The father of the Ottoman Empire Osman Gazi was born in 1258 in the town of Sogut. His father was Ertugrul Gazi and his mother was Hayme Sultan. Osman Gazi was a tall man with a round face, dark complexion, hazel eyes, and thick eyebrows. His shoulders were fairly large and the upper part of his body was longer than the other parts. He used to wear a Horasan crown in the style of Cagatay, which was made of red broad cloth. Osman Gazi was a brilliant leader. He was fair, brave and gracious. He helped the poor. Sometimes he gave his own cloths to the poor. Every mid-day, he gave a lavish meal to all people in his house.
Osman Gazi was just 23 when he succeeded the leadership of the Kayi Clan in Sogut, in 1281. He was a very brilliant rider and a fencer. He married to Mal Sultana who was the daughter of famous Omer bey. Mal Sultan gave birth to Orhan who succeeded the throne.
30 views
1932′de Tokat’ın Niksar ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu Niksar’da, liseyi Sivas’ta tamamladı, 1956′da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.1956′da stajyer olarak katıldığı Ankara Barosu’nda 1965-1966′da Genel Sekreterlik, 1972-1974′te Başkanlık yaptı.Türkiye Barolar Birliği’nin kuruluşunda etkin oldu, Türk Hukukçular Birliği’nin Kurucu Genel Başkanlığını yaptı.11 Ocak 1979′da Cumhuriyet Senatosu tarafından Anayasa Mahkemesi asıl üyeliğine seçildi, 2 Mart 1988 tarihinde Başkanvekilliğine, 8 Mayıs 1991′de ilk defa, 25 Mayıs 1995′te ikinci defa Başkanlığa getirildi.1
11 views
HAKKINDA YAZILANLAR
Sultan Süleyman’ın torunu
Cemal A. Kalyoncu
Aksiyon 24 Şubat 2001 s.325
Baba tarafından Süleyman Nazif, Cahit Sıtkı ve Ziya Gökalp’lerle kuzen olan ilk Meclis üyelerinden Fevzi Pirinçcioğlu’nun torunu Yasemin Pirinçcioğlu annesi tarafından da Kanuni Sultan Süleyman’ın 18. batından torunudur
“Ben kimim?” Çok kişi hayatının bir döneminde bu sorularla karşı karşıya gelmiştir. Bu, bazen bu sorudan kaçamadığı için gerçekleşmiştir, bazen de hakikaten merak ettiği için olmuştur.
Yasemin Pirinçcioğlu da 30′lu yaşlarında bu sorunun peşine düşer: “İnsanın kendisini bulmak diye bir yolu vardır. Bu bir süreç. Yurt dışına gidiyorum ‘Sen Türk müsün?’ diyorlar. Fransa’da yaşıyorum ‘Sen Türk olamazsın’, Amerika’ya gidiyorum ‘Sen Türk değilsin…’ Kanada’ya gidiyorum aynı. Her gittiğim yerde adapte olup onların açısından
18 views
Yasemin Kumral Şimşek, 1952 yılında İstanbul’da doğdu. Önce babasından sonra da Prof. Fuat Koray’dan müzik eğitimi aldı. İtalya’nın başkenti Roma’da gitar, piyano ve şan okudu. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Müzik bölümünden mezun oldu.
5 views
HAKKINDA YAZILANLAR
Yıldızların tatlı cadısı
MUHARREM SARIKAYA
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi
Dizi Araştırma Bölümü’nden Emel Armutçu telefonda ‘‘Muharrem, Yasemin Boran’ı yazacaksın’’ dediğinde bir an duraksadım.
Yasemin Boran ile hayatımda, iki kez karşılaştım.
İlki, iki yıl kadar önceydi.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile röportaj yapmak için Ankara’ya gelmiştin.
Sedat Ergin’in odasının kapısında Çankaya’ya giderken karşılaşmıştık.
Heyecan içindeydin.
Çankaya Köşkü’ne gittiğimizde, o heyecanla teybini gazetede unuttuğun haberi gelmişti.
İkinci karşılaşmamız İstanbul’da Hürriyet’in VIP salonundaydı.
Yazı işleri kadrosuyla akşam sohbetindeydik.
9 views
İSTANBUL – 1949, Sultan, Sabire – İstanbul Gazetecilik Yüksek Okulu – Orta İngilizce – Gazetecilik – Gazeteci, Yazar, İmbat Şirketler Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı, Anavatan Partisi Genel Başkan Başdanışmanı- XX nci Dönem Yalova Milletvekili – Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı – Evli, 3 Çocuk Babası.
GÜNDEM
Okuyan 22 yıl sonra MHP’ye geri döndü
ANAP’tan istifa eden Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Yaşar Okuyan dün törenle MHP’ye katıldı. Konuşmasında 22 yıl öncesine atıf yapan Okuyan, “1980 öncesinden kalan yürüyüşe yeniden katılmaktan memnuniyet duyuyorum.
20 views
Prof.Yankı YAZGAN
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde profesör ve çocuk ve erişkin psikiyatrisi alanında serbest uzman hekim olarak çalışmaktadır.
İzmir’de büyüyüp, Bornova Maarif Koleji ve Ankara Fen Lisesi’nden(1977) sonra tıp eğitimini Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tamamladı(1983). Oğuzeli (Gaziantep), Kuzey Kıbrıs ve Biga(Çanakkale) ilçelerinde hükümet tabibi olarak mecburi hizmet ve askerlik yaptı.(1983-6) Genel psikiyatri uzmanlık eğitimini Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde (1986-91)
27 views
Yalım Erez
İşadamı. Sanayi eski bakanı ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) eski başkanı. Haznedar Tuğla başkan vekili.
1944′te Van’da canlı hayvan ihracatçılığı yapan İhsan Erez’in ilk oğlu. Erez ailesi 1951′de İstanbul’a göçtü. İstanbul’daki ilk yıllarında, Van’da başlattıkları canlı hayvan ihracatını sürdürdüler. Müteahhitlik yıllarının ardından 1952′de sanayicilik macerası başladı… Merter’de ateş tuğlası üreten Haznedar Tuğla fabrikası satılıyordu. Baba Erez üretime 1927′de başlayan bu fabrikayı satın aldı. Önce inşaat sonra ateş tuğlası üretimine geçti.
9 views
HAKKINDA YAZILANLAR
Teşkilat’ın İki Silahşoru
Biri Meşrutiyet’in Silahşoru Dede Yakub Cemil
Diğeri Cumhuriyet’in Silahşoru Torun “Yakub Cemil”
Soner Yalçın
Doğan Kitapçılık / Konumuz Türkiye Dizisi
İstanbul Mayıs 2001
” ‘Soner Bey beni arıyormuşsunuz!’
Tanışmamız telefonda bu cümleyle başladı.
Tarih 16 haziran 1999.”
Torun “Yakub Cemil” yurtdışında katıldığı silahlı operasyonları ve dedesi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ünlü fedaisi Yakub Cemil’le benzerliklerini anlattı…
7 views
İstanbul’lu denizciler Boğaz’ın dört manevi bekçisi olduğuna inanırlar. Bunlar Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdayi, Beykoz’da Yuşa Aleyhisselam, Sarıyer’de Telli Baba ve Beşiktaş’ta Yahya Efendi’dir.
Hâl böyle olunca Yahya Efendi’nin dergâhına denizciler sık gelir, giderler. İşte Karadeniz’de amansız bir fırtınaya yakalanan Apostol adlı Rum, zor anlarında “Aman Ya Rabbi!” der, “Şu sıkıntıdan bir kurtulayım, Yahya Efendi’nin dergâhına en pahalısından bir fıçı şarap…”
Eh, o telâşede Müslümanların şarap içmedikleri hatırına gelmez tabii. Yine aynı dalgınlıkla yüklenir fıçıyı gelir dergâha. Müridler bu işe bayağı bozulurlar. Hatta içlerinden ters ters bakanlar olur. Apostol yaptığı gafın farkına vardığında, çok geçtir. Tam fıçıyı açmakla, kaçmak arasında tereddütler geçirdiği anda Yahya Efendi görünür. “Aman efendim! Niye zahmet ettiniz.” der, “Hadi açın da misafirlerimizin ağzı tatlansın!” Garibim fıçıyı korka korka açar, ama içinden mis gibi nar şerbeti çıkar. Büyük veli onu mahçup etmez, hatasını, ama samimi hatasını kerametiyle örter. İşte bu müşfik tavır üzerine Rum gemici “Ey yol güneşi” der,” Vallahi senin dinin haktır!”
MAHLUKATA ŞEFKAT
Yine bir gece Yahya Efendi telaşla kayıkhaneye koşar ve âcele ile sandalı indirip denize açılır. Ortalık savaş meydanı gibidir. Rüzgâr ıslık çalar, dalgalar kubbe kubbe gelir, sahilde patlar. Çok geçmez Yahya efendi batmakta olan bir kayıktan iki papazı kurtarır döner geriye. Onlara kuru giyecekler verir, ateş başına oturtur. Sonra sıcak bir çorba koyar önlerine. Adamcağızlar bu olaydan öylesine duygulanırlar ki, anlatılamaz. Nitekim bizzat Beşiktaş Metropoliti ziyarete gelir teşekkür eder.
Yahya Efendi dergâhın misafirlerine mutlaka bir şeyler ikrâm eder. Talebelerine yemek çıkarmakla kalmaz, harçlık da verir. Saray ricali burayı sıkça ziyaret eder, değerli hediyeler getirirler. Mübarek onların tamamını fakirlere dağıtır.
Yahya Efendi her meslekten ve her meşrepten insanı muhatap alır, onlarla sofraya oturur. Kim olursa olsun “aşık” diye hitap eder.
Baba Tarık adlı bir balıkçı zor günler yaşar. Nedendir bilinmez her gün balığa çıkar, ama denizden dişe dokunur bir şey alamaz. Karısı açar ağzını yumar gözünü. “Miskin herif!” der, “sen dergâh dergâh dolaş bakalım. Kızının düğünü yaklaştı, daha çeyizi bile yapılmadı.”
Yahya Efendi, Tarık Babanın sıkıntısını hisseder, işini gücünü bırakıp onunla denize açılır. Balıkçı “Aman efendim deryada balık mı kaldı?” dese de Halık’a güvenir, ağ salar. Eh onun attığı ağlar elbette balık dolar.
BALA BAN BALA BAN
Günün birinde, Rum çocuğunun biri soluk soluğa dergahın bahçesine girer. Kan ter içinde “Koyunlarım…” der “koyunlarım bu tarafa kaçtılar” Dervişler arar, tarar, ama bulamazlar. Çocukcağız bitkin ve ağlamaklıdır. Tam bu esnada Yahya Efendi görünür. “Bu delikanlı yorulmuş” der, “sanırım acıkmıştır da. Koşun ekmek, yağ, bal getirin!” Garibim hâlâ ürkektir. Mübarek sofraya katılır ve ona cesaret verir.
“İşte sana tereyağı, bal, taze nan (ekmek)
Dilersen yağa ban, dilersen bala ban!”
…Balaban! İşte bu son kelime çocuğu şaşırtır. Çünkü adı Balaban’dır. Bu şiirli ikram çok hoşuna gider. Tam o sıra dervişler küçük çobana koyunlarının bulunduğunu müjdelerler. Sonraki günlerde Balaban ve babası tekkenin müdavimlerinden olurlar.
KİME GÖLGE?
“Şimdi bunlar iyi, güzel de konumuzla ne alâkası var?” dediğinizi duyar gibiyim. Öyle ya, Yahya Efendi’nin gölgesine sığınan padişahlar kimdir acaba? Mübarek hangi ufukları açmıştır onlara?
Peki oraya gelelim. Yahya Efendi, Trabzon Kadısı Ömer Efendi’nin oğludur. O Kanuni Süleyman ile aynı günlerde doğar. Hatta minik şehzadeyi Yahya Efendi’nin annesi Afife Hanım emzirir. Hasılı ikisi süt kardeş olurlar.
Yahya Efendi balıkçıya, kayıkçıya bile kıymet verir, çoluk çocuğu muhatap edinir. Hâlimdir, selimdir, ama yeri geldiğinde Kanuni gibi bir cihan imparatoruna “Bakasın bre süt kardeş!” diye çıkışacak kadar yüreklidir. Nitekim günün birinde papazın biri atının yularına yapışır. “Bu da adalet mi yani?” der, “Doğru dürüst defter tutulmuyor, ölülerimizden bile haraç istiyorlar!” Yahya Efendi derhal sultana çıkar. “Yazıklar olsun” der, “Böyle ele geçen mal helâl değildir. Yediğin, içtiğin, sarayın, saltanatın, haram sana!”
Kânuni ağlamaklıdır. “Ağabey; halimi Allah biliyor ki bunlardan haberim yok!” diye sızlanır ve ikinci azarı yer “O halde gaflettesin. Allahü teâlâ’nın huzuruna çıktığında ne cevap vereceksin? Korkarım yakanı kafirlerin eline verecekler. Sürüm sürüm sürünecek, cehenneme itileceksin. Unutma tacın, tahtın, burada kalır, seni şöhretin değil, adaletin kurtarır!”
Yahya Efendi sıkı bir tedristen geçer. O, çölde su arayan seyyah gibi ilim arar. Çiçekten, çiçeğe konar. Hem çok okur, hem ilim meclislerine koşar. Disiplinli ve çalışkandır. Çok beğenilir, hızla yükselir. Gün gelir Osmanlının zirve medreselerinden Fatih Medresesi’ne atanır ki, görevi devraldığı zat, Kadızâde Hazretleri gibi bir zirvedir. Ancak özlediği makam bu değildir. Onun rüyalarını, bir Allah dostunun dizi dibinde manevi mertebelere yürümek süsler. Aradığına yıllar sonra kavuşur. Zembilli Ali Efendinin feyzli sohbetleriyle…
Yahya Efendi güçlü bir şair, ünlü bir tabiptir. Hendeseyi, riyaziyeyi yani matematik ve geometriyi iyi bilir.
Eh, her medreseli gibi astronomiden anlar. Hoş, onlar için gökleri satır satır okumak maharet değildir.
Yahya Efendi para, pul peşinde koşmaz, ama Osmanlı müderrisine iyi para verir. Bir evin üç akçeye geçindiği günlerde eline 50 akçe geçer. Yahya Efendi bu para ile o zamanlar kuytu bir yer olan Beşiktaş’ta bir arazi alır ve dergâhını yaptırır. Kâh kayaları oyar, kâh denizi doldurur. İnşaat işlerinde çok mahirdir. İşte ömrünün son yıllarında, sevenlerini burada ağırlar.
“GÖRDÜN DEĞİL Mİ?”
Yahya Efendi’nin Hızır Aleyhisselam ile imrenilecek bir dostluğu vardır ve sık sık bir araya gelirler. Kanuni nereden duyar bilinmez, ısrarla sohbete katılmak ister. Yahya Efendi sadece “Nasip” der. Bir gün padişahla birlikte tebdil-i kıyafet gezintiye çıkarlar. Kayıkçının birine takılıp, boğaza açılırlar. Tekneye Salı Pazarı’ndan boylu poslu, temiz tertipli, insan güzeli bir genç biner. Yanlarına ilişir. Yahya Efendi ile muhabbete başlar.
Koca devletin yükü ağır olmalıdır. Kanuni o gün neyi düşünür bilinmez, dalgındır. Elini suya sokar, dalgaları okşar. Ama olacak bu ya yüzüğünü denize düşürür. Sandaldakilere belli etmez, ama çok üzülür. Yüzüğün hatırası olmalıdır, aklı denizde kalır. Kayık tam Kuruçeşme iskelesine yaklaşırken genç elini suya daldırır ve yüzüğü alıp sultanın avucuna bırakır. Kanuni şaşkın şaşkın ıslak yüzüğe baka dursun, o çoktan kaybolmuştur.
Yahya Efendi sorar.
-Hadi bakalım gözün aydın. Aradığını gördün işte.
-Kimi?
-Hızır Aleyhisselam’ı.
-Hani nerede?
-Bir saattir yanımızdaydı.
-Yoksa o genç miydi?
-Ta kendisi!
BULGAR PEHLİVANI
Kanuni spora meraklıdır. Bir gün saltanat kayığı ile dergahın iskelesine yaklaşır ve Yahya Efendi’yi alıp, Yeniköy Çayırı’na götürür. Burada güreşler vardır. Ancak hiç hesapta olmayan şeyler olur. Nereden geldiği bilinmeyen Bulgar asıllı bir pehlivan bizimkileri duman eder. Adam insan azmanıdır, bacakları kök salar çınar gibi. Koca koca yiğitler çaresiz kalırlar. Bırakın yenmeyi, yerinden kıpırdatamazlar. Adam her yıktığı Türkün ardından kahkahalar atar, haçını öperek tamenna çakar. Yerli Rumlar sevinçten çıldırırlar.
Kanuni mi? Kahrolur tabii.
Yahya Efendi bakar Padişah fena bozuluyor, çıkar meydana ve akıllara durgunluk bir pazarlık yapar. “Yenilen, yenenin dinini kabul edecek” der, “tamam mı?” Bulgar pehlivanı bıyıklarını burarak güler, teklifi kabul eder. Ancak bu aksakallı ihtiyar karşısında eli ayağı tutmaz olur. Adalelerinde güç, derman kalmaz. Yahya Efendi onun sırtını yere vurur mu bilmiyoruz, ama nefsini ve kibrini yerden yere vurur. Gözünü ve gönlünü açar. Sayfa sayfa hakikatleri aralar. Pehlivan diz çöker, iman eder.
NEME GEREK
Bir gün Kanuni, Yahya Efendi’ye “Ağabey sen ilahi sırlara vakıfsın” diye haber yollar. “Acaba devletimizin encamı n’ola?” Yahya Efendi iki kelime yazar, üstelik altını çizer: “Neme gerek!” *Kanuni bu cevaba bozulur. Halbuki sır o kelimelerde gizlidir.
Eğer zulüm yayılır, fukaralar feryada başlarsa ve şahısların menfaati devletin çıkarının üstüne çıkarsa. Üstelik görüp işitenler “Amaaan neme gerek” derlerse bil ki yıkılış yakındır! Gün gelir Kanuni vefat eder. 2. Selim kendini bir anda devletin başında bulur. Saltanat yükü omuzlarını çökerttiğinde sığınacak gölge, tutunacak dal arar. Birden aklına baba dostu Yahya Efendi gelir. Yüce Veliyi gördüğü an içi bir hoş olur. Onun bir bakışı ile öylesine rahatlar ki tarifi ne mümkün. Devletini ve milletini güvende hisseder ve ayaklarına kapanmamak için zor tutar kendini. Mübarek onu kulaklarından yakalar. “Söyle bakalım!” der, “abdestin var mı?” Sultan edeple başını eğer, zor duyulan bir sesle “Var efendim” der. Yahya Efendi, tonunda şefkat hissedilen bir sesle “Hayır!” der, “benim sorduğum tövbe abdestidir. Şimdi seninle tövbe edeceğiz ve bundan böyle birbirimize eksiklerimizi söyleyeceğiz tamam mı?”
Ve öyle de olur.
Yahya Efendi mükemmel bir şairdir. Şiirlerini “Müderris” mahlası ile yazar ve her bahane ile ölümü hatırlatır, ölüme hazırlanır.
Mübarek, kabrini elceğizi ile kazar ve döner dolaşır kendi mezarına okur. Ona göre müminin ölümü bayram olmalıdır. Bakın şu işe ki bir bayram gecesi vefat eder, cenaze namazı bayram namazını müteakip kılınır ve defnolunur bayram günü.
2. Selim bu nurlu kabrin üzerine nefis bir türbe yaptırır. Derken şehzadeler, paşalar ona komşu olmak isterler. Aşıkları kutlu eşiğe gömülmeyi vasiyyet ederler ki gün gelir koca bahçe mezarlığa döner.
Bu kapıdan giren dünyadan sıyrılır. Ama o mekânda ölüm ürkütücü değil, şirindir. Ziyaretçiler duygu seline kapılırlar. İşte edipleri yazdıran, ozanları söyleten hava bu olmalıdır. Ki Evliya Çelebi’den, Tanpınar’a onlarca yazar bu dergahı anlatırlar.
ORTAKÖY’ÜN ÇOCUKLARI
Ortaköy’ü bilirsiniz. Cafeler, publar, gazinolar… Bol ışıklı, cıvıl cıvıl bir dünya. Burası ressamların, yazarların, müzisyenlerin hasılı yaşamayı sevenlerin buluştuğu adres gibi. Yahya Efendi’nin dergahı başka alem. Merkezde bir ahşap mescid. Etrafında binlerle kabir. Dolu dolu ölümü hatırlatıyor insana. İki adım ötede iki farklı dünya.
Ama ikisinin de müdavimleri aynı. Dergâha bakan, onaran, yaşatan yine Ortaköy’ün çocukları. Onlar içlerini hüzün kapladığında da buraya koşuyorlar, yüreklerinde sevinç kabardığında da…Ve inanın buluyorlar huzuru.
“Nerden biliyorsun?” diyeceksiniz.
Tam dergahtan ayrılıyorum, dev gibi bir Harley duruyor önümde. Güçlü motor güp güp vuruyor, nikelajları göz alıyor. Üstünde kotlu, montlu iki genç. Hani adres sorulacak yer de değil ama…? İniyorlar, önce kasklarını çıkarıyor, çizgisi uçuk gözlüklerini katlayıp ceplerine koyuyorlar. Sonra parmaklarını tarak yapıyor, saçlarını atıyorlar geriye. Biri “Ama takkem yok” diye sızlanıyor. Motoru süren “Olsun” diyor, “benim de yok!”
-Şu üstümüz, başımız…
-Boşver oğlum. Allah dostları kalbe bakarlar, kalıba değil.
İçim ılıcık oluyor. Bu çok büyük bir söz! Erbabının elinde kitap olur. “Söyleyene değil, söyletene bak” diyesim geliyor, “Feyz” denen şey bu belki.
Kimbilir?
4 views