeşköy, Kalfaköy, Karaköy, Kenker, Kızılcaköy, Konuklu, Kuyulu, Mesutlu, Ovaeymir, Savrandere, Sıralılar, Şahnalı, Şevketiye, Tepecik, Tepeköy, Yeniköy, Yılmazköy, Zeytinköy.</p>
<p>    Dalama Köyleri : Alanlı, Dereköy, Gödrenli, Karahayıt, Kırıklar, Kozalaklı, Kuloğulları, Yağcılar, Yeniköy.</p>
<p>    Umurlu Köyleri : Aşağıkayacık, Çayyüzü, Eğrikavak, Emirdoğan, Gölcük, İlyasdere, İmamköy, Kocagür, Kuyucular, Musluca, Pınardere, Ortaköy, Serçeköy, Terziler, Yukarıkayacık.</p>

<p class="sayac_bilgi">68 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/aydin-ilinin-tarihcesi-merkez-ilce.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Domestikasyon Nedir</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/domestikasyon-nedir.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/domestikasyon-nedir.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 17:30:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Arap]]></category>
		<category><![CDATA[Asya]]></category>
		<category><![CDATA[Einkorn]]></category>
		<category><![CDATA[Fark]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>
		<category><![CDATA[Israil]]></category>
		<category><![CDATA[Keten]]></category>
		<category><![CDATA[Lere]]></category>
		<category><![CDATA[Mercimek]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Orta]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Triticum Dicoccum]]></category>
		<category><![CDATA[Triticum Vulgare]]></category>
		<category><![CDATA[Uzun]]></category>
		<category><![CDATA[Zagros]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10976</guid>
		<description><![CDATA[Besin üreticiliğinin ortaya çıkışındaki iklimsel ve kültürel etkenlerin neler olduğu ve bunun sonuçları tartışmalardaki en önemli sorundur. Neolitikleşme; doğa, insan, kültür, teknoloji gibi birçok ögenin ortak etkileşimiyle gerçekleşmiştir. Bu süreci tanımlayan “üretimciliğe geçiş” de bu etkileşmenin belkide en önemli sonucudur. Hayvan ve bitkilerin kültüre alınmasında doğal seçilim ya da ayıklanmaya ek olarak, kültürel seçim ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Besin üreticiliğinin ortaya çıkışındaki iklimsel ve kültürel etkenlerin neler olduğu ve bunun sonuçları tartışmalardaki en önemli sorundur. Neolitikleşme; doğa, insan, kültür, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/teknoloji/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Teknoloji">teknoloji</a> <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gibi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gibi">gibi</a> birçok ögenin ortak etkileşimiyle gerçekleşmiştir. Bu süreci tanımlayan “üretimciliğe geçiş” de bu etkileşmenin belkide en önemli sonucudur. Hayvan ve bitkilerin kültüre alınmasında doğal seçilim <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ya">ya</a> da ayıklanmaya ek olarak, kültürel seçim ve ayıklama önem kazanmıştır. İnsanoğlu; bitki ve hayvan genetiğindeki mutasyonlardan, kendi çıkarı yönünde yararlanmıştır.<br />
<span id="more-10976"></span><br />
Besin Üretimine Geçiş, Dünya’nın benzer fakat birbirinden çok uzak üç bölgesinde; Yakındoğu, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/orta/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Orta">Orta</a> ve Güney <a href="http://www.genelbilge.com/tag/amerika/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Amerika">Amerika</a> ile Güneydoğu Asya’da birbirinden bağımsız olarak başlamıştır. Bu dönem, Yakındoğu’da MÖ 10.000’lerden sonraki yaklaşık 3500 yıllık uzun bir süreçte, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/orta/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Orta">Orta</a> ve G.Amerika’da MÖ 6000’lerde; G.doğu Asya’da ise MÖ 4000’lere tarihlenmektedir. </p>
<p>Yakındoğu’da ilk değişimlerin yaşandığı bölge; batıda Akdeniz’in kuzeyde Anadolu yaylalarının, doğuda <a href="http://www.genelbilge.com/tag/zagros/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Zagros">Zagros</a> Dağlar’ının güneyde ise Arap Yarımada’sının sınırlandığı alan içinde başlamıştır. Tanımlanan bu bölge bugünkü Suriye, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/irak/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Irak">Irak</a>, Lübnan, Ürdün ve İsrail ile Türkiye’nin G.doğu Anadolu bölgesi ve Dicle ve Fırat ırmaklarının verimli vadilerini içine alır. Kültüre alınan bitkilerden bazıları; buğday, arpa, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/mercimek/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Mercimek">mercimek</a>, bezelye, burçak, keten, kenevirdir. Bugünkü buğday üç gruba ayrıldığında; yumuşak buğday(Triticum vulgare), emmer(<a href="http://www.genelbilge.com/tag/triticum-dicoccum/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Triticum Dicoccum">Triticum dicoccum</a>) ve einkorn(Triticum monococcum) görülür. </p>
<p>Tarımsal gelişmenin yaşandığı ikinci <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ana/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ana">ana</a> bölge G.doğu Asya’dır. Bu bölgedeki tarımın temelleri kuzeyindeki yarı-kurak lös düzlüklerinde yatmaktadır. Tarım ürünleri Yakındığu’dan farklı olarak akdarı ve pirince dayanıyordu. Yakındoğu ve Amerika’dan ayıran önemli fark Çin’de tarımın ilk bin yılını tohumlu ekin üretimine dayandırmalarıdır.</p>
<p>Orta Amerika, tarımın geliştiği üç ana bölgenin sonuncusudur. Günümüzde Guatemala, Belize, Honduras’ın bazı bölümleri ve Meksika’nın güneyi ile doğusundaki bölümleri kaplayan <a href="http://www.genelbilge.com/tag/alanda/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Alanda">alanda</a> başlamıştır. Daha önce doğadan topladıkları çeşitli bitkileri yetiştirmek için küçük bahçeler oluşturarak tarıma ilk adımlarını atmışlardır. Kültüre aldıkları bitkiler arasında kırmızıbiber, domates, avokado, kabak, su kabağı, mısır ve fasulye çeşitleri vardır.</p>
<p>Tarımın, dünyanın diğer bölgelerindeki gelişimini izlemek çok daha zordır. Bunun sebepleri arasında bu bölgelerde daha az arkeolojik incelemenin olması, bitki kalıntılarının iyi korunamamış olması ve de birçok bitkinin ehlileştirildikten sonra pek fazla değişiklik göstermemiş olmasıdır.Ehlileştirilmiş buğday-arpaya dayanan yaşam biçimi Avrupa’daki farklı ekosistemlere ve iklimlere uyum sağlamakta zorlandı. Bitkilerin %90’ının Yakındoğudaki’lerle aynı olmasına rağmen tarım, Tuna ve Ren ile Dinyester bölgesinin kolay işlenebilir torakları, Danimarka ve G.İsveç’e kadar süreklilik sağladı. Bunun dışındaki bölgeler avcı-toplayıcı yaşam biçimlerini devam ettiriyordu. Avrupa’da tarım “YIK ve YAK” metoduyla yapılıyordu. Ağaçlar kesilip zemin ateşe verilerek belli bir bölge temizlenmiş oluyordu. Yangın külleri gübre vazifesi görerek toprak zengimleşiyordu.</p>
<p>Bitklerin kültüre alınmasıyla orantılı olarak insan-hayvan ilişkisi de yoğunlaşmaktaydı. Besin Üretimine Geçiş toplulukları hasat edecekleri alanları yabani hayvan sürülerine karşı koruma gereği duymuş olabilirler. Bunun için de en etkili koruma, yabani hayvan sürülerini toplu tutmak ya da toptan avlamaktı. Hayvan sürülerini toplu tutmak için köpeğin (evcilleştirilen ilk hayvan) insana yardım etmiş olduğuna dair ortak görüşler vardır. Bu yolla insanoğlu yakaladığı yabanıl hayvanları göz altında bulunduruyor, onların beslenmesini ve çoğalmasını denetlemeyi öğreniyordu. Hayvan türlerinin evcilleşmesinde insanların bilinçli ve maksatlı seçimi, evcil türlerin çoğalmasına yardımcı olurken, vahşi türleri avlayarak tüketmeye çalışmıştır.Evcilleştirilip ekonomik açıdan kullanılan hayvanların ilki koyun olmakla birlikte <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bunu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bunu">bunu</a> keçi, sığır ve domuz izlemektedir.</p>
<p>Tarım, besinlerin bireyler ya da daha büyük kuruluşlar tarafından sahiplenilmesi düşüncesini doğurmuştur. Tarlalarda ürün yetiştirme ve hayvan sürüleri besleme etkinlikleri kullanılan kaynakların ve üretilen besinlerin “mal” olarak görülmesine yol açmış; bu etkinlikler sırasında avcılık-toplayıcılığa oranla <a href="http://www.genelbilge.com/tag/daha-fazla/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Daha Fazla">daha fazla</a> <a href="http://www.genelbilge.com/tag/zaman/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Zaman">zaman</a> ve çaba harcanmasına karşın daha küçük bir alandan, çok daha fazla miktarda besin sağlanmaktadır.</p>

<p class="sayac_bilgi">20 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/domestikasyon-nedir.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsanların Çağlar Boyunca Hayran Kaldıkları Büyük Eserler</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/insanlarin-caglar-boyunca-hayran-kaldiklari-buyuk-eserler.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/insanlarin-caglar-boyunca-hayran-kaldiklari-buyuk-eserler.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 17:29:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Artemis]]></category>
		<category><![CDATA[Aztek]]></category>
		<category><![CDATA[Babil]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Olimpos]]></category>
		<category><![CDATA[Sidon]]></category>
		<category><![CDATA[Taki]]></category>
		<category><![CDATA[Yok]]></category>
		<category><![CDATA[Zeus]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10973</guid>
		<description><![CDATA[Asırlar boyu sanatçılara ilham, onlara yaklaşma ve onları geçme, daha iyisini ve daha güzelini yapma arzusu vermiştir. Tarihi açıklayan, insan gücünün ve kabiliyetinin tanıkları olan bu şaheserlere ilgi duymayan nesiller, yaratıcılıklarını kaybetmişler, içinde bulundukları nesillerin medeniyet yarışında geri kalmalarına sebep olmuşlardır. Bu sebeple, bütün dünya için eşsiz birer kaynak ve hazine olan bu eserlerin bilinmesinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Asırlar boyu sanatçılara ilham, onlara yaklaşma ve onları geçme, daha iyisini ve daha güzelini yapma arzusu vermiştir. Tarihi açıklayan, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/insan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with insan">insan</a> gücünün ve kabiliyetinin tanıkları olan bu şaheserlere ilgi duymayan nesiller, yaratıcılıklarını kaybetmişler, içinde bulundukları nesillerin medeniyet yarışında geri kalmalarına sebep olmuşlardır. Bu sebeple, bütün dünya için eşsiz birer kaynak ve hazine olan bu eserlerin bilinmesinde büyük faydalar vardır.<br />
Tarihçiler, yazarlar ve sanatkarlar, yüzyıllardan beri &#8220;Dünyanın en büyük ve en güzel anıtları hangileridir, nerede, ne zaman ve niçin yapılmışlardır?&#8221; sorularına cevap aramışlardır.<br />
M.Ö. 4. yüzyılda Sidon&#8217;lu Antipatros ilk defa, kendi çağında yeryüzünde mevcut olan yedi büyük ve güzel anıtı &#8220;Dünyanın Yedi Harikası&#8221; olarak adlandırmıştır. Heykeltraşlık ve mimarlık şaheseri olan bu eserler şunlardır:<span id="more-10973"></span><br />
•	Mısır Piramitleri<br />
•	İskenderiye Feneri<br />
•	Babil&#8217;in <a href="http://www.genelbilge.com/tag/asma/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Asma">Asma</a> Bahçeleri<br />
•	<a href="http://www.genelbilge.com/tag/efes/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Efes">Efes</a>&#8217;teki Artemis Tapınağı<br />
•	Olimpos&#8217;taki Zeus Heykeli<br />
•	Kral Mausoleus&#8217;un Mozolesi<br />
•	Rodos Heykeli<br />
Antipatros&#8217;un, yaşadığı çağda dünyanın başka yerlerine gitme imkanı olsaydı, belki de bu harikaların sayısını iki, üç katına çıkarırdı. Ancak, sadece tanıdığı yerlerde gördüğü bu eserleri yedi harika olarak tanımlamıştır.<br />
Ne yazık ki bu eserlerden günümüze sadece Mısır Piramitleri ulaşabilmiştir. Diğerlerinin ise kısmen kalıntıları bulunabilmiş ve <a href="http://www.genelbilge.com/tag/hatta/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Hatta">hatta</a> bazıları tamamen yok olmuşlardır.<br />
Daha sonraki yüzyıllarda bazı tarihçiler &#8220;Dünyanın Yedi Harikası&#8221;na denk başka eserler olduğunu ve bu sayının arttırılıması gerektiğini dile getirmişler, Çin Seddi&#8217;ni, Ayasofya&#8217;yı, Maya ve Aztek tapınaklarını, Taç Mahal&#8217;i, Sultanahmet Camii&#8217;ni ve diğer bazı eserleri de harika sanat eserlerinin arasında saymışlardır.<br />
Unutmamak gerekir ki, bu eserleri değerlerine, üstünlüklerine göre <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> sıraya koymak mümkün değildir. Yaş farkı gözetmeksizin her insanın harika sıfatını almış bu eserleri tanımasının, bu eserlerin ortaya çıkmasındaki ortam, yaşam tarzı ve inanışları bilmesindeki faydaları küçümsenemez</p>
<p>MISIR PİRAMİTLERİ</p>
<p>Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eser, Mısır&#8217;daki Keops Piramididir. Mısır&#8217;ın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Giza Yaylasında bulunmaktadır.<br />
Keops Piramidinin yanında biraz daha küçük olan Kefren ve Mikorinos piramitleri bulunmaktadır. Ayrıca, içlerinde prenseslere ve firavunun en yakın yardımcılarına ait mumyaların bulunduğu beş piramit daha vardır.<br />
Büyük Piramit de denen Keops Piramidi, M.Ö. 2800 yıllarına doğru hüküm süren Mısır&#8217;ın 4. Sülale devri hükümdarlarından Keops&#8217;un mezarıdır. İkinci büyük piramit, Keops&#8217;un kardeşi olan ve O öldükten sonra firavun olan Kefren&#8217;e aittir. Küçük piramit ise M.Ö. 2500&#8242;lü yıllarda hüküm süren Mikerinos&#8217;a aittir.<br />
Mısır piramitleri yeryüzündeki anıt-kabirlerin en eskileri ve en büyükleridir. Bunların en haşmetlisi olan Keops Piramidi dış görünüşü ile de &#8220;Dünyanın Birinci Harikası&#8221; olma niteliğine hak kazanmıştır.<br />
<a href="http://www.genelbilge.com/tag/piramitler/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Piramitler">Piramitler</a>, firavunun mumyası ile hepsi birbirinden değerli eşsiz nitelikteki sanat eserlerini; kral, kraliçe, prens heykellerini de içlerinde saklıyordu ve bu eşsiz hazineleri saklamak için yapılmışlardır.<br />
Keops Piramidinin yüksekliği 138 metredir. Tepeden 10 metre kadar aşınmıştır. Bazıları 10-15 ton ağırlığında olan 2.300.000 adet blok taşın üst üste yığılmasıyla oluşturulmuştur. Bir kenarı 227 metre olan dörtgen tabanı 50.524 metrekarelik bir alanı kaplar. Piramidin iç ortasında, tepeden 100 metre kadar aşağıda ve tabandan 40 metre kadar yukarıda firavunun odası vardır. Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyası bu odaya konmuştur. Oda 10,5 metre uzunlukta, 5 metre genişlikte ve 6 metre yüksekliktedir. Buraya 50 metrelik bir dehlizden girilir. Biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardır.<br />
Tarihçi Herodot&#8217;a göre, ağır granit blokları, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genişlikte bir rampa yapılmıştır. Sadece bu rampanın yapılması <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bile/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bile">bile</a> 10 yıl sürmüştür. Bu muazzam mezar, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlanmıştır. Daha sonra da Keops&#8217;un ve eşinin mumyalanmış cesetleri bu mezara yerleştirilmiştir.<br />
Krallık ailesinin lahitlerini barındırmak amacıyla yapılan piramitler (Yunanlıların bir pasta adından esinlenerek verdikleri ad) Mısır&#8217;da çok eski tarihlerde ortaya çıktı ve Eski İmparatorluğun (III.-VI. sülale, İ.Ö. 2780-2380) belirgin anıtları olarak kaldı.<br />
         Piramitlerin biçimi bir simgedir; Gerçekten de kenarları basamaklar halinde olduğunda piramitler ölü kralın ruhunun, babası Ra&#8217;ya yani, Güneş&#8217;e kavuştuğu merdiveni belirtir; daha sonraları kenarları düz yapılmaya başlandığında piramitlerin bulutların içinden geçerek eğimli biçimde düşen güneş ışınları demetinin taşlaşmış bir görüntüsünü simgelediği bilinir.Piramit ölü kral için yaptırılan mimari bütünün en önemli bütünüydü.Çevresinde anıtsal bir duvar vardı; yanındaysa ölü tapınakları yer alıyordu.Piramitlerin başlangıçta çok büyük olan boyutları Eski İmparatorluk döneminde yavaş yavaş küçüldü ve Orta İmparatorluk&#8217;ta belirli bir ölçüde kaldı.Yeni İmparatorluk dönemindeyse piramitler kral mezarı olarak ortadan kalktı.<br />
         III. sülalenin kurucusu olan kral Zoser&#8217;in piramidi bilinen ilk piramittir.Kahire&#8217;nin 28 km güneyinde Sakkara yaylasında eski başkent Menfis (Memphis) yakınında yükselen bu piramit, firavunun emri üzerine mimar İmhotep tarafından gerçekleştirildi.İmhotep piramit biçimindeki ilk kral mezarını ortaya attı ve bu gelenek, firavunlara tanınan bir ayrıcalık olarak kaldı.Dört bir yanındaki altışar geniş taş basamağıyla dev bir merdiven gibi görünen Zoser piramidi 109m eninde 121m boyundaki dikdörtgen bir taban üstünde yükseliyordu (61m).<br />
         Piramidin altında, kayalar içine derin biçimde oyulmuş ve mavi fayans karolarla süslü ölü odaları bulunuyordu.Bu basamaklı piramit, 1600m uzunluğunda ve 10,5m yüksekliğinde görkemli bir duvarla kuşatılan on beş hektarlık merkezinde yer alır.Kralın bu &#8220;ebedi konutu&#8221;nda törenlerinin kutlanmasına yarayan çeşitli ek binalar da, günümüzde Mısır&#8217;ın en etkileyici arkeolojik sitelerinden biri olan bu anıtlar bütününün içinde yer alıyordu.<br />
        Piramit yapımında bundan sonraki aşama Sakkara&#8217;nın 19 km güneyinde Medum sitesinde IV. Sülalenin ilk firavunu <a href="http://www.genelbilge.com/tag/snefru/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Snefru">Snefru</a> tarafından yürütüldü.Başlangıçta sekiz basamaklı olan mezar, basamakları doldurtarak tabandan tepeye kesiksiz eğim halinde yükselen dümdüz dört kenarı elde eden <a href="http://www.genelbilge.com/tag/snefru/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Snefru">Snefru</a> tarafından tam bir piramide dönüştürüldü.<a href="http://www.genelbilge.com/tag/snefru/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Snefru">Snefru</a> için, Sakkara yakınında Dahşur&#8217;da iki piramit daha dikildi.</p>
<p>İSKENDERİYE FENERİ<br />
Mısır&#8217;da İskenderiye Limanı&#8217;nın karşısındaki Pharos Adası üzerine yapılmıştı. Romalılar Mısır&#8217;ı ele geçirdikten sonra burada Ptolemaios (Batlamyus) olarak anılan bir devlet kurmuşlardı. İnşaası M.Ö. 285-246 yılları arasında süren Fener, bu devletin ilk iki kralı Ptolemy-Batlamyus-Soter ve Ptolemy tarafından yaptırılmıştı.<br />
Kaidesi ile birlikte 135 metre yüksekliğinde olan fener, beyaz mermerden yapılmıştı. Tepesinde bulunan, tunçtan yapılmış büyük bir ayna 70 kilometre uzaklıktan görülüyor ve limana giren gemilere rehberlik ediyordu.<br />
Üç bölümden oluşan fenerin mimarı Knidos&#8217;lu Sostratus&#8217;tur. Alt bölümü dikdörtgen şeklinde ve yaklaşık 55 metre yüksekliğindeydi. Orta bölüm, yukarıya doğru giden rampası olan bir silindir şeklindeydi. Yaklaşık 27 metre yüksekliğindeydi. Üst bölüm ise silindir şeklindeydi ve üzerinde alevin bulunduğu bir odası vardı.<br />
İskenderiye Feneri, antik çağın yedi harikası içinde günlük yaşam için kullanılan tek eserdir. Ayrıca yedi harikanın ve gelmiş geçmiş deniz fenerlerinin en yüksek olanı da bu fenerdir.<br />
Üst kısmı M.S. 955 yılında bir deprem ve fırtınada kopan fenerin gövde kısmı da 1302&#8242;de başka bir depremde yıkıldı. 1500 yılında ise bu yapıya ait kalıntılar tamamen yokoldu.<br />
Üzerinde inşaa edildiği adadan dolayı Pharos olarak anılmış ve bu kelime bir çok dile yerleşmiştir. İspanyolca, Fransızca ve İtalyancada Pharos, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/deniz-feneri/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Deniz Feneri">deniz feneri</a> anlamına gelmektedir. Yıkılmadan önce yapılan resimleri, dünyadaki deniz fenerlerine yüzlerce yıldan beri örnek olmuştur.</p>
<p>BABİL&#8217;İN ASMA BAHÇELERİ<br />
M.Ö. 450&#8242;li yıllarda tarihçi Herodot &#8220;Babil, yeryüzünde bilinen bütün diğer şehirlerin ihtişamını aşar.&#8221; demiştir. Herodot, şehrin dış duvarlarının 80 kilometre uzunlukta, 25 metre kalınlıkta ve 97 metre yükseklikte olduğunu ve 4 atlı bir arabanın gezinmesine uygun olduğunu belirtmiştir. İç duvarlar, dış duvar kadar kalın değildi. Duvarların içinde som altından yapılmış büyük heykeller bulunan kaleler ve tapınaklar vardı. Şehrin içinde ünlü Babil Kulesi vardı. Bu kule, Tanrı Marduk&#8217;a yapılan bir tapınaktı ve cennete ulaşmak için göğe doğru yükseliyordu.<br />
Babil, M.Ö. 605&#8242;den itibaren 43 yıl hüküm süren kral Nebuchadnezzar tarafından yapılmıştır. Daha zayıf bir rivayete göre ise M.Ö. 810 yılından itibaren 5 yıl hüküm süren Asur kraliçesi Semiramis tarafından yapılmıştır.<br />
Bahçeler Nebuchadnezzar&#8217;ın sıla hasreti çeken karısı Amyitis&#8217;i neşelendirmek için yapılmıştı.Amytis, Medes kralının kızıydı ve iki ülkenin müttefik olması amacıyla Nebuchadnezzar ile evlendirilmişti. Onun geldiği ülke yeşil, engebeli ve dağlıktı. Mezopotamya&#8217;nın bu dümdüz ve sıcak ortamı onu depresyona itmişti. Kral, karısının sıla hasretini gidermek için onun memleketinin bir benzerini yapmaya karar verdi. Yapay dağlar ve suların akacağı büyük teraslar yaptırdı.<br />
Yunanlı coğrafyacı Strabo&#8217;nun M.Ö. birinci yüzyıldaki tanımlamasına göre, bahçeler birbiri üzerinde yükselen kübik direklerden oluşuyordu. Bunların içleri çukurdu ve büyük bitkilerin ve ağaçların yetişebilmesi için toprakla doldurulmuştu. Kubbeler, sütunlar ve taraçalar pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştı. Yüksekteki bahçeleri sulamak için Fırat nehrinden zincir pompalarla su yukarılara çıkarılıyordu. Zincir pompa, biri yukarıda, diğeriyse su kaynağında bulunan iki büyük volana gerili, üzerinde kovalar bulunan bir sistemdi. Nehirden dolan kova yukarıya çıkıyor içindeki suyu havuza boşaltıp tekrar nehre dönüyordu. Bu şekilde üst seviyelere taşınan su, bahçeleri sulayarak teraslardan aşağıya doğru akıyordu.<br />
Yunanlı tarihçi Diodorus&#8217;a göre bahçeler yaklaşık 120 metre genişlikte ve 120 metre uzunluğunda ve 25 metre yüksekliğindeydi.<br />
İstilalar yüzünden sönmeye başlayan şehir, özellikle Pers Kralı Keyhüsrev&#8217;in Babil&#8217;i fethetmesinden sonra sönmeye başlamış, M.S. 5 ve 6. yüzyıllarda kumlara gömülmüş ve bir kum dağı haline gelmiştir. Bu şehrin, içindeki tapınakların ve asma bahçelerin kalıntıları ancak 20. yüzyılda yapılan kazılarla meydana çıkarılabilmiştir	 </p>
<p>RODOS HEYKELİ<br />
Rodos&#8217;un ilk sakinleri olan Dor&#8217;lar, Argos&#8217;tan <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gelen/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gelen">gelen</a> denizci bir kavimdi ve güneş ilahı olan Helios&#8217;a taparlardı. Dor&#8217;lar Rodos&#8217;ta en parlak devrini M.Ö. 3. asırda yaşayan bir medeniyet kurdular. Mısır ve Fenike&#8217;nin ürünlerini alıp satarak zengin oldular. Adayı kültür-sanat merkezi, güzel konuşma ve felsefe okulu haline getirdiler.<br />
Dor&#8217;lar, Makedonya Kralı Demetrios&#8217;la yaptıkları bir savaşı kazandıktan sonra, zafer anıtı olarak ve ilahları Helios&#8217;a şükran borçlarını ödemek için, Rodos limanının girişine büyük bir Helios heykeli yaptılar. M.Ö.281-280 yılında yapılan 32 metre yüksekliğindeki bu tunç heykel, elinde bir meşale tutuyordu. Bu haliyle Newyork limanındaki Hürriyet Heykeli&#8217;ni andırıyordu.<br />
Rodoslular bu heykelin kendilerini ve adayı koruduğuna inanırlardı. Bu nedenle her yıl &#8220;Helicia&#8221; denilen şölenler düzenler, bu heykelin dibinde dört atlı bir arabayı denize atarlardı. İnanışlarına göre, Helios böyle bir arabayla dünyayı dolaşarak insanları gözetlerdi.<br />
Rodos heykeli ancak 50 yıl ayakta kalabilmiş ve M.Ö. 223 yılında bir depremde yıkılmıştır. Rodos Kolossosu da denilen bu anıtın heykeltıraşı Lindos&#8217;lu Khares&#8217;ti. Lindos, Rodos adasının üç büyük kasabasından biridir.</p>
<p>ARTEMİS TAPINAĞI<br />
Bizanslı Philon &#8220;Babil&#8217;in asma bahçelerini, Olimpos&#8217;taki Zeus Heykelini, Rodos Kolossusu&#8217;nu, yüksek piramitlerin kudretli işçiliğini ve Mausoleus&#8217;in mezarını gördüm. Ama bulutlara doğru yükselen Efes&#8217;teki tapınağı gördüğümde, diğerlerinin tümünün gölgede kaldığını hissettim.&#8221; diye yazmıştı.<br />
Tanrıça Artemis adına ilk türbe M.Ö.800&#8242;lü yıllarda Efes&#8217;teki nehrin yakınındaki bataklık kıyıya yapılmıştı. Bazen <a href="http://www.genelbilge.com/tag/diana/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Diana">Diana</a> da denen Efes tanrıçası Artemis, Yunan Artemis&#8217;iyle aynı değildi. Yunan Artemis&#8217;i av tanrıçasıydı. Efes Artemis&#8217;i ise belinden omuzlarına kadar birçok göğüsle resmedildiği gibi verimlilik, bereket ve doğurganlık tanrıçasıydı.<br />
Bu eski tapınakta muhtemelen Jüpiterden düşen bir meteorit olduğu düşünülen kutsal birtaş vardı. Tapınak, sonraki yüzyıllarda birkaç kez tahrip olmuş ve yeniden inşaa edilmiştir. M.Ö.600&#8242;lerde Efes şehri büyük bir ticaret limanı haline geldi ve Chersiphron adlı bir mimar yüksek taş kolonları olan yeni ve büyük bir tapınak inşaa etti.<br />
Lidya kralı Croesus, M.Ö.550&#8242;de Efes&#8217;i ve Anadolu&#8217;daki diğer Yunan şehirlerini fethetti. Bu savaş sırasında mabet tahrip oldu. Croesus, mimar Theodorus&#8217;a daha öncekilerin hepsini gölgede bırakan yeni bir mabet yaptırdı. Yeni tapınak öncekinin 4 katı büyüklükte 90 metre yükseklikte ve 45 metre genişlikteydi. Masif bir çatı, yüzden fazla taş sütunla destekleniyordu<br />
M.Ö. 356&#8242;da Herostratus adlı biri tarafından çıkarılan bir yangında yanarak tahrip oldu. Bundan kısa bir süre sonra o günün en ünlü heykeltraşı olan Scopas&#8217;lı Paros tarafından yeni bir mabet yapıldı. Romalı tarihçi Pliny&#8217;ye göre yeni tapınak, 130 metre uzunlukta ve 68 metre genişlikteydi. Tavanı, yükseklikleri 18 metre olan 127 adet sütun destekliyordu. İnşaat 120 yıl sürmüştü. Büyük İskender M.Ö.333&#8242;de Efes&#8217;e geldiğinde tapınağın inşaası hala devam ediyordu.<br />
M.S. 57&#8242;de St. Paul hristiyanlığı yaymak için Efes&#8217;e geldi. O kadar başarılı oldu ki bundan, şehrin demircisi ve tapınaktaki heykellerin sahiplerinden birisi olan Demetrius büyük bir korkuya kapıldı. Çünkü Demetrius tapınaktaki heykellerin bir kısmının sahibiydi ve her yıl tapınağa hacca gelenlerden iyi bir geliri vardı ve insanların dinini değiştirmesi demek onun geçimini kaybetmesi anlamına geliyordu. Birlikte ticaret yaptığı diğer kişileri de yanına alan Demetrius heyecan verici ve &#8220;Yaşasın Efesliler&#8217;in Artemisi&#8221; diye biten bir söylev yaptı ve halkı galeyana getirdi. Hemen sonra St. Paul&#8217;un yardımcılarından ikisini tutukladılar. Bunu bir isyan takip etti. Sonuçta St. Paul, tutuklanan yardımcılarıyla şehri terketti ve Makedonya&#8217;ya geri döndü.<br />
262&#8242;de Gotların bir akını sırasında büyük Artemis tapınağı yakılıp yıkıldı. Bir yüzyıl sonra Roma İmparatoru Constantine şehri yeniden inşaa ettirdi. Fakat hristiyan olduğu için tapınağı restore ettirmedi.Constantin&#8217;in çabalarına rağmen Efes eski günlerine dönemedi. Çünkü gemilerin demirlediği liman yokolmuştu. Nehrin taşıdığı alüvyonlar tarafından deniz şehirden uzaklaşmıştı. Zamanla şehir sakinleri kenti terkettiler. Mabetin kalıntıları başka yapıların ve heykellerin yapılmasında kullanıldı.<br />
British Museum&#8217;dan John Turtle Wood 1863&#8242;de tapınağı araştırmaya başladı. 1869&#8242;da 6 metre derinlikte, çamurların içinde tapınağın temellerini buldu. Bulduğu heykelleri ve bazı kalıntıları British Museum&#8217;a götürdü.<br />
1904&#8242;de yine aynı müzeden D.G. Hograth&#8217;ın liderliğindeki bir ekip kazılara devam ettiler ve sitede birbirinin üzerine inşaa edilen 5 tapınak olduğunu keşfettiler. Bugün gelen ziyaretçilere tapınağın yerini belli etmek için, bataklık halinde olan bölgeye sadece bir tek sütun dikilmiştir.</p>
<p>OLİMPOS&#8217;TAKİ ZEUS HEYKELİ<br />
Eski zamanlarda Yunanlılar&#8217;ın en büyük festivali, &#8220;Tanrıların Kralı Zeus&#8221; onuruna düzenlenen Olimpiyat Oyunlarıydı. Bugünkü Olimpiyat oyunlarına benzeyen bu müsabakalarda Anadolu, Suriye, Mısır, Yunanistan ve Sicilya&#8217;dan atletler yarışırlardı. Olimpiyatlar ilk kez M.Ö. 776&#8242;da başladı. Oyunlar 4 yılda bir düzenleniyordu ve Yunan şehir devletlerinin bütünlüğünü sağlamaya yardımcı oluyordu. Yunanlılar, Yunanistan&#8217;ın batı kıyısında Peloponnesus denen bölgedeki Olimpos&#8217;ta Zeus adına bir tapınak yaptırmışlardı. Kutsal oyunlar süresince, şehir devletleri arasındaki savaşlar kesiliyor ve oyunlar için Olimpos&#8217;a (Olympia) gidecekler için güvenli bir geçiş imkanı sağlanıyordu.<br />
Oyunların yapıldığı yerde bir stadyum ve kutsal bir koruluk vardı. Yunanlılar ilk zamanlarda basit bir yapısı olan tapınağın yerine, zaman içinde oyunların öneminin artmasıyla, yeni ve tanrıların kralının adına yaraşır bir tapınak yapmak istediler. Bunun için <a href="http://www.genelbilge.com/tag/elis/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Elis">Elis</a>&#8217;li <a href="http://www.genelbilge.com/tag/libon/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Libon">Libon</a> yeni bir tapınak yapmaya başladı ve M.Ö. 456&#8242;da Zeus tapınağı bitirildi.<br />
Tapınak dikdörtgen bir platform üzerine inşaa edilmişti. Binanın yanlarında yeralan 13 adet büyük sütun, tavanı destekliyordu. Her köşede 6 adet sütun vardı. Üçgen şeklindeki tavan heykellerle doldurulmuştu. Kolonların üzerindeki pedimentler, Heracles&#8217;in heykelleriyle süslüydü. Tapınağın içerisinde tanrıların kralı Zeus&#8217;un görkemli bir heykeli yeralıyordu.<br />
Heykeli, Atina&#8217;daki <a href="http://www.genelbilge.com/tag/parthenon/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Parthenon">Parthenon</a> tapınağı için Athena heykelini yapan Phidias yapmıştır. Heykel tapınağın batı ucuna yerleştirilmişti. 7 metre genişlikte ve yaklaşık 12 metre yüksekliğindeydi. Zeus, özenle hazırlanmış tahtında oturur şekildeydi. Başı neredeyse tavana değiyordu. Sağ elinde zafer tanrıçası Nike&#8217;ı tutuyordu. Sol elindeyse üzerinde çeşitli metallerden kakmalar olan ve üzerinde <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kartal/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kartal">kartal</a> olan bir hükümdar asası vardı. Altın, abanoz, fildişinden yapılmış olan ve değerli taşlardan kakmaların bulunduğu Zeus&#8217;un oturduğu taht, heykelin kendisinden daha etkileyiciydi. Üzerinde, Yunan tanrılarının ve sfenks gibi mistik hayvanların oyma figürleri yeralıyordu.<br />
Heykelin derisi fildişinden, sakalı, saçları ve elbisesi altındandı. Tasarım, bir ahşap çerçeveye altın ve fildişi levhaların tutturulmasıyla yapılmıştı. Olimpos&#8217;un havası çok fazla nemliydi. Bu yüzden fildişi levhaların çatlamaması için tapınağın altındaki özel bir havuzda bulundurulan bir yağ ile sürekli yağlanıyordu.<br />
Roma imparatoru Theodosius I, M.S.255 yılında, bir dinsiz adeti olduğu gerekçesiyle olimpiyatları durdurdu. Daha sonra zengin Yunanlılar, heykeli Bizans&#8217;a taşıdılar. Heykel, M.S.462 yılında çıkan bir yangında yokoldu.<br />
Olimpos&#8217;ta 1829&#8242;da Fransızlar tarafından burada bulunan bazı heykel parçaları Paris&#8217;te Louvre müzesinde sergilenmektedir.<br />
Bugün, bölgedeki stadyum restore edilmiştir. Zeus tapınağıyla ilgili birkaç sütun haricinde hiçbir şey kalmamıştır. Heykel ise tamamen yokolmuştur. Ancak, o döneme ait bulunan paralar üzerindeki resimlerden, mabedin şekli hakkında ipuçları elde edilebilmiştir. </p>
<p>Mausoleum<br />
Plinius&#8217;un bildirdiğine göre, dünyanın yedi harikasından biri sayılan Mausoleum, M.Ö. 350 de Mausolos için karısı Artemisia tarafından yaptırılmıştır.<br />
&#8220;Farklı cephelerin süslemeleri ve mükemmelliği birbirini taklit eden farklı sanatcılar tarafından ele alındı. Leochares, Bryaxis, Skopas ve bazılarının düşündükleri gibi Timotheus&#8217;un sanatlarının seçkin mükemmelliği o yapıya dünyanın yedi harikası arasında ün kazandırdı.&#8221; Antik yazarlardan Vitrivius böyle söylüyor. Romalı tarihci Plinius&#8217;a göre pteron kare şeklindeydi ve çevresinde 36 tane ion stili sütun vardı. Her sütun arasında bir heykel dikiliydi. Pterondaki kabartmalar Amazonlarla Yunanlıların savaşını gösteriyordu. Pteron üzerinde yirmi basamaklı bir piramit vardı. Piramit beyaz paros mermerindendi. İskenderiye limanının karşısında bulunan paros adasından özel seçilmişti. En üstte quadrika (dört atlı araba) bunun üzerinde ise Mausolos ve Artemisia&#8217;nın heykelleri bulunuyordu.<br />
Tüm istilalara ve doğal afetlere karşın Mausoleum İS. 1406 yılına dek ayakta kalmayı başarmıştır. Ta ki Alman mimar Schegelholt tarafından yapılan St. Peters kalenin yapımına dek. Bu zamana kadar 1500 yıl ayakta kaldı. Sadece basamakları görünen yapının derinlerine giderek elde ettikleri mermeri yakıp kireç yaptılar. Bazı kabartmalar duvar taşı olarak kullanıldı. Bazılarının üzeri silinerek oymalar kazındı. 1875 de Sir C. Newton kazılara başlar, bazı friz ve Mausoleon ile Artemision&#8217;un heykellerini ve büyük aslan heykelleri İngiliz Britich Museum&#8217;a taşındı.<br />
Mausoleum&#8217;un yapımı yarılandığında Halikarnassos&#8217;un parası biter ve geri <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kalan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kalan">kalan</a> bölümler özveri ile yapılır. Neyazık ki şu an yapının yerinde görülecek hiç bir şey yoktur. Bu ünlü yapı Halikarnassos&#8217;un diğer karia kentlerinden daha fazla tanınmasını sağlamıştır.<br />
Rahip Eustatius 12.yy da &#8220;Homeros üzerine açıklamalar&#8221; adlı eserinde Mausoleum için ölümsüz pırlanta sıfatını kullanır. </p>

<p class="sayac_bilgi">34 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/insanlarin-caglar-boyunca-hayran-kaldiklari-buyuk-eserler.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Artemis Tapınağı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/artemis-tapinagi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/artemis-tapinagi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 17:25:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Alana]]></category>
		<category><![CDATA[Ana]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Artemis]]></category>
		<category><![CDATA[Bakir]]></category>
		<category><![CDATA[Bereket]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Efes]]></category>
		<category><![CDATA[Eski]]></category>
		<category><![CDATA[Gelen]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Ilyada]]></category>
		<category><![CDATA[Kabul]]></category>
		<category><![CDATA[Kez]]></category>
		<category><![CDATA[Kibele]]></category>
		<category><![CDATA[Nda]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[S 253]]></category>
		<category><![CDATA[Temel]]></category>
		<category><![CDATA[Yeri]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10969</guid>
		<description><![CDATA[Efeslilerin ilk yerleşimlerinin bu tapınağın olduğu yerde bulunduğu bilinmektedir.Daha sonra bir depremle yıkılması üzerine Roma İmparatorluğu’ nun yardımı ile Efesliler tapınağı yeniden ve daha gösterişli bir biçimde inşa etmişlerdir.Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen Efes Artemis Tapınağı’nın bugün sadece temel kalıntıları bulunmaktadır.Selçuk’tan Kuşadası yoluna girişte sağda bu görkemli tapınağın kalıntıları görülür.Bakir doğa tanrıçası Artemis [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Efeslilerin <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ilk/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ilk">ilk</a> yerleşimlerinin bu tapınağın olduğu yerde bulunduğu bilinmektedir.Daha sonra <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> depremle yıkılması üzerine Roma İmparatorluğu’ nun yardımı ile Efesliler tapınağı yeniden ve daha gösterişli <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> biçimde inşa etmişlerdir.Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen <a href="http://www.genelbilge.com/tag/efes/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Efes">Efes</a> Artemis Tapınağı’nın bugün sadece temel kalıntıları bulunmaktadır.Selçuk’tan Kuşadası yoluna girişte sağda bu görkemli tapınağın kalıntıları görülür.Bakir doğa tanrıçası Artemis inancının köken itibari ile bir Anadolu inanışı olduğu ve kaynağının Hititlerin ana tanrıçası Kibele‘ye dayandığı bilinmektedir.<span id="more-10969"></span>Efes’te bu iki ana tanrıça bolluk ve bereket timsali olarak anılmakta ve İlyada Destanları’nda da doğum <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yeri/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yeri">yeri</a> olarak <a href="http://www.genelbilge.com/tag/eski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Eski">eski</a> Yunancada bıldırcın anlamına <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gelen/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gelen">gelen</a> “Ortyge” olduğu bilinmektedir.Ortyge’<a href="http://www.genelbilge.com/tag/nin/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Nin">nin</a> bugün Efes’te kurulduğu yer olan Bülbül Dağı olduğu kaynaklarda yer almaktadır.Artemis tapınağı 127 sütunlu olup cephedeki 36 sütunu kabartmalıdır.Tapınağın 125 metre uzunluğu, 65 metre genişliği ve 25 metre yüksekliği olabileceği düşünülmektedir.Tapınağın en <a href="http://www.genelbilge.com/tag/eski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Eski">eski</a> kalıntılarının M.Ö.6.yy’a kadar tarihlendiği, tapınağın ikinci <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kez/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kez">kez</a> yapılışında ölçülerin105 metre uzunluğu, 55 metre genişliğinin, 25 metre yükseklik ile 600 metrekarelik bir alana yayıldığı bilinmektedir.En son olarak M.S.253 yılında Got’lar tarafından saldırıya uğrayan tapınak yıkılmış ve yağma edilmiştir.1869 yılında ingiliz Wood tarafından bulunan Artemis Tapınağı’nda 1904’de yine ingiliz olan Hogart kazıları sürdürmüştür.Bugün Ören yerindeki kazılar Avusturalyalılar tarafından yapılmaktadır.  </p>

<p class="sayac_bilgi">22 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/artemis-tapinagi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İlk Çağ’da Anadolu Uygarlıkları</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/ilk-cag%e2%80%99da-anadolu-uygarliklari.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/ilk-cag%e2%80%99da-anadolu-uygarliklari.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 17:23:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Afyon]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Bile]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[BüYüK Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Eden]]></category>
		<category><![CDATA[Efes]]></category>
		<category><![CDATA[Gediz]]></category>
		<category><![CDATA[Gordion]]></category>
		<category><![CDATA[Hititler]]></category>
		<category><![CDATA[Icad]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[kanunlar]]></category>
		<category><![CDATA[Maden]]></category>
		<category><![CDATA[Midas]]></category>
		<category><![CDATA[Persler]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Urartular]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10966</guid>
		<description><![CDATA[HİTİTLER: • M.Ö 2000 yıllarında Anadolu’ya gelerek Kızılırmak çevresinde devlet kurmuşlardır. • Başkentleri Hattuşaş ( Boğazköy) şehridir. Çorum yakınlarındadır. • Hititliler Suriye’yi ele geçirmek için Mısırlılarla savaşmışlardır.Bu savaşın sonunda iki devlet arasında Kadeş Antlaşması imzalandı. • Kadeş Antlaşması (M.Ö 1280) Dünya tarihinde iki devlet arasında yapılan ilk antlaşmadır. • Hitit Devleti M.Ö 1200 yılında Anadolu’ya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>          HİTİTLER:<br />
•	M.Ö 2000 yıllarında Anadolu’ya gelerek  Kızılırmak çevresinde devlet  kurmuşlardır.<br />
•	Başkentleri  Hattuşaş ( Boğazköy)  şehridir. Çorum yakınlarındadır.<br />
•	Hititliler Suriye’yi ele geçirmek için Mısırlılarla savaşmışlardır.Bu savaşın sonunda iki devlet<br />
arasında Kadeş Antlaşması imzalandı.<br />
•	Kadeş Antlaşması (M.Ö 1280) Dünya tarihinde iki devlet arasında yapılan  ilk antlaşmadır.<br />
•	<a href="http://www.genelbilge.com/tag/hitit/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Hitit">Hitit</a> Devleti M.Ö 1200 yılında Anadolu’ya <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gelen/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gelen">gelen</a> Frigyalılar tarafından yıkıldı.<span id="more-10966"></span></p>
<p>            FRİGYALILAR:<br />
•	M.Ö 1200 yıllarında Hititlerin yıkıldığı bölge üzerinde ve Ankara ,Eskişehir ,Afyon dolaylarında  devlet kurdular.<br />
•	Devletin başkenti Ankara’nın Polatlı ilçesi yakınlarındaki  <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gordion/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gordion">Gordion</a>  şehridir.<br />
•	Frigyalılar krallarına Midas ünvanı verirlerdi.<br />
•	Tarım ve hayvancılıkla uğraşmışlardır.Tarım ve hayvancılıkla ilgili sert <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kanunlar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with kanunlar">kanunlar</a> koymuşlar tarıma ve hayvancılığa zarar verenleri şiddetle cezalandırmışlardır.<br />
•	Frigyalılar M.Ö 7.yüzyılda  Kafkaslardan Anadolu’ya gelen Lidyalılar tarafından yıkılmıştır.</p>
<p>             LİDYALILAR:<br />
•	Gediz ve Büyük Menderes ırmakları arasında kurulmuştur.<br />
•	<a href="http://www.genelbilge.com/tag/kral/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kral">Kral</a>  Giges zamanında bağımsız bir devlet kurmuşlardır.<br />
•	Başkentleri Sard şehridir.( Bugünkü Manisa-Salihli yakınlarındadır.)<br />
•	Ticaretle uğraşmışlardır.Kral Giges Efes’ten başlayıp Mezopotamya’ya kadar uzanan  Kral Yolu’nu yaptırmıştır.<br />
•	Ticaretteki bu gelişmeler nedeniyle Lidyalılar  tarihte ilk <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kez/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kez">kez</a> parayı icad  ettiler.<br />
•	Lidyalılar  M.Ö 547 yılında Anadolu’yu işgal   eden Persler tarafından yıkıldılar.</p>
<p>         URARTULAR:<br />
•	M.Ö 900 yılında Doğu Anadolu’da kuruldu.<br />
•	Başkenti Tuşpa(Van)  şehridir.<br />
•	Maden işlemeciliğinde ilerlemişlerdir.<br />
•	Tarımla ve hayvancılıklada uğraşmışlardır.Van ovasını sulamak için yaptıkları su kanalları  günümüzde bile kullanılmaktadır.<br />
•	Urartu Devleti M.Ö 600 yılında Medler tarafından yıkılmıştır.</p>
<p>          İYONYALILAR:<br />
•	M.Ö 1200 yıllarında <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yunanistan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yunanistan">Yunanistan</a>’dan göç ederek Ege kıyılarına yerleşen Akalar tarafından kuruldu.<br />
•	Akalar Ege kıyılarında 12 ayrı şehir kurmuşlar ve şehir devletleri halinde yaşamışlardır.<br />
•	En önemli İyon şehirleri İzmir,Efes,Milet,Foça’dır.<br />
•	Her şehrin başında ayrı bir kral bulunuyordu.Bundan dolayı hiçbir zaman güçlü bir krallık kuramamışlar ve ayrı ayrı şehir devletleri halinde yaşamışlardır.Siyasi birlik yoktur.<br />
•	İyonyalılar denizcilikte ileri gitmişlerdir.Ancak zamanla Lidyalıların,Perslerin ve Romalıların egemenliğine girerek kaybolmuşlardır.</p>

<p class="sayac_bilgi">40 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/ilk-cag%e2%80%99da-anadolu-uygarliklari.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hitit Devleti</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/hitit-devleti.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/hitit-devleti.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 17:20:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Bunun]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Ka]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10964</guid>
		<description><![CDATA[M.Ö 2000- 1800 yıllarında Orta Anadolu’ ya yerleşen Hititler, Hattuşaş ( Boğazköy)’ı başkent yaparak bir devlet kurmuşlar, zamanla Ön Asya’ nın en güçlü devletlerinden biri olmuşlardır. Hitit Devleti M.Ö. 1200’ lerde yıkılmış, fakat tamamen ortadan kalkmamıştır. VII. yy.’ a kadar Geç Hitit Devleti olarak yaşamışlar ve bu tarihte Asurlular tarafından tamamen ortadan kaldırılmışlardır. Hitit sanatı, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>M.Ö 2000- 1800 yıllarında Orta <a href="http://www.genelbilge.com/tag/anadolu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Anadolu">Anadolu</a>’ ya yerleşen Hititler, Hattuşaş ( Boğazköy)’ı başkent yaparak bir <a href="http://www.genelbilge.com/tag/devlet/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Devlet">devlet</a> kurmuşlar, zamanla Ön <a href="http://www.genelbilge.com/tag/asya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Asya">Asya</a>’ nın en güçlü devletlerinden biri olmuşlardır. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/hitit/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Hitit">Hitit</a> Devleti M.Ö. 1200’ lerde yıkılmış, fakat tamamen ortadan kalkmamıştır. VII. yy.’ a kadar Geç <a href="http://www.genelbilge.com/tag/hitit/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Hitit">Hitit</a> Devleti olarak yaşamışlar ve <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bu">bu</a> tarihte Asurlular tarafından tamamen ortadan kaldırılmışlardır. <span id="more-10964"></span></p>
<p>Hitit sanatı, diğer tüm eski çağ doğu toplumlarında olduğu gibi, dini niteliklidir. Bu sanatlarda Mezepotamya ve Mısır’ ın etkileri bulunmaktadır. Ancak, büyük bir krallığa erişildiği dönemde <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kendi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kendi">kendi</a> kimliğini bulan Hitit sanatı, kendine özgü nitelikler kazanmıştır. Hatta Anadolu dışına taşan Hitit kültürü; Suriye, Mısır ve İyonlar aracılığıyla Batı dünyasını etkilemiştir.<br />
Hitit mimarisinin en önemli özelliği ve yeniliği anıtsal (abidevi) oluşudur. Erken Hitit dönemi yapılarında başlayan anıtsallık, imparatorluk döneminde daha büyük boyutlara ulaşmış ve anıtsal kentler meydana getirilmiştir. Bunu en iyi izleyebileceğimiz yer Hattuşaş’ dır. </p>
<p>Bnaların temelleri ve alt katlar, oldukça iri taşlarla örülüdür. Bu dev boyutlu taşların yanı sıra; surlar, kentin gürüşündeki yapılar, yamaçlı alanlardaki yüksek merdivenler de anıtsallığı sağlayan diğer özellikler arasındadır. </p>
<p>Yapılarda taş malzemenin yanı sıra; duvarlarda tuğla ve kerpiç, çatılarda ahşap kullanılmıştır. Bu çatılar düzdür. Destek sistemini dört köşe direkler oluşturur. </p>
<p>Şehirlerin savunulması için sur duvarları ve kuleler yapılmıştır. Bunlar yer altı tünelleri ile donatılmıştır. Potern denilern bu geçitler, toprağa kazılan hendeklere ilk taşların bindirme tekniği ile üçgen geçitli bir ara bırakılacak şekilde örülmesi ve daha sonra bunun üstünün toprakla örtülmesi şeklinde yapılırdı.<br />
Bu şehre üç giriş kapısı vardı: Aslanlı Kapı, Karal Kapısı, ve Yer Kapı. </p>
<p>Hattuşaş’ da yedi büyük ve iki düzine kadar küçük tapınak vardır. Bunlar dikdörtgen <a href="http://www.genelbilge.com/tag/veya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Veya">veya</a> kare meydanların etrafında gruplanmış yapılardan meydana geliyordu .</p>
<p>Ülke yönetimi için kararların alındığı birimleri, kral ve kraliçenin kaldığı özel odaları, arşivleri ve toplantı salonlarını içiene alan <a href="http://www.genelbilge.com/tag/saraylar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Saraylar">saraylar</a> da bu kentlerin içinde bulunan yapılar arasındadır. Kaniş ve Acemhöyük  (Niğde)’ de bulunan <a href="http://www.genelbilge.com/tag/saraylar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Saraylar">saraylar</a> 50-60 odalı olup, Hititer’ in erken döneminde yapılmışlardır. </p>

<p class="sayac_bilgi">1 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/hitit-devleti.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Troya Mitolojisi</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/troya-mitolojisi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/troya-mitolojisi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 15:36:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Afrodit]]></category>
		<category><![CDATA[Akha]]></category>
		<category><![CDATA[Bunun]]></category>
		<category><![CDATA[Burada]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Frigya]]></category>
		<category><![CDATA[Homeros]]></category>
		<category><![CDATA[Ilios]]></category>
		<category><![CDATA[Ilyada]]></category>
		<category><![CDATA[Inek]]></category>
		<category><![CDATA[Kente]]></category>
		<category><![CDATA[Leda]]></category>
		<category><![CDATA[Menelaos]]></category>
		<category><![CDATA[Pallas Athena]]></category>
		<category><![CDATA[Sparta]]></category>
		<category><![CDATA[Thetis]]></category>
		<category><![CDATA[Tros]]></category>
		<category><![CDATA[Yapan]]></category>
		<category><![CDATA[Yere]]></category>
		<category><![CDATA[Zeus]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10956</guid>
		<description><![CDATA[Troya şehrinin kurulmasıyla ilgili mitosta, Troaslı İlios günün birinde Frigya Kralı&#8217;nın düzenlediği bir yarışmaya katılarak birinci olur. Kazandığı ödüller içinde kara benekli bir inek de vardır. Biliciler İlios&#8217;a ineği izlemesini ve kentini ineğin durduğu yerde kurmasını söylerler. İnek gidip gidip Karamenderes (Skamondros) ile Dümrek (Smois) ırmaklarının arasında denize yakın bir yerde durur. Kurulan şehre önce [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Troya şehrinin kurulmasıyla ilgili mitosta, Troaslı İlios günün birinde Frigya Kralı&#8217;nın düzenlediği bir yarışmaya katılarak birinci olur. Kazandığı ödüller içinde kara benekli bir inek de vardır. Biliciler İlios&#8217;a ineği izlemesini ve kentini ineğin durduğu yerde kurmasını söylerler. İnek gidip gidip Karamenderes (Skamondros) ile Dümrek (Smois) ırmaklarının arasında denize yakın bir yerde durur. Kurulan şehre önce İlios, sonra kurucunun atalarında Tros&#8217;un anısına Troya adı verilir. Bir süre sonra <a href="http://www.genelbilge.com/tag/zeus/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Zeus">Zeus</a> kente <a href="http://www.genelbilge.com/tag/pallas-athena/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Pallas Athena">Pallas Athena</a> heykeli indirecek, İlios da heykelin indiği yere Athena tapınağını yapacaktır. İlios soyu çoğalarak Priamos&#8217;a kadar gelir.<br />
<span id="more-10956"></span></p>
<p><a href="http://www.genelbilge.com/tag/homeros/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Homeros">Homeros</a>&#8217;un İlyada&#8217;sında geçen şu çok ünlü savaşın hikayesi ise kısaca şöyle ortaya çıkmıştır; Tanrı Zeus&#8217;un bir kuğu şekline girerek <a href="http://www.genelbilge.com/tag/leda/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Leda">Leda</a>&#8217;dan peydah ettiği Helena evlenecek yaşa gelince Akhaların önde gelenleri Tündareos&#8217;un sarayına giderler. Burada Tündareos ya da Helena&#8217;nın seçimiyle, Menelaos Helena&#8217;nın kocası olur. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/daha/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Daha">Daha</a> sonra Tündareos ölünce Sparta Krallığı Menelaos&#8217;a kalmıştır. </p>
<p>Efsaneye göre, savaşın nedeni ise Iolkos Kralı Pelans ile Thetis&#8217;in düğünlerine davet edilmeyen kavga tanrıçası Eris&#8217;in, sinirlenip bir oyun düzenlemesi ve Hera, Afrodit ve Athena&#8217;nın oturduğu ziyafet sofrasına, üzerinde &#8216;en güzele&#8217; yazılı bir elma atmasıyla başlar. Elmanın kimin olduğu üzerine 3 güzel tartışmaya başlarlar ve Zeus&#8217;tan bu sorunu çözmesini isterler. Zeus işin içinden çıkamayınca, çareyi dağlarda çobanlık yapan ve yalnız yaşayan Paris&#8217;i rehber ilan etmekte bulur. Güzellerden her <a href="http://www.genelbilge.com/tag/biri/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Biri">biri</a> kendisini seçmesi için Paris&#8217;e bir şey vadederler. Paris Afrodit&#8217;e kanar ve dünyanın en güzel kadınını elde etmek için Afrodit&#8217;i yarışmanın birincisi seçer. Paris, Afrodit&#8217;in yardımıyla Sparta&#8217;ya gider, Helen&#8217;i kaçırır, prensi olduğu Troya şehrine geri döner. Bunun üzerine Sparta Kralı Menelaos, Akha ordularını toplayarak Troya&#8217;ya savaş açar. Böylece 10 yıl sürecek Troya savaşı başlamış olur. </p>
<p>Troya, Kazdağı&#8217;nın eteğinde, Skomondros(K. Menderes) ile Simoeis(dümreli) çaylarının sınırladıkları ve bir yanı Ege denizine, bir yanı boğaza bakan üçgen biçimli, ova egemen yüksekçe bir yerde kurulmuş, Schilemann, Dorgfeld ve Blegen tarafından kazılımıştır. 1871&#8242;de Schilemann, Priamos&#8217;un hazinesini bulma umuduyla işe başlamıştır. 1882&#8242;de Schilemann, W.Dorpfeld ile birlikte çalışmış ve Dorpfeld burada 9 yapı katı saptamıştır. 1932-1938 arası Carl.W.Blegen başkanlığında yapılan kazılar sonucunda Dorpfeld&#8217;in 9 kültür katı, 30&#8242;a yakın yerleşme katına bölünmüştür. Troya şu anda Monfred Korfmann tarafından kazılmaktadır. </p>
<p>TROYA 1 (MÖ 3000-2500) </p>
<p>Troya 1&#8242;in en gelişmiş evresi 1y&#8217;de kentin çapı 90 metreydi. Toya 1&#8242;in ana girişi güney tarafta ve duvarı çok iyi korunmuş durumdadır. İki kule ile savunulan kent kapısı 2.97 metre enindeydi. 3 metre kadar genişlikte dar bir koridor şeklinde bu girişin iki yanında üçgen şeklinde yapılmış olan <a href="http://www.genelbilge.com/tag/savunma/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Savunma">savunma</a> kulelerinin de doğu yönündekinin alt kısmı ve bitişindeki sur kalıntıları görülebilir. Yüksekliği 3.5 metreye yakın olan kule kalıntısının tabanının irü taşlardan oluştuğu, duvarlarının da yukarıya doğru çıktıkça küçülen taşlardan örüldügünü görmekteyiz. Troya 1&#8242;e ait en sağlam kalıntı megaron tarzı bir evdir(1b). Onun altındaki yapı ise 1a katmanına aittir. Yine megaron tarzı evin dıştan ölcüsü 18,75*7 metre, duvar örtüsü balık sırtı şeklindedir. Büyük odasında biri tam ortada, diğeri doğu duvara yakın olmak üzere 2 ocak bulunmuştur. Sadece birinci ocak görülebilir durumdadır. Aynı odada kuzey ve doğu duvara doğru dayanan ve günümüzde izleri <a href="http://www.genelbilge.com/tag/belli/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Belli">belli</a> olmayan platform, 2 metre uzunluğunda, 90 cm genişliğinde ve ve 30 cm yüksekliğindeydi. Bu megaron yapısı bugüne değin bilinen en eski örnekti. Güneyinde pek belirgin olmayan 5 paralel duvar kalıntısının da megaron tipi yapı olma olasılığı vardır. 1987 yılında Troya 1 evresine ait duvarların hemen hepsi temizlenmiştir. Schilemann yarmasındaki yapılar Troya 1 evresine aittir ve MÖ 3000-2800&#8242;lere tarihlenmektedir. Troya 1 büyük bir tahriple son bulmuştur. </p>
<p>TROYA 2 (MÖ 2500-2200) </p>
<p>Troya 2&#8242;<a href="http://www.genelbilge.com/tag/nin/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Nin">nin</a> çapı 110 metreyi geçmekte ve 7 yapı katından oluşmaktaydı. Troya 1 bir yangınla son bulmasına rağmen Troya 2&#8242;de gelişmeler görülür. Fakat kültür değişikliği yoktur. Eski dünyanın batısında, bir plan sistemi gösteren ilk kent olma özelliğini taşır. Anıtsal ölçüde megaronların yanyana bir cephe oluşturacak biçimde sıralanmaları ve bu yapı kompleksine propilonla girilmesi sistemi, 700 yıl sonraki Tiryns akropolünde görülmektedir. </p>
<p>En geç evresi olan 2g yapı katında yerleşmenin orta noktasında yer alan, megaron tipi plana göre inşaa edilen yapının krala ait olabileceği, değilse bile bir bir toplantı yeri olabileceği tahmin edilmektedir. Bu yapı evresindeki planların megaron tipinin türevleri oldukları görülmektedir. Konutların büyüklükleri arasındaki farklılıklar ise Troya 2g yerleşmesinde yaşayan toplumda belirli bir sosyal farklılaşmanın olduğunun kanıtıdır. </p>
<p>Troya 2, üç ana evresiyle tanmlanmaktadır.(2a, 2b, 2c-g) Bunların herbirinin yeni bir sur duvarı vardır. 2a&#8217;dan FL ve FN olarak gösterilen, üstleri açık ve koridorlu 2 geçit kalmıştır. Bunlar 2b&#8217;nin duvarlarına uydurulmuş ve kullanılmaya devam edilmiştir. FM (c5-6) ve FO(f-g6-7) kapıları ana girişlerdir. Büyük megaronun ( )olarak gösterilen çoğu yeri Schilemann&#8217;ın kuzey-güney açması sırasında tahrip olmuştur. </p>
<p>Troya 2 büyük kent kapısı güney surunun(FN) ortasında idi. Güneybatı kapısının (FM gc) kalıntıları ve taş döşemeli 21&#215;7,5 metre boyutlarındaki rampası iyi korunmuştur. Bu rampa, girişi 5,25 metre uzunluğunda ve 2 kanatlı bir kapısı olan, FM propilonuna çıkıyordu. Megaron planlı (FM) propilonu 2c-g evrelerine aitti. FN kapısı 2c&#8217;nin ana girişiydi. Son evreye ait olan giriş, FN ile gösterilen büyük propilondu ve megaron biçimindeydi. Buradan 2c-g (2200-2100) yıllarında yapılan açık bir alana giriliyordu. Çakıl döşeli bir avlu içindeki alan 2a ve 2b&#8217;nin kent duvarlarının üstü düzeltilerek yapılmıştı. </p>
<p>Büyük megaron (2a), 2c yapı katına aitti. 1989 kazılarında yapının yangın geçirmiş doğu duvarı ortaya çıkarılmıştı. Yapı tepenin en yüksek noktasında ve çevreye çok hakim bir konumdaydı. Bir kısmı Schilemann&#8217;ın kuzey-güney açması ile tahribe uğramışsa da planı saptanmıştır. Dorpfeld&#8217;in saptadığı 2h, 2r, 2f megaronlarının da <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kral/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kral">kral</a> ailesine ait olmsası muhtemeldir. 2d yapısı ise depo niteliğindedir. </p>
<p>Schilemann tarafından 1871-90 yılları arasında yapılan çalışmalarda Troya 2 yapı katmanları arasında ele geçirilen hazine buluntusu çok gelişmiş bir metal işçiliğinin örneği ve gelişmiş bir dış ticaretin göstergesidir. Schilemann, Priamos&#8217;un diye nitelediği hazineyi Troya 2&#8242;nin rampalı kapısının batı duvarı dibinde bulmuştur. Bu evrenin çanak çömleği de karakteristiktir. Kazılarda Troya 2&#8242;ye ait buluntuların çoğunun 1 metre kalınlığında bir yangın molozunun atından çıkması, bu kentin ani bir istilaya uğradığının bir göstergesidir. Bu nedenle Schilemann burayı Homeros&#8217;un İlyada&#8217;sında geçen Troya olarak nitelendirmiştir. Aynı dönemde Batı Anadolu ve Kıta Yunanistan&#8217;ındaki çeşitli yerleşimlerdeki benzer yıkımlar ve izleyen dönemde bu kentlerin kültür yaşamında görülen uzun süreli durgunlukların MÖ 2000 yıllarının başlarında Orta Avrupa&#8217;dan gelen Hint-Avrupa kökenli göçlerden olduğu sanılmaktadır. Troya 2&#8242;yi dışardan gelen göçmen toplulukların yıktığı ve buraya yerleşmeden yollarına devam ettikleri sonucuna varılmıştır. </p>
<p>TROYA 3 (MÖ 2200-2050) </p>
<p>Hisarlık höyüğündeki 3. Erken Tunç Çağı yerleşmesinde yaşam şeklinin pek değişmediği görülmektedir. Bu dönemde 4 yapı evresi saptanmış ve höyüğün 3 metre daha yükseldiği anlaşılmıştır. </p>
<p>Evlerin döşemelerinin daha önceki gibi sıkıştırlmış kil ya da toprakla kaplandığı, duvarların da aynı şekilde örüldüğü biliniyor olsa bile bu dönemde bağımsız konutlara rastlanmamaktadır. Bitişik yapılan evlerin arasında kalan sokaklar oldukça dardır. Daha önceki dönemden farklı olarak, kent surlarının tamamen taştan yapıldığı ve hatıllarla güçlendirilmiş kerpiçlerin kullanılmadığı görülmektedir. Son yapılan kazılarda Troya 4&#8242;ün altındaki tabakalarda bir sınır ya da teras duvarı ortaya açığa çıkarılmıştır ve bunun Troya 2&#8242;nin sonu olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca, kuzeye doğru, üzerinde beyaza boyanmış kerpiçlerin olduğu, bir yapıya ait taş temel bulunmuştur. Bu dönemde pişmiş kap üretiminde ve dokumacılıkta eskiden beri bilinen gelenekler sürdürülmüştür. </p>
<p>TROYA 4 (MÖ 2050-1900) </p>
<p>Beş ayrı yapım evresinin izlendiği bu kat Erken Tunç çağının son yerleşmesidir. Kazılarda ele geçen eşyalardan Kıta Yunanistan&#8217;ı, Ege adaları ve Orta Anadolu&#8217;yla ilişkilerin yoğunlaştığı anlaşılmaktadır. Bitişik yapılmış, kil döşemeli taş temel üzerine kerpiçten oluşturulmuş duvarları olan evlere ve ilk kez avlularda yer alan kubbeli fırınlara rastlanmıştır. </p>
<p>Troya 4 evresine ait, üstüste 6 yangın evresinin olduğunu bilmekteyiz.Doğu profilinde bunu açıkça görmek olasıdır.Bütün bu tabakaları 4.evreye tarihlememizin nedeni, binaların aynı yapım planlarını izlemiş olmasıdır.Bitişik yapılmış olan bu evlerin hepsinde, girişin sağ ya da solunda mutlaka oval fırın vardır.Binalar ve tabanlar inanılmaz derecede güneye doğru eğim yapmışlardır.Bu nedenle, höyüğün kenarında olan bu önemli buluntuları saptamak mümkün olmuştur. Böylece Troya 4&#8242;ün mimari planı açık bir şekilde gözönündedir. En alttaki yanık tabakada, bir oda içinde yabani hayvan kemiklerine rastlanması, bunların o dönemde sürekli meydana gelen yangınlardan kaynaklandığını düşündürebilir. </p>
<p>TROYA 5 (İ.Ö. 1900-1800) </p>
<p>6 yapım evresinin saptandığı iki metre kalınlığa sahip bu yerleşme katmanında Batı Anadolu&#8217;da, Erken Tunç Çağı&#8217;ndan Orta Tunç Çağı&#8217;na geçiş dönemine rastlanmıştır. Bu dönemde Ege dünyasıyla süregelen ilişkilere Kıbrıs&#8217;la başlayan ilişkilerin eklendiği sanılmaktadır. </p>
<p>Surların alt kısımları işlenmemiş taşlardan ve üst kısımları kerpiçten yapılmıştır. Evlerin planlanmış döneme göre daha düzenli olduğu, dikdörtgen bir alanın üç tarafına küçük odaların yapıldığı, odaların köşelerinde kilden yapılmış oturma veya yatak sekilerinin olduğu, kubbeli ocakların veya arı kovanı şeklindeki fırınların kullanıldığı anlaşılmaktadır. Evlerden birinin döşemesinin altında hocker tarzında (insanın ana karnındaki duruşu) gömülmüş yeni doğmuş bir bebenin iskeletine ait kemik kalıntıları bulunmuştur. </p>
<p>TROYA 6 (İ.Ö. 1800-1275) </p>
<p>Troya 6, 300.000 m2 bir alana yayılmıştır. Sekiz yapı katından oluşan 6&#8242;ncı yerleşme üç ana evre gösterir. En parlak devir Troya 6(f-e) evreleridir. Kazılarda elegeçen buluntular, tamamıyla yeni plan ve yapılar, Troya 6&#8242;nın o döneme kadarki yaşayanlarından başka insanlarla ilişkisi olmuş olabileceğini akla getirmektedir. </p>
<p>Sur duvarı, birbirine beş kapıyla bağlanan altı bölümden oluşur. Surun en görkemli bölümü 6g evresine giren bir kuledir ve uzunluğu 18, genişliği 8 metredir. Kulenin ortasında keskin köşeli bir sarnıç ve onun içinde sekiz metre derinlikte kayaya oyulmuş bir kuyu vardır. Bu kuyudan kuşatma sırasında yararlanılıyordu. Uzunluğu 41.5, genişliği 4.5 m. olup yüksekliği 4 m&#8217;yi geçen duvar boyunca dört dikey çıkıntıya rastlanır. Fakat bu duvar yüksek bir Roma dönemi duvarıyla kapanmaktadır. (6 r &#8211; 6 s) </p>
<p>Buleteryon ve Schliemann&#8217;ın kuzey-güney açması ile tahrip edilen duvarın doğu bölümü iyi durumdadır. 6 h kulesi tarafından tahrip edilen sur günümüzde etkileyici bir durumdadır. Bu duvarlar konglomera taş bloklar ile dörtgen kesilip dış yüzeyleri düşmanın tırmanmasını engelleyecek şekilde yontulduktan sonra harç kullanmadan içe doğru eğimli bir şekilde birleştirilmiştir. Her on metrede dişler yaparak <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kenti/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kenti">kenti</a> çevrelemektedir. </p>
<p>Troya 6&#8242;da kulelerin kullanılması bu dönemde şehrin güçlü olduğunu gösterir. Girişin koridor şeklinde olması kente buradan girebilecek düşmanların iki ateş arasında kalmasını sağlamak içindir. </p>
<p>Troya 6 yerleşmesinin sarayları ve diğer önemli yapıları, tepenin üzerinde yeralıyordu. Ancak Hellenistik dönemde Athena Tapınağı&#8217;nın inşasında bu yapıların bir kısmı tahrip olmuştur. </p>
<p>Akropolün güneybatısından (6 t) girerek hafif yokuş yukarı ana cadde izlenirse solda Direkli Ev olarak nitelendirilen yapıya gelinir. Troya 6 ve Troya 7a&#8217;da kullanıldığı düşünülmektedir. 26&#215;12 m. boyutlarındadır. Yapıyı destekleyen direklerden biri belirgindir. Yapının güney duvarı daha kalın örülmüştür. Arka tarafta hafif bir genişleme gösteren yapı megaron tarzında farklılık gösterir. Direkli evin kuzeydoğusunda 630 no.<a href="http://www.genelbilge.com/tag/lu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Lu">lu</a> ev görülür. İÖ 1700&#8242;e tarihlenen evin duvarları küçük taşlardan meydana gelir. </p>
<p>6 g&#8217;nin kuzey bitişinde megaron tarzı evlere rastlanmıştır. Bu odaların çoğundan kent nüfusunun bu dönemde birden arttığı, duvarlarının zayıf mimarisinden aceleyle yapıldıkları anlaşılmaktadır. Kazılarda bu odalarda erzak küplerinin çok sayıda bulunması kiler niteliğinde olabileceğini göstermektedir. Evlerin ortak özelliklerinden biri dışa, surlara bakan duvarlarının daha kalın ve özenli yapılmış olmasıdır. 6 c evinin bir kısmı Schilemann tarafından tahrip edilmiştir. 6 f yapısı farklı karakter göstrir. Duvarlar geniş ve büyük kesme taşlarla örülmüş olup dışta dişler yaparak bölümlere ayrılmıştır. 6 a yapısı 19,18&#215;12,30m boyutlarında bir yapıdır. Troya 6&#8242;nın megaron planını normal olarak gösteren yapılardandır. </p>
<p>Troya 6&#8242;nın önemli bir yapısı Antalı Ev -6 t- girişinin doğusunda bulunur. Üzerine gelen bulevteryon tarafından büyük ölçüde tahribe uğramıştır. Eve Anta adını veren taş halen yerindedir. </p>
<p>Akropol evlerinin birçoğu trapezoidaldir. Bu türdeki evlerin dar yüzleri kente, geniş yüzleri ise surlara bakmaktadır. Böylece trapezodial evler kuzeyden güneye doğru genişleyen ve yelpaze gibi açılan akropol planına uymaktadır. Homros&#8217;un İlyada&#8217;sında bahsettiği Priamos&#8217;un İlyon kenti, Troya 6h&#8217;dir. İlyada&#8217;da anlatılan ve 10 senelik savaş sonucu ele geçirilen kent burası idi. Odesya&#8217;da anlatılan İlyon tahribi ise 7a katında olmuştur. </p>
<p>TROYA 7 (MÖ 1275-1240) </p>
<p>Troya 6&#8242;nın bir deprem ile son bulmasıyla Troya 7a katmanında depremin aralıklarla devam ettiği ve deprem sonucu yıkılan yapılar altında <a href="http://www.genelbilge.com/tag/insan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with insan">insan</a> iskeletlerine rastlanması, buranın ansızın terkedildiği izlenimi yaratmaktadır. Yine de bir kültür değişikliğine rastlanmamıştır. 6h evresinde bulunan Minyas seramiğinin aynı bollukta 7a katında da varolduğu kaydedilmiştir. Bu dönemde plan ve mimarinin düzenlemesinde bir karakter değişikliği görülür. 6f-h evrelerindeki yüksek <a href="http://www.genelbilge.com/tag/sanat/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Sanat">sanat</a> düzeyinden ve kent planından bir eser kalmamış, ayrıca sosyal sınıf ayrılığı gösteren ev tipleri ortaya çıkmıştır. İyi korunmuş bu evler doğu suru ve kapısı arasında görülebilir. Bu köklü değişim deprem sonrası akropol dışında oturan halkın devlet yönetimine geçmesiyle ve kral ve soyluların ortadan kalkmasıyla açıklanabilir. Uzun zaman kral ve soyluların kendilerini sömürmesinden bıkan halk tabakası depremden yararlanıp bir darbe gerçekleştirimiş olabilir. </p>
<p>Troya 7b 1 (1240-1190): </p>
<p>7a katındaki yanık tabaka 50 ila 100 cm arasında değişen bir kalınlık gösterir. Bu tahribe karşın Troya&#8217;lılar kentlerine dönmüşler ve surlarla evleri onarmışlardır. Minyas seramiği üretimi devam etmiştir. İlk kez 7a&#8217;da görülen yapı tarzı burada da devam etmektedir. </p>
<p>Troya 7b 2 (MÖ 1190-1100): </p>
<p>Troya 6&#8242;dan sonra ilk kültür değişikliğine bu tabakada rastlanır. Bu katta Buckel keramik denilen ve benzerlerine yalnızca Balkan ülkelerinde rastlanan kurşuni renkli, yüksek keskin kulplu ve üzerleri boynuzcuklarla süslü kaplar görülür. Duvar örgüsünün dip kısmı ortostat şeklinde blok taşlarla güçlendirilmiştir. Bu tip bir ev 6u kapısının batısında görülmektedir. </p>
<p>Troya 7b 2&#8242;de yerleşen Balkan kökenli halk buraya zor kullanmadan gelmiş olmalıdır. Çünkü bundan önceki tabakada bir yangın veya tahribe rastlanmamıştır. Buradan, Ege göçüne ilk durağın Troya olmuş olabileceği akla gelir. Bu dönemde Troya akropolünün göçler nedeniyle gücünü yitirdiğini görmekteyiz. Troya 7 evresi için yeni yapılan çalışmalarda, önceden bilindiği gibi üç tabaka değilde, dört ya da beş tabakadan oluşmuş olma ihtimali belirmiştir. </p>
<p>TROYA 8 (MÖ 700-350) </p>
<p>Bu evrenin buluntuları 7. yüzyıldan eskiye gitmez. İlk yapılara batı kapısının doğusunda rastlarız. Burası yukarı temenos olarak adlandırılan sunağın altına rastlamaktadır. Sunak Hellenistik dönemde yapılmıştır. Sunağın batısında bulunan ve kare plana sahip başka bir sunak ise Agustus dönemine aittir. Yukarı temenosun güneyinde &#8220;aşağı temenos&#8221; adı verilen ve içinde iki sunağın bulunduğu kutsal yer de Helenisitik dönemde inşaa edilmiştir. Bu dönemdeki en önemli yapı Athena tapınağıdır. Tapınak ve onu çeviren kutsal alan ve anıtsal giriş kapısının yapılması için düz bir platform elde etmek üzere höyük tepesinde bulunan eski yapı kalıntılarının bir kısmı yıkılarak düz bir saha açılmış ve üzerine inşaa edilmiştir. Bu yüzden bu devreye ait cevaplanamaycak sorular ortaya çıkmıştır. Geriye kalan son kalıntılar da Schilemann&#8217;ın büyük açmasıyla ortadan kalkmıştır. Homeros&#8217;un İlyada&#8217;sında Athena tapınağından bahsetmesi ve tapınağın kentin en yüksek noktasında bulunduğunu söylemesi arkeologları buranın bir tapınak olabileceği kanısına yöneltmiştir. Ancak, yapılan çalışmalarda yapının Athena Tapınağı olduğu konusunda herhangi bir somut kanıta rastlanmıştır. Tapınağın yeri Schliemann tarafında tamamen kazılmış olduğu için şu an burada derin bir çukur mevcuttur. </p>
<p>Herodotos&#8217;a göre Xerxes burada tanrıçaya bin öküz kurban etmiştir. İskender ise Granikos zaferinden sonra tapınağı ziyaret edip armağanlar sunmuş ve daha sonra gönderdiği bir mektupta buraya görkemli bir tapınak yaptıracağı konusunda söz vermiş olduğu bilinir. Strabon, İskender&#8217;in bu isteğini Lisimakos&#8217;un yerine getirdiğini söyler. </p>
<p>TROYA 9 (MÖ 350-MS 400) </p>
<p>Roma döneminde Novum İlyum olarak bilinen kentin yapısal olarak çok büyüdüğü görülmektedir. Troya 9&#8242;un bu dönemde Sezar (İÖ 59-44) ve Oktavyus Ogustus (İÖ 31-14) devirlerinde kültür açısında yeni bir ivme kazanmıştır. Athena Tapınağı bu dönemde yapılan değişikliklerle genişletilmiştir. Troya bu dönemde Roma İmparatoru Büyük Konstantin (MS 324-327) tarafından başkentin yeri olarak düşünmüş, ancak daha sonra Bizantion&#8217;da karar kılmıştır. </p>
<p>Novum İlyum&#8217;um son yapılan çalışmalarda anıtsal bir yapıya sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Bu yapıların çoğu yazılı kaynaklardan bilindiği üzere Julius Klaudyus hükümdarlığında ve daha sonraki hükümdarlar tarafından yapılmıştır. </p>
<p>İlyum kale duvarının tam önünde yeralan tiyatro, sunaklar ve ovaya doğru uzanan burun üzerindeki kuzeydoğu terasındaki büyük tiyatro gibi Hellenistik ve Roma dönemleri anıtlarına yeni bulgular da eklenince burası büyük şehir niteliğine bürünmektedir. Yapılan kazılar sonucunda görülmüştür ki Roma yapılarının temelleri çok derindedir. Bu yapılar arasında derinleşilen her kısımda Troya 6 evresine ait tabakalara rastlanmıştır. Bu açmalar, Troya 6-7 kale yerleşmesinin güney kapısından 100-170 m. kadar uzaktadır. </p>
<p>Bu devirde Athena tapınağının genişletildiği anlaşılmaktadır. Tapınağın dört tarafı 80 m. uzunluğunda sütun sıralarıyla çevriliydi. Bu büyük meydanın yapılması sırasında Troya 6&#8242;nın en önemli yapılarıyla Troya 7&#8242;nin evleri tahrip edilmiştir. Troya 6&#8242;nın büyük giriş kapısı, 7t nin hemen doğusunda, yarısı şehir surunun üstünde yeralan bulevteryon ve küçük tiyatro ile şehir duvarı üstünde bulunan tiyatro Roma çağına aittir. </p>
<p>Büyük Tiyatro </p>
<p>Kuzeydoğudaki tepenin yamacına yaslanmış bir vaziyettedir. Ovaya ve denize hakim bir konumdaki ve 10.000 kişi alabildiği sanılan bu yapıdan geriye çok az şey kalmıştır. Blegen yaptığı kazılarda sahne binasının ve orkestranın bir kısmını günışığına çıkarmıştır. Oturma sıralarının bulunduğu yamaç henüz kazılmamıştır. </p>
<p>Anıtsal Çeşme (Nimfeum) </p>
<p>Güneye doğru tarlaların içindeki kalıntıların anıtsal çeşmeye ait oldukları bilinmektedir. Burada insan ve hayvan figürleriyle süslü döşeme mozaiklerine reastlanmıştır. Bu mozaiğin üst kısmında üçüncü yüzyıla tarihlenmiş boyalı duvar sıvaları bulunmuştur.Aynı yönde 500 m. kadar ileride Troya 6&#8242;nın son evrelerine ait olduğu sanılan bir mezarlığa rastlanmıştır. Kazılarda ağızları kapalı olarak toprağın hemen altına gömülmüş değişik şekil ve büyüklüklerde pişmiş toprak testiler içinde ölülerin yakılmasından sonra geriye kalan kül ve kemik artıkları ele geçmiştir. </p>
<p>Küçük Tiyatro(Odeon) </p>
<p>En iyi korunmuş yapılardan biridir. Oturma sıraları sağlam durumdaki Odeon&#8217;un kavea bölümünün batısı, üst kısımdan itibaren toprakla doldurularak yükseltilmiştir. </p>
<p>Meclis Binası (Buleteryon) </p>
<p>Yapının daha önceleri Odeon olarak kullanılmış olabileceği sanılmaktadır. Önde dörtgen planlı bir girişi, arkasında yarım daire şeklinde bir orkestrası ve bunun gerisinde oturma sıralarının yeraldığı kavea yeralmaktadır. Giriş holünün Troya 6 sur duvarının üstüne oturtulmuş <a href="http://www.genelbilge.com/tag/tek/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Tek">tek</a> parçalı mermer eş</p>

<p class="sayac_bilgi">9 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/troya-mitolojisi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Alacahöyük&#8217;ün Arkeolojik Tarihi</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/alacahoyukun-arkeolojik-tarihi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/alacahoyukun-arkeolojik-tarihi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 15:32:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Alaca]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu Medeniyetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Beri]]></category>
		<category><![CDATA[Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Biri]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Eski]]></category>
		<category><![CDATA[Frig]]></category>
		<category><![CDATA[Gibi]]></category>
		<category><![CDATA[Halil]]></category>
		<category><![CDATA[Hitit]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Plani]]></category>
		<category><![CDATA[Sondaj]]></category>
		<category><![CDATA[W Ramsey]]></category>
		<category><![CDATA[Yeri]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/alacahoyukun-arkeolojik-tarihi.html/</guid>
		<description><![CDATA[Alacahöyük, Çorum&#8217;un 45 km. güneyinde, Alaca Ilçesi&#8217;nin 17 km. kuzeybatisinda yer almakta olup, Bogazköy&#8217;e 34, Ankara&#8217;ya ise 210 km. uzakliktaki Alacahöyük Köyü yerlesim alani içerisindedir. Höyük, bilim alemine ilk kez 1835 yilinda W.C. Hamilton tarafindan tanitilmis olup, bu yillardan itibaren höyük Orta Anadolu&#8217;yu ziyaret eden bilginlerin ugrak yeri olmustur. 1861 yilinda ise G. Perrot Anadolu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Alacahöyük, Çorum&#8217;un 45 km. güneyinde, Alaca Ilçesi&#8217;nin 17 km. kuzeybatisinda yer almakta olup, Bogazköy&#8217;e 34, Ankara&#8217;<a href="http://www.genelbilge.com/tag/ya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ya">ya</a> ise 210 km. uzakliktaki Alacahöyük Köyü yerlesim alani içerisindedir.<br />
Höyük, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bilim/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bilim">bilim</a> alemine <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ilk/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ilk">ilk</a> kez 1835 yilinda W.C. Hamilton tarafindan tanitilmis olup, bu yillardan itibaren höyük <a href="http://www.genelbilge.com/tag/orta/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Orta">Orta</a> Anadolu&#8217;yu ziyaret eden bilginlerin ugrak yeri olmustur. 1861 yilinda ise G. Perrot Anadolu gezisi sirasinda höyüge gelmis ve kapinin sag ve solundaki dört köse kulenin plani ile orthostatlardan birini açiga çikarmisir. Perrot bu çalismadan sonra bu kabartmalarin hitit dönemine ait oldugunu da ilk olarak ileri süren kisi olmustur.<span id="more-10954"></span><br />
Törensel Sembol<br />
Tunç, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binin ikinci yarisi,<br />
Yüksekligi 34 cm. Anadolu Medeniyetleri Müzesi<br />
Anadolu&#8217;nun tarihi cografyasinda emegi büyük olan W. Ramsey de Wilson ile birlikte 1881 yilinda höyügü inceleyerek birkaç yeni kabartmayi daha önce bilinenlere eklemislerdir. 1893 yilinda ise E. Chantre Anadolu&#8217;ya geldiginde ilk olarak höyüge gelmis ve o da sfenkslerin arasindaki dört köse dehlizi ve onun gerisindeki ikinci kapiyi ve kapinin sövelerini ortaya çikarmistir. Kabartmalarin mülajini alan Chantre, kabartmalarin konularina bakarak, Perrot <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gibi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gibi">gibi</a> burasinin <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> saraydan ziyade mabet kapisi olabilecegini ileri sürmüstür. Sfenksli kapinin güneyindeki aslanlari da inceleyen Chantre bu kapilardan biri üzerinde yer alan yazinin Frig yazisi oldugu görüsünü Ramsey&#8217;in yazisindan sonra daha da kuvvetlendirmistir.<br />
Daha sonra 1906 yilindan beri Bogazköy&#8217;de çalisan H. Winckler, Makridi Bey ve Istanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü <a href="http://www.genelbilge.com/tag/halil/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Halil">Halil</a> Ethem Bey&#8217;in teklifi üzerine Höyük&#8217;te arastirma yapmaya karar vermislerdir. 1907 yilinda Makridi Bey sfenksli kapida yaklasik 15 gün süren bir çalisma yapmis, bu çalisma sonucunda kapi önünde birkaç yeni orthostat daha bulmustur. Höyügün birkaç yerinde <a href="http://www.genelbilge.com/tag/sondaj/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Sondaj">sondaj</a> çalismasi yaptiktan sonra, höyügün kuzey etegindeki poterni (girisi) görerek bunu Bogazköy&#8217;deki poternle karsilastirmistir.<br />
Höyük&#8217;te gerçek anlamda ilk sistemli kazilar, Cumhuriyet Döneminde Atatürk tarafindan baslatilmistir. 1935 yilinda Türk <a href="http://www.genelbilge.com/tag/tarih/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Tarih">Tarih</a> Kurumu adina Hamit Zübeyr Kosay, Remzi Oguz Arik ve Mahmut Akok gerçeklestirdigi ilk kazi çalismalari 1983 yilina kadar sürdürülmüstür. Bu tarihten itibaren ara verilen kazilara 1997 yilinda Prof. Dr. Aykut Çinaroglu tarafindan tekrar baslanmistir.<br />
Törensel Sembol<br />
Tunç, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binyilin ikinci yarisi,<br />
Yüksekligi 24 cm. Dövme ve dökme teknigiyle yapilmistir.<br />
Anadolu Medeniyetleri Müzesi<br />
Yapilan arastirma ve kazilar sonucunda Alacahöyük&#8217;ün Kalkolitik Çagdan günümüze kadar kesintisiz olarak iskâna sahne olan höyükte 4 kültür kati tespit edilmistir. Kalkolitik, Eski Tunç, Hitit ve Frig dönemlerini kapsayan bu katlar <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kendi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kendi">kendi</a> aralarinda 15 ayri mimari tabakaya ayrilmaktadir. Buna göre;<br />
Kalkolitik Çag : M.Ö. 4000-3000 ana toprak üzerine 15-9 tabakada,<br />
Eski Tunç Çagi : M.Ö. 3000-2000 8-5 tabakada,<br />
Hitit Çagi : M.Ö. 1800-1200 4-2 tabakada,<br />
Frig Çagi : M.Ö. 750&#8242;den itibaren 1. tabakada yer almaktadir.<br />
Höyük&#8217;te Kalkolitik Dönemde gerçeklestirilen ilk iskân kuzey kisimlari tepeciklerle korunan ve su seviyesinden yüksek bir konumda güneye bakan bir alan seçilerek gerçeklestirilmis olup, bu yerlesme küçük bir köy durumundan ileriye gidememistir. Bu dönemde mimari, tas <a href="http://www.genelbilge.com/tag/temel/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Temel">temel</a> ve kerpiçle örülen duvara dayaniyordu; çati saz ve kamisla örtülerek, üzeri düz dam toprakla sikistiriliyordu.<br />
Geyik Heykeli<br />
Tunç, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binyilin ikinci yarisi,<br />
Yüksekligi 52.5 cm, Anadolu Medeniyetleri Müzesi<br />
Kalkolitik Dönemi takip eden ve 4 yapi kati ile temsil edilen Eski Tunç Çagi Alacahöyük&#8217;te 13 kral mezari ile önem kazanmistir. 5. ve 7. kata ait oldugu ileri sürülen mezarlar sehrin özel bir alaninda yer almaktadir. Bunlar biçimleri bakimindan Anadolu&#8217;nun ve hatta Önasya&#8217;nin essiz mezar örnekleri olarak nitelenebilir. Mezarlar yetiskin erkek ve kadinlara aittir. Bu mezarlara çocuk ve bebek gömülmemistir. Ayrica bu mezarlarda birden fazla gömüye de rastlanmamistir. Orta Anadolu&#8217;daki diger mezar tiplerinin aksine Alacahöyük&#8217;te hem mezarlarin hem de ölülerin istikametinde bir birlik vardir. Ölü hediyeleri Eski Tunç Çaginda Ege ve Önasya&#8217;da bilinenlerin en zengini ve çesitlisidir. Bunlarin arasinda bugüne kadar benzerlerine diger kültür bölgelerinde rastlanmayan günes kurslari, geyik ve boga heykelleri, süs esyalari, kama, kiliç, balta gibi savas aletleri ile pismis toprak, tas, altin, gümüs, tunç, bakir ve elektrondan yapilmis eserler de vardir. Eski Tunç Çaginda Alacahöyük&#8217;ün mimari sistemi, Anadolu&#8217;nun özgün yapi teknigine dayanmaktadir; bu teknige göre yapilan tas temelli, kerpiç duvarli, düz tavanli, sivali <a href="http://www.genelbilge.com/tag/taban/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Taban">taban</a> ve toprak çatilidir.<br />
Alacahöyük&#8217;ün su an görülebilir kismini olusturan Hitit tabakalari üç yapi katindan olusmaktadir. Bu dönemde, 250 m. çapinda daireye yakin sekildeki höyügün kenarinda bir savunma sistemi olusturulmus olup, savunma sistemi üzerinde sehre girisi saglayan iki ana kapinin varligi tespit edilmistir. Bunlardan biri güneydogudaki sfenksli kapi, digeri höyügün batisindaki kapidir.<br />
Kadeh<br />
Altin, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binyilin ikinci yarisi,<br />
Yüksekligi 13.9 cm, Anadolu Medeniyetleri Müzesi<br />
Höyük&#8217;te olasi sehrin dinsel kapisini olusturan güneydogudaki sfenksli kapida, iki sfenks yer almaktadir. Iki metreden yüksek olan ve monolit tas lentolari üzerine yontulmus olan sfenks protomlarinda baslar dikkati çekmektedir. Disari taskin siskin gövdeli sfenksler ayrik ve kisa bacaklar üzerinde durmaktadir. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/dogu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Dogu">Dogu</a> tarafindaki sfenksin iç yüzünde pençelerinde tavsan tasiyan çift basli kartal bulunmaktadir.<br />
Sfenksli kapinin dogu ve batisinda yer alan kulelerin altinda bulunan kabartmalar alçak kabartma teknigiyle islenmis, ayrintilar plastik olarak verilmistir. Bati kulesi orthostatlarinin hemen hemen hepsi tüm bir friz olarak izlenir. Bu kisimda altta kült-libasyon konularinin ve üst sirada ise av sahnelerinin betimlendigi görülmektedir. Firtina tanrisi onuruna kutlanan ve Hitit dini metinlerinden de bilinen bayram törenlerinde basrahip ve rahibesi olan kral ve kraliçe burada boga karsisinda dua pozisyonunda gösterilmis, bunu izleyen kabartmalarda ise törenin diger bölümleri betimlenmistir. Dogu kulesindeki kabartmalarda oturan tanriça önünde dua eden sahislar yer almaktadir; bunlar kült törenlerinin devam ettigini göstermektedirler.<br />
Gaga Agizli Kap<br />
Altin, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binyilin ikinci yarisi,<br />
Yüksekligi 14.3 cm, Anadolu Medeniyetleri Müzesi<br />
Sfenksli kapidan içeri girip, giris kompleksini geçtikten sonra sag tarafta &#8220;Mabet-Saray&#8221; olarak adlandirilan büyük bir Hitit yapisinin temelleri görülmektedir. Bu yapi, çesitli depo odalari vve diger komplekslerden olusmaktadir.<br />
ALACAHÖYÜK<br />
Cumhuriyet döneminin ilk kazilarindandir. M.Ö. IV. bin ortasindan günümüze kadar sürekli iskan mevcuttur. Höyükte 4 kültür kati tespit edilmistir. Kalkolotik çaga ait olan iskanin üzerinden Tunçun yaygin olarak kullanilmasindan dolayi Anadolu&#8217;da Eski Tunç çagi olarak bilinen III. bin tabakalari gelir ve Alacahöyük bu buluntulari ile bu devrin önemli temsilcileridir. Altin, gümüs, elektron gibi kiymetli madenlerden yapilma esyalara sahip bu çaga ait 13 mezar ortaya çikartilmistir. Çok zengin buluntulardan dolayi kral veya prens mezari olarak adlandirilmaktadir. Bu mezarlarda ortak hediye &#8220;Günes Kurslari&#8221; olarak bilinen dini amblemlerdir.<br />
Hitit imparatorluk çagi yerlesimine ait sfenksli kapi sehrin güneyindedir Girisin iki tarafini süsleyen kabartmalar Hitit dini törenlerinden birini tasvir etmektedir. Höyük&#8217;ün kuzeybatisinda da potern yer almaktadir. Ören yeri içerisinde bir de müze mevcuttur.<br />
Ayrica; Alaca Ilçesinde Pazarli, Büyük Güllücek, Eskiyapar; Kalinkaya, Mahmudiye köylerinde basta Eski Tunç çagi olmak üzere Hitit, Firik çaglarina ait eserler mevcuttur.</p>

<p class="sayac_bilgi">91 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/alacahoyukun-arkeolojik-tarihi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Antik Tarih Nedir</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/antik-tarih-nedir.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/antik-tarih-nedir.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Oct 2009 19:10:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Alanda]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Kalesi]]></category>
		<category><![CDATA[askeri]]></category>
		<category><![CDATA[Belki]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Egemen]]></category>
		<category><![CDATA[Frig]]></category>
		<category><![CDATA[Gelen]]></category>
		<category><![CDATA[Gordion]]></category>
		<category><![CDATA[Hititler]]></category>
		<category><![CDATA[Iskender]]></category>
		<category><![CDATA[Kale]]></category>
		<category><![CDATA[Kenti]]></category>
		<category><![CDATA[Kime]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Midas]]></category>
		<category><![CDATA[Sinde]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih Nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Tutan]]></category>
		<category><![CDATA[Uzun]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10949</guid>
		<description><![CDATA[Ankara, 3000 yıl kadar önce kurulmuştu. Galatlar bu kente, &#8220;durduran, yol kesen&#8221; anlamına gelen Ankyra adını verdiler. Bu deyim daha sonra gemicilikte kullanılarak gemi çapası (Anchor) anlamını aldı. Deyimin, bugün Kale&#8217;nin bulunduğu kayalık alanın konumu yüzünden düşünüldüğü anlaşılmaktadır. Bir de Engürü vardır Ankara&#8217;nın isimleri arasında. Söylenceye göre bu adın aslı Farsça &#8220;üzüm&#8221; sözcüğünün karşılığı olan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ankara, 3000 yıl kadar önce kurulmuştu. Galatlar <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bu">bu</a> <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kente/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kente">kente</a>, &#8220;durduran, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yol/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yol">yol</a> kesen&#8221; anlamına <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gelen/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gelen">gelen</a> Ankyra adını verdiler. Bu deyim daha sonra gemicilikte kullanılarak gemi çapası (Anchor) anlamını aldı. Deyimin, bugün Kale&#8217;nin bulunduğu kayalık alanın konumu yüzünden düşünüldüğü anlaşılmaktadır.<br />
Bir de Engürü vardır Ankara&#8217;nın isimleri arasında. Söylenceye göre bu adın aslı Farsça &#8220;üzüm&#8221; sözcüğünün karşılığı olan &#8220;Engür&#8221;dür. Engürü adı da, bir zamanların bağlık bahçelik Ankara&#8217;sını çok güzel anlatan adlardandır. Sırası gelmişken belirtelim ki, Ankara ve çevresi üzümün anavatanıdır. En iyi şarapların da Çankaya&#8217;nın Kavaklıdere&#8217;<a href="http://www.genelbilge.com/tag/sinde/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Sinde">sinde</a> yapıldığı bilinir. Kim bilir, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/belki/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Belki">belki</a> de Anadolulu Baküs Çankaya&#8217;da doğmuştur.<br />
Ankara&#8217;nın kurucularına ilişkin iddialar bir değil, ikidir. Uzmanlar Ankara&#8217;yı ünlü bir baba oğul arasında kime mal edeceklerini şaşırırlar. Bir rivayete göre, Ankara&#8217;nın kurucusu Frig Kralı Gordios&#8217;tur. Bir rivayete göre de onun oğlu Midas&#8217;tır.<br />
Hititler döneminde Ankara bir askeri garnizon olarak kullanıldı. Daha sonra bu alanda<br />
Frigyalılar egemen oldular ve kenti kuran da onlar oldu.<br />
M.O. 700&#8242;den sonra kentin yeni hakimleri olarak Lidyalılar&#8217;ı görüyoruz. M.O. 547 tarihinden itibaren de iki yüzyıl kadar kent ve bölge Pers egemenliği altında kaldı.<br />
M.O. 333 yılında Büyük İskender kenti Makedon-Helen egemenliğine soktu. Gordion&#8217;un ünlü ve efsanevi kördüğümünü çözemeyince kılıcıyla kesen İskender&#8217;in, yörede bir süre kaldığı biliniyor. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ankara-kalesi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ankara Kalesi">Ankara Kalesi</a> de bu dönemde Anadolu&#8217;ya gelen Galatlar tarafından yapıldı.<br />
M.O. 189 yılında Romalı Komutan Vulso, Galatlar&#8217;ı yenerek Ankara&#8217;yı Roma egemenliğine aldı. Ankara&#8217;yı uzun yıllar egemenlikleri altında tutan Romalılar zamanında kente önemli yatırımlar yapıldı. Bugün Ankara&#8217;da, Roma döneminden kalma hamam, tapınak, sur, agora, hipodrom, sütun, tiyatro gibi çok sayıda eser görülür. Örneğin, Ulus&#8217;ta, Hükümet Meydanı&#8217;ndaki Julianus sütunu bunlardan biridir. Roma İmparatoru Julianus&#8217;un M.O. 362&#8242;de Ankara&#8217;dan geçişi anısına dikilen bu sütun, yivli taşlardan oluşmuş ve yaprak biçiminde bir taçla süslenmiştir. Yeri, bu yüzyılın başında, iki yüz metre kadar kuzeye taşınarak değiştirildi. Halen kalıntıları bulunan Roma Hamamı, döneminin dünyadaki üç büyük hamamından biri olarak<br />
nitelendirilir. 1939&#8242;da başlanan bir kazı sonunda ortaya çıkan, 12 külhanlı, dev boyutlardaki bu hamamın M.S. 2. yüzyıl sonu ile 3. yüzyıl başında yapıldığı bilinmektedir. Hamamda, yılan tutan kocaman bir elin varlığı, yapının, Sağlık Tanrısı Asklepius adına inşa edildiğini düşündürmektedir. Hamamın ortaya çıkarılması amacıyla yapılan kazılarda Roma İmparatoru Caracalla ve annesi Julia Domna adına çıkarılmış çok miktarda sikkeye rastlanmıştır. Taş temeller üzerine oturan hamamın dış duvarları, dört sıra tuğlanın üs tüste konmasından oluşmaktadır. İç duvarlar ise mermerle kaplıdır. Kente 60 km. uzaktaki Elmadağ&#8217;dan taş borularla getirilen su, bu hamamla birlikte bütün mahallelere dağıtılıyordu.<br />
Hacıbayram Camii&#8217;nin yanında yer alan Augustus Tapınağı konusunda Prof. Dr. Akurgal şunları yazıyor:<br />
&#8220;Roma İmparatoru Augustus (M.Ö. 27-M.S. 14), ölümünden on altı ay önce Vesta Rahibelerine dört belge teslim eder. Bunlardan biri vasiyetnamesidir; ikincisi cenaze töreni hakkındaki buyruklarını, üçüncüsü imparatorluğun parasal ve askeri durumu ile ilgili kayıtlarını kapsamakta, dördüncüsü ise yaşadığı sürece yaptığı işleri (icraatı) anlatmakta idi.<br />
&#8220;Bunlardan ancak sonuncusu, &#8216;index rerum gestarum&#8217;, Ankara Augustus Tapınağı&#8217;nın duvarlarında iki dilde, Latince ve Helence yazılmış olarak günümüze değin gelmiştir. Buna karşılık madenden iki levha üzerine yazılı olup Roma&#8217;da imparatorun mezarının önünde yer alan orijinal metin ise tamamen yok olmuştur.<br />
&#8220;Güzel bir rastlantı sonucu &#8216;Res Gestae Divi Augusti&#8217; (yani tanrılaşmış Augustus&#8217;un yaptığı işler) adını taşıyan bu kitabenin günümüze değin bilinen diğer iki kopyasına ait parçalar yine Anadolu&#8217;da ele geçirilmiştir. Şimdi Ankara <a href="http://www.genelbilge.com/tag/anadolu-medeniyetleri/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Anadolu Medeniyetleri">Anadolu Medeniyetleri</a> Müzesi&#8217;nde saklanmakta olan bu parçalar Ankara Tapınağı&#8217;nın bazı eksik bölümlerinin tamamlanmasında yardımcı olmuşlardır&#8230;<br />
&#8220;Augustus&#8217;un uğraşılarını anlatan Latince metin, tapınağın Pronaos (ön oda) adı verilen iki yan duvarının iç yüzeylerinde yer almaktadır. Yazıt Hacıbayram Camii&#8217;ne yakın olan duvarın üstünde halen okunaklı iri harfler halinde &#8216;Re-rum gestarum divi Augusti&#8217; (yani tanrılaşmış Augustus&#8217;un icraatı) sözcükleri ile başlar ve duvarın büyük bir bölümünü kaplar. Latince yazıtın arkası, onun karşısında kalan duvarın iç yüzünde devam eder. Latince metnin Helence çevirisi ise bu duvarın, yani batı-doğu doğrultusundaki tapınak duvarının dış yüzündedir. 0 tarihlerde Ankara&#8217;da konuşulan dil Helence olduğu için yazıtın Helenceye çevrilmesi gerekiyordu&#8230;<span id="more-10949"></span><br />
&#8220;<a href="http://www.genelbilge.com/tag/eski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Eski">Eski</a> <a href="http://www.genelbilge.com/tag/tarih/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Tarih">tarih</a> boyunca Ankara&#8217;nın akropolisi (tepe kenti) Hacıbayram Camii&#8217;nin bulunduğu yerde idi. Roma döneminde Ankara kenti, Roma ve Augustus Tapınağı&#8217;nın bulunduğu bu kutsal tepenin etrafını çeviriyordu. Çankırı Caddesi üzerindeki Roma Hamamı, Kale dibindeki Roma Tiyatrosu ve Hisar&#8217;daki Kale&#8217;nin kendisi Roma kenti sınırlan içindeydi. Kentin kuzey ucu Radyoevi&#8217;ne doğru uzanıyordu. Roma dönemi sikkelerindeki tasvirlerden ve yazıtlardan anlaşıldığına göre Ankara&#8217;da Romalılardan önce Tanrı kadın Kybele&#8217;ye (<a href="http://www.genelbilge.com/tag/bereket/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bereket">bereket</a> tanrıçasına) ve Ay Tanrısı Men&#8217;e tapılıyordu. Kybele, Çatalhöyük&#8217;te gördüğümüz üzere, daha neolitik çağda, yani M.Ö. 7. ve 6. binlerde Anadolu halklarının başlıca Tanrısı olduğu gibi, Frigler&#8217;in de en önemli Tanrısı idi. Men de bir Anadolulu Tanrı olup büyük olasılıkla Luvi kökenlidir. Ona özellikle Frigya ile Lydia bölgelerindeki yerli halklar tapınıyordu. Helenler&#8217;in Ay Tanrısı dişi olup adı Selene idi. Bununla beraber aynı bölgelerde yaşayan Helenler de Men&#8217;e tapıyorlardı.<br />
&#8220;Augustus Tapınağı&#8217;nda cephenin ve giriş yerinin Helen kutsal yapılarındaki gibi doğuya değil de, batıya dönük oluşu da burasının eski Anadolu geleneğine, yani Helenler&#8217;den önceki<br />
dönemlere ait bir tapınma yeri olduğuna işaret etmektedir&#8230;<br />
&#8220;<a href="http://www.genelbilge.com/tag/bizans/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bizans">Bizans</a> çağında Augustus ve Roma Tapınağı&#8217;nı kiliseye dönüştüren Hıristiyanlar, cella&#8217;nın (ortadaki büyük odanın) güney duvarında üç pencere açmışlar ve cella ile opisthodomos&#8217;un (arka odanın) arasındaki duyan yıkarak orayı bir Krypta haline sokmuşlardır.&#8221; (Ankara Dergisi, s. 1. 1990)<br />
Türkler, Augustus ve Roma Tapınağına hiç dokunmadılar; ona saygı ve hoşgörü göstererek Hacıbayram Camii&#8217;ni kilisenin hemen yanı başında inşa ettiler.<br />
Kentin onarılıp güzelleştirildiği dönem olmuştur Roma dönemi. Hatta çılgın imparator Neron, Ankara&#8217;yı Metropol yani Başkent ilan etmişti. Bu döneme ait yazıt ve sikkelerde Ankara&#8217;nın başkent olduğu açıkça yazılıdır. Bir başka Roma İmparatoru Caracalla da, kenti çevreleyen surları onarmıştı.<br />
Ankara Kalesi&#8217;nin eteklerinde bir bedesten ve iki hanın onarılıp müzeye dönüştürülmesiyle kazanılan çok değerli bir yapıda, taş devrine ait bulgulardan, anılan Roma dönemi kalıntılarına kadar <a href="http://www.genelbilge.com/tag/pek/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Pek">pek</a> çok eser sergilenmektedir. Müze şimdilerde Anadolu Medeniyetleri Müzesi olarak adlandırılıyor.</p>

<p class="sayac_bilgi">22 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/antik-tarih-nedir.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>PATRIKHANE FİTNESI VE &#8220;PONTUS RUM DEVLETİ HAYALİ&#8221;</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/patrikhane-fitnesi-ve-pontus-rum-devleti-hayali.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/patrikhane-fitnesi-ve-pontus-rum-devleti-hayali.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Oct 2009 19:02:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Amiral]]></category>
		<category><![CDATA[Asiri]]></category>
		<category><![CDATA[Balkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Bati]]></category>
		<category><![CDATA[Bazi]]></category>
		<category><![CDATA[Diger]]></category>
		<category><![CDATA[Elime]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Ismet]]></category>
		<category><![CDATA[Kibris]]></category>
		<category><![CDATA[Lord Curzon]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan]]></category>
		<category><![CDATA[Notlar]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Patrikhane]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Sinir]]></category>
		<category><![CDATA[Sirp]]></category>
		<category><![CDATA[Yil]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10945</guid>
		<description><![CDATA[İlk, orta, lise ve hatta Harp Okulu&#8217;nda, Hukuk Fakültesi&#8217;nde okutulan Tarih kitaplarinda Birinci Dünya Savasi&#8217;nin sebebi olarak Sirp Prensi&#8217;nin katili, Alman-Ingiliz rekabeti olarak gösteriliyordu. ABD Texas El Paso&#8217;da ABD Kuvvetleri Hava Savunma ve Füze Okulu&#8217;nda iken tatil günlerimi El Paso Kütüphanesi&#8217;nde geçirirdim ve bazi notlar çikarmisim. Geçenlerde arsivimi düzenlerken bu notlardan biri elime geçti: &#8220;Birinci [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İlk, orta, lise ve hatta Harp Okulu&#8217;<a href="http://www.genelbilge.com/tag/nda/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Nda">nda</a>, Hukuk Fakültesi&#8217;nde okutulan Tarih kitaplarinda Birinci Dünya Savasi&#8217;nin sebebi olarak Sirp Prensi&#8217;nin katili, Alman-Ingiliz rekabeti olarak gösteriliyordu. ABD Texas El Paso&#8217;da ABD Kuvvetleri Hava Savunma ve Füze Okulu&#8217;<a href="http://www.genelbilge.com/tag/nda/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Nda">nda</a> iken tatil günlerimi El Paso Kütüphanesi&#8217;nde geçirirdim ve bazi notlar çikarmisim. Geçenlerde arsivimi düzenlerken bu notlardan biri elime geçti: &#8220;Birinci Dünya Savasi, Bati medeniyetine yabanci olan Osmanli Türkleri&#8217;nin, Avrupa&#8217;dan kovulmasi ve Balkanlar&#8217;in müslümanlardan temizlenmesi için baslatildi&#8230; Türkler&#8217;i Avrupa&#8217;da birakmak Bati medeniyetine karsi islenmis <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> suçtur. (ABD Baskani Roosevelt)&#8221; <span id="more-10945"></span></p>
<p>Birinci Dünya Savasi&#8217;ndan sonra <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kibris/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kibris">Kibris</a>, Ege Adalari ve Balkanlar&#8217;dan Anadolu&#8217;ya göç baslatilip yerine Hiristiyanlar dolduruldu. 10 Ocak 1923&#8242;te Lozan Konferansi&#8217;nda Ismet Inönü biraz direnseydi <a href="http://www.genelbilge.com/tag/patrikhane/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Patrikhane">Patrikhane</a>&#8217;nin Istanbul disina nakli için hazirlik yapmislardi. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ama/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ama">Ama</a> <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yunan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yunan">Yunan</a> kültürünün asiri hayrani Ismet Pasa diger delegelerin arzusunu hiçe sayarak <a href="http://www.genelbilge.com/tag/patrikhane/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Patrikhane">Patrikhane</a>&#8217;nin Istanbul&#8217;da kalisini kabul etti. Lozan&#8217;da bütün delegeler <a href="http://www.genelbilge.com/tag/patrikhane/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Patrikhane">Patrikhane</a>&#8217;nin siyasi kimliginden uzaklasarak sadece dinî faaliyetlerde bulunmasini kabul ettiler. Lozan&#8217;da agirligini hissettiren ABD gözlemcisi Richard Child ve Ingiliz Heyeti Baskani <a href="http://www.genelbilge.com/tag/lord-curzon/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Lord Curzon">Lord Curzon</a> Ismet Pasa&#8217;ya: &#8220;Türkiye&#8217;nin iç ve dis ticari faaliyetlerinin ve bankacilik hizmetlerimizin yaninda, sanatta ve sosyal hayatta batililasmasinda Yahudi, Rum ve Ermeniler tarafindan yürütüldügünü, bunlarin sinirdisi edilmesi halinde Türk ekonomisinin felce ugrayacagini ve bu kadar büyük kitleyi <a href="http://www.genelbilge.com/tag/sinir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Sinir">sinir</a> disi etmeye Türkiye&#8217;nin hakki olmadigini söyleyip Ismet Pasa&#8217;yi ikna ettiler. Anadolu&#8217;dan Yunanistan&#8217;a göç eden Rumlar&#8217;in çogu Türk asilli Ortodoks idiler. Yine Amerika El Paso Kütüphanesi&#8217;nden aldigim notlar arasinda Istanbul&#8217;da 15 <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yil/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yil">yil</a> yasamis Amerikali Amiral Colby Mehester&#8217;e göre: &#8220;O tarihte çogu Istanbul&#8217;da yasayan ve Patrikhane tarafindan korunan 30 casus Türkiye&#8217;de bulunuyordu.&#8221; Batili dis politika uzmanlarina göre: &#8220;Türkiye&#8217;ye basta Orta Asya Cumhuriyetleri olmak üzere bütün Rusya Federasyonu bünyesinde ve özellikle Kafkas ülkelerinde Ortadogu&#8217;da, Avrupa&#8217;da ve Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve yine Yugoslavya&#8217;da bulunan ve çogu Türk asilli olan müslüman topluluklara Türkiye tarihi ve tabii sorumluluklari bakimindan sahip çikabilse yeterli lobicilik faaliyetlerini yürütebilse dünya devletleri nezdindeki agirligi ve itibari bir kaç misli artacak. </p>
<p>Patrik Bartholomeos Selanik ve Iskeçe&#8217;de dört günlük ziyaret esnasinda Yunan Içisleri Bakani Teodoros Pangolos ile görüstü. patrikhane ile Yunanistan, Amerika Ortodoks kilisesi Baspiskoposlugu&#8217;na Spiridon&#8217;un tayinine tepki göstermis ve Yunan Disisleri Bakanligi&#8217;nin her yil yaptigi ödenek kesilmisti. Görüsmeden sonra Pangolos &#8220;Patrikhane&#8217;nin varligi faaliyeti ve ilgisine tesekkür ederim&#8221; derken Bartholomeos ise: &#8220;Pangolos&#8217;tan Yunanistan&#8217;i Patrikhane&#8217;ye ilgisinin gelecekte de devam edeceginin teminatini aldim&#8221; demistir. Pangolos ayrica &#8220;Patrikhane&#8217;nin günümüzde ruhî ve zihnî ihtiyaçlara cevap vermek için büyük imkanlari vardir. Buna paralel olarak helenizmin kültürel kisiligimizin temel unsurlarindan olan geleneklerimizin korunmasini saglayan bir müessese olarak Patrikhane&#8217;den ümitleri vardir&#8221; demistir. Heybeliada&#8217;daki papaz okulu 1971 yilinda askeri dönemde çikarilan özel üniversiteleri yasaklayan, devlet üniversitesine dönüstüren kanun ile kapatilmistir. Sonradan özel üniversitelerin devlet denetiminde olma sartiyla açilmasina izin verilmisse de Patrikhane, devlet denetimine karsi çikmaktadir. Su andaki Patrik Heybeliada Papaz Okulu&#8217;nu yeniden gündeme getirmistir. ABD&#8217;ye iki aylik ziyaretinde bunu Clinton basta olmak üzere Türkiye&#8217;de sikayet edecektir. Imam Hatipler&#8217;in orta kismi kapatilmistir. Yakinda Heybeliada Papaz Okulu fakülte hatta üniversite olarak açilirsa sakin sasirmayin. Çünkü Cezayir daha dogrusu <a href="http://www.genelbilge.com/tag/suriye/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Suriye">Suriye</a>&#8217;deki gibi mezhep ve ateist azinliga dayali dikta rejim pesinde olan bazi güçler dinlere degil Islam&#8217;a düsmandir. </p>
<p>Bizans Imparatorlugu hayali ile yanip tutusan Fener Rum Patrigi Bartholomeos ile birlikte Rahmi Koç, uluslararasi silah tüccari Aga Han, Dünya Yahudi Cemaatleri temsilcileri, bir yigin Yunanli çevre bilimci ve isadamlarindan mütesekkil 400 kisilik bir heyet &#8220;Bilim ve Çevre Sempozyumu&#8221; adi altinda Karadeniz&#8217;i kurtaralim slogani ile Pontus hayali gündeme getirildi. Bu heyetin süper lüks &#8220;Eleftherios Venizelos&#8221; adli gemi ile yolculuklari ayri bir mesajdir. </p>
<p>1996 yilinin 15 Agustos&#8217;unda Kutsal Sümele Yortusu&#8217;na denk gelen Karadeniz Helen topluluklari 1. Kongresi yapilmistir. 20 Eylül 1997&#8242;de ise Karadeniz&#8217;i kurtaralim slogani ile Pontus gündeme getirildi. Yorgo Andreadis kitap gelirlerini ve Yunanistan&#8217;daki bir vakif Sümela Manastiri&#8217;na, Foça Müzesi&#8217;ne yardim ediyor ve Tonya Lisesi&#8217;ni birinci bitirene burs veriyor. Gemideki 400 kisiyi devlet bakani karsiladi. Bu 400 kisi Ayasofya ve Bizans eserlerini gezdikten sonra Patrikhane&#8217;ye gittiler. Türkiye Cumhuriyeti kanunlarina ve Türkiye&#8217;nin taraf oldugu (Lozan dahil) uluslararasi anlasmalara göre Istanbul Valiligi ve Fatih Kaymakamligi&#8217;na bagli Rum kökenli 3 bin civarinda vatandasin dini lideri olmasi gerekirken 270 milyon Ortodoks&#8217;un lideri rolünü oynamaktadir. Yunanistan S-300 füzeleri ile güneyden gösterip kuzeyden vurmaktadir. Patrik&#8217;in burnu dibinde Haliç dururken Trabzon&#8217;da isi ne? Kaldi ki, Karadeniz Trabzon&#8217;dan kirlenmiyor! Karadeniz turu aslinda Megalo Idea turudur. Odessa&#8217;da Fener Patrigi Bartholomeos ile Rus Otodoks (Moskova) Patrigi Alexy II &#8220;ortodoks birligi&#8221; için görüsmüslerdir. Baris treninin yapamadigi bu sempozyum ile yapilmistir. Amaç Karadeniz&#8217;i temizlemek degil Ortodoks dünyasina mesaj vermektir. Türk-Ortodoks Patrikhanesi Baskani Selçuk Erenerol, &#8220;Bartholomeos&#8217;un niyeti ortodoks dünyasinin lideri olmaktir. Bu sempozyum da çevre kilifi adi altinda düzenlenmis ekümenlik zirvesidir&#8221; demistir. </p>
<p>Selanik&#8217;te düzenlenen 4. Dünya Pontus Helenizm Kongresi basarisizlikla neticelenmistir. Kuzey Yunanistan, Güney Yunanistan, Avrupa Pontuslular ve eski Sovyetler Birligi&#8217;nden göç eden Pontuslular&#8217;i temsil eden dernekler katilmistir. Yunanlilar&#8217;in eski Yunanlilar ve Bizans&#8217;la ilgisi olmadigi gibi Pontus&#8217;la ilgisi yoktur. Amerikali yazar Alfred Duggan King of Pontus isimli kitabinda &#8220;Pontus Krali&#8217;nin hiç birinin Yunanlilar&#8217;la ilgisi yoktur. Hepsi kendilerini Anadolulu saymislar, Anadolu&#8217;nun bütünlügü ve bagimsizligi için çalismislardir&#8221; demektedir. Milliyetçi gençler sempozyuma degil Yunanistan&#8217;in Pontus&#8217;u yeniden kurma amacina hizmet ettigi için tepki göstermislerdir. Istanbul ve Çanakkale Bogazlari&#8217;ni tek idare altinda özerk kurulus teklifinin altinda da da Bizans hayali vardir. Fener Ortodoks Patrigi, 19 Ekim 1997&#8242;de bir ay süren bir resmi gezi yapacaktir. ABD Baskani Bill Clinton ve Disisleri Bakani Madeleine Albright ile görüsecek. ABD&#8217;de 1.5 milyon Rum azinligi vardir. Beyaz Saray&#8217;da 3 saat kalacak olan patrige Kongre &#8220;Altin Madalya&#8221; verecek. Beyaz Saray ve Kongre&#8217;de sayili devlet adami için düzenlenen bir agirlama programi hazirlanmistir. </p>
<p>Fener Rum Patrikhanesi&#8217;nin uluslararasi nitelikte organizasyon yapmasina &#8220;patrigin ekümenlik kimligini tescil olur&#8221; gerekçesiyle bugüne kadar izin verilmiyordu. 1997 yilinda Rahmi Koç&#8217;un ve Edinburg Dükü Prens Philip&#8217;in (Yunan asillidir) himayesinde Patrikhane&#8217;nin &#8220;Çevre Toplantisi&#8221; adi altinda uluslararasi bir toplanti yapmasi için gayret harcandi. Içisleri Bakani&#8217;nin vermedigi izni Süleyman Demirel&#8217;in sagladigi sayiasi vardir. Heybeliada&#8217;daki toplanti &#8220;Patrikhane&#8217;nin bagimsizligi için adim&#8221; olarak degerlendirildi. </p>
<p>Sempozyuma katilanlari tasiyan Yunan gemisinin adinin Venizelos olmasi elbette rastlanti degildir. Venizelos, 1919&#8242;da Anadolu&#8217;yu isgal için Yunan ordusunu Izmir&#8217;e yollayan basbakandir. Ayni tarihte Rumlar&#8217;i ayaklandirip Pontus devletini kurmak için Trabzon ve Samsun&#8217;a 100 subay yollayan kisidir. Fener Rum Patrikhanesi öncülügünde 20-28 Eylül 1997 tarihinde gerçeklestirilen &#8220;karadeniz&#8217;i Kurtarma Çevre Kirliligi&#8221; kilifi sempozyumunun ardinda Pontus hayali bulunuyordu. Devletin resmi haber ajansi (A.A)&#8217;nin bir haberine göre sempozyuma katilanlara Karadeniz&#8217;i &#8220;Pontus Gölü&#8221; olarak gösteren haritalar dagitilmistir. bu haritada yer alan kentler rumca isimlerle gösterilmistir. Trabzon &#8220;Trapezus olarak gösterilmektedir. Sempozyum&#8217;u düzenleyen komite tarafindan dagitilan programda Fener Rum patrigi evrensel (ekümenik) patrik olarak gösterilmektedir. Inancini yasamaktan baska bir gayesi olmayan bürokratlara kiyim yapanlar ve kiyim için emir verenler bu ihanet belgesi karsisinda susmaktadirlar. Trabzon&#8217;da Rum Halk oyunu (Pontia Dansi) yapan <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ekip/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ekip">ekip</a> yoktur. Bu dünya kamuoyunu aldatmak için bir yalandir. Sempozyum&#8217;da Ortodoks patrigi Bartholomeos için &#8220;the ecumenical patriarch&#8221; (Evrensel patrik) tabiri kullanilmistir. Yunan Istihbarat Teskilati Pontus propagandasi için bu sempozyum senaryosunu hazirlamistir. Venizelos Gemisi&#8217;nin Pontuslu Rumlar&#8217;in göç ettigi Batum, Yalta, Odessa, Köstence, Varna ve Selanik&#8217;e gitmesi manidardir. Bu teskilat, amacinin disina tasarak dagittigi haritalarda Karadeniz&#8217;i &#8220;Pontus Gölü&#8221; olarak göstermesi düsündürücüdür. Ege&#8217;yi gaflet ve hatta bazilarinin ihanet derecesine varan ihmalleriyle Yunan Gölü yaptiranlar simdi de Karadeniz&#8217;in &#8220;rum Gölü&#8221;ne dönüsmesi hayaline Bati&#8217;ya sirin görünmek ugruna seyirci mi kalacaklar? S-300 füzelerine gösterilen hassasiyetden daha fazla Patrikhane&#8217;ye dikkat edilmelidir. </p>
<p>Padisah Ikinci Mahmud&#8217;un fermani ile idam edilen Patrik II. Gregorios&#8217;un (Nisan 1821) rus Çari Ikinci Nikola&#8217;ya yazdigi mektup özetle söyledir: &#8220;Türkler&#8217;i maddeten ezmek ve yikmak mümkün degildir. Türkler, Müslüman olduklari için çok sabirli ve mukavemetlidir. Gayet magrurdurlar ve izzet-i iman sahibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bagliliklarindan, kadere riza göstermelerinden, an&#8217;anelerinin kuvvetinden, padisahlarina olan ita&#8217;at duygularindan gelmektedir. Türkler zekidirler ve kendilerini müsbet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip olduklari müddetçe de çaliskandirlar. Onlarin bütün meziyetleri, hatta kahramanlik ve secâ&#8217;at duygulari da an&#8217;anelerine olan bagliliklarindan, ahlâklarinin saglamligindan gelmektedir. Türler&#8217;de evvelâ ita&#8217;at duygusunu kirmak ve ma&#8217;nevi baglarini parçalamak, din saglamligini zayiflatmak icâp eder. Bunun da en kisa yolu, millî geleneklerine ve manevîyatlarina uymayan harici fikirler ve hareketlere alistirmaktir. Manevîyatlari sarsildigi gün, Türkler&#8217;in kendilerinden seklen çok güçlü, kalabalik kuvvetler önünde zafere götüren asil kudretleri sarsilacak ve maddî vâsitalarin üstünlügü ile yikmak mümkün olabilecektir. Bu sebeble Osmanli Devleti&#8217;ni tasfiye için mücerred olarak harp meydanlarindaki zaferler kâfi degildir. Yapilacak olan; Türkler&#8217;e birsey hissettirmeden, bünyelerindeki tahribati tamamlamaktir.&#8221; </p>
<p>Kur&#8217;an-i Kerim kurslari ile Imam-hatipler&#8217;in kapatilmasinda Patrikhane&#8217;nin rol oynadigi söylenmektedir. Patrik her gittigi yerde ve Patrikhane&#8217;yi ziyaret eden her Batili devlet adam ve digerlerine; &#8220;devletin kontrolü disinda çok sayida dinî egitim kurslari bulunmakta, 5200 Kur&#8217;an-i Kerim kursunda 290 bin ögrenci egitim görmektedir&#8221; sözleri bilhassa Ingiliz heyeti ve diger Batili ülkelerce Türkiye&#8217;deki yetkililere ve bazilarina baski yapilarak Imam-Hatipler&#8217;in orta kismi kapatilmis ve Kur&#8217;an-i Kerim kurslarinin çogu kapatilmistir </p>
<p>1993 Agustos&#8217;unda &#8220;Sümelali Meryem Ana Vakfi&#8221;nin düzenledigi toplantida konusan o tarihteki Yunan Basbakani Mitsotakis sunlari söylemistir: &#8220;Anadolu&#8217;daki helenizmin bu bölgedeki köklerinden kopmasindan 70 yil sonra, milletimizin tarihinde bir daha böyle bir trajedi yasamamasi için dua etmeliyiz. Dedelerimiz, Pontus topraklarina dönüs hayalini size miras birakarak öldüler. Bu mirasi kalbinizin içinde koruyun. Pontus&#8217;u ve kökeninizi asla unutmayin. Kaybedilmis vatanin anasi, helen irkinin en güzel idealleri ile bagdasmistir&#8230;&#8221; </p>
<p>Son Karadeniz&#8217;i Kurtarma maskeli gezi ve sempozyumu yukaridaki sözlerin isigi altinda degerlendirmek gerekir. Patrikhane ile ilgili yillardir basinda yazarlar gerekli ikazlarini yapmislar, ama hükümetler bu ikazlara kulak asmamislardir. Kiymetli yazarimiz Ahmet Kabakli, 12 Agustos 1993 tarihli &#8220;Ortodoks Ajani Yakovas&#8221; baslikli yazisinda: &#8220;Günlerden beri, Ayhan Songar (rahmetli) ve Özfatura dostlarimla birlikte, dünya ortodoks ittifakindan, bize gelmis ve gelecek olan kötülükleri yaziyoruz&#8230; Hükümet, derhal en sert tavrini takinarak, Fener Patrigi Bartholomeos&#8217;a haddini bildirmelidir. Ayrica ABD ortodokslari ile Yunanistan ve Sirbistan&#8217;in kara cübbeli ajani olan (Türkiye&#8217;den vatana ihanet dolayisiyla kovulmus) Yakovas&#8217;i da artik Türkiye&#8217;ye sokmamalidir&#8230;&#8221; Maalesef bu gibi ikazlara ragmen Patrik&#8217;in ekümenik sevdasina seyirci kalinmistir. </p>
<p>1990 yilinda Patrik Dimitrios&#8217;un ABD gezisi krize sebeb olmustu . Bartholomeos&#8217;un 2 aylik ABD gezisi ise basimiza nice dertler açacaktir. Fener Patrigi Selanik&#8217;te Devlet Baskani töreniyle bizzat Yunan Cumhurbaskani tarafindan karsilandi. Patriklerin ekümenik olmak için faaliyetleri ciltlerle izah edilebilir. </p>
<p>1994 yilinda bir sempozyumda Türk Ortodoks patrigi Selçuk Erenerol sunlari söylemisti: &#8220;Barhtolomeos, ekümenikal patrik ünvanina sahip oldugu takdirde, ilk icraat olarak ruhban okulunu (Halki Teoloji Okulu) açacaktir. Ruhbanlar için Türkiye Cumhuriyeti vatandasi olma mecburiyeti kalkacak, dolayisiyla disaridan ögrenci ithal edecekler. En korkulan nokta ise bunun Vatikan usulü olmasidir. Bu noktaya gelindigi an &#8220;Istanbul bizimdir&#8221; deyip mal varliklarini talep edecekler. Zaten Istanbul için Konstantinopol lâfini kullanmalari da bugünlere hazirlik yaptiklarini gösteriyor. Atina&#8217;da Istanbul&#8217;daki Rum mal varligi ile ilgili çalismalar vardir. Münasip zamanda La Haye Adalet Divani&#8217;na gideceklerdir. 1995&#8242;den sonra Ortodoks Fener Rum Patrikhanesi &#8220;han&#8221; olmustur. Yunanistan eski kralinin torununun vaftiz merasimi, ayinler perdesi altinda ABD Disisleri Bakan Yardimcisi Richard Holbrooke, Rus gizli Istihbarat (KGB) sefi Sergei Stepasin, Uluslararasi Rotary Klübü Baskani Bill Huntery ve bu klüb üyeleri, Rusya&#8217;dan 5 kisilik milletvekili heyeti, ABD Rum lobisi ileri gelenleri, Vatikan&#8217;dan kardinal Cassidy, Vatikan Hiristiyanlarinin Birligini Gelistirme Komisyonu Baskani Kardinal Edward Cassidy baskanliginda bir heyet, (FIM) &#8220;Fortier Intershin in Mission&#8221; uluslararasi Esgüdüm Komitesi Toplantisi ve yüzlerce ziyaretçi&#8230; </p>
<p>Lozan&#8217;da Patrikhane&#8217;nin sadece dinî bir kurum hüviyetinde kalacagina dair taahhüt üzerine Patrikhane Istanbul&#8217;da birakildi. Lozan öncesi Cumhurbaskani Mustafa Kemal, Fransiz Le Journal Gazetesi&#8217;ne verdigi beyanatta: &#8220;Bir fesat ve hiyanet ocagi alan, ülkede ayrilik ve ihtilaf tohumlari saçan, Hiristiyan hemsehrilerimizin huzur ve refahi için de ugursuzluk ve felaket sebebi olan Patrikhane&#8217;yi artik topraklarimizda barindiramayiz&#8230;&#8221; Türkiye disinda Türkiye aleyhine yapilan gösterilerde ortodoks kilisesi ve papazlar ön safta yer almaktadirlar. </p>
<p>&#8220;Kartelci Basin&#8221;, &#8220;Din, Bilim ve Çevre&#8221; maskeli sempozyuma tepki gösterenleri ilkellik ve gericilikle suçlarken; pontus ve bizans hayallerini hortlatma amaci tasiyan ve belgelerle (haritalarla) ispatlanan bu hareket karsisinda susmus, dolayli olarak destek vermistir. Yunan &#8220;To Vima&#8221; gazetesinde 20 Eylül 1995 tarihli &#8220;Patrikhane ve Türkiye&#8217;nin Gerçek Siyasi Çikarlari&#8221; baslikli yazi sinda; &#8220;BM, Avrupa Parlamentosu, Dünya Kiliseler Birligi Konseyi, dünyadaki bütün ortodoks kiliseler, ABD Baskani, Papa (Vatikan), Patrikhaneyi ortodokslarin merkezi olarak kabul ediyorlar&#8230;&#8221; diyerek Türkiye&#8217;nin de bu gerçegi kabul etmesini istemektedir. Maskeler düsmesine ragmen yetkililer halen uykudadirlar. Trabzon&#8217;da Patrik&#8217;e tepki gösterenler bu vatani seven genç kisilerdir. Asil onlari kinayanlarin halleri utanç vericidir. Günaydin Gazetesi&#8217;nde &#8220;papaz&#8221;in Istila Seferi&#8221;, &#8220;Papazi Bakan Karsiladi&#8221; ve &#8220;Sevr&#8217;e Direnis Suç Oldu&#8221; mansetleri yüzlerce yaziya bedeldir. Venizelos Gemisi&#8217;nin ilk olarak Trabzon&#8217;a gelisi dagitilan haritada pontus devletinin baskenti Trabzon gösterildigi içindir. Ve su anda bölgede yasanan terör olaylari bu zemini hazirlamak, bölgeden Dogu ve Güneydogu Anadolu&#8217;da oldugu gibi halki göçe tesvik ederek bilahare buralara Rum ve Ermeniler&#8217;i yerlestirmek içindir. Bu katliamlari gerçeklestirenler Rum, Ermeni asillidirlar. Çok sayida Kibrisli Türk&#8217;ü katleden EOKA&#8217;nin kurucusu Grivas, tegmen iken Venizelos&#8217;un Samsun ve Trabzon&#8217;a Pontus için yolladigi 100 subaydan biridir. Venizelos gemisinde bulunun Avrupa Komisyonu Baskani Jacgues Santer, bir Yunan hayrani olup Türkiye&#8217;yi Yunanistan&#8217;in bir parçasi gibi gören bir Türk düsmanidir . </p>
<p>Devlet kadrolarindan inançli ve inanci geregi namaz kilan, içki içmeyen ve haramlardan sakinanlara rejim düsmani gözüyle bakilarak cumhuriyet tarihinde görülmeyen kiyim yapilmaktadir. Bu ise Türkiye üzerine ilahi gazaba davetiyedir. Bazilari Türkiye&#8217;yi Cezayir, dogrusu ise Suriye misali bir diktaya götürmek isterken; milletlerarasi siyasi ringte Türkiye üzerinde gözü ya da hesabi olanlar son raunt için Türkiye üzerine hazirlanan yüzlerce senaryo içinde rol almaktadirlar. Islam&#8217;a ve onu yasayanlara düsman gibi görünenler istemiyerek te olsa, art niyetli olmasalar da fiilleri; Yunanistan&#8217;in Megalo Idea&#8217;sina, Rusya&#8217;nin ortodoks kusatmasina, Suriye&#8217;nin Büyük Suriye (Iskenderun ve bazi illerin Suriye&#8217;ye ilhakina) Büyük Ermenistan, Nil&#8217;den Firat&#8217;a Büyük <a href="http://www.genelbilge.com/tag/israil/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Israil">Israil</a> projelerine yardim etmekle esdegerdir. Dis politika bir satranç oyunudur. Türkiye&#8217;de Islamiyet ve Islamiyet&#8217;i yasayanlar hizla tasfiye edilirken, Yunanistan siyasî satrançta ortodoks dinini ve din mensuplarini, Patrik dahil dindarlarini ön plana çikartmistir. </p>
<p>Patrik Bartholomeos Anayasa, Lozan Antlasmasi, 3335 Sayi ve 26.3.1997 tarihli yasa, 2908 sayili Dernekler Kanunu, Türk Medeni Kanunu&#8217;na göre kurulan Vakiflarin eylemlerini düzenleyen 25.7.1970 tarih ve 7-1066 sayili Tüzük&#8217;e göre Bakanlar Kurulu&#8217;nun izni olmadan uluslararasi faaliyetler yapamaz. Ama Patrik bu yasalari çignemekte serbesttir. Hayatini bu ülkeye adayan bir aydin, namaz kildigi için kiyima ugrarken Patrik&#8217;ten Devlet Bakani, Trabzon&#8217;daki gösteri için özür dilemektedir. </p>

<p class="sayac_bilgi">27 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/patrikhane-fitnesi-ve-pontus-rum-devleti-hayali.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türklerde Mezar Taşları</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/turklerde-mezar-taslari.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/turklerde-mezar-taslari.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Oct 2009 19:00:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Balbal]]></category>
		<category><![CDATA[Bilge]]></category>
		<category><![CDATA[bu]]></category>
		<category><![CDATA[Dinler Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Eden]]></category>
		<category><![CDATA[Mahsen]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Veya]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10943</guid>
		<description><![CDATA[Ziyaret olunan yer manasında olan , ölü gömülen ve üzeri bina ile örtülmemiş çukura mezar , kabirdenilmesi, üstü yapılan müslüman kabirlerine türbe adı varilmesine , bu üstüne bina yapılmamış mezarların baş ve ayak uçlarına taş ve heykeller dikildiği görülmektedir. Eski Yunanlılar ve Romalılarda ve diğer toplumlarda bu maksatla mezarlar, mezar binaları, anıtlara ait bilgiler mevcuttur. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ziyaret olunan yer manasında olan , ölü gömülen ve üzeri bina ile örtülmemiş çukura mezar , kabirdenilmesi, üstü yapılan müslüman kabirlerine türbe adı varilmesine , bu üstüne bina yapılmamış mezarların baş ve ayak uçlarına taş ve heykeller dikildiği görülmektedir.<br />
     Eski Yunanlılar ve Romalılarda ve diğer toplumlarda bu maksatla mezarlar, mezar binaları, anıtlara ait bilgiler mevcuttur. Türbeler ve mezar abideleri <a href="http://www.genelbilge.com/tag/sanat/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Sanat">sanat</a> tarihi bakımından , kurganlar,  yer altı mezar mağraları, ehramlar, mozaleler, mezar abideleri , mahsen mezarlar gibişeylerdir. Dinler tarihi bakımından da önemli olan mezar, mezar taşları , türbe ve mezar anıtları geniş <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> inceleme konusu olmaktadır.<br />
<span id="more-10943"></span><br />
     Bilhassa Göktürklerde  hakan veya kahramanların , ünlü kişilerin mezarları üzerine “ öldürdükleri düşmanları” temsil eden heykel veya taşları diktikleri , eğer taş bulamazlarsa ağaçtan yapılmış heykel veya kazıları bu maksatla kullandıkları ve bu şekilde dikilen taşlara <a href="http://www.genelbilge.com/tag/balbal/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Balbal">Balbal</a> denildiği ileri sürülmektedir. Bu <a href="http://www.genelbilge.com/tag/balbal/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Balbal">Balbal</a> ve <a href="http://www.genelbilge.com/tag/balbal/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Balbal">Balbal</a> dikme adeti “Eski Türk Yazıtları” arasında Kül Tegin yazıtının Cenup <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bilge/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bilge">Bilge</a> Han yazıtının doğu tarafında yer almaktadır. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/balbal/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Balbal">Balbal</a> dikme itikatının , Türklerin öldükten sonra öbür dünyada da haayatın mevcut olduğu ve insanın ölünce öbür dünyaya göç ettiğine, ölünün öbür dünyada herşeye ihtiyacı olacağından eşyaların mezara konmasına inanılırdı. </p>
<p>     Öldürülen düşmanlar için , kahramanın mezarı üzerine sembol mahiyetinde bir sıra taşlar konulduğu , ayrıca ünlü kahramanların mezaeına adeta bir mezar taşı gibi heykel dikildiği görüşü de bulunmaktadır. Aslında Balbal heykl değildfir. Sadece öldürülen düşmanlar için dikilmiş taşlardır. Resimli lanlar ise gömülen Türkleri temsil eder. Mezar üstünde birçok taş bulunurdu. Bu Balbal benzeri taş dikme adet ve inancının <a href="http://www.genelbilge.com/tag/asya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Asya">Asya</a>’nın doğusundan Avrupa’nın batısına  kadar hatta İspanya’ya kadar yayıldığı  Göktürklerin koydukları Balbal adına karşılık , Mezapotamya’da  Sümerlere ait Ur Kıral mezarlarına rastlandığı , böylece <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gerek/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gerek">gerek</a> coğrafi bakımdan <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gerek/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gerek">gerek</a> zaman bakımından genişlik ve derinlik gösterdiği anlaşılmaktadır. </p>
<p>BAZI MEZAR TAŞLARI</p>
<p>Mezar taşları olarak baş ve ayak ucunda dikilen veya sandukalı mezarlarda;</p>
<p>1-	Baş ucu taşı (Baş Şahidesi)<br />
2-	Ayak ucu taşı (Ayak Şahidesi)<br />
3-	Yanlardaki taşlar<br />
Özel bir itina ile yapılmakta ve böylece ölen insanların unutulmaması için öteden beri taşcılık , taş işçiliği ve süsleme halinde devam etmektedir. Mezar taşının üzerinde ekseriya çiçek dikmeye mahsus , toprağa kadar giden bir delikle , kuşların toplanan yağmur sularını içebilmeleri için <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yan">yan</a> yuvarlak ve yürek biçiminde çukurlar bırakılmıştır. Ayrıca bu ölümünde <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bile/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bile">bile</a> iyilik yapmak istediğinin tabiatı sevmesinin en canlı delili olarak da görülmektedir.<br />
      Mezar taşlarında sanat özellikleri , tarihi bilgi, kültür, folklor, dinle ilgili husular, şekiller, resimler, meslekler, teşkşlatlar, dualar&#8230; görülür. Dini mimari bakımından önem arzeden mezar taşlarında tarih boyunca her hususta değişiklikler olmuştur.<br />
      Hayvan sevgisi, bilhassa atlara karşı “ata ait mezar taşları mezar kitabesi” ve mezar atşı bulunduğu  gibi hançer , kandil,  şamdan, çengel , kalkan ,  tulumba  ve muhtelif dini semboller <a href="http://www.genelbilge.com/tag/pek/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Pek">pek</a> fazladır.<br />
       Ayrıca mezar taşlarında nebati süslemelerde sap, yaprak, başak veya yemiş ; yemişlerden Türklerde “ayva, nar, incir”, çiçeklerden ise lale, karanfil, sümbül, nar çiçeği, haşkaş ömemlidir.  Mezar taşlarında taş işçiliği , yazı , süsleme sanatları , kıyafet , tarih ve dini tarih önemlidir. Mezar taşları mezarın yerini ve kime ait olduğunu belirtmesi bakımından önemlidir. Bazı mezar taşlarında sembolil manalar ifade eden bir takım figürler bulunur. Örneğin Anadolu’da Akkoyunlu ve Karakoyunluların hakim olduğu bölgelerde koyun ve daha az sayıda olmak üzere at heykeli , hatta <a href="http://www.genelbilge.com/tag/insan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with insan">insan</a> şeklinde mezar taşları da mevcuttur. Ahlat mezar taşları , teyzine hale sokulmuş ejder motifleriyle dikkati çekmektedir. Bazı taşlarda bu ejder motifleri tamamen teyzine birer kemer şeklinde stilize edilmektedir.<br />
    Ayrıca bunların dışında şamdan veya <a href="http://www.genelbilge.com/tag/asma/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Asma">asma</a> kandil motifleri işlenmiştir. Türbelerde çift başlı kartallar görülmektedir. Türk tarihi içinde kuş resimleri , hayvan figürleri  ve adlarının bulunduğu da bilinmektedir.</p>

<p class="sayac_bilgi">144 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/turklerde-mezar-taslari.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbulun Tarihi</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/istanbulun-tarihi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/istanbulun-tarihi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Oct 2009 18:55:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ama]]></category>
		<category><![CDATA[Belli]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Biri]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Constantin]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Gelen]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Imparator]]></category>
		<category><![CDATA[Istanbul Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kilyos]]></category>
		<category><![CDATA[Kolu]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara Denizi]]></category>
		<category><![CDATA[Megara]]></category>
		<category><![CDATA[Paleolitik]]></category>
		<category><![CDATA[Trak]]></category>
		<category><![CDATA[Yunanistan]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10940</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul&#8217;un tarihi 300 bin yıl önceye kadar uzanır. Küçükçekmece gölü kenarında bulunan Yarımburgaz mağarasında yapılan kazılarda insan kültürüne ait ilk izlere rastlanmıştır. Bu dönemde gölün çevresinde Neolitik ve Kalkolitik insanların yaşadığı sanılmaktadır. Çeşitli dönemlerde yapılan kazılarda, Dudullu yakınlarında Alt Paleolitik Çağ&#8217;a, Ağaçlı yakınlarında ise, Orta Paleolitik Çağ ile Üst Paleolitik Çağ&#8217;a özgü aletlere rastlanmıştır. M.Ö. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul&#8217;un tarihi 300 bin yıl önceye kadar uzanır. Küçükçekmece gölü kenarında bulunan Yarımburgaz mağarasında yapılan kazılarda insan kültürüne ait ilk izlere rastlanmıştır. Bu dönemde gölün çevresinde Neolitik ve Kalkolitik insanların yaşadığı sanılmaktadır. Çeşitli dönemlerde yapılan kazılarda, Dudullu yakınlarında Alt Paleolitik Çağ&#8217;a, Ağaçlı yakınlarında ise, Orta Paleolitik Çağ ile Üst Paleolitik Çağ&#8217;a özgü aletlere rastlanmıştır. <span id="more-10940"></span></p>
<p>M.Ö. 5000 yıllarından itibaren başta Kadıköy Fikirtepe olmak üzere Çatalca, Dudullu, Ümraniye, Pendik, Davutpaşa, Kilyos ve Ambarlı&#8217;da yoğun bir yerleşimin başladığı sanılmaktadır. Ama bugünkü İstanbul&#8217;un temelleri M.Ö. 7. yüzyılda atılmıştır. M.S. 4. Yüzyılda İmparator Constantin tarafından yeniden inşa edilip, başkent yapılmış; o günden sonra da yaklaşık 16 asır boyunca Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde başkentlik sıfatını sürdürmüştür. Aynı zamanda, İmparator Constantis ile birlikte Hristiyanlığın merkezlerinden <a href="http://www.genelbilge.com/tag/biri/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Biri">biri</a> olan İstanbul, 1453&#8242;te Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra Müslümanların en önemli kentlerinden <a href="http://www.genelbilge.com/tag/biri/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Biri">biri</a> sayılmıştır.</p>
<p>İSTANBUL TARİHİNDEKİ BELLİ BAŞLI DÖNEMLER<br />
Bizantion (M.O. 660 &#8211; M.S. 324)<br />
Yunanistan&#8217;dan gelen Megara&#8217;lılar M.Ö. 680&#8242;lerde <a href="http://www.genelbilge.com/tag/marmara-denizi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Marmara Denizi">Marmara Denizi</a>&#8217;ni geçerek İstanbul&#8217;a ulaştılar ve bugünkü Kadıköy&#8217;de Halkedon adını verdikleri bir kent kurdular. &#8220;Körler Ülkesi&#8221; olarak da anılan Halkedon&#8217;un halkı tarımla uğraşıyordu. M.Ö. 660&#8242;larda da Trak kökenli komutanları Bizans önderliğinde yola çıkan Mega&#8217;lıların diğer bir kolu bugünkü Sarayburnu&#8217;nun olduğu yerde başka bir kent daha kurdu. Efsaneye göre Delfi Tapınağı&#8217;ndaki kahinin öğüdüne uyarak burayı seçen Megara&#8217;lılar, komutanlarının adından hareketle, kente &#8220;Bizantion &#8221; adını verdiler. Bu yörede Megara&#8217;lılardan önce de bazı Trak toplulukları yaşadığı bilindiği için Megara&#8217;lılarla yerli halkın kaynaşmış oldukları sanılmaktadır.</p>
<p>Pek çok istilalara uğrayan Bizantion, M.Ö. 269&#8242;da Bithynialılar tarafından yağmalanarak ele geçirildi. M.Ö. 202&#8242;de Makedonyalılar&#8217;ın tehdidinden korkarak, Bizantion Roma&#8217;dan yardım isteğinde bulundu. Bu dönemden itibaren kentte Roma İmparatorluğu&#8217;nun etkisi başlamış ve M.Ö 146&#8242;da kent Roma&#8217;nın egemenliğine girmiştir. Önceleri idari olarak varlığını sürdüren kent, daha sonra Bitinya-Pontus eyaletinin bir parçası haline gelmiştir. Böylece 700 yıllık kent devleti statüsü sona ermiştir.</p>
<p>73 yılında Bizantion Roma&#8217;nın Bithynia-Pontus eyaletine bağlandı. İmparator Vespasianus kentin gelişimine katkıda bulundu. 193 yılına gelindiğinde, Roma İmparatoru Septimus Severus, Partlar&#8217;ın tarafını tutan Bizantion&#8217;u kuşatarak kenti yağmalayıp, surları da yıktırdı. Daha sonra ise surları yeniden inşa ettirip, kenti imar etti. Yeni binalarla sokakları düzenledi. Hipodrom inşaatını başlattı. 269&#8242;da kent bu <a href="http://www.genelbilge.com/tag/defa/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Defa">defa</a> Gotlar&#8217;ın saldırısına uğradı. Zafer kazanan Gotlar, deniz kıyısına yakın bir <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yere/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yere">yere</a> sütunlarını diktiler. 313&#8242;de Nicomedialılar kenti ele geçirdiler. I. Constantinus, Nicomedialılar&#8217;la yaptığı savaşı kazanarak kenti geri aldı. </p>
<p>Roma İmparatorluğu&#8217;nun başkenti (324 &#8211; 395)<br />
Bizantion Roma&#8217;nın Doğu&#8217;sunun yönetim merkezi olarak seçildi. Bu yeni konumu, kentin dünya kültürü ve siyaseti içindeki önemli rolünü de belirledi.<br />
I. Constantinus (324-337), Romalı soyluları Bizantion&#8217;a çağırarak kentin Romalı nüfusunu artırdı. Yeni başkentin konumuna yakışır bir imar hamlesi başlatıldı. Limanlar ve su tesisleri yeniden düzenlendi. Kent içi su dağıtım sistemlerinin temelleri atıldı. Savunma için yeni bir sur yaptırıldı. </p>
<p>Septimus Severius&#8217;un başlattığı hipodrom inşaatı tamamlandı. 100 bin kişilik hipodromun genişliği 117, uzunluğu ise 480 metreydi. Hipodrom duvarlarının üzeri çok sayıda heykelle süslüydü. En önemlisi de at heykelleriydi. Kentin Latinler tarafından istila edilmesiyle bu at heykelleri Venedik&#8217;e, San Marco Meydanı&#8217;na taşındı. Hipodrom&#8217;daki (Sultanahmet Meydanı) imparatorluk sarayı (Sultanahmet Camisi&#8217;nin bulunduğu alan) ve anıtsal ibadethaneler, akropolis (Topkapı Sarayı&#8217;nın bulunduğu yer) yapıldı. Önceleri Nea (Yeni) Roma adı ile anılan kenti, I. Constantinus kendi adıyla özdeşleştirdi. 11 Mayıs 330 tarihinde kentin adı Constantinopolis olarak ilan edildi. </p>
<p>Önce Aya İrini, ardından 360 yılında da Ayasofya kiliselerini yaptıraran I. Constantinus, kenti Hırıstiyan dünyası için önemli bir merkez haline getirdi.</p>
<p>Bizans İmparatorluğu Dönemi (395 &#8211; 1453)<br />
476&#8242;da Batı Roma&#8217;nın yıkılmasından sonra Doğu Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu&#8217;na dönüşmüş ve İstanbul da, bu yeni imparatorluğun başkenti haline gelmiştir. </p>
<p>6. yüzyılın ortaları, Bizans İmparatorluğu ve İstanbul için yeni bir yükseliş döneminin başlangıcıdır. İmparator I. Jüstinyen yönetimindeki bu dönemde daha önce tahrip edilmiş olan Ayasofya bugünkü haliyle yeniden inşa edilmiş, 543&#8242;lerde kentte görülen ve nüfusun yarısının ölümüne sebep olan veba salgınının izleri silinmiştir. </p>
<p>7, 8 ve 9. Yüzyıllar İstanbul için kuşatılma yılları oldu. Yedinci yüzyılda Sasaniler ve Avarlar&#8217;ın saldırısına uğrayan kenti, sekizinci yüzyılda Bulgarlar ve Müslüman Araplar dokuzuncu yüzyılda ise Ruslar ve Bulgarlar kuşattılar. </p>
<p>1204&#8242;de kent Haçlılar tarafından ele geçirildi ve yağmalandı. Bu işgal ve yağma sonrasında ortaçağın en büyük kenti 40-50.000 nüfuslu, yoksul ve harabe bir kente dönüştü.</p>
<p>Bu dönemden sonra İstanbul sürekli küçülmeye ve fakirleşmeye başladı. Şehrin soylu ve zenginleri İznik&#8217;e göç etti. Latin İmparatorluğu sadece İstanbul ve yöresinde egemenlik kurabildi.İznik (Nikia), Trabzon ve Yunanistan&#8217;daki Epiros&#8217;ta bir Bizans muhalefeti gelişti. 1254 yılına gelindiğinde Latin İmparatorluğu çepeçevre kuşatılmıştı. Bu esnada İstanbul çok fakirleşmis hatta Latin İmparatoru II. Baudouin ısınmak için sarayının ahşap bölümlerini yakacak olarak kullanmaya başlamıştı. Nihayet 1261 yılında Palailogos Hanedanı İstanbul&#8217;u tekrar ele geçirdi ve böylece İstanbul&#8217;daki Latin dönemi sona erdi.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu Dönemi (1453-1923)<br />
Kent, 1391 yılından başlayarak Osmanlılar tarafından kuşatılmaya başlandı. 1396&#8242;da I. Bayezid (1389-1403), Karadeniz&#8217;den gelecek yardımları önlemek için kentin <a href="http://www.genelbilge.com/tag/anadolu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Anadolu">Anadolu</a> yakasına bir hisar yaptırdı.<br />
Kenti almaya kararlı olan II. Mehmed de (1451-1481), Bizans&#8217;a <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kuzey/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kuzey">Kuzey</a>&#8217;den gelecek yardımları her iki taraftan Boğaz&#8217;ı tutarak önlemek için bu defa kentin Avrupa yakasına Rumeli Hisarı&#8217;nı inşa ettirdi. İstanbul&#8217;un fetih hazırlıkları bir yıl önceden başlatıldı. Kuşatma için gerekli olan çok büyük toplar döktürüldü. 16 kadırgadan oluşun güçlü bir donanma oluşturuldu. Asker sayısı iki kat arttırıldı. Bizansın yardım almasını engellemek için yardım yolları kontrol altına alındı. Ceneviz&#8217;lilerin elinde bulunan Galata&#8217;nın da savaş esnasında tarafsız kalması sağlandı. 2 Nisan 1453 tarihinde ilk Osmanlı öncü kuvvetleri İstanbul önlerinde görüldü. Böylece kuşatma başladı. İki aya yakın süren bu kuşatma dönemi 29 Mayıs 1453 günü sabaha karşı başlayıp, öğleden sonra kentin ele geçirilmesiyle tamamlandı. Bu tarihten itibaren İstanbul bir Osmanlı kenti oldu. </p>
<p>Fetihten sonra şehrin kalkındırılması için yeni iskan bölgeleri oluşturuldu.<br />
Bizans&#8217;ın son dönemlerinde görkemini yitirmiş olan kentte, öncelikle eskiden kalma binalar ve surlar onarılmaya başlandı. Bizans altyapıları üzerinde Osmanlı&#8217;nın <a href="http://www.genelbilge.com/tag/temel/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Temel">temel</a> kurumlarının binaları yükselmeye başladı. Büyük su sarnıçlarının da korunması sağlandı. Osmanlı kimliğine <a href="http://www.genelbilge.com/tag/uygun/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Uygun">uygun</a> bir gelişme gösteren İstanbul artık imparatorluğun başkenti idi. </p>
<p>Nüfusu artırmaya yönelik bu iskan ve sürgünlerle oluşan mahalleler daha sonraki İstanbul idari yapısının temelini oluşturdu. 1459&#8242;da İstanbul her biri farklı demografik özellikler taşıyan dört idari birime ayrıldı. Bunlardan biri idarenin merkezinin olduğu Suriçi, diğer üçü ise surdışında yeralan ve &#8220;Bilad-i Selase&#8221; olarak adlandırılan Eyüp (Büyük ve Küçük Çekmece, Çatalca ve Silivri dahil), Galata ve Üsküdar&#8217;dı. 1457 sonunda <a href="http://www.genelbilge.com/tag/eski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Eski">eski</a> başkent Edirne&#8217;nin uğradığı büyük yangınla şehre yeni göçmenler geldi ve şehir oldukça şenlendi. İstanbul, fetihten elli yıl sonra Avrupa&#8217;nın en büyük şehri haline geldi.</p>
<p>16. yüzyıla büyük bir şehir olarak giren İstanbul, Küçük Kıyamet olarak anılan 14 Eylül 1509 depreminde çok zarar gördü. 8 Şiddetinde olduğu tahmin edilen ve artçı sarsıntıları 45 gün süren depremde binlerce bina yıkıldı, binlerce kişi öldü.</p>
<p>İstanbul, 1510&#8242;da Sultan II. Bayezıd tarafından 80.000 kişinin istihdamıyla neredeyse yeniden kuruldu. Bu yüzden günümüze gelebilen eserlerin büyük çoğunluğu bu devirden kalmıştır.</p>
<p>1520-1566 yılları arasında Kanuni Sultan Süleyman yönetiminde İstanbul birçok değerli esere ve izleri günümüze kadar ulaşan bir kent planına kavuşarak, gelişmiştir. Bu dönemde özellikle Mimar Sinan imzalı birbirinden değerli çok sayıda eser inşa edilmiştir. Veba salgını, yangınlar ve sellere rağmen Kanuni dönemi İstanbul için tam bir yükseliş dönemi sayılmıştır.</p>
<p>Lale Devri olarak da anılan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa&#8217;nın sadrazamlığındaki 1718-1730 yılları, itfaiye teşkilatının kurulması, ilk matbaanın açılması ve çeşitli fabrikaların inşasıyla İstanbul&#8217;un değişmeye başladığı dönemdir. </p>
<p>3 Kasım 1839&#8242;da Topkapı Sarayı&#8217;nın Gülhane Bahçesi&#8217;nde okunarak halka ilan edilen Tanzimat Fermanı ile İstanbul&#8217;da yeni bir dönem açıldı. Batılılaşma sürecinin hızlandığı bu dönemde İstanbul&#8217;da mimariden yaşama tarzına, eğitim kuruluşlarından sanayi kuruluşlarına kadar birçok alanda yenilikler yaşandı.</p>
<p>Bu dönemde şehir yeni alanlara doğru genişlemeye başladı. Suriçi Bakırköy yönünde, Galata ise Teşvikiye yönünde yayılırken; Boğaziçi&#8217;nde Sarıyer&#8217;e iskan hızlandı. Anadolu yakası ise bir taraftan Bostancı, diğer taraftan Beykoz&#8217;a doğru büyüdü.<br />
Bu yıllar, altyapı ve kent hizmetlerinde de önemli gelişmelere sahne oldu. Haliç üzerine köprü yapılması, tünel (metro), Rumeli Demiryolu, kent içi deniz taşımacılığı yapan Şirket-i Hayriye&#8217;nin açılması, Şehremaneti (Belediye) örgütünün diğer belediye dairelerinin kurulması, ilk telgraf hattının çekilmesi, Zaptiye Nezareti&#8217;nin kurulması ve ona bağlı karakolların açılması, Vakıf Gureba Hastanesi&#8217;nin hizmete girmesi ve Atlı Tramvay Şirketi bu gelişmelerin sadece bazılarıdır.</p>
<p>23 Aralık 1876&#8242;da I. Meşrutiyet ve 24 Temmuz 1908&#8242;de II. Meşrutiyet ilanlarına sahne olan ve halk arasında &#8220;Üçyüzon Depremi&#8221; denen 1894 depreminde büyük zarar gören İstanbul&#8217;, II. Dünya Savaşı&#8217;nın ardından 13 Kasım 1918&#8242;de İtilaf Devletleri donanmasınca işgal edildi.</p>
<p>1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin kuruluşuyla İstanbul&#8217;un başkent dönemi sona erdi.</p>
<p>Osmanlı Padişahları<br />
Osman Gazi 1299-1326<br />
Sultan Orhan Gazi 1326-1359<br />
Sultan Murad Hüdavendigar 1359-1389<br />
Sultan Yıldırım Bayezid 1389-1403<br />
Sultan Çelebi Mehmed 1413-1421<br />
Sultan Murad II 1421-1451<br />
Fatih Sultan Mehmed 1451-1481<br />
Sultan Bayezid II 1481-1512<br />
Yavuz Sultan Selim 1512-1520<br />
Kanuni Sultan Süleyman 1520-1566<br />
Sultan Selim II 1566-1574<br />
Sultan Murad III 1574-1595<br />
Sultan Mehmed III 1595-1603<br />
Sultan Ahmed I 1603-1617<br />
Sultan Mustafa I 1617-1623<br />
Sultan Osman II 1617-1622<br />
Sultan Murad IV 1623-1640<br />
Sultan İbrahim I 1640-1648<br />
Sultan Mehmed IV 1648-1687<br />
Sultan Süleyman II 1687-1691<br />
Sultan Ahmed II 1691-1695<br />
Sultan Mustafa II 1695-1703<br />
Sultan Ahmed 1703-1730<br />
Sultan Mahmud I 1730-1754<br />
Sultan Osman III 1754-1757<br />
Sultan Mustafa III 1757-1774<br />
Sultan Abdülhamid 1774-1789<br />
Sultan Selim III 1789-1807<br />
Sultan Mustafa IV 1807-1808<br />
Sultan Mahmud II 1808-1839<br />
Sultan Abdülmecid 1839-1861<br />
Sultan Abdülaziz 1861-1876<br />
Sultan Murad V 1876-1876<br />
Sultan Abdülhamid II 1876-1909<br />
Sultan Mehmed Reşad 1909-1918<br />
Sultan Mehmed Vahideddin 1918-1922  </p>
<p>© İstanbul İletişim ve Tanıtım Hizmetleri info@istanbul.com.tr</p>
<p>Laço Tayfa ile yeni albümleri `Hicaz Dolap` üzerine&#8230;-I </p>
<p>Aradığınız mekanı haritada anında bulun İstanbul&#8217;da kaybolmayın..</p>
<p>ETKİNLİKLER  </p>
<p>*Şişli Belediyesi Yeni Yıl Festivali<br />
*5. Uluslararası Uzakdoğu Film Festivali / Bilgi Üniversitesi<br />
*Reiki Uygulamaları<br />
*Bilgi`de Sinema: Aralık 2002 Programı<br />
*Astro 2003<br />
*Ahşap Boyama Teknikleri<br />
*Çocuklar ve Yetişkinlerle Sanat Etkinlikleri<br />
*Mısır İnisiasyonu<br />
*Pınar Başbuğ Çocuklarla Müzik<br />
*Federico Fellini Filmleri<br />
*La Traviata<br />
*My 1919-1919<br />
*Yapı Kredi Salı Toplantıları<br />
*Şiir Defteri: Nazım`a Selam<br />
Tümü ->><br />
FUARLAR  </p>
<p>*Hediye Fuarı 2002<br />
*Tüyap 21. Hediye Fuarı<br />
Tümü ->><br />
SERGİLER  </p>
<p>*Mahir Güven Resim Sergisi<br />
*Troya: Düş ve Gerçek Arasında Bir Kente Yolculuk<br />
*Plajın Altında: Kaldırım Taşları<br />
*Türk Halk Kütüphanelerinde Kitap Sergileri<br />
*Selim Cebeci `26/1` Resim Sergisi<br />
*Sezai Özdemir Resim Sergisi<br />
*Yaşayan Vasfi Rıza Zobu Sergisi<br />
*Gürcü Ressamlar<br />
*Ara Güler `100 Yüz` Sergisi<br />
*Gökhan Deniz Resim Sergisi<br />
*Ayşe Güvenç Resim Sergisi<br />
*Turan Erol Resim Sergisi<br />
*Yeşer Dördüncü Suluboya Resim Sergisi<br />
*Mehmet Aksoy Retrospektif <a href="http://www.genelbilge.com/tag/heykel/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Heykel">Heykel</a> Sergisi<br />
*Sınırsız Restoratörler Fotoğraf Sergisi<br />
Tümü ->><br />
TİYATROLAR  </p>
<p>*Leenane`in Güzellik Kraliçesi<br />
*Herkes Aynı Bahçede<br />
*Küçük Adam Ne Oldu Sana?<br />
*Meraki<br />
*Gelin ile Kaynana<br />
*Şen Makas 2003<br />
*Bana Bir Şeyhler Oluyor<br />
*Beş Katlı Binanın Altıncı Katı<br />
*Kanlı Nigar<br />
*Ferhangi Şeyler<br />
*Hisse-i Şayia (Bahane)<br />
*Bankta İki Kişi<br />
*Sersem Kocanın Kurnaz Karısı<br />
*Olağan Mucizeler<br />
*Bu Adreste Bulunamadı<br />
*İkinci Caddenin Mahkumu<br />
Tümü ->><br />
KONSERLER  </p>
<p>*Zipİstanbul Nostaljik Türkçe Pop Gecesi<br />
Tümü ->>  </p>
<p>İstanbul Tarİhİ<br />
İlçeler<br />
İstanbul HarİtasI<br />
Nüfus<br />
DİNİ MEKANLAR<br />
ESKİ ESERLER<br />
MÜZELER</p>
<p> Haber Siteleri imedya.com haberturk internethaber haberx netgazete<br />
 Gazeteler      Akşam Cumhuriyet Dünya Fanatik Fotomaç Hürriyet Milli Gazete Milliyet Radikal Sabah Star Türkiye Yeni Asya Yeni Şafak Zaman </p>

<p class="sayac_bilgi">163 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/istanbulun-tarihi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hattuşaş (Boğazköy)</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/hattusas-bogazkoy.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/hattusas-bogazkoy.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Oct 2009 18:54:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Addan]]></category>
		<category><![CDATA[Alman]]></category>
		<category><![CDATA[Anitta]]></category>
		<category><![CDATA[Arkeolog]]></category>
		<category><![CDATA[Asur]]></category>
		<category><![CDATA[Beri]]></category>
		<category><![CDATA[Binden]]></category>
		<category><![CDATA[bu]]></category>
		<category><![CDATA[Burada]]></category>
		<category><![CDATA[Gezgin]]></category>
		<category><![CDATA[Gibi]]></category>
		<category><![CDATA[Hemen]]></category>
		<category><![CDATA[Hugo Winckler]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Kalan]]></category>
		<category><![CDATA[Kale]]></category>
		<category><![CDATA[Odak]]></category>
		<category><![CDATA[Sungurlu]]></category>
		<category><![CDATA[Texier]]></category>
		<category><![CDATA[Yy]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10938</guid>
		<description><![CDATA[Boğazköy (Hattuşaş) Çorum&#8217;un Sungurlu ilçesinin 22km güneydoğusundaki Boğzkale ilçesinin (Boğazköy) 4km doğusundadır. Şehir kuzeyden güneye doğru 300m yükselir. Kuzeyde kalan kısıma &#8220;Aşağı Şehir&#8221; güneyde kalan kısıma &#8220;Yukarı Şehir&#8221; denir. Boğazköy kalıntıları ilk olarak Fransız gezgin ve arkeolog Charles Texier tarafından keşfedilmiştir. 1893-1894 yılında başlayan kazılardan sonra 1906&#8242;da Alman Hugo Winckler ile İst.Ark Müzesi&#8217;nden Thedor Makridi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Boğazköy (Hattuşaş) Çorum&#8217;un <a href="http://www.genelbilge.com/tag/sungurlu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Sungurlu">Sungurlu</a> ilçesinin 22km güneydoğusundaki Boğzkale ilçesinin (Boğazköy) 4km doğusundadır. Şehir kuzeyden güneye doğru 300m yükselir. Kuzeyde kalan kısıma &#8220;Aşağı Şehir&#8221; güneyde kalan kısıma &#8220;Yukarı Şehir&#8221; denir. Boğazköy kalıntıları ilk olarak Fransız gezgin ve arkeolog Charles <a href="http://www.genelbilge.com/tag/texier/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Texier">Texier</a> tarafından keşfedilmiştir. 1893-1894 yılında başlayan kazılardan sonra 1906&#8242;da Alman Hugo Winckler ile İst.Ark Müzesi&#8217;nden Thedor Makridi çivi yazısı ile yazılmış büyük <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> <a href="http://www.genelbilge.com/tag/hitit/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Hitit">Hitit</a> arşivi bulmuşlardır. Boğazköy&#8217;de (Hattuşaş) M.Ö. III. binden itibaren yerleşim görülmektedir. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bu">Bu</a> dönemdeki yerleşmenin Büyükkale ve çevresinde olduğu tespit edilmiştir. M.Ö. 19. ve 18. yüzyıllarda Aşağı Şehir&#8217;de Asur Ticaret Kolonileri Çağı yerleşmeleri görülmektedir ve şehrin adına ilk kez <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bu">bu</a> çağa ait yazılı belgelerde rastlanmıştır. Hattuşaş&#8217;ın M.Ö. 18.<a href="http://www.genelbilge.com/tag/yy/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yy">yy</a>&#8217;da Kuşşara kralı Anitta tarafından tahrip edildiği ortaya çıkan yazıtlardan anlaşılmaktadır. Belgelere göre hemen <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bu">bu</a> tahripten sonra yaklaşık M.Ö. 1700 yıllarında yeniden yerleşime açılan <span id="more-10938"></span>Hattuşaş 1600&#8242;lerde Hitit devletinin başkenti olmuştur; kurucusu tıpkı Anitta <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gibi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gibi">gibi</a> Kuşşara kökenli olan I.Hattuşili&#8217;dir. </p>
<p>Hitit Devletinin başkenti olan Hattuşaş dönemin mimarlık ve sanatının odak noktası olmuştur. Hattuşaş sözcüğü Hattus sözcüğünden yani Hatti insanlarının verdiği orijinal addan <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gelir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gelir">gelir</a>. Çok geniş bir alanı kapsar. Uzun zamandan beri yapılan kazılarda 5 kültür katı ortaya çıkmıştır. Bu katlarda Hatti, Asur,Hitit, Frig, Galat, Roma ve Bizans dönemlerinden kalma kalıntılar bulunmuştur. Kalıntılar Aşağı kent, Yukarı Kent, Büyük <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kale/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kale">Kale</a> (<a href="http://www.genelbilge.com/tag/kral/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kral">Kral</a> Kalesi), Yazılıkaya&#8217;dan oluşmaktadır. Burada bulunan kalıntılar <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kral/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kral">Kral</a> Sarayı, iki katlı Arşiv Yapısı (3500 çivi yazılı tablet bulunmuştur.) , Hitit Dönemi&#8217;nden kalma dört tapınak , anıtsal kapılar (<a href="http://www.genelbilge.com/tag/kral/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kral">Kral</a> Kapısı, Sfenksli Kapı, Aslanlı Kapı, Poternli Kapı ve Batı Kapısı), Tanrı &#8220;Teshup&#8221; &#8216;un tapınağı bulunmaktadır.</p>
<p>Hatuşaş&#8217;ın &#8220;Yukarı Şehir&#8221; olarak bilinen kesimi 1 km² den daha büyük bir yüzölçüme sahip, eğimli bir arazidir. Bu alan M.Ö. 13. yüzyılda Geç İmparatorluk Çağında şehrin gelişmesine sahne olmuştur. Yukarı Şehir&#8217;in geniş bir bölümü yalnızca tapınak ve kutsal alanlardan oluşmaktadır. Yukarı Şehir geniş bir kavis halinde onu güneyden çeviren bir surla donatılmış olup, sur üzerinde 5 kapı mevcuttur. Şehir surunun en güney ucunda ve kentin en yüksek noktasında bastion ile sfenksli kapı yer almaktadır. Diğer dört kapıdan güney surunun doğu ve batı ucunda karşılıklı Kral Kapısı ve Aslanlı Kapı yer almaktadır.</p>
<p>Yukarı Şehir&#8217;de görülen yapılaşma üç evrelidir. Birinci evre ilk surların inşaatı ile çağdaştır. İkinci evre, surlarda görülen ilk tahribattan sonraki yeniden yapım ve tapınak kentinin son biçimini almış olması ile <a href="http://www.genelbilge.com/tag/belli/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Belli">belli</a> olan evredir. Son evrede ise mevcut yapılarda görülen tadilat ve tamiratlar dışında dinsel amaçlar dışında bir yeni yapılaşma başlamıştır. Yukarı Şehir&#8217;de &#8220;Mabedler Mahallesi&#8221; olarak bilinen alan sfenksli kapıdan; Nişantepe ve Sarıkale&#8217;ye kadar uzanır. Bu alanda çeşitli evrelere ait bir çok tapınak açığa çıkarılmıştır. Tapınak planlarının genel karakteri, bir orta avludan girilen ve birer dar ön mekân ile derin ana mekânlardan oluşan kült odaları grubunun yapıyı biçimlendirmesidir. Tapınaklarda ele geçen malzemeler beş gruba ayrılmaktadır. 1- Seramikler, 2- Aletler, 3- Silahlar, 4- Kült objeleri, 5- Yazılı belgeler.</p>
<p>Kuzey ve güney binası dışında önemli bir yapı da Batı Binası ve Saray Arşividir. Büyük bir yangınla tahrip olmuş binanın yamaçta iki bodrum katı olduğu düşünülmektedir. Bu iki bodrum katında yaklaşık 3300 <a href="http://www.genelbilge.com/tag/adet/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Adet">adet</a> bulla ve 30 çivi yazılı tablet bulunmuştur. Bullaların 2/3&#8242;ü büyük kral mühürleri taşımakta ve kronolojik listeye göre I. Şuppiluliuma&#8217;dan Hattuşaş&#8217;ın son kralı ve onun torunu II. Şuppiluliuma&#8217;ya kadar kralları temsil etmektedir. Kral mühürleri yanında kraliçe mühürleri de açığa çıkarılmıştır.<br />
Hattuşaş örenyerinden Büyükkale&#8217;de yapılan kazılar M.Ö. 13.-14. yüzyılda Hitit krallarının saray yapılarını ve bunları koruyan sur sisteminin özelliklerini gün ışığına çıkarmıştır. Giriş kapısı güneybatıda olan kalenin surları, sandık duvar tekniğiyle inşa edilmiştir.</p>
<p>Büyükkale&#8217;de bir bütün halinde saray yapısı görülmez, kazılar sonucunda ortaya çıkan farklı boyutta ve türdeki yapılar, büyük iç mekânlar, avlular ve direkli galeriler yoluyla birbirine bağlanarak kale içindeki bütünü oluştururlar. Kalede arşiv odaları, depo odaları, büyük kabul salonu, su kültü ile ilgili bina ve kutsal mekânlar yer almaktadır. Hitit sonrasında ise kalede Frig yapı kalıntılarına rastlanmıştır.<br />
Boğazköy&#8217;de en önemli mimari alanlardan birisi de Büyük Mabet&#8217;tir. Hattuşaş&#8217;ta kuzey şehrin merkezini oluşturan Büyük Mabet, Hati&#8217;nin Fırtına Tanrısı ve Arinna Şehri Güneş tanrıçasının evi olarak yapılmıştır. Tapınağın çevresinde kaldırım taşlı yollar, meydanlar ve bunların arkasında bu yollara açılan dört yönde depo odaları yer almaktadır. Büyük Mabet, Aşağı Şehir mahallelerinden bir duvarı ile ayrılmaktadır. Taş bir teras üzerine kurulan Büyük Mabet&#8217;in, kutsal bir <a href="http://www.genelbilge.com/tag/merkez/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Merkez">merkez</a> olduğu kadar, ekonomik bir <a href="http://www.genelbilge.com/tag/merkez/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Merkez">merkez</a> olarak da kullanıldığı magasinlerde açığa çıkarılan büyük küplerden anlaşılmıştır. Yine mabedin doğu magasinlerinde tabletlerin bulunması burada bir arşivin olduğunu da ortaya koymuştur.</p>

<p class="sayac_bilgi">58 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/hattusas-bogazkoy.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arkeolojinin Tanımı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/arkeolojinin-tanimi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/arkeolojinin-tanimi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Oct 2009 18:41:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Britannica]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Eseri]]></category>
		<category><![CDATA[Eserleri]]></category>
		<category><![CDATA[Estetik]]></category>
		<category><![CDATA[Gelir]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[Logos]]></category>
		<category><![CDATA[Lyons]]></category>
		<category><![CDATA[Madde]]></category>
		<category><![CDATA[Maddi]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan]]></category>
		<category><![CDATA[Prof Dr]]></category>
		<category><![CDATA[Spon]]></category>
		<category><![CDATA[Uzak]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10934</guid>
		<description><![CDATA[Bölüm 1: Arkeolojinin Tanımı: a.Kelime Anlamı: Arkhaio: eski (yunanca) logos: bilim (yunanca) Arkeloji kelimesi bu iki kelimenin birleşiminden oluşmuştur. Yani kelime manası ile eskinin bilimidir. Arkeolog terimi M.S.&#8217;nin ilk yüzyıllarına kadar Yunanistan&#8217;da sahnede dramatik mimiklerle eski efsanleri canlandıran aktörler için kullanılıyordu. Bugünkü anlamını ise 17. yüzyılda yaşamış bir doktor ve Lyons antikaları uzamanı olan Jacques [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bölüm 1: Arkeolojinin Tanımı:</p>
<p>a.Kelime Anlamı:</p>
<p>Arkhaio: eski (yunanca)<br />
logos: bilim (yunanca)</p>
<p>Arkeloji kelimesi bu iki kelimenin birleşiminden oluşmuştur. Yani kelime manası ile eskinin bilimidir.  Arkeolog terimi M.S.&#8217;nin <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ilk/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ilk">ilk</a> yüzyıllarına kadar Yunanistan&#8217;da sahnede dramatik mimiklerle eski efsanleri canlandıran aktörler için kullanılıyordu. Bugünkü anlamını ise 17. yüzyılda yaşamış bir doktor ve Lyons antikaları uzamanı olan Jacques Spon tarafından kazandırılmıştır.<span id="more-10934"></span></p>
<p>b.Kavram olarak Arkeoloji:<br />
Geçmişte yaşayan insanların elinden çıkan, yarattığı her türlü eseri keşfeden, bilimsel yöntemlerle ortaya çıkaran, inceleyen bilim dalı. Tarihteki eksik noktalar, biinmeyenler yine arkeloji tarafıdan ortaya çıkarılır.<br />
Arkeoloji birçok bilimle işbirliği içinde çalışmaktadır. Bunların başında tarih ve <a href="http://www.genelbilge.com/tag/sanat-tarihi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Sanat Tarihi">sanat tarihi</a> gelir. Bunlar dışında da jeomorfoloji, kronoloji, staitigrafi , antropoloji, botanik ve nümizmatiği sayabiliriz.</p>
<p>c.Diğer tanımlar ve yorumlar:<br />
İnsanın geçmişini geride bıraktığı maddi kültür belgelerine dayanarak inceleyen bilim dalı. Maddi kültür belgesi, uygarlık tarihinin başlangıcından, yani insanoğlunun ilk aleti yarattığı andan bu güne değin, gene insanın yaptığı <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ya">ya</a> da doğada bulduğu biçimi ile kendi gereksinimleri için kullandığı gereçlerin tümüdür. (Ana Britannica)</p>
<p>Madde kültür varlıklarını estetik kaygılardan uzak olarak inceler. Sadece sanat eserleri değil edebiyat dışındaki tüm kültür varlıklarını inceler. (Prof. Dr. Orhan Bingöl)</p>
<p>Eski medeniyetleri maddi kalıntıları yolu ile inceleyen bir ilimdir. Eski çağlardan zamanımıza kalmış her eserin incelenmesi arkelojinin içine girer. Somut kalıntılardan dolayı arkeloji geçmişteki insan emeği olarak da tarif edilebilir. Arkeoloji bir takım yardımcı bilim kollarından da yararlanır. (Secda Satuk)</p>
<p>Arkeolojinin geçmişinde olagelmiş her şeyin yüzde 99,99&#8242;dan fazlasında, herhangi bir tür kanıt varlığını bir saniyeden fazla sürdürememiştir. Yine de geriye kalan sayısız örnek arasında kanıt yüzdenin milyonda birinin sadece küçücük bir kesitinde varlığını devam ettirir. Ve yine, arkeoloji tarafından <a href="http://www.genelbilge.com/tag/daha/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Daha">daha</a> küçük bir bölümü yeniden eski haline kavuşturulan bu kesitin de, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/daha/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Daha">daha</a> küçük bir kısmı doğru olarak yorumlanabilmiştir. (Robert Bednarik)</p>
<p>Arkeoloji sonsuz bir arayıştır, asla bir sonuç olamaz; gerçek bir varış noktası olmayan edebi bir yolculuktur. Her şey deneme aşamasındadır ve hiçbir şey nihayetine ulaşmamıştır. (Paul Bahn)</p>
<p>Toprağın üstündekilere ne kadar sahip çıkıyorsak, toprağın altındakilere de o kadar sahip çıkmalıyız (Mustafa Kemal Atatürk)</p>
<p>Kaynakça:<br />
Bahn, Paul : Arkeoloji&#8217;nin ABC&#8217;si , Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999<br />
Akurgal, Ekrem : Anadolu Uygarlıkları , Net turistik Yayınlar, 6.Baskı,  1998<br />
Saltuk , Secda : Arkeoloji Sözlüğü , İnkılap Kitapevi , İstanbul 1997<br />
Lloyd Seton : The Art of the Ancient Near East , Thames And Hudson, 1961 Great Britain<br />
Ana Britannica : Cilt 2 , 1986</p>
<p>Bölüm 2: Arkelojinin Tarihi ve Önemli Kişiliklerinden Bazıları</p>
<p>a. Arkeolojinin tarihi:</p>
<p>	Arkelojinin ortaya çıkışı geçtiğimiz yüz yılda yani 19. Y.Y.&#8217;de olmuştur. Daha önceleri insanlar geçmiş ile ilgili bilgileri <a href="http://www.genelbilge.com/tag/antik/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Antik">antik</a> tarihçilerden öğreniyorlardı. Fakat verilen bilgiler çok eskiye uzanmamaktaydı. Bunun yanısıra kutsal kitaplarda bir takım efsanevi tarihi bilgiler vermekteydi(özellikle tevrat). İlk eski eserlere ilgi ve arkeolojinin bir disiplin olarak orataya çıkması 15. ve 16. Y.Y. &#8216;lara rastlar. Bunun nedeni Rönesans hümanistlerinin <a href="http://www.genelbilge.com/tag/antik/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Antik">antik</a> çağ sanat yapıtlarına yönelmeleriydi. Gene 15. ve 16 Yüzyıllarda İtalya&#8217;da papalar, kardinaller ve soylular eski yapıtları toplamaya ve yeni yeni <a href="http://www.genelbilge.com/tag/antik/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Antik">antik</a> sanat ürünlerinin bulunması için yapılan kazılara mali destek sağlamaya başladılar. Bu sırada Kuzey Avrupa&#8217;da da <a href="http://www.genelbilge.com/tag/antik/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Antik">antik</a> kültürlere benzer biçimde ilgilenen kişiler ortaya çıktı, onlarda İtalya&#8217;daki koleksiyonculara özenip eski yaptları toplamaya giriştiler. Böylece tarihte ilk kez eski yapıt koleysiyonculuğu başladı.<br />
Yunan ve Roma sanatına ilginin giderek artması ve 18. Yüzyılda İtalya&#8217;da Pompei ve Hercalaneneum adlı iki Roma kentinin kazılması arkeolojinin gelişmesinde önemli rol oynadı. J.J. Winckelmann, bu kazılar üzerinde yazdığı yazılarla ve hazırladığı değerli taş koleksiyonu kataloğuyla arkeloji alanında çalışan ilk bilim adamı oldu. Bundan sonra klasik arkeloji, bir dizi arkeloğun çalışmalarıyla daha sağlam bir temel üzerine oturmaya başladı.<br />
	Öbür taraftan Napeleon 1789&#8242;daki Mısır seferinde birlikte getirdiği bilginlere ülkedeki antik kalıntıları belgeleme olanağı verdi. Böylelekle mısır arkeolojisinin ilk adımları atıldı ve bu belgeler Description de L&#8217;Egypte (1808-25;Mısır&#8217;ın Tanımı) adlı yaptta yayımlandı. Bu sıralarda artık arkeoloji bir bilim olarak kabul göremeye başladı. Bu bilgilere dayanarak Jean François Champallion Hİyeroglifleri yani eski Mısır yazısını çözdü. Bundan sonra bilginlerin Mısırlılardan kalma sayısız yazılı belgeyi okumaları Mısır arkeolojisinin en büyük aşamasını oluşturdu. Daha sonra çeşitli bilim adamlarının Mısır&#8217;ın çeşitli bölgelerinde yaptıkları kazılar sonucu Mısır Arkeolojisi çok daha sağlam bir temel üzerine oturdu. Eserlerin birikmesi sonucunda yavaş yavaş arkeoloji müzeleri açıldı ve eserler buralarda toplanmaya başladı.<br />
Bu sırada Mezopotamya&#8217;da hazine ve sanat yapıtı bulma tutkusuyla höyükler gelişigüzel kazılmaya başlandı. 1840&#8242;da bu düzensiz kazıların yerini daha sistemli kazılar almaya başladı. 1846&#8242;da Henry Creswicke Rawlinson Mezopotamya çivi yazsını çözmeyi başardı. 19. yüzyılın sonlarına doğru yapılan sistemli bir kazıyla, Mezopotamya&#8217;da Babiller ve Asurlulardan önce yaşamış ve daha önce bilinmeyen Sümerlerin varlığı saptandı. Sümer uygarlığına ilişkin en ilginç kazı Sir Leonard Wooley  tarafından 1926&#8242;da Ur&#8217;da yapıldı ve Ur <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kral/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kral">kral</a> mezarları gün ışığına çıkarıldı.<br />
	Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun toprakları önem kazanmaya başladı. Anadolu&#8217;da kültür birikimi o kadar fazlaydıki  batı ve güney kıyıları adeta açık hava müzesi niteliğindeydi. Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun arkeolojiye karşı duyarsızlığı yabancı bilim adamları ve mezar soyguncuları için büyük bir fırsat oluşturmuştur ve diğer devletler Osmanlı Toprakları üzerinde izinli kazılar yapmaya başlamışlardır. Osmanlı&#8217;da bu yağma 1900&#8242;lü yıllara kadar devam etti.  Bu sırada Osmanlı&#8217;da eski eserleri korumaya yönelik Asar- Atika kanunu(1874) kabul edildi. Ancak bu Anadolu&#8217;daki yağmayı daha da arttırdı çünkü bu yasaya göre yabancı bir bilim adamı kazı yapmak isterse saraya başvurmak zorunda ancak şöyle bir şart var: Çıkan eserlein üçte biri Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun, üçte biri çıkaranın ve üçte biri toprak sahibinin olacak şekilde.<br />
Bu böyle bir süre devam etti. Bu sırada Fethi Ahmet Paşa önderliğinde ilk arkeoloji müzesi Abdül Mecit zamanında kuruldu(1846) ve bu müzeye eserler toplanmaya başlandı. 1874 yılında eserlerin toplanması için bir arkeoloji okulu gündeme geldi 1875 yılında okulun kurulması için kanun çıktı.Bu okulun adı Asar-ı Atika mektebi. Kuruluş amacı kazı yapabilen ve eski eserleri tanıyan bilim adamları yetiştirmekti. Ancak çeşitli etkenlerle bu proje hayata geçirlemedi<br />
	Ancak 19. Yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı arkeolojiye daha bilinçli yaklaşmaya başladı. Osman Hamdi Bey adında kültürlü, bilime ve özellikle arkeolojiye meraklı bir memur 1877 yılında müze komisyonuna seçildi. Osman Hamdi Bey müzenin başına getirildi ve yeni bir müze kurulmasını istedi. Sonunda bir arkeoloji müzesi yapılmasını sağladı ve tüm kazılara denetleyici olarak gitti. 2. Asar-ı Atika&#8217;nın(1884) çıkarılmasını sağladı. Buna göre osmanlı toprakların da kazı yapma hakkı sadece Osmanlıya ve çıkan eserler yine sadece Osamanlı İmparatorluğu&#8217;na ait olacaktı (Türk arkeoloji Osman Hamdi Bey öncesi ve Osman Hamdi Bey sonrası diye ikiye ayrılmaktadır).<br />
	Osmanlının son zamanlarında devletin her alanında olduğu gibi arkeolojide de çok kötü bir tablo vardı. Casuslar arkeolog adı altında araştırma yapıyorlardı. Osmanlının yıkılmasıyla her alanda olduğu gibi Anadoluda&#8217;da arkeoloji için yeni bir safha başladı. Cumhuriyetin ilk yıllarında yurt dışına arkeoloji eğitimi görmesi için insanlar yollanmaya başlandı. İlk kazı Atatürk önderliğinde Ahlatlıbel&#8217;de başlatıldı.<br />
	1935 yılında yine Atatürk önderliğinde.Alacahöyük kazıları başlatılıdı.<br />
Daha sonra Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi&#8217;nin ve arkeoloji bölümünün açılmasıyla çok çeşitli bilim adamları yetişti ve çok çeşitli yerlerde kazılar yapılmaya başlandı.<br />
Bunlar arasında Kültepe, Bergama, Mirina, Asos , Zincirli, Halikarnasos, Efes&#8217;i örnek olarak gösterebiliriz.</p>
<p>b.Arkeolojinin Önemli Kişiliklerinden Bazıları</p>
<p>Prof. Dr. Seton Lloyd<br />
	Önasya ve Anadolu&#8217;da yaptığı kazılarla tanınmış İngiliz mimar ve arkeolog. Mimarlık öğrenimini Uppingham&#8217;da tamamladı.<br />
	1939-49 yılları arasında <a href="http://www.genelbilge.com/tag/irak/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Irak">Irak</a> hükümetinin arkeolojik danışmanı olarak Bağdat&#8217;ta görev yaptı. Özellikle Sinjar bölgesi araştırmaları ile Ugarit (bugün Ras Şamra), Hassuna ve Eridu kazılarını yönetti. 1949&#8242;da Ankara&#8217;da kurulmakta olan İngiliz Arkeolog Enstitüsü&#8217;nün yöneticiliğine getirildi. On iki yıl sürdürdüğü bu görevinde enstitünün bugünkü etkili konumuna ulaşmasını sağladı.<br />
	Ayrıca Polatlı&#8217;da ve Urfa yakınlarında Sultantepe&#8217;de O.R. Gurney ile, Denizli&#8217;deki Beycesultan höyüğünde J. Melaart ile birlikte kazıları yönetti.<br />
	1961&#8242;de İngiltere&#8217;ye dönen Lloyd, Londra Üniversitesi &#8216;nde arkeoloji profösörü olarak ders vermeye başladı. 1964&#8242;te Muş&#8217;un Varto ilçesindeki Kayalıdere adındaki bir Urartu yerleşmesinde C.A. Burney ve M. van Loon ile birlikte kazı yaptı. 1969&#8242;da emekliye ayrıldıysa da Londra&#8217;daki arkeoloji enstitüsünde çalışmalarını sürdürdü. 1974&#8242;te Londra Üniversitesi Arkeoloji Bölümü başkanı, 1978&#8242;den sonra da Irak İngiliz Arkeoloji Okulu başkanı oldu. 1971&#8242;de ülkesinin Arkeolojiye Katkı Madalyası, 1973&#8242;te de Türkiye&#8217;nin verdiği Üstün Hizmet Sertifikası ile onurlandırıldı.</p>
<p>Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal(30 Mart 1911 İstanbul)</p>
<p>	Türk Arkeolog. 1930/31&#8242;de İstanbul Erkek Lisesi&#8217;ni bitirdi. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/devlet/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Devlet">Devlet</a> imtihanını kazanarak <a href="http://www.genelbilge.com/tag/almanya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Almanya">Almanya</a>&#8217;da arkeoloji eğitimi gördü. 1941&#8242;de Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi&#8217;nde dekanlık görevinde bulundu.<br />
	Ege&#8217;de Foça,Çandarlı , Eryhrai ve İzmir antik kentlerini ortaya çıkarmıştır. Avrupa&#8217;da dört yabancı dilde (İngiliz, alman, Fransız ve İtalyan dillerinde) yüksek tirajlı eserleri yayınlanmıştır. Orient und Okzident ktabının  dört yabancı dildeki baskıları yüz elli bindir. Ancient Civilizations and Ruins of Turkey adlı kitabı 8 baskı, Anadolu Uygarlıkları kitabı 5 baskı yapmıştır. 1994 yılında Eski Çağ&#8217;da Ege ve İzmir eseri, 1995&#8242;de Hatti ve Hitit Uygarlıkları kitabı çıkmıştır.<br />
	Avrupa&#8217;nın yedi akademisine üye olan Ekrem Akurgal&#8217;ın, Fransız Akademisi&#8217;nde Eskiçağ Bölümün&#8217;ndeki koltuğu yaşamı boyunca Akurgal adını taşıyacaktır.<br />
Akurgal Amerika&#8217;da Princeton(1961), Almanya&#8217;da Berlin (1971), Avusturya&#8217;da Viyana (1981) üniversitelerinde birer yıl konuk profösör olarak ders vermiştir.<br />
	Bordeaux Üniversitesi (Fransa 1961), Atina Üniversitesi(Yunanistan 1988), Lecce Üniversitesi (İtalya 1990) ve Anadolu Üniversitesi (1990) kendisine Şeref doktoru sanını tevcih etmiştir.<br />
	Ekrem Akurgal, Federal Almanya Büyük Liyakat Nişan Yıldızlı Rütbesi (1979), Goethe madalyası (1979), T.C. Kültür Bakanlığımızın Büyük Ödülü (1981), İtalyan Commandatore Nişanı (1978) ve Fransa Cumhurbaşkanı tarafından verien Legion d&#8217;Honneuer Officier rütbesi (1990) sahibidir.<br />
	1960&#8242;lardan bu yana Akurgal İngiliz, Fransız, Alman, Yunan ve İspanyol televizyonlarında söyleşilerde bulunmuş ve belgesel programlarda yer almıştır.<br />
	Akurgal, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi&#8217;nde dekanlığı sırasında Türk Sanat Tarihi, Tiyatro ve Kütüphanecilik Bölümleri ile Epigrafi dalını kurmuş, fakültenin önündeki Sinan heykelini diktirmiştir.<br />
	Ekrem Akurgal, Türkiye&#8217;deki Alman Kültür Merkezleri İstişare Kurulu&#8217;nun Genel Başkanlığı&#8217;nı (1974-1994), Türkiye-Yunanistan Dostluk Derneği&#8217;nin Başkanlığı&#8217;nı (1988-1995), Ege Kültür Vakfı&#8217;nın Başkanlığını (1991-1997) yapmıştır.</p>
<p>Prof. Dr. Nimet Özgüç (15 Mart 1916, Adapazarı)<br />
	1940&#8242;ta Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesinde eğitimini tamamladı ve asistan oldu. 1943&#8242;te doktorasını verdi, 1948&#8242;de doçentliğe, 1948&#8242;de de porfösörlüğe yükseldi. 1984&#8242;de Ankara Üniversitesi&#8217;ndeki görevinden ayrıldıktan sonra da bilimsel çalışmalarını sürdürdü. Arkeolog Tahsin Özgüç ile evlidir.<br />
	1941&#8242;den sonra Samsun yöresindeki Dündartepe, Kavak-Kaledoruğu, Tekkeköy kazılarına katıldı. 1947&#8242;de Elbistan yüzey araştırmasında ve Karahöyük kazısında çalıştı. Sivas&#8217;ta Toprakkale ve Maltepe kazılarında çalıştı. 1948&#8242;de başlayan ve günümüze dek süren, Kültepe kazılarında önemli katkıları bulundu. Özellikle Kültepe mühür ve mühür baskılarını araştırdı. 1962&#8242;de Niğde&#8217;de aksaray yakınlarındaki Acemhöyük&#8217;te başlattığı kazıyla çok önemli, bir Hitit merkezini ortaya çıkardı. 1972-75 arasında Niğde yakınlarındaki Tepebağları Höyüğü&#8217;nde de bir kurtarma kazısı yaparak Demir Çağlardan Bİzans Dönemine değin buluntular veren bir yerleşim saptadı.<br />
	1978&#8242;de Orta Doğu Teknik Üniversitesi Aşşağı Fırat Kurtarma Kazıları çerçevesinde Adıyaman Samsat Höyük&#8217;te kazı çalışmalarını üstlendi. Önemli yapıtları arasında Karahöyük Hafriyatı, Kültepe Mühür Baskılarında Anadolu Grubu ve Kaniş Karumu 1b Katı Mühürleri ve Mühür Baskıları vardır.</p>
<p>Prof. Dr. Tahsin Özgüç (1916 Kırcalı, Bulgaristan)</p>
<p>	TÜrk Arkeolog. 1940&#8242;ta Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü&#8217;nü bitirdi ve asistan oldu. 1946&#8242;da doçentliğe, 1954&#8242;te profösörlüğe yükseldi. 1968&#8242;de aynı fakültenin dekanlığına getirildi. 1968-80 arasında da dört dönem Ankara Üniversitesi Rektörü olarak çalıştı. Daha sonra Yüksek Öğretim Kurulu&#8217;nda da  görev yaptı. Arkeolog Nimet Özgüç ile evlidir.<br />
	İlk kez 1945&#8242;te Ankara&#8217;da Anıtkabir alanı içinde yer alan tümülüs kazılarında Mahmut Akok&#8217;la birlikte çalıştı. 1947&#8242;de  Elbistan Ovasında araştırma yaptı. Karahöyük&#8217;te başlattığı kazıyla Geç Hitit Dönemi&#8217;nden kalma bir kutsal alan saptadı. 1948&#8242;de Kayseri yakınlarındaki Kültepe&#8217;de Kemal Balkan&#8217;la birlikte kazılara başladı.<br />
	1957&#8242;de Erbağa Horoztepe&#8217;de yaptığı kurtarma kazılarında İ.Ö. 2100&#8242;lere tarihlenen tunçtan mezar aramağanları ortaya çıkardı. 1959-68 yılları arasında Erzincan yakınındaki Alıntepe adlı, İ.Ö. 8. ve 7. yüzyıllara ait bir Urartu kalesinde kazı yaparak çok iyi durumda, surlarla çevrili bir <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kale/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kale">kale</a>, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/duvar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Duvar">duvar</a> resimleriyle bezeli bir saray-tapınak., sütunlu bir kabul salonu, mezar odaları, adak ve armağanlar ortaya çıkardı.<br />
	1967&#8242;de Kayseri&#8217;nin kuzeydoğusundaki Kululu yerleşiminde de kazı yaptı ve Geç Hitit, Helenistik ve Roma yapı katları buldu. Kululu&#8217;da Hiyeroglif yazılı anıtlarının yanı sıra kurşun rulo levhalar, küçük heykeller ve sfenksler gibi ilginç buluntular ortaya çıkarıldı.<br />
	Özgüç, 1973&#8242;te Hitit tarihinin aydınlatılmasında önemli rol oynayan, Zile yakınlarındaki Maşat Höyük&#8217;te kazılara başladı. Daha önce Ekrem Akurgal&#8217;ın kısa bir süre kazdığı bu höyükte ilk Tunç Çağından Demir çağına denk sürmüç bir yerleşme saptadı, önemli bulgular ele geçirdi. Tük Tarih Kurumu üyesi olan Özgüç 1982&#8242;de bu kurumun başkanlığını yapmıştır. Alman ve Amerikan arkeolojisi enstitülerinin ve İngiliz Akademisi&#8217;nin de üyesidir. 1979&#8242;da AFC Büyük Liyakat Nişanıyla onurlandırılmıştır.<br />
	Başlıca yapıtları arasında Kültepe Kazısı, Horoztepe , Kültepe-Kaniş, Asur Ticaret kolonilerinin Merkezinde yapılan Yeni Araştırmalar&#8217;ı sayabliriz.</p>
<p>Jean-Fronçois Champollion (23 Aralık 1790, Figeac,Fransa &#8211; 4 Mart 1832, Paris, Fransa)</p>
<p>	Fransız Tarihçi ve Dilbilimci. Mısır Hiyeroglif yazsını çözmüştür. Eski Mısır araştırmalarına bilimsel bir nitelik kazandırmıştır.<br />
	Champollion daha 16 yaşındayken Latince ve Yunanca&#8217;nın yanı sıra altı eski doğu dilini de öğrendi. Grenoble Akademisi&#8217;ne, Kopt dilinin Mısır&#8217;ın eski dili olduğunu öne süren, bugün yanlışlığı saptanmış bir bildiri sundu. Paris&#8217;te gördüğü öğrenimimnin ardından, 19 yaşına Grenoble Lisesi&#8217;nde tarih öğretmenliğine başladı. 1809-16 yılları arasında burada ders verdi, ayrıca hiyeroglif çözme çalışmalarıyla ilgilenmeye başladı. İngiliz doğa bilimcisi Thomas Young, üzerinde yunan alfabesiyle yazılmış mısırca çevirilerin bulunduğu Rozetta Taş&#8217;nı çözmede önemli başarı sağlamıştı. Onun ardından Champollion, hiyeroglif yazısını bütünüyle çözmeyi başardı.  1821-22&#8242;de Rosetta taşı üstündeki  hiyeroglif ve hiyerartik yazılarla ilgili makaleler yayınladı, ayrıca hiyerogliflerin yunan alfabesindeki karşılıklarının bir listesini çıkardı. Hiyeroglif yazısında bazı işaretlerin alfabetik olduğunu, bazılarının hecelerle belirtildiğini, bazılarının ise daha önce dile getirilmiş bütün bir düşünce ya da nesneyi gösterdiğini ilk saptayan Champollion oldu. Champollion&#8217;un başarıları bazı meslektaşlarının keskin ve çoğu kez kişisel eleştirilerine uğradı.<br />
	1826&#8242;da Louvre Müzesi&#8217;nin Eski Mısır koleksiyonuna müdür olan Champollion, 1828&#8242;de Mısır&#8217;a arkeolojik bir araştırma, gezisi düzenledi. 1831&#8242;de College de France&#8217;ta kendisi için özel olarak kurulan eski Mısır yapıtları kürsüsünde görev aldı. Bir mısırca dilbilgisi kitabı ile mısırca sözlük hazırlayan Champollion&#8217;un öteki yapıtları arasında Eski Mısır Hiyeroglif Sisteminin El Kitabı, Mısır Panteonu ya da Eski Mısır Mitolojik Figürleri Koleksiyonu sayılabilir.</p>
<p>Johann Joachim Winckelmann (9 Aralık 1717, Stendal, Prusya &#8211; 8 Haziran 1768, Trieste, İtalya)</p>
<p>	Yetişme yıllarında eski Yunan kültüründen özellikle de Homeros&#8217;tan çok etkilendi.1738&#8242;de Halle Üniversitesi&#8217;nde ilahiyat, 1741-42&#8242;de Jena Üniversitesi&#8217;nde tıp okudu. 1748&#8242;de Dresden yakınlarındaki Nöthinitz&#8217;de Bünau kontunun kütüphanecisi olduğu sırada Yunan sanatını yakından tanıdı. Yunan Resim ve Heykel Sanatındaki Yapıtların Taklit Edilmesi Üzerine Düşünceler adlı yapıtını da burada yazdı. gene bu yıllarda Katolik mezhebine geçti ve Roma&#8217;ya  yerleşerek, ilerde kardinal olacak Achinto&#8217;nun hizmetine girdi. Daha sonra ilerleyerek Vtikan&#8217;da kütüphaneci, ardından eski yapıtlar sorumlusu oldu, en son olarakda büyük özel antik yapıt koleksiyonlarından birinin sahibi Kardinal Albani&#8217;nin sekreterliğine getirildi.  Görevleri ve güçlü koruyucusu sayesinde Roma&#8217;nın sanat hazinelerini yakından tanıma ve aralarında Avrupa soylularının da bulunduğu ziyaretçilere sanat danışmanlığı yaparak becerilerini geliştirme olanağı buldu. Özel izinle sürdürülen kazıların ve ele geçen buluntuların gizli tutulduğu Pompei ve Herculaneum kentlerini gezdi.<br />
	Wincklemann&#8217;ın 1764&#8242;te yayımlanan Antik Çağ Sanat Tarihi adlı kitabı Antik Çağ sanatının organik bir gelişme izleyerek büyüyüp olgunlaştıktan sonra gerilediğini ileri süren, bir halkın sanatını açıklamada iklim,özgürlük ve zanaat gibi kültürel ve teknik etmenleri göz önünde tutan ve ideal güzelliğe bir tanımlama getirmeye yönelen ilk çalışma oldu. Antik Çağ Sanatını Phidias öncesi ya da Arkaik, Phidias ve Polykleytios gibi büyük heykelcilerin görkemli yapıtlarını verdiği İ.Ö. 5. yüzyılı ve heykelci Praksiteles&#8217;in  zarif üslubuyla etkinlik gösterdiği  İ.Ö. 4. yüzyılı içine alan Klasik, Yunan etkisi altındaki Helenistik ve Roma dönemleri olmak üzere bugün de kabul gören evrelere ayıran bu yapıtta Alman Edebiyat tarihi ve sanat eleştirisinin dönüm noktalarını oluşturdu. Sanat tarihinin ayrı bir uzamanlık dalı, arkeolojinin de beşeri bilimlerin bir kolu olarak ele alınmasının Wincklemann&#8217;la başladığı söylenebilir.<br />
	Wincklemann&#8217;ın gözlemleri Yunan sanatınının ruhuna uygun olmakla birlikte, hemen hepsi Helenistik Dönem yapıtlarına ya da Yunan yapıtlarının Roma döneminde yapılmış kopyalarına dayanıyordu. Yunanistan&#8217;ı ziyaret etmesi için dostlarından sık sık davet aldı, ama çok istediği halde bu amacını gerçekleştiremeden öldü. Yunan toprakları gibi Yunan sanatı da onun için görmekten çok düşünceyle ulaştığı bir ideal olarak kaldı.<br />
	Wincklemann uzun süre İtalya&#8217;da yaşadıktan sonra 1768&#8242;de Dresden ve VViyana&#8217;ya gitti. Roma&#8217;ya dönerken yolda Trieste&#8217;de kaldı. Orada tanışıp dostluk kurduğu eski bir dolandırıcı ve muhabbet tellalı tarafından çalışma masasında bıçaklanarak öldürüldü.<br />
	Wincklemann&#8217;ın dehası ve yazıları, kalsik sanata duyulan ilginin yeniden yaygınlaşması ve sanatta Yeni-Kalisk akımın başlamasında başka etmenlere kıyasla çok daha etkili olmuştur. Wincklemann&#8217;ın en önemli iki çalışmasından biri olan Gedanken temelde Yunan estetiğinin felsefi bir tanımlamasıdır. Geschichte ise, bugün artık aşılmış olsa da, bir bilim dalı olarak sanat tarihininin temellerinin atılmasında ve bu alanda bilimsel yöntemler geliştirilmesinde önemli rol ynamıştır.</p>
<p>Osman Hamdi Bey (30 Aralık 1842, İstanbul &#8211; 24 Şubat 1910, İstanbul)</p>
<p>	Büyük Figürlü Kompozisyonlarıyla Batılı Anlayışta resmin Türkiye&#8217;deki ilk temsizlicisi sayılan ressam, müzeci ve arkeolog.<br />
	Sadrazam İbrahim Erdem Paşa&#8217;nın oğludur. 1857&#8242;de <a href="http://www.genelbilge.com/tag/hukuk/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Hukuk">hukuk</a> öğrenimi için babası tarafından Paris&#8217;e gönderildi. Ama bir süre sonra Paris Güzel Sanatlar Yüksek Okulu&#8217;nda resim derslerine katılmaya ve özel atölyelere devam etmeye başladı. Bu arada arkeoloji derslerini de izledi. Katıldığı 2. Paris Dünya Sergisi&#8217;nde gümüş madalya kazandı. 1896&#8242;da İstanbul&#8217;a döndü, hemen ardından Vilayet-i Umur-ı Ecnebiye müdürü olarak Bağdat&#8217;a gönderildi. Oradaki memuriyeti sırasında resim çalışmalarını sürdürdü. 1871&#8242;de İstanbul&#8217;a döndü ve saraya Teşrifat-ı Hariciye müdür yardımcısı olarak atandı. 1875&#8242;te Hariciye Umur-u Ecnebiye katip olarak atandı, 1876&#8242;da Abdülaziz&#8217;in tahtan indirilmesiyle bu görevden alındı. 1877&#8242;de Altıncı Daire müdürlüğüne atandı. 4 Eylül 1881&#8242;de Müze-i Hümayun müdürlüğüne atandı. Bu tarihten sonra kültür ve sanat alanındaki çalışmaları yoğunlaştı. Bu görevi sırasında Osmanlı toprakları içindeki taşınabilir bütün sanat ürünlerini, toplama, koruma ve sergileme düşüncesiyle çalıştı. Çinili Köşk&#8217;te yer alan koleksiyon için 1891-1907 arasında mimar Alaxander Vallaury ile Arkeoloji Müzeleri binasını yaptırdı. 1884&#8242;te yeni bir Asar-Atika Nizamnamesi&#8217;nin çıkarılmasına ön ayak oldu.  Müze müdürlüğü sırasında pek çok kazı başlattığı gibi, İskendder Lahti&#8217;nin çıkarıldığı 1887 Sayda kazısına kendisi de katıldı. Arkeolog T. Reinach ile birlikte Sayda kazısıyla ilgili öenmli bilgilerin bulunduğuNecropole Royale du Sidon ve heykelci Ervant Oskan&#8217;la birlikte Le Tumulus de Nemwoud Dagh adlı kitapları hazırladı. Sanay-i Nefise Mekteb-i Alisi&#8217;nin (bugün Mimar Sinan Üniversitesi) açılması için büyük çaba harcadı. 1882&#8242;de müdürlüğüne getirildiği bu okulun 1883&#8242;te eğitime başlamasını ve Avrupa sanat okulları niteliğinde çağdaş bir sanat kurumu olmasını sağladı. </p>
<p>Kaynakça:<br />
Akurgal, Ekrem : Anadolu Kültür Tarihi , Tübitak Popüler Bilim Kitapları, Ankara 5. Basım Ekim 1998<br />
Ana Britannica: Cilt 2, 1986<br />
Ana Britannica: Cilt 5, 1986<br />
Ana Britannica: Cilt 17, 1986<br />
Ana Britannica: Cilt 19, 1986<br />
Ana Britannica: Cilt 22, 1986<br />
Bahn, Paul : Arkeolojinin ABC&#8217;si, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999<br />
Ceram , C.W. : Tanrılar Mezarlar ve Bilginler(Arkeolojinin Romanı), Remzi Kitabevi, İstanbul 5.Basım 1999<br />
Lloyd, Seton: Türkiye Tarihi(Bir Gezginin Gözüyle Anadolu Uygarlıkları) , Tübitak Popüler Bilim Kitapları , Ankara 4. Basım Ocak 1998 </p>
<p>Bölüm 3:Arkeolojinin Gelişiminde Dönüm Noktaları</p>
<p>	Arkeolojinin bir uğraş olarak ortaya çıkmasının rönesansa denk geldi. Bunun nedeni o dönem hümanistlerinin Eski Yunan&#8217;daki felsefeye, demokrasiye. özgür düşünce ortamına ve insana verilen değerden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu nedenlarden dolayı özellikle soylu kesimler, zengin aileler, kardinaller vb. eski Yunan dönemine ait eserleri toplamaya ve sergilemeye başladılar. Bir nevi moda olarakta görülebilir bu.<br />
	O zamanlar arkeoloji daha çok zengin kesim için bir nevi uğraştı. Fakat sonraları bu uğraş, çıkan eserler o kadar merak uyandırıcı olduki insanlar arkeolojiye daha bilimsel bir gözle yaklaşmaya başladılar. Bu noktada en büyük etkenlerden biri hiç kuşkusuz 18. yüz yılda M.Ö. 71 yılında yanardağ patlaması sonucu lav altında kalmış Pompei kentinin incelenmeye başlamasıdır. Lav altında kaldığı için eserler çoğu bozulmadan az hasar görerek yüzlerce yıl orada yatmıştır. Yani Pompei şehri arkeolojiye ve Eski Yunan medeniyetine meraklı olanlar için adeta bir cennet niteliğindeydi. Bu noktada J.J.Wincklemann Pompei kentinde yapıtığı kazıları bir eserde toplamış ve konu hakkındaki ilk akademik eseri veren şahıs olmuştur. Bundan sonra arkeoloji bir bilim olarak kabul görmeye başlamıştır.<br />
	Eski Yunan medeniyetine duyulan ilgiye rağmen Ön <a href="http://www.genelbilge.com/tag/asya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Asya">Asya</a> Arkeolojisi pek ilgi çekmemiştir. Ta ki Napeleon&#8217;un Mısır&#8217;a 1789&#8242;da düzenlediği sefere kadar. Napelon bu sefer sonucu Mısır&#8217;dan eski Yunan medeniyetinden çok daha önceki devirlere ait eserler getirmesiyle Ön <a href="http://www.genelbilge.com/tag/asya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Asya">Asya</a> Arkeolojisi de ilgi çekmeye ve canlanmaya başlamıştır. Mısır&#8217;da ki en ilgi çekici şey hiç kuşkusuz hiyeroglif denilen resim yazısıydı. Birçok bilim adamı bu yazıyı çözmeye çalışmış ancak şans Champallion&#8217;a gülmüştür. Bu andan itibaren Ön <a href="http://www.genelbilge.com/tag/asya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Asya">Asya</a> Arkelojisi&#8217;nin popüleritesinin Klasik Arkeoloji&#8217;yi bile geçtiği söylenebilir. Msırı bir ilgi odağı haline gelmiş ve bir çok bilim adamı akınlar halinde Mısır&#8217;a kazı için gitmeye başlamışlardır.<br />
	Kendi şahsi fikrime göre Eski Yunan Medeniyeti bu kadar ilgi çekmeseydi bile eninde sonunda Eski Mısır ile ilgilenen birileri çıkacağına inanıyorum. Çünkü insanın her zaman geçmişe ve bilinmeyene karşı doğal bir ilgisi vardır ve Mısır bu iki özelliği üzerinde toplamıştır. Günümüzde arkeoloji çok fazla yol katetmesine rağmen hala mısır hakkında bilinmeyen yüzlerce şey vardır.<br />
	1800&#8242;lerde tüm dünyayı saran hammadde ihtiyacı büyük devletlerin ilgisini Anadolu ve Ortadoğu devletleri üzerinde toplamıştır. Bu bölgelerin araştırılması için birçok Avrupa devleti Ortadoğu ve Anadoluya arkeolog ünvanı altında bir çok casus göndermişlerdir. Her ne kadar amaçları farklı olsa da bu casus-arkeologlar gittikleri bölgede bir çok kazı ve araştırma yaparak arkeolojiye yadsınamaz bir katkı da bulunmuşlardır.<br />
	 Anadolu günümüzde olduğu gibi geçmişte de Avrupa ve Asya arasında bir köprü görevi görüyordu. Bu da Andolu üzerinde sayısız uygarlığın kurulmasına neden olmuştu. Geçmişe karşı giderek artan merak insanları Anadolu&#8217;ya yöneltmiştir. Osmanlı Devleti&#8217;nin bu konudaki ilgisiz tutumu ve duyarsızlığı mezar soyguncuları ve bilim adamları için Anadolu&#8217;yu ilgi odağı yapmıştır. Osamanlı Devleti&#8217;nin o dönemde yabancılar tarafından çıkarılan eserleri para karşılığı onlara satması ise şu an çok acısını çektiğimiz bir kayıp olmuştur. Dışarı götürülen eserler arasında şu an <a href="http://www.genelbilge.com/tag/british-museum/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with British Museum">British Museum</a>&#8217;da sergilenmekte olan Bergama Zeus Sunağı bile vardı.<br />
	Sonuç olarak Anadolu bu devirde tam bir yağma altındaydı. Bunlar arasında en büyük zararı veren hiç kuşkusuz Schilemann&#8217;dır. Schilemann Çanakkkale&#8217;de bulunan Troya&#8217;yı kazmıştır. Yalnız bu kazı arkeolojik bir kazı olmaktan çok uzak bir mezar hırsızının yapacağı görünümde bir kazıdır. Bu kazı sonucunda değeri para ile ölçlemiyecek derecede önemli eserler bulmuştur. Bunlar arasında Akha Kralı Agamennon&#8217;un altın maskesi, Troya&#8217;lı Helen&#8217;in değerli taşlardan yapılmış takılarını sayabailiriz. Bu takıları Schilemann sevgilisine hediye etmiştir ve günümüzde yeri bilinmemektedir. Schilemann bu kazı sonucunda höyüğe çok fazla zarar vermiştir ve belkide bulduğundan çok daha fazlasını yok etmiştir.<br />
	Anadolu&#8217;ya bu kadar yağma yapılmasından sonra en sonunda, konuyla ilgili bir kaç kişinin (örneğin Fethi Ahmet Paşa) çalışmalarıyla Osmanlı Devleti de en sonunda arkeoloji ile ilgilenmeye başlamıştır.<br />
	Bu devirde Fethi Ahmet Paşa&#8217;nın Türk arkeolojisine katkısı çok büyüktür. Abdül Mecit&#8217;i onun Yalova&#8217;da bulduğu Kral İnsantine&#8217;e ait taşları da kullanarak bir müze kurmaya ikna etmiştir ve müze bazı kaynaklara göre 1845, bazı kaynaklara göre de 1846 yılında kurulmuştur. Bu müzenin adı Kraliyet ve ya saltanat müzesi anlamına gelen Müze-i Humayun&#8217;du. Osmanlı Devleti&#8217;nde arkeoloji için en önemli gelişmelerden biri Marif Nazırı Saffet Paşa sayesinde gerçekleşmiştir. Saffet Paşa bir genelge yayınlamıştır bu genelge bütün vilayetlere gönderilmiştir. Genelgede bulunan bütün tarihi eserlerin Müzeye teslim edilmesi emredilmektedir. Bu sırada müzenin başına ilk kez resmi bir müdür getirilmiştir. Bu müdür Goold adında bir İngilizdi. Goold&#8217;tan sonra Mahmut Nedim Paşa müze müdürlüğüne getiriliyor ve bu dönemde müze oratadan kaldırılıyor.<br />
	Bundan sonra  toplanan eserlerin birikmesi üzerine Çinili Köşk müze olarak kullanılmaya başlanıyor. Bütün bunlara rağmen Anadolu&#8217;da ki yağma ise halen devam etmekte. Aydınların baskısıyla ilk Asar-Atika yayınlanıyor ancak bu yağmayı daha çok artırıyor(daha önce belirtildiği üzere bkz. Bölüm 2: Arkeolojinin Tarihi). Sonuç olarak Osamanlı Devleti&#8217;nde tüm bu çalışmalara rağmen arkeoloji konusunda kayda değer bir başarı sağlanamamış ve çok değerli tarihi eserler tek tek yurt dışına gitmeye devam etmiştir. Bunun nedeni Osmanlı Devleti&#8217;nin kültürel konulara olan ilgizliğinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Konuya gerçekten ciddi bir biçimde yaklaşacak biri olmadığı için Osmanlı da ilgisizliğini sürdürmüştür.<br />
	Bu Osman Hamdi Bey&#8217;in müze komüsyonuna seçilmesine değin sürmüştür. Müzenin başına getirilmiş ve yeni bir müze kurulmasını istemiştir. Müzeye ek binalar yapılmış ancak bununla yetinmeyip yeni bir müze açma talebini hayata geçirmeyi başarmış ve ilk arkeoloji müzesinin yapılmasını sağlamıştır. Bunun yanında br de kütüphane kurmuştur. Aydınların desteğiyle 1877&#8242;de 2. Asar-Atika&#8217;nın yayınlanmasını sağlamış ve böylece tarihi eserlerin yurtdışına gitmesi önlenmiştir. Osman Hamdi Bey bundan sonra tüm enerjisini yapılan kazıları denetlemeye, restorasyon çalışmalarına ve yurt dışına kaçırılan eserlerin geri getirilmesine harcamıştır. Osman Hamdi Bey&#8217;in Türk arkeolojisine katkısı çok büyüktür. Halkı az da olsa kültürlendirmeyi başarmıştır. Osmanlı Devleti&#8217;nin dörtbir köşesinde kazı başlatmış ve bu kazılar Kurtuluş Savaşı&#8217;na kadar devam etmiştir.<br />
	Ancak Osman Hamdi Bey&#8217;in tüm bu çabalarına rağmen 1. Dünya Savaşı&#8217;nda Osmanlı Devleti&#8217;nin sadece savaş, askeri ve siyasi konulara odaklanmasıyla eser kaçakçılığı tamamen kontrolden çıkmıştır ve bu Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin kurulmasına değin böylece sürüp gitmiştir.<br />
	Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin kurulmasından sonra Atatürk arkeoloji konusuna çok önem vermiş ve &#8220;Toprağın üstündekilere ne kadar sahip çıkıyorsak altındakilere de o kadar sahip çıkmalıyız&#8221; sözüyle desteklemiştir. İlk olarak Ahlatlıbel ve Alacahöyük olmakla birlikte yurdun dört bir yanında kazılar başlatmıştır. Bir arkeoloji okulu açılmasını istemiş<br />
 ve şu an ki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji bölümünün açılmasını ve bu bölüm için yurtdışından hocaların getirilmesini sağlamıştır. Bunun yanında Belleten adında hala yayınlanmakta olan bir arkeoloji dergisinin çıkarılmasını istemiştir.<br />
	Atatürk Anadolu topraklarında yatan tarihi geçmişin farkındaydı ve bu yüzden arkeolojiye bu kadar önem vermiştir. Başlattığı kazıların hala birçoğu devam etmektedir. Bunun yanında arkeoloji bölümünü açmakla bu zenginliği incelemek için türk arkeologlar yetiştirilmesini sağlamıştır ve bu bölümden şu an dünyaca tanınan arkeologlarımızdan bazıları (Örneğin: Ekrem Akurgal, Tahsin Özgüç, Nimet Özgüç, Kutlu Emre) yetişmiştir.Bunun yanında Türk Tarih Kurumu&#8217;nun kurulmasını sağlamıştır.<br />
	Şu an Türkiye eserlerin bolluğu, güzelliği ve özellikle çeşitliliği bakımından dünyada en ön sırada yer alan 3-4 ülkeden biridir. Atarük&#8217;ün arkeolojiye büyük önem vermesi ve Türk Tarih Kurumu&#8217;nu kurması sayesinde Türk Arkeologları her bakımdan gerekli kitap, araç ve araştırma giderlerine sahip oldukları için Türk Arkeolojisi Batı standartları ölçüsündedir.<br />
	Atatürk Selçuk ve Osmanlı tarihine değer veridği ölçüde, Eski Anadolu uygarlıklarına da önem vermiş ve yurdumuzun eski eserler yönünden dünyada ön sırada yer almasını sağlamıştır. Eski uygarlıkların ortaya çıkarılması hem turizm yönünden kültür varlıklarımızı zenginleştirmiş hem de Türkiye&#8217;nin dışarıdaki kötü tanınmış imajının büyük ölçüde düzelmesine yardımcı olmuştur. </p>
<p>Kaynakça:<br />
Akurgal, Ekrem : Anadolu Uygarlıkları , Net turistik Yayınlar, 6.Baskı,  1998<br />
Ana Britannica: Cilt 2, 1986<br />
Bahn, Paul : Arkeolojinin ABC&#8217;si, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999<br />
Ceram , C.W. : Tanrılar Mezarlar ve Bilginler(Arkeolojinin Romanı), Remzi Kitabevi, İstanbul 5.Basım 1999<br />
Ceram, C.W. : Tanrıların Vatanı Anadolu, Remzi Kitabevi, İstanbul 5.Basım 1999 </p>
<p>Bölüm 4: Arkeolojinin Halkbilimi ile İlişkisi</p>
<p>	Kültürler doğar, gelişir ve kaybolur. Bazısı yiter gider bazısı ise kalır ama varolan kültürler hep bir gelişim içerisindedir. Toplum içindeki siyasi, kültürel, bilimsel olaylar, değişimler, gelişmeler ve evrimler üstüste binerek kültürü oluşturur. Bir kültürün o anki durumunu anlamak için onun geçmişini de bilmek gerekir. Halkbilimi bilindiği üzere bir ülke ya da belirli bir bölge halkına ilişkin maddi ve manevi alandaki kültürel ürünleri konu edinen, bunları kendine özgü yöntemleriyle derleyen, sınıflandıran, çözümleyen, yorumlayan ve son aşamada da bir birleşime vardırmayı amaçlayan bir bilimdir. Dolayısıyla halkbilimi bir toplumu her yönden inceler. Neredeyse tüm bilimlerdeki gelişmelerin sonuçları halkbiliminde toplanır ve halkbilimi bunları kendine göre sentezler.     Sonuçta sadece o toplumun veya bölgenin bugünü ile değil geçmişi ile de ilgilenir. Dolayısıyla iilgilendiği noktalardan biri de hiç kuşkusuz o toplumun veya bölgenin tarihidir. Arkeoloji işte bu noktada devreye girer. Daha önce belirtildiği gibi (bkz. Bölüm 1:Arkeolojinin Tanımı) gerek yazılı gerekse de yazısız tarihin incelenmesinde halkbilimine yardımcı olur.<br />
	Bir ulusun, bir halkın , bir yörenin ya da bir etnik grubun yaşamıyla ilgili çeşitli yanlarını, adetlerini, geleneklerini, göreneklerini, inanmalarını, becerilerini vb. yazıya geçirmiş kimselerin yazma ya da basılı yapıtları, yazıya dökülmüş anıları, gezi notları, gözlemleri izlenimleri yazılı kaynakları oluşturur. Yakın tarihlerin yazılı kaynakları hiç şüphesiz çoğunlukla tarih bilimi sayesinde kolaylıkla ulaşılabilecek kaynaklar haline gelmişlerdir. Ama örneğin çok daha eski tarihlerdeki toplum yaşamıyla şimdikini kaşılaştırmak istersek&#8230; Bu noktada arkeoloji yardımcı olacaktır.<br />
	Şu an hala dünyanın değişik yerlerinde Cilalı Taş Çağı&#8217;nı yaşamakta olan toplumların var olduğunu biliyoruz. Peki bu toplumları çok daha eski çağlarda Cilalı Taş Çağı yaşayamış ve şu an modern bir toplum statüsüne erişmiş toplumlarkla karşılaşmak istersek&#8230; Bu noktada yine arkeoloji bize yardımcı olacaktır.<br />
	Örneğin Konya yakınındaki Çatalhöyük yerleşmesinde Neolitik devire (M.Ö.8000 &#8211; M.Ö. 4500)  ait bulunan duvar resimlerinde ölen aile bireylerinin yine aile bireyleri tarafından, cesedin kafasının kesilip, kanının bi kuyuya akıtlıp, vücudun derisinin yüzülüp daha sonra akbabalara yedirildiği ortaya çıkarılmıştır. Yapılan kazılarda o devire ait konutlarda bulunan seki denilen oturma sıralarının altında gömülü kafataskarı ve insan keimlerine rastlanmıştır. Burdan anlıyoruz ki cesetler tanrı olarak saydıkları akbabalar tarafından etten arındırılıp sadece kemik haline getiriliyor ve bu kemikler evin altına gömülüyordu. Böylece hem tanrıya bir sunu yapılmış olunuyor hem de cesedin çürüyüp kokması önleniyordu. Bu uygulamanın hala Budapeşte&#8217;nin bazı bölgelerinde uygulandığını görüyoruz. Bu iki toplumun ilişkisini ve <a href="http://www.genelbilge.com/tag/belki/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Belki">belki</a> de tek toplumun evrimini açıklamakta önemli bir gelişmedir. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/belki/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Belki">Belki</a> iki toplum geçmiş zamanda kültür alışverişinde bulunmuşlardı <a href="http://www.genelbilge.com/tag/belki/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Belki">belki</a> de Anadolu&#8217;dan Macaristan&#8217;a doğru bir göç olmuştu. Sonuçta ikisi de halkbiliminin ilgi alanına girer.<br />
	Bir başka örneğe bakarsak. İlk zamanlar yani neolitik <a href="http://www.genelbilge.com/tag/devir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Devir">devir</a> ve öncesinde insanlar tanrı olarak doğa kuvvetlerine taparlardı. Ateş, su, ağaç vb. Bunlara kurbanlar verir ve kendi yöntemleriyle bu tanrı dedikleri kuvvetleri hoşnut tutmak için çaba sarfederlerdi. Bunlar karşılığında da onlardan bazı şeyler umarlardı. Örneğin yine Çatalhöyük ve yine neolitik devirde içinde boğa başlarının bulunduğu ve boğaların  resmedildiği bir çok konut bulunmuştur. Bu diğer doğa kuvvetleri gibi boğanın da kutsal olduğunu gösteriyor. Daha sonraları tanrı anlayışı değişti ve bir çok toplumda çok tanrılı dinler oluşmaya başladı. Bu dinlerde bir tanrılar alemi (pantheon) vardı ve daha somut halde düşünülüyordu bu tanrılar. Bunların başında hiç şüphesiz Mısır ve Yunan pantheonları gelmektedir. Bunun dışında Babil, sümer, hitit pantheonlarını sayabiliriz. (Yalnız şunu belirtmek gerekmektedir ki her toplum aynı zaman diliminde bu çok tanrılı dine geçmemiştir ve hatta bazıları hiç geçmemiştir ancak genel görünüm yani önemli uygarlıkların bu devri yaşadığı görünümündedir) Bu tanrılara da kurbanlar verilmekte, insanlar onlardan birşeyler dilemekte, hastalıkları, kıtlıkları tanrılar insanlara kızdığı için çıkardıklarına inanmaktaydı insanlar. Bu tanrıların varlığını antik kaynaklardan, onlar adına yapılan tapınaklardan ve hatta basit çanak çömleklerden öğrenmekteyiz.  Daha sonra ise tek tanrılı dönem geldi. Bunlardan ilki musevilik, ikincisi hristiyanlık ve üçüncü ve sonuncusu ise müslümanlıktı. Bu dinlerde ise tek bir tanrı var ancak yine de çok şeyin değiştiğini genel bakış açısıyla söylenemez. Diğer ikisinde olmasa bile Müslümanlıkta hala kurban verildiğini görmekteyiz(Şu an sadece Tevrat&#8217;ın gerçekliğini kanıtlamak için -genel olarak pek kabul görmese de- bir arkeoloji kolu vardır). Genel olarak baktığımızda bilinen tarihin başlangıcından beri bir güce inanma ve ona kurban verme olgusunu görüyoruz.  Toplumlar ne kadar değişip, gelişse de bazı şeylerin değişmediğini göstermekte basit ama sağlam bir örnektir kanımca. Ayrıca bu ilahiyat arkeoloji ve halk bilimi ilişkisini de ortaya koymaktadır.<br />
	Din konusuna değinmişken, arkeoloji için (özellikle klasik arkeoloji) tapınaklar ve anıtlar en önemli kaynaklardan biridir. Çünkü tapınaklar o dönemin dinsel inanışları hakkında bilgi vermekle kalmaz o dönem mimari tarzı (kullanılan taş cinsi, taşların nasıl işlendiği vb.) ve ulaşılan teknoloji hakkında da önemli bilgiler verir. Bu konudaki kuşkusuz en güzel örnekler görkemli Eski Yunan tapınakları (Örneğin Efes <a href="http://www.genelbilge.com/tag/artemis/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Artemis">Artemis</a> tapınağı: 110m*55m boyunda olup mermerden yapılmıştır) ve hala nasıl yapıldığı tam olarak bilinemeyen Mısır Piramitleri&#8217;dir.<br />
	Arkeoloji daha önce belirtildiği gibi sadece bu tip olayları değil en sıradan şeyleri bile ilgiyle ele alır. Örneğin geçmiş toplumların yemek yeme alışkanlığı, giyimleri, süslenmeleri konutlarını nasıl düzenledikleri gibi. Arkeoloji gerek yazılı kaynağın olduğu devirlerde gerekse yazılı kaynağın olmadığı devirlerde de bunu inceler. Örneğin yapılan kazılarda ele geçen başlıca gereçler arasında kap-kaçak, seramikler, kumaş parçaları, süs eşyalarını (küpe, toka gib) sayabiliriz. Bunlar o dönem insanın günlük yaşamını anlatan en belirleyici örneklerdir zaten.<br />
	Bunun dışında mezarlar ve nekropolleri de  arkeoloji ve halkbiliminin ortak konuları arasında değerlendirebiliriz. Halen dünyanın çeşitli yerlerinde görülen mezar hediyeleri arkeolojinin çok önem verdiği konular arasına girmektedir veya dünyanın bazı yerlerinde görülen kremasyon dediğimiz ölü yakma ayinleri. Bunlar da halklar ve bölgelerin arasındaki ilişkileri belgeleyebileceği gibi toplumların gelilşimini de anlamak için kaynak olarak gösterilebilir.<br />
	Ayrıca daha önce bolca değinildiği gibi arkeoloji toplumlar ve bölgeler arasındaki ilişkilerde karanlıkta kalmış yönleri açığa çıkarmaktadır. Örneğin Yunanistan&#8217;a ait Girit adasındaki Knassos sarayında bulunan seramikler arasında Mısır özelliklerini açıkça taşıyan seramiklere rastlanmaktadır. Bu Doğu ve Batı Akdeniz arasındaki ticari ilişkiyi ortaya koymaktadır. Bunun yanında yine Knassos sarayında bulunan üzerinde bir Mısır Firavununa ait bir mühür bulunan  ritüel bir seramik de bulunmuştur. Bu iki toplum arasındaki dinsel ilişkiyi belgeler ve devletsel olarak da birbirlerini tanıdıklarını gösterebilir.<br />
	Sonuçta halkbilmi ve arkeoloji ne kadar ayrı gözükselerde halkbilimi bir toplumun, bir bölgenin geçmişini anlamak için ilk önce tarih bilimini daha sonra arkeolojiye başvuracaktır. Bunun yanında arkeolojinin de o dönemin toplumsal yönlerini tam olarak anlaması ve ona göre hareket etmesi gerektiğinden halkbiliminden yararlandığı noktalar vardır. </p>
<p>Kaynakça:<br />
Örnek, Sedat Veyis : Türk Halkbilimi, İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı Ankara 1977<br />
Akurgal, Ekrem : Anadolu Uygarlıkları , Net turistik Yayınlar, 6.Baskı,  1998</p>
<p>Bölüm 5: Yorum ve Arkeolojinin Halkbilimine Katkısı</p>
<p>	Halkbilimi bilindiği ve daha önce bir çok kez tekrarlandığı üzere diğer bilimlerin sonuçlarına kendinde toplayarak sentezleyen önemli bir bilim dalı. Arkeoloji ise tarih biliminin ulaşamadığı noktaları açığa çıkaran bir bilim dalı. Bu tanımlara bakacak olursak yine daha önce belirtildiği gibi arkeoloji kanımca halkbilimi için oldukça gereklidir. Çünkü başka, belki biraz eksik bir tanımla halk bilimi insan yaşamını nerde olursa ve kim olursa olsun ele alır. Ve insan yaşamı da elbette sadece günümüzle sınırlı değildir. Şu an yaşadığımız toplum / toplumlar bir çok evre geçirmiş , bir çok değişimden sonra şimdiki haline ulaşmıştır. Dolayısıyla halkbilimi insanın geçmiş zamanlardaki yaşamı ile de ilgilenmektedir. Ve insanın geçmişteki yaşamı elbetteki sadece yazılı belgerden öğrendiklerimizle sınırlı değildir. Çok daha öncesi ve belki de çok daha önemli bir geçmiş yatmaktadır yazılı belgelerin ilk ortaya çıktığı devirlertden öncesinde. İşte arkeoloji bu karanlıkta kalmış diyebileceğimiz devirleri araştırarak halk bilimine değeri göz ardı edilmez  bir katkı yapmaktadır.<br />
	Ayrıca arkeoloji bir çok  bilimle halkbilimi arasında köprü görevi görmektedir. Örneğin bir önceki bölümde belirtildiği gibi ilahiyat veya mimari vb.<br />
	Bir önceki bölümde belirtilen örnekleri genel olarak toparlamak gerekirse arkeoloji toplumların geçmişteki günlük yaşayışlarını, devlet ve din işlerini, birbileri ile olan ilişkilerini, birbirleri ile yaptıkları ticaretleri, o günlerden günümüze kalan adetleri incelemekte ve sonuçlar çıkarmaktadır.<br />
	Ayrıca şunu da belirtmek isterim, özellikle bir üst bölümde belirtilen arkeoloji ve halkbiliminin ilişkisindeki ortak noktalar gibi, bu iki bilimin ilişkisini sağlayan bir çok küçük ama önemli bağlayıcı yön olduğuna inanmaktayım.<br />
	Her alanda olduğu gibi incelenen konuların sağlam temellere oturtulması gerekmektedir. Arkeoloji halkbilimi için bunu sağlamada yukarda sayılan sonuçlardan dolayı önemli bir etmendir. Halkbilimi de bu yukarda sayılan sonuçlardan yararlanarak günümüzdeki toplumun temelllerinin nereye dayandığını özümsemekte ve bölgeleri, halkları, toplumları bu bilgiler ışığında incelemektedir. </p>

<p class="sayac_bilgi">0 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/arkeolojinin-tanimi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aydın İli</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/aydin-ili.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/aydin-ili.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Oct 2009 18:36:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Şehirlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Bati]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[BüYüK Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[Darp]]></category>
		<category><![CDATA[Dogu]]></category>
		<category><![CDATA[Frigler]]></category>
		<category><![CDATA[Gelen]]></category>
		<category><![CDATA[Hitit]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Kendi]]></category>
		<category><![CDATA[Kilikya]]></category>
		<category><![CDATA[köy]]></category>
		<category><![CDATA[Lidya]]></category>
		<category><![CDATA[Milet]]></category>
		<category><![CDATA[Mimarlik]]></category>
		<category><![CDATA[Misir]]></category>
		<category><![CDATA[Nitekim]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Uzak]]></category>
		<category><![CDATA[Yunanistan]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10931</guid>
		<description><![CDATA[Tarihçesi Aydin, Bati Anadolu Bölgemizde tarih ve uygarligin izlerini tasiyan, dünyanin ender yerlerinden biridir. Tarihin çesitli evrelerindeki degisik kültür birikimlerinin açik bir müzesidir. Tarihi M.O. 7000 yilina dayanan bu topraklarda yerlesen ilk insanlar kimlerdir? Nerelere nasil yerlesmislerdir? Bu sorulara açiklik getirecek el yapimi kayitlar elimizde mevcuttur. Bu eserlerde M.O. 5000 yilindaki koy kültürü, M.O. 3000 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> <strong>Tarihçesi</strong></p>
<p>Aydin, Bati <a href="http://www.genelbilge.com/tag/anadolu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Anadolu">Anadolu</a> Bölgemizde tarih ve uygarligin izlerini tasiyan, dünyanin ender yerlerinden biridir. Tarihin çesitli evrelerindeki degisik kültür birikimlerinin açik bir müzesidir.<br />
Tarihi M.O. 7000 yilina dayanan bu topraklarda yerlesen <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ilk/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ilk">ilk</a> insanlar kimlerdir? Nerelere nasil yerlesmislerdir? Bu sorulara açiklik getirecek el yapimi kayitlar elimizde mevcuttur. Bu eserlerde M.O. 5000 yilindaki koy kültürü, M.O. 3000 yilinda sehir devletleri kültürüne dönüsmektedir. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yeni/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yeni">Yeni</a> gelenlerin M.O. 2000 yilindan itibaren devlet kurarak Anadolu kültürüne katkida bulunduklarini görüyoruz.<span id="more-10931"></span></p>
<p>M.Ö. 14. VE 12. yy da Ege ve Dogu Akdenizin her yanina dagilan halk topluluklari kavimler halinde Ege kiyilarina kadar geldiler. Bu göç sonucunda Hitit devleti, Troia Kralligi, Miken kolonileri yikilmistir. Bu kavimlerden Aioller ve Ionlar Bati Anadolu&#8217; da, Büyük ve Küçük Menderes ovalarina yerlestiler ve Lidya Kralligi bünyesinde 12 kiyi kenti kurdular, site denilen bu kentlerde deniz ticareti gelistirildi. Siyaset, sanat, bilim, felsefe, mimarlik, alaninda da sosyo-kültürel etkinlikler yarattilar. </p>
<p>Lidya döneminde, Tralles kenti, Karya, Kilikya, Iran ve Suriye ve <a href="http://www.genelbilge.com/tag/uzak/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Uzak">Uzak</a> Dogudan gelen ticaret mallarinin toplandigi ve Ege limanina gönderildigi dagitim merkezi durumundaydi. Ayrica Büyük Menderes vadisinde yetistirilen ürünler Milet limanindan Yunanistan, Roma, Misir ve Fenike&#8217;ye ihraç edilmekteydi. Nitekim Lidya gerek kendi kaynaklari gerekse topladigi vergilerle olaganüstü gelisti, bölge ekonomisinde önderlik etti. Dünyanin ilk parasini darp eden ülke oldu. </p>
<p>Frigler, Anadolu&#8217;da ilk büyük devleti kurdular. M.O. 1200 yilinda Büyükmenderes&#8217;in yukari platosuna yerlestiler. Frigler&#8217;in Trak Kavimlerinden oldugu Iiliryalilar&#8217;in saldirisi üzerine Bogazlar&#8217;dan geçerek Geldiklerini, Hitit kiralligini yiktiklarini biliniyor.</p>
<p>lonlar&#8217;in M.O. 1200 yilinda Gediz ve Büyükmenderes ovalarinda kurmus olduklari sehirlerin en Önemlisi Milet sehri idi. lonlar felsefede önemli asamalar yaptilar. Matematik ve Astroiiomi bilgini Thales (Tales) herseyin ana elemtinin su oldugunu ileri sürdü; Lidylilar&#8217;la Modyalilar arasinda yapilan savastaki günes tutulmasi olayini önceden hesapladi. Miletli diger bir bilgin Anoksimandros, herseyin baslangicinin &#8220;sinirsizlik-sonsuzluk&#8221; oldugunu ileri sürdü. </p>
<p>M.Ö. 5.YY da Irandan gelen Perslerin istilasi sonucunda dogu kültürü ile tanisan Bati Anadolu kentlerinde Greko-Pers denilen yeni ve özgün bir kültür sentezi olustu. M.O. 546 yilinda Lidya krali Krezüs, Pers krali Kyros (Kurus) ile yaptigi savasi kaybedince, Ion sehirleri Pers Kraligi&#8217;na baglandilar. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/persler/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Persler">Persler</a>&#8217;in hosgörüsüz davranislari kolonileri ile Sehirlerin baglarini kopardi. M.O. 500 yilinda karisikliklar basladi. Perslerin bölgedeki egemenligi Mekadonya&#8217; nin basina Aleksandr gelene dek devam etti ve Hellenistik dönem basladi. Tüm bu istilalar sirasinda Tralles odaksal konumu nedeniyle askeri üs olarak kullanilmistir. </p>
<p>M.Ö. 1.ve 2. YY.da Roma yönetimi altinda kalan bölge, ekonomik, ticari ve kültürel alanda önemli gelismeler gösterdi. Romalilarin yerel kültürü benimsemeleri, kaynaklari, yollari ve ticareti gelistirmesiyle yöredeki antik kentler, özellikle Efes, Milet, Tralles, Aphrodisias kalkindi, büyük boyutlu anitsal yapilarla donatildi. </p>
<p>M.S. 4. Y.Y. sonlarinda Roma imparatorlugunun ikiye ayrilmasi sonucunda Anadolu tümüyle dogu Roma diger bir deyisle <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bizans/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bizans">Bizans</a> egemenliginde kaldi. Antik tapinaklar kiliseye, tiyatrolar savunma kulelerine dönüstürüldü. Düz alanlarda bulunan kentlerin çevreleri yüksek surlarla koruma altina alindi. Ramsey&#8217; e göre Tralles açik alanlardan, bir çayin sürükleyip getirdigi tas yiginlarinda olusmus bir tepe üzerine alindi. Böyle bir ortamda, 10.YY. dan itibaren devam eden Türk göçleriyle gelen Türkmenler kirsal alanlari hemen hemen bosalmis olarak buldular. </p>
<p>Anadoludaki erken dönem Türk kolonizasyonu sistematik bir fetih olmaktan öte küçüklü büyüklü göç gruplarinin Anadolu&#8217;ya gelerek kirsal yöre halklariyla uzlasmasi ve ekonomik kaynaklari paylasmasidir. Türkler denizlere ulasmadikça uluslararasi ticaretin disinda kalacaklarini gördüklerinden Anadolu yarimadasini çevreleyen yabanci kusatmasini kirarak denizlere ulastilar. Önceleri merkezi otoritenin ortadan kalkmis olduguna sevinen Latinler, bölgeye daha önceleri göçle gelmis olan Türkmen topluluklari ile yeni gelenler arasindaki yakinlasma ile yüzyüze geldiler. Böylece belli bir isim (Aydin Beyligi) ve bayrak altinda Ege denizinin Anadolu kiyilarinda siyasi ve ekonomik gücü elde eden Türkmenler denizcilikle tanismislardir. </p>
<p>Aydin beyliginin hükümdarlari kültür, sanat ve bilim hayatina önem vermislerdir. Yörede günümüze ulasan cami, medrese, türbe gibi mimari eserlerin yanisira günümüze ulasan ve çesitli kütüphanelerde bulunan degerli el yazma eserler bulunmaktadir. Aydinogullari Beyligi, 14. YY.&#8217;in sonlarinda Osmanli Devletine katilmistir. </p>
<p>Osmanli Imparatorlugunu son döneminde bati Anadolu&#8217;da yayginlasan çetecilere &#8220;EFE&#8221; denilmistir. Genelde Ege kirsal alaninda tek tek ya da gruplar halinde yasayan gözüpek dürüst, mert kisilerdir. Baskanlari &#8220;Efe&#8221;, yardimcilari &#8220;Zeybek&#8221; ve &#8220;Kizan&#8221; adiyla anilir. Efelik 10.y.y.&#8217; in sonunda Yusuf Pasa ile baslamis olup, en bilinenleri, 17.y.y. da Sivri Bölükbasi, 19.y.y. da Atcali Kel Memet ve nihayet 20.y.y. da Yörük Ali&#8217; dir. Bu efeler adaletsizlige ve haksizliga ugradiklari gerekçesiyle hükümete baskaldiran silahli eylemcilerdir. Zenginden alip fakire vermisler, milli mücadele yillarinda kurtulus yanlisi savasçilar olmuslardir. Milli mücadele yillarinda bölgenin Yunanlilarca isgali karsisinda yörenin yurtsever asker, aydin ve din adamlari efeleri yurt savunmasina davet etmisler ve Yörük Ali Efe grubu olusturulmustur. Az sayida maiyetiyle daginik halde Yunan askerleriyle mücadeleye giren Yörük Ali Efe ile birlikte Demirci Mehmet Efe ve maiyetindekiler giderek artan direnis göstermis ve Yunan askerlerinin geri çekilmelerini saglayarak çok etkili olmuslardir. Düsman isgalinden kurtulus günü olan 5 Eylül Kuyucak, Nazilli, 6 Eylül Söke, 7 Eylül Aydin&#8217;da her <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yil/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yil">yil</a> törenlerle kutlanmaktadir.</p>
<p>İlçeleri: Bozdogan , Buharkent , Çine , Didim , Germencik , İncirliova , Karacasu , Karpuzlu , Koçarlı , Kösk , Kusadası , Kuyucak , Nazilli , Söke , Sultanhisar , Yenipazar.</p>
<p>Cografi Konum :  Aydin; Dogu <a href="http://www.genelbilge.com/tag/avrupa/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Avrupa">Avrupa</a>, Orta Asya ve Orta Dogu üçgeninin tam ortasinda yer alan, Türkiye&#8217;nin tarim, sanayi ve dis ticaret ile turizm faaliyetlerinin birarada bulundugu, ekonomisi en gelismis bölgelerden olan Ege Bölgesi içindedir.</p>
<p>Aydin ili ilk çaglardan beri verimli topraklari, elverisli, iklimi, ticaret yollari üzerinde bulunmasi nedeniyle önemli bir yerlesim merkezi olmustur. Tarihi süreç içerisinde çesitli uygarliklara besiklik etmis, bugün hala geçmisin derin izlerini tasiyan güzel yurt köselerimizden biridir. Günümüzde de tarimsal faaliyetlerin yogunlugu ve çesitliligi, turizm olanaklarina sahip bulunmasi il&#8217;in önemini giderek artirmaktadir.</p>
<p>Aydin, Anadolunun batisinda, Ege Bölgesi&#8217;nin güneybati kesiminde kiyi Ege bölümündedir.Kuzeyinde Izmir, Manisa, dogusunda Denizli, güneyinde Mugla ve batisindan Ege Denizine açilir.Kuzey ve güneyi daglik, engebelidir, iki bölüm arasinda iki yandan faylarla sinirlanmis ve sonradan alüvyonlarla örtülmüs genç bir çöküntü alani olan Büyük Menderes ovasi yeralir. 1. derece deprem alani olan bölge bir çok kez yikici depremlere maruz kalmistir.Yüzölçümü 8.007 km² dir. 37-38 kuzey enlemleri ile 27-29 dogu boylamlari arasindadir. Nüfusu, 1997 nüfus sayimina göre 897.821&#8242;dir.</p>
<p>Ekonomi :  OSMANLI IMPARATORLUGU DÖNEMINDE AYDIN EKONOMISI </p>
<p>Bizans döneminde görülen koyu merkeziyetçi yapinin bir benzeri, Osmanli Imparatorluk yönetim sisteminde karsimiza çikmaktadir. Toprak ve isletmelerin gözetimi ve yönetimi, büyük bir bürokrat kesim tarafindan yapiliyordu. Büyük kentler de toplanmis tüccarlar, sarraf denilen tefeciler, has, zeamet ve timar sahipleri sermayeyi ellerinde bulunduruyorlardi. Ancak devlet, bu sermayeyi kontrol ediyor ve gerektiginde müsadere edebiliyordu. Bu ise özel mülkiyet, yatirim ve özel girisimciligin gelismesini engelliyor, sermaye, küplerle toprak altina gömülüyordu.</p>
<p>Osmanli Devleti’nin erken dönemlerinde baskentin Bursa, daha sonra Edirne ve Istanbul’a tasinmasi, Bizans döneminde oldugu gibi sermayeyi ve yatirimlari Marmara, Karadeniz ve Trakya’ya yönlendirmisti. Bu dönemde Bati Anadolu limanlarindaki Latin tacirlerin imtiyazlarina son verilmis, bunun üzerine Antik Çag da Hellen ve Romalilar’in, Orta Çag da Ceneviz ve Venedikliler’in organize ettigi uluslar arasi ticaretle büyük ölçüde gelisen Efes, Milet, Foça ve Izmir gibi liman kentleri birer köye dönüsmüslerdi.Selçuklu ve Beylikler döneminden gelen üretken ve canli yapisiyla Menderes vadisi ürünleri, erken dönemlerde Osmanli Sarayi’nin ilgi ve talebini çekmisse de, uluslar arasi iliskilerin kopmasi, ekonomik potansiyelin büyük ölçüde yitirilmesine ve içe kapali bir ekonomiye dönüsmesine neden olmustu. Bunun anlami ise Büyük ve Küçük Menderesler ile Gediz vadilerinin yüzyillarca dünyaya kapanmasi idi.</p>
<p>Bütün bu olumsuzluklara ragmen, birçok ülkeden olusan Osmanli Imparatorlugu kendi içinde pazarlara sahipti ve bu pazarlar canliligi uzun süre korudu.</p>
<p>Evliya Çelebi, Aydin yöresindeki tarimsal zenginlikten sözederken Kusadasi için; “ &#8230;Ve bag ve bahçesinin ve üzümü ve incir kurusu ve köftürü ve susami ve fistiki sanavberi ve bademi rub’u meskunda yoktur diyecek kadar var Memduh nimetleri kati vafirdir ve hayir ve bereketleri mütekasidir.” Diye yazar. Evliya Çelebi, Aydin boyacilar çarsisinda 70 adet boyahane oldugunu, buraya Denizli’den ve baska yerlerden binlerce yük bez getirilip, çesit çesit boyalarla boyalandigini, ayrica 200 adet boyaci tokmagi vurulan dükkan oldugunu yazar.</p>
<p>9. yüzyilda, Osmanli Imparatorlugu’nda yasanan köklü degisiklikler ve Bati ile bütünlesme girisimleri sonucu, üretim ve ticaret desteklenmis, uluslar arasi ticarete katilim saglanmaya baslanmisti. Bati Anadolu’nun fiziki cografyasinin da etkisiyle, bölgedeki toplanma merkezi konumundaki Izmir, bu süreçte ön plana çikti. Bati Anadolu kiyi kentlerine ve izmir’e nüfus göçleri ile birlikte, ticaret için buralara gelen yabanci sayisinda büyük artis oldu. Izmir de 1847’de 17584 yabanci varken, bu rakam 1860’da 28352’ye ulasti. Bu süre içinde Osmanli ticaret hacmi dört kat artti.Rakamlarla ifade etmek gerekirse; 1842 yilinda Ingiltere’ye 59742 ton mese palamudu, 14771 ton kuru üzüm, 7586 ton afyon ile 955 ton pamuk ihraç edilirken, 1876’da bu rakamlar, sirasiyla 601266, 361910, 221703 ve 12350 ton gibi çok yüksek rakamlara ulasmisti. </p>
<p>DEMIRYOLU ILE GELEN EKONOMIK CANLILIK (1853)</p>
<p>Aydin ilinin ekonomik yapisinin gelismesinde en belirgin adim, Aydin-Izmir demiryolunun yapilmasidir. Amerikan iç savasinin baslamasiyla Ingiliz tekstil sanayiinin pamuk ihtiyacini karsilamak için Pazar arayislari Bati Anadolu’yu ve Aydin-Izmir demiryolunu gündeme getirmistir. 1853 yilinda Robert Wilkin adli bir ingiliz isadaminin baslattigi demiryolu insaati ile ilgili girisimler sonuç vermis ve Aydin demiryolu sirketi tarafindan 7 Haziran 1866’ da 133 km.’ lik Aydin-Izmir demiryolu isletmeye açilmistir. </p>
<p>Bu modern ulasim hatti, menderes vadisi için yeni bir dönemin baslangici oldu, tasima giderleri km. basina %76 azaldi ve böylelikle bölgeye yilda 500.000 sterlin dolayinda tasarruf saglanmis oldu. 1877 lerde Aydin vilayetinin tüm giderleri karsilandiktan sonra, hazineye yilda ortalama 770.000 sterlin dolayinda para aktarabilmekteydi. 1910 da bu gelir 1.700.000 sterline ve toplam devlet gelirlerinin %15 ine ulasmisti.</p>
<p>TÜRKIYE CUMHURIYETI ÖNCESINDE AYDIN EKONOMISI (1890)</p>
<p>1890 Salnamesi’nde Aydin’da dokuma dallarinin, beyaz ve renkli ipek ile bez oldugu kaydedilmektedir. Karacasu’da yöreye özgü dokumalar, Nazilli’de pestamal, havlu, battaniye, ipek gömleklik, astarlik bez, Bozdogan ve köylerinde kildan çorap, çul, torba, heybe dokunuyordu.</p>
<p>Aydin Salnamesi’nde, Aydin Sancagi’ndaki isletmeler ve sahipleri ile ilgili olarak su bilgiler yer almaktadir;</p>
<p>Aydin’da; Ingiliz Hackins’in buharla çalisan meyan kökü fabrikasi, Miss Lorm’un buharli çalisir zeytinyagi fabrikasi, Asnasu Kukule’nin buharla çalisir pamuk fabrikasi,</p>
<p>Söke’de; Ingiliz Jan Forbes’un buharla çalisan meyanbali fabrikasi,</p>
<p>Çine’de Abacioglu Dimitri’nin su ile çalisan un fabrikasi,</p>
<p>Nazilli’de Haciseyhzade ve Haci Ahmet Efendi’nin buharla çalisan un fabrikasi, Denk’in buharla çalisan pamuk ve un fabrikasi,</p>
<p>Atça’da Istavraki Lazopulo’nun buharla çalisan pamuk fabrikasi,</p>
<p>Gelenbe’de Kirçiogul Vasilaki’nin su ile çalisir pamuk, un imalathanesi,</p>
<p>Bu isletmelerin yanisira çok sayida degirmen ve zeytin isleme tezgahlari bulunuyordu.</p>
<p>Aydin, tahil disi tarimin yayginligi ve yüksek verim gibi özellikler nedeniyle, bütünüyle tarima dayali Osmanli ekonomisi içinde özel bir yere sahipti.Tarimsal üretimin en belirgin özelligi incir üretimi olan Aydin’da Osmanli Imparatorlugu topraklarinda yeralan tüm incir agaçlarinin yarisindan fazlasi (3,5 milyonun üzerinde) bulunmaktaydi. 1913 yili rakamlarina göre Aydin Sancagi’ndan 43.724 ton incir elde edilmistir. Incir’in yanisira dissatim ürünleri arasinda pamuk ve üzüm’de basta gelmekteydi.</p>
<p>Aydin’da bu dönemde hayvansal üretime iliskin sayisal veriler söyleydi; 26.669 öküz, 19.053 inek, 166.098 koyun, 181.998 keçi, 12.388 at, 5.794 deve vd.</p>
<p>Cumhuriyet öncesi dönemde, yörede çikan madenler zimpara tasi ve linyit kömürüydü.</p>
<p>Osmanli Devleti’nde 19. yüzyilin ikinci yarisindan baslayarak özellikle yabancilar, ticareti desteklemek ve Babiali’nin borç talebini karsilamak amaciyla bankalar kurmuslardi. Ancak, Müslüman-Türk tüccar ve toprak sahipleri, yabancilardan ve azinliklardan bagimsiz olarak parasal konularda kendileri için gerekli kaynaklari yaratmak ve güvence altina alabilmek için ulusal bankalar halinde örgütlenme çabalarina girmislerdir. Bu yillarda ortaya çikan bankalardan biri de milli Aydin Bankasi’dir.</p>
<p>Milli Aydin Bankasi, merkezi Aydin olmak üzere 18.temmuz.1914 te kurulmustur. 21.agustos.1915 tarihinde Milli Aydin Bankasi’nin bir kolu olarak “Kooperatif Aydin Incir Müstahsilleri Anonim Sirketi” ismiyle Taris kurulmustur.</p>
<p>CUMHURIYET DÖNEMINDE AYDIN EKONOMISI</p>
<p>Yeni Türkiye Cumhuriyeti, kuruldugu yillarda disa bagimli ve açik, ekonomisi tarima dayali yoksul bir ülke özelligini tasimaktaydi. Bu olumsuz özelliklerden kurtulmak, kalkinma ve sanayilesme hareketlerini baslatmak için 17 Subat – 4 Mart 1923 de Izmir Iktisat Kongresi toplanmistir. Kongrede alinan kararlar dogrultusunda, öncelikle özel sektörün yetersiz oldugu alanlardaki açigin devlet tarafindan giderilmesi benimsenmistir.</p>
<p>Izmir Iktisat Kongresi ve Cumhuriyetin ilaniyla ülkemiz ekonomik yapilanmada yenilenme sürecine girmistir. Bu çerçevede, bölgede üretilen incir, pamuk, zeytin, tütün gibi tarim ürünleri Aydin ve Nazilli’de toplanmis, Izmir’de ayiklanmis, tasnif ambalaj edilmistir. Dolayisiyla bu islemlerin yapildigi sanayi dallari Izmir de gelismis, Aydin’daki imalathaneler ise genellikle iç tüketime yönelik olarak, tarim ürünleri isleyen gida, dokuma, sabun, tarim araçlari üretiminde faaliyet göstermislerdir. </p>
<p>1930’lu yillarda birinci bes yillik sanayilesme plani hazirlanmis ve bu plan dogrultusunda, Aydin Nazilli’ de 1937 yilinda faaliyete geçen Nazilli Basma Fabrikasi kurulmustur. Atatürk tarafindan isletmeye açilan fabrika, Aydin sanayinin <a href="http://www.genelbilge.com/tag/temel/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Temel">temel</a> taslarindan birini olusturmustur. Bu fabrika, 1950 yilinda 60.000 ton iplik ve 23 milyon metre basma üretecek kapasitedeydi.</p>
<p>1950’lerden sonra, Kemer Hidroelektrik santralinin devreye girmesiyle enerji olanaklari artan ilde, tüketim mallari sanayiinin gelisiminin yani sira, insaat malzemeleri sanayii de kurulmustur. Bu dönemden sonra, geleneksel olarak atölye düzeyinde yapilan gida ve dokuma sanayii, fabrika ölçeginde yapilmaya baslandi, insaat malzemeleri sanayiinin kurulmasi, metal esya sanayiinin gelismesini sagladi. </p>
<p>1958 de Sümerbank öncülügünde kurulan ve giderek özel sektöre devredilen Aydin Tekstil fabrikasi ildeki pamuk ipligi ve pamuklu dokuma üretimini arttirmistir. 1960 yillar dokuma alaninda özel sektör girisimciliginin arttigi yillar olmustur. 1970’li yillarin ortalarinda SÖKTAS ve Nazilli Iplik fabrikalarinin kurulmasi ile Aydin büyük ölçekli dokuma tesislerine ulasmistir. </p>
<p>Aydin imalat sanayiinde 1960 sonrasi önemli gelisme gösteren bie sanayi koluda gida sanayiidir. Imalat sanayiinde gida sanayii içinde zeytin isletmeciliginin <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yan">yan</a> sanayii durumunda olan sabun imalati büyük gelisme göstermistir. Imalat sanayii alninda 1955 de bir devlet kurulusu olan Türkiye Çimento Sanayii T.A.S. bünyesinde kurulan Söke Çimento Fabrikasinin da önemini belirtmek gerekir.</p>
<p>1975 – 1978 arasinda il gayri safi hasilasi içinde ortalama %10-11 paya sahip olan imalat sanayiinde agirlik, tarim ürünleri isleyen tüketim mallari sanayiindedir. Ilde insaat malzemeleri sanayiinde faaliyet gösteren diger kuruluslar tugla ve kiremit fabrikalari ve bu fabrikalara hammadde saglayan ocaklardir.</p>
<p>Ülkemizin en büyük dondurma makinasi üreten fabrikasi Nazilli’ dedir. 1940’larda atölye ölçeginde kurulmus, daha sonra genisleyerek Türkiye’nin en büyük ve modern dondurma makinesi üreten fabrikasi durumuna gelmistir.</p>
<p>GÜNÜMÜZDE AYDIN EKONOMISI</p>
<p>GIDA SANAYII</p>
<p>Aydin, 1994 yilinda ülke üretiminin zeytinde %47’si, kestanede %42’si ve incirde %60’ini üreterek lider konumda olmasina ragmen; bu potansiyeli isleyerek, üretilecek katma degeri ilde birakacak ölçüde sanayilesememistir.</p>
<p>Gida imalat sanayiinde Aydin’li firmalar, ülke firmalar toplaminin 1987 yilinda %22, 1988 yilinda %17, 1989 yilinda %18, 1990 yilinda da %18 oranlarinda katma deger ürettiklerini görüyoruz. Bu rakamlarin en az %50’ler seviyesine ulasmasi için yeni isletmeler devreye girmekte ve yeni yetirimlar yapilmaktadir.</p>
<p>Örnegin, 1995 yilinda kurulan ve açilisi Cumhurbaskani Süleyman Demirel tarafindan 12.06.1998 tarihinde yapilan Ardes Ihratcat, Ithalat ve Ticaret Ltd.Sti. Ürettigi zeytin, sebze konservelerini vb. avrupa, Amerika ve Asya ülkelerine ihraç etmektedir.</p>
<p>DOKUMA GIYIM ESYASI IMALAT SANAYII</p>
<p>Dokuma giyim esyasi imalat sanayiinde Aydin, Çukurova’dan sonra ülke üretiminin %46’si oraninda pamuk üreterek ikinci sirada yer alir. 1987-1990 döneminde en fazla katma deger bu sektörde üretilmistir. Ayrica, firma basina üretilen katma deger yine ayni dönemde Türkiye ortalamasinin iki kati ya da daha fazlasi olmustur. Sektörde isçi basina üretilen katma deger de Türkiye ortalamasinin üzerindedir. 1994 yilinda 246.555 ton pamuk üreten Aydin’in, 1995 yilinda 92.208 ha ekilisle 275.030 ton, 1997 yilinda 92.306 ha ekilisle 277.580 ton pamuk üretmistir. Bu üretim potansiyeline karsilik, dokuma imalat sanayiinin temel girdisinin oldugu kaynakta dokuma sanayiinin istenilen düzeyde olmadigini görüyoruz. Dokuma imalat sanayiinde üretilen katma degerin ildeki diger sektörlerde üretilen toplam katma degerlerin, ülkede üretilen katma degerlerle karsilastirildiginda büyük bir farkla lider konumda oldugu görülmektedir. 604 kisi istihdamiyla 1954 yilinda kurulan Aydin Tekstil AS., yine ayni yil kurulan yaklasik 1220 kisi istihdamiyla Nazilli Basma Fabrikasi (Sümerbank Holding AS), 1972 yilinda kurulan 968 kisi istihdamiyla Söktas AS, 1976 yilinda kurulan 288 kisi istihdamiyla Köytas, 1991 yilinda kurulan 90 kisi istihdamiyla Mavi Ege Söke Giyim Sanayii AS gibi kuruluslar, sektörün önde gelen kuruluslaridir. Üretilen katma degerde en büyük katkiyi 1220 isçi çalistiran ve üretimini ihracata yönelik 2190 ton/yil iplik, 16.460.000 mt/yil hambez, 15.000.000 mt/yil mamül bez kapasiteli Sümerbank Nazilli Dokuma Fabrikasi’dir. Ancak, bu deger üretiminde kamu sektörü agirlikta olmasina karsilik çalisan basina üretilen katma degerde özel sektör, 2 kat verimlilikle çalismaktadir. TASA VE TOPRAGA DAYALI IMALAT SANAYII</p>
<p>Ilde tasa ve topraga dayali imalat sanayiinde 22 isletme faaliyet göstermektedir. Sektörün önde gelen kuruluslarindan 1950-1980 döneminde Aydin sanayi incelenirken belirtilen Türkiye Çimento Sanayi TAS’nin bünyesinde yer alan Söke Çimento Fabrikasi, 1989 yilinda özel sektöre satilmistir.Bugünkü adiyla Bati Söke Çimento Fabrikasi’nin yillik çimento üretimi 324.000 tondur.</p>
<p>Ildeki tugla fabrikalarinin yillik üretim kapasiteleri 104.320.730 adettir.</p>
<p>Sektörün belli basli isletmeleri 1955 yilinda kurulan Bati Söke Çimento AS, 1990 yilinda kurulan Kaltun Madencilik Tic.AS, 1975 yilinda kurulan Aykas AS, 1983 yilinda kurulan Çine Akmaden Isletmecilik Tic.A.S, 1978 yilinda kurulan Aytopsan AS, 1979 yilinda kurulan Göçtug AS, 1985 yilinda kurulan Kaletopsan AS, 1964 yilinda kurulan Itimat Toprak ve Tarim San. AS., 1976 yilinda kurulan Ortaklar Toprak San. ve Tic. AS gibi kuruluslardir. Fabrikalarda kullanilan kalker ve kil, ildeki ocaklardan karsilanmaktadir.</p>
<p>1986 yilinda kurulan Bati Yapi Elemanlari AS, 60.000 m2 mermer isleme kapasitesine sahip, 1994 yilinda kurulan Mersan Mermer AS, 1992 yilinda kurulan Bati Ege Mermer Sanayii AS, 10.000 m3 mermer isleme kapasitesine sahip, 1995 yilinda faaliyete geçen Özçelikler AS ve Atay sirketler toplulugundan Mermer Tay AS sektörün önde gelen kuruluslaridir.</p>
<p>METAL ESYA MAKINA TEÇHIZAT SANAYII</p>
<p>Ilin en önemli imalat sanayii alt sektörlerinden birisi metal esya, makine teçhizat imalat sanayiidir. Bu sektördeki isletmelerin büyük bir bölümü tarim araçlari üreten, bir kismi da agirlikla Izmir’deki makine imalat ve otomotiv sanayiinin parça üreten yan sanayileri durumundadir. Tarim sektörünün gelismis oldugu ilde özel bir önem tasiyan tarim is makinalari sanayiinde; pulluk,diskaro,</p>
<p>Gübre serpme makinalari, pulverizatör gibi tarim is makineleri yüksek kalitede üretilmektedir.</p>
<p>Türkiye’nin en büyük dondurma makineleri, derin dondurucu ve dondurma muhafazasi üreten ve ülkenin önemli elektronik sanayi kuruluslarindan biri Aydin’dadir.</p>
<p>Ilde orman ürünleri, kagit, kagit ürünleri ve mobilya sanayii, kimya, petrol ve plastik ürünler sanayii dallari gelisememistir. Kömür ve sabun üretimi disinda kimya, petrol ve plastik sektörünün büyük tarim potansiyeli olan Aydin’da gelisememesi, sektörün getirecegi çevre kirliligi nedeniyle bir sans olarak yorumlanmasi gerekir.</p>
<p>Ilde imalat sanayiinde bazi olumlu göstergelere ragmen ilin potansiyelini isleyecek imalat sanayiinin gelismesi son yillarda hiz kazanmistir.Bu gecikmenin baslica nedenleri arasinda; verimli toprak yapisina sahip ilin tarihsel süreç içerisinde ürettigi tarim ürünlerini Izmir’de yogunlasan acentalari araciligiyla düsük fiyatlarla satin alinmasi ve batinin ürettigi mamul mallarin yüksek fiyatlarla Aydin iline girmesi sonucunda olusan deger transferi; son yillarda ürettigi banka mevduatiyla Türkiye’de ilk 10 il arasindaki Aydin’in, bu mevduatin ancak 1/10’unu kullanabilmesi ve bu oran içerisinde sanayi kredilerinin %8 civarinda kalmasi, kollektif isletmeciligin yayginlasmamasi, sanayi alanlari yaratmada karsilasilan güçlükler, ülkede uygulanan tesvik mevzuatinin yeterince bilinememesi ve bu nedenle de tesvik tedbirlerinden yeterince faydalanilamamasi gösterilebilir.</p>
<p>ÜRETIME YÖNELIK SERMAYE SIRKETI DURUMUNDAKI<br />
BÜYÜK VE ORTA BOYUTLU SANAYI TESISLERININ BASLICALARI</p>
<p>Resmi: (Kamunun sahip ya da ortak oldugu)<br />
Sümer Holding AS. Nazilli<br />
Nazilli Basma Sanayi Isletmesi Nazilli<br />
Özel Sektör<br />
Ege Et Çine<br />
Akçay Gida Bozdogan<br />
Aydin Tekstil ve Nebati Yag AS. Aydin<br />
Taiwan Firstohm Aydin Elektronik San.ve Tic.AS Aydin<br />
Köytas Tekstil San.Tic.AS. Nazilli<br />
Ugur Dondurma Mak.San.Tic.AS Nazilli<br />
Jantsa Jant Sanayi Tic.AS Nazilli<br />
Alpler Ziraat Aletleri San.Tic.AS. Aydin<br />
Söktas Pamuk ve Tarim Ürünleri San.Tic.AS Söke<br />
Mavi Ege Söke Giyim Sanayi ve Ticaret.AS Söke<br />
Selkim Selüloz Kimya San. Tic.AS Nazilli<br />
Ege Et Mamülleri Yem Sanayi AS Çine<br />
Bati Çimento Sanayi AS Söke<br />
Çine Akmaden Madencilik Tic.AS Çine<br />
Kaltun Madencilik Tic.AS Çine<br />
Polat Maden San.Tic.Ltd.Sti. Çine<br />
Çine Yem Besicilik ve Süt Sanayi Tic.AS Çine<br />
Söke Degirmencilik ve Tic.AS Söke<br />
Eyüp Sahinler Un Mamulleri San.ve Tic.Ltd.Sti. Aydin<br />
Sütman Süt Ürünleri San.Tic.A? Nazilli<br />
Alba Tarim Su ve Hayvan Ürünleri San.Tic.AS Nazilli<br />
Bagci Su Ürünleri Üretimi San.Tic.AS Aydin<br />
Pehlivan Tekstil San.Tic.Ltd.Sti. Aydin<br />
Ardes Ithalat Ihracat Ltd.Sti .(Gida) Aydin<br />
KuteksKutsallar Tekstil San.Tic.AS Nazilli<br />
Melka Tekstil Konfeksiyon San.Tic.AS Nazilli<br />
Ekenerler Tekstil Ürünleri San.Tic.AS Söke<br />
Aykas Aydin Kagit ve Toprak San.Tic.AS Aydin<br />
Özege Dericilik San.Tic.Ltd.Sti. Karacasu<br />
Bilal Sabuncu Yag ve Sabun Sanayi Tic.AS. Aydin<br />
Beton Elemanlari San. ve Tic.AS Nazilli<br />
Yüksel Insaat AS. Söke<br />
Mermer Tas AS Aydin<br />
Özçelikler AS Aydin<br />
Aydin Modern Beton Sanayi ve Ticaret AS Aydin<br />
Mak-Is Pompa Brülör Otomatik Kont.Cihz.San.Tic.AS Aydin<br />
Azim Ziraat Aletleri Tic.San.Ltd.Sti. Ortaklar<br />
Sebat Ziraat Alet.Fab.San.Tic .It. Ih.. Ltd. Söke<br />
Mak-El Isi Cihazlari San.Tic.AS Aydin<br />
Göçsan Endüstriyel San.Tic.AS Yilmazköy </p>
<p>ORGANIZE SANAII BÖLGELERI</p>
<p>Organize Sanayi Bölgeleri, birbirleri ile uyumlu üretim yapan küçük ve orta ölçekli sanayi kurulu?larynyn planly bir alanda ve ortak altyapi hizmetlerinden yararlanacak sekilde standart ve düzenli bir fabrikalar toplulugudur.</p>
<p>AYDIN (ASTIM) ORGANIZE SANAYII BÖLGESI</p>
<p>Aydin ili merkezinde ve Aydin-Denizli karayoluna cepheli olup, Tasbatan, Karaagaç Turnali ovasi ve Hava alani mevkiinde yerlesik Astim Sanayi ve Ticaret Is Merkezi isimli küçük sanayi sitesinin sahip oldugu sanayi tesislerinin büyüklükleri göz önüne alinarak, Bakanlik tarafindan Organize Sanayii Bölgesine dönüstürülmesi <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kabul/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kabul">kabul</a> edilmis ve Mütesebbis Tesekkül Heyeti kurulusu tamamlanmistir.Mevcut 5300 dekar Astim alanina, 280 hektar civarinda daha ilave edilmesi için Aydin merkeze bagli Tepecik Belediyesi ile Aydin Belediyesi ve Mütesebbis Tesekkül Heyeti Baskanligina satin alma veya kamulastirma çalismalari talimatlandirilmistir.</p>
<p>AYDIN (UMURLU) ORGANIZE SANAYII BÖLGESI</p>
<p>Aydin-Denizli karayolu, Umurlu Bucagi Çörüklü mevkiinde, Aydin’a 11 km mesafededir.</p>
<p>Aydin (Umurlu) Organize Sanayi Bölgesi, 15.07.1976 tarih ve 7/12207 sayili Bakanlar Kurulu karariyla kurulmus olup, kamulastirma çalismalari 30.01.1996 tarihinde tamamlanmistir. 845.000 m2 alandan brüt 1.021.305 m2’ye çikarilmis, yollar ve yesil alanlar ayrildiktan sonra sanayi alani net 821.975 m2 olup, 5000 ila 10000 m2 arasinda degisik alanlara sahip 103 parsel mevcuttur. 31.12.1997 tarihi itibariyle Aydin Organize Sanayi Bölgesinin sanayi parsel dagilimi su sekildedir: </p>
<p>Toplam parsel sayisi 103 Adet<br />
Proje safhasynda olan 14 Adet<br />
Üretime geçen tesis 16 Adet<br />
Insaat halinde olan 26 Adet </p>
<p>olmak üzere toplam 56 firmaya arsa tahsisi yapilmistir.</p>
<p>Üretime geçen firmalarin sektörel dagilimi:</p>
<p>Mermer sanayi 2 Adet Ambalaj sanayi 1 Adet<br />
Mobilya sanayi 1 Adet Kimya sanayi 1 Adet<br />
Hazir beton 1 Adet Gida sanayi 3 Adet<br />
Oto yan sanayi 2 Adet Tekstil sanayi 2 Adet </p>
<p>-Toplam 16 adet</p>
<p>Insaat halinde olan ve proje safhasindaki tesislerin dagilimi:</p>
<p>Aluminyum dograma sanayii 2 Adet Ambalaj sanayi 1 Adet<br />
Sabun sanayi 1 Adet Kimya sanayi 1 Adet<br />
Dayanikli tük.maz.san. 1 Adet Gida sanayi 14 Adet<br />
Oto yan sanayi 4 Adet Tekstil sanayi 8 Adet<br />
Ziraat aletleri sanayii 2 Adet Soguk hava deposu 1 Adet<br />
Makine sanayii 2 Adet Akü sanayi 1 Adet<br />
Elektrikli ev.alet.san. 2 Adet Mobilya sanayi 1 Adet<br />
Kagit bobin sanayii. 1 Adet Yapi elemanlari sanayii 1 Adet<br />
Tibbi ger.sanayii 1 Adet Rad. TV.haber alt.san. 1 Adet<br />
Plastik dog.sanayii 1 Adet Mermer sanayii 2 Adet </p>
<p>ORTAKLAR ORGANIZE SANAYII BÖLGESI</p>
<p>Aydin iline bagli Germencik ilçesi Ortaklar beldesinde, O.S.B kurulmasi Bakanlar kurulu karari ile 1997 yilinda yatirim programina alinmistir. Etüt ve kamulastirma ve yatirim için gereken harcamalarin tamami Mütesebbis Tesekkül Heyeti tarafindan karsilanacaktir. Vali’nin baskanliginda olusturulan Mütesebbis Tesekkül Heyet, Bakanlik tarafindan da uygun görülmüs olup, çalismalar devam etmektedir.</p>
<p>Ortaklar beldesi, Gümüsyeniköy Karakovan mevkiinde 1000 dekarlik alanda kurulmasi düsünülen O.S.B., ilgili tüm Müdürlüklerin ortaklasa imzali raporu, Bakanliga sunulmustur.</p>
<p>Aydin ilinde mevcut, Umurlu ve ASTIM O.S.B’leri ile tamamlanarak devreye girecek olan Nazilli,Söke ve Ortaklar O.S.B.’leri, il genelinde büyük bir sanayi potansiyeli olusturacaklari gözönüne alinarak sanayiciye teknolojik destek, danismanlik ve Pazar arastirmasi gibi hizmetleri verecek olan KOSGEB’e (Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Gelistirme ve Destekleme Idaresi Baskanligina ) bagli bir birimin ilde kurulmasi ile ayrica Sanayi ve Ticaret ürünlerinin ihracat ve pazarlanmasinda kolayliklar saglanmasi bakimindan Gümrük Müdürlügü’nün Aydin’da bulunmasinin uygun olacagi düsünülmektedir.</p>
<p>Ortaklar beldesi, Gümüsyeniköy Karakovan mevkiinde 1000 dekarlik alanda kurulmasi düsünülen O.S.B.,ilgili tüm Müdürlüklerin ortaklasa imzali raporu, Bakanliga sunulmustur.</p>
<p>Aydin ilinde mevcut, Umurlu ve ASTIM O.S.B’leri ile tamamlanarak devreye girecek olan Nazilli, Söke ve Ortaklar O.S.B.leri, il genelinde büyük bir sanayi potansiyeli olusturacaklari gözönüne alinarak sanayiciye teknolojik destek, danismanlik ve Pazar arastirmasi gibi hizmetleri verecek olan KOSGEB’e (Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Gelistirme ve Destekleme Idaresi Baskanligina) bagli bir birimin ilde kurulmasi ile ayrica Sanayi ve Ticaret ürünlerinin ihracat ve pazarlanmasinda kolayliklar saglanmasi bakimindan Gümrük Müdürlügü’nün Aydin’da bulunmasinin uygun olacagi düsünülmektedir.</p>
<p>NAZILLI ORGANIZE SANAYI BÖLGESI</p>
<p>Nazilli ilçesinde O.S.B.kurulmasi, Bakanlar kurulu karari ile 1996 yili yatirim programina alinmis bulunmaktadir. Vali’nin baskanliginda olusturulan Mütesebbis Tesekkül Heyeti olusumu, Bakanlik tarafindan uygun görülmüs olup, çalismalarini sürdürmektedir. O.S.B.’nin kurulmasinin düsünüldügü arazi Egrek mevkiinde olup, Nazilli Sümerbank Fabrikasi arkasinda ve Bozdogan yoluna cephelidir. Büyüklügü 1500 dekar civarindadir. Alt yapisinin gerçeklesmesi ise Bakanligin kredi destegi ile saglanacaktir.</p>
<p>SÖKE ORGANIZE SANAYII BÖLGESI</p>
<p>Söke ilçesinde O.S.B. kurulmasi Bakanlar öurulu karari ile 1996 yili yatirim programina alinmis bulunmaktadir. Vali’nin baskanliginda olusturulan Mütesebbis Tesekkül Heyeti’nin olusumu Bakanlik tarafindan uygun görülmüs olup, kurulus çalismalari sürdürülmektedir. Alani 2000 dekardir. Organize Sanayi Bölgesinin kurulmasinin düsünüldügü arazi Söke-Aydin demiryolunun güneyinde yer alan Kizilgin mevkiinde olup, arazi 1300 dekardan 2000 dekara çikarilmistir. Alt yapinin gerçeklesmesi Bakanligin kredi destegi ile yapilmasi saglanacaktir. Bu proje Bakanlik tarafindan da uygun görülmüstür</p>
<p>Tarım : Aydin ili, toprak, topografik yapi itibariyle polikültür tarima uygun illerimiz arasindadir. Tarimin hemen her dalinda faaliyet gösteren ilde, sanayi bitkileri, tarla, bag ve bahçe ürünleri yetistirilen isletmeler agirlikta olup, hayvancilik ikinci derecede gelir kaynagidir.</p>
<p>Ilin ana ürünleri pamuk, zeytin, incir ve kestanedir. Zeytin, incir, kestane üretiminde Türkiye genelinde 1. sirada, pamuk üretiminde Adana’dan sonra 2.sirada, misir üretiminde 3. sirada yer almaktadir. Süt hayvanciliginda saf ve melez sigir varligi en fazla olan illerdendir.</p>
<p>1997 nüfus sayimina göre 897.821 olan genel nüfusun 431.304’ü köylerde yasamaktadir. Kentlerde yasayan nüfusun bir kisminin da tarimla ugrastigi göz önüne alindiginda, toplam nüfusun % 57’sinin (511.758) tarimsal nüfus oldugu görülür.</p>
<p>Önemli Bitkisel Ürünlerin Ekilis ve Üretimi (1997 Yili) </p>
<p>Cinsi Miktari (Ha.Ad.) Üretim (Ton)<br />
Seftali 2274 Ha 22492<br />
Incir (Yas) 34867 Ha 148166<br />
Kestane 5510 Ha 21661<br />
Zeytin 144543 Ha 51408<br />
Üzüm 3308 Ha 23254<br />
Narenciye 5149 Ha 36103<br />
Susam 547 Ha 405<br />
Bugday 28164 Ha 103590<br />
Arpa 10992 Ha 26621<br />
Ayçiçegi 3655 Ha 6562<br />
Misir 7300 Ha 52490<br />
Tütün 11286 Ha 6516<br />
Pamuk 92306 Ha 277580<br />
Biber 1780 Ha 55478<br />
Domates 3259 Ha 107555<br />
Patlican 1596 Ha 64446<br />
Kavun Karpuz 3476 Ha 110831<br />
Karnabahar 826 Ha 15723 </p>
<p>INCIR</p>
<p>Aydin iline özgü bir meyve olan incir, ilin simgesi haline gelmistir. Yerel olarak yemis de denilen incirin antik ve egzotik bir yapisi vardir. Eski çaglardan beri incir ve incir yapragi gücün ve barisin simgesi olmus, incir kutsal niteligini korumustur. Noel zamani ve öncesi batidaki Hristiyan ülkelere ihraç edilen incir, bahar aylarinda da Müslüman ülkelere ihraç edilmektedir.</p>
<p>Aydin’da yetistirilen incirin özelliklerine baska bölgelerde rastlanmamaktadir. Il topraklarinin verimli olmasi, havasinin uygunlugu, rutubetin istenilen düzeyde olusu ve rüzgarlarin özellikle incirin olgunlasmasindaki olumlu etkisi, Aydin incirinin yüksek nitelikli olmasini saglamaktadir. Ayrica, kabuklarinin inceligi, çekirdeklerinin küçük olusu, çok balli olmasi, kisa zamanda sekerlenmemesi, yaklasik 30 tane islenmis incirin bir kiloyu bulacak kadar büyük olmasi, güzel kokulu olusu ve kurutmaya çok elverisli bulunmasi özellikleri ile dünyada rakipsizdir. Aydin incirleri nitelik itibariyle Sarilop, Göklop, Sofralik, Bardacik ve Karayaprak gibi çesitlere ayrilirlar. Bunlardan Sarilop ve Göklop türleri özellikle kurutmaya çok elverislidir. Diger cinsleri olan Bardacik, Bursa, Silap, Siyah Kus, Yesilgüz, Morgüz, Beyaz Orak ve Silap Orak çesitleri taze olarak tüketilmektedir. Orak cinsi erkencidir ve Haziran ile Agustos’ta iki defa meyve vermektedir.</p>
<p>Incirler Agustos ayinda ballanmaya baslayinca toplanip incir bahçeleri içinde daha önceden hazirlanmis bulunan ve Aydin’da “incir harmani” adi verilen yerlerde kurutulur. Kuruyan incirler büyüklüklerine, renklerine göre ayrilirlar. Sonunda iri, beyaz, lekesiz ve yarasiz olanlara “süzme”, ayni nitelikte olduklari halde biraz küçük olanlara “elleme”, renkçe esmer, yarik, lekeli veya daha küçük olanlara “naturel” denilir. Anlatilan niteliklere sahip olmayan incirlere de “hurma” denir ve bunlar daha çok ispirto üretiminde kullanilir. Yetistirmekten çok saklanmasi güç olan kuru incir için en önemli konu fümigasyondur.</p>
<p>Kuru incir içindeki kurt ve çesitli hasereleri öldürmek için yürütülen mücadeleye verilen addir. Incirin kurutulmak üzere harman yerlerine kondugu noktadan isleme yerlerine kadar sürekli korunmasi zorunludur. Yapisi ve özelligi dolayisiyla çok çabuk bozulan incire kurutulurken büyük özen gösterilmesi gerekir.</p>
<p>Incirin zengin mineral ve vitamin içermesi ve sekerinin dogrudan kana geçmesi özelliklerinden dolayi hazir bir enerji kaynagidir. Hazmi kolaylastirici, bagirsak düzenleyici ve kabizligi önleyici niteliklerinden dolayi tibbi olarak da kullanilmaktadir.</p>
<p>Erbeyli’de bir Incir Arastirma Enstitüsü bulunmaktadir.</p>
<p>ZEYTIN</p>
<p>Insan sagligindaki önemi her geçen gün daha iyi anlasilan ve tüketimi hizla artan zeytinyaginin elde edildigi zeytin, Antik Çaglar’dan günümüze kadar yörenin en önemli tarimsal ürünlerinden biri olmustur. Yapilan bir arastirmaya göre, zeytin yaginin dökme olarak yurt disina satisina izin verildigi 100 adet zeytinyagi isletmesinde, 280 000 ton zeytin islenerek yaklasik 46 000 ton zeytinyagi üretilmis, bunun %60’i dökme olarak ambalajlanmadan ihraç edilmistir. Bu ihracatta basli basina bir deger transferi söz konusudur. Dökme olarak ihraç edilen zeytinyagi, bu sektörde gelismis tesisleri olan Ispanya, Yunanistan, Italya gibi ülkelere satilmakta, rafine edilerek asit orani düsürülmektedir.</p>
<p>Aydin ilinde, 19.600.000 adet zeytin agaci olup, Türkiye zeytin agaci sayisinin %23’ünü olusturmaktadir. Bu agaçlardan ülke üretiminin %47’sini olusturan 356.670 ton zeytin üretilmistir. Ayni zamanda Aydin’daki üretim tesislerinde pres ve kuru sistem metodlariyla sikilan zeytinden yüksek asitli zeytinyagi üretilmekte ve bu ürün kisa sürede bozulmaktadir. Bunun nedeni genelde zeytin toplama tekniginin yeteri kadar bilinmemesi seklinde degerlendirilmektedir. PAMUK </p>
<p>Pamuk, elyafinin yanisira yagindan ve küspesinden de yararlanilan bir sanayi bitkisidir. Bu nedenle, pamuk ekimine Aydin’da önem verilmis ve üretimi yillar ilerledikçe artmistir. Pamuga verilen önemde, Aydin’in pamuk bitkisinde aranilan tüm iklim ve toprak özelliklerine sahip olmasindan ötürü, verimin çok yüksek olmasinin etkisi büyüktür. Tekstil sanayiinin hammaddesi ve birinci derecede dis satim ürünlerinden olan pamuk, Aydin ilinde 30.000’in üzerinde çiftçi ailesinin geçim kaynagidir. 1927’de 3.000 tonun altinda olan pamuk üretimi, 1950’de 35.000 tonu asmis ve 1960’larin basinda 60.000 ton, 1960-1970’lerin baslari arasindaki hizli artisla 1970’lerin ilk yillarinda 108.000 ton dolayina çikmis ve 1970’lerin sonlarinda 110.000 tonu asmistir. 1960’lardan sonraki bu gelismede, pamuk ekiminde islah istasyonlarinin etkisiyle yen tohumlarin ekimine baslanmasinin etkisi vardir.</p>
<p>1997 yilinda pamuk üretimi ise 277.580 ton seviyelerine ulasmistir.</p>
<p>KESTANE </p>
<p>Aydin için büyük bir potansiyel üretim olan kestane, gittikçe önem kazanmistir. Ilde Türkiye yillik üretiminin %42’si yani 35.000 ton kestane üretilmektedir. Bu üretimin yalnizca 111 tonu ihraç edilebilmis, geri kalan miktari iç tüketimde baska iller tarafindan islenmistir.</p>
<p>DIGER SANAYI BITKILERI</p>
<p>Zeytin, incir, pamuk ve kestane disinda ekimi yapilan sanayi bitkileri tütün, ayçiçegi, misir, susam, patates ve yerfistigi sayilabilir. Ayçiçegi ekimine 1970’lerin ikinci yarisindan sonra baslanmistir.</p>
<p>Hayvancılık :<br />
HAYVAN VARLIGI VE ÜRETIM DURUMU</p>
<p>Aydin ilinde tarimin ayrilmaz bir parçasi olan hayvancilik da önemli bir geçim kaynagidir. Ilde hayvan varligi sayisal olarak çok yogun olmamakla birlikte, hayvan basina düsen verim Türkiye ortalamasinin üzerindedir.</p>
<p>Ülkemizin polikültür tarim yapilan Ege Bölgesi’nde hayvancilik oldukça yaygindir. Ege Bölgesi’nde büyükbas hayvan varligi açisindan Aydin ili 3.durumdadir. Küçükbas hayvan sayisi bakimindan ise 8. konumda, bitkisel üretim ve hayvanciligi birlikte yürüten isletme sayisi bakimindan Aydin ili 54.252 adet ile 6., sadece hayvancilik ile ugrasan isletmeler yönünden inceledigimizde ise 2058 adet ile 4. durumdadir. Bunun baslica nedeni, 1950’li yillardan sonra tarima açilan alanlarin genisletilmesi, meralarin tarlaya dönüstürülmesi olmustur.</p>
<p>Ilin hayvan varligi yogunluk olarak az olmasina ragmen, verim yönüyle ortalamalarin çok üzerindedir. Izmir gibi büyük bir tüketim merkezine yakinlik, çevre illerde kurulu et kombinalari; Izmir, Manisa, Burdur’da Pinar Et ve Süt fabrikalari; Izmir ve Yatagan’da Sek ve Pinar Süt, Dünya Bankasi ve Ziraat Bankasi kredileri ile kurulan modern hayvancilik isletmeleri, 1949 yilindan beri sürdürülen suni tohumlama çalismalari ve son yillarda Bakanlikça uygulamaya konulan dis kaynakli hayvancilik projeleri (GSM-103, ANAFI), çiftçiyi, hayvancilik yatirimlarina yöneltmek amaciyla uygulanmakta olan Kaynak Kullanim Destekleme Fonu çalismalari, hayvanciligin gelecek yillarda daha da gelismesini saglayacaktir.</p>
<p>Sagilan inek basina Türkiye’de ortalama süt verimi 1.230 lt. oldugu halde, Aydin ilinde bu rakam 2.895 lt’dir. Yine yumurta üretimi ülke genelinde tavuk basina 150 adet oldugu halde ilde 166 adettir.<br />
Turizm :<br />
Aydin ili, tarihi, kültürel ve dogal degerlerine sahip olmanin ötesinde, turizm faaliyetlerinin en yogun oldugu Bati Anadolu’nun orta yerinde bulunmaktadir. Ayrica, turizm açisindan en önemli deniz <a href="http://www.genelbilge.com/tag/sinir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Sinir">sinir</a> kapisina sahip olmasi, Aydin’i, sektörün en gelismis illerinden biri haline getirmistir. Aydin’in batisi Ege denizine açildigindan, Kusadasi ve Yenihisar ilçeleri turizmin her alaninda, diger ilçeler ise daha çok folklorik ve arkeolojik degerler açisindan günübirlik ziyaretlere daha uygundur. Bu nedenle yatirimlar, bu iki kiyi ilçesinde toplanmis olup, ileriye dönük taleplerde bu bölgede yogunlasmaktadir.</p>
<p>Aydin ilinin bir diger önemi, Izmir metropoliten <a href="http://www.genelbilge.com/tag/alana/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Alana">alana</a> çok yakin ve dogrudan etki alani içinde olmasidir. Izmir’e otoyol baglantisi ile 100 km uzaklikta olan Aydin kent merkezi, Istanbul’a 930 km, Ankara’ya 530 km uzakliktadir. Deniz yolu, il içinde Kusadasi limanindan saglanmakta, daha büyük liman kullanimi için Izmir limanindan yararlanilmaktadir. Demiryolu, Denizli-Aydin-Izmir hattinin yanisira Türkiye’nin ilk demiryolu hatti olan Söke uzantisi il içinden geçmektedir. Menderes havaalani ise Aydin-Izmir otoyolunun üzerinde olup, Izmir’in yanisira Aydin iline dolayisi ile Kusadasi ve Didim’e de hizmet etmektedir.</p>
<p>Aydin ilinde iklimin uygunlugu ve uzun bir turizm sezonuna olanak saglamasi en önemli tesvik edici etkenlerden biridir. Akdeniz ikliminin hakim oldugu Aydin ilinde sicak aylar çogunluktadir. Ayni zamanda deniz suyunun sicakligi Mayis-Ekim aylarini kaplayan senenin yarisinda su sporlari ve yüzme olanagi da saglamaktadir. Ayrica, deniz kiyisinda halka açik plajlardan il içindeki yerlesmelerden ve çevre illerden gelenler, günübirlik veya hafta sonu olmak üzere yararlanmaktadirlar. Bu çesit kullanim ulasim rahatligi ve iklim özellikleri nedeniyle oldukça yaygindir. Bu talebi basta Söke, Aydin, Nazilli ve Denizli kentleri olusturmaktadir. Aydin ilinin batisi ile dogusu arasinda turizm sektörü açisindan oldukça fark vardir. Batisi iç ve dis turizme uygun hizmet veren kaynaklarin mümkün oldugunca kullanima açilmis, potansiyel durumda olanlarin ise kullanima açilmasi için gerekli girisimlerin yapildigi bir kesimdir. Dogusu ise daha çok iç turizme yönelik hizmet vermektedir. Ancak ören yerleri ve yaratilacak çesitlilikler bu kesimde de dis turizmin yogunlasmasina neden olabilecektir.Aphrodisias ve Pamukkale’yi kapsayan tur güzergahlari nedeniyle dis turizm tarafindan ilin dogusu kullanilabilmektedir.</p>
<p>Kiyi ve ören yerleri disinda saglik turizmi (termal), tarihi ve mimari eserler, ören yerleri, müzeler, geleneksel el sanatlari, yöresel festivaller, deve güresleri gibi, kültür turizmi sportif turizm, doga yürüyüsleri-trekking, atli doga gezileri, golf,dalma,deniz ve kara avciligi, yüzme,yelken, su sporlari gibi sportif turizm ildeki gelistirilebilecek potansiyele sahip etkinliklerdir.</p>
<p>KÜLTÜREL TURIZM</p>
<p>Aydin ili arkeolojik sit alanlari yönünden Türkiye’nin en zengin yörelerinden biridir. MÖ 4000 yilinin sonundan günümüze kadar Hitit, Ion,Lidya, Roma, Bizans, Anadolu Selçuklulari, Aydinogullari, Mentesogullari ve Osmanli Imparatorlugunun bir parçasi olan il, bu birikimin sonucu olarak sahip oldugu antik kentler ve müzeleri ile iç ve özellikle dis turizm açisindan büyük bir potansiyele sahiptir.</p>
<p>Batida kiyi kesiminde bulunan önemli antik yerlesimlerden Milet,Didyma, Priene; orta güneyde Alinda, Alabanda; kuzeyde Tralles, Nyssa ve doguda Aphrodisias ve kuzey yakininda Izmir, Efes ve Meryemana evi, doguda Denizli’de Hierapolis, güneyde Mugla’da Labran’da, lasos ve Halikarnassos antik kentleri, tarihi ve arkeolojik gezi alanlari oldukça yogun turizm talebi yaratmaktadir.</p>
<p>Kent merkezlerindeki Camiler ve Nazilli’deki Arpaz Kalesi, Bozdogan’daki Körteke Kalesi, Koçarli’daki Cincin Kalesi, türbeler, medreseler, mescitler ve hamamlar, gereken restorasyonlarin yapilmasi ve tanitimlarina agirlik verilmesiyle yukarida sözü edilen Roma ve Yunan dönemlerine ait ören yerleri disindaki Selçuklu ve Osmanli dönemlerine ait yapilarin da turistik amaçli ziyaretlere tesvik edilmesi, il turizmine farkli bir perspektif kazandiracaktir.</p>
<p>Turizm talebi yaratabilecek ildeki diger çekici unsurlar arasinda, eski kentsel dokulari, özellikli tarihi yöresel konut yapilari, festivalleri, otantik kirsal yerlesmeleri, gelenekleri, hali dokuma tezgahlarini, deve güreslerini, orman ve yaylalardaki piknik ve mesire alanlarini saymak mümkündür.</p>
<p>Degisik kültürleri ve kültür eserlerini görmek, izlemek, folklorik faaliyetlere katilmak, yöresel mutfak, müzik, giyim gibi geleneksel etkinlikleri izlemek, ziyaretlerde bulunmak için, Aydin ili önemli olanaklara sahiptir.</p>
<p>Sivil mimari örnekleri ve ilginç kirsal yerlesmelerden biri olan Kusadasi yakinindaki Kirazli köyü, mimari dokusunun yanisira halicilik ve dokuma tezgahlari, saç böregi-ayran gibi yöresel yiyeceklerini de hizmetleri içinde sunan nitelikleri ve yakinindaki Aslan Magarasi ile turist çekmektedir.Eski Çine ise mimari dokusu, 14. yüzyildan <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kalma/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kalma">kalma</a> Ahmet Gazi Camii ve Ahi Ibrahim Türbesi ile yakininda Asarlik mevkiindeki kaya mezari ve kalintilari, el dokuma sanatlariyla dikkate deger bir tarihi yerlesimdir. Ayrica Aphrodisias, Neopolis arasinda Bozdogan ilçesinde Olukbasi köyünde Türkmenler’in geleneksel kil çadirlari üretilmekte ve bu çadirlarda otantik giysilerle yerel yemekler sunulmasi için çalismalar yapilmaktadir.</p>
<p>Genellikle turizm mevsimi disinda yapilan festival ve özellikle, deve güreslerine, daha ziyade yerel halk ve iç turizm tarafindan katilim saglanmaktadir. Deve güresleri, kisitli sayida da olsa, yabanci turistlerin de oldukça ilgisini çekmektedir. Ayrica Sultanhisar, Nazilli, Ortaklar, Germencik, Incirliova, Kuyucak ve Kösk tren gar binalari, 19. yüzyil ekonomi ve ulasim tarihinin yasayan örnekleridir.</p>
<p>SAGLIK TURIZMI (TERMAL)</p>
<p>Aydin ilinde küçüklü-büyüklü termal tesisler bulunmaktadir. Germencik’teki Alangüllü (Bozköy), Ömerli ve Gümüs (Gümüsilica); Kusadasi’nda Davutlar, Sultanhisar’da Salavatli ve Buharkent’te olmak üzere toplam 6 bölgede termal kullanima yönelik tesis alani vardir.</p>
<p>Alangüllü Ilicasi : Germencik ilçesi Bozköy mevkiindedir. 32 oda ve 70 yatak kapasitesinde, Belediye belgeli kapali termal havuzu olan bir tesis mevcuttur. Ayrica Il Özel Idare tarafindan kür tesisi ve modern termal ve konaklama tesisleri insa edilmis olup, bölgenin en modern ve büyük kaplicalarindan biri durumuna getirilmistir.</p>
<p>Gümüsköy Ilicasi : Germencik ilçesi Gümüsköy mevkiindedir. Gümüs termal tesisi, 2 oda ve 4 yatak kapasiteli çok küçük bir tesistir.</p>
<p>Davutlar : Kusadsi ilçesi Davutlar beldesi yerlesmesinin hemen yakininda olan sicaksu kaplicasi mevkiinde konaklama kismi olmayan bir özel tesis vardir.</p>
<p>Salavatli Kaplicasi : Sultanhisar’in batisindadir. Halen faal durumdadir.</p>
<p>SPORTIF TURIZM</p>
<p>Aydin ilinde su sporlari ve denizde yapilan sporlardan; yüzme, dalma, yelken, sörf, su parasütü ve su kayagi ile ayrica dalarak zipkinla veya kiyidan-tekneden olta ile balik avciligi da yapilmaktadir. Bu sporlardan yüzme, sörf, su kayagi ve parasüt ile bunlarin disinda deniz bisikleti, muz kayak gibi rekreaktif amaçli faaliyetler daha çok yerlesimlerin, hatta turistik tesislerin, ya da halkin yogun olarak kullandigi plajlarin bulundugu koylarda daha çok yapilmaktadir.</p>
<p>Su alti dalma konusunda özel dalma alanlari saptanmakta ve gruplar halinde bu alanlara turlar düzenlenerek, izlemek amaciyla denetimli dalislar yapilmaktadir. Bunun için eski batik gemi, anfora ya da fok baligi,mercan kayaliklari gibi dogal özellikler tasiyan alanlar bulunmaktadir.<br />
Ulaşım:<br />
 Karayolu </p>
<p>Aydin ili konumu nedeniyle ilk çaglardan beri önemli yollarin geçtigi bir yöre olmustur. Günümüzde de E 24 Aydin-Denizli ve Aydin-Izmir karayolu, yük ve yolcu trafiginin yogun oldugu yollardir. Yapimi tamamlanma asamasinda olan herbiri Aydin-Izmir otoyolu, üçer seritleri, viyadükleri ve 3000 m uzunlugundaki tünelleri ile kara ulasiminda daha kisa, daha güvenli ve hizli akisi saglayacak, örnek bir bayindirlik hizmeti sunmaktadir. Otoyol, basta turizm ve ulastirma olmak üzere, yöre ekonomisi her alanda büyük katkilar saglayacaktir.</p>
<p>Aydin ilinin en önemli turizm potansiyeline sahip olan Kusadasi ilçesini çevredeki il ve ilçelere baglayan yapimi ve bakimi karayollarinin sorumluluguna giren üç anayol vardir. Bu yollar Kusadasi-Selçuk, Kusadasi-Söke, Kusadasi-Söke ayrimi-Davutlar yollaridir.</p>
<p>Aydin ilinde toplam devlet yolu uzunlugu ise 3790 km’dir. 3.790 km’lik köy yolunun 724 km’si asfalt, 1.484 km stabilize, 1.930 km’si tesfiye, 622 km’si ise ham yoldur.</p>
<p>Demiryolu</p>
<p>Aydin ilini bati-dogu dogrultusunda kateden demiryolu üzerinde Söke, Germencik, Incirliova, Aydin Merkez, Kösk, Sultanhisar, Nazilli, Kuyucak ve Buharkent ilçeleri bulunmaktadir. Aydin il hudutlari dahilinde toplam demiryolu uzunlugu Söke-Buharkent arasi 134.6 km’dir. Bunun 169 adedi serbest hemzemin geçit, kalan 9 adedi bekçili/bariyerli hemzemin geçittir. Il dahilinde sadece Kuyucak-Horsunlu istasyonlari arasinda 34.20 uzunlugunda bir adet tünel vardir. Izmir-Aydin-Kuyucak arasinda hizli tren projesi ile demiryolu isletmeciligi daha modern hale gelecektir.</p>
<p>Denizyolu</p>
<p>Ilin tek limani Kusadasi limanidir. Güvercinada mendireginin yapilmasiyla korunakli hale gelmistir. Limanin rihtim uzunlugu 971 metre, su derinligi ise 15 metredir. Limanin gemi kabul kapasitesi 6’dir. Kusadasi limani Türkiye’de denizyolu ile en fazla giris-çikis yapilan limandir.</p>
<p>Ilçede ayrica bir yat limani mevcut olup, 1.150 metre iç rihtim uzunlugu, 630 adet yat kapasitesi ile yerli ve yabanci turistlere hizmet vermektedir.</p>
<p>Ege adalarinda turistik ring yaparak Efes turu için günü birlik yabanci turist getiren yolcu gemileri, yatlar ve motorlarin yanisira, feribotlarla da Kusadasi-Sisam seferleri devamli yapilmaktadir.</p>
<p>Havayolu</p>
<p>1.435 metre pist uzunlugu olan Aydin-Çildir (Stool tip) havaalani 1990-1993 arasinda tamamlanmistir. Yalnizca pervaneli uçaklarin inis-kalkis yapabilmesine uygun olup, ilin hava ulasimi için Izmir Adnan Menderes Havalimanindan da yararlanilmaktadir</p>

<p class="sayac_bilgi">17 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/aydin-ili.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dünya’nın Yedi Harikası</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/dunya%e2%80%99nin-yedi-harikasi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/dunya%e2%80%99nin-yedi-harikasi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2009 16:00:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Apollo]]></category>
		<category><![CDATA[Artemis]]></category>
		<category><![CDATA[Asma]]></category>
		<category><![CDATA[Babil]]></category>
		<category><![CDATA[Bodrum]]></category>
		<category><![CDATA[British Museum]]></category>
		<category><![CDATA[Caria]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Feneri]]></category>
		<category><![CDATA[Diana]]></category>
		<category><![CDATA[Hala]]></category>
		<category><![CDATA[Helios]]></category>
		<category><![CDATA[Heykel]]></category>
		<category><![CDATA[Mausoleum]]></category>
		<category><![CDATA[Olympia]]></category>
		<category><![CDATA[Phidias]]></category>
		<category><![CDATA[Rhodos]]></category>
		<category><![CDATA[Rodos]]></category>
		<category><![CDATA[Yok]]></category>
		<category><![CDATA[Zeus Jupiter]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10924</guid>
		<description><![CDATA[Mısır Piramitleri &#8211; Mısır Dünya harikalarının en yaşlıları aynı zamanda günümüzde ayakta kalabilen yegane harikalardır. Milattan önce 2000&#8242;li yıllarda firavunlara (kraliyete) ait anıt mezarlar olarak yapılmıştır. Yaklaşık 80 kadarı hala ayaktadır. En büyükleri 147 metre boyuyla Keops Piramiti&#8217;dir. Babil&#8217;in Asma Bahçeleri &#8211; Bağdat Nebuchadnezzar&#8217;ın sarayının yanındaki terasta bulunan bu asma bahçelerinin 29 ila 91 metreye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> Mısır Piramitleri &#8211; Mısır</strong><br />
Dünya harikalarının en yaşlıları aynı zamanda günümüzde ayakta kalabilen yegane harikalardır. Milattan önce 2000&#8242;li yıllarda firavunlara (kraliyete) ait anıt mezarlar olarak yapılmıştır. Yaklaşık 80 kadarı hala ayaktadır. En büyükleri 147 metre boyuyla Keops Piramiti&#8217;dir.</p>
<p><strong><a href="http://www.genelbilge.com/tag/babil/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Babil">Babil</a>&#8217;in Asma Bahçeleri &#8211; Bağdat</strong><br />
Nebuchadnezzar&#8217;ın sarayının yanındaki terasta bulunan bu asma bahçelerinin 29 ila 91 metreye kadar yükseldikleri söylenmektedir. Milattan önce 600 yıllarında, kralın, eşi dağlardan gelen ı söylenir.<span id="more-10924"></span></p>
<p><strong><a href="http://www.genelbilge.com/tag/zeus/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Zeus">Zeus</a> Heykeli &#8211; Olympia</strong><br />
Milattan önce 400 yıllarında <a href="http://www.genelbilge.com/tag/phidias/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Phidias">Phidias</a> tarafından yapılan 12 metre uzunluğundaki heykel, orjinal Olympiyatların yapılış yerini belirtir. Altın ve pirinçten yapılan heykel üzerinde Zeus (Jupiter) bulunur.</p>
<p><strong>Artemis Tapınağı (<a href="http://www.genelbilge.com/tag/diana/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Diana">Diana</a>) &#8211; Efes</strong><br />
18 metre yüksekliğindeki 100&#8242;den fazla kolonun üzerinde 122 metre uzanan, tamamıyle mermerden kurulu tapınağın inşası milattan önce 359 yılında başlamış ve 120 yıl kadar sürmüştür. Milattan sonra 262 yılında Goth&#8217;lar tarafından yok edilmiştir.</p>
<p><strong><a href="http://www.genelbilge.com/tag/rhodos/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Rhodos">Rhodos</a> Heykeli &#8211; Rodos</strong><br />
Güneş tanrısı Helios (Apollo)&#8217; nun dev bronz heykeli, 36 metre yüksekliğiyle, Rodos Limanı&#8217;na girişin işaretidir. Milattan önce 280 yılında, 12 yıllık bir çalışma sonucu yapılan heykel, Milattan sonra 244 yılında bir depremde yokolmuştur. </p>
<p><strong>Halikarnas Mozelesi &#8211; Bodrum</strong><br />
Milattan önce 353 yılında ölen <a href="http://www.genelbilge.com/tag/caria/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Caria">Caria</a> Kralı Mausolus anısına, eşi Kraliçe Artemis tarafından yaptırılmıştır. 43 metrelik anıt mezardan geriye kalan sadece <a href="http://www.genelbilge.com/tag/british-museum/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with British Museum">British Museum</a>&#8217;de birkaç parça ve İngilizcedeki &#8220;mausoleum&#8221; (Türkçe&#8217;de &#8220;mozole&#8221;) kelimesi olmuştur.</p>
<p><strong>İskenderiye Feneri &#8211; Mısır</strong><br />
Milattan önce 270 yıllarında yapılan mermer gözetleme kulesi ve deniz feneri. 122 metre yüksekliğindeki fener 1375 yılında bir depremde yıkılmıştır.</p>

<p class="sayac_bilgi">3 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/dunya%e2%80%99nin-yedi-harikasi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tonyukuk Anıtı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/tonyukuk-aniti.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/tonyukuk-aniti.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2009 15:54:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Arz]]></category>
		<category><![CDATA[Atsa]]></category>
		<category><![CDATA[Bilge]]></category>
		<category><![CDATA[Casus]]></category>
		<category><![CDATA[Cesur]]></category>
		<category><![CDATA[Dedi]]></category>
		<category><![CDATA[Dokuz]]></category>
		<category><![CDATA[Eden]]></category>
		<category><![CDATA[Gece]]></category>
		<category><![CDATA[Geldi]]></category>
		<category><![CDATA[Hep]]></category>
		<category><![CDATA[Kolay]]></category>
		<category><![CDATA[Ku]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak]]></category>
		<category><![CDATA[Pek]]></category>
		<category><![CDATA[Sev]]></category>
		<category><![CDATA[Tabi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarkan]]></category>
		<category><![CDATA[Yok]]></category>
		<category><![CDATA[Yufka]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10920</guid>
		<description><![CDATA[Birinci Taş Batı Cephesi Bilge Tonyukuk ben kendim Çin ilinde kılındım. Türk milleti Çine tabi idi. Türk milleti hanını bulmayıp Çinden ayrıldı, hanlandı. Hanını bırakıp Çine tekrar teslim oldu. Tanrı şöyle demiştir: Han verdim, hanını bırakıp teslim oldun.Teslim olduğun için Tanrı ölmüştür. Türk milleti öldü, mahvoldu, yok oldu. Türk Sir milletinin yerinde boy kalmadı. Ormanda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" src="http://img223.imageshack.us/img223/8452/tonyukukyazitiqk1.jpg" title="Tonyukuk Anıtı" class="aligncenter" width="327" height="487" /><strong>Birinci Taş<br />
Batı Cephesi </strong><br />
Bilge Tonyukuk ben kendim Çin ilinde kılındım. Türk milleti Çine tabi idi. Türk milleti hanını bulmayıp Çinden ayrıldı, hanlandı. Hanını bırakıp Çine tekrar teslim oldu. Tanrı şöyle demiştir: Han verdim, hanını bırakıp teslim oldun.Teslim olduğun için Tanrı ölmüştür. Türk milleti öldü, mahvoldu, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yok/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yok">yok</a> oldu. Türk Sir milletinin yerinde boy kalmadı.<br />
Ormanda taşta kalmış olanı toplanıp yedi yüz oldu. İki kısmı atlı idi, bir kısmı yaya idi. Yedi yüz kişiyi sev <a href="http://www.genelbilge.com/tag/eden/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Eden">eden</a> büyükleri şad idi. Katıl dedi. Katılanı ben idim. Bilge Tonyukuk. Kağan mı kılayım, dedim. Düşündüm. Zayıf boğa ve semiz boğa arkada tekme <a href="http://www.genelbilge.com/tag/atsa/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Atsa">atsa</a>; semiz boğa, zayıf boğa olduğu bilinmezmiş derler diyip, öyle düşündüm. Ondan sonra Tanrı bilgi verdiği için kendim bizzat kağan kıldım.<span id="more-10920"></span> Bilge Tonyukuk Boyla Baga <a href="http://www.genelbilge.com/tag/tarkan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Tarkan">Tarkan</a> ile beraber İlteriş Kağan olunca güneyde Çini, doğuda Kıtayı, Kuzeyde Oğuzu <a href="http://www.genelbilge.com/tag/pek/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Pek">pek</a> çok öldürdü. Bilicisi, yardımcısı bizzat bendim. Çogayın kuzey yamaçları ile Kara Kumda oturuyorduk.<br />
<strong>Güney Cephesi</strong><br />
Geyik yiyerek, tavşan yiyerek oturuyorduk. Milletin boğazı tok idi. Düşmanımız etrafta ocak gibi idi, biz ateş idik.<br />
Öylece oturur iken Oğuzdan casus <a href="http://www.genelbilge.com/tag/geldi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Geldi">geldi</a>. Casusun sözü şöyle: Dokuz Oğuz milletinin üzerine kağan oturdu der. Çine doğru Ku&#8217;yu, generali göndermiş, sözü şöyle dermiş: Azıcık Türk milleti yürüyormuş; kağanı <a href="http://www.genelbilge.com/tag/cesur/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Cesur">cesur</a> imiş; müşaviri bilici imiş; o iki kişi var olursa, seni, Çini öldürecek derim; doğuda Kıtayı öldürecek derim; ben,, Oğuzu da öldürecek derim; Çin, güney taraftan hücum et; ben kuzey taraftan hücum edeyim; Türk Sir milleti, yerinde hiç yürümesin; mümkünse hep yok edelim derim.<br />
O sözü işitip gece uyuyacağım gelmedi. Ondan sonra kağanımıza arz ettim. Şöyle arz ettim: Çin, Oğuz, Kıtay <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bu">bu</a> üçü birleşirse kala kalacağız. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kendi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kendi">Kendi</a> içi dıştan tutulmuş gibiyiz. Yufka olanın delinmesi kolay imiş, ince olanı kırmak kolay. Yufka kalın olsa delinmesi zor imiş. Doğuda Kıtaydan, Güneyde Çinden, batıda batılılardan, Kuzeyde Oğuzdan iki üç bin askerimiz geleceğimiz var mı acaba? Böyle arz ettim. Kağanım benim kendimin. Bilge Tonyukukun arz ettiği maruzatımı işitiverdi. Gönlünce sevk et dedi.<br />
Kök Öngü çiğneyerek Ötügen ormanına doğru sevk ettim. İnek, yük hayvanı ile Toglada Oğuz geldi. Askeri üç bin imiş. Biz iki bin idik. Savaştık. Tanrı lütfetti, dağıttık. Nehire düştü. Dağıttığımız, yolda yine öldü hep.<br />
Ondan sonra Oğuz tamamiyle geldi. Türk milletini Ötügen yerine konmuş diye işitip güneydeki millet, batıdaki, kuzeydeki, doğudaki millet geldi.<br />
İki bin idik. İki ordumuz oldu. Türk milleti kılınalı, Türk kağanı oturalı Şantung şehrine, denize ulaşmış olan yok imiş. Kağanıma arz edip ordu gönderdim. Şantung şehrine, denize ulaştırdım. Yirmi üç şehir zaptetti. Uykusunu burda terk edip, yurtta yatıp kalırdı.<br />
Çin kağanı düşmanımız idi. On Ok kağanı düşmanımız idi. Fazla olarak Kırgızın kuvvetli kağanı düşmanımız oldu. O üç kağan akıl akıla verip Altun ormanı üstünde buluşalım demiş. Şöyle akıl akıla vermişler: Doğuda Türk kağanına karşı ordu sevk edelim. Ona karşı ordu sevk etmezsek, ne <a href="http://www.genelbilge.com/tag/zaman/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Zaman">zaman</a> bir şey olsa o bizi -Kağanı kahraman imiş, müşaviri bilici imiş- ne <a href="http://www.genelbilge.com/tag/zaman/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Zaman">zaman</a> bir şey olsa öldürecekti. Her üçümüz buluşup ordu sevk edelim, tamamıyla yok edelim demiş. Türgiş Kağanı şöyle demiş: Benim milletim ordadır demiş. Oğuz yine sıkıntıdadır demiş.<br />
Bu sözü işitip gece yine uyuyacağım gelmiyordu, gündüz yine oturacağım gelmiyordu. O zaman düşündüm. İlk olarak Kırgıza ordu sevk etsek iyi olur dedim. Kögmenin yolu bir imiş. Kapanmış diye işitip, bu <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yol/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yol">yol</a> ile yürürsek uygun olmayacak dedim. Kılavuz aradım. Çöllü az kavminden bir er buldum. İşittim: Az ülkesinin yolu Anı boyunca &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;&#8230;.. imiş, bir at yolu imiş, onunla gitmiş. Ona söyleyip, bir atlı gitmiş diye o yolla yürürsek mümkün olacak dedim. Düşündüm, kağanıma<br />
<strong>Kuzey Cephesi</strong><br />
Arz ettim. Asker yürüttüm. Attan aşağı dedim. Ak Termişi geçip sırtlattım. At üzerine bindirip karı söktüm. Yukarıya, atı yedeğe alarak, yaya olarak, ağaca tutunarak, çıkarttım. Öndeki er çiğneyiverip, ağaç olan tepeyi aştık. Yuvarlanarak indik. On gecede yandaki engeli dolanıp gittik. Kılavuz <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yeri/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yeri">yeri</a> şaşırıp boğazlandı. Bunalıp kağan dört nala koşturuver demiş. Anı suyuna vardık. O sudan aşağı gittik. Yemek yemek için attan indirdik. Atı ağaca bağlıyorduk.<br />
Gündüz de gece de dört nala koşturup gittik. Kırgızı uykuda bastık. Uykusunu mızrak ile açtık. Hanı, ordusu toplanmış. Savaştık, mızrakladık. Hanını öldürdük. Kağana Kırgız kavmi teslim oldu, baş eğdi. Geri döndük, Kögmen ormanını dolanıp geldik.<br />
Kırgızdan döndük. Türgiş kağanından casus geldi. Sözü şöyle: Doğuda kağana karşı ordu yürütelim demiş. Yürütmezsek, bizi-kağanı kahraman imiş, müşaviri bilici imiş-ne zaman bir şey olsa bizi öldürecektir demiş. Türgiş kağanı dışarı çıkmış dedi. On Ok milleti eksiksiz dışarı çıkmış der. Çin ordusu var imiş.<br />
O sözü işitip kağanım, ben eve ineyim dedi. Hatun yok olmuştu. Ona yas töreni yaptırayım dedi. Ordu, gidin dedi, Altun ormanında oturun dedi. Ordu başı İnel Kağan, Tarduş şadı gitsin dedi. Bilge Tonyukuka, bana şöyle dedi: Bu orduyu sevk et dedi. Cezayı gönlünce söyle. Ben sana ne söyleyeyim dedi. Gelirse hile toparlanır, gelmezse haberciyi, sözü alarak otur dedi.<br />
Altun ormanında oturduk. Üç casus geldi. Sözü bir: Kağan ordu çıkardı, On Ok ordusu eksiksiz dışarı çıktı der. Yarış ovasında toplanalım demiş.<br />
O sözü işitip, kağana o sözü ilettim. Han tarafından söz dönüp geldi. Oturun diye söylemiş. Keşif kolunu, nöbet işini çok iyi tertip et, baskın yaptırma demiş.<br />
Bögü Kağan bana böyle haber göndermiş. Apa Tarkana gizli haber göndermiş: Bilge Tonyukuk kötüdür, kindardır, şaşırır. Orduyu yürütelim diyecek, kabul etmeyin.<br />
O sözü işitip orduyu yürüttüm. Altun ormanını yol olmaksızın aştık. İrtiş nehrini geçit olmaksızın geçtik. Geceyi gündüze kattık. Bolçuya şafak sökerken ulaştık.<br />
<strong>İkinci Taş<br />
Batı Cephesi </strong><br />
Haberci getirdiler. Sözü şöyle: Yarış ovasında yüz bin asker toplandı der. O sözü işitip beyler bütün dönelim, temiz edepli olmak iyidir dedi. Ben şöyle derim, ben Bilge Tonyukuk: Altun ormanını aşarak geldik. İrtiş nehrini geçerek geldik. Geleni cesur dedi duymadı. Tanrı Umay ilahe, mukaddes yersu üzerine çökü verdi her halde. Niye kaçıyoruz? Çok diye niye korkuyoruz?Az diye niye kendimizi hor görelim? Hücum edelim dedim.<br />
Hücum ettik, yağma ettik.<br />
İkinci gün ateş gibi kızıp geldi. Savaştık. Bizden,iki ucu,yarısı kadar fazla idi. Tanrı lütfettigi için, çok diye korkmadık,savaştık. Tarduş şadına kadar kovalayıp dağıttık. Kağanı tuttuk. Yabgusunu, şadını orda öldürdüler. Elli kadar er tuttuk.<br />
O aynı gece halkına haber gönderdik. O sözü işitip On Ok beyleri, milletini hep geldi, baş eğdi. Gelen beylerini, milletini tanzim edip, yığıp -az miktarda millet kaçmıştı -On Ok ordusunu sevk ettim. Biz de Ordu sevk ettik.anıyı geçtik. İnci nehrini geçerek tinsi Oğlu denilen mukaddes Ek dağını aşırdım.<br />
<strong>Güney Cephesi</strong><br />
Demir kapıya kadar eriştik. Ordan döndük. İnel Kağana ,korkup&#8230;&#8230;&#8230; Tezik ,Tokar &#8230;&#8230;&#8230;ondan berideki Suk başlı Soğdak milleti hep geldi, baş eğdi&#8230;.<br />
Türk milletinin demir kapıya, Tinsi oğlu, tinsi oğlu denilen dağa ulaştığı hiç yokmuş. O yere ben Bilge Tonyukuk ulaştırdığım için sarı altın, beyaz gümüş, kız kadın, eğri deve, mal zahmetsizce getirdi.<br />
İlteriş Kağan bilici olduğu için, cesur olduğu için, Çine karşı on yedi <a href="http://www.genelbilge.com/tag/defa/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Defa">defa</a> savaştı, Kıtaya karşı yedi <a href="http://www.genelbilge.com/tag/defa/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Defa">defa</a> savaştı, Oğuza karşı beş <a href="http://www.genelbilge.com/tag/defa/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Defa">defa</a> savaştı. Onlarda müşaviri yine bizzat ben idim, kumandamı yine bizzat ben idim. İlteriş Kağana Türk Bögü Kağanına, Türk bilge Kağanına.<br />
<strong>Doğu Cephesi</strong><br />
Kapgan Kağan yirmi yedi yaşında &#8230;&#8230;.. orda &#8230;&#8230;&#8230;&#8230; idi. Kapgan Kağan oturdu. Gece uyumadı, gündüz oturmadı. Kızıl kanımı döktürerek, kara terimi koşturarak işi, gücü verdim hep. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/uzun/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Uzun">Uzun</a> keşif kolunu yine gönderdim hep. Siperi, nöbet yerini büyüttüm hep. Geri dönen düşmanı getirirdim. Kağanımla ordu gönderdim. Tanrı korusun, bu Türk milleti arasında silahlı düşmanı koşturmadım, damgalı atı koşturmadım. İlteriş Kağan kazanmasa, ve ben kendim kazanmasam, il de millet de yok olacaktı. Kazandığı için, ve kendim kazandığım için il de il oldu, millet de millet oldu.<br />
Kendim ihtiyar oldum, kocaldım. Herhangi bir yerdeki kağanlı millet de böylesi var olsa, ne sıkıntısı mevcut olacakmış?<br />
Türk Bilge Kağanı ilinde yazdırdım. Ben Bilge Tonyukuk.<br />
<strong>Kuzey Cephesi</strong><br />
İlteriş Kağan kazanmasa, yok olsa idi, ben kendim, Bilge Tonyukuk, kazanmasam, ben yok olsa idim, Kapgan Kağanın, Türk Sir milletinin yerinde boy da, millet de , <a href="http://www.genelbilge.com/tag/insan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with insan">insan</a> da hep yok olacaktı. İlteriş Kağan, Bilge Tonyukuk kazandığı için Kapgan Kağanın, Türk Sir milletinin yürüdüğü bu &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.. Türk Bilge Kağanı Türk Sir milletini, Oğuz milletini besleyip oturuyor. </p>

<p class="sayac_bilgi">16 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/tonyukuk-aniti.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Rodos Heykeli</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/rodos-heykeli.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/rodos-heykeli.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2009 15:50:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Alana]]></category>
		<category><![CDATA[Argos]]></category>
		<category><![CDATA[Denizci]]></category>
		<category><![CDATA[Gelen]]></category>
		<category><![CDATA[Helios]]></category>
		<category><![CDATA[Heykel]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Lindos]]></category>
		<category><![CDATA[Lu]]></category>
		<category><![CDATA[Newyork]]></category>
		<category><![CDATA[Rodos Heykeli]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10918</guid>
		<description><![CDATA[Rodos&#8217;un ilk sakinleri olan Dor&#8217;lar, Argos&#8217;tan gelen denizci bir kavimdi ve güneş ilahı olan Helios&#8217;a taparlardı. Dor&#8217;lar Rodos&#8217;ta en parlak devrini M.Ö. 3. asırda yaşayan bir medeniyet kurdular. Mısır ve Fenike&#8217;nin ürünlerini alıp satarak zengin oldular. Adayı kültür-sanat merkezi, güzel konuşma ve felsefe okulu haline getirdiler. Makedonya Kralı Demetrios, Rodos’u uzun süre kuşatma altında tutmuştu. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Rodos&#8217;un ilk sakinleri olan Dor&#8217;lar, Argos&#8217;tan <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gelen/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gelen">gelen</a> <a href="http://www.genelbilge.com/tag/denizci/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Denizci">denizci</a> <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> kavimdi ve güneş ilahı olan <a href="http://www.genelbilge.com/tag/helios/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Helios">Helios</a>&#8217;a taparlardı. Dor&#8217;lar Rodos&#8217;ta en parlak devrini M.Ö. 3. asırda yaşayan bir medeniyet kurdular. Mısır ve Fenike&#8217;<a href="http://www.genelbilge.com/tag/nin/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Nin">nin</a> ürünlerini alıp satarak zengin oldular. Adayı kültür-sanat merkezi, güzel konuşma ve felsefe okulu haline getirdiler. Makedonya Kralı Demetrios, Rodos’u uzun süre kuşatma altında tutmuştu. Dor&#8217;lar, Demetrios&#8217;la yaptıkları bir savaşı kazandıktan sonra, kuşatmanın kalkması anısına zafer anıtı olarak ve ilahları Helios&#8217;a şükran borçlarını ödemek için, <span id="more-10918"></span>Rodos limanının girişine büyük bir Helios heykeli yaptılar. M.Ö.281-280 yılında yapılan 32 metre yüksekliğindeki <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bu">bu</a> tunç <a href="http://www.genelbilge.com/tag/heykel/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Heykel">heykel</a>, elinde bir meşale tutuyordu. Bu haliyle Newyork limanındaki Hürriyet Heykeli&#8217;ni andırıyordu.<br />
Rodoslular bu heykelin kendilerini ve adayı koruduğuna inanırlardı. Bu nedenle her yıl &#8220;Helicia&#8221; denilen şölenler düzenler, bu heykelin dibinde dört atlı bir arabayı denize atarlardı. İnanışlarına göre, Helios böyle bir arabayla dünyayı dolaşarak insanları gözetlerdi.<a href="http://www.genelbilge.com/tag/rodos-heykeli/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Rodos Heykeli">Rodos heykeli</a> ancak 50 yıl ayakta kalabilmiştir. M.Ö. 223 yılında bir depremde devrildi ve Araplar 653’te Rodos’u <a href="http://www.genelbilge.com/tag/alana/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Alana">alana</a> kadar öyle durdu. Araplar ise heykeli parçalayıp hurda olarak sattılar. Rodos Kolossosu da denilen bu anıtın heykeltıraşı Lindos&#8217;<a href="http://www.genelbilge.com/tag/lu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Lu">lu</a> Khares&#8217;ti. Lindos, Rodos adasının üç büyük kasabasından biridir.</p>

<p class="sayac_bilgi">57 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/rodos-heykeli.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Olimpos&#8217;taki Zeus Heykeli</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/olimpostaki-zeus-heykeli.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/olimpostaki-zeus-heykeli.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2009 15:49:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Adet]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Atina]]></category>
		<category><![CDATA[Elis]]></category>
		<category><![CDATA[Heracles]]></category>
		<category><![CDATA[Heykel]]></category>
		<category><![CDATA[Kartal]]></category>
		<category><![CDATA[Libon]]></category>
		<category><![CDATA[Olimpiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Olimpos]]></category>
		<category><![CDATA[Oyunlar]]></category>
		<category><![CDATA[Parthenon]]></category>
		<category><![CDATA[Phidias]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Tavan]]></category>
		<category><![CDATA[Tavana]]></category>
		<category><![CDATA[Yapan]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Yunanistan]]></category>
		<category><![CDATA[Zeus]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10916</guid>
		<description><![CDATA[Eski zamanlarda Yunanlılar&#8217;ın en büyük festivali, &#8220;Tanrıların Kralı Zeus&#8221; onuruna düzenlenen Olimpiyat Oyunlarıydı. Bugünkü Olimpiyat oyunlarına benzeyen bu müsabakalarda Anadolu, Suriye, Mısır, Yunanistan ve Sicilya&#8217;dan atletler yarışırlardı. Olimpiyatlar ilk kez M.Ö. 776&#8242;da başladı. Oyunlar 4 yılda bir düzenleniyordu ve Yunan şehir devletlerinin bütünlüğünü sağlamaya yardımcı oluyordu. Yunanlılar, Yunanistan&#8217;ın batı kıyısında Peloponnesus denen bölgedeki Olimpos&#8217;ta Zeus [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Eski zamanlarda Yunanlılar&#8217;ın en büyük festivali, &#8220;Tanrıların Kralı <a href="http://www.genelbilge.com/tag/zeus/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Zeus">Zeus</a>&#8221; onuruna düzenlenen Olimpiyat Oyunlarıydı. Bugünkü Olimpiyat oyunlarına benzeyen bu müsabakalarda Anadolu, Suriye, Mısır, Yunanistan ve Sicilya&#8217;dan atletler yarışırlardı. Olimpiyatlar ilk <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kez/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kez">kez</a> M.Ö. 776&#8242;da başladı. Oyunlar 4 yılda bir düzenleniyordu ve <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yunan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yunan">Yunan</a> şehir devletlerinin bütünlüğünü sağlamaya yardımcı oluyordu. Yunanlılar, Yunanistan&#8217;ın batı kıyısında Peloponnesus denen bölgedeki Olimpos&#8217;ta Zeus adına bir tapınak yaptırmışlardı. Kutsal oyunlar süresince, şehir devletleri arasındaki savaşlar kesiliyor ve oyunlar için Olimpos&#8217;a (Olympia) gidecekler için güvenli bir geçiş imkanı sağlanıyordu. <span id="more-10916"></span><br />
Oyunların yapıldığı yerde bir stadyum ve kutsal bir koruluk vardı. Yunanlılar ilk zamanlarda basit bir yapısı olan tapınağın yerine, zaman içinde oyunların öneminin artmasıyla, yeni ve tanrıların kralının adına yaraşır bir tapınak yapmak istediler. Bunun için Elis&#8217;li Libon <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yeni-bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yeni Bir">yeni bir</a> tapınak yapmaya başladı ve M.Ö. 456&#8242;da Zeus tapınağı bitirildi.<br />
Tapınak dikdörtgen bir platform üzerine inşaa edilmişti. Binanın yanlarında yeralan 13 adet büyük sütun, tavanı destekliyordu. Her köşede 6 adet sütun vardı. Üçgen şeklindeki <a href="http://www.genelbilge.com/tag/tavan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Tavan">tavan</a> heykellerle doldurulmuştu. Kolonların üzerindeki pedimentler, Heracles&#8217;in heykelleriyle süslüydü. Tapınağın içerisinde tanrıların kralı Zeus&#8217;un görkemli bir heykeli yeralıyordu.<br />
Heykeli, Atina&#8217;daki Parthenon tapınağı için Athena heykelini yapan <a href="http://www.genelbilge.com/tag/phidias/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Phidias">Phidias</a> yapmıştır. Heykel tapınağın batı ucuna yerleştirilmişti. 7 metre genişlikte ve yaklaşık 12 metre yüksekliğindeydi. Zeus, özenle hazırlanmış tahtında oturur şekildeydi. Başı neredeyse tavana değiyordu. Sağ elinde zafer tanrıçası Nike&#8217;ı tutuyordu. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/sol/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Sol">Sol</a> elindeyse üzerinde çeşitli metallerden kakmalar olan ve üzerinde kartal olan bir hükümdar asası vardı. Altın, abanoz, fildişinden yapılmış olan ve değerli taşlardan kakmaların bulunduğu Zeus&#8217;un oturduğu taht, heykelin kendisinden daha etkileyiciydi. Üzerinde, Yunan tanrılarının ve sfenks <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gibi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gibi">gibi</a> mistik hayvanların oyma figürleri yeralıyordu. Bu muhteşem heykel Tanrının kutsal gücünü ve iyiliğini ifade ediyordu.<br />
Heykelin derisi fildişinden, sakalı, saçları ve elbisesi altındandı. Tasarım, bir ahşap çerçeveye altın ve fildişi levhaların tutturulmasıyla yapılmıştı. Olimpos&#8217;un havası çok fazla nemliydi. Bu yüzden fildişi levhaların çatlamaması için tapınağın altındaki özel bir havuzda bulundurulan bir yağ ile sürekli yağlanıyordu.<br />
Roma imparatoru Theodosius I, M.S.255 yılında, bir dinsiz adeti olduğu gerekçesiyle olimpiyatları durdurdu. Daha sonra zengin Yunanlılar, heykeli Bizans&#8217;a taşıdılar. Heykel, M.S.462 yılında çıkan bir yangında yokoldu. Olimpos&#8217;ta 1829&#8242;da Fransızlar tarafından <a href="http://www.genelbilge.com/tag/burada/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Burada">burada</a> bulunan bazı heykel parçaları Paris&#8217;te Louvre müzesinde sergilenmektedir.<br />
Bugün, bölgedeki stadyum restore edilmiştir. Zeus tapınağıyla ilgili birkaç sütun haricinde hiçbir şey kalmamıştır. Heykel ise tamamen yokolmuştur. Ancak, o döneme ait bulunan paralar üzerindeki resimlerden, mabedin şekli hakkında ipuçları elde edilebilmiştir.</p>

<p class="sayac_bilgi">63 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/olimpostaki-zeus-heykeli.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kral Mausoleus&#8217;un Mezarı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/kral-mausoleusun-mezari.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/kral-mausoleusun-mezari.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2009 15:40:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Araba]]></category>
		<category><![CDATA[Artemis]]></category>
		<category><![CDATA[Bakan]]></category>
		<category><![CDATA[Belli]]></category>
		<category><![CDATA[Bile]]></category>
		<category><![CDATA[Bodrum]]></category>
		<category><![CDATA[British Museum]]></category>
		<category><![CDATA[bu]]></category>
		<category><![CDATA[Bunun]]></category>
		<category><![CDATA[Halikarnas]]></category>
		<category><![CDATA[Heykel]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Karia]]></category>
		<category><![CDATA[Kral]]></category>
		<category><![CDATA[Mimar]]></category>
		<category><![CDATA[Piramit]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Yol]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10912</guid>
		<description><![CDATA[Bu mezar, Kraliçe Artemis tarafından kocası Mausoleus (Mozoles) için yaptırılmıştır. Karia Kralı Mausoleus, o zamanki adı Halikarnas olan Bodrum (O zamanlar bu bölge Karia olarak anılıyordu) bölgesinde, M.Ö. 377-353 yılları arasında hüküm sürmüştür. Pythea adlı bir mimarın eseri olan bu mezar bugün ayakta değildir. Ancak, tarihçi Plinius&#8217;un anlattıklarına göre yapılan bir resmi vardır. Karia krallığından [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.genelbilge.com/tag/bu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bu">Bu</a> mezar, Kraliçe <a href="http://www.genelbilge.com/tag/artemis/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Artemis">Artemis</a> tarafından kocası Mausoleus (Mozoles) için yaptırılmıştır. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/karia/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Karia">Karia</a> Kralı Mausoleus, o zamanki adı Halikarnas olan <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bodrum/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bodrum">Bodrum</a> (O zamanlar bu bölge Karia olarak anılıyordu) bölgesinde, M.Ö. 377-353 yılları arasında hüküm sürmüştür. Pythea adlı <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> mimarın eseri olan bu mezar bugün ayakta değildir. Ancak, tarihçi Plinius&#8217;un anlattıklarına göre yapılan <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> resmi vardır. Karia krallığından kalma bazı sikkelerin üzerinde de bu anıtın kabartmalarına rastlanmıştır. Mausolos M.Ö. 353’te ölünce tahta çıkan Artemisia’nın ilk girişimi, kocasının adını sonsuza değin yaşatacak <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bir">bir</a> anıtmezar yaptırmak oldu.<span id="more-10912"></span> Bu iş için dönemin en önde gelen mimar ve heykelcileri görevlendirildi. Yer olarak da Halikarnassos kentinin ortasında, limanı oluşturan koya bakan bir yamaç seçildi. Yapı üst üste üç bölüm halindeydi. Yaklaşık 33m x 39m ölçülerinde dikdörtgen bir kaidenin üstünde, 36 tane İon düzeninde sütunla çevrili bir cella yer alıyor, bunun çatısını da 24 basamaklı bir <a href="http://www.genelbilge.com/tag/piramit/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Piramit">piramit</a> oluşturuyordu. Tepesinde 4 atlı bir zafer arabası bulunuyordu.<br />
Anıtın tepesindeki savaş arabasında, Kral Mousoleus ve karısının yanyana oturmuş heykelleri vardı. Dörtnala sürdükleri atların çektiği o arabayla unutulmazlığa doğru yol alıyor gibiydiler.<br />
Anıtın, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/araba/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Araba">araba</a> heykeliyle birlikte yüksekliği 45 metreyi geçiyordu. Duvarları kabartmalarla süslüydü. Sütunlar arasında birçok güzel heykel vardı.<br />
Anlatıldığına göre Artemisia’nın ölmesi üzerine yapının yarım kalması tehlikesi belirince bütün sanatçılar para almadan ve birbirleriyle yarışarak Mausoleion’u bitirmişler.<br />
150 yıl kadar önce Mozoleyi meydana çıkaran İngiliz arkeologları heykel ve kabartmaları alıp gitmişlerdir. Bu yüzden anıtın yeri bile zor belli olmaktadır. Şimdi bunlar British Museum&#8217;da sergilenmektedir.<br />
Bugün Batıda sanat değeri olan ve anıt niteliğinde bulunan mezarlara Karia kralı Mousoleus&#8217;un adı verilmektedir. Bu anıt bir depremde yıkılmıştır. Yıkılan sütun ve taşların bir kısmını, Rodos şövalyeleri başka bir yapıda kullandılar.</p>

<p class="sayac_bilgi">2 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/kral-mausoleusun-mezari.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arkeometri Nedir</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/arkeometri-nedir.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/arkeometri-nedir.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2009 09:59:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Arkeometri]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Devir]]></category>
		<category><![CDATA[Duvar]]></category>
		<category><![CDATA[Elden]]></category>
		<category><![CDATA[Flinders Petrie]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Gibi]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Keramik]]></category>
		<category><![CDATA[Klaproth]]></category>
		<category><![CDATA[Kral]]></category>
		<category><![CDATA[Organik]]></category>
		<category><![CDATA[Orta]]></category>
		<category><![CDATA[Riederer]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Troya]]></category>
		<category><![CDATA[Yy]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/arkeometri-nedir.html/</guid>
		<description><![CDATA[“Arkeometri” sözcüğü “arkeoloji” ve “metrik” sözcüklerinden türetilmiştir. Anlam olarak fen ve doğa bilimleri yöntemleri kullanılarak eski eserlerle ilgili her türlü ölçüm ve değerlendirme yapılmasını içerir. Arkeometri çalışmalarının yapıldığı laboratuvarlarda ve kullanılan tekniklerde endüstriye dönük yönler bulunmaktadır. Örneğin, çevre radyasyon ölçümleri, spektroskopik analizler ve kimyasal analizler, arkeometri çalışmalarında kullanılan dozimetrelerin endüstriyel uygulamalarda da kullanılabilmesi. Tanımı: Arkeolojide [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“<a href="http://www.genelbilge.com/tag/arkeometri/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Arkeometri">Arkeometri</a>” sözcüğü “<a href="http://www.genelbilge.com/tag/arkeoloji/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Arkeoloji">arkeoloji</a>” ve “metrik” sözcüklerinden türetilmiştir. Anlam olarak fen ve doğa bilimleri yöntemleri kullanılarak eski eserlerle ilgili her türlü ölçüm ve değerlendirme yapılmasını içerir.<br />
Arkeometri çalışmalarının yapıldığı laboratuvarlarda ve kullanılan tekniklerde endüstriye dönük yönler bulunmaktadır. Örneğin, çevre radyasyon ölçümleri, spektroskopik analizler ve kimyasal analizler, arkeometri çalışmalarında kullanılan dozimetrelerin endüstriyel uygulamalarda da kullanılabilmesi.<br />
Tanımı:<br />
      Arkeolojide çeşitli fen ve doğa bilim dallarının matematiksel ölçüm ve analiz yöntemlerinin uygulanması ve kullanılması olarak tanımlanabilir.<br />
<span id="more-10908"></span><br />
Arkeometriye Genel Bir Bakış ve Arkeolojideki Önemi:<br />
      Günümüzde yapılan arkeolojik araştırmaların kültür tarih açısından,elden geldiğince eksiksiz olarak değerlendirilebilmeleri için fen ve doğa bilmlerinin çeşitli dallarından birlikte yararlanılan bu yeni bilim alanından diğer ülkelerde olduğu gibi son yıllarda ülkemizde de <a href="http://www.genelbilge.com/tag/daha/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Daha">daha</a> yoğun bir şekilde yararlanılmağa başlanmıştır.<br />
      Aslında arkeometrinin başlangıcının 19.yy’nin başlarına kadar geriye gittiği söylenebilir.1800’de ilk kez M.H.<a href="http://www.genelbilge.com/tag/klaproth/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Klaproth">KLAPROTH</a> Berlin Bilim Akademisinde sikkeler,camlar ve orta çağ heykelleri üzerinde gerçekleştirdiği bazı kimyasal analizlerin sonçları hakkında bir bildiri verir. J.Riederer’in 19.yy’ın sonlarına doğru ve yüzyılımız başlarında gerek <a href="http://www.genelbilge.com/tag/avrupa/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Avrupa">Avrupa</a>’da üst paleotik devir mağara <a href="http://www.genelbilge.com/tag/duvar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Duvar">duvar</a> resimlerinin bulunuşu,Önasya’da Anadolu’da başlayan ve yoğunluk kazanan arkeolojik kazılarda <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ele/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ele">ele</a> geçen çeşitli buluntular,metal,keramik,cam,<a href="http://www.genelbilge.com/tag/duvar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Duvar">duvar</a> resimlerinin boyaları gibi organik malzemeden yapılan araç ve gerecin kimyasal analizleri büyük ölçüde artmağa başlar. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/troya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Troya">Troya</a>  kazılar,Ur Kral Mezarları’ının keşfi,Mısır’da özellikle Flinders Petrie’nin Negade kültürüne ait buluntuları,bu analizlerin daha yoğun bir biçimde yapılmasını sağlar.Böylece Klaphort’un analizlerini F.Rathgen,C.H.Desch,J.R.Partington,H.H.Coghlan ve daha birçoklarının araştırmaları izler ve bunları gitgide daha büyük bir ilgi ile karşılanır.<br />
      1878’de Baron De Geer İsveç’de göl ve bataklık tortul kültelerindeki yıllık ömürlü bitki kalıntılarını inceleyerek,bunların içinde bulunduğu ‘balçık katmanlarının’ sayımına dayanan ‘Varv analizleri’olarak adlandırılan bir mutlak tarihlendirme yöntemi geliştirir.Böylece günümüzden yaklaşık 9000 yıl Öncesıne kadar giden bir mutlak yaş tayini yapma imkanı doğar.1920’lerde Yugoslav matematikçi ve astronomlarından Milutin Milankovitz ise,güneş sistemindeki lekelerin dünyada iklim değişmelerine neden olduğu varsayımından hareket eder;bu değişmelerin matematiksel olarak hesaplanması Buzul Çağlarının 600 bin yıl kadar geriye tarihlendirilebileceğini ortaya koyar.<br />
      1901’de bulunan,fakat arkeoloji alanında 1929 da ilk olarak uygulanan bir diğer yöntem ise ‘dendrokronoloji’dir.Uzun ömürlü ağaçların yatay kesitlerindeki halkaların oluşumları ve bunların sayılmaları ile,ağacın kesildiği zamandaki yaşının mutlak olarak bulunabileceği anlaşılır.<br />
      Buzul devirlerinde yaşamış olan hayvanların türlerinin tesbiti,hem iklimsel hem de paleocoğrafya açısından, yaş tayinleri için kullanılmağa başlar. Gene 1916’da İsveçli botanikçi Lennar von Post’un ilk olarak geliştirdiği ‘polinoloji’ yöntemi,gerek Buzul Çağlarının gerekse Pospleistosendeki bitki örtüsü ,iklim değişmeleri ve tarihlendirme için kullanılır.<br />
      2.Dünya savaşına kadar arkeolojik buluntuların değerlendirilmesi için,gerek çeşitli kimyasal ve fiziksel yöntemlerle yapılan malzeme analizleri,gerekse mutlak tarihlendirmeleri için daha birçok yöntemlerin geliştirildikleri görülür. Ancak arkeolojiye dönük bu araştırmaların ‘Arkeometri’ adı altında <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yeni-bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yeni Bir">yeni bir</a> boyut kazanması ve bugünkü konumuna kavuşması 1950-1960 yılları arsına rastlar.<br />
      Libby ve arkadaşlarının, yaşamları sonaermiş organik maddelerin içinde bulunan radyoaktif karbon14’ün ölçülmesi ile arkeolojiye yeni bir mutlak tarihlendirme yöntemini armağan etmeleri bir anlamda ‘gerçek arkeometri’nin bir başlangıcı olarak kabul edilebilir.<br />
      Bilindiği gibi,eskisinden farklı olarak bugün artık arkeolojik araştırmalar geçmiş uygarlıkları,tarihsel gelişimleri içinde,mümkün olduğunca eksiksiz bir şekilde değerlendirilebilmeyi amaçlamaktadır.Bu yüzden eski bir kültürün hakkıyla anlaşılabilmesi,tanımlanabilmesi için,o kültürü meydana getiren insanların,o günkü doğal çevrelerinin,içinde yaşadıkları biyolojik ortamı oluşturan hayvan ve bitki topluluklarının (yani ekolojilerinin),insan,hayvan,bitki ilişkilerinin ellerindeki kaynaklardan yararlanma biçim ve derecelerine bağlı olarak ekonomilerinin,teknolojilerinin,sosyal,politik sanatsal düzeylerinin aydınlatılması gerekmektedir. Gene aynı bağlam içinde,o kültürleri oluşturan insan kaynaklarının içinde yaşadıkları devrin mutlak tarihlendirilmelerinin yapılmasına gerek,çağdaşları olan,diğer kültürlerin,ya da uygarlıkları meydana getiren topluluklarla,gerekse doğal ve biyolojik ile olan ilişki ve karşılıklı etkileşimlerinin tümüyle açıklığa kavuşturulmasına çalışılmaktadır. Bu amaçlara koşut olarak arkeometrinin bu güm vardığı aşamada arkeoloji alanında kullanılan yöntemler kısaca şöyle özetlenebilir:</p>
<p>A-	Arkeolojik toprak altı ve üstü kalıntıların,ören yerlerinin saptanmasında:</p>
<p>      1-Optik yöntemler</p>
<p>         Hava fotoğrafı arkeolojisi</p>
<p>         Fotogrametri</p>
<p>      2-Jeofiziksel/fiziksel yöntemler<br />
         Rezistivite</p>
<p>         Elektrik sondası vb. yöntemlerden yaralanılmaktadır.</p>
<p>      B-Arkeolojide çeşitli kalıntıların yaş tayinleri ile mutlak tarihlendirmelerde:<br />
      1-Radyoaktif yöntemler<br />
         a-Radyoaktif parçalanmadan kaynaklananlar.<br />
         b-Radyasyon etkisiyle enerji birikiminden kaynaklananlar.</p>
<p>      2-Radyoaktif olmayan yöntemler<br />
         Jeofiziksel/manyetik alan değişmelerine dayananlar:Paleo/arkeomanyetizma</p>
<p>         Rasemizasyon (kemiklerde amino-asid değişimi)<br />
         Uranium/Florin (U ve F miktarının ölçümüne dayananlar)<br />
         Obsidiyen Hidrasyonu (hidrasyon tabakasının ölçümü)<br />
         Cam yüzeyi tabakaları (cam yüzeyinin değişiminden oluşan tabakaların ölçümü)<br />
         Varv analizi (balçık tabakaları sayımı/ritmik doğa olaylarından kaynaklananlar)<br />
         Dendrokronoloji (ağaç halkaların sayımı/ritmik doğa olaylarına bağlı; C-14 için denetleyici ve düzeltici tarihlendirme yöntemi.)<br />
         Polinolojı (Pollen analizi,pollen spektrumlarının belirleyici özelliği)<br />
         Hayvan kemiği analizleri (Hayvan kronolojisi)gibi yöntemler çoğunlukla uygulanmaktadır.      </p>
<p>      C-Arkeolojik kalıntılarda hammadelerin saptanması/Kaynak analizleri.Hammadelerin tespiti ile teknolojik düzey,ticaret,kültürel ilişkilerin aydınlatılmasında yararlanıldığı gibi,dolaylı olarak da doğal çevre ve iklim hakkında da bazen bilgiler edinilebilir. Bu amaçlar için genellikle taş, mermer,obsidiyen,kil,çanak çömlek,toprak,metal,curuf vs. örneklerinin analizleri yapılır. Bu gün çoğunlukla ıslak kimyasal yöntemler yerlerini daha çok aşğ. yöntemlere bırakmışlardır:</p>
<p>      1-Radyoaktif yöntemler<br />
         TL(Termoluminesans)<br />
         Neutron aktivasyonu<br />
         Atomik soğurma spektrometresi<br />
      2-Diğer fiziksel yöntemler<br />
          Optik mikroskobi<br />
          Optik Emisyon spektrometresi(spktral analiz)<br />
          X-ışını-floresansı<br />
          Elektron prob mikroanalizi<br />
          X-ışını saçınımı<br />
          Kızılötesi soğurma vb. gibi.</p>
<p>          Kaynak analizlerinde bu ve benzeri yöntemler, çoğu kez bir arada da kullanılır.TL analizlerinde optik mikroskopiden yaralanıldığı gibi.</p>
<p>     D-Doğal çevre ve biyolojik ortamın,ekolojinin aydınlatılması,besin ekonomisi,eski toprak kullanım alanlarının belirlenmesinde,nüfus saptamalarında:<br />
           Paleo/arkeo-antropoloji<br />
           Paleo/arkeo-botani<br />
           Polinoloji<br />
           Paleo/arkeo-zooloji<br />
           Jeomorfolojik ve jeokronolojik çeşitli yöntemler<br />
           Toprak analizleri vs.den yararlanılmaktadır</p>
<p>     E-Müzeoloji ve arkeolojik kalıntıların restorasyon ve konservasyonlarının yapılmasında<br />
           Çeşitli kimyasal analizler<br />
           Çeşitli fiziksel analizler uygulanmaktadır</p>
<p>     F-Arkeolojik kalıntıların tipolojik sınıflandırılmalarında,teknolojik düzeyin belirlenmesinde:<br />
           Matematiksel kümeleme ve serileme teknikleri<br />
           Bilgisayar arkeolojisi ve<br />
           İstatistik yöntemler giderek artan bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.Ancak çeşitli gruplara giren yöntemlerin,aynı alanların dışında değişik amaçlar için de kullanıldıkları unutulmamalıdır.Örnek olarak pollen analizi (palinoloji) pollenkronolojisi için olduğu kadar,doğal çevre ,bitki örtüsü,iklim koşulları için de önemli bir gösterge sayılmaktadır.</p>
<p>DOĞA VE FEN BİLİMLERİNDE YENİ YÖNTEMLER</p>
<p>Kan ve Doku Analizleri:<br />
      Doğa ve fen bilimlerinin yöntemlerini arkeolojik belgelerle uygulanması bu belgelerde gizlenen bilgilerin açığa çıkartılması, değerlendirilmesi ve geçmiş çağların günümüzde canlandırılması,değerlendirilmesi ve geçmiş çağların günümüzde canlandırılması açısından arkeologların önünde geniş ve yeni ufuklar açmaktadır.<br />
      Son yıllarda başlatılan bu tür araştırmaları kısaca anlatmak gerekirse;  </p>
<p>Kan ve Doku Kalıntıları İle İlgili Araştırmalar   :<br />
      British  Columbia   Provincal Museum uzmanlarından Thomas H. Loy ; arkeolojik kazılarda ortaya çıkan taş ve kemik aletler üzerinde kan ve doku gibi protein kalıntılarına rastladı ve geçen zaman içinde bunların varlığının saptanması , yerlerinden alınması ve analizi için yeni yöntemler geliştirdi. Loy; araştırmalarında göre arkeolojik taş ve kemik aletlerde kullanımları sırasında onlara yapışmış bulunan bitki,hayvan ve insan ,doku ve kan kalıntılarının binlerce yıl boyunca özelliklerini koruyabildiklerini saptamıştır. Tür saptanması için Thomas H.Loy değişik bazı yöntemleri kullanmıştır. </p>
<p>1-Hemoglobin Kristal Testi:<br />
      Her bir tür ,eşi olmayan ,sırf kendine özgü bir kan molekülleri protein düzenine sahip olduğu için,kan  hemoglobini kristallerinin belirleyici şekillerine bakarak  tür saptanabilir. Ucuz olan  ve iyi işleyen bu yöntem iyi bir mikroskopla bazı kimyasal eriyiklere ve uygulamada yardımcı bir kılavuza ihtiyaç vardır.</p>
<p>2-İzoelektrik Ayarlama Yöntemi:<br />
      Bu yöntem proteinleri elektriksel olarak yüksüz ve bir elektrik alanda hareketsiz hala getirdikleri pH noktasına göre ayırır. Moleküllerin ‘izoelektrik noktası (PI)’diye anılan bu hareketsizlik noktası her bir türe göre değiştiği için,bu noktadan hareketle tür ayrımı yapılır.</p>
<p>3-Bağışıklık Testi:<br />
      Bu yöntem antikorların tanınması ve onların korunma  mekanizması olarak,yabancı proteinlerle bağlanması esasına dayanır. Örneğin insan kanı olduğundan kuşkulanılan bir örnek insana karşı geliştirilmiş olan bu antikorlarla karşı karşıya getirilir. Eğer bu aşamada moleküller arasında bir bağlanma meydana gelirse söz konusu örneğin hüviyeti kanıtlanmış olur.</p>
<p>RADYOKARBON YÖNTEMİ VE ORANTILI KARBONDİOKSİT GAZ SAYIMI İLE TARİHLENDİRME</p>
<p>      Bu yöntem Libby tarafından 1940’lı yıllarda ortaya atılmıştır.<br />
Canlı çevresiyle karbon akış verişi yaptığı sürece 1gr. Karbon için 14 bozunma/dakika kadar bozunma yaparak karbon’u azota dönüştürür. Bu özgül aktivitenin sabit olması her yıl yerkürede 7,5 kg. radyokarbon oluştururken 7,5kg. radyokarbon da bozunup azota dönüştüğünü yani bir denge kurulduğunu belirtir. Bu durum bütün canlılar için geçerlidir. Eğer canlı ölür ve çevresi ile karbon alış verişi kesilirse,sağlığında sahip olduğu özgül aktiflik 5730 yılda yarılanacak şekilde azalmaya başlar. Çünkü radyokarbon 5730 yıl yarı ömürlü bir radyo izotoptur.<br />
      Görüldüğü gibi tarihleme demek aslında kalıntıda varolan radyokarbonun  özgül aktifliğinin bulunması demektir.</p>
<p>ELEKTROSPIN REZONANS (ESR) TARİHLENDİRME YÖNTEMİ ARKEOLOJİK UYGULAMASI</p>
<p>ESR Yöntemi:<br />
      Radyoaktif elementler kararsız olup parçalanarak kimyasal olarak farklı özellikte elementlere dönüşürler. Alfa,Beta,Gama parçacıkları ışınım salarlar. Bu enerji parçaları yapıdaki elektronları koparır ve elektronlar kendi eksenleri etrafında döner. Bu elektron bir mıknatısçık gibi dönebilir. Bu özellikteki maddeler paramanyatik maddeler denir.<br />
<a href="http://www.genelbilge.com/tag/madde/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Madde">Madde</a> manyetik <a href="http://www.genelbilge.com/tag/alana/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Alana">alana</a> konulduğunda manyetik alanlar ya aynı ya da zıt yönde hareket eder. Spektrumun büyüklüğümden <a href="http://www.genelbilge.com/tag/madde/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Madde">madde</a> içindeki elektronların, başka bir deyişle yönlerini değiştiren elektron mıknatıslarının sayısı hesaplanır.</p>
<p>ESR Yöntemiyle Tarihlendirme:<br />
      Maddenin senelik alabileceği doz miktarı madde içine konan özel dozimetrelerle ölçülür ve maddenin yaşı;</p>
<p>ARKEOLOJİK DOZ<br />
YAŞ   =<br />
                                                             SENELİK DOZ<br />
Oranından hesaplanır. ESR yönteminin buluntuların tarihlendirilmesi açısından yarar taşır.</p>
<p>TERMOLÜMİNESANS YÖNTEMİ İLE YAŞ TAYİNİ</p>
<p>      Bazı maddeler ısıtıldıkları zaman ışıma yaparlar. Bu olaya termolüminesans (TL)denir.</p>
<p>Yaş Tayini:<br />
      Yaş tayininin doğal TL’nin birim doza karşı TL X yıllık oranıdır.</p>
<p>ESER ELEMENT BİLEŞİMİNDEN GİDEREK KERAMİkLERİN GRUPLANDIRILMASI</p>
<p>      Bu tip çalışmada amaç kimyasal bileşiminden gidilerek keramiklerin gruplandırılması olduğuna göre önce uygun bir kimyasal analiz yöntemi seçilmesi gerekir. En uygun yöntem Nötron Aktivasyon yöntemidir. Bu yöntemle çok az miktarlara inilebilmekte çok sayıda element aynı anda tayin edilebilmekte ve örnekler üzerinde kimyasal işlem yapmak gerekli olmamaktadır.</p>
<p>FOSİL KEMİKLERDE TARİHLEME YÖNTEMİ</p>
<p>      Palentoloji ve paleantropoloji alanlarında fosil kemikleri üzerinde yapılan tarihlemelerde iki<br />
 İki <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ana/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ana">ana</a> metot kabul edilmiştir.<br />
•	Relativ<br />
•	Kronometrik</p>
<p>Relativ:<br />
      Bir materyali diğerine göre ya da bir referans noktasına göre yerleştirmektir.Bir şeyin ötekine göre eski ya da eski ya da yeni olduğunu saptar.</p>
<p>Kronometrik:<br />
      Bir kaynağın yaşını ya da bu kaynağın yaşını nümerik ve kronolojik olarak verir.</p>
<p>İNCE-KESİT ÇALIŞMALARININ ARKEOLOJİK TEZİ</p>
<p>      İnce-kesit çalışmalarının hammadesi toprak olan keramiklerin kompozisyon ve doku özelliklerini belirler. Keramiklerin sınıflandırılması,kil yataklarının aranması, keramik yapım teknolojisi hakkında bilgi vermesi ve diğer çalışma tekniklerini yöntemi olması bakımından arkeolojide gerekli ve yararlıdır.</p>
<p>ARKEOKLOJİK ESERLERDE İZ ELEMENT ANALİZ YÖNTEMLER</p>
<p>      Atomik soğurma spektroskopisi,nötron aktivasyonu,elektron mikroskopisi,indüklenmiş plazma spektrokopisi gibi analitik yöntemlerin arkeolojide kullanılmasıyla ,eserin teknolojik ve sahteliği belirlenmektedir. Bu yöntemle binlerce yıl önce uygulanan teknoloji ve kaynak analizlerinden yararlanarak ticari ilişkileri ve göç yolları saptanabilmektedir.</p>
<p>ARKEOLOJİK ÖZELLİKLERİN MİKROANALİZİZ</p>
<p>      Toprağın yüzey ilişkilerinde bozulma ve değişmesinde önemli bir rol oynayan kolloidal taneciklerin özellikle kil taneciklerinin  gözlenmesi ve kil türlerinin aydınlatılmasında da mikroskopi önemlidir.</p>
<p>CAM BULUNTULARI DEĞERLENDİRİLMESİNDE ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALARIN ÖNEMİ</p>
<p>       Bu yöntem ülkemizde özellikle metal,maden,seramik ve ahşap buluntular üzerinde yoğunlaştırılmıştır. Metal,maden,seramik gibi cam buluntularında temel bilimlerin yardımıyla incelenmeleri olasıdır. Cam hamurunun kimyasal analiziyle kütlede yapısal bütünlük ve uygunluk araştırılabilmekte ve böylece belli bir zaman dilimi ve kültür çevresinde cam hamuru kompozisyonun ne kadar değiştiği veya mamulün endüstriyel ya da sanat üretimi olduğu saptanabilmektedir.</p>
<p>OSL (Optically Stimulated Luminescence) ve ESR (Elektron Spin Rezonans) çalışmaları: Radyasyon dozimetreleri çalışmalarında kullanılan, bir OSL ölçü sistemi ve buna bağlı <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yan">yan</a> aygıtlar vardır. Radyasyon doz ölçümlerine ilişkin dozimetre çalışmaları sürdürülmektedir.<br />
Analiz çalışmaları: Nötron aktivasyon, kimyasal, mikroskopik, petrografik, radyografik, x-ışını difraksiyonu, x-ışını floresansı ve kromatografi gibi yöntemlerle analizler yapılmaktadır.<br />
Radyokarbon çalışmaları: Laboratuvarda “orantılı karbondioksit gaz sayımı sistemi” ile “çok düşük düzey sıvı sintilasyon sayımı sistemi” mevcuttur. Bu sistemlerle ilgili örnek hazırlama olanaklarına sahip olan laboratuvarda her türlü radyoaktivite sayımı ve ilgili veri toplama tekniklerini kullanmaya uygun bir altyapı vardır.<br />
Çevre radyasyon ölçümleri<br />
Kazı alanından alınan örneklerde radyasyon ölçümü<br />
Örneğin alındığı yerin çevresindeki topraktaki radyasyon ölçümü<br />
Sediman örneklerinde radyasyon ölçümü<br />
Bilgisayar uygulamaları<br />
Arkeolojik ve sanat tarihi eserlerinin istatistiksel analizleri<br />
Arkeolojik verilerin (cam, seramik gibi malzemelerin kompozisyonları) <a href="http://www.genelbilge.com/tag/tek/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Tek">tek</a> ve çok değişkenli istatistiksel değerlendirilmesi (gruplandırılması, benzerlik derecesinin tayini, bir değişkenin diğeri cinsinden tanımlanması gibi)<br />
Seramik malzemede fırınlama sıcaklığının ölçümü<br />
Sır, sıraltı ve hamur bileşimlerindeki fırınlama sıcaklıkları, X-ışını difraksiyonu, termal analiz ve diğer spektroskopik analizler yoluyla ve mineral bileşiminin bulunması ile tayini.<br />
Sterol analizleri ve arkeolojik gıda maddesi kalıntılarına uygulanması (AFP): Arkeolojik gıda kalıntılarının bitkisel ve hayvansal kaynaklı olduğunun belirlenmesine çalışılması. Bu nedenle kolesterol ve ergesterol analizleri yaparak bunların birbiri ile etkileşiminin bulunması ve uygulamadaki sonuçlarının değerlendirilmesi.<br />
Işıkla uyarılmış lüminesans yöntemi ile nesnelerin analizi (AFP): Işıkla uyarılmış lüminesans (OSL) yönteminin arkeolojik buluntulara uygulanması, buluntuların ve çevresinin aldığı doğal radyasyon miktarının ölçülmesi ve buluntuların tarihlendirilmesi.<br />
Arkeolojik toprak örneklerinde fosfat tayini ve önemi (AFP) : Kazı alanı içinde yerleşim bölgesi, mezarlık ve çöplük gibi alanların belirlenmesinde kazı alanından alınan toprak örneklerindeki organik ve inorganik fosfor miktarının belirlenmesi. Bu tayin, uygulamada en çok kullanılan yöntemlerden biridir. </p>
<p>    Sonuç olarak; Görüldüğü gibi,kültür tarihinin her yönüyle araştırılmasında yardımcı olmak uygulanan bu yeni arkeometrik yöntemlerin arkeolojiye kazandırdığı büyük katkıların yanında yeni bazı sorunlar da ortaya çıkmaktadır. Buna bir anlamda yeni bazı yükümlülüklerde denilebilir.1950’yi başlangıç olarak kabul edersek,bu gün daha 35 yıllık bir geçmişi olan bu fen ve doğa bilimlerinin çeşitli yeni yöntemler topluluklarından oluşan bilim alanın,yani arkeometrinin tek tek,her yönteminin kendine özgü bir dili ve değerlendirilme biçimi vardır. Bu arkeometrik yöntemlerle araştırma yapanlar bugün zaman zaman ‘arkeometrist’ olarak adlandırılmaktadır. Arkeometristlerin araştırmalarını onlarla birlikte asıl yorumlayacak ve sonuçlara ulaştıracak olan kimse ise ‘arkeologtur’.<br />
        Bu bakımdan arkeologların bu yeni yöntemlerin dilinden anlayabilmeleri ve onlardan edinecekleri bilgileri doğru yorumlara kavuşturabilmeleri için arkeometrik yönden eğitilmeleri gerekir.<br />
       Bu tarzda eğitim yapan kurumlara bugün çeşitli ülkelerin üniversitelerinde rastlanmaktadır. ülkemizde de böyle bir eğitim programına yer verilmesi artık zorunlu gibi gözükmektedir. Bu da her halde Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümleri olan üniversitelerimizde,Yüksek Lisans düzeyinde eğitim yapabilecek,fen ve doğa bilimcilerle birlikte arkeologların da yer alacağı ARKEOMETRİ enstitülerinin kurulması ile gerçekleşebilecektir.</p>
<p>KAYNAKLAR:</p>
<p>ODTÜ Arkeometri Bölümü İnternet Sayfası</p>
<p>http://www.metu.edu.tr/home/www863/</p>
<p>ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ Arkeometri Ana Bilim Dalı İnternet Safyası</p>
<p>http://fbe.cu.edu.tr/arkeo.html</p>
<p>KÜLTÜR BAKANLIĞI YAYINLARI ARKEOMETRİ SEMPOZYUM SONUÇLARI</p>

<p class="sayac_bilgi">5 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/arkeometri-nedir.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arkeometri’nin Tanımı Ve Tarihçesi</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/arkeometri%e2%80%99nin-tanimi-ve-tarihcesi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/arkeometri%e2%80%99nin-tanimi-ve-tarihcesi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2009 08:29:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Arkeometri]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Coghlan]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Devir]]></category>
		<category><![CDATA[Duvar]]></category>
		<category><![CDATA[Flinders Petrie]]></category>
		<category><![CDATA[Gerek]]></category>
		<category><![CDATA[Gibi]]></category>
		<category><![CDATA[Keramik]]></category>
		<category><![CDATA[Kimyasal]]></category>
		<category><![CDATA[Klaproth]]></category>
		<category><![CDATA[Kral]]></category>
		<category><![CDATA[Organik]]></category>
		<category><![CDATA[Paleolitik]]></category>
		<category><![CDATA[Partington]]></category>
		<category><![CDATA[Riederer]]></category>
		<category><![CDATA[Troya]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10905</guid>
		<description><![CDATA[Arkeometri, arkeolojide çeşitli fen ve doğa bilim dallarının matematiksel ölçüm ve analiz yöntemlerinin uygulanması ve kullanılması olarak tanımlanabilir. Bu bilim alanında günümüzde yapılan arkeolojik araştırmaların kültür tarihi açısından, elden geldiğince eksiksiz olarak değerlendirilebilmeleri için, fen ve doğa bilimlerinin çeşitli dallarından birlikte yararlanılır. Aslında arkeometrinin başlangıcının 19.yy’ın başlarına kadar geriye gittiği söylenebilir. 1800’de ilk kez M.H. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Arkeometri, arkeolojide çeşitli fen ve doğa <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bilim/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bilim">bilim</a> dallarının matematiksel ölçüm ve analiz yöntemlerinin uygulanması ve kullanılması olarak tanımlanabilir. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bu">Bu</a> <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bilim/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bilim">bilim</a> alanında günümüzde yapılan arkeolojik araştırmaların kültür tarihi açısından, elden geldiğince eksiksiz olarak değerlendirilebilmeleri için, fen ve doğa bilimlerinin çeşitli dallarından birlikte yararlanılır. Aslında arkeometrinin başlangıcının 19.yy’ın başlarına kadar geriye gittiği söylenebilir. 1800’de <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ilk/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ilk">ilk</a> <a href="http://www.genelbilge.com/tag/kez/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kez">kez</a> M.H. KLAPROTH (1743-1817) Berlin Bilim Akademisinde sikkeler, camlar ve Ortaçağ heykelleri üzerinde gerçekleştirdiği bazı kimyasal analizlerin sonuçları hakkında bir bildiri verir. (J.Riederer 1982) 19.yy’ın sonlarına doğru ve yüzyılımız başlarında gerek <a href="http://www.genelbilge.com/tag/avrupa/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Avrupa">Avrupa</a>’da Üst <a href="http://www.genelbilge.com/tag/paleolitik/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Paleolitik">Paleolitik</a> Devir mağara duvar resimlerinin bulunuşu, Önasya’da, Anadolu’da başlayan ve yoğunluk kazanan arkeolojik kazılarda ele geçen çeşitli buluntular, metal, keramik, cam, duvar resimlerinin boyaları gibi organik malzemeden yapılan araç ve gerecin kimyasal analizleri büyük ölçüde artmaya başlar. Troya kazıları, Ur Kral Mezarları’nın keşfi, Mısır’da özellikle Flinders Petrie’nin Negade kültürüne ait buluntuları, bu analizlerin daha yoğun bir biçimde yapılmasını sağlar.<span id="more-10905"></span> Böylece Kalaproth’un analizlerini, F. Rathgen, C.H Besch, J.R Partington, H.H <a href="http://www.genelbilge.com/tag/coghlan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Coghlan">Coghlan</a> ve daha birçoklarının araştırmaları izler ve bunlar gitgide daha büyük bir ilgi ile karşılanır.<br />
1878’de Baron De Geer İsveç’de göl ve bataklık tortul kültelerindeki yıllık ömürlü bitki kalıntılarını inceleyerek, bunların içinde bulunduğu balçık katmanlarının sayımına dayanan, “Varv analizleri” olarak adlandırılan bir mutlak tarihlendirme yöntemi geliştirir. Böylece günümüzden yaklaşık 9 bin yıl öncesine kadar giden mutlak bir yaş tayini yapma imkanı doğar. 1920’lerde Yugoslav matematikçi ve astronomlarından Milutin Milankovitz ise, güneş sistemindeki lekelerin dünyada iklim değişmelerine neden olduğu varsayımından hareket eder; bu değişimlerin matematiksel olarak hesaplanması Buzul Çağlarının 600.000 yıl kadar geriye tarihlendirilebileceğini ortaya koyar. </p>
<p>1901’de bulunan, fakat arkeoloji alanında 1929’da ilk olarak uygulanan bir diğer yöntem ise “dendrokronoloji”dir. <a href="http://www.genelbilge.com/tag/uzun/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Uzun">Uzun</a> ömürlü ağaçların yatay kesitlerindeki halkların oluşumları ve bunların sayılmaları ile, ağacın kesildiği zamandaki yaşının mutlak olarak bulunabileceği anlaşılır.<br />
Buzul Devirlerinde yaşamış olan hayvanların türlerinin tesbiti, hem iklimsel, hem de paleocoğrafya açısından, yaş tayinleri için kullanılmaya başlar. Gene 1916’da İsveç’li botanikçi Lonnar von Post’un ilk olarak geliştirdiği “polinoloji” (çiçek tozlarının analizleri) yöntemi, gerek Buzul Çağlarının gerekse Postpleistosendeki bitki örtüsü, iklim değişmeleri ve tarihlendirme için kullanılır.<br />
2.Dünya Savaşına kadar arkeolojik buluntuların değerlendirilmesi için, gerek çeşitli kimyasal ve fiziksel yöntemlerle yapılan malzeme analizleri, gerekse mutlak tarihlendirmeler için daha birçok yöntemlerin geliştirildikleri görülür. Ancak arkeolojiye dönük bu araştırmaların “ARKEOMETRİ” adı altında <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yeni/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yeni">yeni</a> bir boyut kazanması ve bugünkü konumuna kavuşması 1950-60 yılları arasına rastlar.<br />
Libby (1955) ve arkadaşlarının, yaşamları sona ermiş organik maddelerin içinde bulunan radyoaktif karbon 14’ün ölçülmesi ile (C-14) arkeolojiye yeni bir mutlak tarihlendirme yöntemini armağan etmeleri bir anlamda gerçek arkeometrinin başlangıcı olarak kabul edilebilir.<br />
Bilindiği gibi, eskisinden farklı olarak bugün artık arkeolojik araştırmalar geçmiş uygarlıkları, tarihsel gelişimleri içinde, mümkün olduğunca eksiksiz bir şekilde değerlendirebilmeyi, amaçlamaktadır. Bu yüzden eski bir kültürün hakkıyla anlaşılabilmesi, tanımlanabilmesi için, o kültürü meydan getiren insanların, o günkü doğal çevrelerinin, içinde yaşadıkları biyolojik ortamı oluşturan hayvan ve bitki topluluklarının (yani ekolojilerinin), insan, hayvan, bitki ilişkilerinin, ellerindeki kaynaklardan yararlanma biçim ve derecelerine bağlı olarak ekonomilerinin, teknolojilerinin, sosyal, politik, sanatsal düzeylerinin aydınlatılması gerekmektedir. Gene aynı bağlam içinde, o kültürleri oluşturan insan topluluklarının içinde yaşadıkları devrin mutlak tarihlendirilmelerinin yapılmasına, gerek çağdaşları olan, diğer kültürleri, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ya">ya</a> da uygarlıkları meydana getiren topluluklarla, gerekse doğal ve biyolojik çevreleri ile olan ilişki ve karşılıklı etkileşimlerinin tümüyle açıklığa kavuşturulmasına çalışılmaktadır. </p>
<p>ARKEOMETRİNİN UYGULAMA ALANLARI VE YÖNTEMLERİ</p>
<p>A. Arkeolojik toprak altı ve üstü kalıntıların, ören yerlerinin saptanmasında:<br />
1. Optik yöntemler (Prospection-Önceden görme-yöntemleri)<br />
Hava fotoğrafı arkeolojisi<br />
Fotogrametri<br />
2. Jeofiziksel / fiziksel yöntemler<br />
Rezistivite<br />
Elektrik sondası vb yöntemlerden yararlanılmaktadır.<br />
B. Arkeolojide çeşitli kalıntıların yaş tayinleri ile mutlak tarihlendirmelerde.<br />
1. Radyoaktif yöntemler<br />
a. Radyoaktif parçalanmadan kaynaklananlar.<br />
C-14 (radyokarbon)<br />
K40 – Ar40 (potasyum-Argon)<br />
U-238 (Uranium 238)<br />
U-235 (Uranium 235)<br />
Th-232 (Thorium 232)<br />
Fizyon izleri sayımı v.b gibi<br />
b. radyasyon etkisiyle enerji birikiminden kaynaklananlar.<br />
TL (Termoluminesans)<br />
ESR (Elektron Spin Rezonans)<br />
2. Radyoaktif olmayan yöntemler<br />
Jeofiziksel / manyetik alan değişimlerine dayananlar: paleo/arkeomanyetizma<br />
Rasemizasyon (kemiklerde amino-asid değişimi)<br />
Uranium / Florin (U ve F miktarının ölçümüne dayananlar)<br />
Obsidiyen Hidrasyonu (hidrasyon tabakasının ölçümü)<br />
Cam yüzeyi tabakaları (cam yüzeyin değişiminden oluşan tabakaların ölçümü)<br />
Varv analizi (balçık tabakaları sayımı / ritmik doğa olaylarından kaynaklananlar)<br />
Dendrokronoloji (ağaç halkaları sayımı / ritmik doğa olaylarına bağladı; C-14 için denetleyici ve düzeltici tarihlendirme yöntemi)<br />
Polinoloji (pollen analizi, pollen spektrumlarının belirleyici özelliği)<br />
Hayvan kemiği analizleri (hayvan kronolojisi) gibi yöntemler çoğunlukla uygulanmaktadır.<br />
C. Arkeolojik kalıntılarda ham maddelerin saptanması / Kaynak analizleri. Hammaddelerin tesbiti ile teknolojik düzey, ticaret, kültürel ilişkilerin aydınlatılmasında yararlanıldığı gibi, dolaylı olarak da doğal çevre ve iklim hakkında da bazen bilgiler edinilebilir. Bu amaçlar için genellikle taş, mermer, obsidiyen, kil çanak çömlek, toprak, metal, curuf vs örneklerin analizleri yapılır. Bugün çoğunlukta ıslak kimyasal yöntemler yerlerini daha çok aşağıdaki yöntemlere bırakmışlardır:<br />
1. Radyoaktif yöntemler<br />
TL (termoluminesans)<br />
Neutron aktivasyonu<br />
Atomik soğurma spektrometresi<br />
2. Diğer fiziksel yöntemler<br />
Optik mikroskobi<br />
Optik Emisyon spektrometresi (spektral analiz)<br />
X-ışını-floresansı<br />
Elektron prob mikroanalizi<br />
X-ışını saçınımı<br />
Kızılötesi soğurma vb gibi.<br />
Kaynak analizlerinde bu ve benzeri yöntemler, çoğu kez birarada da kullanılır. TL analizlerinde optik mikroskobiden yararlanıldığı gibi.<br />
D. Doğal çevre ve biyolojik ortamın, ekolojinin aydınlatılması, besin ekonomisi, eski toprak kullanım alanlarının belirlenmesinde, nüfus saptamalarında:<br />
Palco/arkeo-antropoloji<br />
Paleo/arkeo-botani<br />
Polinoloji<br />
Paleo/arkeo-zooloji<br />
Jeomorfolojik ve Jeokronolojik çeşitli yöntemler<br />
Toprak analizleri v.s den yararlanılmaktadır. </p>
<p>              E. Müzeoloji ve arkeolojik kalıntıların restorasyon ve konservasyonlarının yapılmasında<br />
Çeşitli kimyasal analizler<br />
Çeşitli fiziksel analizler uygulanmaktadır.<br />
F. Arkeolojik kalıntıların tipolojik (tipsel) sınıflandırılmalarında, teknolojik düzeyin belirlenmesinde:<br />
Matematiksel kümeleme ve serileme teknikleri<br />
Bilgisayar arkeoloji ve<br />
İstatistik yöntemler giderek artan bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Ancak çeşitli gruplara giren yöntemlerin aynı alanların dışında, değişik amaçlar için de kullanıldıkları unutulmamalıdır. Örnek olarak polen analizi (polinoloji) pollenkronolojisi için olduğu kadar, doğal çevre, bitki örtüsü, iklim koşulları için de önemli bir gösterge sayılmaktadır.<br />
              Görüldüğü gibi, kültür tarihinin her yönüyle araştırılmasında yardımcı olmak üzere uygulanan bu yeni arkeometrik yöntemlerin arkeolojiye kazandırdığı büyük katkıların yanında yeni bazı sorunlar da ortaya çıkmaktadır. Buna bir anlamda yeni bazı yükümlülükler de denilebilir. 1950’yi başlangıç olarak kabul edersek, bugün daha 35 yıllık bir geçmişi olan bu, fen ve doğa bilimlerinin çeşitli yeni yöntemler topluluklarından oluşan bilim alanının, yani arkeometrinin <a href="http://www.genelbilge.com/tag/tek/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Tek">tek</a> tek her yönteminin kendine özgü bir dili ve değerlendirilme biçimi vardır. Bu arkeometrik yöntemlerle araştırma yapanlar, bugün, zaman zaman arkeometrist olarak adlandırılmaktadır. Arkeometristlerin araştırmalarını onlarla birlikte asıl yorumlayacak ve sonuçlara ulaştıracak olan kimse ise arkeolog dur.<br />
              Bu bakımdan arkeologların bu yeni yöntemlerin dilinden anlayabilmeleri ve onlardan edinecekleri bilgileri doğru yorumlara kavuşturabilmeleri için arkeometrik yönden eğitilmeleri gerekir.<br />
               Bu tarzda eğitim <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yapan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yapan">yapan</a> kurumlara, bugün çeşitli ülkelerin üniversitelerinde rastlanmaktadır. Ülkemizde de böyle bir eğitim programına yer verilmesi artık zorunlu gibi gözükmektedir. Bu da herhalde Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümleri olan ünivcersitelerimizde, Yüksek lisans düzeyinde eğitim yapabilecek, fen ve doğa bilimcilerle birlikte arkeologların da yer alacağı “ARKEOMETRİ Enstitüleri” nin kurulması ile gerçekleşebilecektir. </p>
<p>                          UZAKTAN ALGILAMA</p>
<p>Uzaktan algılama daha çok cisimler tarafından yansıtılan, dağıtılan ve yayılan elektromanyetik enerjinin ölçülmesiyle ilgilidir. Fotoğraf makineleri kısa dalga ölçü aletleri, spektradyometreler, çok bantlı tarayıcılar ve insan gözü, uzaktan algılayıcı sistemlere birer örnektir.<br />
Elektromanyetik enerji, ışık, ısı ve radyo dalgaları olarak düşünülebilir. Enerji kaynağı, genellikle güneştir. Uzaktan algılamada cisimlerden olan yansıma farklılıklarının saptanması yeryüzü şekillerinin havadan ve uzaydan alınan görüntülerle tanınmasını sağlar.<br />
Elektromanyetik tayf, dalga boylarına göre farklı şekillerde sınıflandırılmıştır, bu aralıklar bant olarak tanımlanır. İnsan gözü, elektromanyetik tayfın 0.4-0.7 m aralığına rastlayan bölümü algılayabilir. Elektromanyetik tayfın diğer kısımları sadece farklı aletlerin yardımıyla algılanabilmektedir.<br />
               Çözünürlük, uydu görüntüsünün ayırım gücünü belirler. Landsat TM görüntüsünün çözünürlüğü 30 m/piksel, Landsat MSS görüntüsünün çözünürlüğü 80 m/pikseldir. Fransız SPOT uydusu XS görüntüsü ile 20 m/piksel ve Pankromatik görüntüsü ile 10 m/piksel çözünürlüğe sahiptir.<br />
Bu sayısal görüntüler, farklı yorumlama yöntemleri sunan bilgisayar sistemleri ile işlenirler. Araştırılan konu ile ilgili referans bilgilerin ne zaman ve nerede yardımcı olabileceği belirlenerek, verinin analizine başlanır. Referans veriler ve uzaktan algılama ile elde edilen sayısal görüntüler, bilgisayar sistemi içinde birleştirilerek, sonuç bilgileri üretilir. </p>
<p>               ARKEOLOJİK YÜZEY ARAŞTIRMASI</p>
<p>Arazi çalışması sırasında höyük tümülüs yerleşme bölgeleri ve <a href="http://www.genelbilge.com/tag/antik/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Antik">antik</a> yol kalıntıları arkeologlarca arazi üzerinde tespit edilmiştir.<br />
Arkeolojik elemanların kesin coğrafi koordinatları küresel yer belirleme (GS) adı verilen uydularla iletişim kurarak en boylam ve yükseklik ölçümleri yapan taşınabilir bir aygıt kullanılarak saptanmıştır. </p>
<p>          ARKEOLOJİDE TARİHLENDİRME YÖNTEMLERİ</p>
<p>Arkeolojide kullanılan tarihlendirme yöntemlerini kabaca iki bölümde incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi; radyoaktif yöntemler, ikincisi ise, radyoaktif olmayan fakat başka periyodik veya sürekli değişimlere dayanan yöntemlerdir. Radyoaktif yöntemleri de yine kendi içinde iki ayrı bölümde incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi radyoaktif maddelerin miktarının zamanla azalmasına dayanan yöntemlerdir ki, bunlara örnek olarak Karbon 14, Potasyum Argon yöntemlerini gösterebiliriz. İkincisi ise, radyoaktiviteden dolayı çıkan enerjinin <a href="http://www.genelbilge.com/tag/madde/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Madde">madde</a> içinde biriktirilmesi olayına dayanır. Bu tür tarihlendirmeye örnek olarak da termoluminesans ve elektron spin rezonans yöntemlerini gösterebiliriz.<br />
Radyoaktif olmayan yöntemlere gelince; bunlar da bir şekilde sürekli veya ritmik değişimlere dayanır. Örneğin, yerin manyetik alanının yön ve şiddetinin değişimi, yahut sürekli kimyasal değişimler gibi.<br />
Radyoaktif tarihlendirme yöntemlerinin tümü radyoaktifliğin tabiatından dolayı mutlak tarihlendirme yöntemidir. Oysa radyoaktif olmayan sürekli ve periyodik değişimlerin çoğu doğal çevre şartlarına bağlı olmalarından dolayı, genellikle bağıl tarihlendirme yöntemi olarak kullanılırlar. Mutlak tarihlendirme yöntemi olarak kullanılabilmeleri için gereken şartlar için kalibrasyon eğrilerinin elde edilmiş olması gerekmektedir. </p>
<p>                     RADYOAKTİF YÖNTEMLER</p>
<p>Radyoaktif elementler kararsız olup, parçalanarak kimyasal olarak farklı özellikte elementlere dönüşürler. Bu oluşum sırasında alfa, beta veya gama gibi adlar verilen enerji taşıyan parçacık veya ışınım salarlar. Örneğin, potasyumun radyoaktif olan izotopu (40K) parçalanarak Argon (40Ar) dönüşür. Bu dönüşüm sırasında beta parçacığı salınır,<br />
              Belli bir elementin radyoaktif parçalanma hızı, hiç bir şekilde çevre koşullarına bağlı değildir. Dünyanın her yerinde her türlü aşırı çevre şartlarında hep aynı hızla parçalanır. Bu nedenle mutlak tarihlendirme için ideal bir olaydır. Radyoaktif parçalanma olayı belli bir element için yarılanma süresi ile tarif edilir. Yarılanma süresi, radyoaktif elementin başlangıçtaki miktarının yarıya düşmesi için geçen zamandır. Böylece yarılanma süresi ve radyoaktif parçalanma olayının başladığı andaki radyoaktif madde miktarı biliniyorsa, parçalanmanın başlamasından ölçüm zamanına kadar geçen süre saptanabilir. Doğada bilindiğinden <a href="http://www.genelbilge.com/tag/pek/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Pek">pek</a> çok daha fazla radyoaktif element vardır. Ancak günümüzün teknoloji ile arkeolojide kullanılabilecek elementler sınırlıdır ve bunlar Tablo II’de verilmiştir. Radyoaktif yöntemlerle tarihlendirebilme süresi, izotopun yarılanma süresine bağlıdır. Örneğin, radyo karbonla tarihlendirilebilecek en eski örnek, yarılanma süresinin 10 katı kadar olan 50.000 yıl kadardır. Son yıllarda yapılan tarihlendirmeler sonunda geçmiş zamanlarda yaşayan organizmanın ihtiva ettiği karbon miktarında değişimler gözlenmiş, bu nedenle de ölçülen yaşların gerçek yaşlardan farklı olduğu bulunmuştur. Yaşı kesin bilinen ağaç halkalarının ölçümü ile bu tür değişimler düzeltilebilmektedir. Radyo karbon ile tarihlendirme için en uygun örnek türü odun, odun kömürü ise de tahıl, kumaş, çeşitli hayvan kabukları ve kemik gibi tüm karbon ihtiva eden örnekler bu yöntemle tarihlendirilebilir. </p>
<p>RADYOKARBON YÖNTEMİ VE ORANTILI KARBONDİOKSİT<br />
                     GAZ SAYIMI İLE TARİHLENDİRME</p>
<p>Radyokarbon yönteminin temelleri Libby tarafından yaklaşık otuz dokuz yıl önce atılmıştır. (Libby 1946) Yöntemin bulunmasından bu yana çok sayıda laboratuvar binlerce örneği tarihlemiş, teori ve uygulamadaki değişikliklere karşılık temel yöntem uzun yıllar aynı kalmıştır.<br />
               Radyokarbon veya öteki adıyla karbon-14 14C, 5730 yıllık yarı ömrüyle doğada var olan uzun ömürlü en yaygın radyoizotoptur. Radyokarbon atmosferin üst tabakalarında azot 14N, atomlarının kozmik ışınlarının yarattığı nötronlarla etkileşmesi sonucu oluşmaktadır. Bu etkileşmeyi<br />
14N (n,p)14C veya 14N + n  14C + p<br />
şeklinde yazabiliriz. Buradan n nötronu, p protonu belirtmektedir. Görüldüğü gibi atmosfere girmeye çalışan kozmik ışınlar yarattıkları nötronlar aracılığı ile radyokarbonun yerkürede var olmasına neden olmaktadır. Böylece oluşan radyokarbon kısa sürede oksijen ile birleşip karbondioksit, CO2, gazına dönüşür ve tüm atmosfere dağılır. Buradan da bitki ve hayvanlardan oluşan canlılar evrenine, okyanuslara geçerek öteki karbon izotopları 12C ve 13C ile birlikte tüm organik maddelerin yapısında varolmaya başlar. Her yıl yaklaşık 75 kg radyokarbon oluştuğu hesaplanmaktadır. Radyokarbon 5730 yıl yarı ömürlü bir radyoizotoptur demiştik. Yani şu anda elimizde 1 kg radyokarbon olsa 5730 yıl sonra elimizde 0.5 kg radyokarbon kalır. Çünkü radyokarbon atomları çekirdeklerinden beta parçacıkları  fırlatarak bozunmakta ve tekrar azot, 14N, atomlarına dönüşmektedir. Bu radyoaktif bozunmayı<br />
14C14N+<br />
şeklinde yazabiliriz. İşte bu bozunma sonucu tüm organik maddeler belirli<br />
Bir radyokarbon aktivitesine sahip olur. Bu aktivite canlı çevresi ile karbon alışverişinde bulunduğu sürece, yani yaşadığı sürece sabittir ve 1 gram karbon için yaklaşık 14 bozunma/dakika kadardır. Bu özgül aktifliğin sabit olması her yıl yerkürede 7.5 kg radyokarbon oluşurken 7.5 kg radyokarbonun da bozunup azota dönüştüğünü, yani bir dengenin kurulmuş olduğunu belirtir. Bu denge durumu bütün canlılar için geçerlidir ve alınan radyokarbon kadarı bozunduğundan özgül aktiflik sabittir. Ne zaman ki canlı ölür ve çevresi ile karbon alışverişi kesilirse, sağlığında sahip olduğu özgül aktiflik 5730 yılda yarılanacak şekilde azalmaya başlar. Yani bir canlı 5730 yıl önce ölmüşse kalıntısının özgül aktifliği 7 bozunma/dakika, 11460 yıl (2&#215;5730 yıl) önce ölmüşse kalıntısının özgül aktifliği 3.5 bozunma/dakika olacaktır. Görüldüğü gibi tarihleme demek aslında kalıntıdaki halen var olan radyokarbon özgül aktifliğinin bulunması demektir. Yalnız bunun için bazı varsayımlar yapmamız gerekir. Bunlardan birincisine göre yaşayan canlıların geçmişten günümüze özgül aktiflikleri daima yaklaşık 14 bozunma/dakikadır. İkinci varsayımımıza göre ise tüm canlılar yaşadıkları sürece aynı özgül aktifliğe sahiptir. Üçüncü varsayımımız canlı öldükten sonra çevresi ile karbon alışverişinin olmadığıdır. Bu temel varsayımlarla başlanılan radyokarbon yöntemi daha sonraları varsayımların doğru olmadığının anlaşılması üzerine değişikliklere uğramış, fakat elde edilen tarihlerin günümüzden yaklaşık 10000 yıl öncesine kadar düzeltilebilmesi sağlanmıştır. Çünkü geçmişte özgül aktifliğin önemli artmalar ve azalmalar gösterdiği bazı organik maddelerin izotop ayrışması denilen olay sonucu 14C bakımından 12C ve 13C atomlarına göre zenginleştiği veya fakirleştiği, toprak altında bazı örnek türlerinin çevreleriyle karbon alışverişini sürdürdükleri bulunmuştur. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi bütün bu sapmaları bilmek ve hesaplanan tarihte düzeltme yapmak ve örneğin öldüğü tarihi saptamak mümkündür ve yapılmaktadır.<br />
Tarihleme için özgül aktiflik ölçümleri kullanılabileceği gibi, bir örnekte halen var olan 14C/12C oranını da kullanmak mümkündür. Çünkü bu oran yaşayan canlılarda yaklaşık 1/1012 değerindedir. Yani bir örnekte her 1012 12C atomuna karşılık yalnız 1 tane 14C atomu vardır. Benzer 14C/13C oranı ise yaklaşık 1/1010 dur. Görüldüğü gibi doğada radyokarbon öteki karbon izotoplarına göre çok çok azdır. Buna karşılık uygulamada gerek radyoaktif sayım yöntemleri gerekse son yıllarda geliştirilen hızlandırıcılı kütle spektrometreleri (Gove ve ark.1980, Hall 1980, Hedges 1981, Gillespie ve ark.1984, Wölfli 1984, Özbakan 1985) bir örnekteki için özgül aktiflik ve 14C/12C oranlarının örneklerin öldükleri zamandan günümüze nasıl değiştiklerini kabaca görelim. </p>
<p>                    Orantılı Karbondioksit Gaz Sayımı<br />
Tarihlenmesi istenen bir örnekte halen var olan özgül radyokarbon aktivitesinin ölçülmesi için radyoaktivite sayımı yönteminin kullanıldığından söz etmiştik. Bu yöntemler uygulamada farklılıklar göstermekle birlikte, hepsinden kazı yerinden bulunup getirilen örnekler önce fiziksel ve kimyasal işlemlerle, örnek ile birlikte var olabilecek başka organik maddelerden temizlenir. Daha sonra örnek oksijen ile yakılarak karbondioksit, CO2 gazı elde edilir. İşte bu işlem basamağından sonra uygulamalar değişmeye başlar. Bazı sistemlerde elde edilen CO2 daha sonra asetilen, C2H2 gazına dönüştürülür ve sayım gazı olarak sayaçlara doldurulur, bazı sistemlerde elde edilen CO2 benzene, C6 H6, dönüştürülüp sıvı sintilasyon yöntemi ile aktivite sayımı yapılır. Bazı sistemlerde ise elde edilen CO2 gazı iyice saflaştırıldıktan sonra orantılı gaz sayacına doldurulup sayım gazı olarak kullanılır. ODTÜ Fizik Bölümü Radyokarbon Araştırma Laboratuvarı’nda kullanılan bu sonuncu yöntemdir.<br />
Kazı yerlerinden usulüne uygun toplanan örnekler laboratuvarda ön işlemden geçirildikten sonra oksijen ile quartz tüp içinde kontrollu olarak yakılır ve CO2 elde edilir. Saflaştırılan CO2 daha sonra yaklaşık üç haftalık beklemeye alınıp CO2 ile birlikte var olabilecek ve yarı ömrü yaklaşık 4 gün olan radyoaktif radonun yok olması sağlanır. Daha sonra örnek tekrar saflaştırılıp orantılı gaz sayacına belirli bir basınçta doldurulur ve sayacın plato eğrisi çizilip sayım voltajı hesaplandıktan sonra sayım işlemine geçilir. Sayım belirli aralıklarla tekrarlanarak yaklaşık 48 saat sürdürülür. Aynı işlemler günümüz özgül aktifliğinin, yani örneklerin yaşadıkları sürece sahip oldukları aktifliğin, bulunması amacıyla kullanılan NBS Oksalik Asit örneği ve sayım sisteminin tabansayımı için kullanılan antrasit örneği içinde uygulanır. </p>
<p>        ELEKTRON SPIN REZONANS (ESR) TARİHLENDİRME YÖNTEMİ</p>
<p>Arkeolojide kullanılan tarihlendirme yöntemlerini radyoaktif olan ve radyoaktif olmayan diye kabaca iki bölüme ayırmak mümkündür. Radyoaktif olan yöntemler yine kendi içinde iki ayrı bölümde incelenir. Bunlardan birincisi radyoaktif maddelerin miktarının zamanla azalmasına dayanan, Karbon-14 ve Potasyum/Argon gibi yöntemlerdir. İkincisi ise, radyoaktiviteden dolayı çıkan enerjinin madde içinde biriktirilmesi olayına dayanır ki elektron spin rezonans bu tür tarihlendirme yöntemlerine bir örnektir. Uzun zamandır yaş tayininde kullanılagelen bu gruptaki termolüminesans (TL) yöntemiyle aynı prensibi paylaşmasına karşın ESR yönteminin TL yöntemine göre bazı üstünlükleri vardır. Bunlar şöyle sıralanabilir:<br />
1. Ölçüm sırasında ESR merkezleri bozulmadığı için ölçü istenilen sayıda aynı örnekle tekrarlanabilir.<br />
2. ESR yüzeysel olaylara karşı daha az duyarlı olduğu için kullanılan maddenin taneciklerinin belirli bir büyüklükte olma şartı yoktur.<br />
3. Örnek hazırlama ve oda sıcaklığında ölçü alma işlemleri çok daha kolaydır.<br />
4. Tekstil vs gibi organik maddelerin incelenmesinde de bu yöntem başarı ile kullanılmaktadır. </p>
<p>ESR Yöntemi :<br />
Radyoaktif elementler kararsız olup parçalanarak kimyasal olarak farklı özellikte elementlere dönüşürler. Bu oluşum sırasında farklı adlarda (alfa, beta, gama) enerji taşıyan parçacık veya ışınım salarlar. Böyle radyoaktif elementler birçok kayaç ve minarellerin kristal yapısında eser miktarda bulunur ve saldıkları enerji taşıyan parçacıklar yapıdaki elektronları bağlı bulundukları yerlerden koparırlar.<br />
Normalde elektronlar bağlı oldukları çekirdek etrafında dolanırken kendi eksenleri etrafında da dönerler (spin hareketi) ve zıt yönde spio hareketi yapan elektron çiftleri şeklinde bulunurlar. Bunlardan birinin yerinden koparılması halinde geride tek elektron kalır. Buna çiftleşmemiş elektron da diyebiliriz. Böyle bir elektronun spin hareketi bu elektrona manyetik bir özellik kazandırır ve bu elektron bir mıknatıscık olarak düşünülebilir. Bu özelliğe sahip maddelere paramanyetik maddeler denir. Bir manyetik alana konmadığı takdirde madde içindeki bu mıknatıscıklar gelişi güzel yönlerde dağılmışlardır ve hepsi aynı enerjiye sahiptirler. Madde manyetik alana konduğunda bu mıknatıscıklar ya manyetik alan yönünde ya da buna zıt yönde yönlenirler. Manyetik alan H ise, H nın zıt yönünde yönlenenlerin enerjileri M kadar artacak, H nın aynı yönünde yönlenenlerin enerjileri ise aynı miktar (H) azalacaktır. Burada  elektronun manyetik momenti olup  =  : spin kuvantum sayısı, : Bohr magneton ve g: elektronun çekirdek etrafında dolanmasının ve spin hareketinin mıknatıs özelliğine katkı derecesini gösteren faktör. Böylece elektronlar manyetik alanla aynı yönde yönlenenler veya zıt yönde yönlenenler olarak iki gruba ayrılırlar. İki grubun enerjileri farklı değerdedir ve aralarında gH kadar enerji farkı vardır. Enerjisi bu enerji farkına eşit olan bir elektromanyetik dalga maddeye gönderilirse düşük enerjiye sahip olan elektronlar bu enerjiyi alıp yüksek enerjili elektron grubuna dönüşürler. Diğer bir deyişle, H manyetik alanı yönünde yönlenmiş elektron mıknatısları elektromanyetik enerjiyi alınca H manyetik alanının zıt yönünde yönlenirler. </p>
<p>        TERMOLÜMİNESANS YÖNTEMİ İLE ARKEOLOJİK YAŞ TAYİNİ</p>
<p>Keramik, pişmiş tuğla, yanmış çakmaktaşı ve obsidyen, volkanik, kül, meteor, curuf, sarkıt ve dikit gibi kalsit oluşumları ve benzeri inorganik obje ve malzemelerin içerisinde şifreli saat gibi çalışan fiziksel mekanizmalar vardır. Bu şifreli saat bir arkeolojik zaman-ölçer aygıtı gibi çalışır; hem sıfırlama özelliği vardır hem de otomatiktir. Temel problem, saatin şifresini çözerek gerçek zamanı, yani arkeolojik yaşı bulmaktır.<br />
Saati inceleyip şifresini çözen fiziksel yöntemlerden biri de termolüminesans (TL) yöntemidir. Burada amacımız TL yöntemini ve bu yöntemin arkeolojideki uygulamalarını kısaca anlatmak; bir başka deyişle saatin çalışma prensiplerini ve şifresinin çözüm tekniğini genel çizgileriyle sunmaktır. Yalnız yöntemi anlatmaya başlamadan önce TL olayının ne olduğunu, böyle bir amaç için nasıl kullanılabildiğini kısaca görelim. </p>
<p> Termolüminesans :<br />
Bazı maddeler ısıtıldıkları zaman ışıma yaparlar. Bu fiziksel olaya ısıtma ile ışıma anlamına gelen termolüminesans (TL) denir. Hemen belirtelim ki, TL olayı başka bir olayın sonucunda oluşmaktadır. Maddelerin içlerinde ve çevrelerinde eser miktarda uranyum (U) toryum (Th) ve potasyum (K) gibi radyoaktif elementler vardır. Bunlardan çıkan radyasyonlar [alfa () ve beta () parçacıkları ile gama () ışınları] maddenin atomları ile etkileşerek enerjilerini yitirirler. Bu enerjinin bir kıssmı madde içinde birikir ve maddenin 300 0C – 500 0C ye kadar ısıtılma durumunda ışık olarak çıkar. Çıkan ışık miktarı maddenin biriktirdiği radyasyon enerjisi miktarına bağlıdır. Ne kadar çok enerji birikirse o kadar çok ışık çıkar. Hiç enerji birikmemiş ise, veya biriken enerji herhangi bir nedenle, örneğin ısınma ile, boşalmış ise, doğal olarak hiç ışık görünmeyecek yani hiç TL olmayacaktır. Demek oluyor ki TL, maddenin etkileştiği toplam radyasyon miktarı (dozu) sonucunda biriken enerjinin ve bu enerjinin birikmesi için geçen sürenin dolaylı bir ölçüsüdür. Yöntemin temel problemi de bu sürenin bulunmasıdır.<br />
Maddede enerji birikimi şu şekilde olmaktadır: maddenin atomları ile etkileşen radyasyonlar atomları bağlı elektronların bazılarını koparır ve enerji kazandırırlar. Bu elektronların bir kısmı kazandığı enerjiyi anında geri vererek eski yerlerine veya benzer yerlere geri dönerler. Bir kısmı ise maddenin kristal yapısınd çeşitli nedenlerle oluşan ve tuzak denilen yerlere bağlanırlar ve böylece eski yerlerine dönen elektronların tersine radyasyondan aldıkları enerjiyi geri vermeyip bu tuzaklarda biriktirmiş olurlar.<br />
Biriken enerjinin saklanabilme süresi, yani elektronların tuzaklarda kalma süreleri çevre şartlarına ve tuzak özelliklerine bağlıdır. Birkaç dakikadan bir milyon yıla kadar elektronları tutabilen tuzaklar vardır. Doğal olarak bizi ilgilendiren uzun ömürlü tuzaklardır. Çünkü, ancak bu tuzaklar baştan itibaren yakaladıkları tüm elektronları korurlar ve böylece radyasyonla sağlanan enerji tam olarak birikmiş olur. İleriki satırlarda da belirttiğimiz gibi, bu tarihleme için sağlanması gereken koşullardan biridir</p>
<p>                       AMİNO ASİT RESAMİZASYONU </p>
<p> Amino asit resamizasyonu, C14  gibi fosil kemiklere doğrudan uygulanan bir tarihleme metodudur, ve paleoantropojide hominidlerin erken evrim aşamalarında kullanılabilmektedir.<br />
Bu tarihleme metodunun prensibi; optik etkinliği olan maddelerin, optik etkinliği olmayan maddelere dönüşmesidir ve teknik olarak resamizasyon süreci optik-akif maddenin, inaktif madde haline dönüşmesine bağımlıdır.<br />
               Tüm yaşayan canlıların proteinlerinde (L) amino asitleri vardır ve ölümünden uzun bir süre sonra tüm (L) amino asitler (glycine hariç) resamizasyon denilen değişime uğrarlar ve proteinsiz (D) amino asit haline dönüşürler. (L) ile (D) arasında oran zamanla artar. İşte fosil kemiklerde bu artışın hesaplanması bize yıl olarak bir kronolojik ölçü verebilmektedir.<br />
Bu metodla yaklaşık 100.000 yıl eskiye yaşlandırma yapmak mümkün olmakla birlikte; fosil kemiklerdeki amino asitler, ısı, iklim değişmeleri, toprağın PH oranı gibi faktörlerden etkilendiği için araştırıcılar tarafından, ihtiyatla kullanılması gerektiği önerilmektedir. </p>
<p>                    FLUORIN, NİTROJEN VE URANYUM TARİHLEMESİ</p>
<p>              Fluorin, nitrojen ve uranyum tarihlemesi, özellikle tarih edilmiş kazı yerlerinde ele geçen fosil kemiklerde uygulanmaktadır. Bir kemiğin relativ yaşı, aynı kazı alanından ya da aynı lokalitede bulunmuş başka bir kemiğin karşılaştırılabilir koşullarda saklanmış olmaları şartıyla kimyasal yapılarının kıyaslanması ile saptanabilir.<br />
Toprakta gömülü olan kemiklerin yapısındaki kimyasal değişim farklı hızlarda olmaktadır. Kemiğin organik maddesinde yağ hızla yok olurken protein çok yavaş bir tempoda ortadan kalkar. Bunun miktarını ölçmek, relativ bir yaş elde etmek demektir. </p>
<p>Fluorin tarihlemesinde yeraltı sularının fosil kemikleri etkilemesinin ölçümü yapılmaktadır. Yeraltı sularında bulunan fluorin, kemikteki kalsiyum ile birleşerek fluoropatite oluşturur. Bu maddenin, değişik kemiklerde ölçülmesi, hemzaman olup olmadıklarını göstermektedir; çünkü hem zaman olan kemiklerin kabaca aynı miktarda fluorapatite içermesi beklenir.<br />
             Paleoantropoloji araştırmalarında, bilinen en iyi fluorin tarihlemesi, İngiltere’de Swanscombe teraslarında bulunmuş olan, Pildown ve Galley Hill fosillerine uygulanan metodtur; ve yaş post-pleistosen olarak verilmiştir.<br />
             Nitrojen taihlemesi C14 tarihlemesi yapmak için fosil kemikte yeterli miktarda protein (collogen) eksilmesinin olup olmadığının saptanabilmesi açısından başvurulan bir yöntemdir.<br />
            Galley Hill ve Piltdown fosilleri C14 tarihlemesinden önce, nitrojen ve fluorin testlerinden geçirilmiştir.<br />
Nitrojen tarihlemesi, sonuçlar açısından fluorin testleri ile birlikte yapılır; çünkü kemikte az fluorin birikmişse, çok nitrojen bulunacaktır ya da bunun tersi söz konusudur.<br />
Uranyum tarihlemesi ise, gömülü kemiklerde absorbe edilmiş olan uranyumun ölçülmesi esasına dayalıdır. Uranyum radyoaktif olduğu için ölçülebilir; şöyle ki, kemik deposite ne kadar uzun zaman gömülü kalmış ise, o kadar çok uranyum absorbe edecektir. Bilindiği gibi radyoaktivite bir yerden ötekine değişir ama, artan kronolojik yaş ile, uranyum miktarının da çoğaldığı saptanmıştır.<br />
Uranyum tarihlemesi, fosil kemiklerin, içinde bulunduğu depositten (depositin yaşından) daha yeni, ya da eski olduğunun bilinmesi açısından bizlere yardımcı olmaktadır. Bu test uygulanırken, kemik parçalanmadan kullanıldığı için, öteki testlerden daha avantajlıdır.<br />
             Her üç tarihleme metodunun (fluorin, nitrojen, uranyum) en önemli eksiği, çapraz-tarihlemeye imkan vermemesidir. Öte yandan, birçok değişkenin ortamda mevcut olması nedeniyle, bir fosil örneğin jeolojik yaşının kabaca saptanmasından başka bir sonuç alınmamaktadır. </p>
<p>         NÖTRON AKTİVASYON ANALİZİ YÖNTEMİ</p>
<p>Elementlerin büyük bir kısmı reaktöre konup nötronlarla ışınlandıklarında radyoaktif hale dönüşürler. Bu dönüşme elementin çekirdiğinin bir nötron yakalamasıyla olur. Her elementin meydana gelen radyoaktif izotopu belli bir enerjide (bazen bir kaç enerjide) gama ışını yayınlayarak parçalanmaya uğrar. Gama ışını spektrometresi dediğimiz bir ölçü sistemi ile her bir gama enerjisinin şiddeti ölçülür.<br />
Bu tür çalışmalarda bir de bileşimi tam olarak bilinen bir standartın örneğe gerek vardır. Keramik analiznde standart olarak bileşimi bilinen kil örnekler kullanılır. Analiz yapılacak örneklerden ve standarttan hassas olarak tartışılmış miktarlar (100-200 mg) kuvars tüplere konarak reaktörde aynı şartlarda ışınlaşır. Daha sonra bütün örneklerin gama ışınları ölçülür. Yapılacak basit bir karşılaştırma sonunda örnekteki element miktarları hesaplanır.<br />
Radyoaktif izotoplar yayınladıkları ışınların yanısıra yarı ömür dediğimiz bir özellikle de tanımlanırlar. Yarı ömür bir radyoaktif izotopun miktarının yarıya inmesi için geçen süredir. Bu süre değişik radyoaktif izotoplar için saniye, gün, ay veya yıl mertebesinde olabilmektedir. Reaktördeki ışınlamanın bitiminden gama enerjisinin ölçümüne kadar geçen zamana bağlı olarak çok kısa yarı ömürlü bazı izotopların tayin edilmesi mümkün olamamaktadır. Bizim çalışma şartlarımızda tayin edebildiğimiz elementler, rubidium (Rb) sezıum (Cs), baryum (Ba), uranium (U), toryum (Th), lantanyum (La), lutetium (Lu), skandium (Sc) hafnium (Hf), europium (Eu), serium (Ce), tantal (Ta), krom (Cr) ve demir (Fe)’dir. Bu elementlerden her zaman hepsi keramiklerin gruplandırılmasında kullanılamamaktadır. Rb, Ba ve Cr gibi bazılarının miktarı aynı bir kil yatağı içinde çok değişmekte, diğer bazı elementlerin miktarları da bazı örneklerde ölçülemeyecek kadar küçük olmaktadır.<br />
Demir dışında, tayin edilen elementler çok az miktarlarda olduğu için dışarıdan bir bulaşmanın olmamasına özen gösterilmesi gerekir. Bu nedenle keramik parçaların dış yüzeyleri özel bir matkapla temizlendikten sonra analiz için örnek alınmaktadır.<br />
Kimyasal analizden sonra yapılacak iş, örneklerin eser element birleşimi bakımından benzer olanlarını gruplar halinde ayırmaktır. Böyle bir işlemin elle yapılması imkansız olduğundan gruplandırma istatistik yöntemler kullanılarak bilgisayarda yapılmaktadır. </p>

<p class="sayac_bilgi">13 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/arkeometri%e2%80%99nin-tanimi-ve-tarihcesi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arkeoloji Nedir</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/arkeoloji-nedir-2.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/arkeoloji-nedir-2.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2009 08:22:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ama]]></category>
		<category><![CDATA[Beslenme]]></category>
		<category><![CDATA[Bile]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Bkz]]></category>
		<category><![CDATA[Bunun]]></category>
		<category><![CDATA[Daha Fazla]]></category>
		<category><![CDATA[Eco]]></category>
		<category><![CDATA[Kendi]]></category>
		<category><![CDATA[Logos]]></category>
		<category><![CDATA[Metin]]></category>
		<category><![CDATA[Vb]]></category>
		<category><![CDATA[Yunanca]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10902</guid>
		<description><![CDATA[Arkeoloji bir bilim dalı olarak, XIX. yüzyıldan beri kendi içinde tarihsel gelişim ve değişim geçirerek, diğer bilim dalları arasında yerini almıştır. Eski toplumların bütün yapıp etmeleri (beslenme tarzları, ürettikleri ürünler, savaşları&#8230;) maddi kalıntıları, maddi kalıntılara bağlı olarak ilişkileri&#8230; vb. arkeolojinin konusunu oluşturur. Bu yüzden arkeolojinin uğraştığı, ele aldığı bütün sorular ve sorunlara &#8220;arkeolojik metin&#8221; diyebiliriz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.genelbilge.com/tag/arkeoloji/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Arkeoloji">Arkeoloji</a> bir bilim dalı olarak, XIX. yüzyıldan beri kendi içinde tarihsel gelişim ve değişim geçirerek, diğer bilim dalları arasında yerini almıştır. Eski toplumların bütün yapıp etmeleri (<a href="http://www.genelbilge.com/tag/beslenme/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Beslenme">beslenme</a> tarzları, ürettikleri ürünler, savaşları&#8230;) maddi kalıntıları, maddi kalıntılara bağlı olarak ilişkileri&#8230; vb. arkeolojinin konusunu oluşturur.  <a href="http://www.genelbilge.com/tag/bu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bu">Bu</a> yüzden arkeolojinin uğraştığı, ele aldığı bütün sorular ve sorunlara &#8220;arkeolojik metin&#8221; diyebiliriz. Eski Yunanca’nın  ‘‘Arkhaios’’ (= eski ) ve ‘’Logos’’ (=bilim) kelimelerinden türetilmiş olan arkeoloji kelime olarak (Osmanlıca ‘’ Atikiyat’’) ‘’Eskinin Bilimi’’ anlamına gelirse de diğer bütün bilim dallarının kaynağı ‘’anası ‘’ durumundadır. <span id="more-10902"></span><br />
     O halde öncelikle arkeolojik bir metnin yorumlanmasının ne olup olmadığı ve arkeolojik yorumlamanın niteliğini incelememiz gerekmektedir. Arkeologun arkeolojik metinle arasındaki tarihsel uçurumun varlığı, yorumu  kaçınılmaz bir hale getirir. Ama hemen belirtmemiz gerekir ki; yorum sadece  tamamlanmamış parçaları tamamlamak için yapılan bir uygulama değildir. Yorum; arkeolojik metni anlamlandıran, metnin konuşmasına kulak veren ve ona katılan bir uygulamadır. Öte yandan en betimleyici, işlevsel açıklamalar bile belirli bir zihinsel işlemden (çeviri, analoji, düzenleme, sınıflama&#8230;) geçtiğinden dolayı yorumlamanın kaçınılmaz olduğu  söylenebilir. Yorumlamada bizim &#8220;görme ve algılama&#8221; biçimimiz, yargılarımız önemli rol oynar. Böylelikle yorumlamanın epistemolojik yönüne değinmiş oluruz. Yorumun kendine ait işleyişi ve yasası vardır. Bir arkeolojik metne uygulanırken de bunlar işlemeye devam eder. Örneğin; bir çanak-çömlek parçası bulduğumuzda bunun öküzlere takılıp toprağı eşmekte kullanıldığını söyleyemeyiz.( Bu konuda <a href="http://www.genelbilge.com/tag/daha/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Daha">daha</a> fazla bilgi için bkz. ECO, U., 1996, Yorum-Aşırı Yorum, Can Yay., İst.)<br />
    Arkeolojik yorumlamayı eşsüremli ve artsüremli yorumlama olarak  inceleyebiliriz. Eşsüremli yorumlama; içine betimlemeyi-açıklamayı da alarak arkeolojik buluntu öğelerin kendi içinde gelişimsel, değişimsel ve ilişkisel  düzeylerini yorumlama uygulamasıdır. Artsüremli yorumlama ise; arkeolojik bir metnin yöntembilimsel-kuramsal olarak diğer bilim dallarının yardımıyla yorumlamaya girişme çabasıdır. Bugün jeomorfolojiden antropolojiye kadar birçok bilim dalları arkeolojiye yardım etmekte. Tüm bu bilim dallarının yardımından elde edilmeye çalışılan amaçsa, arkeologun arkeolojik bir metni daha sağlam verilerle yorumlamaya girişmesi olabilir.<br />
    Yoruma bir katkı sağlayabileceğini düşündüğümüz dilin tanıklığına değinelim: Ferdinand de Saussure, dilin, insanbilime, tarihöncesi bilimine pek de aydınlatıcı bilgiler sağladığına inanmaz: &#8220;&#8230;Dil ortaklığına bakarak kan birliği bulunduğu sonucuna varılabileceği, bir dil ailesinin insanbilimsel bir aileye denk düştüğünü sanmak yanılgı olur&#8230;&#8221;<br />
    Farklı toplumların aynı dili konuştukları, farklı dillerin aynı toplum içinde konuşulduğu tarihsel bir olgu olarak gözlemlenebilir. Ayrıca dilin türsel özelliği olan morfo-sentaksına bakarak, toplumun nesneleri düzenleyiş biçimini ve sıralayışını öğrenemeyiz. Latince, Grekçe <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gibi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gibi">gibi</a> belirli bir söz dizim kuralı olmayan dilleri konuşan toplumların, nesneleri gelişigüzel düzenlediğini, nesnelerin gelişimsel ve değişimsel durumlarının bu yönde ilerlediğini söyleyemeyiz. Dil söz konusu olduğunda paradoks <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gibi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gibi">gibi</a> görünen  durumlar ortaya çıkar. Mircea Eliede eski toplumlarda Üretim araç ve gereçlerinin kullanımını kısaca nesnelere ilişkin tutumun &#8220;mitler&#8221; aracılığıyla yani dil sayesinde aktarıldığını söyler. aynı biçimde Vladimir Propp folklorun gerçeklikten kaynaklandığını ve bir &#8220;gerçek&#8221; olduğunu belirtir. Dil belirli bir yoruma ulaştığında nesnelere ilişkin tutum ve davranışın aktarıcısı olur. Gerçekten de bugünkü tüketim mantığımızın, nesnelere bakış açımızı değiştirmediğini söylemek saçma olurdu. Tüm bunlardan çıkan sonuç; arkeolojik bir metnin çok bilinmeyenli denklem <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gibi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gibi">gibi</a> olduğu, konuya nasıl bakarsak bakalım bazı öğelerin karanlıkta kaldığını söyleyebiliriz. Zaten arkeoloji bu karanlık noktaları aydınlatmak için kazmıyor mu?<br />
Hans George Gadamer&#8217;in hayatı boyunca cevap aradığı &#8220;Bir metni anlamak ne demektir?&#8221; sorusunu, biz &#8220;Bir arkeolojik metni anlamak ne demektir?&#8221; şeklinde tekrar sorabiliriz. Soruya başladığımız yer, arkeolojinin toprağa <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ilk/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ilk">ilk</a> çapa vurduğu yerle aynı. (12. de Saussure, F., Genel Dilbilim Dersleri, (çev. Berke Vardar.), Birey Toplum Yay., İstanbul, s. 245.)</p>
<p>ARKEOLOG NEDİR?</p>
<p>MESLEK TANIMI:İnsanın dünya üzerinde görülmesinden Ortaçağa kadar geçen süreç içinde insana ilişkin her türlü kalıntı ve buluntuyu, doğal çevre ile insan arasındaki ilişkileri, yüzey, sualtı araştırmaları ve kazılarla ortaya çıkaran, inceleyen, değerlendiren ve koruyan kişidir.</p>
<p>GÖREVLERİ:</p>
<p>- Eski çağlardan günümüze kalmış toprak <a href="http://www.genelbilge.com/tag/veya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Veya">veya</a> su altındaki eserleri gün ışığına çıkarmak için kazılar yapar,<br />
- Kazılardan elde edilen eserleri temizler,<br />
- Parça eserlerin yapıştırılmasını (konservasyon), bakım-onarım ve restorasyonunu yapar, eserlerin kaydını tutar, korunmasını sağlar ve halkın bilgisine sunar,<br />
- Kültür Bakanlığında çalışması durumunda; kazılarda gözlemci olarak görevlendirilebilir,<br />
- Korunması gereken kültür ve tabiat varlıklarını saptar ve kaydını tutar, bunlara yönelik koruma ve restorasyonlar konusunda kararlar çıkarılmasını sağlar,<br />
- Çevresindeki antik kentlerin (ören yerlerinin) belirli aralıklarla denetimini yapar. Ayrıca müzelerde çalışanlar kolleksiyoncuların denetiminide yapar.<br />
KULLANILAN ALET ve MAKİNALAR:<br />
-	Spatula (ucu sivri küçük mala), kazma, kürek, el arabası, keski, su terazisi, fırça, süpürge, fotoğraf makinesi, metre, ölçüm, çizim araç-gereçleri, kimyasal maddeler, sondaj aletleri.<br />
MESLEĞİN GEREKTİRDİĞİ ÖZELLİKLER</p>
<p>Arkeolog olmak isteyenlerin;<br />
- Tarih ve kültür konularına meraklı ve bu alanlarda başarılı,<br />
- Açık havada çalışma yapmaktan hoşlanan,<br />
- İyi bir gözlemci ve araştırıcı,<br />
- Bedence sağlam,<br />
- Normalin üstünde genel yeteneğe ve özellikle sözel düşünme ve neden-sonuç ilişkisini ortaya çıkarabilme gücüne sahip,kimseler olmaları gerekir.<br />
ÇALIŞMA ORTAMI ve KOŞULLARI:<br />
Arkeologlar görevlerine göre değişik ortamlarda çalışırlar. Araştırma <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yapan/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yapan">yapan</a> arkeologlar, çoğunlukla okuyarak, yazarak görev yaparlar, yaz aylarında kazı çalışmalarını açık havada yürütürler. Müzelerde çalışanlar için çalışma ortamı temiz ve sessizdir. Bir kazıda ilginç bir parçanın bulunması ve ait olduğu dönemin belirlenmesi uzun ve zahmetli bir çaba sonucunda gerçekleşir ve bu durum kişiye büyük bir mutluluk verir. Arkeologlar, eski çağ tarihçisi, heykeltıraş, mimar, topoğraf, teknik ressam, fotoğrafçı, epigraf (yazıt okuyan kişi) gibi meslek elemanlarıyla sürekli iletişim halinde çalışırlar.</p>
<p>  ÇALIŞMA ALANLARI ve İŞ BULMA OLANAKLARI:<br />
Arkeologların çalıştıkları kuruluşlar; üniversiteler (öğretim görevlisi veya araştırmacı olarak), Müzeler ve Anıtlar Genel Müdürlüğü&#8217;ne bağlı çeşitli müzeler, kültür ve tabiat varlıklarını koruma kurulları, özel müzeler, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Maden Tetkik Arama Enstitüsüdür.<br />
MESLEK EĞİTİMİNİN VERİLDİĞİ YERLER:</p>
<p>Ülkemizde halen Akdeniz, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/anadolu/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Anadolu">Anadolu</a>, Atatürk, Dicle, Mersin, Çanakkale Onsekiz Mart, Selçuk ve Trakya Üniversitelerinde sadece Klasik Arkeoloji Anabilim dalında; Hacettepe Üniversitesinde Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Anabilim dalında; Ege Üniversitesinde Klasik Arkeoloji, Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Anabilim dallarında; Ankara ve İstanbul Üniversitesinde de her üç anabilim dalında (Klasik Arkeoloji, Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi) eğitim verilmektedir. Bilkent Üniversitesinde ise Arkeoloji ve <a href="http://www.genelbilge.com/tag/sanat-tarihi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Sanat Tarihi">Sanat Tarihi</a> olarak iki bölüm birleştirilmiştir. İlgili bölümlere liseden sonra Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı (ÖSYS) ve &#8220;Türkçe-Sosyal (TS)&#8221; puanı ile girilebilir.<br />
	EĞİTİMİN SÜRESİ ve İÇERİĞİ:<br />
Mesleğin eğitim süresi 4 yıldır.Arkeoloji alanında eğitim veren anabilim dallarının birinci sınıfında, temel kavramlar ve terimler öğretilmektedir. Arkeoloji alanında eğitim veren bu anabilim dallarının birinci sınıfında temel kavramlar ve terimler öğretildikten sonra diğer sınıflarda her anabilim dalı kendi konusu çerçevesinde insanlığın sosyo-kültürel yapısını ve kültür ortam ilişkilerini işler. Klasik arkeolojide Yunanca ve Latince öğretilmektedir. Dönem özelliklerinin incelendiği heykel, seramik, mimari, tarihi coğrafya vb. dersler verilmektedir.<br />
           MESLEKTE İLERLEME:<br />
- Lisans eğitimini tamamlayan kişiler üniversitelerde görev almak isterlerse araştırma görevlisi sınavında başarılı olmaları gerekir. Bu şekilde göreve başlayan kişiler doktora derecesi aldıktan ve gerekli çalışmaları tamamladıktan sonra yardımcı doçent, doçent ve profesör olarak meslekte ilerleyebilirler.<br />
- Meslek elemanları belli bir alanda uzmanlaşabilirler. Bunlar; eski tunç çağı eserleri, konservatör (yarım eserlerin yapıştırılması), sikke (numismat), arkaik dönem heykeltıraşlığı, helenistik çağ mimarisi, seramik, vb. alanlardır.Benzer Meslekler: Sanat tarihçisi, tarihçi.<br />
      BURS, KREDİ ve ÜCRET DURUMU:<br />
- Öğrenciler üniversitelerin veya müzelerin yaz aylarında yapmış olduğu kazılara katılırlarsa asgari ücret seviyesinde ücret alabilirler.<br />
-Şartları uyan öğrenciler Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu&#8217;nun sağlamış olduğu kredi ve yurt hizmetlerinden yararlanabilmektedirler. Çeşitli kurum ve kuruluşlarca başarılı öğrencilere karşılıksız veya mecburi hizmet karşılığı verilen burs olanağı da vardır.<br />
-Eğitim sonrası teknik hizmetler sınıfında göreve başlarlarsa asgari ücretin 3-3,5 katı dolayında maaş almaktadırlar.www.arkeolog.org.tr ( internet sayfasından yararlanılarak hazırlanmıştır)<br />
YÜZEY ARAŞTIRMASI<br />
	Arama bir arkeologun  ilk işidir.Yeraltında bulunan eski kültür kalıntılarını çıkarmada titiz bir çalışma yapmak gerekir. Arkeolojik yerleşmelerin bulunması, belgelenmesi ve bunların herhangi bir kazı işlemine başvurulmadan bilimsel yöntemlerle incelenmesi, toprak üstündeki kalıntılarının elde edilip yorumlanmasına ‘’yüzey araştırması’’ denir. Henüz bilinmeyen arkeolojik yerler, açık arazide yürüyerek yada araba ile dolaşılarak bulunur. Amaçlı olarak yapılan bu araştırma, arkeolojik yüzey araştırmasının gerekli bir bölümüdür ve çalışmanın ilk basamağını oluşturur.<br />
	Esi kayıtların ve yer adlarının incelenmesi, çoktandır unutulmuş yerlerin yeniden bulunmasına yardımcı olabilir. Bu nedenle eski ve <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yeni/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yeni">yeni</a> yerlerin bir  haritaya işlenmesi de arkeolojik araştırmanın gerekli bir parçasıdır. Buda <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gerek/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gerek">gerek</a> arkeolojik merkezlerin normal topografik haritalara işlenmesinde, gerekse belirli dönemlere özgü  haritaların hazırlanmasında çok yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. Özellikle insan elinden çıkan nesnelerin dağılımını gösteren haritalar arkeolojik araştırmalarda birer anahtar niteliğindedir.<br />
	Hava fotoğrafçılığının gelişmesi de yüzey araştırmasında  önceleri yalnızca araziye bağımlı olan arkeologa büyük bir kolaylık sağlamıştır. Hava fotoğrafçılığının arkeolojik araştırmalarda  kullanılması, I. Dünya Savaşı sırasında askeri keşiflerin bir yan ürünü olarak başlamıştır. II. Dünya Savaşında savaşan ülkelerin fotoğrafla haber alma bölümlerinde daha çok arkeologların görev yaptığı izlenir.<br />
	Bugün havadan çekilen fotoğraflarla her yıl yeni yeni arkeolojik yerleşme yerleri saptanmaktadır. Bunların bir bölümü, sabahın erken saatlerinde yada akşam üstü, yani özel ışık koşullarında daha iyi seçilebilen  yıkıntıların toprak üstünde daha iyi yer aldığı yerleşmelerdir. Ancak büyük bir bölümü, yürüyerek yada araçla giderken gözle asla seçilemeyecek yerler olup; sadece fotoğrafta toprak renginin yada bitki yoğunluğunun değişmesi ile kendilerini belli eder.<br />
	Arkeolojik merkezleri saptama çalışması saptama çalışması olağan yüzey araştırmaları ve havadan yapılan tarama ve fotoğraflama yöntemlerinden başka yollarla da yürütülür. Çok basit bir yöntem toprağın dövülmesidir. Böylelikle alttaki yapılar ve dip topraktaki eşitsizlikler sese dayanarak bulunur. Dip sondalarıyla duvar ve hendeklerin izini yakalama olanağı da vardır. Örneğin 1957’de Monte Abbatone (İtalya) mezarlığındaki bir Etrüsk Mezarında denenen ‘’Nistri Periskobu’’ zamanla büyük gelişme göstermiştir. Bu periskop bir mezar odasına  sokulmakta odanın duvarlarının ve oda içindeki eşyaların fotoğrafları çekilebilmektedir.<br />
	Arkeolojik yüzey araştırmasında uygulanan bir diğer çağdaş yöntem ise, arazinin elektrik iletkenliğinin ölçülmesine dayanır.  Özellikle geniş ölçekli petrol aramaları için geliştirilen bu yöntem, 1940’ların sonlarında arkeologlarca kullanılmaya başlamış ve oldukça yararlı sonuçlar alınmıştır.<br />
	Bir başka teknik, magnetik arama yada jeofiziksel arama yöntemidir. Bu yöntemle toprağın altındaki nesneler, yarattıkları magnetik sapmalara göre bulunur. Proton magnetometresi gibi aygıtların kullanıldığı bu yöntem ilk kez 1957-1958’lerde denenmiştir.Bir Amerikan araştırma ekibi Sicilya’daki Sybaris’i bu yöntemle keşfetmiştir. Jeofiziksel araştırma yöntemi Türkiye’dede arkeolojik amaçlarla ilk kez 1968’de, Keban kazıları sırasında kullanılmıştır.<br />
	Toprak üstü arama-yüzey araştırması- çeşitli merkezler üzerinde uygulanabilen bir yöntemdir. Uygulandığı yerlerden önde <a href="http://www.genelbilge.com/tag/gelen/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Gelen">gelen</a> yerlerde; höyük, akropol, düz arazi yerleşimi, kurumuş nehir yatağı, tümülüs ve nekropol’dür. </p>

<p class="sayac_bilgi">12 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/arkeoloji-nedir-2.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Masal kent Atlantis Troya&#8217;da mı?</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/masal-kent-atlantis-troyada-mi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/masal-kent-atlantis-troyada-mi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2009 08:06:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Atlantis]]></category>
		<category><![CDATA[Belli]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Bunu]]></category>
		<category><![CDATA[Derin]]></category>
		<category><![CDATA[Ekip]]></category>
		<category><![CDATA[Klaus Peter]]></category>
		<category><![CDATA[Limanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Maden]]></category>
		<category><![CDATA[Madencilik]]></category>
		<category><![CDATA[Masal]]></category>
		<category><![CDATA[Proje]]></category>
		<category><![CDATA[Saraylar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Troya]]></category>
		<category><![CDATA[Uzman]]></category>
		<category><![CDATA[Yol]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10898</guid>
		<description><![CDATA[ski uygarlıkların yüksek mühendislik bilgileri ile su bentleri, yapay limanlar, altın döşemeli saraylar inşa ettirdiklerinin ortaya çıkması, masal ülke Atlantis&#8217;in efsane değil gerçek olabileceği düşüncesine ağırlık kazandırdı. Almanya Yerbilimleri ve Maden Enstitüsü BGR&#8217;nin jeofizikçiler, mineraloglar, madencilik uzmanlarından oluşan araştırmacıları çok değişik bir yeraltı zenginliğini ortaya çıkartmak için çalışıyorlar. &#8220;Paleolitik bir bölgenin rekonstruksiyonu&#8221; adını taşıyan projede [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>ski uygarlıkların yüksek mühendislik bilgileri ile su bentleri, yapay limanlar, altın döşemeli saraylar inşa ettirdiklerinin ortaya çıkması, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/masal/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Masal">masal</a> ülke Atlantis&#8217;in efsane değil gerçek olabileceği düşüncesine ağırlık kazandırdı.  Almanya Yerbilimleri ve Maden Enstitüsü BGR&#8217;nin jeofizikçiler, mineraloglar, madencilik uzmanlarından oluşan araştırmacıları çok değişik bir yeraltı zenginliğini ortaya çıkartmak için çalışıyorlar. &#8220;Paleolitik bir bölgenin rekonstruksiyonu&#8221; adını taşıyan projede <a href="http://www.genelbilge.com/tag/klaus-peter/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Klaus Peter">Klaus Peter</a> Sengpiel yönetimindeki bilim adamları Atlantis kıtasının sırrını çözmeye çalışacaklar ve hedefleri kesin olarak <a href="http://www.genelbilge.com/tag/belli/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Belli">belli</a>: Türkiye&#8217;nin kuzeybatısında, &#8221; Çanakkalenin batısında &#8220;.<br />
<span id="more-10898"></span><br />
Bu proje jeoarkeolog Eberhard Zangger &#8216;in 1992 yılında ortaya attığı &#8220;Troya=Atlantis&#8221; fikrine dayanıyor. Bu denklem arkeoloji dünyasında büyük tartışmalara yol açmıştı, birçok uzman bunu bir saçmalık olarak değerlendirirken, bir kısmı da &#8220;dahice bir hipotez&#8221; olarak görmüştü. BGR şimdi Zangger&#8217;in bu savını teknolojinin yardımıyla araştırmaya çalışacak. </p>
<p>Enstitünün elinde, derin sondajlarda kullanılan manyetometre ve gama ışını detektörlerinin yanı sıra en modern ölçüm teknolojisiyle donatılmış özel bir helikopter bulunuyor. Keşiflerde helikoptere 50 metre uzunluğunda çelik bir halatla torpido şeklinde elektromanyetik bir indüksiyon aleti bağlanıyor. </p>
<p>Bu alet 150 metre derinliğe kadar tüm yer katmanlarını kesin olarak tespit edebiliyor. Bu yüksek teknoloji donanımı artık Atlantis araştırmasının hizmetinde ve Troya&#8217;nın bulunduğu Hisarlık Tepesi nin çevresindeki 180 kilometrekarelik bir alanı tarayacak. </p>
<p>Zangger&#8217;in tahminine göre metrelerce kalınlıktaki alüvyon tabakasının altında Atlantis&#8217;in efsanevi limanının bulunması gerekiyor. Ekip şu anda, bilgisayarlardan yakıt depolarına kadar gerekli malzemelerin hazırlanması ve dört tonluk helikopterle beraber gemiyle İzmir &#8216;e gönderilmesi için gerekli işlemlerle uğraşıyor. Mart ayında ekip lideri Sengpiel, Zangger&#8217;le beraber ön çalışmalar için Türkiye&#8217;ye gelecek. </p>
<p>Aslında proje o kadar şaşırtıcı değil. Uzun bir süre insanlık tarihinin ilk efsanesi olarak görülen Atlantis&#8217;in tarihi gerçeklere dayanıp dayanmadığı bir süredir tarihçiler, arkeologlar ve felsefe profesörleri arasında ciddi bir şekilde tartışılıyor. </p>
<p>Atlantis ve Platon </p>
<p>Her şey, 2360 yıl önce Eski Yunanlı filozof Platon &#8216; un (İ.Ö.427-347) bronz silahlarla savaş arabaları kullanan ve 11.500 yıl önce bir gün aniden sulara gömülüp yok olan bir süper güç hakkında verdiği bilgilerden kaynaklanıyor. </p>
<p>Platon&#8217;a göre bu adanın bereketli toprakları, zengin madenleri vardı, &#8220;Poseidon tapınağında&#8221; krallar boğa kurban ediyorlar, büyük şölenler düzenliyorlardı, inanılmaz bir zenginlik ve sefahat vardı. Güneş ışığında saray duvarları pırıl pırıl parlayan; baharat, seramik ve zengin maden cevherleriyle yüklü gemilerin üstü örtülü kanallarda yol aldığı bu eski çağların Venediği hakkında ikibin yıl boyunca çeşitli şeyler söylendi, yazıldı, birçok insan onu bulmak için yıllarca uğraştı. </p>
<p>Platon, metinlerinde defalarca anlattıklarının doğru olduğunu vurguluyor ve kaynak olarak Atina demokrasisinin kurucusu Solon &#8216;u (İ.Ö.640-560) gösteriyordu. Solon bu hikâyeyi Mısır&#8217;a yaptığı bir gezide öğrenmişti. </p>
<p>Bilim uzun bir süre bu anlatıya inanmadı ve onu bir hayal ürünü, politik-felsefi bir mit olarak sınıflandırdı. Bazı uzmanlara göre Atlantis, Platon&#8217;un en dahiyane buluşuydu, çünkü onun sayesinde bir ölçüde Homeros &#8216;u gölgede bırakmayı başardı. </p>
<p>Efsanenin hakkında sayısız tahminler ve iddialar ortaya atıldı. 1950&#8242;li yıllarda amatör tarihçi Otto Muck &#8220;İlk kıta&#8221;nın İ.Ö. 5 Haziran 8498&#8242;de saat 13&#8242;de bir meteor tarafından parçalandığını iddia etti. Bir yazar ise (Martin Freska) adanın bir &#8220;atom bombasıyla&#8221; yok edildiğini söyledi. Yazılan senaryolarda Atlantislilerin 100.000 yıl önce helikopterleri, telefonları, çamaşır makineleri, rasathaneleri olan yüksek teknolojiye sahip bir halk olduğu bile iddia edildi. Ada sulara gömüldükten sonra hayatta kalanların Brezilya &#8216;<a href="http://www.genelbilge.com/tag/ya/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ya">ya</a> gittikleri ve uygarlık kahramanları olarak insanlara okuma, yazma ve teknoloji getirdikleri söylendi (Rudolf Steiner 1861-1925). Maya piramitleri, Stonehenge, sfenksler &#8211; eski uygarlıklardan gelen büyük anıtların <a href="http://www.genelbilge.com/tag/hemen/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Hemen">hemen</a> hepsi için &#8220;Atlantislilerin mirası oldukları&#8221; savlandı (Atlantis araştırmacısı Ignatius Donnelli). </p>
<p>Zaman zaman bu tartışmalar politik boyutlara da ulaştı, Heinrich Himmler &#8216; in kurduğu &#8220;Alman Ari ırk Derneğinin&#8221; başkanı Herman Wirth, Atlantis&#8217;in Grönland &#8216;da olduğunu ve ari ırkın burada doğduğunu iddia etti. Hitler ise, Atlantis&#8217;in Andlarda olduğuna ve düşen göktaşlarıyla yok olduğuna inanan Avusturyalı Hanns Hörbige r &#8216;in ateşli bir taraftarı olduğunu söylüyordu. </p>
<p>Dünyanın çeşitli bölgelerindeki 50&#8242;den fazla yer tartışmalara konu oldu. Atlantis bazen Doğu Prusya, bazen Sargasso denizinde arandı, bazen deCornwall kıyılarında. Sürekli olarak yeni merkezler iddialarda yer aldı. Bu yıl ilkbahar aylarında Titicaca Gölü gündemdeydi. İngiliz John Blashford Snell, Tiwanaku kızılderililerinin geleneksel ulaşım aracı ejderha kafalı sazdan kayıklarla Titicaca gölünden 300 kilometre uzaklıktaki Poopo gölüne ulaştı; onun iddiasına göre Twanakular bir zamanlar Andlarda yaşayan Atlantislilerdi ve gemileriyle Mısır&#8217;a kadar gidip ticaret yapmışlar, tütün ve kokain satmışlardı. Ne yazık ki iddialarına destekleyen hiçbir kanıt henüz bulunamadı. </p>
<p>Platon&#8217;un Atlantis&#8217;ine inananlar arasında sadece hayalperestler değil Charles Darwin ve Alexander von Humboldt gibi büyük bilim adamları da var. </p>
<p>Şimdiye dek yapılan arkeolojik araştırmalarda Atlantis&#8217;le ilgili en ufak bir ipucu dahi bulunamadı. Ancak araştırmacılar henüz ümitlerini kaybetmediler ve Platon&#8217;u, bu büyük düşünürü &#8220;yalancılık&#8221; lekesinden kurtarmak için çalışmalara yeniden başladılar. </p>
<p>Birçok arkeolog Platon&#8217;un bütün hikayeyi uydurmuş olamayacağını, anlattıklarının belli bir gerçeklik payı taşıdığını ve tarihi kaynaklara dayanmış olabileceğini düşünüyor. Arkeologların bu düşüncesi arkeolojik kazı alanlarından gelen bilgilerle de destekleniyor. Son zamanlarda yapılan kazılarda 5000 yıl öncesine tarihlenen ve teknik olarak mükemmel eserler ortaya çıkartıldı. </p>
<p>Platon&#8217;un metinlerini olanaksız ve inanılmaz yapan, Atlantislileri üstün insanlar olarak tanımlaması ve adanın tasviriydi. Platon&#8217;a göre ada yapay su yollarıyla örülmüştü, gemi seferine uygun kanallar ve havuzlardan oluşan iç limanı detaylarıyla anlatılmıştı. Yapay limanın su ihtiyacını karşılamak için bütün nehirlerin yatakları değiştirilmişti. Uzun süre bu özellikler bilim adamlarınca o çağlarda ki insanların yapamayacağı şeyler olarak kabul edildi. </p>
<p>Üstün uygarlıkların izleri </p>
<p>Ancak anlatılanların hiç de olanaksız olmadığı artık biliniyor. Antik çağ araştırmacılarının son yıllardaki arkeolojik buluntuları değerlendirme sonuçları, özellikle çeşme, liman ve su tekniğine bağlı büyük yapılardaki mimari başarıların, Atlantis efsanesindekileri bile gölgede bıraktığını ortaya koydu. </p>
<p>İ.Ö. 3000 yılında Firavun Menes zamanında, Nil nehrinin önü 400 metre uzunluğunda beyaz kesme taşlardan yapılmış bir bentle kesilmiş ve dünyanın en uzun nehrinin Memphis şehrinin güneyinden akması sağlanmıştı. Bu <a href="http://www.genelbilge.com/tag/duvar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Duvar">duvar</a> uzmanlarca &#8220;inanılmaz bir mühendislik yeteneği&#8221; olarak değerlendiriliyor (Günther Garbrecht). </p>
<p>Doğu Anadolu uygarlıklarından Urartu ların yeteneği ise daha da etkileyici. Köstebekler gibi yer altında kanallar açarak borularla yeraltı sularını uzak mesafelere taşımışlardı. İnsan boyu yüksekliğindeki bazı galerilerin uzunluğu 90kilometre, tüm sistemin uzunluğu ise dünya ile ay arasındaki mesafeden daha uzun (Garbrecht). </p>
<p>İster Mısır olsun, ister Sümer, Babil veya Miken , hemen hemen her yerde kazı ekipleri Klasik Yunan döneminden çok daha uzun bir süre önce gerçekleştirilmiş büyük tesisler ortaya çıkartıyorlar. </p>
<p>&#8220;Orta İmparatorluk&#8221; döneminde Firavunlar Fayyum &#8216;da (alanı 1800 kilometrekare) ekilebilir topraklar <a href="http://www.genelbilge.com/tag/elde/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Elde">elde</a> etmişlerdi, taze su için Nil&#8217;le yapay vaha arasında 100 metre genişliğinde bir kanal yapılmıştı. </p>
<p>Babil hükümdarı Hammurabi (İ.Ö. 1728-1686), günümüz hidrolik mühendislerinin, &#8220;onların yanında Roma su kemerleri oyuncak gibi kalır&#8221; dedikleri bentler ve sulama kanalları yaptırmıştı ( Henning Fahlbusch). </p>
<p>Pylos&#8217;da jeoarkeolog Zannger yapay bir gemi havuzu ortaya çıkardı. Avrupa&#8217;nın bu ilk liman tesisinde (İ.Ö. 15.y.y.) biriken tortu ve pislikleri temizlemek için bir mekanizma da bulunuyor. </p>
<p>Arkeolojik keşifler ışığında hidrolik mühendisleri Tunç Çağı insanlarının (İ.Ö. 1200&#8242;e kadar) yeteneklerini şimdiye dek küçümsediklerini kabul ediyorlar, artık Platon&#8217;un hikâyesini farklı yorumluyorlar ve Atlantis&#8217;in liman tasvirlerini gerçekçi buluyorlar. </p>
<p>İlk pirinç alaşım </p>
<p>Atlantis yazılarındaki önemli bir ayrıntı da aydınlanmaya başladı. Efsaneye göre Atlantis&#8217;de &#8220;parlaklığı ateşe benzeyen&#8221; çok ilginç bir maden işleniyordu: Orihalkos. Platon bu maden için, &#8220;<a href="http://www.genelbilge.com/tag/bize/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Bize">bize</a> sadece adı kaldı&#8221; diyordu. Bu maden hakkında da çok şey söylendi, kimisi aslında bir &#8220;roket yakıtı&#8221; olduğunu, kimisi ise kehribar olduğunu, bu nedenle Atlantis&#8217;in Baltık denizinde olması gerektiğini söyledi. </p>
<p>Son zamanlarda yapılan ciddi ve bilimsel araştırmalarda tüm antik çağ yazıtları metalurji açısından incelendi, sonuç ise bu malzemenin bakır çinko alaşımı olan pirinç olduğu doğrultusunda. Bu araştırmanın başkanı Ernst Pernicka , oldukça karmaşık bir işlemle elde edilen alaşımın İ.Ö. 2500 yıllarında ilk defa kullanılmaya başlandığını tahmin ediyor. Troya&#8217;nın 80 km. güneydoğusundaki Andeira bu alaşımı ile ünlü. Daha sonra, Romalıların milat döneminde yeniden imal etmesine kadar, bu bilgi ve teknik kayboldu, yani Platon döneminin Yunanlıları bu alaşımı elde etmeyi bilmiyorlardı. </p>
<p>Birçok detayın aydınlanması her ne kadar Platon&#8217;un tasvirlerinin eskiye göre daha ciddiye alınmasını sağladıysa da, özellikle iki önemli soruya kesinlikle cevap veremiyor: Atlantis nerdeydi? Ne zaman sulara gömüldü? </p>
<p>Mısır&#8217;da en eski su kanalları 5000 yaşında, bakır-çinko alaşımı günümüzden 4000 yıl önce keşfedildi, ama Platon Atlantis&#8217;in yok oluşunu neolitik çağın başlangıcı olarak belirtiyor, yani, insanların göçebe olarak yaşadığı, henüz tarımın olmadığı 11.500 yıl öncesine tarihliyor. </p>
<p>Coğrafi veriler de tutarlı değil. 1947 yılında Platon&#8217;un Atlantisinin Atlas okyanusunda olamayacağı ortaya atılmıştı, çünkü Azor veya Kanarya gibi adalar eski bir kıtanın kalıntıları değil, denizin altındaki volkanların patlaması sonucu deniz tabanının yükselmesiyle oluşan adalardı. </p>
<p>İlk bilginin izinde </p>
<p>Platon, anlatısında tarihçi üslubunu korudu, <a href="http://www.genelbilge.com/tag/hep/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Hep">hep</a> kendisinin olayları aktaran bir aracı olduğunu vurguladı ve anlatının kaynağı olarak Solon &#8216;u gösterdi. Solon bu bilgileri Sais &#8216;deki &#8220;Neith tapınağında&#8221;, bir taş stelin üzerinde görmüş, daha sonra kutsal bir kitapta detaylı anlatıyı bulmuş ve oradan kopya etmişti. Bu kopya, Platon diyaloğunun ikinci kişisi Kritias&#8217;a kadar dört nesil boyunca ailede kalmıştı. </p>
<p>Platon&#8217;un aktardığı, şüpheciler tarafından &#8220;inandırıcılık kurgusu&#8221; olarak isimlendirilen bu ikincil bilgiler, yazılanlara kesin şüpheyle yaklaşanlar tarafından bile rededilemiyor. Soyağacı araştırmacıları Kritias&#8217;ın Solon&#8217;un ailesinden geldiğini belirlediler, bu durumda kopyanın aile içinde kalmış olması mümkün görünüyor. Solon&#8217;un Mısır gezisi de biliniyor. İ.Ö. 560 yıllarında yaptığı gezide belki de Naukratis limanına gelmiş ve 16 kilometre uzaklıktaki Sais &#8216;i ziyaret etmişti. Neith tapınağı, &#8220;Per-Anch&#8221;(Yaşamın evi), Mısır&#8217;ın en ünlü üniversitelerinden birisiydi, arkeologlar harabeler arasında sınıf olarak kullanılan bir odayı belirlediler. Bu tapınak milat döneminde Romalılar tarafından yıkılmıştı, sadece birkaç heykel günümüze ulaşabildi. </p>
<p>Platon&#8217;un bilgi aktarım tarzı, kaynağın Mısır bilgeliğine dayandırılması, klasik Yunan&#8217;da yaygın kullanılan bir yöntemdi. O dönemde bilim adamları, yüzyıllardan beri kesintisiz süren tek uygarlığı, Nil&#8217;in ülkesini sık sık ziyaret ediyorlardı.Tıpta, matematik ve mimarlıkta Mısır diğer Akdeniz ülkelerinin önündeydi ve Yunanlıların onlardan öğrenecek çok şeyleri vardı. </p>
<p>Yunanistan&#8217;da özellikle fen bilimleri konusunda <a href="http://www.genelbilge.com/tag/yeni-bir/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yeni Bir">yeni bir</a> buluş olarak tanıtılanların çoğu Memphis veya Sais&#8217;den kopya edilmişti, İ.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda Yunan mucizesi olarak adlandırılan birçok yeniliğin temelinde &#8221; Mısır&#8217;dan transfer edilen bilgiler&#8221; vardı (arkeolog Hartwig Altenmüller). </p>
<p>Platon yalancı olamaz </p>
<p>Ancak hiçbir zaman Platon, tamamen yalancılıkla suçlanamaz. O dünyanın &#8221; yuvarlak &#8221; olduğunu yazan ilk yazardı, ayrıca, eski Atina tarihinin de anlatıldığı Atlantis metinleri çok akıllıca ve mükemmel gözlemler içermektedir. Dialogda filozof, anavatanında atalarının bir zamanlar ormanları yağmalaması yüzünden verimli toprağın akıp, çevrenin nasıl çoraklaştığını anlatıyor. Bazı uzmanlar bunun, ormanların açılmasıyla oluşan erozyonun en eski ve her açıdan doğru bir tasviri olarak kabul ediyorlar (Garbrecht). </p>
<p>Çok çeşitli konuların yer aldığı metinde Atlantis hikâyesi de anlatılıyor. Bir seyahat rehberi gibi Platon, Atlantislilerin şehrini tasvir ediyor, topografik özelliklerin yanı sıra okuyucuyu yer döşemelerinin özellikleri, kanalların eni, boyu, derinliği gibi detaylarla adeta boğuyor. Bazı yerlerde dipnotlarla kendi fikrini de belirtiyor. Örneğin, Solon&#8217;a göre Atlantisin önündeki ova 540 kilometrekare, ancak Platon buna <a href="http://www.genelbilge.com/tag/pek/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Pek">pek</a> inanamadığını belirtiyor, ama bir tarihçi olarak duyduklarını aynen aktarmak zorunda olduğunu ekliyor. </p>
<p>Anlatılanların hepsi yalan olabilir mi? Atlantisi bir saçmalık olarak görenler eseri &#8220;mükemmel bir kurgu&#8221; (tarihçi Bichler) veya &#8220;şimdiye kadar yazılmış en dahiyane hayal ürünü&#8221; olarak niteliyorlar. Birçoğunun görüşüne göre Platon 20 yıl önce tasarladığı ideal devleti &#8221; Polteia &#8221; nın sadece bir teori olarak kalmaması için ona Atlantis&#8217;le hayat vermek istemişti. Bu nedenle, hiç kimsenin asılsız bir olayı gerçek olarak kabul ettiremediği filozof, çağdaşlarını bilerek aldatmış ve bunun için çok değişik bir ifade tarzı kullanmıştı. </p>
<p>Platon&#8217;un izinden gidenler </p>
<p>Efsane pek çok yazarı etkiledi. Platon&#8217;un ölümünden kısa bir süre sonra yazar Theopomp kaleme sarılıp uzaklardaki Meropis adındaki masal ülkesini anlattı. İ.Ö. 3 y.y.da Yunanlı Jambulos &#8220;Güneş Adasına Yolculuk&#8221; kitabında dünyanın en ucunda yer alan bir ada ve burada yaşayan 150 yaşındaki insanlar hakkında yazdı. Yeni dönemlerde Bacon, Thomas Morus, Campanella onların yolunu izlediler. Ne yazık ki şairleri, üstü kapalı sözler söyledikleri ve yalancı oldukları için sevmeyen Platon, bir roman türünün yaratıcısı oldu. Araştırmacı Bernard&#8217;a göre bu, felsefe tarihinde 2000 yıldır çözülemeyen bir problem. </p>
<p>Ancak birçok bilim adamı, tüm tutarsızlıklarına rağmen tasvirlerin, tamamen hayal ürünü olmaktan çok belli bir gerçeklik payı taşıdığına inanıyorlar. Onlara göre Solon, tapınaktaki yazıtların tercümesi sırasında bazı konuları yanlış anlamıştı. En büyük hatası Mısırlı rahiplerin verdiği coğrafi bilgileri doğru anlayamamış ve Atlantis&#8217;i yanlışlıkla Atlas okyanusuna yerleştirmişti. Belki de sözü edilen yer Karadeniz &#8216; di. </p>
<p>Zaman tanımlama hatası </p>
<p>Bu şekilde belki de, Platon&#8217;un Atlantis&#8217;in yokoluşu için verdiği &#8220;9000 yıl öncesi&#8221; tarihi de açıklanabilir, çünkü Antik dünyada firavunlar ülkesinin geçmişi için de çok uzun tarihler verilirdi. Örneğin Herodot 11.340 yıl, tarihçi Manetho 11.985 yıl olarak belirtirdi. Bu verilerde belki de Sais rahiplerinin hatası var. Hazırlanan uzun hükümdarlık listelesi ilk firavun Menes&#8217;e (İ.Ö. 2990-2966) kadar uzanır. Ancak bu listenin en başında öyle firavunların adı geçerki, verilen tarihlere göre yüzlerce yıl hükmetmişlerdir. Bu karışıklığın nedeni büyük bir olasılıkla güneş yılı ile ay çevrimlerinin karıştırılmasıdır. </p>
<p>Acaba Solon da aynı hataya düştü mü? Atlantis felaketi 9000 ay çevrimi öncesinde mi oldu? Böyle kabul edersek bu zamanı 12,37&#8242; ye bölerek güneş yılına çevirebiliriz, o zaman sonuç; Atlantis İ.Ö. yaklaşık 1200 yıllarında sulara gömüldü, yani Tunç çağının sonunda. </p>
<p>Birçok tarihçiye göre efsane bu dönemde daha anlam kazanıyor. Atlantis&#8217;in gemileri (&#8220;üç kürekli&#8221;), savaş arabaları (&#8220;oturma yeri olmayan çift koşumlu&#8221;) ve mızrak atıcılar sona ermekte olan Tunç çağı Akdeniz uygarlıklarına çok uygun düşüyor. </p>
<p>Sanki zaman makinesinden geçmiş gibi daha yakın tarihlere gelen bu efsane şehir nerede? Yetmişli yıllarda Kyklad adalarından Santorini (Thera) en büyük adaydı ve üzerinde çok tartışıldı. </p>
<p>İ.Ö. 1450 yılında bir yanardağ patlaması adayı neredeyse paramparça ediyordu. Bazı senaryolara göre bu patlama 300 metre yüksekliğinde dalgalara neden olmuş, dalgalar Girit adasına kadar ulaşmış ve Minos Medeniyetini sular altında bırakmıştı. Bu senaryoları yazanlara göre belki de Platon&#8217;un anlatısı bu felakete dayanmaktaydı. </p>
<p>Yeni araştırmalar Santorini&#8217;deki yanardağın uzun yıllar önce çöktüğünü ve Tunç çağındaki patlamanın 20 kilometreküp kül püskürten son bir çırpınış olduğunu ortaya koydu. Adı geçen Tsunamiler Girite sadece bir çalkantı olarak erişmişti. Bu hipotez böylece rafa kaldırıldı. </p>
<p>Efsane Troya ile birleşiyor </p>
<p>Son günlerde Eberhard Zangger&#8217;in Atlantis&#8217;in yeri ile ilgili, şimdiye kadar ileri sürülenler içinde en somut örnekler <a href="http://www.genelbilge.com/tag/veren/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Veren">veren</a> teorisi gündemde. Zürih&#8217;te yaşayan jeoarkeolog iki efsanevi şehri bir formülde birleştirdi: Atlantis ve Troya . </p>
<p>Her ikisi de usta kalemlerin elinde efsaneleştiler, Atlantis&#8217;i Platon, Troya&#8217;yı Homeros tanıttı. Her iki şehir de büyük benzerlikler göstermekteler: </p>
<p>Platon&#8217;un masal şehrinin deniz gücü &#8220;1200 gemi&#8221;. Troya&#8217;nın donanması (Homeros&#8217;a göre) 1186 gemiden oluşuyordu. </p>
<p>Atlantis&#8217;de sert bir kuzey rüzgârı esiyordu. Benzer hava koşulları Karadeniz&#8217;e açılan ilk kapının ağzında bulunan Troya için de geçerlidir. </p>
<p>Atlantis&#8217;de bir sıcak bir de soğuk su kaynağı vardı. Troya&#8217;da da iki kaynaktan su çıkar, birisi üzerinde &#8220;dumanlar tüten ateş gibi sıcak&#8221;, diğeri &#8220;buz gibi soğuk&#8221; (Homeros). </p>
<p>Bu tarz paralellikler rastlantı da olabilir. Ancak Troya&#8217;nın yaşanmış tarihi ile Atlantis hikâyesi ilginç bir şekilde benzeşir. Bazı tarihçiler Atlantis efsanesinin &#8220;Deniz Halkları istilasından&#8221; doğduğunu düşünüyorlar, yani insanlık tarihinin en karanlık, en fırtınalı ve en kanlı dönemlerinden birinden. </p>
<p>Bu korkunç felaketin detayları Mısır <a href="http://www.genelbilge.com/tag/hiyeroglif/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Hiyeroglif">hiyeroglif</a> metinlerinde anlatılmıştır. Bunlara göre İ.Ö. 1200 yıllarında doğunun süper güçleri &#8220;Kuzey insanlarının&#8221; istilasına uğramışlardı. Denizcilikte usta olan bu barbarlar bölgedeki uygarlıkları derinden sarsmışlardı. </p>
<p>Savaş kargaşasının sonunda Akdeniz&#8217;in büyük bir bölümü harabe haline döndü; <a href="http://www.genelbilge.com/tag/hitit/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Hitit">Hitit</a> imparatorluğu çöktü, Kıbrıs yıkıldı, Miken ülkesi yandı, Doğu Akdeniz&#8217;in şanlı kaleleri haraboldu. Sadece Mısır güçlü ordusuyla bu büyüyen tehlikeyi durdurmayı başardı. İ.Ö. 1180 yılında Ramses III karadan ve denizden yürütülen büyük bir harekâtla kuzeyden gelen yabancıları yendi. Medinet-Habu tapınağının duvarlarında bu zaferle ilgili kabartmalar geniş bir yer tutar. </p>
<p>Savaştan sonra ve onu izleyen dönemdeki açlık, seller ve depremler hemen hemen bütün Ege bölgesi uygarlıklarını geriletti, hatta Yunanistan&#8217;da yazı geleneği kayboldu. Geçmişteki yüksek uygarlıkların anısı sadece efsanelerde kaldı. Tevrat ve Honeros&#8217;un İlyada&#8217;sı, ayrıca Argonot ve Herkül mitleri Tunç çağının gelişmiş, efsanevi şehirlerine değinirler. </p>
<p>Birçok arkeolog Atlantis hikâyesinin bu yokolmuş yüksek uygarlıklara bir köprü oluşturduğunu tahmin ediyorlar. Tarihçi Lehmann , Platon&#8217;un herhangi bir şekilde Deniz Halkları İstilası hakkında bilgi sahibi olduğunu düşünüyor. </p>
<p>Gerçekten de Platon anlatısında Atlantislileri istilacılar olarak gösterir. Büyük bir deniz gücüne sahip olan ülkenin bütün yöneticileri bir araya gelerek Mısır ve Akdeniz&#8217;in diğer uygarlıklarını &#8220;büyük bir saldırıyla boyundurluk altına almak&#8221; için birleşirler (Platon). Nil&#8217;e kadar ilerlerler, ama o anda sahneye &#8220;Eski-Atina&#8221; çıkar ve düşmanı yenmek için firavunlara yardım eder. Bazı tarihçiler Deniz Halkları ve Atlantis savaşı arasındaki benzerliği çok dikkat çekici buluyorlar. </p>
<p>Platon&#8217;un, Tunç çağında yaşanan bu felaketten nasıl haberdar olduğu ise tartışma konusu. Zangger&#8217;in desteklediği düşünce, Solon&#8217;un notlarının Platon&#8217;un elinde olması, çünkü ancak bu şekilde bakır-çinko alaşımı, kanalların özellikleri ve uzun zaman önce yokolmuş uygarlıklarla ilgili bilgilere sahip olabilirdi. </p>
<p>Profesör Görgemann ise başka bir olasılık üzerinde duruyor: Araştırmalarına göre Atlantis yazılmadan önce Perslere karşı savaşta destek ve silah aramak için bir Mısır delegasyonu Atina&#8217;ya gelmişti. Platon&#8217;un arkadaşlarından kumandan Chabrias görüşmelerde hazır bulunmuştu. </p>
<p>Görgemann&#8217;a göre belki de Mısırlı delegeler yanlarında Sais ile Eski-Atina arasındaki silah arkadaşlığını anımsatmak için Deniz Halkları savaşları ile ilgili belgeler getirmişlerdi. </p>
<p>Spekülasyondan gerçeğe </p>
<p>Tabii bunların hepsi spekülasyon ve bunlarla geçmiş şekillendirilemiyor. Ancak araştırmalar, uzun süre tarihçiler tarafından hayal ürünü olarak nitelenen bazı antik metinlerin gerçek olduğunu ortaya çıkarıyor. Örneğin Herodot&#8217;un söz ettiği, firavun Necho II &#8216; nin Fenikeli denizcileri Afrika kıtasının etrafını dolaşmaları için görevlendirmesi gibi. Günümüzde birçok araştırmacı 20.000 kilometreden daha uzun olan bu yolculuğun geçekleştiğine inanıyor; bunun nedeni Herodot&#8217;un verdiği bir astronomi bilgisi. &#8220;Her ne kadar inanamıyorsam da&#8221; (Herodot) dipnotuyla verilen bilgide, denizcilerin güneşi kuzeyde gördükleri belirtiliyor. Bu gözlem sadece güney yarımküreden yapılabilir. Aynı şey belki Platon için de geçerlidir. Eğer hikâye Deniz Halkları istilasını yansıtıyorsa Atlantis&#8217;in yeri doğu Akdeniz&#8217;de aranabilir. </p>
<p>İstilacı kavimlerin Ege ve Batı Anadolu&#8217;dan geldikleri biliniyor. Bu saldırıda Troya en ön saflarda savaşmış olabilir. </p>
<p>Anadolu sır küpü </p>
<p>Atlantis, arkeolojik açıdan tamamen bir bilinmeyendir. Diğer taraftan, &#8220;Metalurjinin beşiği&#8221; (Pernicka), efsanevi krallar Kroisos ve <a href="http://www.genelbilge.com/tag/midas/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Midas">Midas</a> &#8216;ın vatanı Anadolu, toprağın altında pek çok sırrı saklamaktadır. </p>
<p>Bir zamanlar basit bir tepe olarak görülen Hisarlık &#8216;ta 130 yıl önce Heinrich Schliemann Troya&#8217;yı bulmuştu. Doksanlı yılların başına kadar burası hâlâ küçük bir balıkçı köyü olarak kabul ediliyordu, çünkü Schliemann sadece Akropolis&#8217;te çalışmış ve 6000 metrekarelik bir yeri ortaya çıkarmıştı. </p>
<p>Manfred Korfmann başkanlığındaki kazı ekibinin çalışmaları sayesinde Troya&#8217;nın şehirleri gün ışığına çıktı. Kalede 300.000 metrekarelik bir alan kesin olarak belirlendi, şehrin daha da büyük olduğu tahmin ediliyor, ancak dış surları henüz bulunamadı. </p>
<p>Konumu, Troya&#8217;ya büyük bir avantaj sağlıyordu. Tunç çağı denizcileri için, güçlü kuzey rüzgarlarının estiği Çanakkale Boğazını (Dardanelles) geçmek hemen hemen imkansızdı. Rüzgârların sürekli yön değiştirdiği bu boğazı geçmenin ne kadar zor olduğunu, geçtiğimiz yıllarda Tim Severi n bir kez daha ispatladı. Argonotların yolculuğunu tekrarlayan maceracı ekip (20 kürekli, basit bir seren yelkenlisi ile 16 metre uzunluğunda aslına uygun olarak yapılan bir Miken teknesi ile) Çanakkale boğazını birçok sonuçsuz denemeden sonra, rüzgârın ve kas gücünün yardımıyla zar zor geçmeyi başarabildi. </p>
<p>Troya büyük bir zenginlik </p>
<p>Bu şartlar altında, efsanede adı geçen Priamos gibi birçok Troya kralı büyük bir zenginlik içinde yaşamış olmalı. Akik, kehribar, Kaskas atları- Karadeniz üzerinden gelen tüm değerli mallar Troya&#8217;nın kontrolü altındaydı. Antik dünyanın, özellikle silah yapımında ihtiyaç duyduğu bronzun hammaddelerinden birisi olan kalay ın da ticareti belli ki Troya&#8217;nın elindeydi. </p>
<p>Şimdiye kadar bu maden yataklarının nerede olduğu bilinmiyordu. Maden uzmanı Pernicka &#8216;nın yaptığı ve henüz yayınlanmamış araştırma sonuçlarına göre, Kazakistan ve Özbekistan &#8216; da çok sayıda kalay çıkartılan maden ocağı bulunmaktadır. En büyüğü, Pamir dağında Musiston&#8217;daki 3000 metre yükseklikteki maden ocağı, burada prehistorik dönemden kalan galeriler de bulunmuş. Bu ocaklardan çıkartılan cevher Karadeniz&#8217;e getiriliyor ve oradan gemilerle Çanakkale boğazına gönderiliyordu. </p>
<p>Troya&#8217;nın buradaki önemi henüz tahmin edilemiyorsa da, bilinen şu ki, şehrin bu kıtalararası ticaret için büyük bir limana ihtiyacı vardı. Platon&#8217;a göre, Atlantis&#8217;in de bu amaçla, denizle şehir arasındaki yalıyar arkasına yapılmış yapay bir iç limanı vardı. Su yolları ve kanallardan limana &#8220;dünyanın her yerinden tüccarlar&#8221; gelip gidiyoruz (Platon). </p>
<p>Korfmann karşı </p>
<p>Troya kazı ekibi başkanı Korfmann bu tarz spekülasyonlara kulak asmıyor. &#8220;Troya=Atlantis&#8221; denklemi onun için tamamen saçmalık. Ancak Zangger Almanya Yerbilimleri ve Maden Enstitüsü&#8217;nün desteğini de alarak tezini ispatlamaya çalışacak. Araştırma ekibinin en çok ilgisini çeken, Troya&#8217;nın önündeki yalıyarda yer alan, 30 metre deriliğinde ve 500 metre uzunluğundaki yarık (Kesik-kanal). </p>
<p>Benzer şekilde Platon da Atlantislilerin, kıyıdaki kayaları yararak iç limana bir geçit açtıklarını belirtiyor. Arkeolog Jablonka bu tip paralellikleri kabul etmiyor, çünkü Kesik kanalı su seviyeinin altına inmediği için gemilerin buradan geçmesi olanaksız. Zangger de bu gerçeği yadsımıyor, ancak Kasım ayında yayınlanan kitabında bu gedik için başka bir tez geliştirmiş. Ona göre burası, gemilerin iplerle çekildiği kızaklı bir rampa görevini görüyor. </p>
<p>Bu fikri Zangger Odysseia&#8217;da Phaiaklar&#8217;ın adası ile ilgili bölümden almış (gemilerin kızaklar üzerinden çekilerek bir göle indirilmesi). Gerçekten de bu Antik dünyada kullanılan bir yöntemdir ve en uzun örneği Korinthos kıstağındadır. </p>
<p>Hidroloji uzmanları Zangger&#8217;in bu sıradışı kızak- senaryosunu akla yakın buluyorlar, çünkü Tunç çağı mimarları ve inşaat ustaları gerçekten şaşırtıcı su tesisleri kurmuşlardı (mühendis Garbrecht). </p>
<p>Tartışmalar ve spekülasyonlar devam etse de ortaya çıkan şu ki, Atlantis&#8217;in tamamen bir hayal ürünü olduğu tezi artık eski cazibesini kaybetmeye başladı. </p>

<p class="sayac_bilgi">13 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/masal-kent-atlantis-troyada-mi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ancient Egypt</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/ancient-egypt.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/ancient-egypt.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2009 08:04:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<br />
<b>Warning</b>:  Invalid argument supplied for foreach() in <b>/home/genelbil/public_html/wp-content/plugins/autometa/autometa.php</b> on line <b>300</b><br />
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Advanced Civilization]]></category>
		<category><![CDATA[African Sun]]></category>
		<category><![CDATA[Ancient Egypt]]></category>
		<category><![CDATA[Ancient Egyptians]]></category>
		<category><![CDATA[Archaeologists]]></category>
		<category><![CDATA[Desert Sands]]></category>
		<category><![CDATA[Divine King]]></category>
		<category><![CDATA[Great Pyramid Of Giza]]></category>
		<category><![CDATA[History Of Egypt]]></category>
		<category><![CDATA[Inundation]]></category>
		<category><![CDATA[Kemet]]></category>
		<category><![CDATA[Long Shadow]]></category>
		<category><![CDATA[Pharaoh]]></category>
		<category><![CDATA[Pharaohs]]></category>
		<category><![CDATA[Pyramid Age]]></category>
		<category><![CDATA[Pyramid Of Giza]]></category>
		<category><![CDATA[Pyramids]]></category>
		<category><![CDATA[Silt]]></category>
		<category><![CDATA[Society Changes]]></category>
		<category><![CDATA[Yellow Ochre]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=10896</guid>
		<description><![CDATA[There are days when the sand blows ceaselessly, blanketing the remains of a powerful dynasty that ruled Egypt 5,000 years ago. When the wind dies down and the sands are still, a long shadow casts a wedge of darkness across the Sahara, creeping ever longer as the North African sun sinks beyond the horizon. This [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" src="http://static.howstuffworks.com/gif/willow/ancient-egypt-history0.gif" title="Ancient Egypt" class="aligncenter" width="287" height="352" />There are days when the sand blows ceaselessly, blanketing the remains of a powerful dynasty that ruled Egypt 5,000 years ago. When the wind dies down and the sands are still, a <a href="http://www.genelbilge.com/tag/long-shadow/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Long Shadow">long shadow</a> casts a wedge of darkness across the Sahara, creeping ever longer as the North African sun sinks beyond the horizon. This is where our history of Egypt begins, in the shadow of the Great Pyramid of Giza, where stone meets sky as a testament to one of the greatest civilizations on earth. Here, on the plateau of Giza, 2,300,000 blocks of stone, some weighing as much as 9 tons, were used to build an eternal tomb for a divine king.<span id="more-10896"></span><br />
	Five thousand years ago, the fourth dynasty of Egypt&#8217;s Old Kingdom was a highly advanced civilization where the kings, known as pharaohs, were believed to be gods. They lived amidst palaces and temples built to honor them and their deified ancestors. &#8220;Pharaoh&#8221; originally meant &#8220;great house,&#8221; but later came to mean king. What we know of this early <a href="http://www.genelbilge.com/tag/society-changes/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Society Changes">society changes</a> and is re-interpreted year by year as new archaeological finds discovered beneath the <a href="http://www.genelbilge.com/tag/desert-sands/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Desert Sands">desert sands</a> revise our understanding of <a href="http://www.genelbilge.com/tag/ancient-egypt/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Ancient Egypt">ancient Egypt</a>. This project will show you science in action &#8212; bringing you face to face with the evidence archaeologists use to understand the meaning of Giza&#8217;s pyramids, and to the process of evaluating the finds they will uncover beneath the sands of the plateau.<br />
	Before looking closely at pharaonic society and the beginning of the <a href="http://www.genelbilge.com/tag/pyramid-age/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Pyramid Age">Pyramid Age</a>, one first has to step into Egypt&#8217;s landscape and take a look around. Ancient Egyptians called their land &#8220;<a href="http://www.genelbilge.com/tag/kemet/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kemet">Kemet</a>,&#8221; which meant &#8220;black,&#8221; after the black fertile <a href="http://www.genelbilge.com/tag/silt/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Silt">silt</a>-layered soil that was left behind each year during the annual <a href="http://www.genelbilge.com/tag/inundation/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Inundation">inundation</a>, when the Nile flooded the fields. The most prevalent color of the desert, however, is a decidedly reddish-yellow ochre. The Egyptians called the desert &#8220;deshret,&#8221; meaning &#8220;red,&#8221; and this endless carpet of sand covers an estimated 95 % of Egypt, interrupted only by the narrow band of green carved by the waters of the Nile. Here, the extreme dry sands of the desert meet the fertile silt-laden soils along the Nile &#8212; a river that provides a source of life for the entire nation and a good part of the African continent.<br />
	Our history of Egypt begins around the year 3,000 BC with the unification of Upper and Lower Egypt into one united kingdom. Under this new ruling dynasty, the first King was Menes, and thirty dynasties would follow. It was at this time that hieroglyphic writing made its first appearance, in the tombs and treasures of the pharaohs. To seal the unification of Upper and Lower Egypt, Menes founded the capital city of the kingdom at the place where the two met: at the apex of the Nile, where it fans out onto the fertile silt plain. The fortress city was named &#8220;White Walls&#8221; by Menes, but it is known today by its Greek name, Memphis. For much of the 3,000 years of ancient Egypt, it remained the capital seat of the pharaohs. Only 20 miles to the north of Memphis is the modern capitol, Cairo, still situated near the juncture of the Nile valley and the delta.<br />
	How does the pyramid fit into early Egyptian life? Pyramids today stand as a reminder of the ancient Egyptian glorification of life after death, and in fact, the pyramids were built as monuments to house the tombs of the pharaohs. Death was seen as merely the beginning of a journey to the other world. In this society, each individual&#8217;s eternal life was dependent on the continued existence of their king, a belief that made the pharaoh&#8217;s tomb the concern of the entire kingdom.<br />
	Pictures on the walls of tombs tell us about the lives of the Kings and their families. We know pyramids were built during a king&#8217;s lifetime because hieroglyphs on tomb walls have been found depicting the names of the gangs who built the pyramids for their kings. Furniture and riches were buried with the king so he would have the familiar comforts of his lifetime buried near him. Attendants and wives who died after the king were also buried close to him. These graves of relatives and courtiers can be found on the outskirts of kings&#8217; tombs, lying beside the pyramids. Whole subdivisions of tombs of those in high positions in the court of a king can be found surrounding the pyramids of Giza. These are primarily mastabas, or covered rectangular tombs that consist of a deep burial shaft, made of mud brick and half-buried by the drifts of sand on the plateau.<br />
	The first pyramid was the Step Pyramid at Saqqara, built for King Zoser in 2750 BC. This first application of large-scale technology, however, is often attributed to Imhotep, the architect of the Step Pyramid. He was not a pharaoh, but was the Director of Works of Upper and Lower Egypt. The superstructure of the pyramid was made of small limestone blocks and desert clay. Inside, the burial chamber and storage spaces for Zoser&#8217;s grave goods were carved out of the earth and rock beneath the structure. Imhotep&#8217;s intent was to mimic the basic structure of King Zoser&#8217;s palatial home in the burial chamber. The tomb, like those that followed, was meant to be a replica of the royal palace. In early tombs, the central area was always the burial place. The other surrounding rooms contained burial artifacts such as furniture and jewelry and other provisions owned by the king. False doors of heavy stone, inscribed with hieroglyphs, represented passageways between rooms. There were no real doors between the rooms, because it was believed the king would be able to move about his rooms, in the afterlife, without the help of structural passageways.<br />
 	It was only 150 years later, in the fourth dynasty of Egypt&#8217;s Old Kingdom, that King Khufu commissioned the building of the largest pyramid of all, the Great Pyramid, which is the last remaining wonder of the Seven Wonders of the World. It is thought that in 816 AD Caliph al-Mamun first ordered workers to blast through the blocked stone entrance in order to explore within Khufu&#8217;s pyramid. But looters, probably from dynastic Egyptian times, had already absconded with King Khufu&#8217;s burial treasures and his body. This is true of all of the pyramids at Giza, so very little is known about Khufu or any of his successors who were buried at Giza. Archaeologists, nonetheless, continue to look for pieces of this puzzle to further our understanding of the Pyramid Age and the pharaohs that ruled Egypt.</p>
<p>Who Built The Pyramids?<br />
The question of who built the pyramids, and how, has long been debated by Egyptologists and historians. Standing at the base of the pyramids at Giza it is hard to believe that any of these enormous monuments could have been built in one pharaoh&#8217;s lifetime. Herodotus, the Greek historian who wrote in the 5th century B.C., 500 years before Christ, is the earliest known chronicler and historian of the Egyptian Pyramid Age. By his accounts, the labor force that built Khufu totaled more than 100,000 people. But Herodotus visited the pyramids 2,700 years after they were built and his impressive figure was an educated guess, based on hearsay. Modern Egyptologists believe the real number is closer to 20,000.<br />
Mark Lehner (Archaeologist, Oriental Institute of the University of Chicago, and Harvard Semitic Museum) and Zahi Hawass (Director General of Giza) have been trying to solve the puzzle of where the 20,000 &#8211; 30,000 laborers who built the pyramids lived. Once they find the workers&#8217; living area, they can learn more about the workforce, their daily lives, and perhaps where they came from. Mark has been excavating the bakeries that presumably fed this army of workers, and Zahi has been excavating the cemetery for this grand labor force. It is believed that Giza housed a skeleton crew of workers who labored on the pyramids year round. But during the late summer and early autumn months, during the annual flooding of the fields with water from the annual inundation of the Nile flooded the fields, a large labor force would appear at Giza to put in time on the pyramids. These farmers and local villagers gathered at Giza to work for their god kings, to build their monuments to the hereafter. This would ensure their own afterlife and would also benefit the future and prosperity of Egypt as a whole. They may well have been willing workers, a labor force working for ample rations, for the benefit of man, king, and country.</p>
<p>The Palace Hypothesis<br />
 	At Giza, evidence of the workforce that built the pyramids is slowly being uncovered in archaeological explorations. However, one piece of the fabric of ancient Egypt is still missing. There is no evidence of the structures, which must have housed the great kings of ancient Egypt. Giza itself is a necropolis, a large-scale cemetery for dead kings. But where did these kings, their attendants, and the laborers who built the pyramids live? In the following interview with archaeologist Mark Lehner, he lays out his palace hypothesis &#8212; that somewhere not far from the pyramids there must be the remains of a grand residence for the pharaohs.<br />
LEHNER: &#8220;All the older Egyptologists, the older generation who studied the evidence from the texts for pyramid towns, pretty much agree that there was a palace or a residence in each pyramid town. And these at Giza would be some of the earliest pyramid towns. A palace of the Old Kingdom pyramid age has never been found in Egypt. We do have palaces from the late middle kingdom, possibly, and certainly from the new kingdom.<br />
An Egyptologist named David O&#8217;Connor at the Institute of Fine Arts, did a particular study of the palaces of the new kingdom. And he said, they tend to be perpendicular outside the entrances of temples. So outside the great temple of Karnac, as you come out of the temple, to your right hand, and perpendicular to the temple axis would have been the palace, we know from text. This is called &#8216;imi werat&#8217; in Egyptian, to the right front. And there are some examples of this. And we think that the palace was oriented north-south. And the temple of Karnac, for example, is oriented east-west. And we know from texts and representations that on great processions the king would come out of his palace, oriented north-south, out into the plaza. And from the temple would come the God, from his axis east-west, and King and God merged and crossed, and these were the axes of the world. And then they would march off to another temple for a great celebration. Well, like I say, a palace of the Old Kingdom has never been found. But if you look at the pyramid complexes as temples with their long causeways, and a valley temple and an upper temple, they&#8217;re oriented east-west. And if you were coming down out of the Menkaure Pyramid complex at Giza, to the right front is our excavation site, and indeed right there is the gigantic Wall of the Crow, with its huge gateway. Now consider that in relation to the statement that I made that &#8216;they don&#8217;t have Wonder Bread factories in ancient Egypt.&#8217; Bread baking, brewing, weaving, woodworking, butchery, tend to be attached to large houses. To which large house would our bakery be attached, with its walls all running north-south and so rectilinear laid out, and all our seal impressions of Menkaure? So we indeed have begun to consider the possibility that we are at the back end of a palace. And that between us and the Wall of the Crow, to the north, about 160 to 200 meters may lie the remains of perhaps the Palace of Menkaure. In archaeology, as in all modern science these days, it&#8217;s not like an exam in grad school. We don&#8217;t get something right or wrong. We go out with a hypothesis. And maybe we&#8217;re wrong, but maybe we&#8217;re right. But it certainly organizes our strategy. So what we&#8217;re going to be doing in the upcoming season is to try to get windows onto the overall layout of our bakery and pull back from this myopic focus, which is fascinating. But we need to pull back and just get the major outlines of the walls and try to see what kind of a structure we&#8217;re dealing with, and indeed, whether we do have one of the missing palaces. So we need to get a broader view and see if, in fact, we are at the back end of one of the palaces, one of the missing palaces of the Giza Pyramid kings.”<br />
Old Kingdom<br />
(c. 2600 – 2195 B.C.)<br />
History of Giza<br />
 	Standing at the base of the Great Pyramid, it is hard to imagine that this monument &#8212; which remained the tallest building in the world until early in this century &#8212; was built in just under 30 years. It presides over the plateau of Giza, on the outskirts of Cairo, and is the last survivor of the Seven Wonders of the World. Five thousand years ago Giza, situated on the Nile&#8217;s west bank, became the royal necropolis, or burial place, for Memphis, the pharaoh&#8217;s capital city. Giza&#8217;s three pyramids and the Sphinx were constructed in the fourth dynasty of Egypt&#8217;s Old Kingdom, arguably the first great civilization on earth. Today, Giza is a suburb of rapidly growing Cairo, the largest city in Africa and the fifth largest in the world.<br />
 	About 2,550 B.C., King Khufu, the second pharaoh of the fourth dynasty, commissioned the building of his tomb at Giza. Some Egyptologists believe it took 10 years just to build the ramp that leads from the Nile valley floor to the pyramid, and 20 years to construct the pyramid itself. On average, the over two million blocks of stone used to build Khufu&#8217;s pyramid weigh 2.5 tons, and the heaviest blocks, used as the ceiling of Khufu&#8217;s burial chamber, weigh in at an estimated 40 to 60 tons.<br />
 	How did the ancient Egyptians move the massive stones used to build the pyramids from quarries both nearby and as far away as 500 miles? This question has long been debated, but many Egyptologists agree the stones were hauled up ramps using ropes of papyrus twine. The popular belief is that the gradually sloping ramps, built out of mud, stone, and wood were used as transportation causeways for moving the large stones to their positions up and around the four sides of the pyramids.<br />
 	Khufu&#8217;s son, Khafre, who was next in the royal line, commissioned the building of his own pyramid complex which includes the Sphinx. Menkaure, who is believed to be Khafre&#8217;s son, built the third and smallest of the three pyramids at Giza. Giza, however, is more than just three pyramids and the Sphinx. Each pyramid has a mortuary temple and a valley temple linked by long causeways that were roofed and walled. Alongside Khufu and Khafre&#8217;s pyramids were large boat-shaped pits and buried boats that were presumably meant to aid the pharaoh&#8217;s journey to the afterlife. As yet, no vessels have been found beside Menkaure&#8217;s tomb. In addition, cemeteries of royal attendants and relatives surround the three pyramids. The entire plateau is dotted with these tombs, called mastabas, which were built in rectangular bench-like shapes above deep burial shafts.<br />
The Nile was used to transport supplies and building materials to the pyramids. During the annual flooding of the Nile, a natural harbor was created by the high waters that came conveniently close to the plateau. These harbors may have stayed water-filled year round. Some of the limestone came from Tura, across the river, granite from Aswan, copper from Sinai, and cedar for the boats from Lebanon. The foundations of the pyramids were laid with limestone blocks mined by masons using copper chisels. Contrary to popular belief, the Egyptians built the Giza pyramids up from the bedrock of the plateau, not over a flat sandy base. Khufu, in fact, was built around a small rock knoll. Building stones were predominantly limestone and granite, while mudbrick was used earlier for mastabas. Mudbrick was also used to build later Middle Kingdom Pyramids. A brilliant white limestone provided the final outer layer for the Giza pyramids, creating what must have been an awesome if not blinding sight to those who gazed upon these massive structures. Limestone was used for all but the lowest course of outer casing on Khafre and the lower 16 courses of Menkaure. These lower casings were made of granite.<br />
The outer casing stones have disappeared from all three pyramids except the very top of Khafre. This is thought to be due to natural erosion and human intervention; the precious white limestone was torn away from the faces of the pyramids and used in the construction of buildings in Cairo. There is good evidence that Khafre&#8217;s bottom course of granite casing was being stripped as early as ancient Egypt&#8217;s 19th Dynasty, and as early as the 12th century A.D., limestone was quarried from the Giza Pyramids for the construction of buildings in Cairo.<br />
 	Giza&#8217;s pyramids are oriented to face the four cardinal directions: true north, south, east, and west. Their entrances are all on the north side, and the temples of the pyramids are on the east side. Today, through the work of archaeologist Mark Lehner and his colleagues, a topographical and archaeological survey of the Giza plateau is being produced by the Giza Plateau Mapping Project.</p>
<p>Khufu’s Pyramid<br />
King Khufu, who is also known by the greek name &#8220;Cheops,&#8221; was the father of pyramid building at Giza. He ruled from 2589 &#8211; 2566 B.C. and was the son of King Sneferu and Queen Hetpeheres.</p>
<p>Dates Built: c. 2589-2566 B.C.<br />
Total Blocks of Stone: over 2,300,000<br />
Base: 13 square acres, 568,500 square feet, or 7 city blocks. The length of each side of the base was originally 754 feet (230 m), but is now 745 feet (227 m) due to the loss of the outer casing stones.<br />
Total Weight: 6.5 million tons<br />
Average Weight of Individual Blocks of Stone: 2.5 tons, the large blocks used for the ceiling of the King&#8217;s Chamber weigh as much as 9 tons.<br />
Height: Originally 481 feet (146.5 m) tall, but now only 449 feet (137 m).<br />
Angle of Incline: 51 degrees 50&#8242; 35&#8243;<br />
Construction Material: limestone, granite<br />
WARNING upon entering Khufu: The 1908 edition of Baedeker&#8217;s Egypt warns &#8220;Travelers who are in the slightest degree predisposed to apoplectic or fainting fits, and ladies travelling alone, should not attempt to penetrate into these stifling recesses.</p>
<p>Khafre’s Pyramid<br />
Khafre, who was the son of Khufu, was also known as Rakhaef or Chephren. He ruled from 2520 &#8211; 2494 B.C. and is responsible for the second largest pyramid complex at Giza, which includes the Sphinx, a Mortuary Temple, and a Valley Temple. The most distinctive feature of Khafre&#8217;s Pyramid is the topmost layer of smooth stones that are the only remaining casing stones on a Giza Pyramid.<br />
Dates Built: c. 2558-2532 B.C.<br />
Total Blocks of Stone:<br />
Base: 704 feet (214.5 m) on each side covering a total area of 11 acres<br />
Total Weight: undetermined<br />
Average Weight of Individual Blocks of Stone: 2.5 tons, some of the outer casing blocks of stone weigh in at 7 tons<br />
Height: Originally 471 feet (143.5 m) tall, now 446 feet (136 m) tall<br />
Angle of Incline: 53 degrees 7&#8242; 48&#8243;<br />
Construction Material: Limestone and red granite<br />
Khafre may be best known for his statues, and most famous among them is, of course, the Sphinx. There are emplacements in his pyramid temples for 58 statues, including four colossal sphinxes, each more than 26 feet long, two flanking each door of his Valley Temple; two colossal statues, possibly of baboons, in tall niches inside the entrances of the Valley Temple; 23 life-size statues of the pharaoh in the Valley Temple (fragments of several have been found with his name inscribed on them); at least seven large statues of him in the inner chambers of his Mortuary Temple; 12 colossal Khafre statues around the courtyard of his Mortuary Temple; and ten more huge statues in the Sphinx Temple.<br />
Menkaure’s Pyramid<br />
Menkaure, also known as Mycerinus, ruled from 2490 &#8211; 2472 B.C.. He was king of the smallest of the three pyramids at Giza, and is believed to be Khufu&#8217;s grandson.<br />
Dates Built: undetermined<br />
Total Blocks of Stone: unknown<br />
Base: 344 feet (105 m) on each side<br />
Total Weight: unknown<br />
Average Weight of Individual Blocks of Stone: undetermined<br />
Height: originally 215 feet (65.5 m), now 203 feet (62 m)<br />
Angle of Incline: 51 degrees 20&#8242; 25&#8243;<br />
Construction Material: Limestone and red granite, sarcophagus made of basalt.</p>
<p>New Kingdom<br />
(c. 1550 – 1075 B.C.)<br />
Colossus of Memnon<br />
This truly colossal statue and its companion are all that remains of a huge mortuary temple built by the pharaoh Amenophis III (Amenhotep) in the 14th century B.C. The temple, which the pair of Colossi fronted, collapsed in an earthquake in the first century B.C., and later builders have long since appropriated its pieces, leaving nothing but an empty field. The quake caused cracks to develop in the Colossi, which ever after began &#8220;singing&#8221; when the sun rose. This led the Greeks to deem them the Oracle of Memnon (an Ethiopian king in Greek mythology), to which they and later the Romans made pilgrimages. When the Roman emperor Septimius Severus restored the statues in hopes of gaining favor with Memnon, they ceased speaking their oracles.</p>
<p>Karnak Temple<br />
Great Court<br />
During the New Kingdom, the Temple of Amun-Re at Karnak was the most important place of worship in Egypt. (Amun-Re was King of the Gods and father to the pharaoh.) The entire temple complex covers an area of nearly 75 acres, and there are two other, smaller complexes within the Karnak precinct. The farther back one walks in the Temple of Amun-Re, the older the structures become, so this initial Great Court is one of the more recent constructions.<br />
Temple of Ramses III<br />
This nearly 200-foot-long temple features three bark chapels, a hypostyle hall of eight columns, a vestibule with four columns, and an open court (within which this view was taken). The court is surrounded by statues of Ramses III in his Jubilee vestments. (Jubilees were typically celebrated in the 30th year of a pharaoh&#8217;s reign and every five years thereafter.)</p>
<p>Great Hypostyle Hall<br />
 The Great Hypostyle Hall is one of the most spectacular monuments of ancient Egypt. Possibly begun by Amenophis III, this veritable forest of soaring pillars was continued by Seti I and finished by Ramses II. Covering an area of 7,200 square yards, it is large enough to contain Notre Dame Cathedral.<br />
 The English writer Amelia Edwards, who traveled through Egypt in the 1870s, described Karnak as &#8220;a place &#8230; of which no writing and no art can convey more than a dwarfed and pallid impression.&#8221; We&#8217;re the first to admit that the same is true of these 360° images; the only real way to gain a sense of the vastness of the Great Hypostyle Hall is to walk through it yourself. But until you can get there, we hope images like this will suffice.</p>
<p>Obelisk Court<br />
 Between the ruined remains of the Third and Fourth Pylons lies the narrow court of Amenophis III. He built the Third Pylon, while Tuthmosis I erected the older Fourth Pylon, which was the front of the temple during his reign. Tuthmosis I and his grandson Tuthmosis III raised four obelisks in this court, of which just this one remains.</p>
<p>Luxor Temple<br />
Head of Ramses The Great<br />
Ramses II (the Great) was one of the most prolific builders of ancient Egypt. Hardly a site exists that he did not initiate, add to, complete, or build entirely himself. Some of the greatest monuments on any tour of Egypt bear his stamp: Abu Simbel, Karnak and Luxor Temples, the Ramesseum, and many others. He also commissioned the largest monolithic statue ever, a seated statue of himself at the Ramesseum. Now lying in pieces, the giant red-granite statue inspired the English poet Percy Bysshe Shelley to craft the poem &#8220;Ozymandias&#8221; (the Greek form of User-maat-Re, one of Ramses II&#8217;s many names):<br />
I met a traveler from an antique land<br />
Who said: Two vast and trunkless legs of stone<br />
Stand in the desert&#8230;Near them, on the sand,<br />
Half sunk, a shattered visage lies, whose frown,<br />
And wrinkled lip, and sneer of cold command,<br />
Tell that its sculptor well those passions read<br />
Which yet survive, stamped on these lifeless things,<br />
The hand that mocked them, and the heart that fed:<br />
And on the pedestal these words appear:<br />
&#8220;My name is Ozymandias, king of kings:<br />
Look on my works, ye Mighty, and despair!&#8221;<br />
Nothing beside remains. Round the decay<br />
Of that colossal wreck, boundless and bare<br />
The lone and level sands stretch far away.</p>
<p>Pylon with Obelisk<br />
This elegant temple rests along the Nile in the heart of the modern town of Luxor (site of ancient Thebes). It was begun by Amenophis III and largely completed by Ramses II, though later builders added to it, including Alexander the Great and several Roman emperors. An avenue of sphinxes once connected it to Karnak Temple almost two miles away. </p>
<p>Tomb of Rekhmire<br />
 Rekhmire was a governor of Thebes during the reigns of Tuthmosis III and his son Amenophis II. His tomb is one of more than 500 found in the Valley of the Nobles in ancient Thebes. Like most such tombs, Rekhmire&#8217;s featured a reverse T shape, with a shallow front chamber followed by a long inner corridor. His is one of the finest painted tombs in the Theban necropolis.</p>
<p>Tomb of Ramose<br />
 Despite the many months, if not years, workers took to carve Ramose&#8217;s tomb out of solid rock and begin illustrating its walls, the sepulcher was never completed. Mid-way through its construction, Ramose suddenly left Thebes and moved north to Tel el-Amarna, Akhenaten&#8217;s new capital.<br />
 Though left unfinished, this is the finest carved tomb in the Valley of the Nobles. Ramose was a governor of Thebes and vizier of Egypt under both Amenophis III and Amenophis IV (better known as Akhenaten). It is significant not only for the quality of its paintings and low reliefs, but because the wall carvings show a transition between the formal style under Amenophis III and the new, looser style under Akhenaten. (Akhenaten was the &#8220;rebel&#8221; pharaoh who established the world&#8217;s first monotheistic religion, based on a belief in the Aten, or sun disk.)</p>

<p class="sayac_bilgi">46 views</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/ancient-egypt.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

