<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Genelbilge.com &#124; nedir, tanımı, anlamı,nasıl yapılır &#187; Coğrafya</title>
	<atom:link href="http://www.genelbilge.com/category/cografya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.genelbilge.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Sep 2010 21:09:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Dünya Ve Güneş Sistemi&#8217;nin Oluşumu</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/dunya-ve-gunes-sisteminin-olusumu-2.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/dunya-ve-gunes-sisteminin-olusumu-2.html/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Aug 2010 07:51:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Belki]]></category>
		<category><![CDATA[Big Bang]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Bulut]]></category>
		<category><![CDATA[Buna]]></category>
		<category><![CDATA[Bunun]]></category>
		<category><![CDATA[Gaz]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Kendi]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Stephen Hawking]]></category>
		<category><![CDATA[Toz]]></category>
		<category><![CDATA[Yani]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=14711</guid>
		<description><![CDATA[Dünya, Güneş Sistemi&#8217;nde üzerinde yaşam olan tek gezegendir. Ortalama 149,6 milyon kilometre olan Dünya-Güneş uzaklığı yaşam için çok uygundur.Bu uzaklık. Dünya&#8217;nın yüzeyinin, suyun sıvı halde bulunabileceği kadar ılık olması demektir.Bu da atmosferin korunması ve buna bağlı olarak yaşamın sürmesidir. Dünya&#8217;nın oluşumu Güneş sisteminin oluşumuna bağlı olduğundan ilk önce Güneş Sistemi&#8217;nin oluşumu anlatılmalıdır. Güneş milyonlarca belki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-7007661218174820";
/* 336x280, oluşturulma 27.06.2010 */
google_ad_slot = "2581656522";
google_ad_width = 336;
google_ad_height = 280;
//-->
</script>
<script type="text/javascript"
src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></p><p>Dünya, Güneş Sistemi&#8217;nde üzerinde yaşam olan tek gezegendir. Ortalama 149,6 milyon kilometre olan Dünya-Güneş uzaklığı yaşam için çok uygundur.Bu uzaklık. Dünya&#8217;nın yüzeyinin, suyun sıvı halde bulunabileceği kadar ılık olması demektir.Bu da atmosferin korunması ve buna bağlı olarak yaşamın sürmesidir. Dünya&#8217;nın oluşumu Güneş sisteminin oluşumuna bağlı olduğundan ilk önce Güneş Sistemi&#8217;nin oluşumu anlatılmalıdır. Güneş milyonlarca belki de trilyonlarca yıl önce çok büyü bir gaz ve toz bulutu idi.Ünlü bilim adamı Stephen Hawking&#8217;in doğrulanan teorisine göre, bu bulutta büyük bir patlama olmuştur. Bu teori de adını bu olaydan almıştır ve adı Big Bang yani Büyük Patlama&#8217;dır. Bu patlama sonucunda bulut çeşitli parçalar halinde dağılmıştır.Bu parçalar gezegenleri ve Güneş&#8217;i oluşturmuştu. Dünya da bu parçalardan biriydi. Hızla dönen gaz ve toz bulutu, zamanla küçülmeye ve yarı sıvı hale gelmeye başladı. Bu durumda Dünya çok sıcak kayalardan oluşan ve hızla dönmeyi sürdüren bir topa dönüştü. Yüzeyi Soğuyup katılaşan Dünya sert bir kabukla örtülmüştür. Dünyanın tüm kütlesini düşündüğümüzde bu dış kabuk, oldukça incedir.Adeta bir elma ile kabuğuna benzetilebilir. Meteorların düşmesi ve volkanik hareketler sonucu çok farklı bir atmosfer ortaya çıktı. Yerkürede ısının düşmesiyle sıkışan su buharı çok yoğun yağışlar halinde yerküreye düştü. Böylece okyanuslar oluştu.<br />
YERYÜZÜNÜN KATMANLARI<br />
Yeryüzünün Üçte biri karalar, üçte ikisi sularla kaplıdır. Bu ikisi, atmosfer denilen gaz tabakası ile kaplıdır.Hava ve su yeryüzünü diğer gezegenlerden farklı kılar. Bunun nedeni hava ve suyun yeryüzündeki canlıların yaşam kaynağı olmasıdır.<span id="more-14711"></span></p>
<p>6371km, yarıçapına sahip olan yerküre, dıştan içe doğru; yerkabuğu,manto ve çekirdek olarak adlandırılan katmanlardan oluşur.Manto kendi arasında alt ve üst manto, çekirdek ise iç ve dış çekirdek olmak üzere ikiye ayrılır.,</p>
<p>Yerin en dış katmanı olan yer kabuğu karalarda 30-50 kilometreyi bulurken, okyanuslarda bu kalınlık 7 kilometreye kadar inmektedir. Litosfer adı verilen Taşküre, Yerkabuğu ve Manto&#8217;nun en üst kısımlarından oluşmaktadır.Astenosfer ise Üst Manto&#8217;nun Eriyik halde bulunduğu kısımdır. Magma olarak bilinen su eriyik, volkanlar sayesinde yeryüzüne ulaşır.</p>
<p>Litosferin kalınlığı ortalama 70-100 km. arasındadır.Litosfer Üst Manto&#8217;nun katı bölümüdür. Litosfer&#8217;in altında ise Üst Manto&#8217;nun akışkan bölgesi alan Magma yer alır.<br />
Yerkabuğu:Yerkabuğu, kendisi gibi katı olan ve dana çok manto kayaçlarının baskın olduğu katı nitelikli Litosfer&#8217;in üzerine yerleşmiştir.</p>
<p>Yerkabuğu kimyasal ve mineorolojik bakımdan iki kayaç grubundan oluşmuştur. Granit, kumtaşı ve kireçtaşı gibi alüminyum oksit silisyum oksit yönünden zengin kayaçlar birinci grubu, demir oksit ve magnezyum oksit yönünden zengin bazalt cinsinden kayaçlar ise ikinci grubu oluşturur.Karasal nitelikli yer kabuğunda her ikisi de bulunurken, okyanus altında ise sadece ikinci grup kayaçlar vardır. Bu nedenle günümüz yerbilimlerinde yerkabuğu okyanusal ve kıtasal olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.</p>
<p>Manto(Magma):Yerkürenin dışı soğuyarak katılaşmıştır.Ama içi magma denilen sıvı ve akışkan madde halinde kalmaya devam etmiştir.</p>
<p>Magma, Taşküre&#8217;den hemen sonraki tabakadır. Yarı sıvı haldedir. Yapısı Taşküre&#8217;den farklıdır.Üst manto 700km. alt manto ise 2900 km&#8217;ye kadar derindir. Manto hareketlidir, ancak çok sıcak olduğundan hareketini çok yavaş sürdürür.</p>
<p>Çekirdek:Yeryüzünün en içteki katmanıdır. 2900-6370 km. arasındadır. Bu katman demir ve nikel madenlerinden oluşmuştur.İki kısımdan oluşan çekirdeğin dış bölümü (dış çekirdek) sıvı haldedir ve hareket eder iç çekirdek ise katı ve çok yoğundur. Bunun nedeni ise yeryüzünün  dıştan içe doğru uyguladığı yüksek basınçtır.</p>
<p>Atmosfer: Dünyamızı saran atmosfer, yerden 500-600 km.ye kadar uzanan bir alanı kaplar. İçerisinde %21 oksijen, %78 azot ve az miktarda karbonik gazlar, su buharı, ozon bulunur. Ozon aynı zamanda ultraviole benzeri zararlı ışınları bizden uzak tutar.</p>
<p> Hidrosfer: Gezegenimizde bulunan tüm okyanus, deniz, göl ve su kaynaklarının bütününe hidrosfer denir. Hidrosfer yeryüzünün %71 ini kaplar. Hidrosferin %96sını sular %3ünü buzullar ve %1ini de yer altı suları kapsar. Güneş ısısının yardımıyla hidrosfer ve atmosfer arasında sürekli bir su alışverişi vardır. Okyanuslardan havaya su buharı yükselir. Bu daha sonra kar, yağmur ve dolu olarak geri döner.     </p>
<p>KITALARIN OLUŞUMU</p>
<p> 1915yılında Alman bilim adamı Alfred Wegener, ilk defa kıtaların kayması varsayımını ortaya attı. Bunu haritaya bakarken kıtaların birbirini tamamlayan bir yap-boz gibi olmasını görüp, araştırarak buldu. </p>
<p>I.zamanda kıtalar tek bir parça halindeydi. Buna Pangaea adını verdi. Onu çevreleyen deniz ise Panthalassa idi.Katmanlar hareket ettikçe Pangaea ikiye ayrıldı.Kuzeyde Laurasia ve güneyde Gondwanaland oluştu.Bu iki kıta Tethys denizi ile ikiye ayrılıyordu.Katmanların hareketi ile kıtalar iyice ayrılarak bugünkü halini aldı.  
<p>KONVEKSİYON AKIMLARI VE LEVHA TEKTONİĞİ KURAMI</p><p style="float: left;"><script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-7007661218174820";
/* 336x280, oluşturulma 27.06.2010 */
google_ad_slot = "2581656522";
google_ad_width = 336;
google_ad_height = 280;
//-->
</script>
<script type="text/javascript"
src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></p></p>
<p>Bu gün neredeyse tüm yerbilimciler tarafından benimsenmiş olan kuram Levha Tektoniği Kuramı&#8217;dır. 1915 yılında Alman meteorolog Alfred Wegener ortaya koyduğu bu kuram, o zaman sadece kıtaların kayma kuramı adıyla biliniyordu. Yine o zamanlar tartışılan Konveksiyon Akımları Kuramı da  bu kuramı önemli ölçüde tamamlıyordu. 1960&#8242;lı yıllarda Levha Tektoniği Kuramı adı altında bir araya gelen bu iki kuram, 70&#8242;li yılların başında tamamlandı. Buna göre yerin dış kısmını yaklaşık 70-100 km. kalınlığındaki Litosfer oluşturmaktadır.</p>
<p>Dünya&#8217; nın yüzeyi kesintisizmiş gibi görünmesine rağmen, dev boyuttaki birbirine geçen parçalardan oluşmaktadır. Levha adı verilen bu parçalar sürekli ama çok yavaş olarak birbirlerine göre hareket etmektedir. bir levha yalnızca kıtasal ya da okyanusal  litosferden oluşabildiği gibi, her iki litosfer türünü de içerebilir. Yani kıtalar ile okyanusları birbirinden ayıran sınır aynı zamanda bir levha sınırı olmak zorunda değildir. Levhalar, levha sınırı ya da levha kenarı ile sonlanır. Deprem ve yanardağların çoğu bu bölgelerde görülür. Bazı levhalar birbirinden uzaklaşır. bazıları birbirine yaklaşır. Bazıları ise yatay olarak birbirine sürtünerek hareket eder. Litosfer, kendine oranla daha yumuşak ve akıcı sayılabilir. Magma üzerinde, tıpkı su üzerinde yüzen tahta parçaları gibi 1-10 cm/yıl hızla kaymaktadırlar. </p>
<p>LEVHALAR NİÇİN HAREKET EDERLER?</p>
<p>Tüm levhalar bir ısıtıcı gibi çalışan yer çekirdeğinin etkisiyle hareket eder. Bu hareket konveksiyon akımı denilen fiziksel etkiden kaynaklanır.</p>
<p>Konveksiyon şöyle işler:<br />
Sıcak maddeden daha soğuk ve yoğun olan madde aşağı doğru inerken, daha az yoğun olan sıcak madde yukarı çıkar. Karasal mantoda derin kısımlar sıcakken dış magma daha soğuktur. Sıcak madde sürekli yükselirken, soğuk madde aşağı iner. Yukarı-aşağı olan bu hareket sırasında madde hareket ederken yüzeydeki plakaları hareket ettirir. Okyanus yarıklarında konveksiyon, litosferi iç magmanın derinlerine iter. Plakanın diğer ucunda, yarığın olduğu bölümde konveksiyon, iç magmadan gelen sıcak ve daha hafif olan magmanın çıkışını sağlar. Bu hareketler sayesinde yerkürenin yüzeyi ile içi arasında bir dolaşım olur. </p>
<p>OKYANUS DİPLERİNİN KAYMASI</p>
<p>Okyanus diplerinde okyanus dibi adaları adı verilen büyük dağlar vardır. Bu dağları, suya temas edip katılaşan lavların meydana getirdiği bilinmektedir. Katılaşan lavlar, manyetik kristaller içeren bazalt kayalarını oluşturur. bazalt katılaştığı zaman, manyetik kristaller manyetik karasal alana doğru yönelirler. Bunun sonucunda yeryüzü de bir mıknatıs gibi kuzey ve güney kutuplu manyetik alanlara sahip olur. Özellikle kayaların manyetik oluşu üzerinde yapılan çalışmar sayesinde jeologlar okyanus dipleri hareketlerinin sürekli olduğunu kanıtlamışlardır. </p>
<p>KITA DALMA-BATMA BÖLGESİ</p>
<p>Bir litosferik levhanın, başka bir plakanın altına kaydığı bölgeye kıta dalma bölgesi denir. Bu bölgeler okyanusun altında olmakta ve okyanus çukurları adı altında derin çukurlar oluşturmaktadır. </p>
<p>Bir okyanus levhası bir kıta levhası ile karşılaştığında buna okyanus-kıta dalması denir. Bir okyanusal levha adalar takımını taşıyan başka bir levhanın altına kayabilir. Buna okyanus-adalar takımı levha dalması denir. Bir okyanus levhası başma bir okyanus levhasının altına kayabilir. Buna okyanusal levha dalması denir. Bir kıtasal levha başka bir kıtasal levhayla karşılaştığında dalma hareketi gerçekleşmez. Bunun nedeni, iki kıta levhasının aynı yoğunlukta olmasıdır. Buna çarpışma denir. </p>
<p>DAĞLARIN OLUŞUMU</p>
<p>Bir zamanlar kıtalar arasında  düz kaya katmanları olan dağlar, yerin yüzünü oluşturan levhaların hareketi ile itilip, yükseldiler. Herhangi bir dağ sırasının kesiti, bu katmanların nasıl katlandığını, kırıldığını, büküldüğünü ve bugünkü durumunu aldığını gösterir. kıtaların milyonlarca yıl süren hareketi çarpışmalara yol açmıştır. Kıtaların çarpıştığı yerde kaya katmanları itilerek dağları oluşturur. Kıtaların hareketi devam ettiğine göre, gelecekte yeni dağ sıraları oluşacak demektir.  </p>
<p>KAYNAKLAR:  Yeryüzü ve Deprem / Boyut Yayın Grubu<br />
	Dünya ve Uzay /Susan Mayes-Sophy Tahta (TÜBİTAK)<br />
	Astronomi	/ Stuart Atkinson (TÜBİTAK)<br />
	TÜBİTAK Bilim Çocuk Dergisi  (Mayıs 1998)<br />
	RESİMLER / İNTERNET</p>
<p style="text-align: center;"></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/dunya-ve-gunes-sisteminin-olusumu-2.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeryüzünde Hareket</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/yeryuzunde-hareket.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/yeryuzunde-hareket.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Jul 2010 15:53:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Futbol]]></category>
		<category><![CDATA[Hareket]]></category>
		<category><![CDATA[Hava]]></category>
		<category><![CDATA[Hemen]]></category>
		<category><![CDATA[Kabul]]></category>
		<category><![CDATA[Kg]]></category>
		<category><![CDATA[Olay]]></category>
		<category><![CDATA[Yere]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=14452</guid>
		<description><![CDATA[AĞIRLIK VE YERİN ÇEKİM ALANI Yerden yüksek bir noktadan bırakılan cisimlerin yere düştüklerini, bir futbol topuna vurduğumuzda onun havalandığını, daha sonra tekrar yere indiğini, aşağıdan yukarıya doğru bir taş attığımızda, taşın biraz yükseldikten sonra geriye dönerek yere düştüğünü günlük hayat tecrübelerimizden biliyoruz Havada kaldıkları süre içinde farklı yörüngeler izlemelerine rağmen hepsinin ortak yanı yere düşmeleridir.Dışardan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>AĞIRLIK VE YERİN ÇEKİM ALANI<br />
Yerden yüksek bir noktadan bırakılan cisimlerin yere düştüklerini, bir futbol topuna vurduğumuzda onun havalandığını, daha sonra tekrar yere indiğini, aşağıdan yukarıya doğru bir taş attığımızda, taşın  biraz yükseldikten sonra geriye dönerek yere düştüğünü  günlük hayat tecrübelerimizden biliyoruz<br />
Havada kaldıkları süre içinde farklı yörüngeler izlemelerine rağmen hepsinin ortak yanı yere düşmeleridir.Dışardan bir kuvvetin etkisi olmazsa durumlarında bir değişiklik olmayacağı görünür.Öyleyse bu olay-<br />
lar, cisimleri yerin merkezine doğru çeken bir kuvvetin varlığını gösterir.<br />
Cisimlere yerin uyguladığı çekim kuvvetine o cismin ağırlığı dendiğini ve,<span id="more-14452"></span><br />
G=mg bağıntısıyla verildiğini biliyoruz.</p>
<p>                      Ağırlık    Kütle  Yerin çekim alanının<br />
                                                                    şiddeti<br />
 Ağırlık                        G             m             g<br />
                                      N         kg           N/kg=m/s2</p>
<p>SERBEST DÜŞME HAREKETİ<br />
   Yerden aynı yükseklikten serbest bırakılan bir kağıt parçası ile bir tebeşi-<br />
rin aynı anda yere düşmediği görülür.Ancak kağıt parçası katlanarak bir top şekline getirilir ve  tebeşirle aynı yükseklikten aynı anda serbest bırakı-<br />
lırsa, yere hemen hemen aynı  anda düşerler.<br />
    Kağıt ve tebeşirin düşme hareketinde havanın etkili olduğu anlaşılıyor.<br />
Cisim ağırlığı değiştirilmeden boyutların küçültülmesi havanın etkisini azaltmıştır.Bu sebeple ağırlığına göre boyutları küçük olan cisimlerin hava içindeki hareketleri, boşluktaymış gibi kabul edilir.     </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/yeryuzunde-hareket.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İsveç Hakkında Genel Bilgi</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/isvec-hakkinda-genel-bilgi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/isvec-hakkinda-genel-bilgi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 18:02:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Tatil Ve Eğlence Yerleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ada]]></category>
		<category><![CDATA[Arazi]]></category>
		<category><![CDATA[Atlas]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Demir]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Digital Distribution]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Gulf Stream]]></category>
		<category><![CDATA[Gustaf]]></category>
		<category><![CDATA[Herkes]]></category>
		<category><![CDATA[Ispanya]]></category>
		<category><![CDATA[Kral]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey]]></category>
		<category><![CDATA[Lerin]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Gelir]]></category>
		<category><![CDATA[Nda]]></category>
		<category><![CDATA[Oy Kullanma]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Zeki]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/isvec-hakkinda-genel-bilgi.html/</guid>
		<description><![CDATA[İsveç’in yüzölçümü 450.000 km2 olup, ülke bu açıdan İspanya ve Irak ile aynı büyüklüktedir. Topraklarının yarısı ormanlar ile kaplı olan İsveç’de tarım alanları toplam yüzölçümün % 10’undan daha azdır. Oldukça düz arazi yapısına sahip olan ülkede 100.000’e yakın göl vardır. Girintili çıkıntılı kıyılarında binlerce ada yer almaktadır. Atlas Okyanusu’nda bulunan sıcak Gulf Stream akıntısı, İsveç’in [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İsveç’in yüzölçümü 450.000 km2 olup, ülke bu açıdan İspanya ve Irak ile aynı büyüklüktedir. Topraklarının yarısı ormanlar ile kaplı olan İsveç’de tarım alanları toplam yüzölçümün % 10’undan daha azdır. Oldukça düz arazi yapısına sahip olan ülkede 100.000’e yakın göl vardır. Girintili çıkıntılı kıyılarında binlerce ada yer almaktadır. Atlas Okyanusu’nda bulunan sıcak Gulf Stream akıntısı, İsveç’in diğer kuzey ülkelerine göre daha ılıman bir iklime sahip olmasını sağlamaktadır. Ülkenin nüfusu 9.000.000 civarındadır ve bu nüfusun % 85’i ülkenin güneyinde yaşamaktadır. Para birimi İsveç Kronu (SEK) olan ülke parlamenter bir yönetim şekline sahip olup, yönetim biçimi anayasal monarşidir. Kral Carl XIV. Gustaf bugün, Devlet Başkanı olarak, sadece törenlerde İsveç’i temsil etmektedir. Parlamento tek bir meclis’ten oluşmaktadır ve milletvekilleri nisbi temsil sistemi ile 4 yıllığına doğrudan seçilmektedirler. İsveç’te herkes, 18 yaşından itibaren oy kullanma hakkına sahiptir. <span id="more-13261"></span></p>
<p>1.1	Sanayi ve Ekonomi  </p>
<p>İsveç, 1900’lü yılların başında, büyük ölçüde tarımcılıkla geçinen bir ülkeydi ve Avrupa’nın en yoksul ülkeleri arasında yer alıyordu. Ancak ülkenin demir madeni, kerestesi ,barajlara olanak tanıyan nehirleri, hidroelektrik santralları, zeki mühendisleri ve yetenekli işçileri sayesinde hızlı bir sanayileşme yaşandı ve ülke, çağdaş bir refah toplumuna dönüştü. </p>
<p>Ekonomik gelişme, özellikle II. Dünya savaşından sonra hızlandı ve ülke bir tarım toplumundan sanayi toplumuna dönüşerek gelişti. kişi başına milli gelir 1980’lerin başına kadar sürekli olarak arttı. 1980’lerin ikinci yarısında sürekli artış gösteren makroekonomik dengesizlik sonucu İsveç ekonomisi, 1990’ların başında tarihinin en büyük ekonomik durgunluğunu yaşadı. Uygulanan geniş kapsamlı bir ekonomik programla bütçe açığı zamanla giderildi ve bütçede 1998 yılında, GSMH’nın % 2.5’ine yakın bir artış sağlandı. Böylece, OECD ülkelerinde eşi görülmeyen bir gelişme sağlanmış oldu. </p>
<p>Enflasyon oranı şu anda çok düşük bir düzeyde seyretmekte olup, sabittir. Ülkedeki en büyük gelişme telekomünikasyon ve ilaç sanayii alanındaki bilgi ihracatında görülmüştür. Veri oranı 1990-1997 yılları arasında bilgi yoğun sanayi sektöründe % 60, sermaye yoğun sanayi sektöründe % 40’a yakın oranda artmıştır. Sanayi sektörü, GSMH içindeki payı pek büyük olmadığı halde (% 22), İsveç ihracatında ilk sırada yer almaktadır. İhracatın % 14’ü orman ürünleri, % 10’u kimyasal ürünler (bunun % 4’ü ilaç) ve % 55’i işlenmiş metal ürünleri, makinalar ve techizattan oluşmaktadır.</p>
<p>İsveç ekonomisi İskandinav yarımadasının en büyük ekonomisini oluşturmaktadır. Toplam üretim hacmi, yani gayrisafi yurtiçi hasıla yaklaşık 215 Milyar Amerikan Doları’dır. Toplam şirket sayısı (kişisel girişimler hariç), 300.000 civarında olup, bu firmalarda yaklaşık 2 Milyon kişi çalışmaktadır. </p>
<p>Yasalara göre normal çalışma süresi haftada 40 saattir. Beş haftalık ücretli tatil hakkı, yasalarla hükme bağlanmıştır. Çalışanların yaklaşık % 22’si, tam gün çalışmaktadır ve bu grubun hatırı sayılır bir bölümünü kadınlar oluşturmaktadır. 16-64 yaşları arasındaki tüm kadınların %69’u gelir getirici bir işte calışmaktadır.</p>
<p>1.2	Davranış biçimleri</p>
<p>Bir İsveç’linin açık pazar yerinde sergilediği davranış biçiminin ticari ilişkilerede de bu insanların eğilimini yansıttığı şeklinde bir genelleme pek hatalı olmaz. Böyle bir ortamda insanların satıcı ile fiyat veya ürün kalitesi ile ilgili tartıştığına pek rastlanmaz. Bunun nedeni, ticari ilişkilerin genelde karşılıklı bir güven anlayışı üzerine kurulmuş olmasıdır. İnsanlar/firmalar satmak istedikleri ürün veya servis için, söz konusu emtianın ederi ile orantılı bir fiyat talep ederler. Satın alınmak istenen ürün, istenen kalite ve kriterlere uygunsa alıcının kafasındaki fiyat karşılaştırılmasına göre satın alınır veya alınmaz, bir başka deyişle pazarlık olayına çok sık rastlanmaz. Bazı İsveç’liler bu davranış biçimini, kimi zaman özeleştiri yaparak, bir tür utangançlık olarak ifade etmektedirler. Yine Pazar yerindeki örneğimize dönecek olursak, bir tezgahtaki ürün kalitesini yeterli bulmayan müşteriler, diğer bir tezgaha yönelirler. Davranış biçimi, fiyat parametresi için de benzerdir. İsveç’liler genel olarak ihtilaftan kaçan insanlar olarak tariflenebilir. İş ilişkilerinde yapılan anlaşma veya verdikleri sözün arkasında kesinlikle durmak isterler ve karşılarındaki ticari partner’den de aynı davranış biçimini beklerler. </p>
<p>2. İSVEÇ GİYİM VE TEKSTİL SEKTÖRÜ</p>
<p>İsveç Giyim ve Tekstil endüstrisi yüksek teknolojiye sahip, sürekli ürün gelişimi olan, çevreye son derece duyarlı, modern ve kalite anlayışı yüksek bir endüstri olarak karşımıza çıkmaktadır. Sektör toplam 14.000 kişiyi istihdam etmekte olup, bu sayı ülkenin 1995 yılında Avrupa Birliği’ne girdiğinden bu yana pek fazla değişim göstermemiştir.. Fakat yaklaşık aynı sayıda çalışanın da firmaların komşu ülkelerdeki (Estonya, Latvia, Polonya) tesislerinde çalıştıkları tahmin edilmektedir. İsveç’in giyim ve tekstil endüstrisi coğrafi olarak güneybatıda odaklanmıştır. Özellikle Borås şehri, tekstil ve giyim sektörünün geleneksel merkezidir. Bu şehirde, tekstil ve giyim alanında yüksek eğitim, mesleki eğitim, araştırma ve geliştirme faaliyetlerini yürüten kuruluşlar bulunmaktadır. Aşağıda sektör ile ilgili bazı temel bilgiler verilmiştir.</p>
<p>Tekstil ve Giyim Endüstrisisnde çalışan 	: Yaklaşık 14.000<br />
insan sayısı		</p>
<p>Tekstil ve Giyim Endüstrisi sektöründe 	: 350<br />
faaliyet gösteren firma sayısı (> 5 çalışan)</p>
<p>İsveç’in 2001 yılında tekstil ve giyim		: İhracat 14.2 Milyar SEK (1.5 Milyar Euro)<br />
Ürünlerindeki toplam ticareti			  İthalat 32.7 Milyar SEK (3.5 Milyar Euro)	</p>
<p>İsveç Tekstil ve Giyim Endüstrisi derneği (www.teko.se), sektörde yeralan firmalar ve çalışanların katılımı ile oluşmuş bir organizasyondur. Bu kuruluş ülke sektörünü hem yurt içinde hem de yurt dışında temsil etmektedir. 113.000 işyeri ve 2.1 Milyon çalışanın temsilcisi, Avrupa Birliği tekstil ve giyim endüstrisi organizasyonu olan EURATEX’in bir üyesi olan TEKO üyelerinin soru ve sorunlarına AB nezdinde de yardımcı olmakla mükelleftir.</p>
<p>2.1.	Giyim</p>
<p>İsveç’te giyim sektörü son birkaç yılda büyük değişime uğramıştır. Günümüzde dikim işinin büyük bir kısmı İsveç’li firmaların diğer ülkelerdeki iş ortakları tarafından yapılmaktadır. İsveç’li üreticiler ise ürün dizayn ve gelişimi, satın alma, bazen kesim, kalite ve çevre politikası denetimi, lojistik, depolama ve tabii ki ürünlerin kendi markaları altında pazarlanması konuları ile ilgilenmektedirler.</p>
<p>Moda giyim dışında, koruyucu iş elbiseleri ve toplu iş kıyafetleri konusunda da başarılı birçok İsveç’li, üretici bulunmaktadır. Giyim sektöründe İsveç’in çeşitli ülkelerden yaptığı ithalatın toplam ithalata olan oranı, yüzde olarak aşağıdaki tabloda verilmiştir.</p>
<p>						1990	1991	1994	1995	1998</p>
<p>AB ülkeleri 				65.0	61.7	45.0	45.5	43.3<br />
Portekiz*				16.8	15.2	10.1	8.5	6.7</p>
<p>EFTA (4)				0.8	0.8	0.9	2.4	1.1</p>
<p>Orta ve Doğu Avrupa			2.6	2.6	7.5	8.9	10.7<br />
Estonya					-	0.1	2.0	2.6	3.1<br />
Polonya					0.5	1.2	2.1	2.1	2.0</p>
<p>Doğu Asya ülkeleri			5.0	7.4	21.4	18.6	16.8<br />
Çin					4.9	7.3	20.9	18.1	16.3<br />
Vietnam					0.1	0.1	0.4	0.4	0.5</p>
<p>Gelişmekte olan ülkeler		23.7	23.7	21.9	22.3	21.9<br />
Pakistan					0.5	0.5	0.5	0.6	0.6<br />
Hindistan				1.9	2.0	4.5	4.4	2.7<br />
Bangladeş				0.9	0.7	0.8	1.5	2.8<br />
Sri Lanka				0.5	0.4	0.5	0.5	0.5<br />
Tayland					1.7	1.6	1.6	1.3	1.3<br />
Endonezya				1.0	1.1	1.0	1.0	1.0<br />
Kore Cumhuriyeti			2.9	2.9	1.5	1.6	2.6<br />
Hong Kong				10.3	10.8	9.2	8.9	7.6<br />
Macao					0.9	0.6	0.4	0.8	1.0<br />
Malezya					0.6	0.6	0.4	0.3	0.2<br />
Filipinler					0.3	0.3	0.1	0.1	0.1</p>
<p>Diğer ülkeler				3.1	3.9	3.3	3.2	5.8<br />
Türkiye					1.4	1.1	1.6	1.8	4.4 </p>
<p>* Bu tablo 1998 yılında Portekiz henüz AB’ne alınmadan önce hazırlanmıştır. </p>
<p>Tablo 1.	İsveç Giyim İthalat rakkamları 1990 – 1998  (% cinsinden)</p>
<p>Tablodaki toplam rakamlar incelendiğinde, İsveç’in giyim ürünleri ithalatının seneler içinde yavaş yavaş Avrupa Birliği ülkelerinden Doğu Asya ve diğer ülkelere kaydığı gözlenmektedir. </p>
<p>Gelişmekte olan ülkelerden yapılan alım ise ortalama % 20-25 arasında sabit kalmaktadır. İsveç firmalarının Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinden, özellikle Çin’den ithal ettikleri giyim ürünleri de seneler içinde dikkate değer bir artış göstermiştir. Fakat son iki senede bu ülkelerden yapılan ithalatlarda kalite konusunda sıkıntılar yaşandığı konusunda duyumlar almaktayız.</p>
<p>İsveç’in yüzölçümü Türkiye’nin 2/3’ü oranında olduğu halde ülkede sadece 9 Milyon civarında insan yaşamaktadır. Fakat ülkenin giyim sektöründeki ithalat potansiyeli nüfusuna oranla çok daha fazladır. Bunun nedeni ise çeşitli markaların, İskandinav yarımadası ve diğer Avrupa Birliği ülkelerinde kendi mağazaları ile faaliyet göstermeleridir. Nitekim İsveç şirketlerinin Türkiye’den satın aldıkları giyim ürünlerinin rakamları ile İsveç -Türkiye arasındaki giyim ürünleri ticaret rakamları birbirini tutmaz. Çünkü satın alınan malların birçoğu İsveç’li firmaların Avrupa Birliği ülkelerindeki mağazalarına sevkedilmektedir. Hennes &#038; Mauritz AB, Lindex AB, Kappahl AB ve Jean &#038; Clothes AB Türkiye’de ofisi olup ülkemizden giyim eşyası alımı yapan İsveç’li şirketlerdir.    </p>
<p>2.2.	Ev ürünlerinde tekstil sektörü </p>
<p>İsveç’teki tekstil endüstrisi birçok özel alanda da aktiftir. Birçok firma İsveç ve dışında, ev ve döşeme tekstili alanlarında oldukça iyi tanınır. Döşeme kumaşları, perdeler, halılar ve yatak tekstili bunlardan bir kaçıdır. Dünyaca ünlü İsveç firması IKEA Türkiye’deki satın alma ofisi vasıtası ile ülkemizden ev tekstili ürünleri satın alımı yapmaktadır.  </p>
<p>2.3.	Teknik tekstil</p>
<p>Teknik tekstil veya endüstriyel kullanım için tekstil, İsveç’te genişlemekte olan sektörlerdir. Geotekstil, hava yastıkları ve otomotiv  sektörü için kumaş, kağıt üretiminde kullanılan keçe ve kumaşlar, hijyenik ürünler, paraşüt, hava ve sıvı arıtımı için filtreler, ve yelken bu alandaki bazı örneklerdir. İsveç ayrıca seralar için kullanılan kumaş konusunda da dünyanın önde gelen üreticilerindendir. İsveç’te üretilen teknik tekstil tüm dünyaya ihraç edilmektedir.</p>
<p>3.	TÜRKİYE – İSVEÇ TİCARİ İLİŞKİLERİ </p>
<p>Türkiye ile İsveç arasındaki ticaret hacminin senelere göre dağılımı aşağıdaki tabloda verilmiştir. Bu hacim, 2000 yılında, bir önceki yıla göre % 4.5 artarak 1.2 Milyar Amerikan Doları seviyesine ulaşmıştır. 1998 yılına kadar 1 Milyon Doların altında seyreden rakam, 1998 yılında % 34 civarında artarak 1 Milyar doların üzerine çıkmıştır ki bu sıçrama da Türkiye’nin İsveç’ten ithal ettiği telekomünikasyon sektörü ürünlerinin büyük payı vardır.</p>
<p>Türkiye-İsveç senelere göre ticaret hacmi 1994-2001<br />
(Bin Amerikan Doları USD-000)</p>
<p>İhracat	1994	1995	1996	1997	1998	1999	2000	2001<br />
Oc-Tem.<br />
İsveç=>Türkiye	189	304	326	629	713	1014	960	280<br />
Türkiye=>İsveç	80	67	88	123	157	151	258	200<br />
İhracat hacmi	269	371	514	753	870	1165	1218	480</p>
<p>Öte yandan tablo incelendiğinde görülmektedir ki 1994 – 1999 yılları arasındaki hacmin büyük bölümünü İsveç’in Türkiye’ye yaptığı ihracat oluşturmaktadır. Türkiye’nin bu dönemdeki dışsatım payı toplam hacmin % 20 – 30’u  arasında değişmektedir. Bu rakama, İsveç firmaları tarafından Türkiye’den satın alınarak Almanya ve diğer ülkelerdeki satış noktalarına gönderilen tekstil ürünleri nedeni ile 30-50 Milyon Dolar daha eklenebilir. Türkiye’den İsveç’e yapılan ihracatın toplam ticaret hacimdeki oranı 1999 yılında % 7’ye düşmüş, fakat 2000 yılında tekrar eski ortalamalara ulaşmıştır. Bu arada dikkati çeken diğer bir nokta da 2000 yılından itibaren Türkiye’nin İsveç’e yaptığı ihracat rakamlarındaki artıştır. Bu rakam 2000’de  1999 yılına göre % 56 artarak 250 Milyon Doları geçmiştir. </p>
<p>Karşılıklı toplam ticaret hacmi 2001 yılında kriz nedeni azalmakta ise de, sevindirici olan gözlem, ilk altı ayda ülkemizden İsveç’e yapılan ihracatın 2000 yılında yapılan toplam yıllık ihracat rakamının % 80’ine ulaşmış bulunmasıdır.       </p>
<p>Şu anda ülkemizde 71 İsveç firması kendi ofisleri vasıtası ile faaliyet göstermekte olup, temsilcilik ve distribütorlük şeklindeki iş ortaklıkları da gözönüne alındığında bu rakam 350 firmaya ulaşmaktadır.</p>
<p>Sektör ve ürünler açısından incelendiğinde İsveç’in Türkiye’den ithal ettiği ürünlerin % 45’ini hazır giyim ürünleri oluşturmaktadır. Belli başlı diğer ürünler % 10 tekstil, kumaş dokuma, % 10.5 elektronik komponentler, % 7 gıda ve tarım ürünleri, % 5.3 metalik olmayan mineraller olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’nin İsveç’ten ithal ettiği malzemelerin % 59’unu telekomünikasyon altyapı ekipmanı oluşturmaktadır. Toplam rakam içinde belli başlı kalemleri oluşturan diğer malzemeler ise; elektrikli aletler % 7.5, Kağıt ve kağıt hammadde ürünleri % 4.4, endüstriyel makinalar % 7, plastik ürünler % 2.5, İnşaat ve yol araçları % 3.6  olarak kaydedilmiştir.</p>
<p>İsveç’te yapılan yabancı sermaye yatırımları bu ülkenin hem İskandinav ve hem de Baltık Cumhuriyetleri’ne yakın bir Avrupa Birliği ülkesi olması nedeni ile gün geçtikçe artmaktadır. İsveç’te yatırım yapacak olan bir firma Kuzey Avrupa’da bir irtibat noktasına sahip olacak ve Baltık Cumhuriyetleri ile olabilecek faaliyetlari açısından da son derece avantajlı bir konuma geçecektir.  Yüksek eğitimli iş gücü, gelişmiş altyapı hizmetleri, stabil makro ekonomik şartlar İsveç’te yatırım yapan yabancı sermayedarların öncelikle gözönünde bulundurduğu faktörlerdir. Gelişmiş, eğitimli insan gücü bu ülkede, bugünkü rekabetçi ve büyüyen ekonomik ortamda en güçlü silah olarak görülmektedir. Bu nedenle insana sürekli yatırım yapılmakta ve yüksek, kaliteli iş gücü ülkenin en önemli rekabetçi avantajlarından biri olarak ortaya çıkmaktadır. </p>
<p>Görevi İsveç’te yatırım yapmak isteyen kuruluşlara yol göstermek olan ISA (Invest in Sweden Agency) kuruluşunun bu amaçla belirlediği sektörler; e-Business, madencilik ve arama, ağaç işleme, otomotiv, gıda, sağlık ve çağrı merkezleridir (call centers). Konu ile ilgili geniş bilgiye www.isa.se adresinden ulaşılabilir. İsveç ve ülkedeki firmalara ait çeşitli bilgilere ulaşılabilecek diğer bir kaynak da, www.swedishtrade.se adresinde bulunan İsveç Ticaret Merkezi’nin web sitesidir.      </p>
<p>Karşışıklı ticari ilişkiler incelendiğinde, iki ülke içinde değerlendirilmeyi bekleyen bir potansiyelin olduğu görülmektedir. Türkiye’den İsveç’e yapılan ihracatın artması ve çeşitlenmesinden bu ülkedeki tüketiciler yararlanacaklardır. Ayrıca İsveç firmalarının Türkiye’de yapacakları ortaklıklar orta Asya ülkelerine doğru atacakları adımları kolaylaştıracak ve bu kuruluşlara yeni iş alanları açacaktır. </p>
<p>Türkiye’nin ihracatında 2000 yılından itibaren gözlenen artış oran olarak yüksek olmakla beraber bu meblağ İsveç’in toplam ithalat rakamının % 0.4’ünü teşkil etmekte olup, düşük bir seviyede olduğu aşikardır. Öte yandan, İsveç’ten Türkiye’ye yapılan ihracat rakamının bu ülkenin toplam ihracatının % 1.5’ine karşılık geldiği gözönünde bulundurulduğunda, iki ülke arasındaki ticaretin kayda değer bir büyüme potansiyeli içerdiğini söylenebiliriz.</p>
<p>4.	İSVEÇ’TE  İŞ KURMA PROSEDÜRLERİ</p>
<p>İsveç’te iş organizasyonlari, firma (bolag) ve dernekler/birlikler (föreningar) olmak üzere iki ana şekilde oluşabilirler. Bu bölümde, firma kuruluşları ile ilgili açıklayıcı bilgilere yer verilmiştir. Firmalar, faaliyet amaçlarına göre, basit ortaklıklar (enklabolag), ticari ortaklıklar (enklabolag), limited ortaklıklar (kommanditbolag) ve sınırlı yükümlülük tipi şirketler (aktiebolag) olmak üzere 4 şekilde kurulabilirler.</p>
<p>Adından da anlaşılacağı üzere en kolay oluşturulacak şirket tipi “basit ortaklık” (enkelt bolag) şeklinde kurulan işletmedir. İki veya daha fazla kişi veya tüzel kişi biraraya gelerek bir “basit ortaklık” oluşturabilirler. Bu tip bir şirketin kendi legal kişiliği mevcut değildir. Şirket, iki kişi veya kuruluşun iş yapmak üzere biraraya gelip aralarında kontrat yapmaları suretiyle oluşur. Böyle bir oluşumda iş aktiviteleri için kullanılan malın/malların mülkiyeti şirkete ait olmayıp, kişi veya ortak şirketlerden birine aittir. İş esnasında oluşabilecek borçlar da, borcu oluşturan anlaşmayı imzalayan ortağın yükümlülüğündedir. Bu tip firma yapısı genellikle, birden fazla firmanın belirli bir iş ile ilgili ortaklık oluşturmaları (örneğin inşaat sektöründe gerçekleştirilecek bir proje ile ilgili) durumunda kullanılır, fakat yerine getirilecek taahhüdün geçici bir iş olması mecburiyeti yoktur. İsveç hükümetinin istatistiklerine göre Temmuz 2002 tarihi itibarı ile bu yapıda 6095 adet şirket mevcuttur.</p>
<p>“Ticari ortaklık” (handelsbolag) şeklinde oluşumun “basit ortaklık” yapısından başlıca farklılığı, bu tip şirketlerin hukuki varlıklarının olmasıdır. Dolayısı ile bu oluşumda firmanın kendi hak ve yükümlülükleri olduğu gibi, firma mahkemeye başvurabilir, dava edilebilir veya kendi adına devlet veya özel kuruluşlara başvuru yapabilir. İki veya daha fazla kişi veya kuruluş biraraya gelerek bu tip bir şirket altında faaliyetlerini sürdürebilirler. Firma, kaydının “Patent ve Kayıt” Bürosuna (Patent och Registreningsverket, PRV) yapılmasından itibaren kurulmuş olur. Bu şirketin kendisine ait aktif mal varlıkları olabileceği gibi ortaklar, iş sürecinde oluşan tüm borç ve diğer yükümlülüklerden beraberce sorumludurlar. Şirket firmanın idari işlerini yürütmek üzere bir yönetim kurulu atamayi tercih edebilir, ama bu tip şirketler genellikle ortakları tarafından yönetilirler ve bu durumda bir yönetim kuruluna gerek yoktur. Firmanın varlığı, ortaklar arasındaki anlaşma geçerli olduğu sürece devam eder. Ortaklık anlaşması belirli bir süre için yapılmamışsa, ortaklardan biri anlaşmayı sona erdirmek isteyebilir. Böyle bir durumda, şayet anlaşmada tersi belirtilmemiş ise, şirket 6 ayı geçmeyen bir süre içinde likidite olur. Ortaklardan birinin ölmesi veya iflas ilan etmesi halinde de firma likiditasyona gidebilir. Bu tip bir firmanın likiditasyona gitmesi durumunda, borçlar, aktifler ve şayet varsa alacaklar, ortaklar arasında eşit olarak dağıtılır.</p>
<p>“Limited ortaklık”, bir veya daha fazla ortaktan oluşan ve şirket ortaklarının yükümlülüklerinin, yatırdıkları sermaye ile orantılı olduğu şirket tipidir. Bu tip şirketlerde en az bir ortak genel ortak (general partner) adı altında sınırsız yükümlülüğü üstlenmiş görünmek zorundadır. Ortaklar, ortaklık anlaşmasında belirtilmesi durumunda firma yönetiminde, kendi yükümlülüklerini aşmadan aktif olarak görev alabilirler. Bu tip kayıtlı firma sayısı 75.000 dolayındadır.</p>
<p>İsveç’te kişisel yükümlülüğün olmadığı tek firma tipi “sınırlı yükümlülük” (limited liability /aktiebolag) tipi firmalardır. Bu nedenle sadece büyük ölçekli değil, çok küçük ölçekli firmalar tarafından da en çok tercih edilen kuruluş biçimidir. Şu anda bu tip firma sayısı yaklaşık 243.000 civarındadır. Bu tip firmalar özel (privat) ve genel (publikt) olmak üzere iki şekilde kurulabilir ve  sadece “genel” kategorisinde kurulmuş firmalar halka açılma veya menkul kıymet satma gibi faaliyetlerde bulunabilirler. Bu tip firmaların çoğu “özel” statüde kurulmuş olup, 1300 civarında firma “genel”  konumundadır.       </p>
<p>4.1.	Sınırlı yükümlü (limited liability) tipi firma kurma prosedürleri</p>
<p>İsveç’te limited şirket kurmak için yerine getirilmesi gereken prosedürler çok basittir. Kurulu, fakat faaliyet göstermeyen bir firma, bir avukat veya danışman firma yardımı ile çok kolay bir şekilde satın alınabileceği gibi, yeni şirket kurulması durumunda aşağıdaki yol izlenmelidir:</p>
<p>Başvuru paketi</p>
<p>Limited şirketlerin kuruluşu çok sık yapılan bir işlem olduğundan, Patent ve Kayıt bürosu (PRV), gerekli tüm dökümanları kapsayan bir başvuru paketi hazırlamıştır. Bu paket, firma kurmak için izlenmesi gereken en kolay yolu ve doldurulması gereken tüm dökümanları içermekte olup, form doldurma prosedürleri de pakette yer almaktadır.  </p>
<p>İsveç’te kurulacak olan “limited” bir firma Patent ve Kayıt bürosuna (PRV) kaydını yaptırdıktan itibaren yasal bir kuruluş haline gelir. Kuruculardan birinin veya birkaçı Avrupa Ekonomik Alanı (EEA) dışından olabilir ve bunun için PRV’nin yaptığı rutin onay işlemini gerçekleştirmek gereklidir. Limited bir Firma kurmak için aşağıdaki belgeleri hazırlanmalıdır; </p>
<p>1.	Ortaklık Anlaşması (Memorandum of Association)<br />
1 orijinal, bir de onaylı kopya ile taslak şirket mukavelesinin 2 kopyası.</p>
<p>2.   Ortakların toplantı notları (Minutes of the Constituent Meeting of Shareholders)<br />
Yönetmeliklere göre, direktör, yardımcı direktör veya denetçi kadrolarının en az % 50’si EEA sınırları içinden olmalıdır, fakat PRV’ye yapılacak bir başvuru ve kayıt ile bu şart aranmayabilir. </p>
<p>Firmanın PRV’ye kaydı</p>
<p>Limited firma kurmanın son adımı PRV’ye yaptırılan kayıttır. Ortaklık anlaşmasının imzalanmasından sonraki 6 ayda aşağıdaki dökümanlar hazırlanıp, başvuru yapılmalıdır.</p>
<p>1.	Yukarıda belirtilen Ortaklık Anlaşması (Memorandum of Association) ve Ortakların toplantı notları (Minutes of the Constituent Meeting of Shareholders)</p>
<p>2.	Minimum sermaye olarak kabul edilen 100.000 İsveç Kronu’nun (yaklaşık 10.000 USD) bankaya yatırıldığına dair belge. Şayet sermaye nakit değil olmayıp gayrimenkul olarak temin edilecekse, denetçi tarafından hazırlanmış yazılı belge gereklidir.<br />
3.	İmza sirküleri (Sayet Ortaklık Anlaşmasında belirtilmemişse)</p>
<p>4.	“Şirket kontratı” nın son hali (Ortaklar toplantısında degiştirilmiş ise)<br />
5.	Şayet kurucu üyelerden biri veya birkaçı EEA dışındaki ülke vatandaşı ise, PRV’nin Şirketler departmanından izin belgesi (Bu rutin bir işlem olup, başvuran kişilerin kanuni bir problemi yoksa, herhangi bir engelle karşılaşmaları söz konusu değildir)<br />
6.	Kayıt için gerekli başvuru formu ekinde yukarıdaki belgeler PRV’nin şirketler departmanına gönderilir. Bu esnada kayıt ücreti olarak 1,100 SEK (yaklaşık 120 USD) ödenecektir. Sunulan belgeleri şirket yetkililerine ek olarak serbest bir muhasebeci, denetleyici olarak, imzalamalıdır.<br />
7.	Şayet yabancı şirketin İsveç’te yetkili bir temsilci çalışanı yoksa yönetim kurulu, İsveç vatandaşı bir kişiyi şirket adına görevlendirmeli ve bu kişi PRV’ye kayıt olmalıdır.</p>
<p>Bilgi için Adres : Patent and Registration office (Patent-och registreringsverket)<br />
			   Companies department (Bolagsavdelningen)<br />
			   851 81 Sundsvall, Sweden<br />
			 www.prv.se</p>
<p>5.	İSVEÇ’TE VERGİLENDİRME</p>
<p>5.1	Şirket vergileri</p>
<p>İsveç’te uygulanan kurumsal vergi oranı yüzde 28’dir. Firmalar vergilendirilmemiş rezervlere vergi öncesi karşılık ayırabilirler ve bu karşılıklar sadece kullanıldığı takdirde vergilendirilir. Bu sayede İsveç’in dağıtılmayan karlara uygulanan kurumsal vergi oranı % 26’ya inmektedir. Vergilendirilmemiş rezervlerin bir kısmı, zararları karşılamak için kullanılabilir. </p>
<p>Sermaye kazançları kurumsal vergi kurallarına uygun olarak vergilendirilir. Sermaye kayıpları kardan düşebileceği gibi, ileriki tarihlere de taşınabilir. Bu tarih için bir sınır belirtilmemiştir. Vergilendirilecek gelirler, uluslararası denetim standardlarına uygun olarak hesaplanmaktadır. İşverenler çalışanların sosyal yardım kesintilerinin yüzde 33’üne katılmak zorundadır. Bu orana karşılık gelen meblağ vergilendirilen kurumsal gelirden düşülebilir.  İsveç’in vergi oranları hem şirketler, hem de çalışanlar tarafından yüksek bulunmakta olup, bu durum sürekli bir tartışma konusu oluşturmaktadır. </p>
<p>5.2	Kar paylarının vergilendirilmesi</p>
<p>İsveç’li bir firmanın yabancı sahip veya ortaklarına transfer edebileceği karpayı ile ilgili bir sınırlama söz konusu değildir. Ülkede yabancı kur kontrolu veya kısıtlamalar yoktur. İsveç’teki yabancı sermayeli şirketler (subsidiary / en az % 25 yabancı ortaklık şarttır) tarafından ana<br />
şirkete (parent company) ödenen kar payları  vergiye tabi değildir. Diğer yabancı ortaklara dağıtılan kar payları % 30 vergiye tabidir. Fakat çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmaları devreye girdiğinde bu oran yüzde 15’e kadar inebilmektedir. </p>
<p>5.3	Kişisel gelir vergisi</p>
<p>Kişisel kazançlar ilk aşamada, % 27 ile %34 arasında değişen oranlarda vergiye tabidir. Senelik brüt kazancın 273.800 İsveç Kronu (Yaklaşık 27.000 Amerikan Doları) aşması durumunda gelir ek olarak % 20 oranında kesintiye daha uğrar. Gelir seviyesi 414.200 İsveç Kronu’nu geçerse, bu meblağa uygulanan kesintiler % 5 arttırılır.</p>
<p>Diğer gelirlerin (Faiz, karpayı, gayri menkul, vs..) vergilendirme oranı % 30’dur.  </p>
<p>6.	İsveç’te işyeri kurmanın yaklaşık maliyet hesabı</p>
<p>Aşağıdaki örnekte, İsveç’te bir iş kurmanın İsveç Kronu bazında yaklaşık maliyeti hesaplanmıştır. Meblağlar İsveç Kronu olup, KDV içermezler. Bu değerler 10’a bölünerek Amerikan Doları karşılığı yaklaşık maliyet hesaplanabilir. Bu örnekte beş çalışanı olan bir ofis için hesap yapılmış olup, aşağıdaki varsayımlar kullanılmıştır.</p>
<p>•	Şirket Limited bir şirket olarak kayıtlıdır<br />
•	Stockholm B-sitesi merkezinde 150 m2 büyüklüğünde bir ofis kiralamıştır<br />
•	Elemanlarını gazete ilanı ile bulmuştur. Her ofis çalışanının bir adet bilgisayar ve telefonu<br />
vardır. Ofiste, firmaya ait bir adet lap top bulunmakta olup, şirketin bir dekiralık aracı bulunmaktadır<br />
•	Ofisin yıllık cirosu 10 Milyon İsveç Kronu’dur (Yaklaşık 960.000 USD)<br />
•	Ofis ekipmanı ve banka masrafları normal düzeyde olan bir ofistir<br />
•	Muhasebe ve defter tutma işlemlerini kendi elemanları yapmakta olup, sene sonu vergi<br />
	hesapları ve denetim için muhasebeci kiralamaktadır<br />
•	Çalışanların her yıl Avrupa içinde 10, İsveç içinde 5 seyahat yaptığı öngörülmektedir </p>
<p>Bölge				 Ofis kiraları  (m2 başına yıllık kira<br />
 İsveç Kronu olarak)	</p>
<p>Stockholm A-bölgesi		3,500-4,300<br />
Stockholm B-bölgesi		2,700-3,500<br />
Stockholm C-bölgesi		2,200-2,800<br />
Stockholm D-bölgesi		800-1,600<br />
Göteborg A-bölgesi		1,200-1,900<br />
Malmö A-bölgesi		1,000-1,700</p>
<p>İSVEÇ’TE OFİS AÇMA VE İŞLETME MASRAFLARI</p>
<p>Toplam Masraflar<br />
(SEK/USD = 10.39)	Kuruluş Masrafları		İşletme Masrafları<br />
	SEK	USD	SEK	USD<br />
Kayıt Masrafları<br />
İlk Sermaye	100,000	9,625<br />
Şirket Kaydı	7,000	674<br />
Ofis mekanı<br />
Stockholm B sitesinde 150m2 bir ofis (yıllık)			405,000	39,000<br />
Ofis malzemeleri<br />
Telefon santralı (telefonlar dahil)	50,000	4,812	10,000	962<br />
Telefon hat kayıt ücreti			4,500	433<br />
Internet (Kayıt ve ISDN router)			5,000 	481<br />
Faks cihazı	14,500	1,396	2,800	269<br />
Fotokopi cihazı	30,000	2,888	6,000	577<br />
5 PC &#038; 1 laptop	94,500	9,095	18,900	1,819<br />
2 laser yazıcı	21,000	2,021	4,200	404<br />
5 çalışma masası ve diğer malzeme	100,000	9,625	20,000	1,925<br />
Toplantı masası	19,000	1,829	3,800	366<br />
Öğle yemeği	7,000	674	1,400	135<br />
Personel<br />
Genel müdür			1,000,000	96,246<br />
Satış müdürü			603,000	58,037<br />
Teknik mühendis			446,000	42,926<br />
Yönetici asistanı			446,000	42,926<br />
Sekreter			344,000	33,109<br />
Personal için gazete ilanı (2 ilan)			37,400	3,600<br />
Diğer Masraflar<br />
Muhasebeci			50,000	4,812<br />
Araba kirası (1 aaraç)			90,000	8,662<br />
Banka Masrafları			2,000	256<br />
Ofis Temizliği			26,800	2,578</p>
<p>Toplam masraflar	443,000	42,984	3,526,000	339,365</p>
<p>	Tablo 2 – Stockholm’de kurulacak bir ofisin yaklaşık kuruluş ve işletme masrafları.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/isvec-hakkinda-genel-bilgi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güneydoğu Anadolu Projesi Ve Önemi</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/guneydogu-anadolu-projesi-ve-onemi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/guneydogu-anadolu-projesi-ve-onemi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 17:39:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Adiyaman]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Baraj]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Dicle]]></category>
		<category><![CDATA[Diye]]></category>
		<category><![CDATA[Ele]]></category>
		<category><![CDATA[Gap]]></category>
		<category><![CDATA[Hilvan]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Nce]]></category>
		<category><![CDATA[Ndan]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Projeler]]></category>
		<category><![CDATA[Siverek]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>projesi</category>
	<category>projesİ</category>
	<category>güneydoğu</category>
	<category>anadolu</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12988</guid>
		<description><![CDATA[GAP’la ilgili ilk çalışmalar 1936’da Fırat Irmağı’nın Keban Boğazı’ndaki akım ölçmeleriyle başlamıştır.Bu çalışmalar 1960’lı yıllarda genişletilerek yoğunlaştırılmış ve Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nce ele alınarak önce “Aşağı Fırat Projesi” diye adlandırılmıştır.1970’te Aşağı Fırat Projesi’nin fizibilite çalışmaları tamamlandı.Daha sonra Fırat’la ilgili öteki projeler ve ‘Dicle Havzası Planlanması’ da bu projeye eklendi.Dicle havzasıyla ilgili çalışmalar da eklenince,bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>GAP’la ilgili ilk çalışmalar 1936’da Fırat Irmağı’nın Keban Boğazı’ndaki akım ölçmeleriyle başlamıştır.Bu çalışmalar 1960’lı yıllarda genişletilerek yoğunlaştırılmış ve  Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nce ele alınarak önce “Aşağı Fırat Projesi” diye adlandırılmıştır.1970’te Aşağı Fırat Projesi’nin fizibilite çalışmaları tamamlandı.Daha sonra Fırat’la ilgili öteki projeler ve ‘Dicle Havzası Planlanması’ da bu projeye eklendi.Dicle havzasıyla ilgili çalışmalar da eklenince,bu dev projeye “Güneydoğu Anadolu Projesi” (GAP) denilip,Fırat ve Dicle Irmakları üzerine inşa edilecek bir dizi büyük baraj ve hidroelektrik santrali ile sulama tesisleri ve proje alanında yapılacak çeşitli altyapı,tarımsal yapı,ulaştırma,sanayi,eğitim,sağlık ve diğer sektörlerin gelişme tesislerini kapsayan çok yönlü entegre bir gelişme projeleri demeti dile getirildi.Bu projeler demeti,yedisi Fırat Irmağı Havzası’nda olmak üzere 13 alt projeden oluşur.Bunlar:<br />
1-AŞAĞI FIRAT PROJESİ:<br />
 Bu projenin sulama ile ilgili üniteleri şunlardır:<br />
a-Şanlıurfa-Harran Ovası Sulaması:<span id="more-12988"></span><br />
 Şanlıurfa Tüneli sulaması olarak tanımlanan iki alt üniteden biridir.Yaklaşık 150.000 ha olan bu projenin 43.000 ha.’lık bölümü 1980 yılında ihale edilmiş,inşaatı devam etmektedir.<br />
b-Mardin-Ceylanpınar Ovaları Sulaması:<br />
 Şanlıurfa Tüneli sulamasının ikinci alt ünitesi olup toplam sulama alanı 328.608 ha.’dır.<br />
c-Siverek-Hilvan Pompaj Sulaması:<br />
 Atatürk Barajı’ndan pompajla sulanacak olan bu ünitenin sulama alanı 160.000 ha. olacaktır.<br />
d-Bozova Pompaj Sulaması:<br />
 Toplam sulama alanı 55.300 ha.’dır.<br />
2-SURUÇ-BAZİKİ PROJESİ:<br />
 Atatürk Barajı’ndan sulanacak olan Suruç ve Baziki ovalarında toplam 146.500 ha.’lık alan mevcuttur.<br />
3-ADIYAMAN-KAHTA PROJESİ:<br />
 Proje,Master plan kademesinde olup,5 adet Hidroelektrik Santrali ve 4 barajdan meydana gelir.</p>
<p>4-ADIYAMAN-GÖKSU-ARABAN PROJESİ:<br />
 Proje ile toplam 71.598 ha. alan sulanacaktır.<br />
5-GAZİANTEP PROJESİ:<br />
 Toplam 89.000 ha. alan sulanacaktır.Ancak proje kapsamında öngörülen,Hancağız Barajı ile sulaması ile Kayacık Barajı ve sulaması inşa halinde olup,geriye kalan Kemlim Barajı ve Fırat Nehri’nden yapılacak pompaj sulaması ise planlama kademesindedir.<br />
6-DİCLE-KRALKIZI PROJESİ:<br />
 Proje ile,126.080 ha. alanın sulanması öngörülmektedir.Proje kapsamında olan Dicle ve Kralkızı barajları bugün tamamlanmış olup,52.033 ha.’lık alan sulanmaktadır.<br />
7-BATMAN PROJESİ:<br />
 Proje ile,Batman çayı,sağ ve sol sahilinde toplam 38.000 ha. alanın sulanması öngörülmüş,Batman barajı inşa halinde,sulamanın katı projesi hazırlanmaktadır.<br />
8-BATMAN-SİLVAN PROJESİ:<br />
 Proje ile,Dicle sol sahil ovalarında toplam 213.000 ha. alan sulanacak,proje ön etüd aşamasındadır.<br />
9-GARGAN PROJESİ:<br />
 Proje ile Siirt ili,Garzan,Beşiri,Kurtalan ve Batman ovalarında toplam 60.000 ha. alan sulanacaktır.Çalışmalar ön etüd safhasında yürütülmektedir.<br />
10-CİZRE PROJESİ:<br />
 Proje ile,Cizre Barajı’ndan Nusaybin,Cizre ve İdil ovalarında toplam 89.000 ha.alan sulanacaktır.<br />
  GAP içinde,Aşağı Fırat Projesi’nin özel bir yeri ve önceliği vardır.Sulama ve enerji amaçlı bu proje,Atatürk Barajı ve Şanlıurfa Tüneli’ni de kapsar.Atatürk Barajı,yükseklik bakımından dünyada 8. göl hacmi açısından 15. ve kurulu güç bakımından 17.’dir.60 milyon metreküp hacmindeki dolgunun arkasında oluşan 817 kilometrekare genişliğindeki yapay göl,Türkiye’nin en büyük yapay gölüdür.Bu baraj gölünden su alarak toplam 300.000 hektarlık tarım alanını sulayacak olan Şanlıurfa Tüneli,7.64 metre çapında ve 26.4 kilometre uzunluğunda iki tünelden oluşacak,bu tünellerden akan sularla “Şanlıurfa-Harran Sulaması” gerçekleşecektir.Bunun için de Harran Ovası,sulama sisteminde 1178 kilometre kanalet kullanılacaktır.<br />
 GAP tamamlandığında Güneydoğu Anadolu Projesi’nin tarım ekonomisinde olumlu yönde büyük değişiklikler olacağı tahmin edilmektedir.Bu bölgedeki ovaların sulanmasıyla ürün çeşitlerinde büyük bir çeşitlenme beklenmektedir.Günümüzde Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamındaki bütün ovaların büyük bir bölümünde kuru tarım yapılmakta,buğday,arpa ve mercimek ekilmektedir.Ayrıca her yıl ekilebilir tarım alanlarının bir bölümü de nadasa bırakılmakta,yani büyük bir potansiyelden de su kıtlığı nedeniyle yararlanılamamaktadır.Söz konusu ovalarda Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ile birlikte,sulamanın başlamasıyla,bölgede yüzyıllardan beri üretilen geleneksel ürünlerin yerini sulamalı tarım ürünleri alacaktır.Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) tamamlandığında,özellikle pamuk,çeltik,yonca,yağlı tohumlar ve benzeri bazı ürünlerde ülkemizin,şimdiki üretimin birkaç katına ulaşması ve Türkiye ekonomisine çok büyük yararlar sağlaması beklenmektedir.Güneydoğu Anadolu Projesi tarımsal yapısındaki bu köklü değişiklik Çukurova tarımını da etkileyecektir.Çukurova’da bugün sulanabilen tarım alanı 125.000 hektar dolayındadır.Oysa,Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) tamamlanınca bunun yedi,sekiz katı kadar bir alan,Güneydoğu Anadolu’da sulamaya açılmış olacaktır.Günümüzde,Çukurova’daki pamuk tarlalarında çalışmak üzere her yıl Güneydoğu’dan 200.000 geçici tarım işçisi gelmektedir.Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ile birlikte Güneydoğu Anadolu’dan gelen tarım işçisine kendi bölgesinde iş alanı açılmış olacak,Çukurovalı da kısmen pamuk tarımından vazgeçerek,turunçgiller ve sebze tarımına ağırlık verecektir.Bunun sonucu olarak Çukurova’da halen büyük ölçüde iş alanı yaratan mevcut dokuma sanayisinin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne kayması da olasıdır.<br />
 Yılda 600 bin ton pamuk,66 bin 458 ton antepfıstığı üretilebilecek;meyve üretimi 660 bin ton,sebze üretimi 3 milyon 513 bin ton artacaktır.Bugün Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) alanlarındaki sebze üretimi 14 milyon ton,meyve üretimi 1 milyon 400 bin tondur.<br />
 Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP),Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin çehresini yalnızca tarım ve onunla ilgili sanayi açısından değiştirmeyle kalmayacak,ulaşım,nüfus,kentleşme de dahil,bölgenin tüm coğrafi görünüşünde büyük değişikliklere yol açacaktır.Güneydoğu Anadolu Bölgesi (GAP) kapsamındaki tüm hidroelektrik santrallerin devreye girmesiyle de 24 milyar kw/s elektrik üretebilecektir.<br />
 74000 kilometrekarelik bir alanı kapsayan Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) sınırları içinde Şanlıurfa,Mardin,Gaziantep,Adıyaman,Diyarbakır,Batman ve Siirt illeri tümüyle ya da bir bölümüyle yer almaktadır.1976’da uygulanmasına başlanan proje 30 yılda tamamlanabilecektir.Projede yer alan tesislerden Atatürk,Karakaya,Kralkızı baraj ve hidroelektrik santrali gibi yapımları süren tesislerin yanında henüz proje aşamasında olan tesisler de bulunmaktadır.<br />
 2020 yılında nüfusumuzun 100 milyonu aşacağı tahmin edilmektedir.Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) tamamlandığında ise Türkiye,150 milyonu besleyecek tarım ürününü üretecek duruma gelecektir.<br />
 Ülkemiz toprakları yılda ortalama 518 milyar metreküp yağmur almaktadır ki,bu da metre karede 664 kg. yağmura tekabül etmektedir.8.5 milyon hektarı bulan “Sulanabilir Arazinin” ancak 3.5 milyon hektarını sulayabilmekte,enerji üretiminde ise nehirlerden akıp giden suların ancak %11’i kullanılabilmektedir.Ayrıca,26 havzaya dağılan akarsular üzerinde 437 baraj kurulabilme imkanı olmasına rağmen,56 barajda ancak 30 milyon metreküp su toplanabilmektedir.<br />
 Cumhuriyetin ilk yılı olan 1923’te 77 milyon kilovatsaat elektrik üretilebiliyordu.80 yıl sonra bugün bu üretim yaklaşık olarak 570 kat daha fazladır.Çünkü,Gap’taki 22 milyar kilovat enerji üretimi devreye girince elektrik üretimi 100 milyar kilovatsaate ulaşmış olacaktır.<br />
 Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) cumhuriyet devrinin en büyük ve en çok yapılan entegre bir projesidir.GAP’ın ilk proje demetini teşkil eden “Aşağı Fırat Projesi”ne 1976’da başlanmıştır.<br />
 GAP içinde Fırat ve Dicle üzerinde 15 baraj ve 18 hidroelektrik santral kurulmakta olup,bu proje bittiğinde bu iki nehirden Basra Körfezi’ne boşuna akan 56 milyar metreküp su disipline edilerek,18 milyon dekar arazide Sulu Tarım yapılacaktır.<br />
NEDEN GAP?<br />
 Bölgenin ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayalı bulunmaktadır ve altı aya yakın yaz kuraklığı nedeni ile kuru tarım tekniği yaygınlaşmıştır.Bölgedeki işlenebilir arazinin ancak %3’ü sulanabilmektedir.Bu durumu değiştirebilmek için,bölgenin iki önemli akarsuyu olan Fırat ve Dicle’nin sularının,sulama ve enerji üretimi amacını gerçekleştirmeye yönelik barajlar ve hidroelektrik santralleri zincirinden oluşmamaktadır.Bunun yanında bölgenin her çeşit altyapı,tarımsal yapı,ulaştırma,sanayi,eğitim,konut,sağlık sektörlerinin gelişme tesirlerini ve hizmetlerini kapsayan,bölgenin kalkınmasını amaçlayan entegre bir projedir.Projenin ekonomik boyutu yanında sosyo-kültürel yönü de büyük önem taşımaktadır.<br />
GAP’IN GENEL AMAÇLARI:<br />
- Ekonomik yapıyı geliştirerek GAP bölgesindeki gelir düzeylerini yükseltmek ve böylece GAP bölgesi ve diğer bölgeler arasındaki gelir farklılığını daraltmak,<br />
-Kırsal alandaki verimliliği ve istihdam olanaklarını arttırmak,<br />
-GAP bölgesindeki büyük kentlerin nüfus emme kapasitesinin arttırmak,<br />
-Tarımsal verimliliğin arttırılması ve çiftçilik faaliyetlerinin çeşitlendirilmesi yoluyla kırsal bölgelerdeki gelir düzeyini yükseltmek,<br />
-İhraç edilebilir ürünlerin üretilmesine katkıda bulunmak,<br />
-Daha tarımsal işletme yönetimi,tarımsal pratikler ve bitki desenleri uygulayarak arazi kullanımını geliştirmek,<br />
-Gübre,tarımsal ilaçlar,maddeler ve sulama suyunun uygun bir bileşimi içinde tarımsal mekanizasyonu geliştirmek,<br />
-Hayvancılıkta verimin arttırılması için,<br />
-Baraj göllerinden yararlanılarak iç su balıkçılığını teşvik etmek.</p>
<p>GAP’ın en önemli kolu olan Atatürk Barajı:</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/guneydogu-anadolu-projesi-ve-onemi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İklim Bilgisi</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/iklim-bilgisi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/iklim-bilgisi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 20:02:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Atm]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Br]]></category>
		<category><![CDATA[Gibi]]></category>
		<category><![CDATA[Hava Durumu]]></category>
		<category><![CDATA[Okyanus]]></category>
		<category><![CDATA[Olur]]></category>
		<category><![CDATA[Uzun]]></category>
		<category><![CDATA[Ve Don]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>İklim</category>
	<category>İklİm</category>
	<category>iklim</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12954</guid>
		<description><![CDATA[İklim:ısınma,soğuma,yağış,rüzgar,sis ve don gibi birçok atmosfer olaylarının gözlemlerlerle elde edilen ortalama değerlerine iklim denir. Hava durumu:Bir yerde belirli br kısa süre içinde atmosfer olaylarının gösterdiği durumdur. a)İklim elemanları 1-Sıcaklık,basınç ve rüzgarlar 2-Nemlilik ve yağış *Sıcaklık:En önemli kaynak Güneştir.Yeryüzünden atmosfere geri dönen enerji ile ısınır.bu nedenle atmosferin alt bölümü daha sıcaktır. # Sıcaklığın Yeryüzünde Farklı Dağılışının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İklim:ısınma,soğuma,yağış,rüzgar,sis ve don gibi birçok atmosfer olaylarının gözlemlerlerle<br />
elde edilen ortalama değerlerine iklim denir.<br />
Hava durumu:Bir yerde belirli br kısa süre içinde atmosfer olaylarının gösterdiği durumdur.<br />
a)İklim elemanları<br />
1-Sıcaklık,basınç ve rüzgarlar<br />
2-Nemlilik ve yağış<br />
*Sıcaklık:En önemli kaynak Güneştir.Yeryüzünden atmosfere geri dönen enerji ile ısınır.bu nedenle atmosferin alt bölümü daha sıcaktır.<br />
# Sıcaklığın Yeryüzünde Farklı Dağılışının Nedeni#<br />
1-)Güneş ışığının düşme açısı<br />
*ışınların gelme açısı enlemlere göre,<br />
*Işınların geliş açısı günün saatlerine göre,<br />
*Işınların geliş açısı mevsimlere göre,<br />
*Işınların geliş açısı yerşekillerine(eğim ve bakı) göre,<br />
*Işınların yeryüzüne ulaştırdığı sıcaklık atmosferde aldıkları yola göre değişir. <span id="more-12954"></span><br />
2-)Yükselti<br />
Atmosferin daha çok yerden yansıyan ışınlara ısınması sonucu her 100 metrede 0,5 santgrat derece düşer.<br />
3-)Kara ve denizlern ısınma özellikleri<br />
 Karalar eenizlere göre daha çabuk ısınırlar.Denizler ise aldıkları ısıyı daha uzun süre tuttuklarındandaha geç ve az ısınır.Daha geç ve az soğurlar.<br />
4-)Okyanus akıntıları<br />
Sıcak akıntılar geçtikleri kıyıların sıcaklıklarını yükseltirler,nemi arttırarak olumlu etkiyaparlar.<br />
5-)Atmosferdeki nem oranı<br />
Havanın nemli olduğu yerlerde ısınma ve soğuma yavaş olur.Fazla ısnır,fazla soğumaz.Nemli yerlerde günlük sıcaklık farkları yüksektir.<br />
*Basınç ve Rüzgarlar<br />
Havanın yeryüzü içerisinde ağırlığıyla yaptığı etkiye atmosfer denir.<br />
1013 milibar=1 atm<br />
# Yağış şekilleri#<br />
1-)Yamaç yağışları:Bir yamaç boyunca yükselen havanın soğuyarak yağış bırakmasıdır<br />
2-)Yükselme yağışları:ısınan hava kütleleri yükselir,Bu sırada soğur ve doyma noktasını aşarak yağış oluşturur.<br />
3-)Cephe yağışları:Sıcaklık ve nem özellikleri farklı olan hava kütlelerinin karşılaşma alanlarında oluşan yağışlardır.</p>
<p># İKLİM TİPLERİ VE BİTKİ ÖRTÜLERİ#<br />
İklim elemanları arasındaki farklılıklar,değişik iklim tiplerinin ortaya çıkmasını sağlamış-<br />
tır.Bunlar,sıcak,ılıman,soğuk, olmak üzre 3 ana grupta toplanır.her iklimin kendine özgü bitki örtüsü vardır.<br />
a)Bitki örtüsü<br />
Bitki dağılışını belirleyen sıcaklık ve nemlilik elemanlarıdır.Nemli bölgelerde orman ve çayır,yarı nemli bölgelerde maki ve step,kurak bölgelerde ise çöl bitkileri oluşur.<br />
b)İklim tipleri<br />
1-)Ekvator iklimi<br />
2-)Yazları yağışlı tropikal iklim(savansubtropikal)<br />
3-)Muson iklimi<br />
5-)Ilıman okyanus iklimi(Orta kuşak okyanus iklimi)<br />
6-)Ilıman kara iklimi(Orta kuşak karasal iklim)<br />
7-)Step iklimi<br />
8-)Çöl iklimi<br />
9-)Soğuk iklim<br />
10-)Tundra iklimi<br />
11-)Kutup iklimi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/iklim-bilgisi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İç Anadolu Bölgesi Genel Tanıtım</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/ic-anadolu-bolgesi-genel-tanitim.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/ic-anadolu-bolgesi-genel-tanitim.html/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 19:58:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Endüstri Mühendisliği]]></category>
		<category><![CDATA[Ada]]></category>
		<category><![CDATA[Alp]]></category>
		<category><![CDATA[bu]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Eski]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Haline]]></category>
		<category><![CDATA[Kat]]></category>
		<category><![CDATA[Kayal]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara BöLgesi]]></category>
		<category><![CDATA[Melendiz]]></category>
		<category><![CDATA[Nun]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Paralel]]></category>
		<category><![CDATA[Sade]]></category>
		<category><![CDATA[Sial]]></category>
		<category><![CDATA[Ticaret]]></category>
		<category><![CDATA[Tis]]></category>
		<category><![CDATA[Volkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yan]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>bölgesi</category>
	<category>anadolu</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12950</guid>
		<description><![CDATA[Orta Anadolu adıyla da bilinen ve Doğu Anadolu’dan sonra 2. büyük bölgemiz olan İç Anadolu ‘ nun yüzölçümünün genişliğine oranla nüfusu fazla değildir. Marmara Bölgesi ‘ den iki kat geniş olan bu bölgede Marmara Bölgesi kadar nüfus yaşar . Anadolu’nun çeşitli bölgeleri arasındaki yollar İç Anadolu’dan geçtiği için bu bölge eski yerleşme alanı olmuş ticaret [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Orta Anadolu adıyla da bilinen ve Doğu Anadolu’dan sonra 2. büyük bölgemiz olan İç Anadolu ‘ nun yüzölçümünün genişliğine oranla  nüfusu  fazla değildir. Marmara Bölgesi ‘ den iki kat geniş olan bu bölgede Marmara Bölgesi kadar nüfus yaşar .<br />
Anadolu’nun çeşitli bölgeleri arasındaki yollar İç Anadolu’dan geçtiği için  bu bölge eski yerleşme alanı olmuş ticaret yolları üzerinde yer alan yörelerde , yerleşme alanları büyüyerek büyük kentler haline dönüşmüştür.<br />
YERŞEKİLLERİ :<br />
Bölge yerşekilleri itibariyle sade bir görünüme sahiptir. Geniş düzlükler daha çok bölgenin ortasında yer alırken dağlar kenarlarda uzanır .<br />
YERŞEKİLLERİN OLUŞUMU :<br />
a)	Volkanik dağların oluşumu : 3.  Zamanda İç Anadolu ‘ nun bulunduğu yerde eski denizin ( The -Tis denizi ) büyük bir adası vardır .<br />
   Alp orojenezi sırasındaki yan basınçla deniz tabanındaki  çamurlar kıvrılırken bu ada yan basınçların etkisiyle kırıldı . İşte bu kırıklarda yerkabuğunun ( sial tabakasının ) sima üzerindeki basıncı azalınca sima üzerindeki mağma bu kırıklardan yer yüzüne çıkarak volkan dağlarını oluşturdu . Volkanlardan çnce volkan külleri çıkarak etrafa yayıldı . Küllerin üzerine daha sonra , volkan bacasında soğuyan lavların oluşturduğu taşlar gaz basıncıyla fırlayarak düştü . Bu taşlara VOLKAN BOMBASI denir. Daha sonra da etrafa lav akıntısı yayıldı ; yeterli basınç sağlandıktan sonra volkanlar faaliyetlerini durdurdu. Volkanlar , Orta Toroslara paralel uzanırlar . Kuzeyden güneye doğru Erciyes , Melendiz , Hasan D. , Karacadağ ve Karadağ’dır.<span id="more-12950"></span></p>
<p>b)	Peri Bacalarının Oluşumu : Volkanlardan çıkan küller , daha sonraki dönemlerde göller altında kaldı . İklim kuraklaşması sonucunda bu göller kuruyunca volkan külleri volkan tüfüne dönüştü .<br />
Yamaçlarda volkan tüflerinin üzerinde lavların soğumasıyla oluşan katılaşım kayaları , sel suları tarafından aşınmadığı gibi altında yer alan tüfü de aşınmadan korudu . Sel suları taşların kenarlarındaki tüfü aşındırınca bu taşlar ve altında bulunan volkan tüfü aşınamadığından dik sütunlar halinde yükseldi . Bu sütunlara PERİ BACASI denir . İç Anadolu da özellikle Nevşehir , Ürgüp ve Niğde arasında yaygındır .</p>
<p>c)	Platoların Oluşumu :  </p>
<p>Obruk Platosu ; Konya ovası ile Tuz gölü arasındadır . Kalker tabakaların aşınmasından oluşmuş , akarsular tarafından derince yarılmıştır .<br />
Bu platoda bulunan Kızören Obruğu derin bir karst kuyusudur . İçi su ile dolarak göl durumuna dönüşmüştür . Obruk Gölü adıyla da bilinir . </p>
<p>Bozok Platosu ; Kızılırmak yayının içinde yer alır . Eski dağların aşınmasıyla oluşmuştur . </p>
<p>Haymana ve Cihanbeyli Platoları ; Ankara ile Konya arasında yer alır . Aşınma ile oluşmuşlardır . </p>
<p>d)	Ovaların Oluşumu :  3. Zaman hareketleri sırasında çökerek oluşan ovalar , 4. Zamanın yağışlı döneminde göllerle kaplandı .<br />
Tuz gölü 4. Zamanın yağışlı döneminde 40 m derinliğinde idi . Kuraklaşma ile küçülerek bugünkü durumunu almıştır.<br />
Konya ovasındaki Ereğli-Hotamış bataklıkları gene eski gölün kalıntılarıdır. </p>
<p>YERŞEKİLLERİNİN ÖZELLİKLERİ VE ETKİLERİ :</p>
<p> a) Dağların Etkileri : </p>
<p>•	Dağ sıraları deniz havasının İç Anadolu ‘ ya girmesini engellediğinden bölgede kurak ve karasal bir iklim oluşmuştur .<br />
•	 Dağlar , aldığı yağış sularını eteklerinden kaynak suyu halinde çıkardıklarından yerleşme alanları bölgenin çevresindeki dağların eteklerinde oluşmuştur.<br />
•	  Dağlardan çıkan kaynak suları tarla sulamasında kullanıldığından kuraklığın tarım üzerindeki etkisi az da olsa azalmıştır .</p>
<p>b)	Ovaların Etkileri : </p>
<p>•	Ulaşımı kolaylaştırmıştır .<br />
•	Geniş tarım alanları oluşturmuştur .<br />
•	Kent yerleşmelerini kolaylaştırmış , toplu yerleşmeyi yaygınlaştırmıştır .<br />
•	Yükselti azlığı nedeniyle yağışı azalttığından step ( bozkır ) bitki örtüsünü yaygınlaştırmıştır . </p>
<p>İKLİM : </p>
<p>İç Anadolu’da yazları sıcak ve kurak , kışları soğuk ve kar yağışlı geçen karasal iklim görülür. Doğuya gidildikçe yükselti arttığı için kışlar daha soğuk geçer . Bu nedenle karasallık daha da artar . </p>
<p>ANKARA’DA İKLİM DEĞERLERİ </p>
<p>    Temmuz            23.2</p>
<p>    Ocak               -0.2      </p>
<p>     Yıllık fark :      23.0<br />
     Yıllık yağış  37 cm’dir. </p>
<p>Yağış Rejimi : </p>
<p>En yağışlı mevsim ilkbahar , en kurak mevsim yazdır . Kışın cephesel , ilkbaharda kırkikindi , yazın konveksiyonel yağışlar görülür.<br />
Yağışlar genelde azdır , çünkü kıyılardan giren nemli hava dağları aşıp yağışı dağların denize bakan yamaçlarına bıraktıktan sonra İç Anadolu’ya alçalarak kuru hava biçiminde eser. Isınan kuru hava yoğunlaşma noktasından uzaklaştığı için yağış sağlamaz . Böyle bir hava hareketinin görülmediği günlerde cephesel ya da konveksiyonel tipi yağışlar görünür .<br />
İç Anadolu’da dağlık alanlar daha fazla yağış alır. Bu nedenle dağlar genelde ormanla kaplıdır . </p>
<p>İklimin Etkileri :  </p>
<p>a)	Yaz mevsiminde yağış azlığı ve sıcaklık fazlalığı kuraklığı arttırır.<br />
b)	Kuraklık tahıl tarımında nadas uygulamasını zorunlu hale getirir.<br />
c)	Kuraklık orman yetişmesini önlediğinden bitki örtüsünü daha çok stepler oluşturur .<br />
d)	Kış ve ilkbahar yağışları , yaz mevsiminin sıcaklık ve kuraklığı tahıl tarımını özellikle buğday ekilişini yaygınlaştırmıştır .<br />
e)	Sağnak halindeki yağışlar , sellenmelere yol açmakta ve tarıma zarar vermektedir .<br />
f)	Yağışların azlığı tarımda verim düşüklüğüne , verim düşüklüğü ise ovaların az nüfuslanmasına yol açmıştır.<br />
g)	 İlkbahar sıcaklığının yetersizliği pamuk gibi yüksek sıcaklık isteyen bitkilerin yetişmesini önlemiştir.<br />
h)	İlkbaharda bazen kar yağışı ve oluşan düşük sıcaklık erken çiçek açan meyve özellikle kaysı ağaçlarında verim düşüklüğün yol açmaktadır . </p>
<p>BİTKİ ÖRTÜSÜ : </p>
<p>Tuz gölü yöresinde seyrek , cılız stepler yer alır . Buradan bölgenin kenarlarına gidildikçe step bitkileri sıklaşır ve uzun boylu olur.<br />
Dağ yamaçlarından yükseldikçe yağış arttığından bazı yerlerde   koruluklar ya da iğne yapraklı çamlar görülür.<br />
İç Anadolu’nun akarsu boylarında kavak ve söğüt ağaçları sıralanır . Bunların bir kısmı kendiliğinden yetiştiği için doğal bitki örtüsüdür. Bir kısmı da insanlar tarafından yetiştirildiği için kültür bitkisidir. </p>
<p>Bitki Örtüsünün Etkileri :</p>
<p>a)	Cılız stepler , küçükbaş hayvanların besin maddesidir. Bu nedenle de bölgede küçükbaş hayvancılık gelişmiştir.<br />
b)	Bitki örtüsünün azlığı toprak erozyonunu arttırmıştır.<br />
c)	Ağaç azlığı topraktan yapılan kerpiç evleri yaygınlaştırmıştır .<br />
d)	Orman azlığı , bölgede yakacak sorunu doğmuş , hayvan gübresi tezek yapılarak yakılmıştır . Bu uygulama doğal gübreyi azalttığından tarımda verim düşüklüğüne yol açmıştır . </p>
<p>AKARSULAR : </p>
<p>İklim kuraklığı nedeniyle akarsular azdır.  Dağlardan çıkan kaynak suları , gölet ya da barajlarda toplanarak kentlerde nüfusun ihtiyacında ve tarla sulamasında kullanılır.<br />
2 büyük akarsuyu vardır ; </p>
<p>a) Kızılırmak : 1335 km uzunluğundadır . Ülkemizin en uzun akarsuyudur .<br />
Doğu Anadolu’da Erzincan yakınlarındaki Kızıldağ’dan doğar. Kırşehir’in güneyinde Hirfanlı barajına girer . Karadeniz Bölgesine girerek denize dökülür. İç Anadolu’da en büyük kolu Bozok Platosundan geçen Delice suyudur . </p>
<p>b) Sakarya :  İç Batı Anadolu’dan gelir. En büyük kolu Eskişehir’in içinden geçen Porsuk çayıdır . </p>
<p>GÖLLER :</p>
<p>İç Anadolu’da sularını denizlere boşaltamayan kapalı havza gölleri yaygındır . Bunlar içinde en büyüğü Tuz Gölü ‘ dür . </p>
<p>Tuz Gölü ( Koçhisar Gölü ) </p>
<p>•	Yerkabuğunun çökmesiyle oluşmuş tektonik göldür.<br />
•	Ortalama derinliği 1 m kadardır . En derin yeri Doğu’da 2 m yi geçer.<br />
•	Gölün ortalama yüzölçümü 1500 km  dir. Kışın<br />
 büyüyerek  1650  ye çıkar , yazın buharlaşarak 1400<br />
km  ye iner.<br />
•	Yazın tuzluluğu artarak % 329 oranını bulur.<br />
•	Yazın suların buharlaşmasıyla biriken tuz , yılda 100.000 ton kadardır. </p>
<p>Akşehir Gölü</p>
<p>Akşehir’in kuzeyinde yer alır , suları tuzludur. </p>
<p>Eber Gölü </p>
<p>Sultan Dağlarının kuzeyinde yer alır , suları tatlıdır .</p>
<p>Eğmir ve Mogan Gölleri </p>
<p>Ankara yakınlarındadır , suları tatlıdır. </p>
<p>NÜFUS VE ŞEHİRLER&#8230;</p>
<p>Bölgenin nüfus yoğunluğu Türkiye nüfus yoğunluğunun üzerindedir. Çünkü Ankara , Eskişehir , Konya , Kayseri ve diğer büyük kentler bölge nüfusunu arttırmıştır .<br />
Tuz Gölü civarında çorak topraklar nedeniyle nüfus yoğunluğu çok azdır. Km ye 5 insan düşer.<br />
Sulanan ovalar sık nüfusludur . Bölgenin kenarlarında bulunan yerleşme merkezleri nüfus yoğunluğunu arttırmıştır. </p>
<p>BÜYÜK KENTLERİ : </p>
<p>Yukarı Sakarya Bölümü Kentleri </p>
<p>ANKARA ( 2.235.035 ) : 13 Ekim 1923’te başkent olmuştur. Kent ve civarında şeker,çimento,bira,unlu ve şekerli gıda , traktör,madeni eşya, mobilya sanayi vardır .<br />
Dört büyük üniversitesi vardır . Ülkemizin kültür ve idari (yönetim) kentidir. </p>
<p>ESKİŞEHİR ( 346.765 ) : İç Anadolu’nun Marmara’ya açılan kapısıdır . Bölgenin önemli kültür , ticaret , tarım ve sanayi merkezidir. </p>
<p>Konya Bölümü Kentleri </p>
<p>KONYA ( 439.181 ) : Selçuklu Devletinin başkentidir. Türkçe devletin resmi dili olarak Karamanoğulları tarafından ilk kez burada kullanılmıştır .<br />
Mevlana Türbesi Konya’da turizmi canlandırmıştır . </p>
<p>KARAMAN ( 64.735 ) : 1989’da il merkezi olmuştur . Sarayönü civa işletmesi vardır.<br />
  Orta Kızılırmak Bölümü Kentleri </p>
<p>•	Kayseri<br />
•	Niğde<br />
•	Kırşehir<br />
•	Nevşehir<br />
•	Yozgat<br />
•	Çankırı<br />
•	Kırıkkale<br />
•	Aksaray<br />
•	Bor</p>
<p>Yukarı Kızılırmak Kentleri </p>
<p>•	Sivas</p>
<p>TARIM ÜRÜNLERİ : </p>
<p>•	BUĞDAY : İklim buğdaya elverişlidir. Sulanan toprak oranının azlığı alanları arttırmıştır .<br />
•	ARPA : Bira yapımı için sulanan verimli topraklara ekilir . Bu yönüyle endüstri bitkisidir.<br />
•	ŞEKER PANCARI : Ankara,Eskişehir,Kayseri,Konya ve Niğde illerinde üretilen pancar , 1 tarlaya genelde 2 yılda bir ekilir . Çünkü fabrikalar , her yıl değişik yörelerin pancarlarını alır. </p>
<p>HAYVANCILIK : </p>
<p>Büyükbaş Hayvancılık , bölgenin kuzey ve doğusunda gelişmiştir .Çünkü bu bölümler daha soğuk ve nemlidir . Selüloz oranı yüksek olan uzun boylu otlar büyükbaş hayvanların beslenmesini kolaylaştırır.<br />
Besicilik , şeker fabrikalarının yakınında yaygındır . Çünkü fabrikadan ucuza sağlanan pancar küspesi besicilik için önemlidir .<br />
Küçükbaş Hayvancılık , bölgenin güney ve batısında yaygındır . Kurak iklimin cılız  ve selüloz oranı düşük stepleri küçükbaş hayvancılığa elverişli olduğu halde büyükbaş hayvancılık için pek ekonomik değildir. </p>
<p>YER ALTI ZENGİNLİKLERİ : </p>
<p>CİVA : Konya – Sarayönü</p>
<p>TUZ : Tuz Gölü ve çevresi</p>
<p>KAYA TUZU : Kırşehir , Çankırı</p>
<p>KROM : Eskişehir , Kayseri , Sivas </p>
<p>LİNYİT : Eskişehir , Sivas </p>
<p>Bortuzu , Lületaşı , Amyant : Eskişehir</p>
<p>Çinko , Demir : Kayseri yakınları </p>
<p>TURİZM : </p>
<p>Ulaşımın gelişmesi bölgenin turizm potansiyelinin değerlendirilmesini sağlamıştır . </p>
<p>•	Ürgüp</p>
<p>•	Göreme</p>
<p>•	Ihlara Vadisi </p>
<p>•	Derinkuyu</p>
<p>•	Peri Bacaları</p>
<p>•	Kaplıca Suları </p>
<p>•	Erciyes Dağı </p>
<p>•	Mevlana Türbesi</p>
<p>•	Konya Yöresi </p>
<p>•	Hattuşaş</p>
<p>•	Gordion</p>
<p>•	Alacahöyük</p>
<p>Ve bunlar gibi bir sürü güzel , tarihi yerler tanıtmış bulunduğum İç Anadolu Bölgesinde yer almaktadır &#8230;<br />
KAYNAKÇA </p>
<p>SOSYAL BİLİMLER (AYDIN YAYINLARI )</p>
<p>İL İL BÜYÜK TÜRKİYE ANSİKLOPEDİSİ </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/ic-anadolu-bolgesi-genel-tanitim.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de Doğal Göller Ve Oluşumları</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/turkiye%e2%80%99de-dogal-goller-ve-olusumlari.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/turkiye%e2%80%99de-dogal-goller-ve-olusumlari.html/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 28 Jan 2010 18:38:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Bile]]></category>
		<category><![CDATA[Biri]]></category>
		<category><![CDATA[bu]]></category>
		<category><![CDATA[Buna]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Derin]]></category>
		<category><![CDATA[Gibi]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Ona]]></category>
		<category><![CDATA[Orta]]></category>
		<category><![CDATA[Pek]]></category>
		<category><![CDATA[Tuz]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>gÖller</category>
	<category>göller</category>
	<category>türkiye’de</category>
	<category>doğal</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12948</guid>
		<description><![CDATA[Göl:Karalar üzerindeki çukur alanların sularla dolması sonucu oluşan su birikintisidir. Türkiye’nin yeryüzü şekillerini çeşitlendiren ve ona daha da .ok güzellik veren varlıklardan biri de göllerdir.Memleketimizde büyüklü küçüklü çok sayıdaki göllerin yüzölçümü 9243 km² yi bulur. Bu göllerden 50’ye yakını 10 km² den daha büyüktür. Sayıları 70’i geçen, kimi zaman geçici gölcükler olarak daha da çok [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Göl:Karalar üzerindeki çukur alanların sularla dolması sonucu oluşan su birikintisidir. Türkiye’nin yeryüzü şekillerini çeşitlendiren ve ona daha da .ok güzellik veren varlıklardan biri de göllerdir.Memleketimizde büyüklü küçüklü çok sayıdaki göllerin yüzölçümü 9243 km² yi bulur. Bu göllerden 50’ye yakını 10 km² den daha büyüktür. Sayıları 70’i geçen, kimi zaman geçici gölcükler olarak daha da çok olanların yüzölçümü ise 250 km² ye yaklaşır.Türkiye’nin gölleri çok farklı büyüklükte ve derinliktedir. İçlerinde Van Gölü 3738 km² yüzölçümünde ve 100 m. ye yaklaşan derinlikte olanı bulunduğu gibi, yüksek dağlarda ve karstik bölgelerimizde orta ölçekli haritalarda bile gösterilemeyecek kadar küçük göller de vardır.Ancak, bu pek küçük göller içinde çok derin olanları da bulunmaktadır.Buna karşılık, yüzölçümü çok fazla görünen Tuz Gölü (1642 km²) gibi bazı büyük göllerde derinlik çok yerde 2 m. yi geçmez.Sadece Koçhisar kasabası güneyindeki bölümünde 10 m. ’ye yaklaşır. Bu durumuyla Tuz Gölü yılın uzun süren kurak mevsiminde çok çekilerek küçük bir göl ve yer yer tuzlu bataklıklar halinde kalır, yağışlı mevsimde yayvan çanağına yayılarak büyük bir göl görünüşü alır.Doğal göllerimiz,n bir kısmının ayağı vardır ve bu yol ile fazla suları denize ulaşmak üzere boşaltılır. Bir kısım göllerimizin ise ayağı yoktur ve fazla suları ya yayılmak suretiyle gölün büyümesine yol açar, ya da kenarları yüksek yerlerle çevrili ise göl seviyesinde belirgin kabarmalar olur.Böylece sözgelişi Sapanca Gölünün fazla suları çark suyunun yoluyla Sakarya’ya dökülerek gölün seviyesi normale yakın bulunurken, ayağı olmayan Van Gölünün seviyesi yükselmektedir.Gerçekten Van Gölü’ne oldukça kuvvetli dereler ve <span id="more-12948"></span>çaylar bolca su getirir, buharlaşma ise nispeten azdır.Bu yüzden gölün suları, özellikle son 100-150 yıl içinde yükselmiş.<br />
Türkiye Göllerinin Meydana Gelişi, çeşitli olaylara bağlı bulunarak, birbirinden farklı oluşlar gösterir.Göl sularının birikmesine yer veren çanak nasıl oluşmuş ise;göl de oluşması bakımından o soydandır:<br />
        	1-Tektonik Göller<br />
Gölün oluştuğu yerde daha önce bir yerkabuğu çöküntüsü olmuşsa, göl çanağının esası bu yol ile hazırlanmış demektir.Böyle yerkabuğu kırılmaları ve bükülmeleri yoluyla oluşmuş çanaklardaki göllere tektonik göller adı verilir.Her tektonik çöküntü yerinde göl bulunması gerekmez.Çünkü göl, birikebilecek suların bulunduğu ve bunların birikebileceği çanak biçimi şartının mevcut olduğu yerlerde oluşur.Böyle göllerin sayısı Türkiye’de çoktur (30 kadar göl böyledir).<br />
	2-Volkanik Göller<br />
Bir kısım göller de vardır ki, yanardağ püskürmeleri ve patlamaları sonunda meydana gelmiş bulunan çukurlarda (çanaklarda) suların birikmesinden doğmuştur:Krater gölleri, kaldera gölleri, maar gölleri gibi.Memleketimizde bu türlü göller de çoktur.<br />
	3-Buzul Göller    <br />
Bir kısım göller de vardır ki, bunlar geçmiş yakın bir devirde buzlar altında kalarak bu buzların yeri aşındırması ve oyması nedeniyle küçük çanaklar doğmuş buralarda sular birikerek gölcükler oluşmuştur.Türkiye’nin buzul aşındırmasına uğramış yüksek dağlarında bu göllerden çok sayıda vardır.<br />
	4-Karstik Göller  <br />
Kalker ve jips gibi eriyebilen taşların kalın tabakalar halinde bulunduğu yerlerde oluşmuş bulunan çanaklar içinde de suların birikmesi halinde çoğunca yanyana birçok göller teşekkül etmiştir ki, bunlar karstik göllerdir.Türkiye’de karstik göllerin sayısı çoktur.Hele yağışlı mevsimlerin ardından da bu olaylara yer veren bazı dağlarımızda bunlar geçici göller halinde sayılamayacak kadar çoğalır.<br />
	5-Set Göller       <br />
Birçok göllerimizde vardır ki,önleri herhangi bir şekilde bir set ile kapanmış bulunan ve böylece çanak şekline girmiş olan eski çukurluklar içinde suların birikmesiyle o gibi yerlerde çeşitli büyüklükte göller oluşmuştur.Bunlara setleşme gölleri denir.Türkiye’de sayıları çok olan böyle göllerin oluşmasında set işi gören engelin çeşidine göre farklı adlar verilir:Heyelan seddi gölü, alüvyonlu set gölü,lav seddi gölü,yapma set gölü gibi.</p>
<p>1-TEKTONİK GÖLLER:<br />
	Memleketimizin başlıca gölleri, yerkabuğunun çöküntülere uğramış ve bu yol ile geniş çanaklar biçimi almış yerlerinde suların birikmesinden doğmuş olup, sayıları büyükçe göl olarak ,20’den çoktur.Güney Marmara bölgesi gölleri (Kuş gölü,Ulubat gölü,İznik gölü), Simav,Acıgöl, Eğridir,Kovada,Ilgın, Beyşehir,Hazar,Tuzla,Yaygölü,Seyfe,Eber,Akşehir gölleri, esas çizgileriyle bu şekilde meydana gelmişlerdir.Van,Sapanca,Amik göllerinin temeli de böyle olmakla beraber, biraz aşağıda bunlar karma oluşumlu olarak belirtilecektir.<br />
	Kuş Gölü(Manyas gölü) 162 km² yüzölçümlü bir göldür.En uzun yeri 18,eni 10-12 km olup birkaç metre derinlikte (en derin yeri 10 metre) pek yayvan bir çanakta oluşmuştur.Bu nedenle göl seviyesinde ufak bir kabarma sonucu sular çevreye doğru hemen yayılır.Yine bu nedenle türlü mevsimlerde gölün yüzölçümü değişik değerler verecek şekilde daralır,genişler.Çevresi bu yüzden sazlık ve bataklıktır.Buralarda çok çeşitli kuşlar yaşar.Bundan ötürü burası kuş cenneti adı ile anılır.Buna bağlı olarak Manyas gölü adı yerine Kuş gölü denir.Bu çanak Gönen-Bursa uzun çöküntü alanındaki çukurluklardan biridir.Bu çöküntü alanı içinde  Gönen ovası,Kuş gölü çanağı, Ulubat gölü çanağı,Bursa ovası vardır. Gölü besleyen başlıca akarsu Balıkesir taraflarından inen Kocaçay’dır.Gölün deniz yüzeyinden yüksekliği 15 m. dir.Fazla suları Güneydoğu ucundan Karadere adıyla çıkar, Simav çayına doğru akar.Turistik bir göl olduğu kadar balık bakımından da zengindir.Balık iskelesi Sığırcık köyündedir.<br />
	Ulubat Gölü(Apolyont gölü), 136 km² yüzölçümlü bir göldür.Uzunluğu 24 km,genişliği 12 km, derinliği 2-3 m., en derin yeri 10m., denizden yüksekliği 5 m.dir.Bu yayvan çanaklı gölde yağışlardan sonra kabarma ve çukur yerlere taşkınlar olur,bu sıralarda gölün yüzölçümü 160 km² yi geçer.Kirmasti çayı ile beslenir, bir ayak ile suları Simav çayına dökülür.Gölde balık yoktur (yayın,sazan,turna…).Bir kısım köyler balıkçılıkla geçinir.<br />
	İznik Gölü, Gemlik körfezinin bir uzantısı görünüşünde, 308 km² yüzölçümlü bir göldür.Uzunluğu 32,genişliği 12 km. yüksekliği 85 m., derinliği 65 m. dir.Bu derinlik kuzey bölümünde 10-15 metre, güney tarafında 40-60 metredir.İznik gölü çanağı, batıda Gemlik körfezinden,doğuda Geyve-Pamukova çöküntü alanına kadar uzanan tektonik çukurlar dizisi içindedir.İznik gölü çanağı ile Gemlik körfezi arasında birinci ve üçüncü zaman tabakalarından oluşmuş dar bir eşik vardır.Şimdi bu eşiğin iki yanı alüvyonlarla çevrilidir.Buna göre, İznik gölü çanağı ile Gemlik körfezi çukurluğu birbirinden ayrı iki çöküntü alanı olarak aynı olaylarla doğmuştur.İznik gölünün beslenme alanı dardır.Çevredeki dağlardan göle inen derelerle kaynaklar gölü besler.Gölden Gemlik körfezine doğru açıktan bir çok gözelerden çıkar,sonra Garsak deresi ile birleşerek Gemlik körfezine dökülür.Bu tatlı sulu ve duru gölde çok çeşitli balıklar üremiştir.<br />
	Acıgöl, göller bölgesinde yüzölçümü 154 km² olan, birkaç metre derinlikte,en uzun yeri 25,eni 8 km,denizden yüksekliği 836 m. olan bir göldür.Çevreden inen küçük akarsularla beslenir. Az yağışlı bir çevrede bulunan bu gölün ayağı ve dışarıya akışı yoktur.Bu nedenle suyu tuzludur. Acıgöl,Büyük Menderes çöküntü hendeğine bir bölümündeki  çanakta oluşmuştur.Gölde yaz ve kış arasında önemli seviye değişikliği olur.<br />
	Eğridir Gölü, yüzölçümü 486 km²,uzunluğu 50,eni 3-15 km., derinliği en çok 17m. , çok yeri 5-10 m., denizden yüksekliği 916 m. olup,kuzey-güney uzanışlı büyük bir çöküntü alanının bir bölümündeki çanakta oluşmuştur.Biraz güneyindeki Kovada gölü (10 km. boyunda, 2 km eninde) de bu çevredeki dağlardan inen dereler ve gölün yakınından ve dibinden çıkan gür su kaynakları ile beslenir.Göl, kalın kalker tabakalarının   çok yaygın olduğu bir bölgede bulunduğundan bu çanağın oluşmasında karstik olayların bu arada yer altı akarsularının önemli yeri olmuştur.Bu göl,yerkabuğu çöküntülerinin esası hazırlandığı ve karstik erime olaylarının oluşmalara katıldığı iki büyük polyenin yani gülovanın (kuzeyde Hoyram,güneyde Eğridir) birbirine eklenmesinden doğmuştur. Gölün seviyesi son 15-20 yıl içinde kabarma göstermiştir.Gölün fazla suları güney ucundan çıkan bir ayak ile 10 km. güneyindeki ova Kovada gölüne dökülür.Bu ayak, bir iki km. enindeki Boğazova hendeğinden geçerek Kovada’ya ulaşır.Gölün kabarık zamanında Kovada gölüne bol su taşır, burada düdenlerden dibe iner.Böylece Eğridir çöküntü alanı, karstik yol ile yani suyutan delikleri yoluyla sularını yerlere boşaltan kapalı bir tekne iken,sonraları Aksu çayının bir kolu bu suları boşaltmaya başlamıştır.Elektrik üretiminde bölge için önemli yeri vardır.<br />
	Ilgın Gölü, Türkiye’nin çöküntü göllerindendir.İç Anadolu’nun bu düz kenarlı uzun gölü(boyu 16,eni 3 km,yüzölçümü 50km²,yüksekliği 1019m.) kuzey-güney doğrultusunda uzanan bir çöküntü hendeğinin bir bölümünde oluşmuştur.<br />
	Beyşehir Gölü,(650 km²,boyu 45,eni 20 km,yüksekliği 1121 m,derinliği 10 m. ’yi geçmez,tatlı sulu,Türkiye’nin üçüncü büyük gölü).Bozkır-Seydişehir-Beyşehir teknesinin bir bölümünde oluşmuştur bu büyük tekne Toros kıvrımları arasında kalmış.Üçüncü zaman göl tortularına yer vermiş yer kabuğunun buradaki çöküntü alanlarındandır.Gölün batı yanında kıvrım dağları uzanışına paralel kırılma yerleri de vardır.Buradaki sıra sıra adalar göl suları altında kalmış tepe uzanışlarıdır.Gölün fazla suları önceleri Suğla gölüne ve oradan da Çarşamba suyuna karışarak Konya ovasına doğru akardı.Şimdi Suğla gölünün yanından geçirilen kanal,gölü doğruca Çarşamba suyuna bağlanmıştır.Ancak, su çok fazla gelirse Suğla gölüne verilir.Konya ovasının sulanmasını düzenlemek için Beyşehir kasabası yanında bir refülatör yapılmıştır.Gölden çok miktarda balık tutulur bir kısmı tuzlanarak başka yerlere gönderilir.<br />
	Hazar Gölü,(85 km²,boyu 25,eni 5 km,derinliği 100 metreye kadar,yüksekliği 1248 m). 40 km kadar uzunluktaki bir çöküntü hendeğinin bir bölümündedir.Bu uzun çukur alan bu bölgedeki kıvrımlar eksenine paralel çöküntü yerlerindendir.Bu bakımdan oluşu Batı Toros göllerinin oluşlarını andırır.Hazar gölü dere ve kaynak suları ile beslenir fazla suları Dicle’ye boşalır.<br />
	Tuzla Gölü,(23 km²,boyu 8,eni 4 km,derinliği batı kıyılarında 10-15 m,denizden yüksekliği 1138 metre).Batı bölümünde kırılmaların bulunduğu bir çöküntü alanında oluşmuş çok tuzlu ve dışarıya akışı olmayan bir göldür.Kayseri’nin hemen kuzeydoğusundaki bu göl çanağına çevre dağlarından inen dereler, çok alüvyon getirmiş,bu nedenle bir yandan burada genişçe bir ova oluşmuş.Gölün bir yanı bataklık olmuştur.Gölün tuzundan faydalanılır,yazın bu gölün suları çok çekilir.<br />
	Yay Gölü,(yağışlı mevsimlerde çok genişleyerek 60 km’yi geçen kurak mevsimde çok çekilerek 20 km. den aşağıya inen bir göl ki,derinliği 1-2 metre,yüksekliği 1017 m).  Erciyes dağının güneyindeki çok büyük Develi ovasının (1000 km²) bir bölümünü kaplayan bir göldür.Bu ova, geniş bir çöküntü alanı olup, yay gölü ve bunu yaygın durumundaki şekli sayılabilen sultan sazlığı,bir çöküntü alanının bataklık-sazlık-göl halidir.Yay gölü,bu pek geniş çöküntü alanının en çukurda kalmış çok yayvan bir çanağındandır.<br />
	Seyfe Gölü,(15 km²,boyu 10,eni 4 km.,en derin yeri 5m., yüksekliği 1110 m.),Çiçek dağı dağlık alanı ile Kırşehir kütlesi arasındaki çöküntü alanının bir bölümünde oluşmuştur.Birkaç küçük dere ve kaynakla beslenen kapalı,tuzlu ve yazın çok çekilen bir göldür.<br />
	Eber Gölü,(genişlemiş zamanında yüzölçümü 125 km²,yazın en çekilmiş zamanında 15 km² ye iner,çanağı yayvan ve derinliği birkaç metreye kadar olup,yüksekliği 967 m.),Afyon-Akşehir arasında ve Sultan Dağları’nın önünde uzanan çok geniş çöküntü alanının bir bölümündeki yayvan bir çanak içinde oluşmuştur.Gölün çevresi geniş sazlık,bataklık ve otluklarla kaplıdır.Göl,Afyon taraflarından gelen Akarçay ve Sultan dağlarından inen derelerle beslenir. Kabardığı zamanlarda gölün fazla suları yakınındaki Akşehir gölüne dökülür.<br />
	Akşehir Gölü,(yüzölçümü kabarık zamanlarda sazlık ve bataklıklarla birlikte 332 km²’yi bulur, yazın çekilir,göl küçülür, 100 km² ye iner. 50 yıl kadar önce bu göl kuruyacak duruma bile gelmişti.Gölün en derin yeri 8m. kadardır. Yüksekliği 958 m. dir), yanındaki Eber Gölü gibi büyük bir çöküntü havzasının bir bölümünde oluşmuştur.<br />
	Tuz Gölü,(suların göl çanağını doldurduğu aylardaki yüzölçümü 1642 km²,normal zamanlarda 1000 km²,suların çok çekildiği kurak aylarda 200 km²,derinliği birkaç metre,doğu bölümünde 10 m.,denizden yüksekliği 925 m.),kırılmalara ve bükülmelere uğrayarak çanaklaşmış geniş bir çukur alanda oluşmuştur. Göl suları,bu pek geniş çukurlaşma alanının bir bölümünü örtmüştür. Gölün,geçmiş yakın devirlerde daha geniş olmuş bulunduğu sanılıyor.Tuz gölü,çevreden inen derelerle beslenir. Haritalarda Van gölünden sonra Türkiye’nin en büyük gölü olarak görünen Tuz gölü,gerçekte çok yayvan bir çanak içinde suların yayıldığı pek sığ bir gölden ibarettir.Yazları iyice çekildiği zaman Koçhisar güneyindeki Körfez ile gölün ortasındaki bazı derince yerlerden başka göl görünüşünde bir yer kalmaz.Böyle zamanlarda gölün az derin yerleri çatlaklarla dolu tuzlu topraklar olarak görünür.Çok tuzlu olan göl suları buharlaştığı zaman yerinde birkaç mm.den  20-30 cm. ye kadar türlü kalınlıkla tuz tabakaları meydana gelir.<br />
	Suğla Gölü,(sularla iyice örtüldüğü zaman yüzölçümü 165 km²,yaz sonlarında 30 km²,bazı yıllarda 10 km²,bazı yıllarda da kuruyacak hale gelir,derinliği birkaç m. kadardır.Yüksekliği 1040 m.). Bozkır-Seydişehir-Beyşehir çöküntü teknesinin güney bölümündeki yayvan bir çanakta oluşmuştur.Güneydeki göl girintisinde bulunan birçok su yutan  deliklerden (düdenlerden) göl sularının bir kısmı dibe dalar.Suğla gölü, Konya ovasını sulamak için bir rezervuar  görevi yapmıştır. Burada doğal bir göl durumu bulmak güçtür.Çok verimli topraklardır.<br />
	Burdur Gölü,(176 km²,boyu 30,eni 6 km,yüksekliği 845 m.), dağlar arasındaki geniş bir çöküntü alanının bir bölümünde oluşmuştur.Göl çanağının çevresinde yer yer faylar vardır.Dar bir eşik ile Isparta ovasında ayrılır.Burdur gölünün denize akıntısı yoktur.Bu yüzden suları  tuzlucadır.Göl çevreden inen çay ve derelerle beslenir.Derin yerleri vardır.<br />
	2-VOLKANİK GÖLLER:<br />
	Türkiye’de volkanik göller geniş yer tutar.Bu bölgelerde ki yanardağ faaliyetlerinden bir kısmı yakın bir geçmişte de sürmüştür.Bu nedenle henüz fazla aşınmalara uğramadan tazeliğini korumuş yanardağ şekilleri ve bu arada da krater,kaldera,maar gibi volkanik çukur şekiller yoktur.Bu çukurlardan bir kısmında sular birikerek göller oluşmuştur.Türkiye’de bunların sayısı çokçadır.Burada birkaç örnek verilecektir.<br />
	Nemrut Gölü,(yüzölçümü 13 km²,denizden yüksekliği 2247 m.)Türkiye’nin en büyük krater gölüdür.Gölün en uzun yeri 6, en geniş yeri 2 km. dir.Derinliği bilinmiyorsa da  çok derin olduğu sanılmaktadır.Göl, yağmur ve kar suları ve kaynaklarla beslenir.Göl sularının bir kısmının Nemrut Dağı’nın batı eteğindeki Gölbaşından yüzeye çıktığı sanılmaktadır.Bu dip akıntısı nedeniyle gölün suyu tatlı kalmıştır.Göl kışın donar.Nemrut gölü geniş ölçülü patlamalar sonucu meydana gelmiş 10 km. çapındaki patlama kraterinin (buna kaldera denir) üçte bir alanını suların kapladığı bir volkan gölüdür. Bu kalderanın (patlama kraterinin) çok yeri, daha sonraki püskürmelerle çeşitli volkanik maddeler ve bu arada lav akıntıları ile yer yer dolmuştur.Hemen her yanı dimdik ve renk renk kayalıklar halindeki yüksek yamaçlarla çevrilidir.Göl dağın yüksek yerlerinden birkaç yüz metre aşağıdadır.<br />
	Meke Tuzlası gölü:,İç Anadolu’da ki volkan göllerinden biridir.Dünyada nadir bulunur özellikte bir oluşması vardır.Karapınar kasabası yakınındaki bu göl, halka biçimindedir.Bu çevrenin volkan malzemesiyle örtülü platosundaki büyük bir kraterdir.Çapı 800 m.yi geçer.Platodan olan derinliği 30 m.dir.Bu kraterin ortasında yine volkanik bir tepe yükselmiştir. İşte göl bir halka biçiminde bu tepeyi çevirmiştir. Suyu tuzludur ve çokça tuz elde edilir.Göl derin değildir.<br />
	Acıgöl:,Meke Tuzlası gölünün hemen yanındadır.Çapı 700 m. olan bir kraterdir. Çevresindeki platodan 70 m. derindedir.Gölün çok derin olduğu sanılmaktadır. Suyu acı ve tuzludur.<br />
	Acıgöl:,Nevşehir ilinde eski adı Dobada olan bucakta,çapı 500 m. olan bir krater gölüdür. Suyu acı ve tuzludur.Dibinden gazların da çıktığı su kaynakları vardır.Kraterin derinliği 50 m. kadardır.<br />
	Gölcük:,Isparta yakınında bir krater gölüdür.Yüzölçümü 1 km² kadardır. Bu çukurluk geniştir (1.5 km. çapında). Patlama krateri özelliğindedir ve göl çevresinin çok yerinde göl yüzünden 150 m. yükseklikteki volkan külleri ve tüfleri halinde yığılmıştır.Göl kenarının bir bölümünde taşlaşmış dolu tanelerini andıran, çok sert, yuvarlak ve ceviz iriliğinde kat kat volkan taşları yığıntıları vardır.Göl, yağmur suları ve kaynaklarla beslenir.Gölün suyu çevredeki kumlar arasından sızar.Bir tünelden geçirilen sularla Isparta’nın su ihtiyacında kullanılır.</p>
<p>	3-BUZUL GÖLLERİ<br />
	Türkiye’nin yüksek dağlarında buzul gölleri çoktur.Bunlar ya bu dağların üst yamaçlarında yan yana ve üst üste sıralar halindeki küçük çanakların sularla dolması ile oluşmuşlardır ki, bunlara buz yalağı gölü denir veya buzulların koparıp sürüklemiş ve bir yerde yığmış bulundukları taş yığınlarının (morenlerin) gerisindeki çanaklarda suların birikmesi ile göl meydana gelmiştir. Böyle göllere de moren seddi gölleri denir.Yüksek dağlarımızda bunlardan her ikisi de küçük çanak şekilleri ve göller olarak görülür.Çoğunca büyüklükleri 1 ile 20 dönüm kadardır.Derinlikleri birkaç metreden 50-60 m. ye kadar olanlarına varıncaya dek çeşitlidir.Her biri dağlarımızın yüksek yamaçlarına serpilmiş bulunan bu inci gibi göllerin çanakları, yakın bir jeolojik geçmişte (Dördüncü Zamanın ilk yarısında) buzul oymaları ve setleşmeleri ile oluşmuşlardır.<br />
	Türkiye’nin buzul gölleri,başlıca şu yüksek dağlardadır:<br />
	Hakkari dağlık bölgesinin Cilo dağları (şimdi bu dağların adına Buzul dağları denilmektedir),bunun hemen doğusundaki Sat dağları, Hakkari kuzeyindeki Karadağlar,Süphan dağı,Doğu Karadeniz dağları ve özellikle Kaçkar dağları, Munzur dağları,Orta Torosların Ala dağları, Bolkar dağları,Bunların kimisinde yan yana birkaç göl görülür.Kimisinde buz yalağı çukurları varsa da, bir yanları açılmış olduğundan çanak biçimini kaybederek göl oluşamamış veya varsa boşalmıştır, kimisinde de tek tek göller vardır.<br />
	Cilo,Sat,Karadağ:Memleketimizde buzul göllerinin çok olduğu yerlerden biri Hakkari dağlık bölgesinin yüksek dağları ve bu arada Cilo dağı (Buzul dağı),Sat dağı ve Karadağ’dır. Buralarda kimisinin arkaları kayalık ve dik yamaçlı,dipleri derinde,kimisinin önleri molozlarla çevrili az derin olan birçok göller vardır.Sayıları 15 den fazladır.Bu göllerin çoğu 2800 m. den daha yüksek yerlerdedir.<br />
	Kaçkar dağları:Doğu Karadeniz dağlarının en yüksek bölümü olan bu dağların (3937 m.) kuzeye bakan yamaçlarında bol yağış ve elverişli bakıcak şartları bulunduğundan, günümüzde burada 3 büyücek buzul (her biri 1 km.) ile geniş bir şekilde doruklardan 3000 m. aşağılara kadar kalıcı karlar alanları vardır. Buradaki buzullar 2850-3000 m. aşağılara sarkmışlardır. En yakın jeolojik geçmişte (Diluvial devirde) bu dağlarda kalıcı karlar sınırı bugünkünden 500 m. daha aşağılara iniyordu ve kilometrelerce uzunlukta buzullar oluşmuştu. Bu soğuk ve günümüze göre daha bol yağışlı çağdan sonra, kalıcı karlar ve buzullar yükseklere çekildi. Böylece o devirde buzulların aşındırıp işlediği birtakım çukurluklar,buzul vadileri, hörgüçkayalar, bugün taze şekilleriyle görülür. Şimdi böyle yerler buzlarla örtülü olmayıp çanak biçimli yerlerinde (buz yalaklarında) sular birikerek küçük küçük  göller oluşmuştur.Bu göllerin oldukça derinleri vardır.Sayıları bu dağlarda 15’i bulur,daha güneydeki yüksek göllerle birlikte bu sayıyı da geçer.<br />
	Gelyana Gölü:Hakkari dağlık bölgesinde (3000-4000 m.) buz aşındırmaları ve oymalarıyla oluşmuş, güzel görünüşlü küçük dağ göllerinin sayısı 15’i bulur.Burada bunlardan birini örnek olarak verelim. Büyük Cilo buzulunun hemen kuzeydoğu yanındaki Gelyana gölü.<br />
	Temelde çok sert taşlar (radiolaritler) bulunmakta, gölün yerleştiği derin çanak bu taşlar içinde kazılmış olmaktadır. 3100 m. yükseklikteki buzlar alanlarından yazın akan sular gölün (yüksekliği 2950 m.),3 yanı çağlayanlı ki ,gölü besleyen sular bunlardır.Yüksek dağdaki bu doğal ve görkemli manzarayı başka yerlerde görmek oldukça zordur.Bu nedenle de turistik değeri çoktur.<br />
	Munzur Dağları:Yükseklik 3000 m. yi geçen Munzur Dağları’nda ve çevresindeki başka yüksek dağlarda kalıcı karlar bulunduğundan ve buz aşındırması da olduğundan, buz yalağı ve moren gölü özelliğinde birkaç küçük göl vardır.<br />
	Orta Toroslar:Orta Torosların Aladağların da (3000-3800 m.) buzul alındırması ve moren yığılması ile oluşmuş,çok yükseklerde küçük buzul gölleri vardır.Burada Demirkazık doruğunun (3726 m.) çevresinde iki küçük göl (Çağılın göl adı ile anılır) ile biraz daha güneydoğu da yedigöller adı ile birkaç göl, bu doruğun kuzuyendi iki göl (Alagöl,Gökgöl) bu türlü göllerdendir. Orta Torosların Bolkar dağlarında da birkaç küçük göl vardır ki, bunlarında bu çeşit göllerden oldukları anlaşılmaktadır.<br />
	Bingöl Dağları:Bu arada Bingöl Dağlarının (3250m.) kuzeye bakan yamaçlarında da yer yer kar yığılması ve bunun sonucu olarak aşınmaya elverişli yerlerinde birçok yayvan çanakların kar sıyırmasından doğmasıyla “Kar yalağı gölleri” oluşmuş bulunmalıdır.<br />
	4-KARSTİK GÖLLER<br />
	Türkiye’de kireç taşı (kalker) ve alçı taşı (jips) gibi eriyebilen taşların çok yer tuttuğu bölgelerde erimelerle oluşmuş çanaklardan suların birikmesiyle göller doğmuştur ki, bunların sayısı çoktur.Bunlar memleketimizin kimi yerlerinde yan yana toplu halde bulundukları gibi kimi yerlerinde de tek tek bulunurlar.En yaygın oldukları yerler Batı Toroslar,Orta Torosların bazı yerleri, İç Anadolu’da Obruk Gölleri alanları ve Sivas bölgesidir.Bunların dışında da karstik göller yer yer ve tek tek vardır.Bu göller dolin, düden, obruk, polye gibi karstik çukurlarda suların birikmesinden doğmuşlardır. Bunların kimisi devamlı göldür,kimisi geçici göldür, kimisi de bataklık ve geçici bataklık özelliğindedir.İçlerinde derin olanları bulunduğu gibi, derinliği birkaç metreden çok olmayanları da vardır.Çoğunun dipten sızıntı yeri veya yerleri vardır.Bu yüzden bu türlü göllerde seviye oynamaları, başka göllere göre, daha çok olur.Böyle göllere yer olmuş çanakların toplu halde bulundukları dağlarda yağmurlar ve kar erimeleri mevsimlerinin hemen ardından birbiri ardından çok sayıda gölcükler belirir. Bir süre sonra bunlar çekilir veya büsbütün kuruyarak çanaklar aylarca susuz kalır.Bu göl çanaklarının bir kısmı, özellikle büyükçe olanları, yalnız karstik erimelerle değil aynı zamanda yer kabuğu çöküntüleri de eklenerek oluşmuşlardır. Böyle yerlerde göl suları, çanağın bir bölümünü örtmüş bulunur, mevsimlere göre genişler veya daralır. Böyle çanaklara bu nedenle gölova (polye) denir.Böyle göllere de gölova gölü (polye gölü) adı verilir.<br />
	Türkiye’de polye göllerinin sayısı az değildir. Göller Bölgesi adı verilen geniş bölgede bunların güzel örnekleri vardır.Kestel gölü,Elmalı gölleri,Söğüt gölü,Avlan gölü, Eğridir gölü, Kovada gölü,Beyşehir ve Suğla gölleri bu türlü oluşlar gösterir.Korkuteli ile Bucak arasında 60 km. uzunluk gösteren ve çok girintili çıkıntılı bir biçimi bulunana bu ovalar tüm yönleriyle yer kabuğu çöküntüleri ve karstik olayların birlikte oluşturdukları büyük çanaklardır.Bu çanaklar topluluğunun dışarıya akışı olmayıp, dipteki deliklerle (düdenlerle) sular derinlere iner.Burdur-Antalya yolu bu ovalardan geçer. Bu ovaya doğru çevredeki geniş alanlardan bir çok akarsular iner, yer yer göl haline toplanırlar.Buradaki göl, bu polyeler topluluğu içinde geçici bir göldür.Dere suları ve büyük kaynakların suları ovaya yayılarak bir göl görünüşü belirmiştir.Bu sular çekilince gölün dibi açığa çıkar veya yerinde bir gölcük kalır.Buraya derelerle inen ve ovayı örten suların çoğu suyutan delikler yoluyla dibe inerler. Ova dibinde ve kenarlarında on kadar suyutan yer (düden) varsa da derelerin bol su getirdiği mevsimlerde yeterince suları çekmediklerinden bu deliklerde ovanın sular altında kalmasını önleyemezler.Kestel göl ovasındaki en büyük su taşkını 1931 yılı Mart ayında olmuş,buraya 15 gün kadar çok bol su akmış, düdenler bu suları yeterince dibe çekemmiş,sular ovaya yayılmıştır. O yıl ovada 55 km² yüzölçümünde ve derin yerleri 6 metreyi bulan geniş bir göl belirmiştir. Pek çok arazi sular altında kalmıştır.Bundan sonra sular çekilmeye başlamış ancak 15 ay sonra sular çekilebilmişti.Kestel gölovasındaki  bu türlü taşkınlardan sonra ovanın insan eliyle düzenlenmesi gerekmiş, suyu dibe çeken düdenler temizlenmiş, buralara uzanan kanallar açılmış, böylece derelerin getirdiği bol suların ovaya yayılarak göl haline gelmeden bu kanallar yoluyla düdenlere geçmesi sağlanmıştır.<br />
	Yine bu bölgedeki Avlan gölü de benzer bir oluşma gösterir.Elmalı çöküntü alanındaki girintili çıkıntılı ovalar topluluğunun güney bölümünde 16 km² lik, derinliği pek az bir göl oluşmuştur ki, Avlan gölü adı ile anılır.Burada dibe dalıp kaybolduğu delikler vardır.Çevreden gelen dere ve kaynak sularını bu delikler yutar.Bu göl gittikçe küçülerek bugün yerini tarlalara bırakmaya başlamıştır.<br />
	Konya bölgesinde Düden gölü ve Obruk gölü adı ile anılan göllerde karstik olaylardan doğmuştur.Bunlar nispeten küçük ve derin göllerdir.Burada Ereğli şehrinin batısında bulunan Düden gölü, gerisi kalker kayalıkları ile çevrili, sularının dipten sızdığı derin bir küçük göldür.Bu gölü yakınındaki geniş Akgöl sazlık-bataklık alanının suları, çakıl ve kumulların arasından sızarak besler.Tuzgölü güneyindeki bölgede kalkerler içinde açılmış, huni biçimde derin çukurlukların dibinde oluşmuş küçük göller vardır ki, bunlar Obruk gölü adı ile anılırlar.Bu göller bulundukları arazide 20-50 metre aşağıdadırlar.Derinlikleri çoğunca 30-100 metre kadardır.Bunlar, yer altı sularının yüzüne rastlayacak derecede verimleşmiş yerlerde ki gölcülerdir.Yer altı suları ile beslenirler.Tek tek oluşmuş bulunan bu küçük göllerden ikisi de Karapınar’ın kuzeybatısındadır. Çıralıgöl ve Kurudeniz.Bunlardan Çıralıgöl 300 m. çapında 80 m. derinliğindeki bir çukurun dibindedir.Bu çukurun kenarları çok diktir.Görünüşü güzeldir.Kurudeniz’de buna benzer.Yine Çumra güneyindeki Timras gölü de bunlardandır.250-300 m. çapında, 30 metre derinlikte bir gölcüktür.Gölün yüzü  ova seviyesinden 20 m. aşağıdadır.Bu bölgede bu göllerden daha birkaç tane vardır.Kırşehir ilinde Mucur kasabasının 10 km. doğusundaki Obruk gölü adı ile anılan bir göl vardır.Çapı 100 m., 50 m. derinlikte olan bu gölün oluşu da bunlara yakınlık gösterir.<br />
	Türkiye’de alçıtaşının geniş yerler tuttuğu bölgelerde bu taşın erimesinden doğmuş çukur şekiller ve böyle çanaklarda oluşmuş göller de vardır. Bunlar, en çok Sivas-Zara-Ulaş arasındaki bölgede ve Çankırı-Sungurlu arasında bulunmaktadır. Bir kısmı devamlı, çoğu geçici olarak sayıları çok bulunur. Ancak, alçıtaşı (jips), kireçtaşına göre  daha çabuk eridiğinden, buralarda oluşmuş bulunan karstik şekiller asıl biçimleri daha çabuk silinmiştir. Bununla beraber içerisinde göl oluşmasına yer vermiş bulunan çanak gölü, Batı Lota gölü, Doğu Lota gölü ve Demiryurt gölü ile Ulaş gölleridir. Bunlar çok yerlerinde ancak birkaç metre derinlikte küçük göllerdir. Çankırı-Sungurlu arasında da böyle kümelenen göller vardır. Yazın bu göller tuz ve jips tabakaları durumuna geçerler.<br />
	5-SET GÖLLERİ<br />
	Türkiye’de bu türlü göllerin hem sayıları çoktur, hem de oluş tarzları farklıdır. Ancak, hepsinde ortak olan bir taraf vardır ki, o da herhangi  çukur bir yerin bir bölümü, herhangi bir şekilde tıkanarak geride bir çanak belirmiş olması, böyle bir çanağın içinde suların birikerek göl olmuş bulunmasıdır. Böyle göllerin çok büyükleri bulunduğu gibi (Van gölü), pek küçükleri de vardır. Yine böyle göller, doğal olaylarda oluşmuş bulundukları gibi, insan eliyle de meydana gelmişlerdir. Bu doğal oluşları ve suni setleri birbirinden ayırt etmeye çalışarak, birincilere “Set gölleri”, ikincilere “Baraj gölleri” demekte fayda umulur. Set gölleri için heyelan seddi, birikinti konisi seddi, delta seddi, akarsu set gölleri, dil seddi, lav seddi, volkan seddi olarak çeşitli sertleşmeleri ve bunun sonucu göl çanaklarının meydana gelişini belirtmek gerekir. Bunların Türkiye’de güzel örnekleri vardır. Sun’i setlerin (barajların) ise çeşitleriyle meydana getirilmiş çanaklarda sun’i göller (bunlara gölet denilmektedir.) oluşmuştur. Şimdi bunların belli başlı örneklerinden kısaca söz edelim.<br />
	Heyelan, türlü büyüklükteki kayaların ve tabakaların yamaç-aşağı kaymaları olayıdır. Bu kayan kütleler birkaç bin m³ olabileceği gibi, birkaç yüzbin m³, hatta milyonlarca m³ olabilirler. Yuvarlandıkları yer vadinin dibine doğru olursa o kesimde bir set yaparlar. Bu set, kayan kütlenin büyüklüğüne göre yüksek olur. Bu seddin gerisinde pek kısa bir süre içinde (bazen bir iki saatte bir çanak belirmiş olur. O vadiden daha önce geçmekte bulunan derenin veya çayın suları bu çanağı doldurur, göl olur. Böyle bir olay Trabzon ile Akçaabat arasındaki Sera deresi vadisinde olmuştur: 1950 yılının başlarında bu vadinin yamacında bir heyelan olmuş, kayan enkaz 650 m. boyunda, 350 m. eninde, vadinin biçimine uyan bir göl olmuştur.Sonra göl suları seddin bir yerinden taşmış yatağı derinleştirmiş, gölün suyunu boşaltmaya başlayınca göl biraz küçülmüştür.Şimdi orada bir göl yine vardır.<br />
	Tortum gölünün meydana gelişi de, çok daha eskiden, benzer şekilde olmuştur.Yine kuzeybatı Anadolu’da heyelan gölleri özelliğinde ve Yedigöller adı ile de bir kısmı anılmakta olan küçük göller vardır.<br />
	Memleketimizde birikinti konilerinin hızlı oluşması ile de göl çanakları belirmiş, küçük göller doğmuştur.Bu türlü göl oluşunun iki örneği Ankara şehrinin hemen güneyindedir. Elmadağı’ ndan inen derelerin sürüklediği bol miktardaki kum, çakıl gibi taş parçaları eski bir vadide yer yer birikinti konileri biçiminde yığılmış, gerilerinde şimdiki Eymir gölünün ve Mogan gölünün (Gölbaşı gölü) çanakları belirmiştir. Bu çanaklar 5-10 m. derinliktedir ve göllerin uzanışı bir vadi uzanışına uyar.<br />
	Türkiye’de birçok delta gölleri vardır. Bu türlü göller, alüvyonları denize sürükleyen akarsularla, bu tortuları kıyı boyunca başka bir yere taşıyıp yığan deniz akıntılarının birlikte işlemelerinden doğmuştur. Böyle göller oldukça gelip geçici olaylardandır. Kızılırmak, Yeşilırmak, Seyhan, Ceyhan, Göksu, Büyük Menderes, Küçük Menderes deltalarında böyle göller vardır. Bunların bir kısmı günümüzde de oluşmaktadır.<br />
	Türkiye göllerinden bir kısmı da çok düzleşmiş ve akış hızı zorlaşmış bulunan ırmak yataklarında, akarsu kollarının asıl ırmağa karıştıkları yerde, alüvyon yığıntılarının artması ile oluşmuş alanlarda belirmiştir. Aşağı Meriç ve Aşağı Sakarya boylarında böyle küçük ve derinliği az göller vardır.Bu arada yine alüvyon setlerinin oluşmasından doğmuş, başka göl örnekleri de vardır ki, bunlardan biri Marmara gölüdür.36 km² lik ve derin olmayan bu göl, Gediz çöküntü hendeğinin bir bölümünde, alüvyon setleriyle çevrili bir çanakta meydana gelmiştir.Benzer göl oluşlarından birini de Hatay’da ki Amik gölünde görmek mümkündür.Bugün 61 km² lik ve deniz yüzünden 81 m. yüksekte, sadece birkaç metre derinlikteki bu göl, çok uzun çöküntü hendekleri dizisinin bir bölümü olan Amik ovasının bir parçasında oluşmuştur.Gölün yeri tektonik bir çöküntü alanının bir bölümü olmakla beraber gölün oluşmasında Amanos dağlarından inen derelerin ve Asi nehrinin ovanın güneybatı tarafında meydana getirdikleri alüvyon setlerinin önemli yeri oluşmuştur.Yine bu arada mecraları çok düzleşmiş, eğimleri pek azalmış olan  ırmaklarda meydana gelmiş bulunan kıvrıntılı biçimindeki menderes şekillerinde yığılmalar ve zaman zaman beliren ırmak kabarmaları sonucu menderes halkalarının kopmasından doğmuş göller çoktur. Bunlar at nalı biçiminde olup, ya sürekli göl halinde kalır veya çoğunca geçici göl durumunda bulunurlar. Böyle göllere “akmaz” veya “kopmuş menderes gölü” denir.<br />
	Amik Gölü:<br />
	Bu göl, büyük bir tektonik çöküntü bölgesinde oluşmuş, önü ve yanları derelerin sürükleyip yığdığı birikinti setleri ile çevrili bir çanakta yerleşmiş bir set gölüdür. Bu yayvan çanakta oluşan Amik Gölünün yüzölçümü yağışlı ve kurak mevsimlere göre çok değişik olmuştur. Kabarma ile çekilme dönemi arasında 2 metre kadar fark vardır.<br />
	Amik Gölü, çevreden gelen çay ve derelerle (Karasu, Afrin gibi) beslenir, fazla suları gölün 13 km boyundaki ayağı (buna Küçük Asi veya Karadere denilmektedir) ile Asi nehrine boşaltır. Ancak, gölün oluşmasında başlıca etken olan Karadere boyundaki setlerin (birikinti konilerinin) oluşmasının her yıl sürmesi, çok az eğimli olan Karadere’nin (gölün ayağının) derinleştirilmesi gerekmiş, DSİ (Devlet Su İşleri) idaresi, 45-50 yıl önce bu işe girişmiştir.Böylece yağışlı mevsimlerde göl sularının çevreye taşması, buralarda geniş bataklıklar, sazlıklar oluşması, önlenerek, tarıma elverişli verimli topraklar elde edilmiştir.<br />
	Yine akarsu biriktirmeleriyle oluşmuş göl çanakları arasında eski körfezlerin zamanla göl çanağı durumuna geldiğini gösteren çeşitli örnekler de vardır. Sapanca, Bafa, Köyceğiz, Ova gölleri bunlardandır. Bunlardan Sapanca gölü aslında bir çöküntü hendeği olan İzmit körfezinden alüvyon birikmeleri nedeniyle ayrılmış bir çanakta oluşmuştur. 40 km² lik 16 km. boyunda en geniş yeri 6 km., derinliği 50-60 m. olan bir göldür. Bugünkü göl çanağı ile körfez arasındaki bölüm, güneyden ve kuzeyden inen derelerin sürükleyip yığdığı bol alüvyonların birikmesiyle geniş bir set haline gelerek şimdiki göl çanağını denizden ayırmıştır. Gölün fazla suları zamanla bir ayakla Sakarya’ya akmış, bugün göl tatlı sulu bir özellik almıştır. Bafa gölü de benzer şekilde eski bir körfezin önünün alüvyon seddiyle kapanmasından doğmuştur. Bafa gölünün şimdiki yeri, daha tarih çağlarında gemilerin işlediği bir körfez iken, Büyük Menderes ırmağının bu körfez önünde yığıntılar yapması ile eski körfez, göl çanağı biçimine girmiş, körfez, göl olmuştur. Burada şimdi 60km² lik, 16 km boyunda 5-6 km. eninde, oldukça derin bir göl vardır. Benzer bir oluşma gösteren göllerden biri de Köyceğiz gölüdür. Çok eskiden bu gölün yerinde bir körfez uzanırken alüvyon setleriyle ayrı bir çanak durumuna gelmiş, burada 54 km² lik ve 25 m. derinliğinde bir göl doğmuştur.<br />
	Türkiye göllerinin bir kısmı da  körfezlerin ağzında, dar bir şekilde kıyı kordonlarının oluşmasından doğmuştur. Göllerin bu şekilde meydana gelişlerinde kıyı akıntılarının, körfez ağızlarına gelen kum, çakıl, kil gibi ufak taş parçalarını uzun diller biçiminde tortulamalarının önemli yeri olmuştur. Böyle göllerin örnekleri Küçük Çekmece, Büyük Çekmece,Terkos göllerinde görülür.Bunlar eski birer körfez iken önlerinde veya daralan yerlerinde kıyı dilleri bir set halinde gelişmiş ve göl biçimine girmişlerdir. Böylece Küçük Çekmece gölü 16km² (derin yerleri 20 m.), Büyük Çekmece gölü 11 km² (derin yerleri 4 m.), Terkos gölü 24 km² (derinliği 11 m.) birer kıyı dil seddi gölü olmuşlardır.<br />
	Türkiye’de lavların akışları sırasında, çukur yerlerde set yapmaları ile lav seddi gölleri oluşmuştur. Bunlar arasında Erçek, Nazik, Haçlı (Bulanık gölü), Balık ve Çıldır gölleri vardır. Van gölünün doğusundaki Erçek gölü (92 km², en derin yerleri 10-15., suyu tuzlu), Dördüncü zamanda beliren lav akıntılarıyla önü kapanmış olan bir çanakta oluşmuştur. Bugün bu gölü, hemen kuzeyinden geçen ve Van gölüne dökülen  karasuyun vadisinden 1 km. genişlikte ve 100 m. yüksekliğinde bir lav yığıntısı ayırmıştır.<br />
	Van gölünün batısındaki Nazik gölü (47 km², derinliği 30-50 m. suyu tatlı ve duru, yüksekliği 1816 m., kışın üzerinden arabalar geçecek kadar donar) ile bunun kuzeyindeki Bulanık veya Haçlı gölü (16 km², suyu tatlı) de önleri lav akıntılarıyla kapanmış eski çukurluklarda suların birikmesinden doğmuştur.<br />
	Lav seddi göllerinin önemlilerinden biri de Ağrı dağının batısındaki volkanik arazide oluşmuş bulunan Balık gölüdür. Yüzölçümü 30 km², derinliği çok (sanıldığına göre 100 m. den fazla), yüksekliği 2250 m. olan ve kış boyunca donan bu güzel görünüşlü göl de, hemen güneyindeki volkanik dağlardan inen lavların set yapacak şekilde eski bir çukurluğu kapamasıyla oluşmuştur: Geride çanakta sular birikmiş, böylece bu uzun (11 km.) ve derin göl doğmuştur. Göl çevreden inen derelerle ve kaynaklarla beslenir, fazla suyu Doğubeyazıt yönüne doğru bir ayakla akar. Önemli bir enerji kaynağı ve bol alabalık üreyen bir göldür.<br />
	Doğu Anadolu’nun büyük göllerinden biri de Kars’ın kuzeyindeki Çıldır gölüdür (118 km², en derin yerinin 130 m. olduğunu sanılıyor, yüksekliği 1959 m. suyu tatlı, bütün kış donar).Bu gölün  çanağı, Çıldır ovası seviyesindeki bir çukur düzlüğün lav akıntıları ve moloz yığıntıları etkisiyle bir yanında kalmış bir bölümdür.Bu çanakta sular birikerek bu göl oluşmuştur.<br />
Yine set meydana gelmesinden doğmuş göllerin arasında volkan seddi gölü örneği de vardır ki, bu da Türkiye’nin en büyük gölü olan Van gölüdür. Yüzölçümü 3738 km², en derin yerleri güney bölümünde 100 m., en uzun yeri 125 km., en geniş yeri 90 km., denizden yüksekliği 1646 m. dir. Çok girintili çıkıntılı kıyıları bulunan, birçok yerlerinde yüksek kıyılarla çevrili olan Van gölünü, çevrenin yüksek dağlarından inen 10 kadar dere ve çay besler. Gölün dışarıya akan bir ayağı yoktur. Bu nedenle de gölün suları tatlı olmayıp acı,tuzlu ve sodalıdır (%22 den çok). Van gölünün eski bir koy’u iken, önü alüvyon seddi ele kapanarak buradan ayrılmış bulunan Arın gölü veya şimdiki adıyla Sodalı- göl’den (13 km²) yazın bol miktarda soda elde edilir. Van gölünün seviyesi ilkbaharda ve yaz başlarında kabarır, güze doğru 30-50 cm. kadar çekilir. Yüksekliği 2-3 m. yi bulan dalgaları, yolcu ve yük taşıyan gemileri, iskeleleri, yarımadaları, adaları, koy ve körfezleri ve bütün görünüşüyle Van gölü, bir küçük denizi andırır. Her yönüyle turistik ve ekonomik değeri büyük olan bir göldür.<br />
Van gölü, Nemrut Volkan dağının, daha eski bir büyük çöküntü çukurluğunun ortasında yığılarak yükselmesiyle, bunun gerisinde kalarak oluşmuştur. Şimdiki Muş ovasını (yüksekliği ortalama 1400 m.), Van gölünün bulunduğu çanağı ve Nemrut dağının yayıldığı yerde yaklaşık olarak 6-7 bin km² lik eski bir büyük çanağın bir yerinde, şimdiki Nemrut dağı bir yanardağ olarak yığılmaya başlamış, böylece bu eski büyük çanak ikiye ayrılmış, doğu bölümünde akış olmadığından Van gölü oluşmuştur. Bugün de dışarıya akışı olmayan kapalı bir havza özelliğindeki Van gölü çanağı ve burayı besleyen akarsuların toplandığı çevre (buna Van gölünün yağış alanı veya su toplama alanı denir), 16000 km² lik geniş yerleri tutar. Bu genişliği ile bu kapalı havza, Türkiye’nin İç Anadolu kapalı havzasından sonra ikinci gelir.<br />
Ayağı olmayan Van gölünde su seviyesini, bu çanağa dökülen sular ve buharlaşma düzenlediğinden, uzunca süreler içinde, bu faktörlere bağlı olarak gölün yüzü zaman zaman yükselmiş veya alçalmıştır. Bunun da göl kenarındaki yerleşme yerleri üzerinde etkileri olmuş, böyle yerlerde yer değiştirmeler yapmak bile gerekmiştir. Göl yüzünün son yükselmesi 19. yüzyılın ortalarından sonra başlamış ve günümüze kadar sürmüştür. Kabaran göl suları, kıyıdaki alçak yerleri örttüğünden, böyle yerlerde oturanlar gerilerde yerleşmek zorunda kalmışlardır. Bunun bir örneği Erciş kasabasında olmuştur. Eski Erciş kalesinden yalnız yıkık duvarlar ve bazı yapılar kalmış, kasaba gölün şimdiki kıyısından 4 km. içeride ve göl yüzünden 25 m. yüksekteki eski köylerin yerinde gelişmiştir. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/turkiye%e2%80%99de-dogal-goller-ve-olusumlari.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ege  Bölgesi</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/ege-bolgesi-2.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/ege-bolgesi-2.html/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 27 Jan 2010 18:22:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[9f]]></category>
		<category><![CDATA[Alm]]></category>
		<category><![CDATA[Aras]]></category>
		<category><![CDATA[B1]]></category>
		<category><![CDATA[bu]]></category>
		<category><![CDATA[C3]]></category>
		<category><![CDATA[C4]]></category>
		<category><![CDATA[C5]]></category>
		<category><![CDATA[Denizli]]></category>
		<category><![CDATA[Edremit KöRfezi]]></category>
		<category><![CDATA[Ege Denizi]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Izmir]]></category>
		<category><![CDATA[Kalan]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara]]></category>
		<category><![CDATA[Nde]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>
		<category><![CDATA[Yle]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>bölgesi</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12936</guid>
		<description><![CDATA[85.000km2 dolayındaki yüzölçümüyle Türkiye topraklarının yaklaşık %11’ini kaplayan, kuzeyde Marmara Bölgesi’ne, doğuda İç Anadolu Bölgesi’ne, güneydoğuda Akdeniz Bölgesi’ne komşu olan bölgemiz batıda da Ege Denizi’yle çevrilidir (adını komşu olduğu denizden alır). Marmara Bölgesi’yle olan sınırı batıda Baba Burnu’ndan başlayarak Edremit Körfezi’nin kuzeyinde yükselen Kaz Dağı’na uzanır. İç Anadolu Bölgesi’yle olan sınırı ise İnönü’nün güneybatısından başlayıp [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>85.000km2 dolayındaki yüzölçümüyle Türkiye topraklarının yaklaşık %11’ini kaplayan, kuzeyde Marmara Bölgesi’ne, doğuda İç Anadolu Bölgesi’ne, güneydoğuda Akdeniz Bölgesi’ne komşu olan bölgemiz batıda da Ege Denizi’yle çevrilidir (adını komşu olduğu denizden alır). Marmara Bölgesi’yle olan sınırı batıda Baba Burnu’ndan başlayarak Edremit Körfezi’nin kuzeyinde yükselen Kaz Dağı’na uzanır. İç Anadolu Bölgesi’yle olan sınırı ise İnönü’nün güneybatısından başlayıp Sultan Dağları’nın kuzey ucuna ulaşır. O noktadan başlayarak Ege Bölgesi Akdeniz Bölgesi’ne komşu olur ve bu bölgeyle olan sınır ise Köyceğiz Gölü’nün batısına kadar uzanır. Ege Bölgesi asıl Ege ve İçbatı Anadolu olmak üzere iki bölüme ayrılır. Ege Bölümü’ndeki illerimiz; İzmir, Manisa, Aydın, Denizli,Muğla İçbatı Anadolu’daki iller; Uşak, Kütahya, Afyon’dur.</p>
<p>NÜFUS<br />
	      Ege Bölgesi sık nüfuslanmışır. 1990 sayımına göre bölge nüfusu 8.2 milyondur. Nüfus yoğunluğu bakımından Marmara Bölgesi’den sonra ikinci sırada yer alır. Bölge nüfusunun yarısından çoğu kentlerde yaşamaktadır. <span id="more-12936"></span><br />
	      Bölge nüfusunun önemli bir bölümü, kıyı kesimi ile çöküntü ovalarında toplanmıştır. Kıyı kesiminde de nüfus dağılışı bakımından yöreler arasında önemli farklılıklar görülür. Ovalarda nüfus yoğun, ovaları ayıran dağlık kesimlerde nüfus seyrektir. Güneydeki Menteşe yöresi Türkiye’nin en az nüfuslanmış yerlerindendir. İçbatı Anadolu ise genel olarak az nüfuslanmıştır.</p>
<p>                                 YÜZEY ŞEKİLLERİ<br />
Ege Bölümü’nde başlıca dağ sıraları ve bunları birbirinden ayıran vadi olukları, doğu-batı doğrultulu çukurluklar oluşturur. Bu çukurluklar, aralarında kalan doğu-batı doğrultulu yüksek kütlelere dağ sıraları görünümü kazandırır. Çukurlukların batı uçları yakın bir dönemde deniz basmasıyla koy ya da körfez biçimini almış ama daha sonra kısmen ya da tamamen alüvyonlarla dolmuştur  ve parçalı bir yapı gösterir. Yer yer 2000m’yi geçen dağ kütleleri görülür. Bunlar İçbatı Anadolu’nun 1000m’yi geçebilen düzlüklerinden daha alçak olan Ege Bölümü’ndeki ovalar üzerinde heybetli bir görünüm kazanır.<br />
Ege Bölgesi’nde yerin temelini jeologlaron Menderes Masifi adını verdikleri Saruhan-Menteşe eski kütlesi oluşturur. Paleozoyik zaman ortalarında kıvrılmalara uğramış daha sonra aşınarak düzleşmiş olan bu eski temel, Tersiyer Dönem içinde yeniden yer hareketlerine uğrayınca, bir daha kıvrılamayıp kırılmıştır. Belli kırık çizgileri boyunca bazı parçaların çökmesiyle sözü edilen oluk biçimli çukurlar (graben) ortaya çıkmış, bunların arasında da sert ve kristalli kayaçlardan oluşan eski dağ kütleleri (horst) yükselmiştir. Bu eski kütle yeniden kıvrılmamakla birlikte, çevresinde biriken deniz dibi tortulları kıvrılırken onlara kalıp olmuştur.<br />
Doğu-batı doğrultulu çukur alanlarla bunları ayıran aynı doğrultulu yüksek alanlar kuzeyden güneye doğru şöyle sıralanır: Edremit Körfezi ve Edremit Ova’sı çukur alanı, Bakırçay Ovası’ndan Madra Dağı (1.334m) ve Kozak Kütlesi’yle (1.051m)  ayrılır. Bakırçay Ova’sı ile Gediz Ovası arasında Yunt Dağı (1.075m) yer alır; Gediz Ovası’na kuzeyden Akhisar, güneyden de Nif (Kemalpaşa) Ovaları birer körfez gibi katılır. Gediz Ova’sı ile daha güneydeki Küçük Menderes Ova’sı arasına Bozdağlar (2.159m) girer. Bu kütle doğu kesiminde güneydeki Aydın Dağları’yla birleşir, batı kesiminde ise Nif Dağı’na (1.506m) ve kuzeydek Spil Dağı’na (1.513m) bağlanır. Daha güneyde Küçük Menderes ve Büyük Menderes Ovaları arasında Aydın Dağları (1.819m) uzanır. Bu dağlar batıya doğru bükülüp incelenerek Samsun (Dilek) Dağı (1.237m) üzerinden komşu Sisam (Samos) Adasına geçer. Geniş bir alanı kaplayan Büyük Menderes Ova’sı Menteşe yöresi içine Çine ve Bozdoğan Ovalarıyla sokulur.En güzeydeki çukur alanı, Bodrum ve Datça yarımadaları arasında yer alan Gökova Körfezi’dir.<br />
	Batı Anadolu’da yer alan ovalar, genellikle dördüncü jeolojik zamanda meydana gelen epirojenik hareketlerle oluşmuştur. Bu hareketler sonucunda bazı alanlar yükselmiş (horst) ve bugünkü dağlık alanları meydana getirmiş, bazı alanlar ise çökmüş (graben) ve çöküntü alanları oluşmuştur. Bu çöküntü alanlarının akarsular tarafında alüvyonlarla doldurulması sonucunda da günümüzdeki ovalar oluşmuştur. Bölgemizdeki en önemli ovalar ise Bakırçay, Gediz, Küçük ve Büyük Menderes, Balıkesir ve Akhisar ovalarıdır. Ege Bölgesi’nin güneydoğusunda yer alan ovalar ise çökme olaylarının yanında karstik olayların da etkisi ile oluşmuştur. Denizli, Tavas, Çivril gibi ovaların oluşumunda karstik olaylar oldukça etkilidir.<br />
	Meriç deltası, hızlı ilerleyen taşkın alanlarına sahip bir ovadır. Meriç Irmağının taşıdığı alüvyonlarla oluşmuştur. Bakırçay Deltası, aynı adı taşıyan akarsuyun, Çandarlı Körfezi’ni doldurması ile oluşmuştur. Yer yer tuzlu bataklıklar bulunan ovada, eski uygarlıkların kalıntıları da yer alır. Küçük ve Büyük Menderes Deltaları da birer çöküntü alanının(graben) ucunda oluşan birikinti ovalarıdır. Büyük ve Küçük Menderes Irmakları, Ege Denizi’nin seviye değişikliklerine de bağlı olarak tarihi dönemlerde hızla denizi doldurmuştur. Öyle ki, İlkçağ’da bir liman kenti olan Milet, Büyük Menderes’in denizi doldurması ile bu gün kıyıdan bir hayli ileride kalmıştır.<br />
Bölgenin İçbatı Anadolu Bölümü’nde dağ sıraları yerine aralıklı da dizileri görülür. Bu dağlar, güneydoğu-kuzeybatı doğrultusunda birkaç dizi oluştur. Bu dizilerden en doğuda yer alan Emir Dağları (2.307m), Türkmen (1.826m), Domaniç (1.845m) Dağları bölge sınırları dışındaki Uludağ’a kadar uzanır. Bu dağlar dizisi batıda aynı doğrultudaki Afyon-Karahisar-Kütahya-Orhaneli üzerinden geçen bir çukur alanla izlenir. Bu çukur alanın batısında Kumalar (2.247m), Ahır(1.915m), Murat (2.309m), Şaphane (2.120m), Akdağ (2.089m), Eğrigöz (1.931m) dağları yer alır. Bu dizinin daha batısına gidildikçe geniş bir plato uzanır. Gediz Ovası’na dik yamaçlarla inen ve yüksekliği kuzeydoğuda 1.000m’yi aşan bu platoya Gördes-Uşak Plato’su adı verilir. Platonun güney kenarındaki Kula kenti çevresinde sönmüş volkan konileri ve yeni lav akıntıları görülür.<br />
	Ege Denizi’ne dökülen akarsularımız; Batı Anadolu akarsuları, geniş çöküntü hendeklerine yerleşmiştir. Bu çöküntü alanları boyunca batıya doğru akarak Ege Denizi’ne dökülürler. Denize ulaştıkları alandaki koy ve körfezlerde geniş delta ovaları oluşturmuşlardır. Bu akarsular bölgemiz ve ülkemiz tarımı için oldukça büyük değer taşır. Bunların başlıcalrı Bakırçay, Gediz, Küçük ve BüyükMenderes’tir.  </p>
<p>	Ege Bölümü’nün kuzey-güney doğrultulu profili. </p>
<p>          			 İKLİM<br />
Ege Bölgesi genellikle yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı olan Akdeniz ikliminin etkisi altındadır. Bu genel durum daha çok Ege Bölümü için geçerlidir. İçbatı Anadolu’da ise denizden uzaklık ve yükselti nedenleriyle iklim koşullarında değişiklik görülür. Kuzey kesimlerinde sık sık soğuk baskınları görülür. Yıllık ortalama sıcaklıkta coğrafi enlemin etkisiyle güneyden kuzeye ve yüksekliğin etkisiyle batıdan doğuya doğru azalma görülür. En soğuk ay genellikle ocak, en sıcak ay ise temmuz ayı olarak tespit edilmiştir.<br />
Ege Denizi kıyıları boyunca tam bir Akdeniz yağış  rejimi görülür. Yazlar kurak geçer; yağışlar kış aylarında toplanmıştır. Aşağı yukarı bütün meteoroloji istasyonları da yıllık ortalama yağış tutarı 500 mm’nin üstünde, genellikle de 1000 mm’nin altında olarak saptamışlardır. </p>
<p>                      Afyon’un sıcaklık ve yağış<br />
                                    grafiği</p>
<p>                               BİTKİ ÖRTÜSÜ<br />
Ege Bölgesi’nde kıyıdan itibaren 600-800 m yüksekliklere kadar maki toplulukları ile akrışık olarak kızılçam ormanları görülür. Makilerin cılızlaştığı ve toprak örtüsünün inceldiği alanlarda, çoğunlukla dikenli çalılardan oluşan ve “garik” adı verilen bir bitki topluluğu görülür ve genellikle İzmir civarı ile Karaburun yarımadası ve Bodrum civarında yaygındır. Orman alanları Ege Bölümü’nün alçak kesimlerinde makiliklerin, İçbatı Anadolu’da ise step görünüşlü alanları üstünde yer alır. Ormanların alt basamaklarında çeşitli meşelere rastlanır;iğne yapraklı ormanlar arasında en yaygın tür kızılçam ve karaçamdır. Ayrıca Kozak Dağı’nda fıstık çamı yaygındır. Türkiye’nin en önemli çamfıstığı üretim alanıdır. Bütün kıyı kesimlerde zeytinliklere rastlanır. Kuzeyden gelen soğuk hava etkilerinden korunan turunçgiller bölgenin güneyine sığınmıştır. Ayrıca kekik, adaçayı, lavanta çiçeği gibi kokulu bitkiler ve Akdeniz iklimine uyan kaktüsler, frank inciri gibi bitkilerde yaygındır. Maki türleri arasında çeşitli meşe türleri (pırnal meşesi, palamut meşesi) kocayamiş, mersin ağacı, defne, yabani zeytinlere rastlanır.</p>
<p>          			KENTLER VE ÖZELLİKLERİ<br />
Bölgenin en kalabalık nüfuslı kenti İzmir; İstanbul ve Ankara’dan sonra Türkiye’nin üçüncü büyük yerleşme merkezidir. Karalar içine derin biçimde sokulan ve aynı adı taşıyan bir körfezin bitim yerinde kurulmuş olan İzmir, coğrafi konumu sayesinde Batı Anadolu’da çok geniş bir alanın ticaret limanı (İzmir’e gelen mallar, gemilere yüklenmeden önce kentte işlenir) ve ülkemizin İstanbul ‘dan sonra ikinci büyük ticaret merkezi haline gelmiştir. Kent İzmir Körfezi bitiminde bir ayçe (hilal) biçiminde yayılır; kuzeyde Bostanlı’dan başlayan bu ayçe, 27 km’yi aşkın bir eğri oluşturarak, körfezin güneyinde Üçkuyular’da sona erer; daha sonra, Balçova, İnciraltı gibi yerleşmelerde batıya doğru uzanır.<br />
Eskiçağ’da İonia’dan gelen göçmenlerin Bayraklı ve Bornova arasında, o zamanlar deniz kıyısında bulunan bir tepe üstünde kurdukları sanılan kent (Smyrna) Pagoa Dağı (Kadife Kale) eteğinde ikinci kez kurulmuş, Roma ve Bizans egemenliklerinden sonra 1424’te Osmanlı topraklarına katılmış, 1919’da Yunanlılar tarafından işgal edilmiş, 1922’de de kurtarılmıştır.<br />
Bölgenin ikinci büyük kenti Denizli’nin topraklarının büyük bir bölümü, Pamukkale havzasında ve çevresindeki tepelik, dağlık alanda yer alır. Selefkilerden Antiokhos 2’nin karısının adı (Laokide) adı verilerek kurulan kent, Selefkiler ve Bizanslılardan sonra da günümüzdeki yerine taşınmış, yeni kurulduğu yerde bulunan Doğuzlu Köyü’nün adı zamanla Denizli’ye çevrilmiştir.<br />
Bölgenin üçüncü, İçbatı Anadolu Bölümü’ünde başlıca kenti olan Kütahya, Eskiçağ’da, geniş bir ovanın kenarında yükselen Yellice Dağı eteklerinde, Hisar Tepesi adı verilen yerde kurulmuş, Ortaçağ’da Bizans döneminde Kotyaion adıyla oldukça gelişmiştir. Günümüzde hisar kalıntılarının bulunduğu tepenin eteklerinden kuzeydeki ovaya doğru yayılan kentin etkinlik merkezi, Hisar tepesi önünde yer alır. Önemli sanayi ve havacılık merkezidir. Bölgenin dördüncü büyük kenti Manisa, Eskiçağ’da aynı adı taşıyan dağın (Magnesia) kuzey eteklerinde kurulmuş, Roma döneminde gelişmiş, Bizanslılardan 14.yy başlarında Saruhanoğulları’na kısa bir süre sonra da Osmanlılara geçmiş, bir süre şehzadelerin valilik yaptıkları bir merkez olmuş ve önemli anıtlarla süslenmiştir.</p>
<p>             İKTİSAT VE SANAYİ</p>
<p>TARIM: Ege Bölgesi’nde nüfusun çoğunluğu iklim toprak koşulları ve ulaşım kolaylıklarının da elverişliliğiyle geçimini tarımdan sağlar. Ege bölümünde Akdeniz iklimine uygun bazı bitkiler (zeytin,üzüm, vb.) ağır basar. Ege bölümünden, İçbatı Anadolu bölümüne geçildikçe, tarımın niteliği değişir; tahıl ekimi artar ve hayvancılık geçimde daha önemli yer tutar. Tahıl ekiminde buğday başta gelir, onu arpa ve mısır izler. Buğday özellikle Afyon ve Denizli’de üretilir bu illeri İzmir, Aydın ve Muğla izler. Arpa ise Afyon ve Manisa illerinde, mısırın da başlıca ekim alanı Manisa’dır. Pirinç ekimine ovalarda az miktarda yer verilir. Bölgede yaş ve kuru sebze üretimine de önem verilir. İklim koşulları uygun olduğu için, turfanda sebze (domates, fasulye vb.) yetiştirilerek öbür bölgelere yollanır. Soğan ve patates ekimi yaygındır; baklagillerden en çok nohut ekilir. Kavun ve karpuz üretimi de yaygın biçimde yapılmaktadır.<br />
Bölgede yatiştirilen sanayi bitkileri arasında tütün, pamuk, susam, keten ve şekerpancarı baş sıralarda yer alır. Edrmit Körfezi kıyıları yağ zeytini üretimi kesir ağaç sayısı bakımından başta gelir bakımından önemlidir. Üzüm bağlarına da bölgenin her yerinde rastlanır. Üzüm ayrıca şarap ve pekmez yapımında da kullanılır. Kuru üzüm İzmir yöresinde, kış soğuna dayanamayan incir ise kıyı kesimlerde yetişir. Ülkemizdeki incir ağaçlarının yaklaşık olarak %81’i Ege Bölgesi’ndedir. Turunçgiller bölgenin özellikle güney kesiminde yetişir; Bodrum’da mandalina; Aydın ve Nazilli arasında portakal yetişir. </p>
<p>      tütün                                                  zeytin</p>
<p>  pamuk                                                     üzüm</p>
<p>	Ege Bölgesi’nde yetiştirilen başlıca tarım ürünlerinin, Türkiye üretimindeki payı</p>
<p>HAYVANCILIK: Ege bölgesinde hayvancılık çok gelişmemiştir. Üstelik yakın dönemde otlakların daralması nedeniyle, hayvan sayısında azalma gözlenmektedir. Kıyı kesimde daha çok kıl keçisi, tiftik keçisi ve koyun, iç kesimlerde sığır ve manda besiciliği yaygındır. Balıkçılık ise eski önemini kaybetmiştir özellikle İzmir Körfezi’nin sularını pis olmasından dolayı. Yine eski önemini yitirmiş olmakla birlikte Bodrum kıyılarında sünger avcılığı yapılmaktadır. </p>
<p>YERALTI KAYNAKLARI: Ege Bölge’si yeraltı kaynakları bakımından oldukça zengindir; ama madenlerin birçoğu İlkçağ’dan beri işletildiğinden, tükenmiştir. Bölgede yaygın olan linyit yatakları, Kütahya ve Soma yörelerinde toplanmıştır. Kütahya yöresindeki linyitlerin işletilmesi Kütahya-Balıkesir demiryolunun yapılmasıyla kolaylaşmıştır. İşletilen yataklardan biri Değirmisaz havzasıdır; Tunçbilek bölgesindeki yataklarsa daha önemlidir. Soma’dan da oldukça iyi nitelikli linyit kömürü çıkarılmaktadır. Demire katılarak çelik elde etmeye yarayan krom, Kütahya ve Balıkesir arasındaki yataklardan Çardı’da çıkarılırken, günümüzde bu ocak tükendiği için bırakılmış, onun yerine Dağardı ve Dursunbey dolaylarındaki ocaklar işletilmeye açılmıştır. Bölgedeki çok sayıda demir yatağının başlıcaları Edremit yöresinde, Ayvalık’ın güneyinde ve Simav çevresinde yer alır; Selçuk, Uşak ve Tire’de zımpara yatakları işletilir. Ayrıca çeşitli mermer, civa, bor, manganez yatakları vardır. Türkiye’nin en önemli maden suyu Afyon dolaylarında Kızılay tarafından işletilmekte İzmir’in Çamaltı tuzlalarından da Türkiye’nin toplam tuz ürünün 3/5’ü elde edilmektedir.</p>
<p>SANAYİ ETKİNLİKLERİ: Ege bölgesi Türkiye’de Marmara Bölgesi’nden sonra ikinci sırada yer alır. Özellikle İzmir’de toplanmış olan başlıca sanayi kolları arasında dokumacılık, makine ve madeni eşya yapımı, besin sanayisi (un, makarna, konserve fabrikaları), tütün işletmeciliği sayılabilir. Pamuklu, dokumacılık, İzmir’in yanı sıra Aydın, Nazilli, Denizli, ve Uşak’ta gelişmiştir. Yağ sanayisi tesisleri özellikle Edremit-Ayvalık yöresinde, şeker fabrikaları Uşak, Kütahya ve Afyon’da yer alır. Uşak, Kula, Gördes ve Simav’da halıcılık gelişmiştir.</p>
<p>ULAŞIM: Ege Bölgesi ulaşım bakımından Türkiye’nin işlek bölgelerindendir. Doğu-batı doğrultulu vadi olukları, karayollarının iç kesimlere kadar ulaşmasına olanak verir. Bölge çeşitli demiryolu hatlarıyla öbür bölgelere bağlanır. (Ülkemizde ilk demiryolu hattı olan İzmir-Aydın hattı, 1856’da Ege Bölgesi’nde hizmete girmiştir). Karayolları ve demiryolları, İçbatı Anadolu’da Afyon ve Kütahya’da düğümlenir. Denizyolları açısından İzmir limanı (ticaret etkinlikleri bu limanda toplanmıştır) dışında önemli liman yoktur. Turizm bakımındansa Bodrum, Kuşadası, Güllük, Datça ve Marmaris limanları önemlidir. İzmir düzenli hava seferleriyle de İstanbul ve Ankara’yla bağlantı kurmaktadır. </p>
<p>         DOĞAL VE TARİHSEL GÜZELLİKLER, TURİZM OLANAKLARI</p>
<p>Ege Bölgesi’nin turizm bakımından zengin bir doğal ve kültürel yapısı vardır. Dağların kıyıya dik olarak uzanması, son derece girintili çıkıntılı bir kıyı şeridi yaratmıştır ( Ege denizi kıyılarının toplam uzunluğu 593km’dir) ve doğal kumsalların denize girmeye son derece elverişli olmalarının yanı sıra, yüksek kıyılarda da çekici görünümleriyle ilgi toplarlar. Ayrıca yöredeki bük (Akbük, Gökçeler bükü, Değirmen bükü, Palamut bükü, Kargıbük, vb.), özellikle son yıllarda iyice yaygınlaşan yat turizminde, yatlara doğal liman işlevi gören; “Mavi Yolculuk” adıyla yaygınlaşan ve kıyının Kuşadası’ndan Antalya’ya kadar olan koylarını dolaşan yat turizmi, bölgeye önemli miktarda yerli ve yabancı turist çekmektedir; ülkemizin başlıca üç yat limanı (Kuşadası, Çeşme ve Bodrum yat limanları) da bu kıyılardadır.<br />
	Ege Bölgesi’nde egemen olan Akdeniz ikliminin yumuşak niteliği de, turizme son derece elverişlidir: Kışların geç geçmesi, yazın güneşlenme olanakları, deniz suyu sıcaklıklarının uygunluğu çok sayıda turist çeker. Ege Denizi’nde deniz suyu sıcaklıkları, kuzeyden güneye doğru artar ve denize girme süresi de bu doğrultuda uzar: Kıyılarda kuzeyden İzmir’e kadar yılda beş ay olan denize girme süresi, Kuşadası’ndan sonra artmaya başlar ve Bodrum’da sekiz ayı bulur.<br />
	Ege Bölgesi’nde yer alan kaplıca ve içmecelerde sağlık turizmi açısından da ilgi görmektedir: Denizli’de Karahayıt ve Pamukkale kaplıcaları; İzmir’de Balçova, Dikili, Davutlar, Çeşme ve Şifne kaplıcaları; Seferhisar’ın güneyinde Doğanbey kaplıcası; Kütahya’da Simav-Gediz, Yoncalı, Harlek ve Murat Dağı kaplıcaları ve içmeceleri ile Eynal kaplıcalarıdır., Manisa’da Kurşunlu kaplıcası ve Sart kaplıcası; Afyon Sandıklı’da Sandıklı, Gazlıgöl ve Hüdayi kaplıcaları ve içmeceleri yer alır; İzmir’de Urla içmeceleri. Özellikle Pamukkale sıcaksu kaynakları, çok eski dönemlerden bu yana bilinmekte ve ilgi çekmektedir. Pamukkale’nin özelliklerinden biri de travertenleridir: Sıcak maden suları, aşağı döküldükleri dağın yamaçlarını beyaz traverten taraçaları haline getirmiştir (yöreye Pamukkale adı, suyun kapsadığı kalsiyum karbonat nedeniyle oluşan beyazlıktan ötürü verilmiştir). Travertenleri sayesinde çok sayıda turisti çeker.<br />
	Bölgede doğal ve tarihsel güzellikleri korumak amacıyla iki Ulusal park düzenlenmiştir. Bunlardan Dilek Yarımadası Ulusal Parkı, Aydın ilinin Kuşadası ve Söke ilçeleri sınırları içinde yer alır ve Akdeniz bitki örtüsünün en güzel örneklerini kapsar. Ayrıca İonialılar’dan kalma kalıntılar, arkeoloji açısından önemlidir. Manisa ilinin yamaçlarına yasladığı Spildağı üstündeki Spildağı Ulusal Parkı’ysa, 1500m’yi bulan yükseltisiyse yazın Manisa’nın sıcağından kaçanlara barınak oluşturur (Osmanlılar döneminde bir devre adını veren Manisa lalesi, burada doğal olarak yetişir). Ayrıca bu ulusal park da, Eskiçağ kalıntılarını kapsar. Bölgenin çeşitli illerinde düzenlenmiş Ormaniçi Dinlenme Yeri de, yerli ve yabancı turistlere çeşitli hizmetler sunar.<br />
	Ege Bölgesi, arkeoloji ve tarih özellikleriyle de bol bol turist çeker.: İzmir’de Efes ve Bergama; Denizli’de Pamukkale (Hierapolis); Aydın’da Priene, Miletos, Didim, Afrodisias, Datça’da Knidos: Bodrum’da Halikarnassos; Manisa’da Sart yıkıntıları. Dünyanın yedi harikasından ikisi Ege Bölgesi’ndedir (Efes Artemis tapınağı ve Halikarnassos Mausoleion’u). Ayrıca, Selçuk’ta Meryem Ana’nın Evi ve Sen Jan Kilisesi, Didim’de Apollon tapınağı, çok sayıda yabancı turist çekmektedir. Günümüzde Ege Denizi kıyısındaki Akçay, Ören, Ayvalık, Foça, Çeşme, Kuşadası, Didim, Güllük, Bodrum, Datça, Marmaris gibi yerleşim merkezlerimiz, yaz mevsiminde gerçek birer turizm odağı haline gelmiştir.  </p>
<p>				EGE DENİZİ<br />
	Ege Denizi, 41-35 kuzey enlemleriyle 23-27/28 doğu boylamları arasında yer alır. Kuzeyden güneye yaklaşık 660km uzanır; genişliği kuzeyde 270, ortada 150, güneyde ise 400km kadardır. Balkan yarımadasının doğu bölümü ile Anadolu arasında yer alan deniz. Çanakkale Boğazı aracılığıyla Marmara Denizi’ne ve Karadeniz’e bağlanan Ege Denizi’i yüzölçümü 214000km2’dir.<br />
Ege Denizi, yakın bir geçmişte “Aegeis” ya da “Egeid” adı verilen bir kara parçasının, büyük bir bölümünün sular altında kalmasıyla oluşmuştur (adı da buradan gelir); üstündeki adaların çokluğu nedeniyle “Adalar Denizi”diye anılır. Kıyılar son derece girintitli çıkıntılıdır.<br />
Ege’de gelgit önemsizdir ve yol açtığı düzey genişliği ancak bazı dar boğazlarda, rüzgarlarla meydana gelen yığılmaların da etkisiyle 30-40cm’yi bulur. Adalar arasındaki bazı dar ve dolambaçlı boğazlar şiddetli ve karmaşık yerel akıntılara neden olur. Bunların en ünlüsü Eğriboğaz Körfezi’nde görülür.<br />
Ege Denizi’nde, kuzeyde Saros Körfezi’nden başlayarak güneye doğru “S” biçiminde uzanan, tabanının derinliği yer yer 1000m’yi aşan bir oluk yer alır. Ege Denizi’nde çok sayıda ada (toplam yüzölçümleri yaklaşık olarak 23000km2  olan bu adalar, her yana serpilmiş gibi görünmelerine karşın, belli bir düzen ve gruplaşma gösterirler.<br />
Ege Denizi üstünde egemen olan Akdeniz iklimi, bu büyük su kütlesinin etkisiyle bazı değişikliklere uğrar: Ege Denizi’nin etkisi, donlu günlerin sayısını azaltır. Denizi suyu sıcaklıkları da genelde kuzeyden güneye doğru artar. Bu artış kışın daha çok belirlidir. Kıyı ve adalarda kışları yağışlı bir Akdeniz iklimi görülür.<br />
Yazın bütün Ege Denizi ısınır. Kuzey ve güney yüzey suları arasındaki sıcaklık farkı, 1-2C’a iner. Sıcaklığın en yüksek olduğu ayda Ege Denizi’nin her yanında denzi suyu sıcaklığı 23-24C arasındır.<br />
Ege Denizi’nde yıllık yağış tutarı kuzeyden güneye gidildikçe azalır. Yağışlar genellikle kış aylarında toplanmıştır. Komşu karalarda olduğu gibi, Ege Denizi alanında da yazlar çok kuraktır. Yazın Ege Denizi’nin her yanında, kuzeyden ve kuzeydoğudan “etezyen” adı verilen şiddetli bir rüzgar eser. Ege Denizi, biyoloji ve hidroloji özellikleri bakımından Karadeniz ile Akdeniz arasında bir geçiş alanı oluşturur.<br />
Çanakkale Boğazı’ndan üst akıntısıyla gelen ve besin tuzları, oksijen ve plankton bakımından zengin olan Karadeniz suları, kuzeydeki balık yaşamını olumlu yönde etkiler. Ege Denizi, oksijen bakımından zengin olmasına karşın, fosfat ve nitrat bakımından yoksuldur. Bu yüzden güney bölümü, dünyanın balık bakımından en yoksul denizlerindendir.<br />
Son yıllarda Ege Denizi’nde, denzi kirlenmesi ve öteki konulardaki bilimsel araştırmalar yoğunlaşmıştır.  </p>
<p>			KAYNAKÇA</p>
<p>1)	Ana Britannica<br />
2)	Gelişi Hacette<br />
3)	Türkiye Coğrafyası (Yusuf Erdoğdu)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/ege-bolgesi-2.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Coğrafi Keşifler Ve Sonuçları</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/cografi-kesifler-ve-sonuclari-2.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/cografi-kesifler-ve-sonuclari-2.html/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 27 Jan 2010 18:14:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Basra KöRfezi]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Daha Fazla]]></category>
		<category><![CDATA[Elde]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[Inci]]></category>
		<category><![CDATA[Istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Italyan]]></category>
		<category><![CDATA[Kolu]]></category>
		<category><![CDATA[Marco Polo]]></category>
		<category><![CDATA[Merak]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Sona]]></category>
		<category><![CDATA[Ticaret]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni]]></category>
		<category><![CDATA[Yol]]></category>
		<category><![CDATA[Yy]]></category>
		<category><![CDATA[Zengin]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12932</guid>
		<description><![CDATA[Ortaçağın sonuna kadar Avrupalılar, dünyanın pek az yerini tanıyorlardı. Coğrafya bilgisinin artması ve gemicilikteki gelişmeler sonucu açık denizlere çıkan Avrupalılar, yeni kıtalar ve ülkeler keşfetmeye başladılar. İşte xv. ve xvı. yy&#8217;da Avrupa&#8217;da ortaya çıkan Dünya&#8217;yı tanıma ve kaynaklardan daha fazla yararlanma hareketlerinin genel adına coğrafi keşifler denir.Keşiflerin Nedenleri : 1-)Zengin doğu ülkeleriyle ticaret yapmak için [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ortaçağın sonuna kadar Avrupalılar, dünyanın pek az yerini tanıyorlardı.<br />
Coğrafya bilgisinin artması ve gemicilikteki gelişmeler sonucu açık denizlere çıkan Avrupalılar, yeni kıtalar ve ülkeler keşfetmeye başladılar.<br />
İşte xv. ve xvı. yy&#8217;da Avrupa&#8217;da ortaya çıkan Dünya&#8217;yı tanıma ve kaynaklardan daha fazla yararlanma hareketlerinin genel adına coğrafi keşifler denir.<strong>Keşiflerin Nedenleri :</strong><br />
              1-)Zengin doğu ülkeleriyle ticaret yapmak için yeni yolların aranması :<br />
                  Ortaçağ&#8217;da Avrupa&#8217;nın ihtiyacı olan baharat,altın,gümüş,elmas,inci,pamuk ve<br />
   ipekli kumaşlar gibi değerli mallar Avrupa&#8217;ya 2 önemli yoldan ulaşıyordu:<br />
                   Birincisi; Orta Asya üzerinden kara yolu ile Hazar Denizi&#8217;nin güney ve<br />
   kuzeyinden Trabzon ve Kırıma ulaşan İpek Yolu idi.Bu yol Türklerin elinde idi.  <span id="more-12932"></span><br />
.                  İkincisi; Hindistan&#8217;dan başlayıp bir kolu Basra Körfezi&#8217;ne ulaşan,diğer kolu<br />
   ise Mısır ve Suriye limanlarında sona eren Baharat Yolu idi.<br />
               Türk ve Müslüman tüccarların bu yolları izleyerek Hindistan ve Çin&#8217;den<br />
   getirdiği bu mallar Venedik ve Cenevizliler tarafından Avrupa&#8217;ya ulaştırılıyordu.<br />
    Bu ticaret sayesinde doğu ülkeleri oldukça zenginleşmişti.Ancak bu mallar birkaç el<br />
    değiştirdiği için oldukça pahalıya  satılıyordu.Bu da doğu ülkelerine karşı büyük<br />
   bir ilgi ve merak uyandı<br />
               2-) Ünlü İtalyan bilgini Marco Polo&#8217;nun doğuya yaptığı seyahetten sonra,bu<br />
   ülkelerin bitmek tükenmek bilmeyen servetlerinden söz etmesi,doğuya olan ilgiyi<br />
   artırdı.<br />
           .      3-) Avrupa&#8217;nın genellikle ilerlemiş toplumlarından İspanyollar ve<br />
    Portekizliler,doğu ülkeleriyle doğrudan ticaret yapmak ve daha ucuza  mal etmek<br />
   amacıyla harekete geçtiler<br />
                4-) İstanbul&#8217;un fethinden sonra Türkler,Karadeniz ve Kırım&#8217;ı elde ederek<br />
   Cenevizlilerin kolonilerine yerleştiler.Bu gelişmelerde Avrupalıların,Çin ve<br />
    Hindistan&#8217;a gitmek için yeni yollar aramalarında etken oldu.<br />
              5-) Coğrafya bilgisinde ilerleme :<br />
                      Orta Çağ&#8217;da Avrupalıların dünya ile ilgili bilgileri çok az ve<br />
   yanlıştı.<br />
                 Avrupalılar Haçlı Seferleri sırasında Müslümanların coğrafya ile ilgili<br />
   bilgilerinden yararlandılar.Çünkü Araplar eski Yunan eserlerini kendi dillerine<br />
    çevirerek incelemişlerdi.<br />
              Dünyayı düz bir tepsi şeklinde düşünüyorlardı.Daha sonra Dünya&#8217;nın yuvarlak<br />
     olduğunu öğrendiler.Bunun sonucunda var olan haritaları geliştirip daha doğru<br />
    haritalar yaptılar.  </p>
<p>              6-)Haçlı seferlerinden itibaren pusulayı yakından tanıyan Avrupalıların bu<br />
    aygıt üzerinde son düzenlemeleri yaptıktan sonra açık denizlere inme cesareti<br />
    göstermeleri.<br />
       (Manyetik pusulanın icadı ve gemi yapım tekniğindeki ilerlemeler,coğrafi keşiflerin<br />
    en önemli nedenlerindendir.)<br />
          7-) xvııı.yy&#8217;da denizci saatleri ve kronometreler sayesinde boylamların kesin<br />
    tespiti de deniz yolculuğunu geliştirdi.<br />
              8-)İstanbul&#8217;un Türkler tarafından alınmasından sonra.Bizans bilginleri<br />
    İtalya&#8217;ya gittiler.Bunlar Ptolemaios Geograbhike&#8217;si dahil pek çok yunanca eseride<br />
    götürmüşlerdi.<br />
              Haritalardaki hatalar düzeltildi.Yeni haritaların yapılması,Hindistan&#8217;a başka<br />
    yollardan da gidileceği fikrini güçlendirdi.<br />
              9-)Bilim ve teknolojik alandaki ilerlemeler;<br />
                  * Amerika&#8217;nın keşfi (1492)<br />
                  * Ümit Burnu&#8217;nun bulunması(1486-1698)<br />
                  * Dünya&#8217;nın dolaşılması (1519-1522)<br />
              10-)Ortaçağ seçkin topluluğunun parçalanması ve mutlakiyetçi hükumdarlık-<br />
    lardaki ilerleme,ilk keşif gezilerinin teşkilatlanmasını ve gerekli personeli sağladı.<br />
              11-)Efsane ve hurafelere inanmayan cesir gemicilerin yetişmesi:<br />
              Ortaçağ&#8217;da Atlas Okyanusu&#8217;nun içinde gemileri çeken mıknatısların olduğuna<br />
    inanılırdı.Ekvatora doğru inildiğinde gemicilerin kararıp zenci olacakları düşünülür ve<br />
    uzağa gidilemezdi.Coğrafya bilgisindeki ilerlemeler gemicileri yüreklendirdi.<br />
    Dünya&#8217;nın yuvarlak olduğuna inananlar,sürekli batıya gidilecek olursa doğunun<br />
    bulunacağını ileri sürdüler.</p>
<p>                        KEŞFEDİLEN YOLLAR ve YERLER<br />
           PORTEKİZLİLERİN KEŞİFLERİ: </p>
<p>                  Atlas Okyanusu yolu ile, Afrika&#8217;nın güneyini dolaşarak Hindistan&#8217;a ulaştılar.<br />
    Afrika&#8217;nın güneyine ilk ulaşan denizci Bartelmi Diyaz&#8217;dı.Buraya gemicilerin<br />
    cesaretlerinin kırılmaması için Ümit Burnu adını verdi.Vasgo dö Gama Ümit Burnu&#8217;nu<br />
    dolaşarak Hindistanın batı kıyılarına ulaştı.Portekizliler bu yolu ellerinde tutabilmek<br />
    için bölgeye donanmalar gönderdiler.Yeni bulunan Hint Deniz Ticaret Yolu,Süveyş<br />
    Kanalı açılıncaya kadar dünyanın en önemli ticaret yolu olarak kaldı.<br />
              Portekizliler bir yandan da Malaya yarımadasına giderek Çin&#8217;den gelen yollara<br />
    sahip oldular.Asor ve Kanarya adalarını Portekizliler,Güney Amerika&#8217;da Brezilya&#8217;yı<br />
    keşfettiler.</p>
<p>          İSPANYOLLARIN KEŞİFLERİ:</p>
<p>          İspanyol denizcileri sürekli batıya gidilirse Hindistan&#8217;a ulaşılacağını<br />
    düşünüyorlardı.İspanya adına Cenovalı ünlü gemici Kristof Kolomb keşif<br />
    hareketlerinde bulundu.Sürekli batıya giderek Amerika&#8217;nın doğusundaki<br />
    Bahama takım adalarına ulaştı.Burayı Hindistan&#8217;ın batısı sandı.Amerika&#8217;ya<br />
    üç sefer daha yaparak,Orta ve Güney kıyılarını buldu,ancak yeni bir kıta<br />
    bulduğunun farkına varamamıştı.<br />
              Kristof Kolomb&#8217;dansonra Ameriko Vespuçi adında bir İtalyan denizci<br />
    İspanya adına keşiflerde bulundu.Amerika&#8217;ya yaptığı bir seyahetten sonra<br />
   buranın Hindistan olmayıp,yeni bir kıta olduğunu açıkladı.<br />
              İspanyollar daha sonra Meksika&#8217;yı,Brezilya hariç Güney Amerika&#8217;nın<br />
    tamamını keşfettiler.<br />
              İngiliz ve Fransızlar da Kuzey Amerika&#8217;da keşiflerde bulundular.Ele<br />
    geçirdikleri yerlerde koloniler kurdular.İngilizler Kanada ve Hudson Körfezi<br />
    kıyılarını ele geçirdiler.Fransızlar Labrador,St. Lawrance ve Büyük Göl bölgesini<br />
    ele geçirdiler.<br />
              İlk dünyayı dolaşma gezisini Macellan İspanya adına başlattı.Flipin ada-<br />
    larında öldürülünce geziyi Del Kano tamamladı. (1519-1522) Böylece dünyanın<br />
    yuvarlak olduğu kanıtlandı.Avrupa ile Büyük Okyanus ve Uzakdoğu ülkeleri<br />
    arasında önemli bir yol daha bulunmuş oldu.Panama Kanalı açılıncaya kadar<br />
    bu yol önemini korudu.</p>
<p>                                COĞRAFİ KEŞİFLERİN SONUÇLARI<br />
              1-) Dünyanın büyük bir kısmı tanınmış sanıldığından daha büyük olduğu<br />
    anlaşılmıştır.<br />
              2-) İlk zamanlarda keşiflerden en çok İspanyollar ve Portekizliler<br />
    yararlandılar,büyük sömürge imparatorlukları kurdular.Fransızlar ve İngilizler<br />
    de Kuzey Amerika&#8217;nın Atlas Okyanusu kıyılarında,Kanada&#8217;da sömürgeler elde<br />
    ettiler.Avrupa devletleri arasında sömürge rekabeti başladı.<br />
              3-) Ticaret alanı genişledi.Ticaret ve sanatla uğraşan Burjuvalar zengin-<br />
    leşti.Asiller eski servet ve ayrıcalıklarını kaybetmeye başladılar.<br />
              4-) Keşifler ticaret yollarının değişmesine neden oldu.İpek ve Baharat yolları<br />
    kullanılmaz oldu.<br />
              5-) Akdeniz limanları eski önemini kaybetti.<br />
              6-) Atlas Okyanusu kıyısındaki limanlar önem kazandı.Bu durum Süveyş<br />
    Kanalı&#8217;nın açılmasına kadar sürdü.</p>
<p>              7-) Yeni bulunan ülkelere özellikle Amerika&#8217;ya,Avrupa&#8217;dan göç başladı.<br />
    Bunların birçoğu Avrupa&#8217;daki huzursuzluklardan kaçıyorlardı.Birçoğu da ticaret<br />
    yapmak,servet sahibi olmak için göç ettiler.Bu durum esir ticaretinin de yeniden<br />
    canlanmasına etki etti.<br />
              <img src='http://www.genelbilge.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8-)' class='wp-smiley' /> Keşifler dinsel inanışlar üzerinde de etkili oldu.İncil&#8217;de yeni bulunan<br />
    ülkelerden söz edilmemesi,Hristiyanların kiliseye olan bağlılıklarını sarstı.<br />
              9-) Yeni yolların bulunması en çok Orta Asyalı Türkleri ve İslam dünyasını<br />
    olumsuz yönde etkiledi.Keşiflerden sonra bu milletler ekonomik bakımdan yoksul-<br />
    laitılar.<br />
              10-) Yeni kıtalar ve okyanusların varlığının anlaşılması yeni ürünler,kültür-<br />
    ler ve insanların tanınmasını sağladı.<br />
              11-) Avrupa&#8217;nın giderek zenginleşmesine,bunun aksine doğu ülkelerinin fakir<br />
    düşmesine yol açtı.<br />
              12-) Servetin temeli olan toprak önem kaybetti.<br />
              13-) Hristiyanlık yayıldı.<br />
              14-) Doğu ticaret yolu Afrika&#8217;nın güneyine kaydı (1487-1498)<br />
              15-) Amerika kıtası bulundu.<br />
              16-) Amerika&#8217;daki altın ve gümüş Avrupa&#8217;ya taşındı,Avrupa ekonomik yönden<br />
    güçlendi. (Osmanlı Devleti&#8217;nde büyük ekonomik zorluklar yaşandı)<br />
              17-) Köle ticareti ortaya çıktı.<br />
              18-) Yeni bitkiler tanındı.<br />
              19-) Rönesans&#8217;ın başlamasına katkı sağladı.   </p>
<p>                                           RÖNESANS<br />
               XV. ve XVI. yüzyıllarda önce İtalya&#8217;da başlayan ve tüm Avrupa&#8217;ya yayılan<br />
    bilim, sanat, edebiyat ve düşünce hayatında görülen gelişmelere Rönesans adı veri-<br />
    lir. Rönesans,&#8221;Yeniden Doğuş&#8221; demektir.</p>
<p>                NEDENLERİ :<br />
                1-) Avrupa&#8217;da halk önce Feodalite sonra Monarşi yönetimlerinin baskısı<br />
    altında kalmıştı. Skolastik görüş, sanatçıları tamamen yönlendiriyordu. Bu sırada<br />
    Bizans, antikite düşünce sistemini yaşıyordu. İstanbul&#8217;un fethi sonrasında daha<br />
    büyük bir ilgi odağı haline gelen Bizans düşüncesi taklit edildi. Böylece ortaya<br />
    çıkan antikite tarzı, Hümanizma hareketlerini doğurdu.<br />
                2-) Dini mimarinin ve buna bağlı sanat anlayışının gelişmesi, sonuçta<br />
    sanatın serbestleştirilmesi arzuları, yeni din dışı sanat anlayışının da oluşturulmaya<br />
    çalıştırılmasına neden oldu.<br />
                3-) Avrupa&#8217;nın coğrafi keşifler ile maddi olarak kalkınması,sanatçıları ve<br />
    düşünürleri koruyan ve onlara gerekli maddi desteği sağlayan Mesen adlı bir snıfın<br />
    ortaya çıkmasını sağladı.<br />
                4-) Matbaanın gelişmesi, kağıdın maliyetinin ucuzlamasında etkili oldu.</p>
<p>                SONUÇLARI :<br />
                    1-) Avrupa&#8217;da özgür düşünce gelişti.<br />
                2-) Pozitif bilimler önem kazandı.<br />
                3-) Bilim ve sanat gelişti.<br />
                4-) Kiliseye olan bağlılık azaldı.<br />
                5-) Avrupa&#8217;da okuma-yazma oranı arttı.<br />
                6-) Birçok sanat eseri oluşturuldu.<br />
                7-) Reform hareketlerinin başlamasında etkili oldu.</p>
<p>                             REFORM<br />
                     XVI. yüzyılda Almanya&#8217;da başlayıp, buradan diğer Avrupa ülkelerine<br />
      yayılan, dini alanda yapılan yenilik hareketlerine REFORM adı verilir.</p>
<p>                 NEDENLERİ :<br />
                    1-) Matbaanın kullanılması.<br />
                 2-) Rönesans&#8217;ın etkisi.<br />
                 3-) Katolik kilisesinim bozulması.<br />
                 4-) Endülüjans sorunu.<br />
                 5-) Ekonomik neden.<br />
                 6-) Siyasal neden.<br />
                 7-) Martin Luther&#8217;in faaliyetleri.</p>
<p>                 SONUÇLARI :<br />
            1-) Dine egemen güçlü devletler kuruldu.<br />
                 2-) Avrupa&#8217;da mezhep birliği bozuldu.<br />
                 3-) Eğitimde laikleşme süreci başladı.<br />
                 4-) Bilimsel gelişmeler hızlandı.<br />
                 5-) Katolik Kilisesi kendi içinde düzenlemelere gitmek zorunda kaldı.<br />
                 6-) Skolastik düşünce yıkıldı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/cografi-kesifler-ve-sonuclari-2.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;deki Akarsuların Genel Özellikleri</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/turkiyedeki-akarsularin-genel-ozellikleri.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/turkiyedeki-akarsularin-genel-ozellikleri.html/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 27 Jan 2010 18:12:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Akarsular]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Deki]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Kar]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>akarsuların</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12930</guid>
		<description><![CDATA[AKARSU: Yer altında yada yer yüzünde belirli bir doğal yatak içinde,sürekli yada dönemli akışı bulunan su kütlelerine akarsu denir.Akarsular;okyanus,deniz ve göllerle,atmosfer ve karalar arasındaki su dolaşımının önemli bir unsurudur. Türkiye, iklim koşulları ve yer şekillerinin doğal yapısına bağlı olarak sık bir akarsu ağına sahiptir.ancak akarsularımızın uzunlukları fazla değildir.Türkiye&#8217;nin bir yarımada oluşu ve dağların genellikle kıyılara [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>AKARSU: Yer altında yada yer yüzünde belirli bir doğal yatak içinde,sürekli yada dönemli akışı bulunan su kütlelerine akarsu denir.Akarsular;okyanus,deniz ve göllerle,atmosfer ve karalar arasındaki su dolaşımının önemli bir unsurudur.<br />
Türkiye, iklim koşulları ve yer şekillerinin doğal yapısına bağlı olarak sık bir akarsu ağına sahiptir.ancak akarsularımızın uzunlukları fazla değildir.Türkiye&#8217;nin bir yarımada oluşu ve dağların genellikle kıyılara paralel sıralar halinde uzanması, uzun akarsuların oluşmaını  engellemiştir.Kıyılardaki dağlardan kaynağını alan akrsular, kısa bir yol aldıktan sonra denize ulaşır.En uzun akarsuyumuz olan Kızıl ırmak&#8217;ın boyu (İç Anadolu&#8217;da genişçe bir kavis çizdiği halde)1355 km&#8217;yi ancak bulur.<br />
Akarsularımızın diğer bir özelliği de, taşıdıkları su miktarının az olmasıdır.Türkiye&#8217;nin büyük bir bölümünün yarı kurak iklimin etkisinde olması nedeniyle az yağış alması bunun başlıca nedenidir.Akarsularımızın taşıdıkları su miktarı azlığının diğer <span id="more-12930"></span><br />
nedeni de,akarsu havzalarının dar oluşudur.Akarsularımızın<br />
boyları kısa,kolları da az olduğundan doğal olarak taşıdıkları su,<br />
fazla olmamaktadır.Ancak, yağışsız mevsimi olmayan Doğu Karadeniz bölümünün akarsuları her zaman bol su taşımaktadır.<br />
Akarsularımızın rejimleri düzenli değildir.Türkiye&#8217;de yağış rejimin<br />
düzensiz oluşu, ilkbahardaki kar erimeleri ve yazın buharlaşmanın fazla olması, akarsularımızın taşıdıkları su miktrının yıl boyunca büyük değişikliklere uğramasının başlıca nedenlerindendir.Akarsu-<br />
larımızın büyük bir kısmında su seviyesinin en yüksek düzeyde ol-<br />
duğu dönem ilkbahara rastlar.<br />
Yatakların eğiminin yazla oluşu, akarsularımızın bir diğer özel-<br />
liğidir.Bu nedenle akış hızları, dolayısı ile erozyonu hızlandırıcı et-<br />
kileri fazladır.Bol alüvyon taşır ve denizlere döktükleri yerlerde deltalar oluştururlar.Türkiye&#8217;deki akarsuların genellikle denge profilini almamış olmaları, Türkiyenin son jeolojik dönemde şekil-<br />
lenmiş olmasından, başka bir  değişle &#8220;genç arazi&#8221; yapısından kaynaklanmaktadır.Akarsularımzın hidroelektrik enrji üretimine çok<br />
elverişli olmaları da dar ve derin vadiler oluşturmalarının bir sonu-<br />
cudur.Bu nedenle ülkemizde çok sayıda baraj yapılmış ve hidro-<br />
elektrik santirali kurulmuştur.<br />
Akarsularımızın çoğu dağlık kesimlerden inmektedir.Taşıdıkları kum ve çakıllarla yataklarını doldurdukları için denize yakın kısım-<br />
larında bile ulaşıma elverişli değildir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/turkiyedeki-akarsularin-genel-ozellikleri.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gelgit Nedir</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/gelgit-nedir.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/gelgit-nedir.html/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Jan 2010 20:35:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Ama]]></category>
		<category><![CDATA[Antarktika]]></category>
		<category><![CDATA[Atlas]]></category>
		<category><![CDATA[Buna]]></category>
		<category><![CDATA[Coriolis]]></category>
		<category><![CDATA[Kanada]]></category>
		<category><![CDATA[Ters]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>gelgit</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12926</guid>
		<description><![CDATA[Bir gök cismi üzerinde başka gök cisimlerinin uyguladığı kütleçekimi kuvvetleri nedeniyle oluşan çevrimsel biçim bozulmaları.En çok bilineni,Ay ve Güneş&#8217;in göreli konumlarındaki değişmelerin etkisiyle Yer yüzeyinde deniz düzeyinde otaya çıkan dönemli değişmelerdir. Gel-git oluşturan kuvvetler yerçekimine oranla çok küçüktür.Buna karşılık bu kuvvetlerin,özellikle yatay bileşenleri nedeniyle,denizlerdeki etkisi büyük olurç.Karalar ve denizler Yer yüzeyinde düzenli dağılmadığından,denizlerin ve okyanusların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir gök cismi üzerinde başka gök cisimlerinin uyguladığı kütleçekimi kuvvetleri nedeniyle oluşan çevrimsel biçim bozulmaları.En çok bilineni,Ay ve Güneş&#8217;in göreli konumlarındaki değişmelerin etkisiyle Yer yüzeyinde deniz düzeyinde otaya çıkan dönemli değişmelerdir.<br />
 Gel-git oluşturan kuvvetler yerçekimine oranla çok küçüktür.Buna karşılık bu kuvvetlerin,özellikle yatay bileşenleri nedeniyle,denizlerdeki etkisi büyük olurç.Karalar ve denizler Yer yüzeyinde düzenli dağılmadığından,denizlerin ve okyanusların gelgit kuvvetlerine tepkisi çok karmaşıktır.Yer&#8217;in kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklanan saptırıcı Coriolis kuvveti de bu karmaşıklığı arttırır.Antarktika Okyanusunda gelgit kabarması,Yer çevresinde doğu-batı doğrultusunda yayılır.Ama kıtalar arasında,örneğin Atlas okyanusunda,kısmen kuzeye doğru ilerleyen bir dalga ile kısmen doğu-batı doğrultusunda salınan bir duran dalga biçiminde kendini gösterir;Coriolis kuvveti her iki dalga hareketini de etkiler.Kurumsal çalışmalar ve gözlemler kabarma ve alçalmaların sıfır olduğu noktaların bulunduğunu ortaya <span id="more-12926"></span>çıkarmıştır;kabarma ve alçalmalar bu noktalar çevresinde(saat yönünde ya da ters yönde) döner.Akdeniz,Karadeniz ve Baltık Denizi gibi,nerdeyse tamamen kapalı denizlerde,doğrudan yerel gelgit kuvvetlerinin etkisiyle bir duran dalga oluşur.Bu denizlerde gelgit genliği küçüktür,santimetre ölçeğindedir.Açık okyanuslarda genellikle bir metreden azdır.Körfezlerde ve bunlara bitişik denizlerde genlik çok daha büyük olabilir.Çünkü gelgit dalgası kıta sağanlığının sığ sularına girince,ilerleme hızı yavaşlar ve enerji küçük bir hacimde biriktiği için gelgit yükselme ve alçalmaları büyük boyutlara ulaşabilir.Bilinen en büyük gelgit Kanada&#8217;daki Fundy Körfezinde oluşur,burada 21 m yüksekliğe kadar kabarmalar gözlenmiştir.<br />
DALGALAR:<br />
 Dalgaların büyük bir bölümünü,deniz yüzeyinden esen rüzgar oluşturur.Boyutları ve güçleri,esiş süresine ve estiği alanın uzunluğuna bağlıdır.Rüzgarın estiği alana Feç denir.En büyük feç Büyük Okyanus&#8217;tadır.Bu yüzden en büyük dalgalar burada oluşur.ABD&#8217;nin Büyük Okyanus kıyılarında kırılan dalgalar,buradan 10.000. km ötede oluşmaya başlamış olabilir.<br />
DALGA BİÇİMLERİ:<br />
 Akıntı ve gelgitin aksine,açık denizlerdeki dalgalar suyu ileriye doğru ettirmez.Daşlga ilerler ama su ileri doğru hareket etmez.Bunu,deniz üzerindeki bir cismi örneğin bir kuşu aşağı ve yukarı hareket ederken gözlediğinizde anlayabilirsiniz.</p>
<p>    3 tane şekil (küçük)<br />
 Dalga,su parçacıklarının bir çember üzerinde hareket etmesine yol açar.Yüzeyden dibe doğru inildikçe çemberler,giderek daralır.Dalganın hiçbir etkisinin kalmadığı bir derinlikte de yok olur.100 m den daha derinde bir deniz altının içindeyseniz yüzeyde çok şiddetli bir fırtına bile olsa dalgaların etkisini hissetmessiniz.<br />
DALGALARIN KIRILMASI:<br />
 Dalga,eğimli bir sahile doğru yaklaştıkça su,deniz tabanına sürtünmeye başlar.Su parçacıkları daha yayvan ovaller biçiminde dönmeye başlar.Bu da dalgayı yavaşlatır.Dalga çok sığ sulara geldiğinde,parçacıklar ovallerini tamamlayamaz duruma gelir ve dalganın tepesi düşer,dalga sahilde kırılır.<br />
 Dalga,su altındaki yamacın eğiminin dikliğine bağlı olarak dökülerek,patlayarak ya da çok büyük bir dalga halinde kırılabilir.</p>
<p>  3 ŞEKİL AÇIKLAMALI ALTALTA</p>
<p>DALGALARIN İŞLEVİ:<br />
 Dalgalar,kendilerini oluşturan rüzgar dindikten çok sonra bile,şekillerini değiştirmeden ya da enerjilerini kaybetmeden çok uzun süre yol alabilir.Sahilde kırıldıkları zaman,yolculukları boyunca depoladıkları enerji açığa çıkar.Art arda kırılan dalgaların enerjisi,kıyı boyunca uzanan karanın şekil değiştirmesine yol açar.<br />
  Kıyıdan çok açıkta çatlayan dalgalara,kumsalı düzenli bir şekilde geliştirdikleri için &#8221;yapıcı dalgalar&#8221; denir.Kıyıda çatlayan dalgalara ise,karayı yavaş yavaş aşındırdıkları,kumsalı yok ettikleri için &#8221;yıkıcı dalgalar&#8221; denir.<br />
YIKICI DALGALAR:<br />
 Yıkıcı dalgalar,kumsallardaki kumları ve irili ufaklı çakılları yavaş yavaş açıklara sürükler.Sahilde bulanan maddelerle birlikte kaya ve falezlere çarparak bunların yüzeylerinin aşınmasına yol açar.Her yarık ve çatlağa patlayıcı bir güçle su ve hava sokarak bunların yavaş yavaş genişlemesine ve kayaların güçsüzleşmesine neden olur.Kopan kaya parçacıkları da sonraki aşındırmalarda rol alır.Bu şekilde,çok sert kayaçlar bile aşınabilir.  Böylece deniz kıyısındaki kara da dalgalar tarafından şekillendirilmiş olur.<br />
 DALGALAR İLE İLGİLİ SÖZCÜKLER:<br />
 Kumsalda ilerleyen köpüklü suya dalga ilerlemesi denir.<br />
 Kumsaldan aşağıya geri dönen suya dalga gerilemesi denir.Dalganın en yüksek noktasına dalga sırtı denir.İki dalga arasındaki en alçak noktaya dalga çukuru denir.Dalga periyodu,birbirini izleyen iki dalga arasında ki süredir.Dalga sürekliliği,sırtla çukur arasındaki yükseklik farkıdır.Dalga boyu,bir dalganın sırtıyla bir sonrakini sırtı arasındaki uzaklıktır.<br />
AKINTILAR:<br />
Okyanuslardaki sular,gelgit,dalgalar ve akıntılar nedeniyle sürekli hareket halindedir.Akıntılar, oknanuslarda akan geniş su şeritleridir.Geldikleri yere bağlı olarak 30*C kadar sıcak olabildikleri gibi -2*C kadar soğuk da olabilirler.Genişlikleri 60 km&#8217;ye ulaşabilir.Daha hızlı olanları varsa da pek çoğu günde günde yaklaşık 10 km ilerler.Akıntılar,Dünya iklimini etkileyen büyük miktarlarda suyu taşırlar.Akıntılar hem yüzeyde hem de dipte olabilirler.<br />
YÜZEY AKINTILARI:<br />
 Yüzey akıntıları,okyanusların 350 m derinliğe kadar olan bölümünü etkiler.Bilim adamları akıntıların neden oluştuğunu ya da iklimi nasıl etkilediğini hala tam olarak anlayamamıştır.Yine de akıntıların baskın rüzgar yönünde sürüklendiği bilinmektedir.Rüzgarlar ve okyanus akıntılarındaki  yan kolların yönünü Dünya&#8217;nın dönüşü belirler.Buna Koriolis etkisi denir.Akıntıların yönü ve şiddeti,kara kütlelerinin biçimleri gibi etkenlere<br />
de bağlıdır.</p>
<p>      BİR DÜNYA ŞEKLİ (KOLİOLİS) 					</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/gelgit-nedir.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İklim Ve İklim Elemanları</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/iklim-ve-iklim-elemanlari.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/iklim-ve-iklim-elemanlari.html/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Jan 2010 20:33:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Bunun]]></category>
		<category><![CDATA[Eden]]></category>
		<category><![CDATA[Kontol]]></category>
		<category><![CDATA[Tam]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12924</guid>
		<description><![CDATA[İKLİM Oldukca geniş bir sahada devam eden atmosfer olaylarının ortalamasına, iklim denir. Günlük atmsofer olayları, kısa sureler içinde ve dar alanlarda meydana geldiği halde, iklimler oldukça geniş alanlarda ve cok uzun zaman içinde değişmeyen hava karakterlerini belirler. İklim, doğal çevreyi ve insan yaşamını etkileyen bir faktördür. Göllerin oluşumu, seviye değişimleri ve kimyasal özellikler önemli ölçüde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> İKLİM<br />
   Oldukca geniş bir sahada devam eden atmosfer olaylarının ortalamasına, iklim denir. Günlük atmsofer olayları, kısa sureler içinde ve dar alanlarda meydana geldiği halde, iklimler oldukça geniş alanlarda ve cok uzun zaman içinde   değişmeyen hava karakterlerini belirler. İklim, doğal çevreyi ve insan yaşamını etkileyen bir faktördür. Göllerin oluşumu, seviye değişimleri ve kimyasal özellikler önemli ölçüde iklime bağlıdır. Herhangi bir yerde yetişen doğal bitki örtüsünün türü, miktarı ve yayılış alamı iklime bağlıdır. Dolayısı ile iklim, tarım faaliyetlerini de etkileyen  en önemli faktördür. İklim, insanların yasayışını, kültürünü, giyimlerini, fizyolojik özelliklerini, karakterlerini, yer yüzüne dağılışını ve ekonomik faaliyetlerini etkilemektedir. İklim şartları insanları etkilediği gibi hayvan turlerini, yaşama alanlarını, sayılarının artması ve türlerinin tükenmesi de etkiler. Kısacası iklim olayları, dogal cevreyi ve insanları doğrudan ya da dolaylı etkilemekte hatta kontol etmektedir.<br />
<span id="more-12924"></span></p>
<p>  İKLİM ELEMANLARI</p>
<p>   Sıcaklık, basınç, rüzgar, nem, yagış, bulutluluk gibi atmosfer olaylarına iklim elemanları denir.<br />
   Bir bolgede etkili olaniklim karakterleri iklim elemanlarının kontrolü altındadır. Herhangi bir yerde etkili olan iklimi tespit etmek için, iklim elemanlarının tam incelenmesi gerekir. Bunun çin günlük atmofer olayların gözlemlenmesi ile elde edilen değerlerin aritmetik ortalamaları alınır.<br />
   İklim karakterleri belirlenirken, ortalamaların yanısıra, uzun yıllar içinde görülen maksimum ve minimum değerlerde kullanılır. Ayrıca maksimum değerler içindeki uç değerler de tespit edilir. Bu değerler o anki atmosfer olaylarının iklim karakterlerinden ne kadar saptığını gösterir.</p>
<p>  Sıcaklık</p>
<p>    Bir cismin sahip olduğu ortalama kinetik enerjiye sıcaklık denir. Isı ise bir enerji çeşididir. 1 gr suyun sıcaklığını 1 C yükselten enerji miktarıdır. Güneş, yerin merkezi katı yakıtlar  ve nükleer reaktörler birer ısı kaynağıdır.Yeryüzü ve atmsoferin temel ısı kaynağı Güneş&#8217;tir.<br />
    Günes  etrafına yaydığı ışınlara güneş radyasyonu denir. Güneş ışınları dalg demetleri halinde yer yüzüne ulaşır.Dalga demetleri, çevreyi aydınlatan ve renklerin algılanmasını sağlayan ışık ışınları, ısı enerjisini taşıyan kızıl ötesi(enfaruj) ışınlar ve bitkilerde özümlemeyi sağlayan mor ötesi(ultraviyole) ışınlarından oluşur.<br />
    Güneş&#8217;ten atmosferin üst katlarına gelen ışık demetlerinin tamamı yeryüzüne ulaşmaz. Bir kısmı atmosfere, bulutlara ve yer yüzüne çarparak geriye yansır. Işınların geriye yansıması olayına albedo denir. Albedo her zaman sabit değildir.<br />
    Güneş ışınlarının su, kar, buz gibi pürüzsüz yüzeylere değdiği yerlerde ve dar açıyla geldiği dönemlerde albedo fazla iken, dik açıyla geldiği dönemlerde ve pürüzlü yüzeylere çarptığı yerlerde azalır. Güneş ışınlarının yaklaşık %33&#8242;ü albedoya uğrar. Güneş ışınlarının albedodan arta kalan %67&#8242;si atmosferi ve yeryüzünü ısıtır, aydınlatır.<br />
    Atmsofere ulaşan güneş ışınlarını %100 kabul edecek ollursak,<br />
    %25&#8242;i yoğunluk farkından ve bulutlara çarparak uzaya yansır.<br />
    %25&#8242;i atmsofer içinde dağılır.(difüzyon)<br />
    %15&#8242;i atmsofer tarafından emilir.(asorpsiyon)<br />
    %8&#8242;i yeryüzüne çarpınca uzaya yansır.<br />
    %27&#8242;si yer yüzü tarafından tutulur.</p>
<p>   Güneş ışınlarının atmosfer içinde kırılıp dağılmasına difüzyon denir.Difuzyona ugrayan ışınlar, gölgede kalan kısımların ve gecelerin çok soğuk olmasını önler.Aynı zamanda gölgelerin yarı aydınlık olmasını sağlarken, gökyüzünün de mavi görünmesini sağlar.<br />
   Yükseklere doğru çıkıldıkça tutulma azaldığından sıcaklık düşer.Sıcaklık düşmesi ortalama her 100 m de ortalama 0,5C kadardır.Kış mevsiminde bazı günler soğuk hava kütleleri alçalır, alçak kesimlere ve vadi içlerinde sıkışırlar.Buralarda alçak kesimler soğukken, yükseklerde daha sıcak hava kütlelerine bulunabilir.Bu olaya sıcaklık terselmesi ismi verilir.<br />
   Sıcaklık, coğrafi koşulları ve diğer atmosfer olaylarını en yakından kontrol eden iklim elemanıdır.Diğer iklim elemanlarının etki şiddetini ve dağılışını sıcaklık belirler. Sıcaklık, insan yaşamı üzerinde de doğrudan etkilidir.İnsanların yaşama alanlarını, yerleşmeyi, kültürel, sosyal ve ekonomik etkinliklerini, beslenme, giyinme ve ısınma gibi ihtiyaçlarını etkiler.<br />
   Sıcaklığın dağılışını izoterm haritaları ile gösterilir.Aynı sıcaklığa sahip noktaların bir çizgi ile birleştirilmesi ile izotermler veya eş sıcaklık eğrileri oluşur.İzoterm haritaları iç içe kapalı eğrilerden oluşurlar.Komşu iki izoterm arasındaki sıcaklık farkı sabittir.İzotermelrin sıklaştıkları yerlerde kısa mesafelerde sıcaklık farkı artarken, izotermlerin uzaklaştığı yerlerde aynı mesafedeki sıcaklık farkı da azalır.<br />
   İzoterm haritalarında termometreden ölçülen gerçek sıcaklıkların yanısıra, indirgenmiş sıcaklık değerleri de kullanılır.Gerçek sıcaklık değerleri ile çizilen haritaya gerçek izoterm haritası denir.</p>
<p>   İndirgenmiş sıcaklık(C)=Ölçülen sıcaklık+Yükselti/100*0,5 C formülü ile bulunur.</p>
<p>   Örneğin; 1800m yükseltiye sahip bir istasyonda ölçülen gerçek sıcaklık 10 C ise,indirgenmiş sıcaklık değeri,<br />
   10 C + 1800 / 100 * 0,5 = 10 C + 9 C = 19 C olur<br />
   Yer yüzünde sıcaklığın dağılışı yerel olarak önemli farklar gösterir.<br />
   Yer yüzünde sıcaklık dağılışına neden olan faktörler şunlardır;</p>
<p>   -Güneş ışınlarının geliş açısı</p>
<p>   Yer yüzünde sıcaklık dağılışını etkileyen en önemli faktör, güneş ışınlarının geliş açısıdır.Çünkü; güneşten birim alana düşen enerji miktarı, güne ışınlarının geliş açısına göre değişir.Güneş ışınlarının yere değme açısı büyüdükçe, birim alana düşen enerji miktarı artar ve sıcaklık değeri yükselir.Güneş ışınlarının yere düşmesi azaldıkça birim alana düşen enerji miktarı azaldığından sıcaklık değerleri düşer.Güneş ışınlarının yere değme açısı zamana ve yere göre farklılık gösterir.</p>
<p>   Işınların yere değme açısını etkileyen faktörler şunlardır;</p>
<p>   *Dünya&#8217;nın şekli</p>
<p>    Yerin küresel şekli, her enlemim güneş ışınlarını farklı açılarla almasına neden olur.Güneş ışınları Dünya&#8217;nın yörüngesine (Ekliptik) paralel olarak gelirler.Ekliptik&#8217;e paralel gelen ışık demetleri, Ekvator çevresine dik açılarla düşerken, kutuplara goğru gittikçe daha dar açılarla yer yüzüne düşer.Güneş ışınlarının geliş açısının değişimine bağlı olarak, aynı güçte enerji taşıyan ışık demetleri Ekvator çevresini daha fazla ısıtıp aydınlatırken, kutuplar çevresinde daha geniş alanları ısıtıp aydınlatır.Böylece birim alana düşen enerji miktarı Ekvator&#8217;dan kutuplara doğru gittikçe azalır ve buna bağlı olarak sıcaklık değerleri düşer.</p>
<p>   *Dünyanın yıılık hareketi ve eksen eğikliği</p>
<p>    Dünyanın yörüngesinden geçen ekliptik düzlemi ile Ekvator düzlemi çakışık değildir.Aralarında değişmeyen 23° 27&#8242; lık bir açı vardır.Bu açı nedeniyle güneş ışınlarının dik düştüğü noktalar yıl içinde Ekvator&#8217;dan eğilik açısı kadar kuzeye ve güneye kayar.Böylece güneş ışınları, dönencelere yıl içinde bir defa dönenceler arasına ise iki defa dik düşer.Güneş ışınlarının dik düştüğü noktaların yıl içerisinde değişmesi, dünya üzerinde diğer herhangi bir noktada da güneş ışınlarının geliş açısının değişmesine neden olur.Böylece herhangi bir noktaya güneş ışınlarının dik geldiği dönemlerde sıcaklık değerleri arttığından yaz yaşanır.</p>
<p>   *Dünya&#8217;nın günlük hareketi</p>
<p>   Dünya&#8217;nın şekline bağlı olarak tam yarısı karanlık, bir tam yarısı da aydınlıktır.Dünya&#8217;nın 24 saat içinde ekseni çevresindeki dönüşünü tamamlaması, karanlık taraf ile aydınlık tarafın yer değiştirmesine neden olur.<br />
   Güneş&#8217;ten doğrudan alınan enerji geceleri sıfıra indiğinden, ışıma nedeniyle ısı enerjisi sürekli kaybedildiğinden sıcaklık değerleri sürekli olarak düşer.Gün içerisinde en düşük sıcaklık bu nedenle gecenin son anıdır.Güneş&#8217;in ufukta görünmeye başlamasıyla sıcaklık değerleri tekrar yükselmeye başlar.Günün en sıcak anı ise, güneş ışınlarının<br />
en dik açıyla geldiği öğle vakti değildir.Öğle vakti, birim alana düşen enerji miktarının en yüksek olduğu andır.Ancak bu andan itibaren birim alana düşen enerji miktarı azal-masına rağmen, kazanılan toplam enerji, kaybedilen enerjiden yüksektir.Bu nedenle sıcaklık değerleri yükselmeye devam eder.Bu durum yaklaşık iki saat kadar sürer ve en sıcak an, yaklaşık yerel saat 14:00 sularında yaşanır.</p>
<p>   *Bakı ve eğim</p>
<p>   Herhangi bir noktanın güneş ışınlarına olan konumuna baki denir.Güneşe dönük yamaçlar, güneş ışınlarını daha dilk açıyla alcaklarından, sıcaklığı etkileyen diğer şartların eşit olduğu eiğer bir yamaca göre daha yüksek sıcaklıklara sahiptirler.Güneş&#8217;e dönük olmayan yamaçlar ise güneş ışınlarını daha dar çıya alacaklarından, sıcaklık değerleri daha düşüktür.<br />
   Dönenceler arasında dağların her iki yamacı yılın bir döneminde güneş ışınlarını daha dik açıyla aldığından, bakının etkisi belirgin olarak görülmez.Kutuplara yakın bölgelerde güneş ışınlarının çok dar açıyla gelmesi bakının etkisini azalttığından, dağların her iki yamacı da düşük sıcaklıklara sahiptir.</p>
<p>    *Yükselti</p>
<p>    Yer yüzü şekillerinin yükselti ve bakı gibi özellikleri, sıcaklığı önemli ölçüde etkiler.Sıcaklık atmosferde yükseldikçe düşer ve yükseklere çıkıldıkça atmosferin yoğunluğu, nem oranı ve kalınlığı azalır.<br />
    Bu nedenle,yüksek kesimler günesşten daha fazla enerji aldıkları halde ışıma ile daha fazla enerji kaybettiklerinden sıcaklık değişimi daha fazladır. Gündüz kısa sürede ısınan bu yerler gece hızlıca soğurlar</p>
<p>    *Nem</p>
<p>     Nemin ısınma ısısı yüksektir.Bu nedenle nemin fazla olduğu yerlerde günlük ve yıllık sıcaklık değişimi daha azdır.Nem,yer yüzüne çarparak geriye yansıyan güneş ışınlarını daha fazla absorbe eder.Ayrıca koruyucu bir örtü oluşturarak sıcaklığın uzaya kaçmasını önler.</p>
<p>    *Okyanus akıntıları</p>
<p>    Okyanus akıntıları, ilk harekete geçtikleri denizlerin sıcaklıklarını, ulaştıkları alanlara taşırlar.Buna bağlı olarak dünya sıcaklık dağılımını etkilerler.Öncelikle farklı iklim bölgeleri arasında görülen akıntılar sıcaklıkları daha belirgin olarak değiştirirler.</p>
<p>    *Rüzgarlar</p>
<p>    Hava kütleleri üzerinde bulunduğu yüzeylerin sıcaklıklarından etkilenirler.Hava kütleleri, sahip oldukları sıcaklıkları ulaştıkları alanlara taşırlar.<br />
    Bu nedenle, hareket halindeki hava kütlesi sıcaklık dağılışını doğrudan etkiler.Enlem-sıcaklık ilişkisine bağlı olarak yüksek enlemlerden alçak enlemlere doğru esen rüzgarlar, sıcaklık değerlerini düşürürken alçak enlemlerden yüksek enlemlere doğru esen rüzgarlar sıcaklığı arttırıcı etki yaparlar.Fön karakteri kazanmıs rüzgarlar da en son ulaştıkları alanlarda sıcaklığı arttırırlar.</p>
<p>    *Kara ve denizlerin dağılışı</p>
<p>    Kara ve denizlerin özgül ısıları farklıdır.1 gr ağırlığında bir cismin 1 C  sıcaklığa ulaşabilmesi için gerekli olan enerji miktarına özgül ısı veya ısınma ısısı denir.<br />
    Kara ve denizlerin özgül ısılarının farklı oluşu, aynı miktar ısı enerjisine de farklı sıcaklık değerlerine sahip olurlar.Örneğin, suyun ısınma ısısı karalardan fazladır.Bu nedenle aynı sıcaklığa, karalara göre daha geç ulaşırlar, aynı zamanda daha geç soğurlar.<br />
    Kara ve denizler arasındaki ısınma ve soğuma süreleri arasındaki fark, gündüz ve yaz mevsimde karaların daha çabuk ve daha fazla ısınmasına, gece ve kış mevsiminde ise daha hızlı ve daha fazla soğumasına neden olur.<br />
    Sonuç olarak, karalar ile denizler arasında her zaman bir sıcaklık farkı oluşmaktadır.</p>
<p>    Atmosfer ve yer koşullarının etkisi ile Güneş&#8217;ten alınan enerjinin her yerde farklı olması, sıcaklık kuşaklarının ortaya çıkmasına neden olmuştur.</p>
<p>    Sıcaklık kuşakları ve başlıca özellikleri</p>
<p>    -Sıcak kuşak: Kuzey Yarım Küre&#8217;de karaların fazlalığından dolayı daha geniş yer kaplar.Bu kuşakta yıllık sıcaklık ortalaması 20 C üstündedir.Nemin fazla olması güneş ışınlarının dik ve dike yakın açlarla gelmesi gibi nedenlerle sıcaklık farkı azdir.Bu kuşakta,Ekvatoral,Savan,Muson ve Tropikal çöl iklimleri etkilidir.</p>
<p>    -Ilıman kuşak: Kuzey Yarım Küre&#8217;de fazla oranda, Güney Yarım Küre&#8217;de daha az oranda görülmektedir.Ilıman kuşata güneş ışınlarının dik açıyla geldiği yer yoktur.Ancak eksen eğikliğinin sonucu olarak, güneş ışınlarının geliş açıları arasındaki fark artmıştır.Bu fark yıl içerisinde sıcak ve soğuk dönemlerinin ortaya çıkmasına neden olur.Bu kuşakta,ılıman kuşak karasal, ılıman kuşak denizel, karasal çöl ve Akdeniz ikliö şartlar etkilidir.</p>
<p>    -Soğuk kuşak: Kuzey kutbunda az oranda, Güney kutbunda daha azla oranda görülmektedir.</p>
<p>    *Bitki örtüsü</p>
<p>    Bitki örtüsü, toprak üzerinde koruyucu bir örtü oluşturur.Bu örtü toprak neminin kısa sürede buharlaşarak atmsofere karışmasını önler.Bitki örtüsü, gündüzleri güneş ışınlarının yere değmesine engel olduğundan daha az ısınmasına neden olur.Aynı zamanda geceleri toprağın ışıma ile enerji kaybını azaltır.Bu nedenle bitki örtüsünün fazla olduğu yerlerde, günlük sıcaklık farkı azalır.Gündüzleri bitki örtüsünün ür olduğu yerler serin, geceleri daha ılıktır.</p>
<p>    Basınç ve nem</p>
<p>    Yer çekiminin etkisi ile yer küreyi çepeçevre saran gaz kütlesinin ağırlığına, ya da atmosferi oluşturan gazların üstünde bulunduğu yüzeylere yaptığı etkiye hava basıncı denir.<br />
    Basınç barometre denilen aletle ölçülür.Hava basıncı, ilk kez 1643 yılında Torriçelli tarafından civalı bir barometre ile ölçülmüştür.45 derece enleminde, 0 C sıcaklıkta, 0m deniz kıyısında ölçülen 760mm veya 1013 mb basınç normal atmosfer basıncı kabul edilir.1013 milibardan daha yüksek basınçlara yüksek basınç(antisiklon), daha düşük değerlere alçak basınç ismi verilir.</p>
<p>    Atmosfer basıncının yer yüzüne dağılışına etki eden faktörler şunlardır:</p>
<p>    *Yerçekimi</p>
<p>    Hava basıncının ortaya çıkmasında etkili olan en temel faktör yerçekimidir.Yani Dünya&#8217;da yerçekimi olmasaydı, dünyayı çepeçevre saran ve dünya yüzeyine etki yapan bir hava küre olmayacaktı.Yer çekiminin etkisiyle hava küre, Dünya yüzeyinin her yerine sabit bir etki yapar.Ancak Dünya&#8217;nın şeklinden dolayı yer çekimi her yerinde aynı değildir.Ekvator&#8217;dan kutupalra doğru gittikçe yer çekimi artar.Bu nedenle yerçekimi alçak enlemlerden yüksek enlemlere gittikçe küçük değişimler gösterir.</p>
<p>    *Yükselti</p>
<p>    Atmosferde ağır gazlar alt katlarda, hafif gazlar daha üst katlarda bulunur.Ayrıca yer çekiminin etkisiyle,yükseklere doğru ağırlığı ve yoğunluğu azalan atmpsferin yere yaptığı etki azalır.Atmosferin en alt katında yer alan Troposfer katında yaklaşık her 10,5 m de, hava basıncı 1 mb değişir.Her hangi bir noktanın yükseltisi sabit olduğundan yükseltiye bağlı olarak yıl içerisinde basınç değişimi olmaz.</p>
<p>    *Sıcaklık</p>
<p>    Sıcaklık değiştikçe atmosferin yoğunluğu değişir.Yoğunluğun değişmesi de basıncın değişmesine neden olur.Her hangi bir yerde sıcaklığın artması ile hava moleküllerinin titreşimleri artar, moleküller birbirinden uzaklaşır.Genişleyip hafifleyen hava kütlesinin yere yaptığı etki azalır, yani alçak basınç alanalrı oluşur.Bu merkezlere termik alçak basınç merkezi denir.<br />
    Sıcaklığın artması basıncın düşmesine neden olurken, sıcaklığın azalması basınç değerlerinin yükselmesine neden olur.Sıcaklığın düşüşüyle hava kütlesi yoğunlaşır, ağırlaşır ve alçalarak sıkışır.Alçalan hava kütlesinin yere yaptığı etki arttığından termik yüksek basınç merkezi oluşur.</p>
<p>    *Dinamik etkenler</p>
<p>    Dünya&#8217;nın kendi ekseni etrafında dönüşüne bağlı olarak oratay çıkan savrulma kuvveti veya merkezkaç kuvveti, hava kütlelerinin bazı enlemlerde yığılıp sıkşmasına,  bazı enlemlerde de yükselerek gevşemelerine neden olur.<br />
    Dinamik nedenlerle oluşan sürekli basınç kuşaklarında, basınca etki eden diğer faktörlerin bazı mevsim ve dönemlerde daha baskın hale gelmesi durumunda dinamik basınç kuşakları kesintiye uğrar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/iklim-ve-iklim-elemanlari.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Doğu Anadolu Bölgesi Tanıtımı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/dogu-anadolu-bolgesi-tanitimi-2.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/dogu-anadolu-bolgesi-tanitimi-2.html/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Jan 2010 20:22:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Ana]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Biri]]></category>
		<category><![CDATA[bu]]></category>
		<category><![CDATA[Deprem]]></category>
		<category><![CDATA[Dolu]]></category>
		<category><![CDATA[Edi]]></category>
		<category><![CDATA[Gelir]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Gibi]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkari]]></category>
		<category><![CDATA[Kars]]></category>
		<category><![CDATA[Kay]]></category>
		<category><![CDATA[Kelkit]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Rinde]]></category>
		<category><![CDATA[Siirt]]></category>
		<category><![CDATA[Sivas]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>
		<category><![CDATA[Yay]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>bölgesi</category>
	<category>anadolu</category>
	<category>doğu</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12920</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’nin yedi coğrafî bölgesinden biri olan Doğu Anadolu Bölgesi; doğuda Ağrı Dağı’ndan, batıda Uzun- yayla’ya, kuzeyde Doğu Karadeniz Sıradağları’nın iç sı- nırlarından, güneyde Güneydoğu Torosları’na kadar u-zanır.Bir üçgeni andıran bölge yaklaşık 163.000km2’lik yüzölçümüyle Türkiye’nin en büyük coğrafî bölgesidir. Türkiye’nin %21’ini kaplar. Kars,Ağrı,Van,Hakkari,Muş,Bingöl,Elazığ ve Tunceli illerinin tümü bölge sınırı içindedir.Bitlis ve Malatya il- lerinin bazı küçük [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin yedi coğrafî bölgesinden biri olan Doğu Anadolu Bölgesi; doğuda Ağrı Dağı’ndan, batıda Uzun- yayla’ya, kuzeyde Doğu Karadeniz Sıradağları’nın iç sı- nırlarından, güneyde Güneydoğu Torosları’na kadar u-zanır.Bir üçgeni andıran bölge yaklaşık 163.000km2’lik yüzölçümüyle Türkiye’nin en büyük coğrafî bölgesidir. Türkiye’nin %21’ini kaplar.<br />
    Kars,Ağrı,Van,Hakkari,Muş,Bingöl,Elazığ ve Tunceli illerinin tümü bölge sınırı içindedir.Bitlis ve Malatya il- lerinin bazı küçük bölümleri Güneydoğu Anadolu Bölge- si’ne, Erzurum ve Erzincan illerinin bazı bölümleri de Karadeniz Bölgesi’ne taşar.Merkezleri komşu illerde yer alan Siirt,Diyarbakır,Adıyaman,Kahramanmaraş,Kay- seri ve Sivas illerinin de bazı bölümleri Doğu Anadolu Bölgesi’nin sınırları içinde kalır.<br />
  a) YÜZEY ŞEKİLLERİ: Yerşekillerini; sıradağlar,geniş plâtolar ve ovalarla çukur alanlar oluşturur.Ovaların çoğu genç faylarla <span id="more-12920"></span>sınırlandığından deprem alanlarıdır. Doğu Anadolu yüzey şekillerinin ana çizgileri,bölgeyi batı-doğu doğrultusunda boylayan yay biçimindeki dağ sıralarıyla meydana gelir.Bu dağ sıraları,alçak ve dal-galı düzlüklerle birbirinden ayrılırlar.Bu düzlükler üze-rinde ayrıca dağ kütleleri yükselir,aralarına da çukur ovaları girer.Yüzey şekillerinin genel doğrultusuna göre, Doğu Anadolu relyefi kuzeyden güneye şöyle takip edi- lebilir:<br />
1. Kuzeybatıda Kuzey Anadolu Dağları’nın Doğu Ana-dolu yaylasına komşu olan iç sırası:bölgenin sınırı içe- risinde uzanan Kelkit-Çoruh Dağları: Kızıldağ (3.025m), Çimen(2.700m) dağları ve daha ötede Çoruh-Oltu hav- zasındaki dağlar.<br />
2. Bu dağların gerisinde Erzurum-Kars yaylası.Çoğu yerde lav örtüsüyle kaplı; yüksl. 1.500-2.000m. Yayla üzerinde basık dağ sıraları: Dumlu dağ (3.200m),Allahü- ekber dağı (3.111m),Kısırdağ (3.150m) gibi; yayla içine girmiş çukur ovaları; Erzincan ovası (yüksl:1.200), Er- zurum ovası (yüks: 1.800-1.900m), Pasinler ovası (1.650m), Sürmeliçukur-Iğdır ovası (800-900m).<br />
3. Doğu Anadolu’nun ortasında Karasu (Fırat) ve Aras vadilerine güneyden paralel olarak uzanan büyük sırt: Karasu-Aras dağları.Bunlar Monzur (3.250m), Mercan (3.463m dağlarıyla başlayıp Palandöken (3.017m), Çak-mak (3.060m), Perli (3.200m) dağı üzerinden Ağrı volkan kütlesine kadar uzanır.Büyük Ağrı konisi Türkiye’nin en yüksek doruğudur (5.165m). Karasu-Aras dağları, güney- batıda Uzunyayla yöresindeki kesintiden sonra Orta To- roslar’a bağlandığı gibi, doğuda Ağrı volkan kütlesi ötesinde İran 0ortasındaki dağlara devam eder.<br />
4. Sözü geçen merkezî sırtın güneyinde Van Gölü havza- sı  ve bunun batısında Murat havzası.Her iki havza da güneyde, güneydoğu Toros yayına dayanır; Ağrı-Nemrut dağları arsında sıralanan bir sönmüş volkan dizisi (Tendürek 3.542m, Süphan dağı 1.200.000 ölçekli harita- ya göre 4.434m, Nemrut dağı 2.802m) ile birbirinden ay- rılır. Van Gölü havzası, doğuda İran sınır dağlarında yüksekliği 3.000m’yi aşan tepelere dayanan yüksek bir yayla (Erk dağı 3.200m) ile batıda Van Gölü’nün kapla- dığı geniş bir çukur alandan meydana gelir.Murat hav- zasında ise Murat ırmağı boyunca uzanan sıra ovalar arasında Bingöl (3.200m) gibi dağ kütleleri göze çarpar. Doğu Beyazıt ovası (2.000m), Karaköse-Eleşkirt ovası (1.650m), Malazgirt ovası (1.500m), Muş ovası (1.200m), Elâzığ ovası veya Uluova (1.050m).<br />
5. Güneydoğu Toroslar, Doğu Anadolu’yu güneyden sı-nırlayan bir yaydır. Batı kesiminde geniş ve orta derecede yüksek (Malatya dağları; Akdağ 2.605m),orta kesiminde dar ve az yüksek (Maden dağları; Hazarbaba dağı 2.285m), doğuya doğru gitgide geniş ve çok yüksek-tir.(Bitlis dağları 3.500, Hakkari dağları; Cilo dağının Reşko tepesi 4.168m).<br />
  b) OVALAR ve PLÂTOLAR: Bölgede dağlardan sonra en fazla alan kaplayan yerşekli plâtolardır. Plâtolar, Fırat ve Aras nehirlerinin kolları tarafından parçalan-mıştır. En büyük plâtosu ‘’Erzurum-Kars Plâtosu’’dur.<br />
   Bölgede yer alan dağ kuşakları arasındaki çöküntü oluklarında ovalar yer almaktadır.<br />
  Birinci çöküntü kuşağını; Ardahan, Göle ve Çıldır Gölü<br />
  İkinci çöküntü kuşağını; Erzurum, Erzincan, Pasinler, Horasan ve Iğdır Ovaları<br />
  Üçüncü çöküntü kuşağını ise; Malatya, Elazığ, Bingöl, Muş ve Van Gölü çanakları ve bunlar içerisinde yer alan ovalar oluşturur.<br />
  c) AKARSULAR  ve GÖLLER: Doğu Anadolu Bölge-si’nda yer alan Aras ve Kura nehirleri sularını ülkemiz toprakları dışarısında Hazar Denizi’ne dökerler. Fırat, Dicle ve Zap nehirleri ise sularını yine ülkemiz dışarı-sında Basra Körfezi’ne dökerler.<br />
    Bölge akarsularının rejimi düzensizdir. Bunun nedeni; yağış rejiminin düzensizliği ve kış yağışlarının kar şek-linde düşmesidir. Kışın yağan karlar erimeden uzun süre yerde kaldığı için akarsuların debileri azalmaktadır.İlk- bahar ve yaz aylarında eriyen karlar akarsuların debile- rinin yükselmesine ve coşkun bir şekilde akmasına yol açar.<br />
    Bölge akarsularının hidroelektrik enerji potansiyeli yüksektir. Bunun nedeni; yükselti ve eğimlerinin fazla olmasıdır.<br />
    Bölgedeki fay hatları üzerinde göller oluşmuştur. Türkiye’nin en büyük gölü olan Van Gölü başta olmak üzere Çıldır, Nazik, Erçek, Hazar, Balık ve Bulanık göl-leri bölge sınırları içerisinde yer alır. Van Gölü Türkiye’- nin ikinci büyük kapalı havzasını oluşturur.<br />
 d) İKLİM: Doğu Anadolu iklimi, çok sert olarak özetle- nebilir. Mevsimler ve gündüz-gece arasındaki ısı fark- ları çok fazladır. Yazlar ova kesimlerinde gündüzleri pek sıcak olur.(Malatya en sıcak ayının ortalama sıcak-lığı 2909C, maksimum gölgede 4108C), fakat yayla ke- simlerinde daha serin geçer (ensıcak ay ortalaması 1704C ve gölgede 3406C). Kışlar her yerde çok soğuk ve sürekli, kuzeydoğuya doğru daha serttir. (En soğuk ayın ortalama sıcaklığı ile minimum sıcaklığı: Malatya<br />
 -101 e -2501, Van –306 ve –2807; Karaköse –1004 ve –4302; Erzurum –806 ve –3001; Kars –120C ve 3906C).Denizlerden uzaklığı yüzünden az yağışlı olmakla birlikte bölgenin dağlık yapısı İç Anadolu’ya göre yağış bakımından bir üstünlük sağlar. Özellikle dağların yağış getiren rüzgâr-ara açık olmayan yamaçlarında ve çukur alanlarda az (Malatya 371mm, Iğdır 255mm, Erzurum 471mm, Van 378mm); meselâ Güneydoğu Toroslar’ın güneybatıya bakan yüzeyinde pek boldur. (Sason 1.216mm, Lice 1.194 mm). Yağış rejimi bakımından Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmında (Güneydoğu Anadolu ve Akdeniz Bölgesi’-de, hatta İç Anadolu’da olduğu gibi) yaz mevsimi kurak geçer, yağışlar kış mevsiminde olur; bazende kışla bera-ber ilkbahar aylarına kayar (Gecikmiş Akdeniz rejimi). Yalnız bölgenin kuzeydoğu kesiminde (Erzurum-Kars Bölümü) bu bakımdan önemli bir değişiklik olur: yaz kuraklığı silinir, yaz en yağışlı mevsim hâline geklirken kurak mevsim kalmamakla beraber kış en az yağışlı mevsim olur.<br />
    Aşağıdaki cetvelde yağışların bazı Doğu Anadolu is-tasyonlarında mevsimlere dağılışını görüyoruz (Yüzde ile).</p>
<p>      İSTASYONLAR     KIŞ     İLKBAHAR     YAZ     SONBAHAR<br />
        MALATYA      35,5       37,5             5,5           21,5<br />
                  VAN              28          38                7              27<br />
         IĞDIR             19          35               21             25<br />
      ERZURUM       18          36               22             24<br />
          KARS             15          31               36             18</p>
<p>    İklimin bu durumu, tabiî bitki örtüsünde ormanların neden az yer tuttuğunu (alçak yerlerde yazların kuru ve çok sıcak geçmesi, yüksek kesimlerde yazların kısa ve serin geçmesi) aydınlatır.<br />
e) BİTKİ ÖRTÜSÜ: Bölgenin doğal bitki örtüsü bozkır-dır. İlkbahar yağışlarıyla yeşeren bozkırlar yaz yağışla-rıyla sararırlar. Yüksek kesimlerde (Erzurum-Kars yay-lası) uzun boylu dağ çayırları görülür. Bölgede sarıçam ormanarıda bulunur. Yağışların fazla olduğu dağ etekle-rinde meşe ormalarına rastlanır. Bölge Türkiye orman-larının %11’ine sahip olup, orman alanları bakımında 5. sırada yer alır.<br />
f) NÜFUS ve YERLEŞME: Doğu Anadolu Bölgesi en az nüfuslu ikinci bölgemizdir. Yaklaşık 5 milyon nüfusu ile km2’ye 34 kişi düşer. Nüfus yoğunluğu en az olan bölge-mizdir. Bunun nedeni; nüfus miktarının az, bölge yüzöl-çümünün fazla olmasıdır.<br />
      Bölgede kırsal nüfus şehir nüfusundan fazladır. Diğer bölglere sürakli göç verir. Bunun nedeni; iş imkânlarının sınırlı olmasıdır.<br />
      Nüfus, bölgenin kuzey ve güneyindeki çöküntü ova-larında toplanmıştır. Erzurum, Erzincan, Malatya, Ela-zığ, Ağrı, Iğdır, Kars, Van, Bitlis, Bingöl, Tunceli, Hak-kâri, Şırnak, Ardahan bölgedeki başlıca il merkezleridir.<br />
      Bölgenin kırsak kesimlerinde hayvancılığın yoğun olarak yapıldığı kom ve mezra yerleşmeleri vardır. Kır-sal yerleşim alanları küçük ve dağınık birimler hâlinde dağ etekleri ve vadi boylarına dağılmıştır.<br />
      BÖLGENİN BÖLÜMLERİ<br />
1)	Yukarı Fırat Bölümü<br />
      a) Fizikî Özellikleri:<br />
•	Doğu Anadolu Bölgesi’nin batısını oluşturur. Fı-rat Nehri havzasını içine alır. Yüzölçümü en bü-yük olan bölümdür. Genel olarak dağlık olmakla birlikte geniş çöküntü ovaları da yer alır.<br />
•	Önemli dağları; Güneydoğu Toroslar ve Mercan Dağları’dır. Nurhak, Malatya, Maden, Genç, Sa-son ve Bitlis dağları ile çökme sonucu oluşmuş tektonik kökenli Hazar Gölü yer alır. Afşin, Elbis-tan, Malatya, Elazığ, Bingöl, Erzincan ve Uluova bölümünde yer alan önemli ovalardır.<br />
•	Bölümün önemli akarsularını Fırat Nehri ve kol-ları (Karasu, Murat suyu) oluşturur. Bölümdeki fay hatları üzerinde zaman zaman depremler oluşmaktadır (1993 Erzincan depremi).<br />
•	Yukarı Fırat Bölümü’nde kış mevsimi bölgenin diğer bölümlerine göredaha ılık, yazlar ise daha sıcaktır. Sert karasal iklim şartları bu bölgede et-kisini kaybetmiştir. Bunun nedeni; yükseltinin az olması ve baraj göllerinin ılımanlaştırıcı etkisi-dir.<br />
•	Yıllık yağış miktarı 400-600mm olup, çöküntü ovalarında bu miktar azalır (Malatya Ovası 350mm). Yağışlar ilkbahar mevsiminde daha fazla düşer.kış yağışları kar şeklindedir.<br />
•	Yukarı Fırat Bölümü’nün bitki örtüsü bozkırdır. Yer yer meşe ormanları da görülür. Ormanların sürekli tahrip edilmesi sonucunda toprak örtüsü aşırı erezyona mağruz kalmaktadır.<br />
    b) Beşerî ve Ekonomik Özellikleri:<br />
•	Doğu Anadolu Bölgesi’nde toplam nüfusun ve nü-fus yoğunluğunun en fazla olduğu bölümdür. Bu-nun nedeni; iklimin ılıman, tarım alanlarının geniş ve ulaşımın yaygın olmasıdır. Şehirleşme oranı en fazla bu bölümdedir. Erzincan, Malatya, Elazığ, Tunceli ve Bingöl önemli yerleşim alanlarıdır.<br />
•	Bölgede tarım alanlarının en fazla olduğu bölüm Yukarı Fırat Bölümü’dür. İklim şartlarının diğer bölümlerden daha elverişli olması tarım ürünleri-nin diğer bölümlerinden fazla yetişmesine neden olmuştur. Afşin, Elbistan, Malatya, Elazığ, Bingöl ovalarında yoğun olarak tarım yapılır. Ovalarda-ki tarımsal nüfus yoğunluğu Türkiye ortalaması-nın üzerindedir.<br />
•	Yukarı Fırat Bölümü’nde yetiştirilen başlıca tarım ürünleri; buğday, arpa, pamuk, tütün, şeker panca-rı, baklagiller ve çeşitli sebze ve meyvelerdir. Bö-lümün en önemli tarım ürünü Malatya çevresinde gelişen kayısıdır.<br />
•	Bu bölümde ovalar çevresinde ve plâtolarda kü-çükbaş hayvancılık yapılır.<br />
•	Ülkemizde maden çeşitliliğin en fazla olduğu bö-lüm, Yukarı Fırat Bölümü’dür. Bu bölümde krom (Guleman, Polu-Elazığ), demir (Hekimhan-Malat-ya, Divriği-Sivas), bakır (Maden-Elazığ), linyit (Elbistan-K.Maraş), kayatuzu (Erzincan ve Ter-can), kurşun ve çinko (Keban-Elazığ) ve kalay (Elazığ) madenleri çıkarılmaktadır.<br />
•	Yukarı Fırat Doğu Anadolu Bölgesi’nde endüs- trinin en fazla geliştiği bölümdür. Termik santral (Afşin, Elbistan, Kahraman Maraş), bakır işletme-leri (Maden-Eklazığ), şeker (Elazığ, Erzincan, Ma-latya), sigara (Malatya, Bitlis), pamuklu dokuma (Elazığ-Malatya) ve termik santral (Ergani,Diyar-bakır) bölümde yer alan endüstri kuruluşlarıdır. Ayrıca Malatya’da un, yem, süt ve et kombinası, Elazığ’da çimento, ferro-krom ve plastik boru fabrikası vardır.<br />
•	Fırat Nehri üzerinde Keban (Elazığ),Karakaya (Malatya) ve Murat Nehri üzerinde Hazar 1-2 (Elazığ) hidroelektrik santralleri yer alır.<br />
•	Doğu Anadolu Bömlgesi’nde ticaretin en fazla geliştiği bölüm Yukarı Fırat’tır. Bölümde Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait tarihî eserler yer alır. Ayrıca baraj gölleri ve Hazar Gölü çevresinde me-sire yerleri bulunur. Munzur Irmağı havzasındaki Mercan Vadisi Millî Parkı da bu bölümdedir.<br />
2)Erzurum-Kars Bölümü<br />
a) Fizikî Özellikleri:<br />
•	Doğu Anadolu Bölgesi’nin kuzeydoğusunda yer alır. Türkiye’nin en yüksek bölümüdür. Ortalama yükseltisi 2000m olan bölümün kuzeyinde Arda-han Platosu yer alır. Güneye doğru Allahuekber dağları ve Erzurum-Kars platosu sıralanmakta-dır.<br />
•	Erzurum-Kars Platosunun güneyindeki Aras Neh-ri bölümün sularını Hazar Denizi’ne boşaltır. A-karsuların debileriilkbahar ve yaz aylarında yük-selir.<br />
•	Bölümün en doğusunda Iğdır Ovası yer alır. Yük-seltisi 800m civarında olan bu ova Aras Nehri ta-rafından sulanmaktadır.<br />
•	Aras Nehri’nin güneyinde Karasu-Aras dağları ve Palandöken dağları bulunur. Daha güneyde ise Bingöl dağları yer alır. Van Gölü’nün kuzeyinde volkanik dağların en büyüğü olan Ağrı Dağı (5137m) bu bölümde yer alır. Türkiye’nin en yük-sek dağıdır. Yükseltisi fazla olduğu için zirvesinde daimî karlar ve buzullar yer alır.<br />
•	Bu bölümün kuzeyinde lav akıntısının gerisinde suların toplanmasıyla oluşan Çıldır Gölü bulu-nur.<br />
•	Erzurum-Kars Bölümü’nde Iğdır yöresi hariç şid-detli karasal iklim hâkimdir. Kışlar çok soğuk, uzun ve kar yağışlıdır. Kar uzun süre yerde kalır. (5-6 ay), sıcaklık –400C’ye kadar düşer.<br />
•	Iğdır Yöresi’nin yüksekliği az olduğu için sıcaklık değerleri daha yüksektir. Yıllı yağış miktarı Iğdır çevresinde 300mm iken,yükseklerde 600mm’ye ka-dar çıkmaktadır.<br />
•	Bölümün doğal bitki örtüsü bozkırdır. Platolarda yaz yağışlarıyla gelişen uzun boylu çayırlar yeti-şir. Bölümde düşük sıcaklığa dayanıklı sarıçam ormanları da yer alır.<br />
      b) Beşerî ve Ekonomik Özellikleri:<br />
•	Tarıma bağlı olarak nüfus daha çok ova çevrele-rinde toplanmıştır. Bölümde kırsal nüfus fazladır. Toplu yerleşmelerde tek katlı meskenler yaygın-dır. Bölümün en önemli kentleri; Erzurum, Kars, Iğdır ve Ardahan’dır.<br />
•	Bölüm yüksek ve engebeli olduğu için tarım alan-ları sınırlıdır. Tarım en fazla Iğdır Ovası’nda ge-lişmiştir. Iğdır’da yazların sıcak ve kurak geçmesi pamuk tarımının yayılmasına imkân sağlamıştır. İklimin etkisiyle arpa, buğday gibi tahıllar ve şe-ker pancarı tarımı da yapılır.<br />
•	Bölümün en önemli ekonomik faaliyeti hayvancı-lıktır. Tarım alanlaının sınırlı olması kırsal ke-simde halkı çayır ve meralarda büyükbaş havan-cılıkla uğraşmaya yöneltmiştir. Ayrıca yazın geli-şip çiçek açan otlar arıcılığın gelişmesine neden olmuştur.<br />
•	Bölümden çıkarılan madenler linyit (Erzurum), kayatuzu (Kağızman-Kars) ve oltu taşı (Oltu-Elazığ)dır.<br />
•	Endüstri faaliyetleri sınırlı olan bölümde daha çok tarımsal ve hayvansal ürünleri değerlendiren tesisler bulunur. Şeker (Erzurum), et kombinası, çimento, deri, süt ürünleri (Erzurum-Kars), dokuma (Erzurum, Iğdır) ve el sanatları (Kars) bölümünde yer alan başlıca endüstri kuruluşları-dır.<br />
•	Bölümde canlı hayvan ticareti yaygındır. Turizm sınırlı olup Palandöken ve Sarıkamış’ta kayak te-sisleri vardır.<br />
3) YUKARI MURAT-VAN BÖL<br />
a) Fizikî Özellikleri :<br />
•	Bu bölüm bölgenin doğusunu oluşturur. Bölümün en yüksek yerlerini Van Gölü’nün kuzeyinde ku-zeydoğu-güneybatı doğrultusunda uzanan volkanikdağlar oluşturur. Bu dağlar; Nemrut, Süp-han, Tendürek ve Ağrı Dağları’dır. Murat Nehri, sularını bu bölümden toplar.<br />
•	Bölümün doğusunda Van Gölü Kapalı Havzası bu-lunur. Van Gölü Türkiye’nin en büyük gölüdür. Su-ları sodalıdır. Nemrut yanardağının vadi önünü kapatması sonucu olmuştur. Van Gölü’nün çevre-sinde Nemrut, Nazik, Bulanık ve Erçek gölleri bu-lunur.<br />
•	Murat Irmağı boyunca uzanan çöküntü hendeği boyunca Muş, Bulanık, Malazgirt, Ağrı ve Eleşkirt ovaları yer alır.<br />
•	Bölümde karasal iklim şartları etkilidir. Van Gölü çevresinde karasal iklimin etkisi, ılımanlaştırıcı etkisine bağlı olarak azalır. Yıllık ortalama yağış, alçak kesimlerde 400mm (Van 381mm), yüksekler-de 600mm (Muş 871mm) civarındadır.<br />
•	Bölümün doğal bitki örtüsü bozkırdır. Yüksek ke-simlerde dağ çayırları yer alır.  </p>
<p>b) Beşerî ve Ekonomik Özellikleri:<br />
•	Bu bölümde kırsal nüfus çok fazladır. Ancak son yıllarda şehirlere göç artmıştır. Bölümün en büyük şehri Van’dır. Diğerleri Muş ve Ağrı’dır. Tatvan-Van arasında feribot seferleri yapılır.<br />
•	Yukarı Murat-Van Bölümü engebeli olduğundan tarım alanları sınırlıdır. Muş Ovası tarım yapılan en önemli alandır. Bölümde en fazla tahıl ürünleri, özellikle arpa yetiştirilir.<br />
•	Küçükbaş hayvancılık en önemli ekonomik uğraş-tır.<br />
•	Bölümde endüstri az gelişmiştir. Şeker (Muş, Ağrı, Erciş, Van), çimento, iplik, et kombinası (Van) bö-lümdeki önemli endüstri tesisleridir. Bölümde can-lı hayvan ticareti yaygındır.<br />
•	Bölümde Ağrı dağı, Van kedisi, tarihî ve doğal gü-zellikleri önemli turistik varlıklarıdır.<br />
     4) HAKKÂRİ BÖLÜMÜ<br />
      a)Fizikî Özellikleri:<br />
•	Hakkâri Bölümü bölgenin güneydoğusunu olutu-rur. Türkiye’nin en dağlık ve engebeli bölümüdür. Bölümde Hakkâri ve Buzul (Cilo) dağı bulunur. Buzul Dağı’nın zirvesinde Uludoruk Tepesi 4135m’lik yükseltisi ile Türkiye’nin ikinci en bü-yük noktasıdır. Zirvesinde kalıcı kar ve buzullar yer alır.<br />
•	Bu bölümün tek ovası Yüksekova’dır (2200m).<br />
•	Önemli akarsuları Botan ve Zap Suyu’dur.<br />
•	Yaz mevsimi genellikle sıcak ve kurak, kışlar çok soğuk ve kar yağışlıdır. Doğu Anadolu Bölgesi’nin en yağışlı bölümüdür. Yükseltisinden dolayı yağış miktarı artmıştır. Ortalama yağış 600-800mm’dir. En fazla yağış kış ve ilkbaharda, en az yağış ise yaz mevsiminde düşer.<br />
      b) Beşerî ve Ekonomik Özellikleri:<br />
•	Hâkim bitki örtüsü bozkırlar ve dağ çayırları ol-makla birlikte yağışın fazla olduğu yerlerde meşe ormanları görülür.<br />
•	Türkiye’de nüfus yoğunluğunun en az olduğu bö-lümdür. Bunun nedeni; yerşekillerinin engebeli ve tarım alanlarının dar olmasıdır. Hakkâri ve Şır-nak önemli yerleşim merkezleridir. Bölüm sürekli olarak dışarıya göç verir.<br />
•	Bölümün en geniş tarım alanı Yüksekova’dır. Da-ha çok tahıl tarımı yapılır. Akarsu boylarında çeltik, sebze ve meyve yetiştirilir.<br />
•	Yaygın olarak yapılan ekonomik uğraş hayvancı-lıktır. Büyükbaş ve küçükbaş hayvancılığın ya-nında arıcılık da oldukça gelişmiştir.<br />
•	Bölüm yeraltı kaynakları bakımından oldukça fa-kirdir.<br />
g) EKONOMİ: Sanayi kuruluşları yetersiz olan Do-ğu Anadolu Bölgesi halkı geçimini, başta hayvan-cılık olmak üzere tarımdan sağlar. Bölgenin hay-vancılığa çok elverişli olan Erzurum-Kars Bölümü’-nde yüksek nitelikli sığırlar yetiştirilir. Çok sayıda küçükbaş hayvan besleyen göçer aşiretler yazın sü-rülerini bölgenin öteki kesimlerindeki yüksek yayla-larda otlatır.<br />
      Bitkisel üretime elverişli alanlar, bölge yüzölçü-münün ancak %10’unu kaplar. Bu alanın büyük bö-lümünde tahıl ekimi yapılır. Tahıldan başka bakla-giller, şeker pancarı, meyve, sebze, pamuk ve az  miktarda da tütün yetiştirilir. Pamuk yetiştirilen kuytu Iğdır, Malatya ve Elazığ ovalarını yanı sıra Erzincan Ovası ile Van Gölü çevresinde meyve bah-çeleri çok yer tutar.<br />
      Yalnızca büyük kentler çevresinde kurulan sana-yilerin başlıcaları pamuklu dokuma, iplik, şeker, süttozu, un, peynir, yem, sigara ve çimento fabrika-ları ile et kombinalarıdır.<br />
      Yeraltı kaynakları bakımından oldukça zengin sayılan Doğu Anadolu Bölgesi’nde Afşin ve Elbis-tan’da linyit, Hekimhan ve Divriği yörelerinde ba-kır, Guleman yöresinde krom, Maden yöresinde ba-kır, Keban ve Baskil yöresinde de gümüşlü kurşun yatakları vardır. Keban ve Karakaya hidroelektrik, Afşin-Elbistan termik santralları bölgenin başlıca enerji üretim kuruluşlarıdır.<br />
      Tarımsal alanları kısıtlı, sanayi işyerleri yeter-siz olan bölge halkının artan nüfusu içinde işsiz kalan kesimi, ülkenin ekonomikolanakları daha ge-lişmiş olan yörelerine göç etmek zorunda kalmakta-dır.<br />
g) Bölgenin Türkiye Ekonomisindeki Yeri:<br />
      Doğu Anadolu yurdun en geniş ama en tenha ve en geri kalmış bölgesidir.<br />
      Bu bölgenin yurt ekonomisine en büyük katkısı canlı hayvan ve hayvan ürünleri ihracatı alanında-dır. Yurdumuzdaki küçükbaş hayvanların %21’si, sı-ğırların %25’i bu bölgede yetiştirilir.<br />
      Toprak ürünleri bakımından yurt ekonomisine katkısı azdır.<br />
      Madencilik alanında yurt ekonomisine katkısı önemlidir: Tüm yurtta çıkarılan bakırın %50’si, kro-mun %70’i, demirin %75’i, mabünganezin %35’i, ba-ritin %75’i, çinko ve kayatuzunun önemli bir kısmı bu bölgeden elde edilir. Bölgenin maden yatakları zengindir.<br />
      Bölgenin elektrik enerjisi üretimindeki payı bü-yüktür. Sadece Keban santrali tüm Türkiye üretimi-nin %25’ini gerçekleştirmektedir. Yapımı devam e-den yeni hidroelektrik santralleri bittiğinde, bölge bu yönüyle çok daha büyük bir önem kazanacaktır. Türkiye’de hidroelektrik üretimine elverişli akarsu potansiyelinin  üçte biri bu bölgede bulunmaktadır.<br />
 h) TURİZM: Doğu Anadolu Bölgesi’nin turizm kay-naklarını tarihî eserler  ve doğal güzellikler oluştu-rur. Ulaşım yetersizliği,iklimin elverişsizliği turizm-in gelişmesini engellemiştir.  Doğu Anadolu Bölgesi’-nde turitlerin en çok ilgisini çeken yerler, İshak Paşa Sarayı’nın bulunduğu Doğu Beyazıt, Ağrı Dağı, Kommage Krallığı dönemine ait kalıntıların bulun-duğu Nemrut Dağı, Muradiye ve Gürlevik Çağlayanı ile Van Gölün’deki Akdamar Adası’dır. Ama, bura-larda turizm, henüz bir geçim kaynağı hâline gelme-miştir. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/dogu-anadolu-bolgesi-tanitimi-2.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Deprem Nedir? Nasıl Oluşur</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/deprem-nedir-nasil-olusur.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/deprem-nedir-nasil-olusur.html/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Jan 2010 20:21:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Belli]]></category>
		<category><![CDATA[Bile]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Deprem]]></category>
		<category><![CDATA[Elastik]]></category>
		<category><![CDATA[Fay]]></category>
		<category><![CDATA[Hangi]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Mutfak]]></category>
		<category><![CDATA[Pencere]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/deprem-nedir-nasil-olusur.html/</guid>
		<description><![CDATA[Depremlerin önemli bir bölümü yeryüzünden yaklaşık 12km derinliklere kadar uzanan elastik kısımda üst kabuk içinde meydana gelmektedir. Bu derinlikten daha derinliklerde sıcaklık 400 derecenin üzerinde olduğu için yerdeğiştirme hareketi depremsiz, krip denilen yavaş plastik şekil değiştirme enerjisi şeklinde yutulur. Buna karşılık elastik üst kısımda ise her yıl birkaç cm&#8217;lik yerdeğiştirme yüzyıllarca birikerek birkaç metre birden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Depremlerin önemli bir bölümü yeryüzünden yaklaşık 12km derinliklere kadar uzanan elastik kısımda üst kabuk içinde meydana gelmektedir. Bu derinlikten daha derinliklerde sıcaklık 400 derecenin üzerinde olduğu için yerdeğiştirme hareketi depremsiz, krip denilen yavaş plastik şekil değiştirme enerjisi şeklinde yutulur. Buna karşılık elastik üst kısımda ise her yıl birkaç cm&#8217;lik yerdeğiştirme yüzyıllarca birikerek birkaç metre birden büyük bir depremle meydana gelmektedir. Depremler sırasında ilk kırılma başlangıcının bu elastik alan sınırında meydana geldiği anlaşılmaktadır. Deprem yer içinde fay olarak adlandırılan kırıklar üzerinde biriken biçim değiştirme enerjisinin aniden boşalması sonucunda meydana gelen yerdeğiştirme hareketinin neden olduğu karmaşık elastik dalga hareketleridir. Bu yerdeğiştirme miktarı depremin büyüklüğü ile doğru orantılı olup özellikle sığ depremlerde belli bir büyüklükten sonra faylanma ile ilgili kırıklar yeryüzünde görülmektedir.<br />
Hangi şiddet, ne etki doğurur?<br />
Depremin ölçüsünü belirlemek amacıyla depremlerin etkilerinin sınıflandırılmasıyla ortaya çıkmış bir ölçek türü olarak &#8220;şiddet&#8221; kullanılıyor. Belli başlı 12 şiddet grubu ve etkileri ise şöyle gruplanabilir: Depremler, <span id="more-12919"></span>sismograf adı verilen aletler tarafından kaydediliyor. sismografların olmadığı dönemlerde, depremin ölçüsünü belirleme amacıyla depremlerin etkileri sınıflanmış ve &#8220;şiddet&#8221; adı verilen ölçek ortaya çıkmış. Ülkemizde kullanılan MM (Değiştirilmiş Mercalli) ölçeği, 12 şiddet grubuna grubuna ayrılmıştır.<br />
Şiddet 1, 2, 3 ve 4&#8242;te sallantılar olsa bile binalar ve eşyalar zarar görmez.<br />
Şiddet 5&#8242;te ise mutfak eşyalarından ve pencere camlarından bir kısmı kırılabilir.<br />
Şiddet 6: Herkes tarafından duyulur. Pencere camları ve cam eşyalar kırılır. ağır eşyalardan bir bölümü yerinden oynar. Sıvalarda çatlaklar oluşur.<br />
Şiddet 7: Ayakta durmak zorlaşır. Asılı cisimler düşer. Eşyalar hasar görür. D türü yapılarda (kerpiç, taş gibi zayıf malzeme, kötü harç, standart dışı işçilikle yapılmış binalar) çatlak ve hasarlar oluşur. C türü yapılarda (alelade işçilik ve harçla yapılmış binalar) çatlaklar oluşur.<br />
Şiddet 8: Araba kullanmak zorlaşır. C türü yapılarda kısmen yıkılma, B türü yapılarda (iyi işçilik ve harç donatılı) az hasar oluşur. A türü yapılarda (iyi işçilik, harç ve tasarım) hasar olmaz. Zayıf duvarlar ve heykeller, kuleler ve bacalar yıkılır. ağaç dalları kırılır. Ağır eşyalar ters döner. Kayalar düşer ve heyelanlar olabilir.<br />
Şiddet 9: D türü yapıların tümü yıkılır. C türü yapılar ağır hasara uğrar. B türü önemli derecede hasar görür. Yeryüzünde büyük yarık ve çatlaklar oluşur. Yeraltındaki borular kopar.<br />
Şiddet 10: B, C ve D türü yapıların büyük çoğunluğu yıkılır. İyi yapılmamış ahşap karkas, iyi yapılmamış betonarme yapılarda büyük hasar görülür. Baraj ve bentlerde önemli hasarlar oluşur. Yeryüzünde büyük çatlaklar ortaya çıkar, raylar bükülür, heyelanlar olur.<br />
Şiddet 11: Pek az yapı ayakta kalır. Köprüler yıkılır. Yeryüzünde büyük çatlaklar oluşur. Yumuşak zeminde yer kaymaları olur. Raylar çok fazla eğilir.<br />
Şiddet 12: Tüm yapılar yıkılır. Deprem bölgesindeki yeryüzü biçimi değişir. Cisimler havaya fırlar. Yeryüzünde deprem dalgalarının ilerleyişi görülür. Ufuk ve yataylık kavramı yok olur.<br />
_Deprem Şiddet Cetveli<br />
Şiddet cetvellerinin açıklamasına geçmeden önce, burada kullanılacak terimlerin belirtilmesine çalışılacaktır. Özel bir şekilde depreme dayanıklı olarak projelendirilmemiş yapılar üç tipe ayrılmaktadır: A Tipi : Kırsal konutlar, kerpiç yapılar, kireç ya da çamur harçlı moloz taş yapılar.B Tipi : Tuğla yapılar, yarım kagir yapılar, kesme taş yapılar, beton biriket ve hafif prefabrike yapılar.C Tipi : Betonarme yapılar, iyi yapılmış ahşap yapılar.<br />
Siddet derecelerinin açıklanmasında kullanılan az, çok ve pekçok deyimleri ortalama bir değer olarak sırasıyla, %5, %50 ve %75 oranlarını belirlemektedir.Yapılardaki hasar ise beş gruba ayrılmıştır :<br />
Hafif Hasar : İnce sıva çatlaklarının meydana gelmesi ve küçük sıva parçalarının dökülmesiyle tanımlanır.<br />
Orta Hasar : Duvarlarda küçük çatlakların meydana gelmesi, oldukça büyük sıva parçalarının dökülmesi, kiremitlerin kayması, bacalarda çatlakların oluşması ve bazı baca parçalarının aşağıya düşmesiyle tanımlanır.<br />
Ağır Hasar : Duvarlarda büyük çatlakların meydana gelmesi ve bacaların yıkılmasıyla tanımlanır.<br />
Yıkıntı : Duvarların yarılması, binaların bazı kısımlarının yıkılması ve derzlerle ayrılmış kısımlarının bağlantısını kaybetmesiyle tanımlanır.<br />
Fazla Yıkıntı : Yapıların tüm olarak yıkılmasıyla tanımlanır.<br />
Şiddet çizelgelerinin açıklanmasında her şiddet derecesi üç bölüme ayrılmıştır.<br />
Bunlardan;<br />
a) Bölümünde depremin kişi ve çevre,<br />
b) Bölümünde depremin her tipteki yapılar,<br />
c) Bölümünde de depremin arazi üzerindeki etkileri belirtilmistir.<br />
•  MSK Siddet Cetveli :<br />
I- Duyulmayan<br />
(a) : Titreşimler insanlar tarafından hissedilmeyip, yalnız sismograflarca kaydedilirler. </p>
<p>II- Çok Hafif<br />
(a) : Sarsıntılar yapıların en üst katlarında ,dinlenme bulunan az kişi tarafından hissedilir. </p>
<p>III- Hafif<br />
(a) : Deprem ev içerisinde az kişi, dışarıda ise sadece uygun şartlar altındaki kişiler tarafından hissedilir. Sarsıntı, yoldan geçen hafif bir kamyonetin meydana getirdiği sallantı gibidir. Dikkatli kişiler, üst katlarda daha belirli olan asılmış eşyalardaki hafif sallantıyı izleyebilirler. </p>
<p>IV- Orta Şiddetli<br />
(a) : Deprem ev içerisinde çok, dışarıda ise az kişi tarafından hissedilir. Sarsıntı, yoldan geçen ağır yüklü bir kamyonun oluşturduğu sallantı gibidir. Kapı, pencere ve mutfak eşyaları v.s. titrer, asılı eşyalar biraz sallanır. Ağzı açık kaplarda olan sıvılar biraz dökülür. Araç içerisindeki kişiler sallantıyı hissetmezler. </p>
<p>V- Şiddetli<br />
(a) : Deprem, yapı içerisinde herkes, dışarıda ise çok kişi tarafından hissedilir. Uyumakta olan çok kişi uyanır, az sayıda dışarı kaçan olur. Hayvanlar huysuzlanmaya başlar. Yapılar baştan aşağıya titrerler, asılmış eşyalar ve duvarlara asılmış resimler önemli derecede sarsılır. Sarkaçlı saatler durur. Az miktarda sabit olmayan eşyalar yerlerini değistirebilirler ya da devrilebilirler. Açık kapı ve pencereler şiddetle itilip kapanırlar, iyi kilitlenmemiş kapalı kapılar açılabilir. İyice dolu, ağzı açık kaplardaki sıvılar dökülür. Sarsıntı yapı içerisine ağır bir eşyanın düşmesi gibi hissedilir.<br />
(b) : A tipi yapılarda hafif hasar olabilir.<br />
(c) : Bazen kaynak sularının debisi değişebilir. </p>
<p>VI- Çok Şiddetli<br />
(a) : Deprem ev içerisinde ve dışarıda hemen hemen herkes ratafından hissedilir. Ev içerisindeki birçok kişi korkar ve dışarı kaçarlar, bazı kişiler dengelerini kaybederler. Evcil hayvanlar ağıllarından dışarı kaçarlar. Bazı hallerde tabak, bardak v.s.gibi cam eşyalar kırılabilir, kitaplar raflardan aşağıya düşerler. Ağır mobilyalar yerlerini değiştirirler.<br />
(b) : A tipi çok ve B tipi az yapılarda hafif hasar ve A tipi az yapıda orta hasar görülür.<br />
(c) : Bazı durumlarda nemli zeminlerde 1 cm.genişliğinde çatlaklar olabilir. Dağlarda rastgele yer kaymaları, pınar sularında ve yeraltı su düzeylerinde değişiklikler görülebilir. </p>
<p>VII- Hasar Yapıcı<br />
(a) : Herkes korkar ve dışarı kaçar, pek çok kişi oturdukları yerden kalkmakta güçlük çekerler. Sarsıntı, araç kullanan kişiler tarafından önemli olarak hissedilir.<br />
(b) : C tipi çok binada hafif hasar, B tipi çok binada orta hasar, A tipi çok binada ağır hasar, A tipi az binada yıkıntı görülür.<br />
(c) : Sular çalkalanır ve bulanır. Kaynak suyu debisi ve yeraltı su düzeyi değişebilir. Bazı durumlarda kaynak suları kesilir ya da kuru kaynaklar yeniden akmaya başlar. Bir kısım kum çakıl birikintilerinde kaymalar olur. Yollarda heyelan ve çatlama olabilir. Yeraltı boruları ek yerlerinden hasara uğrayabilir. Taş duvarlarda çatlak ve yarıklar oluşur.<br />
  VIII- Yıkıcı<br />
(a) : Korku ve panik meydana gelir. Araç kullanan kişiler rahatsız olur. Ağaç dalları kırılıp, düşer. En ağır mobilyalar bile hareket eder ya da yer değiştirerek devrilir. Asılı lambalar zarar görür.<br />
(b) : C tipi çok yapıda orta hasar, C tipi az yapıda ağır hasar, B tipi çok yapıda ağır hasar, A tipi çok yapıda yıkıntı görülür. Boruların ek yerleri kırılır. Abide ve heykeller hareket eder ya da burkulur. Mezar taşları devrilir. Taş duvarlar yıkılır.<br />
(c) : Dik şevli yol kenarlarında ve vadi içlerinde küçük yer kaymaları olabilir. Zeminde farklı genişliklerde cm.ölçüsünde çatlaklar oluşabilir. Göl suları bulanır, yeni kaynaklar meydana çıkabilir. Kuru kaynak sularının akıntıları ve yeraltı su düzeyleri değişir.<br />
  IX- Çok Yıkıcı<br />
(a) : Genel panik. Mobilyalarda önemli hasar olur. Hayvanlar rastgele öte beriye kaçışır ve bağrışırlar.<br />
(b) : C tipi çok yapıda ağır hasar, C tipi az yapıda yıkıntı, B tipi çok yapıda yıkıntı, B tipi az yapıda fazla yıkıntı ve A tipi çok yapıda fazla yıkıntı görülür. Heykel ve sütunlar düşer. Bentlerde önemli hasarlar olur. Toprak altındaki borular kırılır. Demiryolu rayları eğrilip, bükülür yollar bozulur.<br />
(c) : Düzlük yerlerde çokça su, kum ve çamur tasmaları görülür. Zeminde 10 cm. genişliğine dek çatlaklar oluşur. Eğimli yerlerde ve nehir teraslarında bu çatlaklar 10 cm.den daha büyüktür. Bunların dışında, çok sayıda hafif çatlaklar görülür. Kaya düşmeleri, birçok yer kaymaları ve dağ kaymaları, sularda büyük dalgalanmalar meydana gelebilir. Kuru kayalar yeniden sulanır, sulu olanlar kurur.<br />
  X- Ağır Yıkıcı<br />
(b) : C tipi çok yapıda yıkıntı, C tipi az yapıda yıkıntı, B tipi çok yapıda fazla yıkıntı, A tipi pek çok yapıda fazla yıkıntı görülür. Baraj, bent ve köprülerde önemli hasarlar olur. Tren yolu rayları eğrilir. Yeraltındaki borular kırılır ya da eğrilir. Asfalt ve parke yollarda kasisler olusur.<br />
(c) : Zeminde birkaç desimetre ölçüsünde çatlaklar oluşabilir. Bazen 1 m. genişliğinde çatlaklar da olabilir. Nehir teraslarında ve dik meyilli yerlerde büyük heyelanlar olur. Büyük kaya düşmeleri meydana gelir. Yeraltı su seviyesi değişir. Kanal, göl ve nehir suları karalar üzerine taşar. Yeni göller olusabilir. </p>
<p>XI &#8211; Çok Ağır Yıkıcı<br />
(b) : İyi yapılmış yapılarda, köprülerde, su bentleri, barajlar ve tren yolu raylarında tehlikeli hasarlar olur. Yol ve caddeler kullanılmaz hale gelir. Yeraltındaki borular kırılır.<br />
(c) : Yer, yatay ve düşey doğrultudaki hareketler nedeniyle geniş yarık ve çatlaklar tarafından önemli biçimde bozulur. Çok sayıda yer kayması ve kaya düşmesi meydana gelir. Kum ve çamur fışkırmaları görülür. </p>
<p>XII- Yok Edici (Manzara Değişir)<br />
(b) : Pratik olarak toprağın altında ve üstündeki tüm yapılar baştanbaşa yıkıntıya uğrar.<br />
(c) : Yer yüzeyi büsbütün değişir. Geniş ölçüde çatlak ve yarıklarda, yatay ve düşey hareketlerin yön miktarları izlenebilir. Kaya düşmeleri ve nehir versanlarındaki göçmeler çok geniş bir bölgeyi kaplarlar. Yeni göller ve çağlayanlar oluşur. </p>
<p>Deprem Türleri<br />
Depremler oluş nedenlerine göre degişik türlerde olabilir. Dünyada olan depremlerin büyük bir bölümü yukarıda anlatılan biçimde oluşmakla birlikte az miktarda da olsa baska doğal nedenlerle de olan deprem türleri bulunmaktadır. Yukarıda anlatılan levhaların hareketi sonucu olan depremler genellikle &#8220;TEKTONİK&#8221; depremler olarak nitelenir ve bu depremler çoğunlukla levhalar sınırlarında olusurlar.Yeryüzünde olan depremlerin %90&#8242;ı bu gruba girer. Türkiye&#8217;de olan depremler de büyük çoğunlukla tektonik depremlerdir. İkinci tip depremler &#8220;VOLKANİK&#8221; depremlerdir. Bunlar volkanların püskürmesi sonucu oluşurlar.Yerin derinliklerinde ergimiş maddenin yeryüzüne çıkışı sırasındaki fiziksel ve kimyasal olaylar sonucunda oluşan gazların yapmış oldukları patlamalarla bu tür depremlerin maydana geldiği bilinmektedir. Bunlar da yanardağlarla ilgili olduklarından yereldirler ve önemli zarara neden olmazlar. Japonya ve İtalya&#8217;da olusan depremlerin bir kısmı bu gruba girmektedir. Türkiye&#8217;de aktif yanardağ olmadığı için bu tip depremler olmamaktadır.<br />
Bir başka tip depremler de &#8220;ÇÖKÜNTÜ&#8221; depremlerdir. Bunlar yer altındaki boşlukların (mağara), kömür ocaklarında galerilerin, tuz ve jipsli arazilerde erime sonucu oluşan boşlukları tavan blokunun çökmesi ile oluşurlar. Hissedilme alanları yerel olup enerjileri azdır fazla zarar getirmezler. Büyük heyelanlar ve gökten düşen meteorların da küçük sarsıntılara neden olduğu bilinmektedir.<br />
Odağı deniz dibinde olan Derin Deniz Depremlerinden sonra, denizlerde kıyılara kadar oluşan ve bazen kıyılarda büyük hasarlara neden olan dalgalar oluşur ki bunlara (Tsunami) denir. Deniz depremlerinin çok görüldüğü Japonya&#8217;da Tsunami&#8217;den 1896 yılında 30.000 kisi ölmüştür.<br />
Dünya&#8217;daki Büyük Depremler Kronolojisi<br />
Dünyada 1980 yılından bu yana meydana gelen depremlerin geriye doğru kronolojisi şöyle: </p>
<p>30 Mayıs 1998- Afganistan&#8217;ın kuzeyini vuran şiddetli depremde 3 bin kadar insan yaşamını yitirirken, Takhar bölgesinde 50 köy yerle bir oldu.<br />
4 Şubat 1998- İran&#8217;da meydana gelen 7.1 şiddetindeki depremde en az 2 bin kişi öldü, binlerce kişi yaralandı.  Merkez üssü Afganistan sınırına 150 kilometre mesafede olan<br />
depremde 11 köy yok oldu, Kaen ve Birjand kentlerinde büyük hasar meydana geldi.<br />
28 Mayıs 1995- Rusya&#8217;da 7.5 şiddetinde meydana gelen deprem ülkenin kuzeyindeki Sakhalin Adası&#8217;nda petrol üretim merkezi Neftegorsk kentinde 1989 kişinin yaşamına mal oldu.<br />
17 Ocak 1995- Japonya&#8217;da merkez üssü liman kenti Kobe kenti olan 7.2 şiddetindeki depremde 6 bin 500 kişi öldü.<br />
6 Haziran 1994- Kolombiya&#8217;da meydana gelen deprem ve depremde Paez Irmağı vadisinde meydana gelen toprak kaymasında bin kişi yaşamını yitirdi.<br />
30 Eylül 1993- Hindistan&#8217;da ilki 6.4 şiddetinde olan bir dizi deprem ülkenin batısı ve güneyinde 36 köyün yıkılmasına 22 bin insanın ölmesine yol açtı.  Depremin merkez üssünün Maharashtra, Andhra Pradeş ve Karnataka eyaletlerinin bulunduğu bölgede olduğu tespit edilmişti.<br />
12 Aralık 1992- Endonezya&#8217;da, East Nusa Tenggara bölgesindeki birçok adada meydana gelen 6.8 şiddetindeki depremde 1490 kişi öldü. Babi Adası&#8217;nda 700 kişi yaşamını yitirdi.<br />
20 Ekim 1991- Hindistan&#8217;ın başkenti Yeni Delhi&#8217;nin kuzeydoğusundaki Uttarkashi bölgesi yakınında meydana gelen 6.1 şiddetindeki depremde 1600 kişi öldü, 2 bin bin kişi<br />
yaralandı.<br />
16 Temmuz 1990- Filipinlerde, merkez üssü Cabanatuan kenti olan 7.7 şiddetindeki depremde en az 2 bin kişi öldü, 3 bin 500 kişi yaralandı. Deprem sonucu 148 bin kişi evsiz kaldı.<br />
21 Haziran 1990- İran&#8217;da 7.7 şiddetindeki deprem Gilan ve Zanjan bölgelerini vurdu, 35 bin kişi yaşamını yitirdi ve 100 bin kişi yaralandı. Deprem, 500 bin kişiyi de evsiz bıraktı.<br />
7 Aralık 1988- Ermenistan&#8217;ın kuzeybatısını vuran 6.9 şiddetindeki depremde 25 binden fazla insan öldü, 18 bin kişi yaralandı. Spitak kasabası tamamen yok olurken, Leninakan<br />
kasabasının yarısı göçtü.<br />
5 Mart 1987- Ekvador Cumhuriyeti&#8217;nde merkez üssü El Reventador olan depremde binin üzerinde kişi öldü, birkaç bin kişi kayboldu.<br />
10 Ekim 1986- El Salvador&#8217;da meydana gelen 7.5 şiddetindeki depremde 1500 kişi öldü, 20 bin kişi yaralandı. Deprem 300 bin kişiyi evsiz bıraktı.<br />
19 Eylül 1985- Meksika&#8217;da 8.1 şiddetinde meydana gelen depremde, 6 bin ila 12 bin insan öldü, 40 bin kişi yaralandı.<br />
30 Ekim 1983- Türkiye&#8217;de Erzurum civarında 6.8 şiddetindeki depremde 1155 kişi öldü ve 500 dolayında kişi yaralandı. Deprem 35 bin kişiyi evsiz bıraktı.<br />
13 Aralık 1982- Yemen&#8217;de 6 şiddetinde meydana gelen depremde 3 bin kişi öldü, 2 bin kişi yaralandı. Deprem başkent Sana&#8217;nın güneydoğusundaki Dhamar bölgesinin altını üstüne getirdi.<br />
11 Haziran 1981- İran&#8217;da meydana gelen 6.8 şiddetindeki depremde 1027 kişi öldü, 800 kişi yaralandı. Depremde, Kerman bölgesindeki Golbaf kasabası yok oldu.<br />
23 Kasım 1980- İtalya&#8217;da 7.2 şiddetindeki depremde 2 bin 735 kişi öldü, 7 bin 500&#8242;den fazla insan yaralandı. Merkez üssü Eboli&#8217;de olan deprem en çok Napoli&#8217;de geniş bir alanı etkiledi. Deprem sonucu 1500&#8242;ün üzerinde kişi kayboldu.<br />
10 Ekim 1980- Cezayir&#8217;de meydana gelen 7.3 şiddetindeki depremde BM verilerine göre 2 bin 590 kişi öldü. Merkez üssü El Asnam kasabası olan deprem sonucu 330 bin insan evsiz kaldı.<br />
En Büyük Depremler<br />
Dünyada kaydedilen en büyük deprem:<br />
1900 den bu yana kaydedilen en büyük deprem, 22 Mayıs 1960&#8242;ta Şilide olmuştur (magnitude 9.5 Mw).<br />
.Türkiyede kaydedilen en büyük deprem:<br />
Aletsel dönemde ülkemizde kaydedilen en büyük deprem 26 Aralık 1939 Erzincanda olmuştur. Geceyarısı olan depremde yaklaşık 33 000 kişi ölmüştür.<br />
Kaynak: Kandilli Rasathanesi Araştırma Enstitüsü</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/deprem-nedir-nasil-olusur.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dünyanın Oluşumu ve Depremler</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/dunyanin-olusumu-ve-depremler-2.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/dunyanin-olusumu-ve-depremler-2.html/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Jan 2010 20:15:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Ada]]></category>
		<category><![CDATA[Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Alp]]></category>
		<category><![CDATA[Atlas]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Buna]]></category>
		<category><![CDATA[Deprem Nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Eden]]></category>
		<category><![CDATA[Fay]]></category>
		<category><![CDATA[Hareket]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Ingiltere]]></category>
		<category><![CDATA[Istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey]]></category>
		<category><![CDATA[Tetis]]></category>
		<category><![CDATA[Yok]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>depremler</category>
	<category>dünyanın</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12917</guid>
		<description><![CDATA[Üzerinde yaşadığımız dünyanın 5 milyar yıllık tüm oluşum süreci içerisinde depremler meydana gelmiştir. Dünyanın oluşumunun büyük bir bölümünü tamamladığı süreç olan Arkeozoik Dönem de 4 milyar yıl boyunca yeryüzünün şeklini tamamen değiştirecek güçte depremler olmuştur. Ayrıca bu süre içerisinde kıta çekirdekleri meydana gelmiş ve yerküre üzerindeki ilk kıvrımlar yani dağlar oluşmuştur. Paleozoik Dönem&#8217;de yeryüzündeki ilk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Üzerinde yaşadığımız dünyanın 5 milyar yıllık tüm oluşum süreci içerisinde depremler meydana gelmiştir. Dünyanın oluşumunun büyük bir bölümünü tamamladığı süreç olan Arkeozoik Dönem de 4 milyar yıl boyunca yeryüzünün şeklini tamamen değiştirecek güçte depremler olmuştur. Ayrıca bu süre içerisinde kıta çekirdekleri meydana gelmiş ve yerküre üzerindeki ilk kıvrımlar yani dağlar oluşmuştur. Paleozoik Dönem&#8217;de yeryüzündeki ilk büyük kıvrımlar; Hersinyen ve Kaledoniyen kıvrımları ortaya çıkmıştır. Yine bu dönemde de Arkeozoik dönemdeki kadar olmasa da şiddetli tektonik hareketler, kıvrılmalar ve volkanik olaylar meydana gelmiştir. Süper Kıta adını verdiğimiz &#8220;Pangea&#8221; kıtası bu oluşumlar sonucunda büyümeye daha sonra da kıtalara ayrılmaya başlamıştır. Mezozoik zamanda ise Pangea kıtası parçalanmaya başlamış ve yavaş yavaş bugünkü kıtalar ortaya çıkmıştır. Yine bu dönemde Alp-Himalaya kıvrımlarının oluşması için gerekli olan tortullaşma meydana gelmiştir. Neozoik zamanda ise çok şiddetli tektonik ve volkanik hareketlenmeler olmuştur. Mezozoik dönemde birikmiş olan tortullar ile Alp-Himalaya kıvrımları oluşmuştur. Bu dönemde Pangea kıtası tamamen yok olarak yerini bugünkü kıtalara bırakmış; <span id="more-12917"></span>Tetis Denizi de Atlas ve Hint Okyanusları&#8217;nın oluşmasına neden olmuştur. Türkiye&#8217;nin büyük bir bölümü ve Kuzey, Güney ve Batı Anadolu Fay Hatları da bu seizma sayesinde ortaya çıkmıştır. Yine seizma nedeniyle seizma nedeniyle deniz çanakları derinleşmiştir. Karadeniz buna çok iyi bir örnektir.<br />
Antropozoik Dönem&#8217;in ilk yarısında buzullaşma meydana gelmiştir. İngiltere, Avrupa&#8217;dan kopup ada haline gelmiştir. Deniz seviyesi bugünkü seviyesine ulaşmış, Egeit karası çökmüş ve Akdeniz&#8217;in suları ilerleyerek Ege Denizi,Çanakkale ve İstanbul Boğazları&#8217;nı oluşturmuştur.</p>
<p>Deprem Nedir?</p>
<p>Hareket eden levhalar birbirleri üzerine kuvvet uygularlar. Bu kuvvet yerkabuğundaki kayaçların direnç göstermesi yüzünden belli bölgelerde enerji birikimine yol açar. Bu enerji, kayaçların kırılma sınırını aştığı anda da kırılma (faylaşma) olur ve biriken enerji açığa çıkar. Levha hareketleri yüzünden birikmiş gerilme enerjisinin aniden boşalmasına deprem diyoruz. (Ayrıca aktif volkanların içindeki hareketlilik nedeniyle oluşan ve yapıları farklı olan küçük depremler de vardır.)</p>
<p>Deprem Şiddetleri</p>
<p>DEPREM ŞİDDET CETVELİ : Özel bir şekilde depreme dayanıklı olarak projelendirilmemiş yapılar üç tipe ayrılmaktadır:<br />
A Tipi : Kırsal konutlar, kerpiç yapılar, kireç ya da çamur harçlı moloz taş yapılar.<br />
B Tipi : Tuğla yapılar, yarım kagir yapılar, kesme taş yapılar, beton briket ve hafif prefabrike yapılar.<br />
C Tipi : Betonarme yapılar, iyi yapılmış ahşap yapılar.<br />
Şiddet derecelerinin açıklanmasında kullanılan az, çok ve pek çok deyimleri ortalama bir değer olarak sırasıyla, %5, %50 ve %75 oranlarını belirlemektedir.</p>
<p>Yapılardaki hasar ise beş gruba ayrılmıştır :<br />
Hafif Hasar : İnce sıva çatlaklarının meydana gelmesi ve küçük sıva parçalarının dökülmesiyle tanımlanır.<br />
Orta Hasar : Duvarlarda küçük çatlakların meydana gelmesi, oldukça büyük sıva parçalarının dökülmesi, kiremitlerin kayması, bacalarda çatlakların oluşması ve bazı baca parçalarının aşağıya düşmesiyle tanımlanır.<br />
Ağır Hasar : Duvarlarda büyük çatlakların meydana gelmesi ve bacaların yıkılmasıyla tanımlanır.<br />
Yıkıntı : Duvarların yarılması, binaların bazı kısımlarının yıkılması ve derzlerle ayrılmış kısımlarının bağlantısını kaybetmesiyle tanımlanır.<br />
Fazla Yıkıntı : Yapıların tüm olarak yıkılmasıyla tanımlanır.<br />
Şiddet çizelgelerinin açıklanmasında her şiddet derecesi üç bölüme ayrılmıştır. Bunlardan;<br />
a) Bölümünde depremin kişi ve çevre,<br />
b) Bölümünde depremin her tipteki yapılar,<br />
c) Bölümünde de depremin arazi üzerindeki etkileri belirtilmiştir.<br />
•  MSK Siddet Cetveli :<br />
I- Duyulmayan<br />
(a) : Titreşimler insanlar tarafından hissedilmeyip, yalnız sismograflarca kaydedilirler. </p>
<p>II- Çok Hafif<br />
(a) : Sarsıntılar yapıların en üst katlarında ,dinlenme bulunan az kişi tarafından hissedilir. </p>
<p>III- Hafif<br />
(a) : Deprem ev içerisinde az kişi, dışarıda ise sadece uygun şartlar altındaki kişiler tarafından hissedilir. Sarsıntı, yoldan geçen hafif bir kamyonetin meydana getirdiği sallantı gibidir. Dikkatli kişiler, üst katlarda daha belirli olan asılmış eşyalardaki hafif sallantıyı izleyebilirler. </p>
<p>IV- Orta Şiddetli<br />
(a) : Deprem ev içerisinde çok, dışarıda ise az kişi tarafından hissedilir. Sarsıntı, yoldan geçen ağır yüklü bir kamyonun oluşturduğu sallantı gibidir. Kapı, pencere ve mutfak eşyaları v.s. titrer, asılı eşyalar biraz sallanır. Ağzı açık kaplarda olan sıvılar biraz dökülür. Araç içerisindeki kişiler sallantıyı hissetmezler. </p>
<p>V- Şiddetli<br />
(a) : Deprem, yapı içerisinde herkes, dışarıda ise çok kişi tarafından hissedilir. Uyumakta olan çok kişi uyanır, az sayıda dışarı kaçan olur. Hayvanlar huysuzlanmaya başlar. Yapılar baştan aşağıya titrerler, asılmış eşyalar ve duvarlara asılmış resimler önemli derecede sarsılır. Sarkaçlı saatler durur. Az miktarda sabit olmayan eşyalar yerlerini değiştirebilirler ya da devrilebilirler. Açık kapı ve pencereler şiddetle itilip kapanırlar, iyi kilitlenmemiş kapalı kapılar açılabilir. İyice dolu, ağzı açık kaplardaki sıvılar dökülür. Sarsıntı yapı içerisine ağır bir eşyanın düşmesi gibi hissedilir.<br />
(b) : A tipi yapılarda hafif hasar olabilir.<br />
(c) : Bazen kaynak sularının debisi değişebilir. </p>
<p>VI- Çok Şiddetli<br />
(a) : Deprem ev içerisinde ve dışarıda hemen hemen herkes tarafından hissedilir. Ev içerisindeki birçok kişi korkar ve dışarı kaçarlar, bazı kişiler dengelerini kaybederler. Evcil hayvanlar ağıllarından dışarı kaçarlar. Bazı hallerde tabak, bardak v.s.gibi cam eşyalar kırılabilir, kitaplar raflardan aşağıya düşerler. Ağır mobilyalar yerlerini değiştirirler.<br />
(b) : A tipi çok ve B tipi az yapılarda hafif hasar ve A tipi az yapıda orta hasar görülür.<br />
(c) : Bazı durumlarda nemli zeminlerde 1 cm. genişliğinde çatlaklar olabilir. Dağlarda rastgele yer kaymaları, pınar sularında ve yeraltı su düzeylerinde değişiklikler görülebilir. </p>
<p>VII- Hasar Yapıcı<br />
(a) : Herkes korkar ve dışarı kaçar, pek çok kişi oturdukları yerden kalkmakta güçlük çekerler. Sarsıntı, araç kullanan kişiler tarafından önemli olarak hissedilir.<br />
(b) : C tipi çok binada hafif hasar, B tipi çok binada orta hasar, A tipi çok binada ağır hasar, A tipi az binada yıkıntı görülür.<br />
(c) : Sular çalkalanır ve bulanır. Kaynak suyu debisi ve yeraltı su düzeyi değişebilir. Bazı durumlarda kaynak suları kesilir ya da kuru kaynaklar yeniden akmaya başlar. Bir kısım kum çakıl birikintilerinde kaymalar olur. Yollarda heyelan ve çatlama olabilir. Yeraltı boruları ek yerlerinden hasara uğrayabilir. Taş duvarlarda çatlak ve yarıklar oluşur. </p>
<p>VIII- Yıkıcı<br />
(a) : Korku ve panik meydana gelir. Araç kullanan kişiler rahatsız olur. Ağaç dalları kırılıp, düşer. En ağır mobilyalar bile hareket eder ya da yer değiştirerek devrilir. Asılı lambalar zarar görür.<br />
(b) : C tipi çok yapıda orta hasar, C tipi az yapıda ağır hasar, B tipi çok yapıda ağır hasar, A tipi çok yapıda yıkıntı görülür. Boruların ek yerleri kırılır. Abide ve heykeller hareket eder ya da burkulur. Mezar taşları devrilir. Taş duvarlar yıkılır.<br />
(c) : Dik şevli yol kenarlarında ve vadi içlerinde küçük yer kaymaları olabilir. Zeminde farklı genişliklerde cm. ölçüsünde çatlaklar oluşabilir. Göl suları bulanır, yeni kaynaklar meydana çıkabilir. Kuru kaynak sularının akıntıları ve yeraltı su düzeyleri değişir. </p>
<p>IX- Çok Yıkıcı<br />
(a) : Genel panik. Mobilyalarda önemli hasar olur. Hayvanlar rastgele öte beriye kaçışır ve bağrışırlar.<br />
(b) : C tipi çok yapıda ağır hasar, C tipi az yapıda yıkıntı, B tipi çok yapıda yıkıntı, B tipi az yapıda fazla yıkıntı ve A tipi çok yapıda fazla yıkıntı görülür. Heykel ve sütunlar düşer. Bentlerde önemli hasarlar olur. Toprak altındaki borular kırılır. Demiryolu rayları eğrilip, bükülür yollar bozulur.<br />
(c) : Düzlük yerlerde çokça su, kum ve çamur tasmaları görülür. Zeminde 10 cm. genişliğine dek çatlaklar oluşur. Eğimli yerlerde ve nehir teraslarında bu çatlaklar 10 cm.den daha büyüktür. Bunların dışında, çok sayıda hafif çatlaklar görülür. Kaya düşmeleri, birçok yer kaymaları ve dağ kaymaları, sularda büyük dalgalanmalar meydana gelebilir. Kuru kayalar yeniden sulanır, sulu olanlar kurur.  </p>
<p>X- Ağır Yıkıcı<br />
(b) : C tipi çok yapıda yıkıntı, C tipi az yapıda yıkıntı, B tipi çok yapıda fazla yıkıntı, A tipi pek çok yapıda fazla yıkıntı görülür. Baraj, bent ve köprülerde önemli hasarlar olur. Tren yolu rayları eğrilir. Yeraltındaki borular kırılır ya da eğrilir. Asfalt ve parke yollarda kasisler olusur.<br />
(c) : Zeminde birkaç desimetre ölçüsünde çatlaklar oluşabilir. Bazen 1 m. genişliğinde çatlaklar da olabilir. Nehir teraslarında ve dik meyilli yerlerde büyük heyelanlar olur. Büyük kaya düşmeleri meydana gelir. Yeraltı su seviyesi değişir. Kanal, göl ve nehir suları karalar üzerine taşar. Yeni göller olusabilir. </p>
<p>XI &#8211; Çok Ağır Yıkıcı<br />
(b) : İyi yapılmış yapılarda, köprülerde, su bentleri, barajlar ve tren yolu raylarında tehlikeli hasarlar olur. Yol ve caddeler kullanılmaz hale gelir. Yeraltındaki borular kırılır.<br />
(c) : Yer, yatay ve düşey doğrultudaki hareketler nedeniyle geniş yarık ve çatlaklar tarafından önemli biçimde bozulur. Çok sayıda yer kayması ve kaya düşmesi meydana gelir. Kum ve çamur fışkırmaları görülür. </p>
<p>XII- Yok Edici (Manzara Değişir)<br />
(b) : Pratik olarak toprağın altında ve üstündeki tüm yapılar baştanbaşa yıkıntıya uğrar.<br />
(c) : Yer yüzeyi büsbütün değişir. Geniş ölçüde çatlak ve yarıklarda, yatay ve düşey hareketlerin yön miktarları izlenebilir. Kaya düşmeleri ve nehir versanlarındaki göçmeler çok geniş bir bölgeyi kaplarlar. Yeni göller ve çağlayanlar oluşur. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/dunyanin-olusumu-ve-depremler-2.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Coğrafya Ya Yardımcı Bilim Dalları</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/cografya-ya-yardimci-bilim-dallari.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/cografya-ya-yardimci-bilim-dallari.html/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Jan 2010 19:59:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Astronomi]]></category>
		<category><![CDATA[Aza]]></category>
		<category><![CDATA[Belli]]></category>
		<category><![CDATA[Ekinoks]]></category>
		<category><![CDATA[Harita]]></category>
		<category><![CDATA[Jeofizik]]></category>
		<category><![CDATA[jeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Kendi]]></category>
		<category><![CDATA[Klimatoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Meteoroloji]]></category>
		<category><![CDATA[Olur]]></category>
		<category><![CDATA[Oranda]]></category>
		<category><![CDATA[Sular]]></category>
		<category><![CDATA[Veya]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>
		<category><![CDATA[Yerel Saat]]></category>
		<category><![CDATA[Yildizlar]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>kutup</category>
	<category>bİlİmİ</category>
	<category>dÜnyamizi</category>
	<category>harİta</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/cografya-ya-yardimci-bilim-dallari.html/</guid>
		<description><![CDATA[ASTRONOMİ:UZAY BİLİMİ JEOFİZİK:DÜNYANIN İÇ YAPISINI İNCELEYEN BİLİM JEOLOJİ:YER BİLİMİ HİDROLOJİ:SULAR BİLİMİ METEOROLOJİ:AYMOSFER OLAYLARINI İNCELEYEN BİLİM KARTOĞRAFYA:HARİTA BİLİMİ FİZİKİ COĞRAFYANIN BÖLÜMLERİ JEOMORFOLOJİ:YÜZEY ŞEKİLLERİ BİLİMİ KLİMATOLOJİ:İKLİM BİLGİSİ BİYOCOĞRAFYA:CANLILAR COĞRAFYASI HİDROĞRAFYA:SULAR COĞRAFYASI GÜNEŞ,GEZEGENLER,BU GEZEGENLERİN UYDULARI,KUYRUKLU YILDIZLAR VE METEORLARDAN OLUŞAN SİSTEME GÜNEŞ SİSTEMİ DENİR. GEZEGENLER,GÜNEŞE YAKINLIK SIRASINA GÖRE ŞÖYLE SIRALANIR 1)MERKÜR 4)MARS 7)URANÜS 2)VENÜS 5)JÜPİTER 8)NEPTÜN 3)DÜNYA 6)SATÜRN 9)PLÜTON [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>ASTRONOMİ:UZAY BİLİMİ<br />
JEOFİZİK:DÜNYANIN İÇ YAPISINI İNCELEYEN BİLİM<br />
JEOLOJİ:YER BİLİMİ<br />
HİDROLOJİ:SULAR BİLİMİ<br />
METEOROLOJİ:AYMOSFER OLAYLARINI İNCELEYEN BİLİM<br />
KARTOĞRAFYA:HARİTA BİLİMİ<br />
FİZİKİ COĞRAFYANIN BÖLÜMLERİ<br />
JEOMORFOLOJİ:YÜZEY ŞEKİLLERİ BİLİMİ<br />
KLİMATOLOJİ:İKLİM BİLGİSİ<br />
BİYOCOĞRAFYA:CANLILAR COĞRAFYASI<br />
HİDROĞRAFYA:SULAR COĞRAFYASI<br />
GÜNEŞ,GEZEGENLER,BU GEZEGENLERİN UYDULARI,KUYRUKLU YILDIZLAR VE METEORLARDAN OLUŞAN SİSTEME GÜNEŞ SİSTEMİ DENİR.<br />
GEZEGENLER,GÜNEŞE YAKINLIK SIRASINA GÖRE ŞÖYLE SIRALANIR<span id="more-12914"></span><br />
1)MERKÜR                     4)MARS                       7)URANÜS<br />
2)VENÜS                        5)JÜPİTER                   8)NEPTÜN<br />
3)DÜNYA                      6)SATÜRN                   9)PLÜTON<br />
 PARAREL:EKVATOR KUTUP NOKTALARINA EŞİT UZAKLIKTA BULUNAN DÜNYAMIZI ORTADAN ÇEVRELEYEN EN GENİŞ DAİREDİR.EKVATORA PARALEL OLARAK GEÇTİĞİ DÜŞÜNÜLEN DAİRELERE PARALEL DAİRELRİ DENİR.<br />
MERİDYEN:BİR KUTUP NOKTASINDAN DİĞER KUTUP NOKTASINA UZANAN EKVATOR VE PARALELLERİ DİK OLARAK KESEN YAYLARDIR.<br />
ENLEMİN ETKİLERİ:.<br />
ENLEM ,BİR YERİN SAHİP OLDUĞU BAZI COĞRAFİ ÖZELLİKLERİN,ORTAYA ÇIKMASINDA ETKİLİDİR.BİR YERİN;<br />
a)İKLİMİ                                                                                              f) KONUT TİPİ VE MALZEMESİ<br />
b)BİTKİ VE HAYVAN TOPLULUKLARI                                             g) EKONOMİK FAALİYETLERİ<br />
c)TOPRAK ÇEŞİDİ                                                                           ÜZERİNDE ENLEMİN ETKİLERİ VARDIR.<br />
d)AKARSU REJİMLERİ<br />
e)DENİZ SULARININ SICAKLIK VE TUZLUK DERECELERİ                       </p>
<p>21 MART VE 23 EYLÜL TARİHLERİNDE GÜNEŞ IŞINLARI ,EKVATORA DİK GELİR VE AYDINLANMA ÇEMBERİ KUTUP NOKTALARINDAN GEÇER BU TARİHLERDE DÜNYANIN HER YERİNDE GECE VE GÜNDÜZ SÜRESİ EŞİT OLUR.BU DURUMA EKİNOKS DENİR.</p>
<p>DÜNYANIN KENDİ EKSENİ ETRAFINDA DÖNMESİNİN SONUÇLARI;</p>
<p>•	GECE VE GÜNDÜZ OLUŞUR<br />
•	YEREL SAAT FARKI MEYDANA GELİR<br />
•	GÜNLÜK SICAKLIK FARKLARI MEYDANA GELİR</p>
<p>YERYÜZÜNÜN BÜTÜNÜNÜN VEYA BİR PARÇASININ KUŞBAKIŞI GÖRÜNÜŞÜNÜN BELLİ ORANDA KÜÇÜLTÜLEREK DÜZLEM ÜZERİNE AKTARILMIŞ ŞEKLİNE HARİTA DENİR.<br />
HARİTALARDAKİ ŞEKİL VE ALAN BOZULMALARININ EN AZA İNDİRİLMESİ İÇİN ÖZEL ÇİZİM YÖNTEMLERİ GELİŞTİRİLMİŞTİR BU ÇİZİM YÖNTEMLERİNE PROJEKSİYON (İZ DÜŞÜM METODLARI) DENİR. HARİTALARDA BULUNMASI GEREKEN ÖZELLİKLER ŞUNLARDIR.<br />
•	KULLANIM AMACI<br />
•	ÖLÇEK<br />
•	HARİTANIN YÖNÜ<br />
•	HARİTA İŞARETLERİ (LEJANT)<br />
•	COĞRAFİ KOORDİNATLAR.</p>
<p>ÜNİTE 2: İKLİM<br />
GENİŞ BİR BÖLGEDE UZUN YILLAR BOYUNCA DEĞİŞMEYEN ORTALAMA HAVA OLAYLARINA İKLİM DENİR. İKLİM, COĞRAFİ ORTAMIN OLUŞMASI VE ŞEKİLLENMESİ İLE İNSANLARIN YAŞANTI VE ETKİNLİKLERİ ÜZERİNDE  ÖNEMLİ ROL OYNAR. İKLİMİ OLUŞTURAN HAVA OLAYLARI DÜNYAMIZI ÇEPEÇEVRE KUŞATAN ATMOSFERDE MEYDANA GELMEKTREDİR.<br />
ATMOSFERDEKİ  GAZLARIN BÜYÜK BİR BÖLÜMÜ MİKTARI DEĞİŞMEYEN GAZLARDIR BU GAZLARIN ATMOSFERDEKİ DAĞILIMLARI ŞÖYLEDİR;<br />
1.	%78   AZOT<br />
2.	%21 OKSİJEN<br />
3.	% 0.9 ASAL GAZLAR</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/cografya-ya-yardimci-bilim-dallari.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Coğrafi Keşifler</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/cografi-kesifler.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/cografi-kesifler.html/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Jan 2010 19:56:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Baharat Yolu]]></category>
		<category><![CDATA[Basra KöRfezi]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Bulma]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Dogu]]></category>
		<category><![CDATA[Elmas]]></category>
		<category><![CDATA[Gelir]]></category>
		<category><![CDATA[Gezgin]]></category>
		<category><![CDATA[Hakk]]></category>
		<category><![CDATA[Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[Ipek]]></category>
		<category><![CDATA[Kolu]]></category>
		<category><![CDATA[Marko Polo]]></category>
		<category><![CDATA[Sona]]></category>
		<category><![CDATA[Ticare]]></category>
		<category><![CDATA[Ticaret]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni]]></category>
		<category><![CDATA[Yol]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>keŞİfler</category>
	<category>keşifler</category>
	<category>cografi</category>
	<category>coğrafi</category>
	<category>Çografi</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12912</guid>
		<description><![CDATA[Orta Çag&#8217;ın sonuna kadar Avrupalılare,dünyanın pek az yerini tanıyorlardı.Coğrafya bilgisinin artması ve gemicilikteki gelişmeler sonucu açık denizlere çıkan Avrupalılar,yeni kıtalar ve ülkeler keşfetmeye başladılar.İşte Avrupalıların 15.yüzyılın sonunda başlatıp 16.yüzyıl boyunca da devam ettirdikleri yeni yerler bulma girişimlerine Çografi Keşifler denir. Keşiflerin Nedenleri: Keşiflerin nedenleri arasında,doğu ülkeleriyle doğrudan ticare yapmak için yeni yolların aranması başta gelir.Orta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Orta Çag&#8217;ın sonuna kadar Avrupalılare,dünyanın pek az yerini tanıyorlardı.Coğrafya bilgisinin artması ve gemicilikteki  gelişmeler sonucu açık denizlere çıkan  Avrupalılar,yeni kıtalar ve ülkeler keşfetmeye başladılar.İşte Avrupalıların 15.yüzyılın sonunda başlatıp 16.yüzyıl boyunca da devam ettirdikleri yeni yerler bulma girişimlerine Çografi Keşifler denir.<br />
<strong>Keşiflerin Nedenleri:</strong><br />
    Keşiflerin nedenleri arasında,doğu ülkeleriyle doğrudan ticare yapmak için yeni yolların aranması başta gelir.Orta Çağ&#8217;da Doğudan gelen ipek,baharat,altın,elmas,inci gibi değerli mallar,Avrupa&#8217;ya iki önemli yoldan ulaşıyordu.Bu yollardan birincisi,Çin&#8217;den başlayıp Karadeniz kıyılarına ulaşan İpek Yolu&#8217;ydu.Bu yol Türklerin elindeydi.İkinci yol olan Baharat Yolu ise Hindistan&#8217;dan başlıyor,bir kolu Basra Körfezi<br />
&#8216;ne ulaşıyor,diğerkolu ise Mısır ve Suriye limanlarında sona eriyordu.Türk ve Müslüman tüccarların bu yolları izleyerek  Hindistan ve Çin&#8217;den getirdiği  mallar,Venedik ve Cenevizliler tarafından Avrupa&#8217;ya <span id="more-12912"></span>ulaştırıyorlardu.Bu ticaret sayesinde doğu ülkeleri oldukça zenginleşmişti.Ancak bu mallar birkaç el degiştirdiği için Avrupa&#8217;da çok pahalıya satılıyordu.<br />
Avrupalılar,dogu ülkelerinin içinde bulundugu zenginlik ve bolluk hakkında abartılı bilgiler edinmiştir. Özellikle, Venedikli gezgin Marko Polo &#8216; nun esarinde okudukları hikayeler, Avrupalılarda dogu ülkelerine karşı büyük ilgi ve merak uyandırmıştır.<br />
         Orta Çag&#8217;da Avrupalıların dünya hakkındaki bilgileri çok azdı. Avrupalılar, Haçlı seferleri sırasında Müslümanların cografya bilgisinden yararlandılar ve dünya&#8217;nın yuvarlakoldugunu ögrendiler.Bunu sonucunda var olan haritaları geliştirip daha dogru haritalar yaptılar. Pusula kullanımının yaygınlaşması , gemicilerin deniz ve okyanuslara güvenle açılmalarını sagladı. Gemicilik tekniginin ilerlemesi ile 15. yüzyıldan itibaren açık denizlere dayanıklı ve büyük gemiler yapıldı. Bu da keşiflerin başlamasında önemli bir etken oldu.</p>
<p>KEŞİFLERİN SONUÇLARI</p>
<p>             Cografi keşiflerin dünya tarihinde çok önemi, sosyal , siyasi ve ekonomik sonuçları oldu.<br />
             Bulunan yeni ticaret yolları nedeniyle Akdeniz limanları, İpek ve Baharat yolları eski önemini kaybetti.Atlas Okyanusu kıyısındaki bazı limanlar hızla gelişti ve  büyük birer ticaret merkezi haline geldi.<br />
            Coğrafi keşifler sonuçu, Amerika&#8217;da bir çok eski uygarlığın olduğu öğrenildi. Keşfedilen yerlerden bol miktarda altın ve gümüş gibi değerli madenler ile çeşitli ham maddeler Avrupaya taşındı. Ticaretle uğraşan burjuva sınıfı zenginleşti ve güç kazandı. Burjuvalar , soyluların topraklarını satın almaya başladılar. Böylece  , soylular eski güçlerini ve ayrıcalıklarını kaybettiler.<br />
           Avrupalı devletler keşfettikleri yerleri egemenliklerine alarak sömürge imparatorluklarını kurdular. Keşif seferleri düzenlenen ülkelerin kaynaklarından yararlanan Avrupanın denizci ülkeleri kısa sürede zenginleşti. Zenginleşen ailelerin , kültür ve sanat hareketlerini desteklemeleri rönesansın başlamasında etkili oldu.<br />
           Yeni dünyaya özgü bazı ürünler (tütün ,patates, domates, şeker kamışı, vanilya, kakao vb.) Avrupaya ve oradanda dünyanın diğer bölgelerine yayıldı. Keşfedilen ülkelerde Hristiyanlık dini yayıldı. Ancak Avrupada da kiliseye ve din adamlarına olan güven azaldı. Çünkü kilise ve din adamları, dünyanın düz olduğu vb. birçok yanlış bilgiyi savunmuşlardı.<br />
           Başta Amerikaya olmak üzere, keşfedilen yerlere Avrupadan yoğun göçler oldu. Bu göçler sonuçunda Avrupa kültür ve uygarlığı daha geniş bir alana yayıldı.</p>
<p>COĞRAFYANIN TARİHÇESİ VE GELİŞMESİ</p>
<p>İLK COĞRAFYACILAR<br />
      Coğrafya en eski bilim dallarından biri sayılır. İlk çoğrafyacılar eski Yunanistanda ortaya çıkmışlar, o çağda çoğrafyaya &#8221;doğa tarihi&#8221; yada &#8220;doğa felsefesi&#8221; denilmiştir. Gerçektende ,Miletoslu Thales ve Heredotus gibi eski Yunan coğrafyacılarının çoğu , aslında birer tarihçi ve felsefecidir. Coğrafyayla ilgili yapıtlarıda daha çok çevrelerineilişkin bilgileri içerir. Coğrafya sözcüğü , yunanca &#8220;yerin betimlenmesi&#8221; anlamına gelen sözcüklerden türetilmiştir.<br />
    Eski Yunanlılar, o dönemde bilime batı dünyasına , özelliklede Akdenizin doğu kesimine egemen olup , ticaret yapmak , yeni Ticaret merkezleri kurmak için denizlere açılmış , denizlere açılan Yunanlı denizçiler havanın açık olması önemli olduğundan hızlı ve güvenli yolculuklar yapa bilmek için rüzgarlarıda incelemişlerdir. Coğrafyanınbir bilim dalı haline gelmesine en önemli etkenlerden biri , eski Yunanlıların gözlemlerini ve düşüncelerini yeni kuşaklara aktarmak için kağıda dökmüş olmalarıdır. Bu konuda Mısırdaki Nil ırmağını , Taşkınlarını , deltasındaki değişmelerini anlatan incelemeler önemlidir. İ.Ö.V. yy &#8216;da Heredotos, ilk çağlayanına kadar bir yolculuk yaptığı Nil ırmağını Kitabında anlatmış ve Nilin kaynağı konusundaki varsayımını ortaya koymuştur. Eski Yunanlılar genel olarak yer ile ilgili çalışmalarda yapmışlardır. Dünyanın  yuvarlak olduğunu ilk anlayan kişilerden Aristoteles (İ.Ö.IV. yy.) bu yargıya felsefi akıl yürütme ve astronomi gözlemleri yoluyla ulaşmıştır. Dünyanın yuvarlaklığı düşüncesini İskenderiye kütüphane yöneticisi Eratosthenes de desteklemiş dünyanın ölcülmesi üstüne adlı yapıtında boylam yayını ölçerek elde ettiği dünyanın cevresinin uzunluğunu vermiştir. Rodoslu astronom Hipparkhos (İ.Ö.II. yy.) dünyadaki yerlerin konumunu belirlemek için ,günümüzde kullanılan enlem ve boylamların öncüsü olan cizgiler sistemi değiştirmiştir.<br />
      Strabon (İ.Ö. 63-İ.S,21),Cografya adlı 17 ciltlik yapıtında, Galya ve İngiltere&#8217;den İran&#8217;a , Karadeniz&#8217;den , Etopya&#8217;ya kadar yolculuklarını anlatmıştır. Dolaştığı bölgeler ve bu bölgelerde yaşıyan insanlarda ilgili betimlemelerinde atlamalara , yanlışlıklara raslanırsada , betimlemelerini kalıcı olmayan , yapay olarak çizlmiş siyasal sınırlar içinde değil , dogal sınırlar (sıra daglar , akarsular gibi) içinde ele aldığı için bölgesel coğrafyanın kurucusu sayılmaktadır.<br />
     İskenderiyeli Ptolemaios (İ.S 100-170) eski coğrafyacıların en ünlüsüdür.Bölgeleri boyutlarına göre sıfıflandıran , ayrıntılı alan incelemeleri yaparak fiziksel coğrafyayı sistemlemiştir.Eldeki bilgileri değerlendirerek çizdiği ve dünyanın o dönemde bilinen bölümünü içeren haritası gerçeğe çok yakındır. 8 ciltlik Coğrafya Rehberi adlı yapında bilinen bütün yerlerin listesi, kendi bulduğu yönteme göre belirlediği enlem ve boylamlarıyla belirtniştir.</p>
<p>KEŞİFLER ÇAĞI.</p>
<p>Haçlı seferleri sırasında Avrupalılar , Avrupa dışındaki &#8220;dünya&#8221;yla ilgilenmeye başladılarsada , dünyanın bilinmeyen yerlerinin tanınmasına , Coğrafi betimlemeler yapılmasına , haritalar çizmesine ilgi , özellikle Rönesansta , &#8220;keşifler çağı&#8221; diye adlandırılan dönemde Bartolomu Diaz , Vasco De Gama ve Kristof Kolombun    XV. yy. sonundaki gezileri sayesinde canlandı.<br />
  Daha 1507&#8242;de Alman haritacı Martin Waldseemüler  (1470 d. 1521&#8242;e d. ) Kuzey ve Güney Amerikayı içeren bir dünya haritası çizdi. Yen, dünya için &#8220;Amerika&#8221; terimi ilk kez bu harita üstünde kullanıldı. 15 yıl sonra Ferdinand Magellanın yol arkadaşları , dünyanın cevresini dolaşar yuvarlaklığını kanıtladılar. Bu bilgi bazı ölcüm ve gözlemlerin daha doğru yapılmasını sağladı ; Hollandalı Gerardus Mercator gibi yeni kuşak haritacıların yetişmesine yol açtı. Mercator , daha önce yapılanlara oranla çok daha doğru olan bir dizi harita yayınladı. Bunların arasında özellikle , meridyen ve paralelleri birbirini dik kesen harita izdüşüm sistemini (sonradan adı verildi) kullanarak çizdiği ünlü deniz yolları haritası (1569) da vardı.Ama coğrafyayı bir bilim dalı olarak canlandıran , Bernhardus Varenius (1622-50)oldu. Geographia Generalis (Genel Coğrafya , 1650)<br />
adlı yapıtında bölgesel coğrafya kavramını ortaya attı. Yeryüzünü etkiliyen rüzgar , deniz , vb. etmenleri ele alıp, nedenlerini ve etkilerini açıklamaya çalıştı. Yapıtı 150 yıl süreyle temel çoğrafya kitabı olarak kullanıldı. Kant , Goethe ve Montesquieu gibi  XVIII.yy. filozof ve yazarların , insan ile cevrenin karşılıklı etkileşmesini konu  alan beşeri coğrafyayla ilgilendilersede , coğrafyanın gelişmesi XIX.yy. a kadar durdu ve coğrafya , bir ölcüde , yer bilimi özdeşleştirildi.</p>
<p>TÜRK-İSLAM TARİHİNDE KEŞİFLER<br />
   İslamiyeti kabullerinde önce Orta Asya’da Türkler’in coğrafya bilimine katkıları ve coğrafya bilgi düzeyleri yeterince bilinmiyor.Bununla birlikte,dünyanın en eski uygarlık bölgelerinden birinde yaşayan ve çevrelerindeki öteki kültür alanlarıyla sıkı ilişkilerde bulunan eski türk boylarının da,özellikle hareketleri ve yayıldıkların alanın genişligi nedeniyle oldukça zengin bir coğrafi bilgi dağarcığına sahip oldukları varsayılabılır.İslamiyetten sonra Antikçağ’ın yunanca klasik coğrafya yanıtlarının arapça cevirileriyle  de tanışan bazı türk bilginleri gerek genel coğrafya gerekse ülkeler coğrafyasına önemli katkılarda bulunmuşlar ,hatta yerbilimleri ancak XIX.yy. sonlarında ortaya konan ve benimsenen bazı temel ilkelerini daha o zamanlarda biraz degişik tarzda olmakla beraber,ifade etmişlerdir.Bunların arasında özellikle Biruni ve çagdaş İbn Sina’yı saymak gerekir.Hive doğumlu bir tüek oplduğu halde,o dönemde bilim dili sayılması nedeniyle arapça yazan çok yönlü bir bilgin olan Biruni dünyanın ekseni çevresinde döndüğünü belirtmiş,birçok yer için sağlıklı enlem ve boylam ölçmeleri yapmışve bu arada Indus vadisinin eskiden denizle kaplı bir havza olduğu gibi,zamanın çok ilerisinde görüşler ifade etmiştir.<br />
   Anadolu’ya yerleşen Türkler,bu ülkelerin Antikçag’da  bilimsel coğrafyayı kuran ve yapıtlar verenlerin yurdu olmasına  karşın,genelde bu eski kaynaklardan ancak dolylı ve çok sınırlı ölçüde yararlanmışlardır.Osmanlılar döneminde ise,asıl anlamlarıyla coğrafya özellikle hükümdarların tutumuna bağlı olarak ancak zaman zaman parlak dönemler yaşamıştır.Bunlardan biri,coğrafya ya ve haritalara da ilgi duyan Fatih Sultan Mehmet dönemidir.Bu dönemde  Ptolemaios’un  Coğrafya’sı Bizans’ta  saklanmış yunanca bir kopyadan türkçeye çevrilmiş bu yapıtın italyanca manzum çeviriside ,çevirmen tarafından Fatih’e ithaf edilmiştir.Fatih ayrıca İstanbul’un bir haritasını da hazırlatmıştır.<br />
    XVI.yy.’da Deniz coğrafyacıları ile parlak bir dönem yaşanmıştır.İmparatorluğun en geniş sınırlarına ulaştığı bu dönemde Piri Reis (1465-1554) Atlas okyanusu’nun iki kıyısındaki ülkeleri gösteren ve tasvir eden ünlü haritasını,1513’te Selim I’e ,1521’de yazdığı ve 1525’te genişlettiği Kitab-ı bahriye’sini de Kanuni Sultan Süleyman’a sunmuştur.Genel coğrafya bilgileri ile başlayıp ülke tasvirleri ile devam eden ve haritalarda içeren bu yapıt,günümüzde güvenilir eski bir kaynak olarak deger taşır.Katip Çelebi’nin coğrafya bakımından önemli bir başka yapıtı ,Ortelius’tan alınma haritalar’da içeren Atlas minor çevresidir.XVII.yy’da türk coğrafyasının çok daha farklı olmakla birlikte ikinci büyük adı Evliya Çelebi’dir.Pek çok ülke dolaşan Evliya Çelebi gördüklerini ve duyduklarını  bazen biraz abartarak ünlü Seyahatname’sinde yazmıştır.XVII.yy.son yarısında türk coğrafyasına katkıları olan bir bilim adamı da Coğrafya kebir yada Tercüme-i Atlas major adıyla bilinen Atlas major ‘un bazı eklerle çevirisini gerçekleştiren Ebu Bahir bin Behram-üd Cihannüma’dir.Bu dönemde Cihannüma coğrafyaya meraklı olan ve hatta bu nedenle kendine “İbrahim-ülcoğrafi”diyen İbrahim Müteferrika tarafından özenle ve bazı haritalar da eklenerek yeniden basılmıştır.Aynı dönemin bazı coğrafi konulara da değinen tanınmış bir başka yapıtı da ,Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname’sidir.Gene aynı Dönemde  Varenuis’un ünlü Geografia generalis’i (1650’de)çok geç de olsa türkçeye  çevirmiştir.O tarihlerde yabancıların yurt içindeki bilimsel araştırmaları bile türkçeye çevrilerek değerlendirilmemiştir.Bu durum ,İstanbul Darülfünunu edebiyat fakültesi ‘nde  bir coğrafya bölümünün ve araştırmaya yönelik Coğrafya darülmesai Müdürlüğüne alman coğrafyacası E.Obst’un atanması ve bölüm kadrosunda dış ülkelerde çoğrafya eğitimi görmüş kişilerin görev almasıyla ,Türkiye’de çağdaş coğrafyanın temelleri atılmıştır.Cumhuriyet döneminde türk coğrafyasında ,1924 yılında İbrahim Hakkı’nın (Akyol),Fransa’dan cağrılan Lefebvre’in,onun ardından Chaput’un niyahet 1933 üniversite reforumdan sonra ,yurt dışında eğitim görmüş genç elemanların coğrafya bölümünde öğretime katılmalarıyla hızla gelişmeler başlamıştır.Bu gelişme ,1935 ’te   Ankara’da Dil ve tarih –coğrafya  fakültesi’nde alman coğrafyacı H.Louis’in başkanlığında ikinci bir coğrafya bölümü açılması ,1941 ‘de Türk coğrafya kurumu ‘nun kurulması ,araştıma calışmalarını duyuran türkçe ve yabancı dilde coğrafya dergilerinin yayımlamaya başlaması ,ayrıca Atatürk ,İzmir  ve Fırat üniversitelerinde coğrafya bölümünün açılması,Istanbul’da deniz bilimleri  ve coğrafya enstitüsü’nün kurulması ,çok sayıda temel ders kitabı ve araştırmanın yayimlanması  ile giderek  daha da hızlanmış ve böylece türk coğrafyası günümüz düzeyine ulaşmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/cografi-kesifler.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Adana Ceyhan İlçe Tanıtımı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/adana-ceyhan-ilce-tanitimi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/adana-ceyhan-ilce-tanitimi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Jan 2010 19:51:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Şehirlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkadir]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Cami]]></category>
		<category><![CDATA[Cey]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhan]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Dede]]></category>
		<category><![CDATA[Ermenistan]]></category>
		<category><![CDATA[Eser]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Kare]]></category>
		<category><![CDATA[Mahalle]]></category>
		<category><![CDATA[Meydan]]></category>
		<category><![CDATA[Minare]]></category>
		<category><![CDATA[Misis]]></category>
		<category><![CDATA[Muradiye]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Paralel]]></category>
		<category><![CDATA[Ulu]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>ceyhan</category>
	<category>ceyhan</category>
	<category>adana</category>
	<category>adana</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12910</guid>
		<description><![CDATA[Ceyhan&#8217;ın kuruluşu oldukça eski olmamakla beraber, Ortaçağ&#8217; da Misis&#8217;in gelişmesi Ceyhan&#8217;ın aleyhine olmuştur. 1097&#8242;de Haçlılar’ın işgaline uğrayan Ceyhan, daha sonra sırasıyla Küçük Ermenistan Krallığı, Mısır Kölemenleri, Dulkadirli Beyliği ve Osmanlı egemenliğini yaşamıştır.Osmanlı idaresinde Cey¬han,&#8221;Yarbisi&#8221; &#8220;Yarsuvat&#8221; adlarını almıştır. Ceyhan, 1866&#8242;da Halep ve Adana vilayetleriyle Kozan, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa sancaklarının birleşmesi ile yeniden oluşturulan Halep vilayetine bağlanmıştır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ceyhan&#8217;ın kuruluşu oldukça eski olmamakla beraber, Ortaçağ&#8217; da Misis&#8217;in gelişmesi Ceyhan&#8217;ın aleyhine olmuştur. 1097&#8242;de Haçlılar’ın işgaline uğrayan Ceyhan, daha sonra sırasıyla Küçük Ermenistan Krallığı, Mısır Kölemenleri, Dulkadirli Beyliği ve Osmanlı egemenliğini yaşamıştır.Osmanlı idaresinde Cey¬han,&#8221;Yarbisi&#8221; &#8220;Yarsuvat&#8221; adlarını almıştır. Ceyhan, 1866&#8242;da Halep ve Adana vilayetleriyle Kozan, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa sancaklarının birleşmesi ile yeniden oluşturulan Halep vilayetine bağlanmıştır. Ceyhan&#8217;da vakıf anıt ve eski eser olarak iki cami ve bir türbe vardır. Geniş bir meydan ortasında bulunan Ulu Cami, aynı zamanda Abdulkadir Ağa Cami ismiyle de tanınmaktadır. 1295 Hicri ( 1868 ) tarihinde muhacir Nogaylardan Abdulkadir Ağa tarafından yaptırılmış olan Ulu Cami, önce üç sıra halinde kıble duvarına paralel beşerden, on beş kubbeli tuğla bir yapı iken, 1946 yılında bu caminin ihtiyaca yetmemesi sonunda kıble yönünde genişletilerek iki sıra kubbe<span id="more-12910"></span> ilavesi ile yirmi beş kubbeli hale getirilmiştir. Sütunları birleştiren yuvarlak kemerler renkli taş şeklinde boyanarak cami içine değişik bir görünüş kazandırmıştır. Eserin 100 yıla yakın bir geçmişi vardır.<br />
Durhasan Dede Türbesi, kare planlı küçük kargir bir bina olup, Abidin Efendi tarafından tamir etti¬rilmiştir. Durhasan Dede&#8217;nin bir adı da &#8220;Yanyatır&#8221; dır. Bu kolu oluşturan tahtacıların piri olup, türbe bütün Alevilerin ziyaret ettiği bir yerdir. Adana Müze Kütüphanesinde Durhasan Dede hakkında hicri 1129 Miladi ( 1717 ) ve Hicri 1132 Miladi ( 1720 ) tarihli iki belge olduğuna göre bu türbenin XVIII. yy. ilk çeyreğinde yapıldığı söylenebilir.<br />
Muradiye mahallesindeki, Muradiye Cami&#8217;nin, cami ve minare üzerindeki kitabelerden Hicri 1328-1335         (1912 -1919) yılları arasında mahalle halkı tarafından yaptırıldığı okunmaktadır.<br />
Çukurova’nın Tepebağ&#8217;dan sonraki en büyük Höyüğü Ceyhan sınırları içindedir. Yılan kalenin güneybatısında kalan Sirkeli höyüğünde yapılan araştırmalarda buranın Hititler devrine kadar giden eski bir yerleşim merkezi olduğu anlaşılmaktadır. Höyüğün kuzey ucunda ve Ceyhan nehri kıyısında büyükçe bir kaya üzerine işlenmiş olarak Hitit Krallarından Muvattali’nin&#8217;nin sakallı ve uzun elbiseli rölyefi görülmektedir.<br />
Dumlu kalesi, Ceyhan-Kırmıtlı arasında, Ceyhan ırmağının 17 km. kuzeybatısındaki Dumlu (Tumlu) köyü yakınlarında 70 m. yüksekliğinde bir tepe üzerindedir. Sağlam kalmış kalelerdendir. Kalenin çevresi 800 m.&#8217;dir. 8 burcu ve doğuya açılan bir tek kapısı vardır. Ovaya bakan doğu köşesinde bir gözetleme kulesi, ayrıca savunma hendekleri ve surlar bulunmaktadır. Kale içinde bazı yapı ve mahzen kalıntısı görülür. Tepenin çevresinde ise kaya mezarları ve barınaklar dikkati çeker.</p>
<p>Kurtkulağı Camisi&#8217;nin, 8 satırlık kitabe¬sinden 1601 yılında Haydar Ağa adlı bir zengin vatandaşın yaptırdığı anlaşılmaktadır.<br />
İki kubbeli bina yontma taşlarla yapılmıştır. Minaresi cümle giriş kapısı üzerindedir. Ca¬minin önünde revaklı bir avlusu vardır.<br />
Kurtkulağı Menzil Han&#8217;ı 1711 yılında Hüseyin Paşa tarafından yaptırılmıştır. Cey¬han&#8217;ın Kurtkulağı Köyü&#8217; nün 1 km. kuzeyin¬de, eski Halep kervan yolu üzerindedir. Mimarı Mehmet Ağa&#8217; dır. Eser Selçuklu ker¬vansarayları tipindedir. Giriş kapısı doğuda olup, odaları beşik tonozla örtülüdür.<br />
Ceyhan ilçesine bağlı Kurtkulağı Köyü&#8217; nün 1 km. kadar kuzeyindeki Kazan¬kaya Kalesi&#8217;nin de yapım tarihi oldukça eskilere dayanır. Kalede Asur, Pers ve Roma iz¬lerini görmek mümkündür.</p>
<p>Çukurova Efsanelerinden Örnekler<br />
Anavarza Efsanesi<br />
Çukurova&#8217;nın kuzeydoğusunda, Savrun suyu&#8217;nun Ceyhan ırmağına kavuştuğu yerin yakınında bir kale vardır. Adına &#8220;Anvarza Kalesi&#8221; derler. Ceyhan&#8217; dan Kadirli&#8217; ye giderken, Anavarza Kalesi sağda, ovadan bitercesine birden bire yükselir. Kale yalçın bir kaya üzerindedir. Şehir kalenin eteklerine kurul¬muştur. Bugün şehir ve kale kalıntısı halen ayakta durmaktadır. Bu tarihi kalıntının güzel bir efsanesi vardır.<br />
&#8220;Vaktiyle Anavarza yiğit insanların, güzel kızların yaşadığı büyük bir şehirmiş. Kent ve kale dıştan gelecek her tehlikeye karşı koyabilecek durumdaymış. O zamanlarda şehirde yaşayan taş ustaları taştan oymalarla evleri, meydanları süsler, insana şaşkınlık verecek hayranlık uyandıracak eserleri yaratırlarmış.<br />
Gündüzleri halk, kentten çıkar, tarlada bayırda işini görür, akşam olduğunda kente geri dönermiş. Kentin dışı derin hendeklerle ve yüksek duvarlarla çevriliymiş. Kentin kapısındaki asma köprüden başka içeri girilebilecek hiçbir yer yokmuş.<br />
	Halk bu güzel kentte huzur içinde yaşarmış. Akşamları her ev kahkahayla dolarmış, ağıtlar şarkı<br />
diye söylenirmiş. Halk mutluymuş, tabi ki kentin kralı da mutluymuş, günler böyle gelir geçermiş.<br />
Anavarza Kralı&#8217;nın ( Aya sen doğma, ben doğayım ) diyen dünya güzeli bir kızı varmış. Bu kız akıllımı akıllı, güzel mi güzelmiş. Gel gör ki, günlerden bir gün işte bu kız yüzünden kentin huzuru kaçmış,<br />
	Kralın o gülen yüzü kararmış, kaşları çatılmış.<br />
 Bir gün Sis Kralının elçisi, Anavarza Kralına gelmiş<br />
-Ulu Sis Kralı adına yüce Anavarza Kralına saygılarımı sunarım, demiş, Kral :<br />
-Söyle bakalım ne diler kralın bizden ? deyince de elçi :<br />
-Kralım kızınızı oğluna ister.<br />
-Yaa, öyle mi ?<br />
-Evet yüce kralım.<br />
-Ya isteğini kabul etmezsem ?<br />
-Ulu Kralım bunu da düşünmüştür. Kızınızı oğluna vermezseniz, Krallığınıza savaş açacağını bildir¬mekle de görevli bulunuyorum.<br />
-Savaş diler demek ?<br />
-Hayır &#8230;Ama &#8230;<br />
-Sis Kralına söyle, bu işi düşünmemiz gerekir.<br />
Anavarza Kralı işte böyle demiş.<br />
Dert geldi mi üst üste gelirmiş. Sis Kralı&#8217;nın elçisi gidince bu defa Misis Kralı&#8217;nın elçisi kapıya<br />
dayanmış. Oda kızı Misis Kralı&#8217;nın oğluna istemeye gelmiş. Oda aynı istek ve tehditlerde bulunmuş.<br />
Anavarza Kralı, çok halim-selim, iyi yürekli bir insanmış. Ne yapacağına karar verememiş, dalmış kara düşüncelere. Durum çok çetin. Kızını bu krallardan hangisinin oğluna verse diğeri yine kendi halkına savaş açacak. Belki de ülkesi elden gidecek. Hiçbirine vermezse bu defa iki ülke halkı ile savaşmak zorunda kalınacak diye düşünüp durmuş.<br />
Kız babasının haline çok üzülmüş yürüğinden vurulmuş, babasına :<br />
-Olur mu Kral babam. Ben senin kızın değil miyim? Bana derdini niçin açmazsın? diye kahırlanmış.<br />
Kral :<br />
-Kızım, güvercin topuklu yavrum demiş.  Çok haklısın. Bilmem ki ne etsem. Sis Karalı elçi göndermiş, oğluna seni ister. Misis Kralı&#8217;da elçi göndermiş. Oda oğluna seni ister. Vermezsem, savaş<br />
açılacak, hangisin peki desem yinede olacağı bu. Ne yapmalı bilemedim demiş.<br />
Kız gülmüş :<br />
-Ondan kolay ne var ?<br />
-Şeytan bile çözemez bu düğümü kızım, demiş kral.<br />
Kız :<br />
-Hayır kral babam ; Bundan kolay bir şey yok. Dersen ki onlara, ben kızımı veririm, veririm ama, bir<br />
koşulum var. Anavarza&#8217;nın suyu az. Buraya bol suyu ilk önce kim getirirse, onun oğluna veririm kızımı.<br />
Onlara böyle söyleyin siz. Gerisine karışmayın.<br />
-Bak işte, bunu hiç düşünmemiştim. O zaman savaşsız çözeriz bu işi.<br />
-Elbette babacığım. Halkımız rahat, huzur içinde yaşıyor. Onların benim yüzümden acılara katlan¬malarını, ölmelerin istemem hiç, demiş.<br />
Böylece aradan günler geçmiş her iki kralın elçileri, Anavarza Kralı&#8217; nın kararını öğrenmek üzere Anavarza&#8217; ya gelmişler. Kral onlara kzının öğrettiğini söylemiş.<br />
-Anavarza&#8217;ya bol suyu ilk getirenin oğluna kızımı vereceğim. Kararımı krallarınıza böyle iletiniz.<br />
Elçiler bu kararı hemen kendi krallarına iletmişler.<br />
Bunun üzerine , Sis Kralı yukarıdan, Misis Kralı aşağıdan başlamışlar su yolunu yapmaya, Sis Kralı<br />
su yolunun yontma taşlardan, çok güzel, sağlam biçimde yaptırmaya uğraşırmış. Bu yüzden işi gecikir¬miş. Misis Kralı da kerpiçten yaparmış su yolunu. Bu yüzden Misis&#8217;lilerin su yolu çabuk ilerlemiş. Günler geçmiş, yollar ilerlemiş, sonunda aşağıdan Misis&#8217;lilerin su yolu görünmüş. Sis&#8217;lilerden bir haber yok. Misis&#8217;lilerin su yolunun kente yaklaşmakta olduğunu gören kızı almış bir üzüntü. Meğer içten içe yiğitliğini duyduğu Sis Kralı&#8217;nın oğlunu seviyormuş. Ona adamlar göndermiş ve ;<br />
İyiye kötüye bakma. Elini çabuk tut demiş.Ama taş yol bu. Peynir değil ki doğrana, çamur değil ki sıvana. Sonunda Misis&#8217;lilerin yolu bitmiş. Su gelmiş kentin kapısına dayanmış. Dayanmış dayanmasına ama, kız buna dayanamamış. Kaldırmış kendi¬sini kayalıklardan aşağı atmış.<br />
	Derler ki, Anavarza o günden sonra bir daha şenlik nedir bilmemiş. Kentin evlerinden neşe dolu kahkahalar yükselmemiş.</p>
<p>Adana Ağızları<br />
Geniş bir alana ve yoğun bir nüfusa sahip olan ilde tek bir ağzın varlığından söz etmek mümkün<br />
değildir. Merkezden hayli uzak ilçelerin ağızlarının farklı özellikler taşıyacağı kesindir. İdari açıdan Adana&#8217;ya bağlı bulunan, ancak komşu illere daha yakın olan bu yerleşim merkezlerinin ağızları, komşu il ağızlarından da izler taşımaktadır.<br />
İl merkezinde ise durum çok farklıdır. 1935-1950 yılları arasında Adana köylerinden, 1960’tan sonra da Doğu Anadolu, Güney Doğu Anadolu ve Orta Anadolu Bölgelerinden Adana il merkezine göçler sonucunda il merkezi hızla büyümüş, merkeze bağlı yeni mahalleler meydana gelmiştir. Adana&#8217;nın sanayi şehri olması ile birlikte il merkezinde meydana gelen bu değişiklikler ağızda da kendisini göstermiş ve böylece il merkezinde farklı farklı ağızlar ortaya çıkmıştır. Radyo ve Televizyonun her eve girmesi, okur-yazar nüfusunun artması ise yerli ağzı hızla standart Türkçeye yöneltmiştir. Bugün il merke¬zindeki yerli ağızı kaybolmaya yüz tutmuştur. Değişik bölgelerden gelerek Adana&#8217; ya yerleşenler ise ge¬nellikle merkezden uzak hemşehri mahalleleri meydana getirerek bir arada oturmuşlar ve ağız özelliklerini kısmen korumuşlardır. İl merkezine yerleşenler ise yerli ağızın etkisinde kalmışlar, sonuçta da standart Türkçeye yönelmişlerdir.<br />
Ses Bilgisi Özellikleri<br />
	Ünlüler e (kapalı e: e ile i arasında ses}:<br />
	Adana ağızlarında, özellikle Pozantı, Tufan¬beyli, Feke ağızlarında, yaygın biçimde kullanılmaktadır:<br />
gece, ver-geç<br />
Adana ağızlarındaki uzun ünlüler genellikle bazı ünsüzlerin yumuşayıp düşmesiyle meydana<br />
gelmiştir.<br />
düğün > dün<br />
Pahalı > palı, balı<br />
Zahir > zar<br />
Öksür > öşür<br />
Akşam > aşam<br />
Büyük ünlü (kalınlık-incelik) uyumuna aykırı yabancı kaynaklı kelimeler, ağızlarda genellikle uyuma<br />
uyar:<br />
cahil       > cahal, cal<br />
kıymetli > gıymatlı<br />
otobüs   > otobos<br />
gazete   > gazata<br />
Halit      > Halıt<br />
Zerdali > zerdeli<br />
Ancak, büyük ünlü uyumuna aykırılıklar da söz konusudur.<br />
kolay    > goley<br />
seksen > seksan<br />
Küçük ünlü (düzlük-yuvarlaklı) uyumuna aykırı bazı kelimelerin Adana ağızlarında uyuma girdikleri<br />
görülür:<br />
yağmur > yamır<br />
Çamur > çamır<br />
karpuz > karpız<br />
pamuk > pambık</p>
<p>Ünsüzler<br />
n (nazal n) ünsüzü Adana ağızlarında varlığını korumaktadır.<br />
yen.i &#8221;yeni&#8221;<br />
baban. &#8221;baban&#8221;<br />
don.uz &#8221;domuz&#8221; ban.a &#8221;bana&#8221;<br />
Bugün yazı dilinde g-, d- ünsüzleri ile başlayan ancak eski Türkçe döneminde k-, Ii, t-,&#8217;<br />
kelimeler Adana ağızlarında eski şekillerini korumaktadır:<br />
kölge &#8221;gölge&#8221;<br />
köm &#8221;göm&#8221;<br />
künde &#8221;günde, hergün&#8221; tolu &#8221;dolu&#8221;<br />
Buna karşılık kelime başında sedalılaşma sık görülen bir olaydır :<br />
koyun > goyun<br />
kuzu > guzu<br />
kahve > gahve, gave<br />
taş > daş<br />
Tuz > duz<br />
tatlı > datlı<br />
sabah > zabah<br />
Kelime sonunda k > h değişimi. Eski Anadolu Türkçesi döneminde görülen bu sese değişi Adana<br />
ağızlarında varlığını devam ettirmektedir :<br />
yok / yoh<br />
Çok /  çoh<br />
bak 1 batı</p>
<p>içseste ç > ş değişimi:<br />
Içli köfte > işli köfte<br />
Adana ağızlarınlarında görülen ses olaylarından bazıları ise şunlardır:<br />
Başta ünsüz türemesi (protez)<br />
elbet > helbet<br />
eyvah > heyvah<br />
ayva > hayva<br />
Yer değiştirme (metatez) Adana ağızlarında sık görülür.<br />
	kirve > kivre<br />
kibrit > girbit<br />
memleket > melmeket<br />
çömlek > çölmek<br />
Meryem > Meyrem<br />
ekşi > eşki<br />
Başta ünsüz türemesi<br />
r ve l ünsüzleriyle başlayan yabancı kaynaklı kelimelerin başına ünlü getirilmesi çok yaygındır<br />
Bunun sebebi, Türkçede r ve l ünsüzlerinin kelime başarıda bulunmamasıdır.<br />
	Rum > Urum</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/adana-ceyhan-ilce-tanitimi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Erzincan İli Tanıtımı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/erzincan-ili-tanitimi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/erzincan-ili-tanitimi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Jan 2010 19:47:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Şehirlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Bazen]]></category>
		<category><![CDATA[Eden]]></category>
		<category><![CDATA[Eski]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Kale]]></category>
		<category><![CDATA[Karasu]]></category>
		<category><![CDATA[Plato]]></category>
		<category><![CDATA[Platolar]]></category>
		<category><![CDATA[Yana]]></category>
		<category><![CDATA[Yer Yer]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>erzİncan</category>
	<category>erzincan</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12908</guid>
		<description><![CDATA[Köklü bir tarihi geçmişe sahip olan Erzincan’ ın Türk tarihinde yeri ve önemi büyüktür. Özellikle sahip olduğu coğrafi konumu nedeniyle, eski çağlardan bu yana büyük uygarlıkları sinesinde barındıran Doğunun kale kapısı Erzincan yakın tarihimizde de büyük çarpışmalara ve önemli siyasi olaylara sahip olmuştur. Doğu Anadolu’ nun batı bölümünde Yukarı Fırat Havzasında yer alan Erzincan ’ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Köklü bir tarihi geçmişe sahip olan Erzincan’ ın Türk tarihinde yeri ve önemi büyüktür. Özellikle sahip olduğu coğrafi konumu nedeniyle, eski çağlardan bu yana büyük uygarlıkları sinesinde barındıran Doğunun kale kapısı Erzincan yakın tarihimizde de büyük çarpışmalara ve önemli siyasi olaylara sahip olmuştur. Doğu Anadolu’ nun batı bölümünde  Yukarı Fırat Havzasında yer alan Erzincan ’ ın ilk dönemlerine ait kesin bilgiler henüz bulunmamıştır. Bölgenin fiziki coğrafyasının belirgin temelini, Orta Toroslar’ ın uzantısı olan Munzur silsilesi ile çok dolambaçlı Karasu ile birlikte batıdan doğuya çıkıp, bilahare Çaltı suyu ile birleştiği yerden güneye yönelip çıkan bölgenin önemli düzlüklerini yer yer çevresinde toplayan Fırat ırmağını teşkil eder.  Adı geçen bölge kuzeyden Murit dağları, Keşiş dağları, Sipikar dağı, “Akdağ” denilen ve bazen ayrılan bazen bir silsile halinde birleşen dağlarla; batıdan Karadağ, Çimen dağı dağlarıyla  çevrilmiş olup, dağlar özellikle doğu – batı doğrultusunda uzanmaktadır. Bölgenin yaklaşık % 65 i dağ, % 35 i ise plato ve ovalardan müteşekkildir. Bölgenin % 25 kadarını teşkil eden platolar çeşitli akarsular tarafından yarılmış müsavi olmayan yüksek düzlüklerdir.  Ova ve düzlükler daha ziyade Fırat ve ona bağlı akarsuların çevresinde <span id="more-12908"></span>bulunur. Genellikle bu ovalar doğu-batı ve kuzey-güney doğrultusunda uzanan ovalar birbirine boğazlarla bağlanmıştır. En önemli ovası Erzincan ovası, daha sonra Tecan ovası gelmektedir. Bölgenin il toplam alanının yirmide birini yaylalar, daha sonra önemli vadisi olan Karasu vadisi, akarsuları ve göller gibi yer üstü zenginlikleri yanında yer altı zenginlikleri ile bölge sürekli ilgi çeken bir konumdadır.<br />
Fırat’ ın yukarı havzasında, tarihin çeşitli dönemlerinde de doğu-batı, kuzey-güney yönlerine giden ticaret yoları kavşağında bulunan Erzincan’ ın kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemektedir.  Asur kaynaklarında Zuhma (suhmi-suhma) bölgenin bilinen en eski adıdır. Fırat nehrinin kıvrılarak büyük yay oluşturduğu bir alanda bulunan Zuhma; güneyde İşuva (Elazığ, Tunceli), kuzeyde Azzi-Hayaşa (Gümüşhane-Bayburt) ülkeleriyle çevriliydi. Aynı yöre, ünlü coğrafyacı Strabon’ un eserinde (M.Ö. 64 / M.S. 23) AKİLİSİNE diye anılmaktadır.  Erzincan adının Eriza’ dan geldiği sanılmaktadır. Bu bölgede kurulmuş olan Eriza kenti, kimi tarihçilere göre Erzurum’ un batısında Karasu üzerinde bulunmaktaydı. Erzincan adının yine bu bölgeden bahseden Grek kaynaklarında Aziris’ den geldiği sanılmaktadır.  Eriza adı, Selçuklarca, XI asırda ERZİNGÂN olarak kullanılmıştır. Halk dilinde Erzingan, daha sonra da Erzincan şeklini almıştır. Selçuklar Aziriz adını çok beğenmişlerdir.  Şehrin ismi bir tekerlemede şöyle telaffuz etmişlerdir;<br />
“Rahmet yağarsa can Aziriz can,<br />
Rahmet yağmazsa yan Aziriz yan”<br />
Bu tekerlemedeki Aziriz sözcüğü zamanla değişerek Erzincan biçimini almıştır.<br />
Şehrin adı Ermeni kaynaklarında Erez, Erzng ve Erznga; Bizans kaynaklarında Aringam (Arıngan), ARSİNGAN, Erzingan; Arap kaynaklarında ise Erzencan şeklinde geçer.  İlkçağ Ermeni kaynaklarında geçen Erzingan yada Erez olarak adlandırılan şehrin adının, “Kayalı Taş” anlamına gelen “Eriz” sözcüğünden geldiği sanılmaktadır.<br />
Erzincan, Anadolu tarihinin başlangıç devirlerinden itibaren bölge toprağının verimliliği, iklimin güzelliği ve önemli kervan yollarının kavşak noktasında olmasından dolayı hemen hemen her medeniyetin ilgi sahası içerisinde kalmıştır. Tarih öncesine ait yeterli kaynak bulunmadığı için, bölgede yerleşmenin ne zaman başladığı kesin olarak bilinmemektedir.<br />
Erzincan tarihinin eski devirlere yani “Paleolitik Çağ” a kadar uzandığı belirtilmektedir.  Yapılan inceleme ve kazılardan şehrin bulunduğu bölgedeki ilk yerleşimlerin M.Ö. III binyıla kadar indiği anlaşılmaktadır.  Araştırmalar, Altıntepe’ de bulunan Urartu kalesinin bir ilk Tunç Çağ yerleşmesinin üzerine kurulduğunu ortaya çıkarmıştır.  Bölgeye ait kesin ve yazılı kaynaklardan öğrenmekteyiz.  Anadolu’ nun tarihi dönemlerine girişinin (M.Ö. 2000) ilk iki yüzyılı, Hititlerin kendilerinden önceki toplumları egemenlikleri altında birleştirme faaliyetlerini kapsar. Birliğin tam olarak tesis edilmediği bu devrede, çeşitli yörelere dağılmış olan site şehir krallıkları kendilerine tahsis ettikleri küçük sahalarda hüküm sürmekteydi.  Hitit kaynaklarında Erzincan ile Erzurum arasındaki alan Mayaşa olarak geçmekle birlikte uzun yıllar devam eden Hitit Mayaşalılar mücadelesini Mayaşalılar üstün gelmişlerdir.  Yazılı belgelere göre Hitit kralı, Hitit krallarına sık sık saldıran Mayaşalılarla uzun süre savaşmışlardır. Hitiler imparator I. Şuppiliuma (İ.Ö. 1375-1338) Anadolu’ daki birliği sağladıktan sonra Suriye yönelmiş, önce kuzey Suriye’ deki Amurru prensleri ile anlaşmaya çalıştı.  Bu sırada Erzincan’ ı milattan önce II. binyılda egemenliğinde bulunduran Hurri-Mitanni İmparatorluğu’ nun  geçimsizliğinden yaralanarak Hurri krallığı ile anlaşır ve daha sonra bölgede herhangi bir karışıklığın çıkmasını önlemek amacıyla Hayaşa ülkelerini egemenliği altına aldı.  Erzincan bölgesinde Asur Devletininb M.Ö. XIII yüzyıldan itibaren giderek güçlenmeye başlaması üzerine, Doğu Anadolu’ nun siyasi durumunda büyük değişiklikler görülmeye başlandı. Doğu Anadolu ile Asur arasında bir tampon güç olan Hurri-Mitanni Devleti’ nin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra Asurlular bu bölgeye amansız akınlar düzenlemişlerdir. Ancak bu akınlara karşı Doğu Anadolu’ daki Feodal beylikler birleşerek Urartu Devletinin temellerini oluşturmuşlardır. İşte Hitit kaynaklarında Mayaşa, Asur kaynaklarında Suhmi denilen bölge Urartu kralı II. Argişti devrinde (M.Ö. 714-685) Urartu Devleti’ ne katılarak batı sınırında güçlü bir eyalet haline getirildi.  Erzincan ve çevresinde üçyüzyıl egemen olan Urartu Devleti bir çok medeniyet izleri bırakmışlardır.  Altuntepe Urartuları ait kalıntıların gösterilmesi bakımından önemli bir kaynaktır. Yine aynı yörede ilk Tunç Çağının yerleşim merkezlerinden biri olan küçük tepe (Cimin-Üzümlü) Mayüğü de Erzincan bölgesinin eskiçağ tarihinin araştırılmasında önemli bir kazı merkezi olmuştur.  Bu bölgelerde 1959 yılında Tahsin Özgüç başkanlığında başlanarak Urartu Uygarlığı kazıları başlatılmıştır.  Altıntepe, Erzincan ovasının 15-20 km doğusunda bulunup, Erzincan ile Erzurum karayolunun tam kuzeyinde bulunan bir Urartu yerleşim yeri ve kalesidir.  Kazılarda Urartu dönemine ilişkin iki yapı katı bulunmuştur. Bunlardan ilki, İ.Ö. VIII yy.’ ın ikinci yarısına , ikincisi de İ.Ö.VII.yy.’ ın ikinci yarısına tarihlenmektedir. Urartulara ait bu yapıda mabet, yanmış evler, çanak-çömlek, saray ve diğer şeyler incelenerek hem dönemin tarihini hem de şehir hakkında bilgilenmemizin sağlanması açısından yararlı olunmuştur.  taş işlemeciliğindeki ustalıkları ile sanatlarındaki görkemi ve önemli yollarla olan bağlantıları sayesinde diğer devletlerin ilgisini çekmişlerdir.<br />
Urartuların yayılma hareketi Asur hükümdarı III: Tiglat Plasarca (İ.Ö. 745-727) durduktan kısa bir süre sonra İzbit alanları ve med devletinin saldırıları sonunda (İ:Ö: 600 lerde) yöredeki Urartu egemenliği son bulur.<br />
Urartuların yıkılmasından sonra bir süre Medler’ in kontrolüne giren Erzincan ve yöresi, Persler tarafından alındıktan sonra Armina /Arminiya satraplığına bağlandı. Büyük İskender, İ:Ö: 334’ te küçük Asya’ ya ayak basmasıyla başlayan İskender-Ahameniş savaşları ve özellikle Gavgamela Savaşı (İ:Ö: 331) sonunda Persler’ in Anadolu’ daki egemenliği sona erdi. Erzincan yöresinde İskender’ in egemenliği altına girdi. Ve yaklaşık iki asır boyunca Helenastik krallıklar, Persler, Romalılar, Pontuslar ve Ermeniler arasındaki mücadeleler de önemini her zaman korudu.  M.Ö. II ve I. yüzyıllarda Roma hakimiyeti sırasında doğu eyaletinin Pontus eyaletine dahil edilen yöre bir ara tekrar Part hakimiyetine geçti.  M.Ö. 63’ ten sonraki yıllarda Roma idari taksimatı dört ana bölüme ayrılmış Erzincan doğu prensliği içinde Pont Diyosezi(eyalet) ne dahil edilmiştir.<br />
M.Ö. 585 yıllarında Erzincan’ a gelen Midyalılar, karşılarına çıkan Lidyalılar beş sene kadar kanlı savaşlar yapmışlardır. Bu savaşlarda güneş tutulmasının olması nedeniyle savaşlar yavaşlamış fakat Midyalılar da bölgede hiçbir medeniyet izi bırakmamışlardır. Erzincan’ ı Midyalıların elinden İran hükümdarı Keyhüsrev almıştır. İran hükümdarından Dara ile büyük İskender arasında savaşlar sonunda Erzincan ve çevresi Ermenilerin eline geçer, fakat çok sürmeden IV yüzyılda Anadolu ile birlikte Erzincan’ da Makedonyalıların topraklarına katılmış ve asıl sahiplerin eline geçmiş oldu. Büyük İskender’ in ölümünden sonra Ermeni ve Pontus krallığı arasında çekişme konusu olmuştur.  Erzincan ve çevresi, Roma İmparatorluğu’ nun zayıfladığı dönemlerde yeni presliklerin kurulduğu bir mekan olarak da bölgenin dini merkezi konumundaydı.M.S. 55 yıllarında Portlar, akilisena yöresini egemenlikleri altına aldıklarında Eriza’ daki “Anahitu” bölgenin ünlü bir tapınağıydı.  Bu bölgede bulunan prensliklerin birbiri ile mücadeleri nedeniyle bazen Doğu Roma’ nın bazen de İran’ ın nüfusu altına girmişlerdir. Şehir iki imparatorluk arasındaki mücadeleler nedeniyle gelişememiştir. Kama bölgesindeki Hun Türklerinden Zumreler IV. Yüzyılın başında Daryol ve Derbent geçitlerinden Doğu Anadolu’ ya girerek bu bölgede bir müddet tutunabilmişler ve yine aynı yolla geri dönmüşlerdir.<br />
M.Ö. I yy. da Romalıların eline geçen bölge , M.S. 395 te Romanın ikiye ayrılmasından sonra Erzincan, İran, Ermeni ve Bizans mücadelelerine sahne olmuştur.  Roma, Arsak, Pontus ve Araks arasındaki çekişmelere sahne olan bölge, Arsakların eline geçtikten sonra İ.S. 3 yy. da Sasanilerin denetimine girer.  Fakat her ne kadar Sasanilerin baskısına ve denetimine geçen bölge Bizans imparatorluğu Heraklius tarafından geri alındı.<br />
İran ile Bizans arasında sürekli savaşlara sahne olan Erzincan ve yöresi, 622 de Yukarda da belirttiğimiz gibi Bizans imparatoru Herakleios tarafından Sasaniler’ den geri alındı. Bu dönemde İranlılarla Araplar arasındaki mücadele özellikle Hz. Ömer Kadisiye savaşını kazandığında Sasaniler başkentine bile hakim olmuş, İran ülkesini İslam mülkine katmıştır.  Bundan sonra Arapların dikkatini Anadolu’ ya çekmiştir. Araplar Halife Ömer zamanında 638 de İyaz b. Ganem komutasında burada görülmüşlerdir.  Bu bölgede Bizans egemenliğinde bulunan Doğu ve Güneydoğu yörelerinde uç örgütleri oluşturarak Anadolu’ nun içlerine doğru etkinliklerini arttırmaya başlamışlardır.  643 te Armenia nın önemli yerleşim merkezlerinden biri olan Erzincan, Herakleios un yerine geçen İmparator II. Konstans ‘ ın (642-668) yönetimindeydi. Fakat 643’ te Konstans tarafından vali atanan Sempat yeni bir istilaya uğramamak için halifeye bağlılığını bildirerek vergi ödemeyi kabul etti.  Böylece Erzincan ve yöresi 644’ ten başlayarak Araplara bağlı bir eyalet oldu..  Daha sonra Hz. Osman zamanında, 651 – 653 yılları arasında Hbib b. Mesleme komutasındaki Arap birliklerin tamamen kontrolüne geçer.  Bölge valisi olan Sempat’ ın ölümünden sonra yörede bazı ayaklanmalar oldu. Bunlar halife Osman’ ın Muaviye komutasında yöreye gönderdiği birliklerce bastırıldı(651 &#8211; 653). Bizans imparatoru II. Justianus (685 &#8211; 695) Erzincan ve yöresini ele geçirebilmek amacıyla kent halkını özellikle Ermeniler’ i Araplar’ a karşı ayaklanmaya kışkırtıyordu. Ama yönetimden hoşnut olan halk böyle bir şeye kalkışmadı. Justiniyen Arap egemenliğinden çıkıp Rus egemenliğine geçmelerini istediği Ermeniler : “Biz Rumlardan bir yarar görmedik; bırakınız da korumalarına seçtiğimiz şimdiki efendilerimize bağlı olalım.”  karşılığını vermişlerdir.<br />
Ancak Araplar arasında ortaya çıkan savaşın uçlardaki gücün azalmasına ve zayıflamasına yol açtı. Bu durumdan yararlanan Bizanslılar yöreyi kısa zamanda egemenliği altına aldı. Fakat bu egemenlik Emevi halifesi Abdülmelik dönemine kadar sürer ve bu dönemden itibaren Erzincan tekrar Araplar egemenliğine geçer(699). Bundan sonra sık sık el değiştiren bölgeye Kafkasya’ daki Hazar Türklerinin saldırılarına uğradı. Emevilerden sonra yöre Abbasilerin egemenliğine geçer ve bu dönemde de Türk akınları devam eder. Bölgedeki karışıklıklardan faydalanan Bizans bölgeyi ele geçirmek için faaliyetlere geçer. Fakat Malatya valisi Ömer b. Abdullah Bizans a karşı harekete geçer ve bölge tekrar Arap kontrolüne geçer.  fakat 926 – 1025 de Bizans İmparatoru II. Basileios zamanında Anadolu’ yu ele geçirir. Bundan sonra Bizans komutanı Anadolu’ yu kendi egemenliğine alır ama Bizans komutanı Fakos’ un ölümüyle bölge 989’ da Bizans eline geçer. Bölgedeki bu Arap- Bizans mücadelesinde Arapların Erzincan’ da ne kadar hakimiyet sürdüğü ve kesin olarak ne zaman Bizanslıların eline geçtiği bilinmemektedir.<br />
Bu dönemde Bizans-Arap, Ermeni ve Gürcü birlikleri arasındaki çekişmelere sahne olan bölge 1048’ de Tuna akınlarına uğradı.  Özellikle X ve XI yy. da Arapların bölgedeki hakimiyeti zayıflayınca Türk akınlarına uğrayan bölge 1066’ da daha da bu akınlara maruz kalır. Bu durumda git gide Bizans İmparatoru tedirgin olmaktaydı ve bu nedenle 1067’ de Anadolu’ nun kent ve kasabalarını Türklere karşı güçlendirmeye başladı.  Ama Türkmenlerin bölgedeki baskıları giderek artmaya başlamıştır. Bunun üzerine Bizans ordularının başına Manuel Kommenos’ u atadı. Ama buda başarılı olamaz. Erzincan’ da Türk akınlarının gücü iyice artar ve bölgeye adeta bir üs ve barınma merkezi olarak kullanırlar.  Erzincan’ ın bir üs haline gelmesi Bizans komutanı Kommenos’ un başarılı olmaması üzerine Diogenes ordunun başına geçer ve yöreye büyük bir sefer düzenlemeye başlar. Bu seferde Orogenes 1071’ de Malazgirt’ de yenilir. Bundan sonra Türk beyleri Anadolu’ yu fethe başlar. Malazgirt’ teki bu başarıdan kısa bir üsre sonra Erzincan’ ın fethi kesinleşti.  Bu zaferle birlikte Alparslan’ ın kumandanlarından Artuk Bey, aşağı yukarı 1074 tarihinden itibaren Kelkit ve Yeşilırmak havzalarını, Mengücek Gazi tarafından kurulan Mengüceklü Beyliği’ de Divriği, Erzincan ve Şebinkarahisar taraflarını fethetmeye başlamıştır.  Mengücek Gazi’ nin ölümünden sonra yerine oğlu İshak geçmiştir. Emir İshak’ ın 1142 yılında ölümünden sonra beylik bir Kemah – Erzincan, diğeri Divriği olmak üzere ikiye ayrıldı.  bu ayrılışta Erzincan Davut Şah’ a, divriği Süleyman Şah’ a, Kemah ise Melik Mahmud’ a düşmüştür. Melih Mahmud’ un kısa süreli yönetiminden sonra Kemah’ ta Erzincan Melik’ i Davud Şah’ a bağlanmıştır.<br />
Bundan sonra Davut Şah Erzincan-Kemah’ ta Süleyman ŞAH’ ta Divriği’ de egemen olarak Mengücik Beyliğini yönetmeye başladılar. Beyliğin bu bölünüşü gücünün azalmasına sebep oldu.<br />
Davut Şah’ ın Erzincan’ ı merkez yapması ile burası siyasi bakımdan önem kazandı.<br />
Şehir topraklarının zengin ve sulak olması meyve ve bağlarının, bal, ticaret ve sanayiinin gelişmiş bulunması ile ilerlemeye çok elverişli idi. Anadolu’ yu Şark’a, Tebriz’ e ve İran’ a bağlayan büyük kervan yolu da iktisadi ve medeni yükselişi arttırıyordu. Bu şartların mevcudiyeti dolayısıyla Erzincan’ da sanayi ilerlemiş, şehirde imal edilen Buharin kumaşları dünyaca meşhur olmuştu. 1151’ de Davut Şah’ ın boğdurarak öldürten eşi, Mengücekler’ in Divriği kolu Beyi Süleyman Şah ile evlendi. Böylece Erzincan’ da Süleyman Şah’ a bağlı olarak yönetildi.<br />
Daha sonra Davut Şah’ ın ölümünden sonra oğlu Fahrettin Behran Şah, amcası Süleyman Şaha karşı çıkarak Erzincan yönetimini ele geçirip hükümdar oldu.  Behram Şah zamanında Erzincan ticaret ve kültür merkezi haline geldi.  mengüceklerden ilk defa Behram Şah para bastırmaya başlamış, ayrıca kendi adını taşıyan bir de medrese yaptırmıştır. Behrem Şah ölünce (1225) aşağı Urla köyünde defnedilir ve “Melik Fahrettin Türbesi” yattığı yerdir.<br />
Erzincan ve yöresinde gelen büyük zelzeleler nedeniyle burda inşa edilmiş bir çok bina ve abidelerin ykılmasına ve günümüze kadar gelmesini engelemiştir.<br />
Behrem Şah’ ın 1225’ te ölümünden sonra yerine oğlu II. Alaaddin Davud Şah geçti.  Öbür oğlu Muhammed Hinkarahisar beyi idi. Kemah beyi olan büyük oğlu Selçuk Şah ise dahaönce ölmüştür. II. Davud Şah babası gibi güzel sanatlara ve bilime düşkün iyi bir yönetici idi. Onun zamanında Erzincan, önemli bir kültür ve sanat merkezi oldu. Özellikle tıp bilimi bu şehirde önemli gelişme gösterdi. Emirin alakasından dolayı devrin ünlü tıp alimi Muvaffakuddin Abdullatif Erzincan da bir müddet misafir edilmiştir.<br />
Bu sırada Anadolu Selçuklu Sultanı Allaaddin Keykubat doğudan gelecek saldırılara karşı amcasının oğlu Cihan Şah’ ın Erzurum’ u II. Davud Şah’ ın da Erzincan’ ı koruyacağından kuşku duyuyordu. Bu nedenle doğu sınırını güçlendirmek için bu bölgeden bir beyliği kaldırıp Anadolu Selçuklularına bağlamak istiyordu. Bunu öğrenen II. Davud Şah her ne kadar harekete geçip bunu durdurmak istediyse de başarılı olamadı. Alaaddin Keykubat, 1228’ de Mengücek Beyliğini ortadan kaldırdı. II. Davud Şah ise ilginç yerleştirdi. Oğlu Gıyaseddin Keyhüsrevi Erzincan’ a vali atadı. Gıyaseddin’ in yaşının küçük olmasından dolayı Mubarizeddin Ertakuş’ ta atebek olarak Erzincan’ a gönderildi.<br />
Mengücekler; Erzincan, Kemah, Divriği ve Şarki- Karahisar gibi fethettikleri şehirler ile alakalı olarak her biri aynı zamanda birer sanat abidesi olan hayır müesseseleri vücuda getirmişlerdir.<br />
Celaleddin Harezmi Şah’ ın Ahlat’ ı alması üzerine, Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubad, müttefiki Eyyubi Hükümdarı El- Eşref ile birlikte Celaleddin Harzem Şah’ ı Erzincan Akşehir’ in de Yassı Çimen Yaylaında ağır bir yenilgiye uğrattı(10 Ağustos 1230)  Alaaddin Keykubat devrinde (1120-1237) Erzincan etrafı surlarla çevrili mamur bir şehir haline geldi.  şehrin doğu boylarını güçlendirmek gayesiyle de Harezmiler’ i sınır boylarına yerleştirdi.<br />
Alaaddin Keykubat’ ın ölümünden sonra yerine II. Gıyaseddin Harezmililer, sınır boylarındaki görevlerinden ayrıldılar. Bu durum özellikle doğu sınırının savunmasını zayıflattı.  26 Haziran 1243 yılında başlayan Kösedağ Savaşında II. Keyhüsrev’ in Moğollara yenilmesi üzerine Anadolu Selçuklu Devleti ile birlikte Erzincan’ da Moğol egemenliğine girmiştir.  Özellikle bu savaş Erzincan civarında oldu ve burayı istila eden Moğollar şehirde tahripler ve yağmalamalar yaptılar.  Bu tarihten itibaren Erzincan İlhanlıların valileri tarafından yönetilmeye başlandı.  Mengücikler ve Selçuklular zamanında Erzincan siyasi ve ekonomik yönden Anadolu’ nun önde gelen merkezleri arasındaydı. Devrin ünlü seyyahı İbn-i Batu’ ta, Erzincan’ ın büyük bir şehir olduğunu, burada çeşitli kumaşlar dokunduğunu, bakır madenlerinin işletildiğini, sanatkarane bakır eşya yapıldığını ve çalışanların çok usta olduğunu belirtir. Bu dönemde Anadolu şehirlerinde ekonomi ve sosyal düzenin temelini oluşturan Ahiler, Erzincan’ da da çok iyi teşkilatlanmışlardır. Seyyah burada Ahi Nizameddin’ in zayiyesinde kaldığını anlatır. Marco Polo ve B. Pegolotti gibi seyyahlar XIII. Ve XIV yüzyıllarda Erzincan’ da diğer sanatlarında gelişmiş olduğunu söylemişlerdir. Eserin VIII. YY. başlarında yazan Yakut, Erzincan’ ın güzel, hayratı çok, halkın eğlenceye düşkün olduğunu ve Müslümanların şehrin ileri gelenleri olduğunu ifade eder. Hamdullah Kazvini’ de Erzincan’ da hububatın, meyvenin, üzümün ve pamuğun bol oldğunu belirtmektedir. Şehrin surları yontma taştan olup Alaaddin Keykubat tarafından inşa olunmuştur.<br />
Erzincan Hamdullah Kazviniye göre 1336 yılı İlhanlı bütçesine dahil vergi veren on bir Anadolu şehri içerisinde ikinci sırada yer alıyordu.  Şehir Sen İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ ın ölümünden sonra, Kemah ve Erzincan havalisi daha batıda bir devlet kurmaya muvaffak olan Eratnaoğullarının eline geçmiştir. Nitekim Eratnaoğullarının Erzincan ve Bayburt’ a kadar yayıldıkları, tarihi kayıtlardan ve kendi adına bastırdıkları paralardan anlaşılmaktadır. 1378 – 1402 yılları arasında Erzincan Irak’ ta kurulan Celalilere mensup Mutahhertan’ ın eline geçmiştir.  Bu sırada Akkoyunlu ile dostluğunu sürdüren Mütahhertan çevredeki etkinliğini de yaygınlaştırmıştır.  Bu gelişmelere Eratna hükümdarı Alaaddin Ali Bey büyük tepki gösterdi. Erzincan üzerine bir sefer yapmaya karar verdi. Fakat Mutahhertan’ ın Akkoyunlulardan yardım alması sebebiyle sefer başarılı olmadı.  Ali Bey’ in ölümnünden sonra yönetime kadı Burhaneddin ele geçirir. Mutahhertan bunu istemez ve bundan sonra 1402 yılına kadar aralarında mücadeleler olur. 1389 tarihinden itibaren araları iyi olan Akkoyunlu ile Mutahheran arası Mutahheran’ ın yersiz ve kırıcı davranışları nedeniyle bozulmaya başlar.bu gelişmelere Akkoyunlu Kadı Burhaneddin’ e yakınlaştırır. Özellikle bu tarihlerde ise 1378’ de adını duyuran Timur tehlikesi nedeniyle büyük kabileler hareketi başlamış, Türkmenler de batıya doğru göçe mecbur kalmışlardır. Erzincan ve yöresi de göçmenlerin sığındığı yer olmuştur. O dönemlerde Mutahhertan da Osmanlılar ile Timur arasında tampon vaziyette kalmış ve gelişen siyasetlerinin gereği Timur’ u tercih etmiştir. Karakoyunlular ve Akkoyunlular arasındaki mücadeleler Erzincan’ da da meydana gelmiş, bu bölge geniş ölçüde tahrip olmuştur.  XIV yüzyıl sonlarında yörenin Akkoyunlular ile Karakoyunlular arasındaki çekişme alanı olmasından yararlanan Burakoğlu Mutahhertan şehri alarak başkent yapmıştır.  Aynı yıllarda Anadolu’ ya giren Timur ve torunu Muhammed Mirza Erzincan’ ı ve Kemah’ ı alıp batıya doğru fütuhatını  gerçekleştirecekken Timur, torununun ani ölümü üzerine taht kentine geri dönmüştür. Bu yıllarda Timur ile Beyazıd arasında (1401) sert yazışmalar olur. Bu yazışmalardan sonra Timur harekete geçip Erzurum’ a, buradan da Erzincan’ a geçerek Kemah kalesini kuşatıp alarak, Mutahhertan’ a verdi(1402). Timur, Beyazıd yenilgisiyle sonuçlanan Ankara Savaşı’ ndan sonra 1403’ te Erzincan’ a geldi.  Timur, Erzincan’ ı Mutahhertan’ ın torunu Yar Ali Bey’ in yönetimine bıraktı.  Ankara savaşından sonra Osmanlı Devletinin Fatih Sultan Mehmed dönemine değin Erzincan’ da Osmanlı yönetimi etkili olamamıştır.<br />
Bu dönemde Timur’ a giderken Erzincan’ a da uğrayan İspanyol sefiri seyyah Kalviye şehir hakkında şu bilgileri vermektedir: “Trabzon’ dan hareket eden elçi yolda Rumların tecavüzlerinden, Rumlar ile Çepniler arasında savaşların devamından bahsettikten sonra Erzincan beyliği hudutlarına girer. Bu hudutlar içinde ilk Türk köyü Alanza’ ya gelince emniyet ve huzura kavuştuğunu söyler. O, buradan Erzincan’ a kadar çok misafirperverlik gördüğünü, Türklerin kendisinden hiç para almadıklarını, yol boyunca Ermenilere de rastladığını anlatan elçi, Erzincan’ a yaklaşınca ileri gelenler tarafından karşılandığını, valinin misafiri olduğu için onun hesabından günlük harçlık aldığını, merasimle kabul edildiğini ve kendisine ziyafet verildiğini” yazar.<br />
İspanyol elçiye göre; Erzincan şehrinin cadde ve meydanlarının çok kalabalık, tüccar ve memurlarının da çok zengin olduğu, şehrin de surlarla çevrili olduğunu belirtmektedir. Suriye’ den ticaret kervanları, Erzincan’ a ve oradan Anadolu’ nun içlerine giderlermiş. Erzincan’ dan hareket eden elçi her tarafı bağ ve bahçelerle çevrili köylerden geçtiğini, bütün ovanın üzüm bağları ve buğday tarlaları ile bağlı olduğunu söyler. Erzincan hükümdarı Mutahherten’ in Hıristiyanlara çok itibar gösterdiği, büyük kilise inşaatlarına izin verdiği, bu durumdan Müslümanların şikayetçi olduğunu da yazmaktadır.  fakat Timur Müslümanların bu şikayeti üzerine, bu şikayetleri prens Tahrat’ a bildirmiş, Prens, Hıristiyanların ticaretle uğraştıklarını ve daha zengin olduklarını ve onun için daha muhteşem kiliseler vücuda getirdiklerini söyler. Bunun üzerine Timur şehirdeki kiliseleri yıktırmış ve Timur’ un bu istilasından korkan bir çok halk göçe başlar.<br />
Moğol istilası öncesi Doğu Anadolu’ ya gelen ve Oğuzların Bayındır boyundan olan Karayuklu Osman Bey idaresindeki Akkoyunlular 1422’ de bu bölgeye hakim olmuşlardır.<br />
Bölge özellikle 1467’ de Uzun Hasan’ ın Karakoyunlu devletini ortadan kaldırarak bunları hakimiyeti altına almasına kadar geçen devrede iki topluluk arasında sürekli el değiştirmiştir. Fakat şehir Uzun Hasan’ ın ortaya çıkışına kadar bir derece sakin ve sessiz bir hayat geçirmiştir.  Bölgede uzun süre meydana gelen Akkoyunlu ve Karakoyunlu savaşları nedeniyle şehir ve çevresi büyük tahribatlara uğramış, ancak düzen ve istikrar Uzun Hasan’ ın Karakoyunlu Devletini oratadan kaldırmasıyla başlamış, fakat Uzun Hasan’ ın bölgedeki gücü artmasıyla Osmanlı Devleti ile karşı karşıya gelinir ve yeni mücadelelere sahne olunur.<br />
Erzincan Akkoyunlu &#8211; Karakoyunlu mücadelesinden sonra Osmanlı – Akkoyunlu mücadelesine de sahne olmuştur. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan ile Osmanlı hükümdarı Fatih Sultan MehmedOtlukbeli mevkiinde karşılaşmışlar ve Osmanlı kuvvetleri Akkounluları mağlup etmişlerdir(11 Ağustos 1473)  Ancak şehir Akkoyunlular’ a bırakılmış ve bayındır bir ticaret merkezi olrak gelişmiştir. Otlukbeli savaşından sonra Erzincan 30 – 40 yıl süren bir sulh dönemi yaşadı. Bu dönemde Erzincan, Akkoyunlu soyundan Pir Ali oğlu Kılıçarslan ve Ferahsat Bey gibi Hareciler tarafından yönetildi. Mengücikler, Eratnalılar ve Akkoyunlular devrinde Erzincan’ da pek çok cami, mescid, medrese, zaviye ve han yaptırılmıştır.  Bu döneme ait eserler arasında Gülahi Bey Hamamı, Gülahi Bey Camii (Ulu Camii), Akkoyunlu (Cimin)Mescidi, Ahi İne Bey Tekkesi, Mutahharten Medrese ve Zaviyesi, Pir Ömer Zaviyesi, Veled Bey Zaviyesi kaydedilebilir. Eratralı, Timurlu, Karakoyunlu ve Akkoyunlular’ ın Erzincan’ da bastırdıkları paralarda vardır.<br />
Akkoyunlu Devletinin dağılması ile Erzincan Safeviler’ in kontrolü altına girmiştir. Safevi Devletinin başına geçen Şah İsmail Erzincan’ ı, Anadolu’ da yaymak istediği Şİİ Mezhebi’ nin karargahı yapmıştır. Şah İsmail’ in, II. Beyazıd’ ın son yıllarındaki bu hareketleri, Trabzon valisi olan Şehzade Selim’ in dikkatini çekmişti. Selim, Şah İsmail’ in adamlarını öldürerek Erzincan’ ı geçici olarak işgal etmişti.  Erzincan valiliğine Bıyıklı Mahmud Paşa’ yı atamıştır.<br />
Osmanlı tahtına geçtikten sonra, kardeşleri ile ilişkilerini düzenleyen Sultan Selim, Şah İsmail üzerine sefere çıktı. Erzincan’ a geldiğinde Erzincan Beyi Gulgen, Selim’ e bağlılığını bildirdi ama savaştan bağışlanmasını istedi. Sultan Selim ordunun gereksimlerinin karşılanması koşuluyla Gulgen’ in isteklerini kabul etti. Osmanlı ordusu bir hafta kaldıktan sonra Erzincan’ dan ayrılarak Tercan’ a doğru yola çıktı. 23 Ağustos 1514’ de Çaldıran’ daki savaşta Erzincan kesin olarak Osmanlı egemenliğine geçer. Bu sefer sırasında Osmanlılarca alaınan Bayburt, Erzincan ile Kıgı’ ya savaşta yararlılığı görülen Bıyıklı Mehmed Paşa beylerbeyi olarak atadı ve hukuki bir statü kazanmıştır.  Kanuni Sultan Süleyman’ ın İran seferi sırasında Erzincan’ a iki defa uğradı; ve şehir ekonomik ve sosyal açıdan geliştirdi.<br />
Kanuni’ nin Tebriz-Van-Muş seferlerinden sonra Safeviler’ in yeni Şah’ ı Tahmasb, Osmanlılar’ ı doğudan barışa zorlamak gayesiyle, Doğu Anadolu’ nun muhtelif yerlerinde, özellikle Erzincan’ da büyük bir yağma ve tahribata başlamıştır. Bu tahribatlar önce Erçiş – Ahlat, daha sonra da Erzurum – Erzincan – Bayburt bölgelerinde gerçekleşmiştir. Bunun üzerine hükümdar, bölgeye Osman Paşa kumandasında bir kuvvet göndererek Safeviler’ i bölgeden çıkarmıştır.<br />
Osmanlı idaresi döneminde Tercan, Erzincan ve Erzurum çevreleri ordunun kışlık bölgesi olarak seçildiğinden buraların ahalisi asker zulmüne dayanamayacak halde idi. Kapıkulları, İran seferi esnasında kazanç sağlamak maksadıyla, Erzincan – Erzurum güzergahında ahalinin evlerini ve topraklarını zaptetmiştir.<br />
Bunun dışında şehirde önemli bir olay meydana gelmemiştir. Coğrafi keşiflerle birlikte dünya üzerindeki yeni yolların keşfi, XVI yüzyıl sonlarına doğru, geleneksel kervan yollarında büyük kopukluklara neden olmuştur. Gerek Avrupalıların denizaşırı yeni yollara gerekse Doğudaki İran’ ın batılı devletlere yaptığı antlaşmalar sonuç vermiş ve özellikle doğu – batı ticareti ile zenginleşen Osmanlı şehirlerinin kervansarayları, yoları ve limanları giderek tenhalaşmıştır. Erzurum üzerinden Trabzon’ a, Erzincan üzerinden İzmir’ e giden ana güzergahlarda ve tali yollardaki ticaret günden güne azalma göstermiştir.  Osmanlı egemenliğine girdiği ilk yıllarda (1514-1520) eyalet durumunda olan Bayburt sancağı ile birlikte Bıyıklı Mehmed Paşa’ nın yönetimindeydi. Bayburt sancağı ise önceleri Diyarbakır Beylerbeyliğine bağlı iken 1520’ de Rum Beylerbeyliğine bağlandı. Erzincan, 1535’ te Erzurum Beylerbeyi kurulunca buraya bağlı Kemah sancağının bir kazası olmuş, 1566’ da Kemah sancağı kaldırılınca doğrudan Erzurum Beylerbeyliğine bağlı bir kaza durumuna getirilmiştir.  Bu düzenleme sırasında Erzincan, Kuzey Erzincan ve Güney Erzincan şeklinde iki nahiyeye ayrılmıştır.  1566’ da Kemah’ tan ayrılarak müstakil bir kaza olmuştur.<br />
1516 – 1518 tarihinde kentte 20 mahalle olduğu kaydedilmiştir. Bunlardan 7 tanesi Müslüman, 13’ ü Ermeni mahallesidir.  Erzincan yine 16 yy.’ da 112 köyü, 28 mezrası kaydedilmiştir.  Uzun süre Erzurum’ a bağlı bir kaza olarak kalan Erzincan’ da XVI yüzyıl başlarında 933 hane, 168 mücerred Müslüman , 2191 hane 645 mücerred Hıristiyan nüfus varken, bu sayılar XVI yüzyıl sonlarında 1486 hane 382 mücerred Müslüman, 7921 nefer Hıristiyan nüfusa yükselmiştir. Yine aynı şekilde İbn-i Btutanın seyahatnamesinde Erzincan’ dan bahsederken; “Gümüşhane’ den hareketle Erzincan’ a vardık ki, Irak padişahlarına tabi şehirlerden biridir. Halkın çoğunluğunun Ermeniler teşkil eder, Müslümanlar Türkçe konuşurlar, çarşıları pek muntazamdır.”  şeklinde bahsedilir ve bölgenin nüfus yapısı hakkında bir bilgi verir. Evliya Çelebi’ ye göre XVII. Yüzyılın ortalarında Erzincan’ ın ova ortasında küçük ve alçak duvarlı kalesi, içinde 200 kadar ev ile 1 camii vardır. Kale dışında ise 1800 kadar ev, büyük küçük 70 mihrab, 7 cami, 7 tekke, 2 büyük hamam, 11 han, 500’ den fazla dükkanın bulunduğu 1 çarşı bulunuyordu. Bütün şehirde 48 mahalle, bir kum camii ve mescidler de ders gören öğrencilerin bulunduğu 40 kadar okul vardır. Buralarda bütün ilimler okutulurdu. Onun verdiği imkanlara göre şehrin nüfusu bu yıllarda 10.000 dolayında idi. Şehir nüfusu daha sonraki yıllarda da pek değişmedi. İnciciyan’ a göre : XVIII Yüzyıl sonlarında 8000 haneden ibaret olan şehir de 31 Temmuz 1786’ da uğradığı deprem sonrasında ancak 500 – 600 hane ayakta kalabildi. 1867 yılında Ali Paşa’ nın sadrazamlığı döneminde bütün vilayetlere mahsur bir nizamname tanzim edilmiş, u nizamname ile düzenlenen mülki tenzime göre Erzincan, Erzurum vilayetine bağlı bir sancak beyi olmuştur. Erzurum’ a bağlı bir vilayet olan Erzincan’ ın yıllara göre nüfus oranları ise şu şekildeydi.<br />
1845 de Tanzimat Fermanının ihtiva ettiği hükümler Erzurum Eyaletinde de teşbik edilmeye başladığında en mühim iş nüfus sayımına girişilmiş olmasıdır. Erzurum va bağlı kazalarında yapılan nüfus sayımı 1847 tarihli olup, o dönemde Erzurum’ a bağlı sancak olan Kaza-i Erzincan’ ın nüfus özelliğine baktığımızda;<br />
Müslümanlar	Ermeni	Yabancılar	Rum	İran  Tek.	Yekün<br />
4353	1449	4	2	5	5813<br />
Bölgenin nüfus özelliği ortaya çıkmaktadır.<br />
XIX yüzyılın ikinci yarısında muhtelif senelerde yapılan nüfus sayımına dair tablolara baktığımızda;<br />
1872 Salnamesine göre Erzincan sancağı bağlı kazalar, köy sayıları ve Müslüman – Hıristiyan nüfus dağılımı</p>
<p>Kaza ve nahiyeler	Köyler	Erkek Nüfus	Yekün<br />
		Müslüman	Hıristiyan<br />
Erzincan merkez<br />
Gercanis nh.<br />
Kemah kz.<br />
Kuruçay kz.<br />
Kuzican kz.<br />
Ovacık kz.<br />
Mazgirt kz.<br />
Yekün 	97<br />
114<br />
56<br />
41<br />
113<br />
177<br />
195<br />
723	12127<br />
6695<br />
4903<br />
3680<br />
5853<br />
5991<br />
10420<br />
50729	5126<br />
1131<br />
1873<br />
1041<br />
741<br />
416<br />
1115<br />
11443	18262<br />
7826<br />
6826<br />
4241<br />
6064<br />
6457<br />
11525<br />
62172<br />
Tablo 1. a<br />
Yukarıdaki tabloda (1.a) ki rakamlar, 1872 tarihli salnameden aynen nakledilmiş olup, ancak yekün hanesine yazılan toplama işleminde mühim yanlışlıklar yapılmış. Buna yapılan ilave salname bazı düzeltmelere gidilmişse de yine de bazı hatalar giderilememiştir. 1872 tarihli salnameye göre Erzincan, Gercanis ve Kemah, Kuruçay kasabalarının nüfusu şu şekilde yeniden düzetmeler ve ilaveler yapılmıştır.</p>
<p>Kaza ve nahiyeler	Köyler	Erkek Nüfus	Yekün<br />
		Müslüman	Hıristiyan<br />
Erzincan merkez<br />
Gercanis nh.<br />
Kemah kz.<br />
Kuruçay kz.<br />
Yekün	97<br />
144<br />
56<br />
41<br />
338	12127<br />
6695<br />
4903<br />
3680<br />
27405	5126<br />
1131<br />
1873<br />
1041<br />
9171	17253<br />
7826<br />
6726<br />
4741<br />
36576<br />
Yukarıdaki salnamelerden sona müteaddit senelerde tutulan diğer salnamelerden nüfus mevzuu sağlıklı bir biçimde öğrenile bilinmektedir. M. 1303 senesine kadar nüfus, özellikle dini – milli bakımdan ele alınmışken; daha sonraki senelerde kadın erkek diye ayrıca belirlenmiştir.<br />
1883 tarihli salnameye göre Erzincan, Refehiye, Kemah, Kuruçay ve Tercan’ ın köy , hane sayıları ve nüfusunun dağılımı;<br />
Kazalar	Köyler	Hane	Müslüman	Ermeni	Rum	Yekün<br />
Erzincan<br />
Refehiye<br />
Kemah<br />
Kuruçay<br />
Tercan<br />
Yekün	132<br />
141<br />
68<br />
55<br />
167<br />
563	8394<br />
2894<br />
2852<br />
1763<br />
3948<br />
19851	16839<br />
8037<br />
5599<br />
4476<br />
11374<br />
46325	5280<br />
466<br />
1947<br />
1134<br />
3550<br />
12277	38<br />
539<br />
133<br />
-<br />
199<br />
909	22157<br />
9042<br />
7579<br />
5610<br />
15123<br />
39511<br />
Tablo 2<br />
1886 tarihli salnameye göre Erzincan ve kazaların nüfus dağılımına baktığımızda;<br />
Kazalar	Köy	Nahiye	Hane	Müslüman	Ermeni	Rum	Pratika	Yabancı	Yekün<br />
				E	K	E	K	E	K	E	K	E	K<br />
Erzincan<br />
Kemah<br />
Refehiye<br />
Kuruçay<br />
Yekün	197<br />
176<br />
86<br />
61<br />
520	19<br />
9<br />
4<br />
3<br />
26	10635<br />
3376<br />
3076<br />
1799<br />
18886	29590<br />
10602<br />
7121<br />
4935<br />
52248	19631<br />
9984<br />
6112<br />
4765<br />
39892	6132<br />
327<br />
1474<br />
1112<br />
9100	6474<br />
398<br />
1201<br />
1117<br />
9740	94<br />
540<br />
297<br />
-<br />
938	81<br />
560<br />
297<br />
-<br />
920	48<br />
-<br />
86<br />
-<br />
134	40<br />
-<br />
86<br />
-<br />
126	819<br />
-<br />
-<br />
132<br />
961	828<br />
-<br />
-<br />
74<br />
672	53947<br />
21456<br />
17166<br />
12279<br />
104848<br />
Tablo 3<br />
Bu tarihten sonra 1892 tarihinde ki salnamede Erzincan ilinde 43583 Müslüman, 13962 Ermeni, 192 Rum, 1437 Yabancı uyruk olmak üzere 59174 nüfusa sahiptir. Bundan sonra 1894 tarihli salnameye baktığımızda;</p>
<p>Kazalar	Köy	Nahiye	Hane	Müslüman	Ermeni	Rum	Pratika	Yekün<br />
				E	K	E	K	E	K	E	K<br />
Erzincan<br />
Refehiye<br />
Kemah<br />
Kuruçay<br />
Tercan<br />
Yekün	132<br />
159<br />
75<br />
61<br />
191<br />
638	11<br />
8<br />
7<br />
5<br />
12<br />
43	11368<br />
3286<br />
3119<br />
1954<br />
4900<br />
26703	22492<br />
11122<br />
678<br />
5409<br />
10488<br />
57186	26613<br />
10961<br />
7422<br />
5854<br />
9960<br />
10801	6815<br />
1178<br />
2348<br />
1353<br />
3666<br />
10361	6858<br />
958<br />
2123<br />
1671<br />
2480<br />
13836	114<br />
-<br />
-<br />
-<br />
72<br />
186	98<br />
-<br />
-<br />
-<br />
51<br />
149	22<br />
-<br />
72<br />
-<br />
-<br />
84	12<br />
-<br />
72<br />
-<br />
-<br />
84	12824<br />
24220<br />
19715<br />
14224<br />
26714<br />
142697<br />
Tablo 4<br />
1895 tarihinde, Ali Cevad’ a göre Erzincan nüfusunu şu şekilde belirtmiştir. Erzincan merkezde 15000 Müslüman, 7500 Ermeni, 200Rum, 300 Yabancı olmak üzere toplam 23000 nüfusa sahiptir.<br />
Şemsettin Semiye göre ise 165848 nüfuslu olup bunun 39621 Müslüman, 12606 Ermeni olduğu belirtmiştir.<br />
Bir başka kaynakta, 1897 Erzincan’ da 124539 kadar nüfusun var olduğu işaret edilmektedir. Bu nüfusun : 99960 Müslüman, 2038 Grek, 22364 Ortadoks Ermeni ve 177 si protestan Ermeniler den meydana gelmektedir.<br />
1902 yılı Erzurum vilayeti salnamesi ne göre Erzincan sancağında kaza, köy ve hane sayıları kadın ve erkek nüfusunun dağılımı<br />
Kaza adı	Nahye	Köy	Hane	Erkek	Kadın<br />
Merkez<br />
Kemah<br />
Refehiye<br />
Kuruçay<br />
Toplam	5<br />
4<br />
3<br />
2<br />
14	140<br />
85<br />
72<br />
61<br />
358	10478<br />
3480<br />
3569<br />
1705<br />
19232	31191<br />
10665<br />
12673<br />
6840<br />
60769	30727<br />
10119<br />
12496<br />
6<br />
59892<br />
Erzincan kazasında 210 camii ve mescid ve 28 medrese ve 3 tekke, ruşdi, mülki ve askeri 9 erkek ve kız iktidai mektebi, 135 sübyan mektebi, 35 kilise – manstır, 1 hükümet konağı, 1 askeri dairesi, mükemmel bir belediye binası10 han ile 1550 dükkan bulunmaktadır.<br />
1903 Marif salnamesinde göre ise Erzincan sancağında 98 öğrencinin devam ettiği Merkez Rüştiyesi ile Kemah ta 66 öğrencinin öğrenim gördüğü bir rüştiye daha bulunmaktaydı. Aynı salnamede 200 öğrencinin okumakta olduğu belirtilmektedir. Ayrıca merkez kazada 2 kütüphane, Kemah’ ta 11 medrese ve 1 kütüphane bulunmaktadır.<br />
1904 yılına ait Erzincan şehrinin keşif haritasında şehre ait önemli bilgilere yer verilmektedir. Kasaba ahalisi, Müslüman ve Ermeniler’ den meydana gelmekte olup 3850 haneden oluşur. Devlet dairelerinin önemli bir kısmı orduya ait binalardan meydana gelmektedir. Bunlar Ordu müfettişliği, kale kışlası, askeri rüştiyesi, market kışlası, sanayi mektebi, ve askeri imalathane kışlasıdır. Bundan başka şehirde 6 cami, 4 tekke, 3 han, 6 hamam 5 mektep ve 6 medrese yer almaktadır.<br />
1914 yılında Erzincan merkez nüfusu 70314 olup bunun 53892 i Müslüman olup, 275 Grek Ortodoks ve 16144 Ermeni Gregonen<br />
1914 yılı itibarıyla Erzincan ve Erzincan’ a bağlı dört kazanın nüfusu şu şekildeydi.<br />
Kaza	Müslüman	Gerk	Ermeni	Protestan<br />
Erzincan merkez<br />
Sülümür<br />
Refehiye<br />
Kuruçay<br />
Kemah<br />
Toplam	53898<br />
11755<br />
23308<br />
11466<br />
20742<br />
121619	275<br />
-<br />
1394<br />
-<br />
560<br />
2229	16144<br />
511<br />
1270<br />
2649<br />
4597<br />
25171	147<br />
-<br />
-<br />
-<br />
144<br />
291<br />
I.Dünya savaşından önce, Erzincan sancağının mevcut nüfusu 150000 kadar iken savaş yılları ve sonrasında Rus ve Ermeni nedeniyle ciddi bir kayba uğramıştır. I. Dünya savaşında azalan bu nüfus sayısını ikinci bölümde daha ayrıntılı olarak göreceğiz.<br />
31 Mart Olayının Erzincan’ da Hissedilmesi<br />
İstanbul’ da başlayan ayaklanmalar ülkenin her tarafında olduğu gibi Erzurum ve Erzincan’ da da görülmüştür.  Ayaklanma genellikle askeri garnizon bulunan yerlerde etkisini göstermiştir. Olay şöyle gelişmiş ; 23 Nisan 1909’ da Erzincan garnizondaki topçu kışlasında Ahmed Paşa, İshak Paşa, Fuat Paşa bir toplantı yaptılar. 23 Nisan 1909 Cuma günü askerin Erzincan’ a giderek askerlere nasihatte bulundular. Ayaklanmayı yapanlar arsında tek bir subay bulunmamaktaydı. Cuma günü yapılacak olan ayaklanmayı yönetecek olan başçavuş ve çavuşlar olup bunlar Kurutelek köyündeki kor kuyusunda sabaha kadar süren bir toplantı yaparak planı tespit ettiler. Plan ana hatları ile şöyleydi: 23 Nisan 1909 Cuma sabahı bütün birlikler silahbaşı borusuyla silahlanıp harbiye eğitim alanında toplanacaklar. Bu boruya uymak istemeyen birliklerin silah zoruyla kendilerine katılmaları sağlanacak, cephanelikleri bir tabur koruyacak ve cemiyet açık bulundurulacak, birlikler toplu olarak Azizye kışlası eğitim alanına girecek ve buradaki bütün topçuların kendilerine katılmaları bir kez daha önerecek uymazlarsa üzerlerine ateş açılacaktı. Oradan topçu kışlası yoluyla şehre gidilecek bir tabur piyade ile süvari alayı, Ermeni mahallesi kuşatacak, geri kalan birlikler Saray meydanına gidecek Hükümet’ te bulunan adliye memurlarını yerlerinden alacak, direnirlerse öldürüp yerlerine hocaları oturtacak, istekleri kabul edilene kadar şehirde gösteri sürdürülecek.<br />
Ayaklanma Birliklerine Kimler Komuta Ediyor;<br />
-7. Nişancı Taburundan Başçavuş Osman Ziya (Genel Komutan)<br />
-75. Alaydan Başçavuş Celal Başçavuş Mehmed,<br />
-76. Alaydan Başçavuş Asım, Başçavuş Tevfik, Başçavuş Nurettin, Çavuş Ali Çavuş Veli, Çavuş Halit<br />
-8. Nişancı Taburundan İsmail Hakkı<br />
-Ağır Makinalı Tüfek Bölüğünden Cemil Vehbi<br />
-Muharebe Bölüğünden Başçavuş Remiz<br />
-22. Süvari Alayından Başçavuş Mehmed<br />
Ayaklanma 23 Nisan 1909 Cuma sabahı, topçu kışlasında kalmakta olan bu yüzbaşı, pencerenin önünden muharebe bölüğü başçavuşu Ramiz’in elinde yeşile sarılı bir şeyle geçtiğini koşarak Hamidiye kışlasına doğru gittiğini az sonra da boru takımı ve bando başta olmak üzere başlarında hiçbir subay bulunmadığı uzun bir yürüyüş kolunu topçu kışlası dolayındaki top hangırına yaklaşmakta olduğunu gördü böylece askerin isyanı başlamış oldu.<br />
Bir çok er ellerindeki kitapları havaya kaldırarak kimi “Allah Allah” diye kimisi de “Yaşasın İttihadi Muhammedi Cemiyeti” diye bağırarak arkadaşlarını özendirerek cesaretlendirmekteydiler.<br />
Bu gelişmeler üzerine yüzbaşı feci olayları engellemeye alıştı. Bunların önlerine çıkıp memleketin durumunu, vatanın tehlikede olduğunu anlatarak çok güç ve kendisi için de çok tehlikeli olduğunu anladı. Görev yaptığı 22. Topçu Alayının 3. Bateryasına gitti. Erlerin bu ayaklanmaya katılmamalarını istedi, daha sonra isyancılar arasına katılarak durumu anlattı, fakat hiçbir sonuç elde edemedi. Ermeni mahallelerinin zarar görmesini önlemek için bazı tedbirler alındı. Askerler Cirit meydanına doğru ilerlerken Kolbaşı Terzi Baba Dergahın hizasında Hoca Fevzi Efendi görünür. Fevzi Efendi’ de bu durumdan memnun olmaz ve askerin bulunduğu meydana gelir ve askerlere bazı nasihatler de bulunur. Bu sözlerden sonra askerler kışlalarına geri dönerler.<br />
Bundan sonra yüzbaşı, 8 Mayıs 1909 tarihinde ayaklanmayla ilgili ayrıntılı bir rapor yazmıştır. 10 Mayıs 1909 tarihinde Erzincan’ da Daimi Divanı Harp Başkanlığı, ayaklanma konusunda yüzbaşıdan bilgi istedi. Yüzbaşı askeri mahkemenin yazısına yazılı olarak cevap vermekle beraber, raporu da mahkemeye verdi.<br />
Başçavuş, çavuş, onbaşı ve er olarak toplam 61 kişi tutuklanarak duruşmaları yapıldı.<br />
Erzincan Daimi Harbi 30 Mayıs 1909’ da kararını bildirdi. Bu karar İstanbul sıkıyönetim Birinci Askeri Mahkemesince 31 Temmuz 1909 tarihinde onaylandı.<br />
Buna göre; 6 başçavuş ve çavuş ölüm cezasına çarptırıldı. 5 kişi 11’ er ay, 22 kişi 6 ay 15 gün arasında değişen, Pranga’ ya vurulma ve ordudan atılma cezasına çarptırıldı.<br />
Ayaklanma özellikle Erzincan içinde bulunduğu cehalet, ekonomik durumun iyi olmayışı ve sosyal adaletin iyi olmayışının da ayaklanmanın çıkışında etkili olmuştur. Bu ayaklanmanın bölgenin içinde bulunduğu düzensizlikleri su üstüne çıkarmış buda emperyalist güçler için bir fırsat olmuştur.  </p>
<p>I.BÖLÜM</p>
<p>A)Rusya’nın Doğu siyaseti ve Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Savaşına Girmesi</p>
<p>1-Rusya’nın Doğu Politikası<br />
Osmanlı devletinin özellikle son üç yüz yıl içindeki siyasi gelişmelerinin en önemli kısmını Rusya ile akın münasebetleri oluşturmaktadır. Rusya’nın özellikle Büyük Petro’dan itibaren takip ettiği genişleme ve Fütühat Siyaseti ve Osmanlı Devletinin jeopolitik konumu dolayısıyla bir iki devler arasında, başta askeri olmak üzere çok çeşitli karşılaşmalar olmuştur. I.Petro’dan itibaren Osmanlı Devleti ile Rusya arasında I.Dünya Savaşı da dahil olmak üzere dokuz büyük savaş olmuştur.  Osmanlı Devletinin bu savaşlardan ikisi hariç (1711 Prut Savaşı, 1856 Kısım Savaşı) bütün savaşları kaybetmiştir. Özellikle Meşrutiyetten sonraki yıllarda (1876’da) yapılan savaşlarda Osmanlı Devleti büyük oranda toprak kaybına uğramıştır.  Sonuçta Rus ordusu 1878 Şubatında İstanbul surlarına kadar gelmişlerdir. Rusya İstanbul ve boğazları ele geçirme hayalleri, I.Dünya Savaşının çıkışında önemli rol oynamıştır. Rusya deli Petro’dan sonra Doğu ve Asya işleriyle daha fazla uğraşmaya başlamıştı. 1828’de Erzurum’u istila ederken Avrupa’nın müdahalesi ile geri çekilmeye mecbur kalan Ruslar askeri istila planında bazı değişiklikler yapmaya karar vermişlerdir. Esasen Rusya bur da amaçları askerlerini bir denizden bir denize yani Hazar Denizinden Karadeniz’e ve İskenderun Körfezine kadar götürmeyi planlamışlardır. Fakat bu plan gerçekleşmedi ve Doğu Anadolu ve Maverayı Kafkas bölgesi birbirinden faklı iki bölgeye ayrılıyordu.<br />
Bu arada 1828-1829 Türk-Rus Harbinde Osmanlı Devletinin Yenilmesi, Avrupa devletleri arasında Osmanlı Devletinin çökmek üzere olduğu fikri yayılır. Bundan sonra büyük devletlerin yıkılan bu mirastan pay alma düşüncesi “şark meselesine” döner. Rusya’nın 1829-1878 yılları arasında yeni bir siyaset takip etmeye başlar ama her iki planında da başarılı olamamıştır. Bundan sonra Rusya Ermenileri cezbetmek için gizli bir politika takip eder. Osmanlı Devleti Rusya’nın böyle bir politika takip ettiğini hissedince Ermenilere karşı kayıtsız kalmak istememiştir. Çünkü Rusya’nın doğu siyasetinde Ermeni meselesini öne çıkarmaya çalıştığını görmüştür. Diğer taraftan Ermeniler ise Berlin Kongresinin 61. maddesini tatbikine uğraşmaya başlamışlardır. 1800 tarihinde çeşitli bölgelerden oluşturdukları delegeler, büyük devletlerle görüşmeye başlamış ve bu görüşmelerde kürtler, Osmanlı devletinin bölgede zayıflığı ve heyetlerinden endişe ettiğini bahsederek;<br />
1-	Berlin Antlaşmasının 61. maddesinin uygulanması<br />
2-	Avrupa’ dan resmi bir genel valinin atanması<br />
3-	Milli Jandarma Teşkilatının kurulması<br />
4-	Osmanlı devletinin himayesi talep edilmiştir.<br />
Rusya Ermenilerin bu taleplerini destek vermişse de İngiltere’ nin ortaya atılması ve Ermeni delegelerinin İngilizlere meyal olması nedeniyle fikir değiştirir. Rusya doğu vilayetleri sayesinde Almanya ile birleşme emelindeydi. Ama meydana gelen gelişmeler buna imkan vermez.<br />
Rusya esasen Osmanlı devletini, Rumeli’ den Bulgaristan aracılığıyla Anadolu’ da da Ermeniler aracılığıyla çembere almak ister. Bu yönüyle Türklerin Kafkasya’ daki Müslümanlarla münasebetlerini istiyor ve böylece İstanbul’ la ilgili planları gerçekleştirmesi daha kolay olacaktır. Fakat diğer yanda da Şark meselesi itilaf devletleri arasındaki bir hadise olarak ortaya çıkmıştır. Devletlerin her biri kendi menfaatini tatmin etmeye çalışıyor ve her ne kadar Osmanlı devleti büyük devletlerin garantisin,i almışsa da hiçbir devlet buna uymak istemiyordu.<br />
2-Avrupa’ da Meydana Gelen Bloklaşma ve Osmanlı Devleti’ nin Birinci Dünya Harbine Girmesi<br />
Rusya’ nın Boğazlara ve İstanbul’ a sahip olma çalışması, büyük devletler ise Rusya’ nın bu hayallerine engel olmak isteyişi Rusya’ nın Avusturya ve İngiltere’ ye yanaşma politikası işler. Ama bu politikasında başarılı olamayan Rusya Almanya’ ya yanaşmak ister. Ama bunda da başarısız olur.<br />
Bundan sonraki devrede gelişen olaylar ise büyük devletleri bir takım menfaat gruplaşmasına doğru itmiştir. Bu gruplaşma daha sonra Dünya ülkelerinin büyük bir bölümünü etkileyen I. Dünya Savaşı olarak ortaya çıkar.<br />
Gerek bu gruplaşma gerekse Avrupa’ daki siyasi gelişmeler bu harpte etkili olmuştur. Şöyle ki, Almanların Berlin-Bağdat yolu ile Hindistan’ a ulaşmak siyasetleri de ortaya çıkınca Osmanlı devleti sınırları üzerinde Rus – Alman ve İngiliz siyasetleri sert bir surette çarpışmaya başlamıştır. Aynı grupta olan İngiltere ve Fransa tarihi emellerini peşindeydiler. Diğer yandan Avusturya ile İtalya’ nın artık Osmanlı Devleti’ nden isteyecekleri kalmamıştı. Almanya ise aksi düşünmekteydi. Osmanlı devletinin ortadan kalkması demek kendisinin itilaf devletlerinin çelik çemberi içine girmesi demektir. Bundan dolayı Osmanlı devleti güçlü olmalıydı. Rusya bütün bunlar dışında Osmanlı Devleti ile ilgili planı vardı ki oda Ermenileri bir piyon olarak Osmanlı Devleti aleyhine kullanmaktı. Çünkü Rusya biliyordu ki Ermeniler tarih boyunca kullanılmaya müsait bir topluluktu.<br />
İki grup devletin aralarında savaş başlaması için bir kıvılcım yeterliydi.  İşte bu kıvılcım 28 Haziran 1914’ te yapılan suikast sonucunda I. Dünya Savaşı resmen başlamış oldu. Avrupa’ da çıkan bu genel harp Osmanlı Devleti için mevsimsiz bir zamana rastlamıştı. Trablusgarp ve Balkan harbinin yaraları henüz sarılmamıştı. Osmanlı devletinin bu olumsuz şartlar içerisinde savaşa girmesi açıktan açığa siyasi varlığı için büyük tehlike oluşturabilirdi. Osmanlı ordusunun seferberliğinin tamamlamadan genel harbe katılması Almanya için bir fayda temin etmekle beraber Osmanlı Devleti için de intihar olurdu.  Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu durum harbe girmesine müsait olmamasına rağmen Enver Paşa askeri hazırlıkları hızlandırmakla kalmayıp 30 Temmuz’ dan itibaren kısmi seferberliğe başlamış ve Ağustos başında seferberlik umumileştirilmiştir. Her ne kadar Osmanlı Devleti başlangıçta tarafsızlığı ilan etmişse de İngiltere ile Rusya’ nın yakınlaşması Osmanlı Devletinin doğrudan doğruya Almanya’ nın yanında yer almasına zemin hazırlamış ve sonuçta 2 Ağustos’ da Almanya ile Osmanlı Devleti arasında gizli ittifakın imzalanması ile bu birlik resmi hale sokulmuştur.<br />
Sonuç’ da devletlerin yaptıkları planlar ve amaçlar doğrultusunda harp başlamış ve Osmanlı devleti de harbe iştirak etmiştir. Böylece Kafkas cephesinde Rusya ile üç yıl boyunca savaşmak zorunda kalan Osmanlı devleti, sonuçta değil 1914 sınırlarına ulaşmak, Sivas’ a kadar olan bütün Doğu vilayetlerini de kaybetmiştir.<br />
İşte bundan sonra ki kısımda doğu siyasetinden bahsettiğimiz Rusya’ nın bu siyasetini gerçekleştirmek için doğuda işgallere başladığı ve bu işgallerden biri de Erzincan bölgesi olduğu ve bu amaçlarını gerçekleştirmek için Ermenileri kendi amaçları doğrultusunda kullanmasını göreceğiz.<br />
B)DOĞUDA RUS İLERLEYİŞİ VE ERZİNCAN’ IN İŞGALİ<br />
1-Kafkas ve Doğu Anadolu Cephesinde Rus İlerleyişi ve İlk Çarpışmalar<br />
1914’ teki Türk – Rus sınırı 1878’ de Berlin Kongresinde tespit edilmişti. Bölgede daha çok Türkler hakim olup, bunun yanında Ermeniler’ de mevcuttur.alman general Larcher; bölgenin nüfusunun % 30 Türkler, % 30-40 ise Ermenilerin oluşturduğu iddia etmiştir. Bu açıklamasında daha çok taraflı olduğu görülmüştür.<br />
Bölgede Türk ordusunun başında başkomutan vekili sıfatıyla Enver Paşa bulunmaktaydı. Orduda tamamen onun emrindeydi. Rus sınırında yeni doğu cephesinde ise III. Ordu olup, IX, X ve XI kolordulardan oluşan III. Ordunun X. Kolordusu Sivas ile Karadeniz arasında IX. Ve XI. Kolordular da Erzurum çevresinde idi.III. Ordu komutanı Hasan İzzet Paşa olup merkezi Erzurum’du.  Kurmay başkanı ise bir Alman subayı binbaşı Guze idi.<br />
Rus ordusuna bakıldığında Rusya, Kafkasya’ da Almanya ile mücadelesi nedeniyle sınırlı kuvvetlerle yetinmek zorundaydı. I. Rus Kafkas ordusu II. Türkistan kolordusu ile takviye edilmişti.<br />
Bunun yanında Rus ordusu içinde Ermenilerden oluşan bir gönüllü birlik vardı. Bu Ermeni gönüllülerin çoğunluğu Türkiye’ den kaçıp gidenlerdi. Rusya’ dan Avrupa’ dan hatta Amerika’ dan gelen tahrikler ve bilhassa Ermeni milliyetçilerin teşkilatı olan Taşnaksutyün’ un Türkiye’ deki Ermenileri kışkırtmaları neticesinde Ermeniler Rusları kurtarıcı kabul etmişlerdir. Fakat 1914 yılı Ekim’ inde Kafkasya’ da Rus kuvvetleri zayıftı ve Türk kuvvetlerine karşı üstün bir durum sağlayacak halde değildir.<br />
Savaşın başlamasından hemen sonra 1 Kasım 1914’ te Rusya hücuma geçerek Kuzey Anadolu’ yu işgale kalkıştı.<br />
Bu işgaller 5 Kasım günü Rus kuvvetleri, Türk topraklarının ilk önemli müstahkem mevkii olan Köprüköy’ e doğru ilerlemesi ile başlar. Bundan sonra 1914 Kasım ayından itibaren Kafkas cephesinde Ruslarla hemen her gün çarpışmalar muharebeler olmuştu. Bu çarpışmalarda Rus kumandanları zayıf oldukları zaman bizim kuvvetlerimizi oylamak ve kendilerini tehlikeye koymamak için muntazam geri çekilmek maharetini göstermişlerdir. Bizim ordumuz ise Köprüköy muharebelerinde ne de Azap muharebesinde düşmana ezici bir darbe vurmak önemli mağlubiyete uğratmak, bir çok esir ve ganimet bıraktırarak perişan bir surette geri çekilmeye mecbur etmek, şiddetli takip ile paniğe düşürmek gibi önemli bir başarı kazanamamıştı.<br />
Bütün ileri hareketimiz taarruz teşebbüslerimiz düşmanı püskürtmek, biraz ilerlemek veya gerilemekten kalmamıştı. Son Azaf muharebesinde bile Ruslar, mağlup edilmemiş sadece geri çekilmeye mecbur bırakılmışlardır. III. Ordumuz iaşe ve ikmal işlerinin zorluğu yüzünden köprüköy doğusundaki mevzilere tekrar çekilmeye karar verdiği zaman, Ruslar hemen yeniden ilerlemişler ve bizim emniyet teşekküllerimizi geri atmışlardır. Düşmana önemli zayiat bile verdirilememişti; bilakis biz elimizdeki cephaneyi ve yiyeceği sarf ederek güç duruma düşmüştük. Şiddetli soğuklar iyi giyinememiş olan askerlerimizi ve subaylarımızı sarsmıştı. Bütün bu durum Ermenileri şaşırtır ve Ermenilerin bu durumlardan istifa edip ayaklanmaya sevk ettirecekti.<br />
2-Rusların Sarıkamış Taarruzları<br />
Ruslarla yapılan bu çatışmalar sonunda İzzet Paşa askeri hareketlerinin sukuna ereceği umarken, Enver Paşa’ nın yeni ve büyük bir baskın kararını duyunca istifasını verir.  Çünkü başkumandan vekili Enver Paşa bütün olumsuzluklara rağmen İzzettin Paşa’ nın düşüncesinin aksine Ruslara ani bir baskın şeklinde muazzam bir taarruza geçmesi için plan hazırlığına girer.  Enver Paşa bundan sonra III. Ordunun başına kendi geçmek ister. Bunun için Trabzon’ dan Erzurum’ a gelir. Hasan İzzet Paşa’ dan sonra istifa eden IX. Ve X kolordu kumandanlarının yerine İhsan Paşa, Hafız Hakkı Paşa ve Abdülkerim Paşa getirilir.<br />
Bu amaçlanan taarruzda Rusları bizzat kesin mağlubiyete uğratmak ve 1878’ de kaybedilmiş olan Kars, Ardahan, Batum’ u geri almaktı. Bu amaçla Kafkasya’ ya şu birlikleri göndermiştir. İstanbul’ daki I. Kolordudan bir fırka, Trabzon üzerinden Bayburt’ a, Irak’ taki 36. ve 37. fırkaları ise Van’ a göndermişti. Böylece III. Ordunun mevcudu bu takviyelerle yüzelli bin insana ulaşmıştı. III. Orduyu da ilk talimat olarak sınır koruyarak Rusların ilerlemesine engel olmak ve sınırdan Avrupa’ ya asker çekmelerine karşı koymak için gereğinde taarruz ve Erzurum’ u kale olarak müdafaa idi. En son planda ise XI. Kolordu cephede Rusları oyalarken, IX. ve X. kolordular sola doğru ve dağlar üzerinden günlerce devam edecek bir yürüyüşle Sarıkamış’ta Rusların yan ve arkasını çevirecek, sonra da III. Ordu Kars’ı zaptedecekti.<br />
Planın gerçekleşmeme imkan yoktu. Yollar çok dardı. Bu şartlar altında cephane ve yiyecek nakliyatının eldeki vasıtalarla yapılması çok zordu. Fakat Enver Paşa planında karalıydı. Aralık ayı netice de mücadele için geçen, nitekim 22 Aralıkta yapılan hücum, 9 Ocak 1915’te gerek soğuk, açık, hastalık ve iyi planlama yapılmamış olmasından  dolayı 90 bin kişilik ordudan geriye kalanların sayısı 10-12 bin kişi olup Rusların 16 bin ölü, 12 bin yaralı vardı.  Sarıkamış harekatının başarısızlıkla sonuçlanması III.Ordunun kayıplarını artırarak erimesine neden olmuştur ki  9. kolordu Ruslara tamamıyla esir olmuştu.<br />
3-Rusların Sarıkamış Galibiyetinden Sonra İleri Hareket Planları Ve 1915 Taarruzları<br />
Sarıkamış savaşları Ruslar için zorlu bir imtihan olmuş, onlarda bunu başarı ile vermişlerdir. Savaştan hemen sonra Kafkas cephesinde Türklere karşı savaşan ordunun başına general Yudaniç geçer. Göreve başlar başlamaz savaşta maruz kalınan kayıpları telafi için hemen harekete geçerek bilhassa askerin giyimi ve yolların tamiri işi ile yakından ilgilenmiştir.<br />
Bu sırada Ermeniler ayaklanarak için harekete geçmişlerdir. Sarıkamış savaşından sonra ayaklanan Ermeniler, Rusya’nın saldırı hareketlerini de kolaylaştırmış oluyordu. Şubat ayında Bitlis’te, Mart ayında Van’da, Nisan’da ise Sivas’ta ayaklanmaları Rus faaliyetlerini kolaylaştırıyordu. Rusya’da bu ayaklanmalar ile ortada bulunan karışıklıklardan faydalanıp bir an önce bu bölgeleri işgale çalışıyordu.<br />
Bunu için, general Yudaniç derhal bir taarruz planı hazırlar; buna göre Türk kuvvetlerini kuzeyde tutmak için, 2. Türkistan kolordusunu Tortum üzerine taarruzla Erzurum’u kuzeyden tehdit ve tazyik edecekti. Güneyde ise Ermeni isyanı ve hazırlık harekatı devam ederken Kuzeyden de bu saldırı yapılacaktı. Her iki yönden başarılı olunduğu takdirde Türk ordusu imha edilecekti. Bunun yanında Yudaniç bu planlarını bir an önce yapılması için acele ediyordu. Çünkü bu sırada Çanakkale’de büyük bir çarpışma içinde olan Türk kuvvetlerini bu durumdan faydalanıp Pasin ovası ve Oltuk çayı ovasını ayıran sırtlarından ani bir taarruzla Türk cephesini yarmayı planlıyordu. Çünkü Erzurum Türk sınır bölgesini anahtarı idi. Bu amaçlarda olan Rusya, 10-16 Temmuz 1915 günlerinde Malazgirt yanlarında savaş yapılmışsa da bir sonuç alınamamıştır.<br />
İkincisi 20-26 Temmuz 1915’te yapılmış ve Rus yenilgisi ile sonuçlanmıştır. Ruslar işgal ettikleri yerden çekilirler. Bu çekilmelerden kısa bir süre sonra Rusya tekrar taarruza geçecektir.<br />
4-1916 Rus Taarruzları ve Erzurum’un İşgali<br />
Rusların 1915’deki taarruzlarına 1916 yılında da devam ederler. Bu sırada Türk kuvvetleri IX. X. XI. Kolordulardan hariç 3. ihtiyat süvari fırkası, 36. fırka ve Van gölü güney müfrezesinden ibaret olup seyyar kuvveti 83 bin kişiden ibaretti. Askerin bir kısmı tedavi maksadıyla hastanelerde bulunuyordu. Ayrıca Ruslar tarafından piyon olarak kullanılan Ermenilerin de Türklerin aleyhindeki faaliyetleri; Rusların bu taarruzlarını kolaylaştırmaktaydı. Bu gelişmeler içinde 11-12 Ocak 1916 tarihli Rus hücumu şiddetli Türk mukavemeti ile karşılanmış ve Ruslar geri sürülmüşlerse de 12 Ocak’ta kanlı muharebeler başlamıştır. 16-17 Ocak gecesi Türk birlikleri büyük bir süratle geri çekilmiştir. 17 Ocak günü Rus birlikleri ilk kuvvetli tahkimli mevzi olan Köprüköy’ ü işgal etmişler ve 19 Ocak günü Rus ordusu Hasan kaleye hücumla burayı ele geçirmişlerdir.<br />
Köprüköy’ ü muharebesi Rus Kafkas ordusu için önemli bir zafer olmuştur. Bununla Erzurum’a doğrudan kuşatma yapabileceklerdi. Erzurum yolu artık Ruslara açılmış oluyordu. Nitekim böyle de oldu. 11 Şubat günü taarruz başladı. En kritik savaşlar 14 Şubat günü yapıldı. Ruslar Ağ-Dağdan ve gürcü boğazından geçip şiddetli süngü hücumları ile Türk tabyasını ele geçirmeyi başardılar. Yudaniç’in  amacı geniş bir müstahkem mevki olan Erzurum’a taarruz ile cephenin zayıf noktalarından geçerek ovaya inmekti. Nihayet 15 Şubat günü Ruslar emellerine ulaştılar. 16 Şubat 1916’da Erzurum’u işgal ederler.  Osmanlı hükümeti Erzurum’un düşüşünü gizli tutar, resmi tebliğlerde bildirmezler.<br />
Erzurum işgalinden sonra geriye kalan Türk ordusu Aşkale’ye doğru çekildiler. Türk ordusunun Erzurum’ dan tahliye kararı yerinde ve zamanında alınmış bir karardır. Tahliye gerçekleşmeseydi bütün ordu esir düşebilirdi. Savaşın en kötü sonucu; bir milyon üzerindeki Müslüman köylünün kaçmaya zorlanması olmuştur. Erzincan ‘ a çekilen orduyu izlemeye çalışan binlerce insan telef olmuştur. Ermeni halk ise bu işgalden etkilenmemek için Rus tarafına geçer.<br />
Bu gelişmelerden sonra, pek büyük kayıplara uğramış olan üçüncü ordunun kalan kısımları batıya çekilebilir ve ordu karargahı Erzincan’ a yerleşir.  Üçüncü ordunun başına Hasan İzzet Paşa’ nın istifası ile Mahmut Kamil Paşa getirilmiştir. Mahmut Kamil Paşa ise Enver Paşa ile düştüğü fikir ayrılığından dolayı azledilecek yerine Vahip Paşa atanmıştır.  Aynı zamanda Erzurum’ un Ruslar tarafından işgali ise Türk başkumandanlığı üçüncü ordunun zayıflığının farkına varmış ve orduyu iyileştirmeye çalışmıştır. Bunun için Çanakkale muharebesinin sona ermesi dolayısıyla serbest kalan ikinci orduyu bu bölgede kullanmayı planlamış ve komutanlığına Ahmet İzzet Paşa’ yı atamıştır.<br />
5-Rusların Erzurum’ u İşgal Etmesinden Sonra İleri Harekatı<br />
Erzurum’ un İşgalinden sonra Yudaniç hiç vakit kaybetmeden takip işine devam etmiş çünkü Yudaniç yardıma gelecek olan ikinci ordunun hazırlıkları bitmeden üçüncü orduyu yok etmek istiyordu. Bu amaçla 16 – 17 Şubat geceleri yapılan çarpışmalardan sonra Ilıca Rusla’ ın eline geçmişti. Bu mağlubiyetler üzerine ordu iyice zor duruma düşmüştü. Kitle halinde firarlar olmuş ve sonuçta geriye ancak yirmibeşbin kişi kalmıştı. 17 – 19 Şubat arası IX. ve XI. Kolordular Aşkale’ ye doğru ilerlerken X. kolordu da Bayburt’ a doğru ilerlemişti. 20 Şubat’ ta yapılan şiddetli çarpışmadan sonra Aşkale’ de ele geçirilmişti. Bundan birkaç gün sonra 23 Şubat’ ta İspir kasabasını  Ruslar işgal ettiler. Rusların bu işgali ile bölgedeki halkta heyecan yaratır ve bir çok hane Erzincan’ a doğru göçe başlar. Tercan kasabası bu göçmenlerle dolar. Arkasından da ordu Tercan’ a çekilir. Üçüncü ordu karargahını Mama Hatun’ a taşıdı ve Sense Boğazında mevzilendi. Ruslar ise Terzcan’ daki Türk kuvvetinin  gücünü öğrenir ve 17 Mart 1916’ da Ruslar kasabayı alırlar.  Tercan’ ın zaptı ile 44. zabit, 770 askerimiz esir edilmiş; 5 topumuz ele geçirilmiştir.<br />
General Yudaniç ise elde ettiği bu başarılarından dolayı pek memnun değildi. Bu defa Trabzon’ a gözünü diker. Trabzon’ un alınması Ruslar’ ın Erzurum’ da tutunabilmesi için gerekli idi. Trabzon’ un Ruslar’ a sağladığı yararlardan biri de Erzincan’ a yapılacak herhangi bir harekette sağladığı yarardır. Rusya bu amaçlarla bazı planlar yapar; bu planı 1 ay kış harbi ile üçüncü orduyu bozup Erzurum’ a tam anlamıyla hakim olacak ve 1 ay istirahatla ordularını tanzim edecekler ve sonra tekrar hücuma geçeceklerdi.<br />
Rusların bu hareket planına karşılık, üçüncü ordu tarafından bir takım planlar yapılmıştı. Buna göre ordunun bir kısmı Rusları Karasu ve Karadeniz kıyısındaki Of kasabası arasındaki cephe üzerinde oyalarken, diğer kuvvetlerde Rus ordusunu yandan kuşatmak ve Rusları arkadan tehdit etmek gayesiyle Kığı – Oğnut – Muş – Bitlis hattı boyunca ilerlemek üzere Harput ve Diyarbakır’ da toplanacaktı. Bu görev İzzet Paşa kumandasındaki ikinci orduya verilmişti.  Ahmet İzzet Paşa III. Ordunun düşmana ettirilmemesini talep etmiş ve çok durumda kalındığında Erzincan’ a çekilmesini tavsiye etmişti.<br />
Türk karargahında alınan bu gizli kararlar Ruslar tarafından haber alınarak ona göre taarruz planı yapılmış ve sonuçta 18 Nisan 1916’ da Trabzon’ da Ruslar tarafından zapt edilir.  Trabzon’ un Rusların eline geçmesine bölgedeki Rum ve Ermeni azınlıkları büyük sevinç gösterirler.<br />
Bundan sonra Rus hücumları sürer, Türk ordusu kendisinden katça fazla olan Rus kuvvetlerine karşı taarruz yapmış adeta birer kahramanlık destanı yazmışlardır.<br />
Türk ordusundan bazı değişiklikler yapılıp, Erzurum’ a bir taarruz yapıp burayı Ruslar’ dan geri alama amacıyla harekete geçme planları yapılıyordu. Rus komutanı Yudaniç Türk birliklerinin toplandıklarının farkındaydı. Fakat Türk birliklerinin Temmuz’ dan önce böyle bir taarruza geçemeyeceklerini de tahmin ediyordu. Bunun için kendisi daha önce harekete geçerek, Haziran ayında Bayburt ve çevresini zaptederek Erzincan’ a ilerleme planı yapıyordu.<br />
Yudaniç bu planlarla meşgulken Vehip Paşa beklenmedik bir anda taarruza geçmişti. Yaklaşık 130 bin kişi ve ikiyüz topa sahip olan Türk ordusu ikiyüzbin kişi ve dörtyüz topa sahip olan Rus ordusuna karşı Mayıs ayı ortalarında kendi taarruzlarını gerçekleştirirler.  Böylece ilk taarruz hedefi olarak Mama Hatun bölgesini seçerler. Çünkü bu bölgede Ruslar, hem kuvvetli değillerdi hem de bizden taarruz beklemiyorlardı.<br />
İlkbahar’ da yapılan taarruzun başlangıç günü 16 Mayıs’ tır. Rus 15. avcı Kafkas alayı, mevzilerinden atılmış, kolordusu da aynı şekilde yarılarak Mama Hatun geri alınabilmiştir. Ricat eden Ruslar 2 doj topuyla bazı hayvanlarını bırakmak zorunda kalmışlardır. Fakat Yudaniç bu saldırıya kayıtsız kalmamış, durumu düzeltmek için hemen karşı taarruza geçmiş ve Türk ilerleyişi Mama Hatun – Bernakaban arasında durdurulmuştur.<br />
Enver Paşa, Rusların yapacakları ileri harekatlarında Trabzon’ u üs olarak kullanma ihtimallerinden rahatsızdı. Çünkü Ruslar hiç beklenmedik bir anda, gelecek takviye kuvvetlerinin Kafkas cephesine geçişini kolaylaştıracak olan yeni bir yolu açmış bulunuyorlardı. Bunun için Vehip Paşa’ yı bu geçişi engellemekle görevlendirdi.<br />
Vehip Paşa kumandasındaki Türk birliklerinin 29 – 31 Mayıs 1916 tarihlerinde yaptıkları hücumlar, 4 Haziran’ a kadar devam etmişse de hiçbir sonuç alamamıştı. 20 Haziran’ da tekrar başlayan hücumlar 30 Haziran’ a kadar devam eder, fakat planladıkları başarıyı elde edememişlerdir.<br />
General Yudaniç, Türk taarruzlarına karşılık olarak 19 Haziran 1916’ da V. Kafkas ve II. Türkistan kolorduları kumandanlarına ileri hareket emri vermiştir. Asıl hücum ise Erzincan ve Erzurum yaylaları ile Anadolu sahili arasındaki ana yolların merkezi olan Bayburt’ a yöneltmişti.<br />
6-Bayburt’ un İşgali İle Ruslar’ ın Erzincan’ a Doğru İlk Hareketleri<br />
Yudoniç’in taarruz planlarından habersiz olan Vahip Paşa, Bayburt’ta iken bu hususta Alman askerleri tarafından uyarılmıştı. Fakat Vahip Paşa, Almanlara güvenilmeyeceğini söyleyerek haberi geçiştirmiştir. Nitekim 2 Temmuz’da şafakla beraber Ruslar taarruzu geçtiler. Vahip Paşa ise Enver Paşaya Bayburt’u bir Plevne yapacağını yazmış ve sonuçta Bayburt bir plevne gibi müdafaa olunuştur. Rusların ileri  harekatının ilk safhasında, Kaledere Tepesi ile ziyaretlere zapt edilmiş ve Çoruh cephesinde ikinci hafta çekilmeye mecbur olmuştur. Rusların diğer noktalarda yaptıkları baskınlar geri püskürtülmüşse de cephenin en önemli noktası düşmüştür. Dört gün devam eden kanlı boğuşmalar neticesinde, Ruslar Akdağ’ ı zaptetmişlerdir. 11 Temmuz’da Memehatun işgal edilmiş, 12 Temmuz’da General Perjevaleski Sibirya kazaklarını yardıma çağırmıştır. 13 Temmuz’da ise Madendeki Türk kuvvetleri geri çekilince maden Rusların işgaline uğrar.<br />
Madenin işgalinden sonra Rusların ilk hedefi Bayburt olmuştur. 14 Temmuz’da Ruslar Kazakları Bayburt tarafına yerleştirir.  15 Temmuz’da Bayburt Ruslar tarafından işgal edilir.<br />
Sonuçta Bayburt Yudoniç’in tahmin ettiği zamanlardan dört-beş gün daha sonra zapt edilmişti.<br />
Bayburt’un işgali ile II.Türkistan kolordusu karargahını Bayburt’a taşımıştır. Orduyu beslemeye Erzurum yolu ile yeterli gelmediğinden, kolordu Trabzon’dan beslemek için Trabzon-Erzincan yolunun da kuvvetle tutulması gerekiyordu. Bu nedenle Rus ordusu ileri harekatına devam etmek zorundaydı. Böylece Rusya 1916’da Gümüşhane ve Bayburt’un düşmesinden sonra Ruslar ileri harekatı Tercan ovasından Erzincan’a doğru yönelmişlerdir.  Rus ileri harekatına karşı Türk ordusu Mamahatun bölgesinde Rus ordularına darbe indirmek ister fakat Türk birliklerinin taarruzu Dumanlıdağ-Başköy cephesinde durduruldu. Dumanlıdağ muharebelerinden sonra III.Ordu, büyük bir bozguna uğramıştı. Önemli miktarda geri çekilirken cephane ve erzak  ziyan olmuş,<br />
Bu harekatta Enver Paşanın planı şöyleydi; III.ordunun ileri harekatı Karadeniz’in Erzincan’a kadar olan Rus kuvvetlerini durduracak ve bu sırada tekrar toparlanan II.Ordunun da bölgeye gelmesiyle Harput, Unukale, Kiğı ovasından Masonkale’ye ve Köprü köyüne darbe indireceklerdi. Böylece Rus Kafkas ordusunun esas kuvvetleri, Transkafkas sınırlarına atılacak ve II. ve III. Türk Orduları bölgeye saldırı yapabileceklerdir. Fakat bu planlar suya düşmüş, Erzurum ve Trabzon’u almak isterken Erzincan’a kadar olan bütün yerleri Ruslara kaptırmıştır.<br />
7-Erzincan’ın İşgali<br />
1914’te Erzurum’a bağlı 25000 nüfuslu bir sancak merkeziydi. Tarımsal açıdan hayli etkin olan kentte, nüfusun bir bölümü ayrılıkçı olan Ermeniler, gerekse de Ruslar İngiltere ile yaptığı antlaşması ile Erzincan’ı kendi nüfus bölgesi sayıyorlardı.<br />
Ruslar, artık Erzurum, Bayburt, Trabzon’u ele geçirince, cepheleri hem küçülmüş hem de kolaylıkla irtibat kurulması mümkün hale gelmişti. Bu halde kuvvetlerinin bir kısmını geride ihtiyata bırakıp kendi nüfus bölgesi gördüğü Erzincan üzerine hareket imkanı bulmuşlardır.<br />
20 Temmuz’dan itibaren Ruslar Erzincan yolu üzerine Kelkit’e taarruza başladılar ve 22 Temmuz’da Kelkit’İ işgal ettiler. Böylece batıya doğru ilerleyen II.Türkistan ve I.Kafkas Kolorduları, Kiğı Bölgesindeki birliklerin donatılmasından dolayı çıkan zorlukları gidermeye, gerinin işini kolaylaştırmaya, ulaşım durumunu düzeltmeye karar vermişlerdi. Bunu için ordunun merkezini ileriye çıkarmak, V.Kafkas kolordusu cephesinde Ruslar için tehlikeli olan çıkıntıyı düzlemek kararını almışlardır. Bu ise ordunun sağ tarafının ve merkezinin taarruza geçmesi zaruretini doğurmuşlardır.  Bundan sonra Rusların Erzincan taarruzunu gerçekleştirme zamanı gelmişti.<br />
Rus taarruzu başladığında Rus ordusunun kuvvetleri, 1831 tabur, 49 müfreze, 6 gönüllü müfreze, 175 yüzlü, 657 mitralyüz, 470 top, 28 mühendis bölüğü, 4 uçak ve havacılık müfrezesi ve bölüğü, 9 zırhlı otomobilden ibaretti. Türk kuvvetleri ise; 206 tabur, 45 süvari taburu, 700 bin arasında kurt müfrezesinden ibaretti. Rus ordusunun durumu, Türk ordusundan daha iyiydi. Yerli halktan olan casuslar vasıtasıyla Türk ordusunun planları hakkında alınan haberler, Rus ordusunu daha iyi duruma sokmuştu.  Erzincan taarruzu ile, önceden zapt edilmiş bölgeleri teslim etmemek ve Anadolu’ya sonraki saldırı için koz olarak kullanmak isteyen Ruslar için önemli bir mevki olan Erzincan’ın askeri yapısı şöyleydi;<br />
Bölge Tatar Osman Paşadan bu yana Ordu Müfettişlik merkezi idi. Vilayetlerdeki Jandarma olayları seferber edilerek orduya verilmiş ve ihtiyarlardan sabit jandarmalar bunların yerine konulmuştur. Tabi bu doğal olarak bölgede asayişin sağlanmasını zorlaştırmıştır. Halkın Ermeni çetelerinden korunması daha zorlaşmıştır. Erzincan seyyar jandarma taburu 1500 mevcutlu olup, 9.Kolorduya katılır. Yine X.Kolordu seyyar jandarma taburu ve dairesinde 4 seyyar jandarma, 3 sahil muhafazasında görevli olup, biri Sivas-Ulukışla-Erzincan hattında görevliydi. Yine Erzincan’da 4 depo taburu mevcuttur.  Bu birlikler Rus işgallerinin başlamasıyla vatanın savunulması için diğer ordu birliklerine katılırlar. Nitekim Rus işgalinin Erzincan’a doğru genişlemesiyle III.Ordu ve birlikleri Erzincan’a doğru çekilir ve burada birleşirler.<br />
I.Dünya savaşının kötü günlerini sinesinde yaşayan Erzincan, 14 Şubat 1916 yılında Erzurum’un kaybedilmesi üzere batıya doğru ilerlemelerine devam eden Ruslar 1916 yılının Mart ayında Tercan’ı ve Bayburt’u alarak Erzincan’a doğru ilerlemelerine üzere  Türk komutanlığı II.Ordu Kafkas cephesine sev eder. III.Ordu takviye kuvvetleri aldıktan sonra Karadeniz-Dorsim yönünde taarruza geçerek Rus kuvvetlerini Erzincan yönünde bağlamayı düşünmüşlerdi. Planın bazıları olması halinde, Rus Kafkas ordusunun kalıntıları Transkafkas sınırlarına püskürtülecek ve II. ve III. Ordular o bölgeye saldırı yapacaklardı.<br />
Fakat planlar suya düşmüştü. III.Orduya ağır darbe indirilmişti. Böylece Türklerin Erzincan savunması olumsuz sonuçlanmıştı. Rus ordusu, artık Erzincan kapılarına dayanmıştı. Durumun korkunçluğu karşısında orduda savunma planları ve taarruz hazırlıkları son haddine ulaşmıştı. Rus taarruzları karşısında ordunun yapmasını planladığı tek şey vardı. O da, en az zayiatta geri çekilme, fakat geri çekilirken de müdafaadan vazgeçmemekti. Ordu başarısız olduğu anda en son çare olarak geri çekilmeyi düşünüyordu. Bunun için III.Orduya bağlı birlikler ve fırka kumandanları, birliklerine bu yolda emir ve tamimler göndermeye başlamışladır. 9.Fırka kumandanı 11.5.332/ 24 Temmuz 1916 tarihli birliklerine gönderdiği emrinde alay ve bölüklerinin harekat şekillerini en ince ayrıntısına kadar planlamıştı. Buna göre; düşmanın taarruzu halinde mevzide kalınarak düşmana karşı konulacak, eğer durum tehlikeli olmaya başlarsa geri çekileceklerdi. Bu sırada Türk ordu karargahı Erzincan’daydı. Ordu, mümkün mertebe bulunduğu bölgeyi daha iyi savunabilecek duruma getirilmeye çalışıyordu. Rus taarruzu esnasında fedakar bir şekilde müdafaada bulunmak gerekiyordu. Fakat vaktinden önce ordu geri çekilecek olursa, o zamanda Çardaklı Boğazı elden kaçırılabilirdi. Bunun için bütün hususlar göz önünde bulundurulup dikkatli davranılması gerekmekteydi. Bu arada Zeki Paşa köprüsü Erzincan savunması için kilit noktası olduğundan, bu köprünün korunması için de ayrıca bir müfrezenin kurulması dahi planlanmıştı. Ayrıca ordunun ve fırkaların yiyecekleri Erzincan’dan temin edilmeye cephane nakliyatı da Erzincan’dan yapılmaktaydı.<br />
İşgal karşısında halk tarafından alınan bir diğer tedbir ise, subay ailelerin bu civarda bulunmasından dolayı eğer ordu geri çekilecek olursa, subaylar ve askerler bu geri çekilme esnasında aileleri ile ilgileneceklerinden ve birliklerinin asker ve vasıtalarını ailelerini geri çekmekte kullanacaklarından bu ihtimali göz önüne alarak, bütün subay ailelerinin su şehrinin batı kısmına nakli ordu karargahından emredilmişti. Vahip Paşa, bizzat nakil işini takip etmiş ve ailelerin eşyasız nakli için ayrı bir emir daha vermişti. Fakat bu emir uygulanmamış subay aileleri eşyaları ile birlikte Su şehrine nakledilmişti.<br />
Gerek Rus orduları gerekse Türk ordusu tarafından planlar yapılmış, Rusların Erzincan’ın işgal planına karşı, Türk ordusu karşı Tedbirler alıp bölgenin işgale uğramasını engellemeye çalışmışlardır.<br />
Ruslar işgallerinde başarılı olacaklardı. Türk ordusu da eldeki kuvvetlerle bir karşı taarruz yapılmasına rağmen, yalnız ordu elindeki mevzilerin savunulmasına ve her karış toprağın düşmana pahalıya mal olması  için canı pahasına kahramanca savaşmıştır.<br />
Ruslar nihayet Bayburt çıkıntısını bertaraf ettikten sonra, Erzincan, Trabzon yolunun ele geçirerek cepheyi hem küçültmüşler hem de irtibatlarını kolaylaştırmışlardır. Böylece Erzincan üzerine harekata imkan bulmuşlardır.<br />
Bunun üzerine 39.Rus Fırkası bir hafta istirahattan sonra takviye edilerek, Erzincan üzerine taarruza sevk edilmişti. Zaten bundan önce 17. ve 18. Türkistan fırkaları üzerinden Erzincan’a hareket etmiş ve ikinci mıntıka doğudan ve kuzeyden gelen taarruzu maruz kalınca, tehlikeyi sezen Yusuf İzzet Paşa Fırat dirseğindeki kuvvetlerini kuvvetli artçılar himayesinde batıya doğru çekmeye başlamıştı. Bunun üzerine 39.Rus Fırkası herhangi bir zorlukla karşılaşmadan 21 Temmuz’da Fırat’ı geçerek Cibice ve Sorsa geçitlerinden Erzincan’a doğru taarruza başlamıştı. Burada Erzincan taarruzunun gerçekleştirilmesinde II.Türkistan kolordusu önemli rol oynamıştı. Bu kolordu I.Kafkas kolordularına karşı bulunan Türk birliklerinin irtibatını kesmek ve onları kuşatmak için 19 Temmuz’da Arman-Yenbosdi cephesinden taarruza geçmişti. Nitekim Türkistan kolordusunun manevrası komşu I.Kafkas kolordusunun taarruza geçmesi, için geniş imkan yaratmıştı. Sonuçta Rusların Erzincan-Trabzon yolunu kontrol altına almasını sağlamıştı.<br />
Rus kolordusu batıya ilerlerken, Temmuz 1916’da III.Ordu kumandanı, 3 mıntıka emrindeki kop cephesinin 2.mıntıka emrine girmesi bildirilmiş ve Kop cephesi daha sonra X.Ordu adını alarak Yusuf İzzet Paşanın emrine girer. Daha sonra yapılan muharebelerde X.Kolordu geri çekilecek kısa süre sonra Çoruh cephesi de aynı akıbete uğramış ve Sadak hanları-Yenice doğru hattına çekilmişlerdir.<br />
Rusların Erzincan’a doğru yürüyüşü, üç gün devam etmiştir. Sahil müfrezemiz taarruz üzerine Su dağı-Çavuşlu dere batısına çekilmeye mecbur kalmıştır. 2. mıntıka, karargahını Rus taarruzu nedeniyle Kelariş’ten Erzincan’a almıştır. 3.mıntıka karargahı Şiran’a hareket eder.  23 Temmuz 1916’da 3.Türkistan fırkası Erzincan üzerine taarruz edince X.Kolordu güneye çekilmiş ve Pendule ziyaret tepe hattı da Ruslar tarafından işgal edilmişti. Bunun üzerine II.Ordu karargahını Erzincan’dan Refahiye’ye nakletmişti. Bu çekilmeden daha önce Yusuf İzzet Paşayı Vehip Paşadan Kelkit’e kadar çekilmesini talep etmişti. Vehip Paşa ise durumun vahameti karşısında Enver Paşaya çektiği telgrafında şunları söylemişti; Topraklarını kendi işleriyle terk etmeye hiçbir vatan ferdi razı olmaz. Buna bizi sevk eden stratejik mecburiyettir. Duruma merhamet nazarlarınızı istirham ederim.  Bu telgrafta da anlaşılıyor ki bu dönemde alınan bütün kor ve uygulamalar içinde bulunan vaziyetten kaynaklanmaktadır.<br />
Devam eden işgal hareketi karşısında, bir çok fırkalara da 24 Temmuz’da geri çekilme emri verilmişti. II.Kolordu Kazantepe ve Kuzey yaylaları hattında çekilmişti. 9.süvari fırkası Sarpa-Kalur bölgesine sevk edilmiş, 32.Alay Hamidiye Akdağına yürüyüş emri almıştı. 17.Alay Yalnız bağlarda toplanma emri, 9.birliğe Mahmutlu-Nurgah-Çakırman hattına ulaşarak o hattı doğuya karşı işgal emri, 28.Alaya Sürperan-Karakilise yoluyla hareket edip, Mahmutlu ve Pirvan Köprüsünü doğuya karşı işgal etme emri 29.Fırkaya da Pirvan Köprüsü ve Ekşisu arasındaki bölgeyi doğuya karşı işgal emri, 28. ve 29.Fırka süvari birliklerine düşmanın saldırı anında Karakilise-Kazanhan sınır hattına çekilerek burada mukavemet ettikten sonra, düşmanın saldırısı anında Nurgah hattı gerisine çekilme emri, 28.Fırka’ ya  büyük ağırlıklarıyla Kemah Boğazı yönüne sevk emri verilmişti. Bütün bu geri çekilme olayı yavaş bir şekilde yapılacak, düşmana herhangi bir şey hissettirilmeyecekti.  Bütün bu çekilme esnasında taşınmayan bütün evde, taşınmayan cephane ve eşyalar ile Erzincan ve etrafındaki tesisler ve fabrikalar, telefon telleri toplanması ve hatların tahribatı ordu komutanlığından emredilir. 24 Temmuz akşama doğru Erzincan kamilen tahrip edilmiş bulunacaktı.  Aynı gün 2.Mıntıka kumandanı Yusuf İzzet Paşa, düşmanın Erzincan’ın batısındaki Maha-Karadağ üzerinden Kemah ve Befehiye’ ye saldırma ihtimalini göz önüne alarak, bunu meydan vermemek için Maha girişini kontrol altına almaya ve Karadağ’ı işgal etmeye karar vermişti.<br />
24 Temmuz’da Rus Ordusu sipikür mıntıkasına yaptığı saldırı sonucunda Sipehe çayırının kuzey sırtlarını işgal etmiş ve Türk askeri ise gücünün sonuna kadar bölgeyi müdafaa etmiştir. İşgal karşısında 29.Fırkaya Nergah Yerhanı arasında toplanma emri diğer yandan 28.Fırkaya Fırat’ın kuzeyine çekilme emri, 36.Fırkaya güneyden hareketle 28.Fırkayı takiben Kemah Boğazının kuzeyindeki ve güneyindeki mevziiyi işgal emri verilmişti. Diğer yandan kolordu karargahı da Yer hanına taşınıştı. Aynı gün 28.Fırka yeniden Erzincan’daki Mıntıka karargahına sevk edilmiştir.  Şöyle ki, Vehip Paşa şehrin IX.Kolordusunun dağınık bir şekilde savunulmasının imkansız olduğunu görür. Bu amaçla Rusların daha fazla Anadolu’ya sızmasını önlemek için batı ve güneyden Erzincan ovasına inen ona noktaları tutmaya çalışıyordu.<br />
25 Temmuz 1916 günü Rus ileri birlikleri Erzincan kuzeyindeki Akdağ hattındadır.  Vehip Paşada Rus ileri birliklerin Erzincan’a yaklaşmaya başladıklarını görünce şehri çoktan tahliye etmişti. Hatta tahliye kısım kısım, safha safha gerçekleştirilmişti. Ruslar Sürperan deresini işgal ettikten sonra X.Kolordu üzerine saldırı yapınca 29.Fırka Yalnız bağlara X.Kolordu ise 9. ve 30. Fırkalarda Concican köyü doğusuna çekilmiştir.<br />
Rus saldırısı karşısında Z.Mıntıka kumandanı Yusuf İzzet Paşa 29.Fırkanın Yalnız bağlardan Yerhanına gelmesini, IX.Kolordu kumandanının emri altında girmesini, çardaklı yolundaki birliklerin ağırlıklarını biran önce Yerhanından, Karahanına taşınmasını emretmiş ve kendisi de Mıntıka karargahını Yerhanına sevk etmiştir.<br />
Rusların 25 Temmuzdan itibaren Kemah Boğazı ile Çardaklı Boğazını ele geçirme girişimleri üzerine , Kemah Kolu Kumandanı Rüştü Paşa, emrindeki olaylara şu şekilde görev vermişti. 84.Alaya; Kemah Boğazı batısında ve Karasuyun doğusundaki mevziden Kürtperastiği. Erkek hattı arasındaki bilgeyi işgal ve müdafa, 83.Alaya; 84.Alayın sol tarafından Çuha Köyünün kuzeyindeki dereye kadar olan bölgeyi işgal ve müdafaa ile görevlendirilmiş olup, fırka karargahını Karasus Köyünde kurmuştu. Kemah takip mürfezesi ise 28.Fırka kumandanlığına bağlanarak Kemah Boğazı kuzeyindeki mevziiyi işgalle görevlendirilmişti. Ayrıca eldeki silah ve mühimmat da herhangi bir ihtimale karşı Erzincan-Kemih, Erzincan Kürtperastiği istikametlerine gönderilmişti.<br />
25 Temmuz Erzincan üzerine hücuma geçen Rus birlikleri sabah saat 11’de Erzincan’ın iki km kadar doğusuna kadar ilerlemişlerdi. Artık Rus keşif bölükleri Erzincan ve yakınlarında kol gezmeye başlamışlardı. Artık Ruslar Erzincan’a üç koldan ilerliyordu. Bir Rus bölüğü Karakilise yönünden, diğer bir bölük Serçe Boğazından diğer üçüncü bir bölük ise, Sipikür Yoluyla ileri harekata geçip, Çember donatılmıştır.  Nihayet öğlen saat 1200 de Erzincan’a girmişlerdi.  Türk kuvvetleri Kemah boğazı yönünde çekilmeye başlar.  Her ne kadar Türk askeri bir takım tedbirler almışlar ve işgali engellemeye çalışmışlarsa da bunda başarılı olamamışlardır.<br />
Erzincan’ın 25 Temmuz’da Rusların eline geçmesiyle birlikte General Yudoniç şehre girmiş, orduya ait binalara el koyarak karargahını yerleştirmiştir.  Rus kumandanı işgal gücü kenti talan etmiş ve daha sonraki günlerde baskıcı bir yönetim kurar. Ufak tefek suçlar için bile ölüm cezası vermeye başladı; yerli halkı silah ve kaçak arama bahanesiyle tedirgin ettiler.<br />
Öğle vaktinde kasabaya giren Rus askerlerinin kentteki zulüm ve yağmalarındaki alçaklıkla, Ermeni askerler ve komitecilerin Rusları gölgede bıraktığı görülmüştür.<br />
Rus komutanı işgali izleyen günlerde bir bildiri yayınlamıştı. Bunda, karma ve geçici bir hükümet kurulduğu, Osmanlılar zamanına ait davaların dinlenemeyeceği günlük olayların her kavmin kanununa göre çözüleceği ve himayesinde Ermeni çocuğu olanların bundan özel komisyonuna teslim etmeleri gerekeceğini ilan edilmekteydi.<br />
Ruslar, istilanın 5.gününde ki köyünden iki Müslüman’ı bir Rus erini yağmadan alıkoymak için öldürmüş ve saklamış olmalarından dolayı Saray Meydanında arasak idam etmişlerdir.  Bu da Rusların ne kadar alçalabileceğinin bir göstergesi olmuştur.<br />
Osmanlı idaresi döneminde, XVII. Yüzyıldaki bazı isyan hareketleri dışında önemli olayların meydana gelmediği ve sınırlarının uzaklığı nedeniyle XIX. Yüzyıllara kadar ordular için sadece bir konuk yeri olan Erzincan’ın  25 Temmuz’da işgal edildikten sonra ki Rus ileri harekatı devam eder. Fakat bu ilerleyiş onlar için pek kolay olmamış bölge yerli halkının karşı koyması sonucunda onlarla çatışmaya girmişlerdi. Daha sonra Medikler Çiftliği yönünde ilerleyen düşman kuvvetleri Kemah yolu Kumandanı Rüştü Paşa tarafından o geceye mahsus olmak üzere durdurabilmişti. Diğer taraftan Gözeler Mevkiinden ilerleyen Rus kuvvetleri ise 36.Fırka tarafından durdurmaya çalışılırken oldukça ciddi muharebeler dahi olmuş, hatta bu muharebelerde bölgedeki Kürt çetelerinin Ruslar tarafından yer alması ordunun durumunu iyice zayıflatmıştı.<br />
Böylece ordumuz Rusların ileri hareketi karşısında, sürekli olarak geri çekiliyordu. Geri çekilme esnasında askerin ihtiyacı olan yiyecek ve malzeme bölge halkı tarafından temin edilmekle birlikte, ellerinde bulunan depoları da beraberinde götürmüşlerdi. Geri çekildikleri yerde bir savunma hattı kurup, Rus kuvvetlerini geri püskürtmek ve durdurmak isteyen Türk kuvvetleri bunu başaramamışlardır.<br />
Nitekim Ruslar 26 Temmuz’da ileri harekatlarına devam etmişler ve Mercan Boğazından geçen Erzincan yolunu genişletmek için, ovacılık üzerinden asker sevk’ ine daha başlamışlardı. Bunun üzerine 28.Fırka ve 36.Fırka tarafından pek çok tedbirler alınmış hatta askerlere gerektiğinde sürgü ile karşı koymaları emri dahi verilmişti. Fakat ne alınan bu tedbirler ne de yapılan mücadeleler Erzincan’ın işgalini engelleyememişti.<br />
8-Erzincan’ın İşgalinden Sonraki Askeri Durum<br />
Erzincan taarruzunda Rus Kafkas Ordusu III.Ordu’yu ağır bir mağlubiyete uğramıştı ve bu mücadele de ordumuz büyük zayiat vermişti. 17 bin Türk askeri Ruslara esir düşer. Erzincan taarruzu ile Türk ordusunun Erzurum’u geri almak planı suya düşmüş ve III.Ordu ve II.Ordu birlikte hareket edemeden Erzincan işgal edilmişti. Diğer yandan Erzincan’ın işgalinden sonra Rus birlikleri Dorsimdeki aşiret mensubu halkı da Türklere karşı isyana teşvik ediyor ve bunları kazanmaya çalışıyordu.<br />
Bu işgalle birlikte artık Rus Kafkas ordusu, Trabzon sahasını genişletebilecek ve Sivas vasıtasıyla Ankara’ya ve Anadolu’nun merkezi dahi tehdit edebilecekti. Ruslar nitekim ileri harekatlarına devamla Anadolu içlerine kadar ilerleyebileceklerdi. Artık Çar Petro’ dan beri sıcak denizlere inme hayallerinin gerçekleşmesi an meselesiydi. Erzincan’ın işgali de Rusların hayalleri için büyük moral kaynağı olmuştur.<br />
Rusların Erzincan taarruzu ile III. ve II.Ordularımızın da müşterek taarruzları sonuçsuz kalmıştı. Artık yapabilecek hiçbir şey kalmamıştı. Ordumuzun morali bozuk, maneviyatı kırıktı. Doğuda Rusların ileri harekatına devamı da başlamak üzereydi. Nitekim 26-27 Temmuz günleri taarruzları başlar. 19 Temmuz günü bu Rus ileri birlikleri IX. ve X. Türk kolorduları tarafından geri püskürtülür. Bu mağlubiyete rağmen Yudaniç, mücadeleyi elde bırakmaz, vakit kaybetmeden kuvvetlerini yeniden toparlamaya çalışır. Nihayetinde 3 Ağustos’ta Ruslar 39.Fırka ile 5.Türkistan Fırkaları taarruza geçerler. Bu muharebeler 9 Ağustos tarihine kadar devam eder.<br />
Yusuf İzzet Paşa ise içinde bulunan bu durum karşısında bazı planlar yapar. Fakat bu planların gerçekleşmesi çok zordu. Birlikler daha muharebeye girmeden hastalık ve firar dolayıyla çok zayıf düşmüşlerdi. Ordunun toplam kuvvetli elli bin kişiyi Erzincan’ın düşmesiyle kırk bin firarı asker Sivas vilayetini doldurmuştu. Cephaneye gönderilen asker, daha yolda iken kaçıyordu. Bu kaçışlarla birlikte birliğin mevcudu kadronun üçte birine düşmüş, köyde kalanlar ise maneviyatlarını kaybetmişlerdi. Buna karşılık Rus Ordusu ise Erzurum batısındaki ilerlemesinde on beş bin ve II.Orduya karşıda yirmi bin insan kaybetmiş buna rağmen Rusya’nın insan kaynağı büyük olduğundan bu zayiatlarını kolayca telafi edebilirdi. Yine Ruslar ordularının durumunu iyileştirmek için etkili planlar yapmıştır. Kış sonunda bile ordunun mevcudu yüz doksan bin muharip dört yüz yetmiş top idi.<br />
9-Rusların, Erzincan’daki Son Taarruz Safhası<br />
Orduların karşılıklı durumları bu şekildeydi. Her iki taraf da mücadeleye devam etmek için hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyordu. Birliklerin asıl kuvvetlerini Oğnut yönünde toplayan II.Ordumuz, taarruza geçer. Bunun üzere Ruslar 4 Ağustos’ta Oğnut istikametinde saldırı yaparak Türk kuvvetlerine darbe indirmek istemişlerdir. Fakat IV.Kafkas kolordusunun çekilmesi ve Türklere takviye kuvvetlerin geleceği hususunda alınan bilgiler, Rusların darbe grupları ve ordu yedeği kurulması işinde acele etmeye mecbur etmişti. Amaçları Türk ordusu tam olarak toplanmadan karşı manevraya geçmişti. 11 Ağustos’ta Ruslar Çanakçı istikametinde Türk cephesini yormaya ve yol kavşağı olan Çolik’ i işgal etmeye karar vermişlerdir. Harekete geçen Dubiski grubu Oğnut-Çelik boyunca Türk mukavemeti ile karşılaştı. 12 Ağustos’ta Türk ordusu Rus cephesini yardılar. Kırıl-Çubuk-Başköy vasıtasıyla Rus ulaşım yolunda tehlikeli yarattılar.<br />
Fakat kesin başarı elde edilememiştir. Ruslar belli bir zaman sadece durdurulmuştu. Fakat Ruslar durumu eski haline döndürmek için 13-18 Ağustos’ta Oğnut bölgesinden ikinci defa karşı taarruzu geçmişlerdir. Fakat bir başarı elde edememiş, netice de her iki tarafta da ilkbahara kadar savunmaya geçmişlerdir.<br />
Fakat 1 Eylül’ e gelindiğinde III. ordunun durumu 9 Ağustos’ taki durumundan daha zayıf hale gelmiş, kaçışlar durdurulamamıştır.  Vahip Paşa, düşmanla arasındaki kuvvet dengesizliğini göz önüne alarak bir plan yapar. Buna göre Erzincan ovasına batıdan ve güney batıdan inen yolları elde tutmaya karar verir. Bu sırada Erzincan ‘ da Ermeni asker ve komitecilerin mezelimleri sürmekteydi.<br />
II. Ordu, Oğnut bölgesinde Rus ordusu tarafından durdurulmuştu. Fakat İzzet Paşa yeni bir taarruz planı yapıyordu. Her iki ordu ile saldırı yapılacaktı. Bu sırada Romanya’ nın savaşa girmesi Yusuf İzzet Paşa’ nın taarruz planlarını suya düşürmüştü. Osmanlı İmparatorluğu bu durumla birlikte Avrupa’ ya birlikler göndermek zorunda kalmıştı. Bundan dolayı Eylül başında yapmayı planladıkları harekat suya düşmüş oluyordu. Sonuçta cephede ne varsa Avrupa cephesine kullanmak üzere geri çekilmişti.<br />
“Erzincan ve çevresi artık Ruslar tarafından işgal edilmişti ve uzun müddette işgal altında kalacaktı. İşgal altında bulunduğu müddet içinde, cephede olaylar tamamen durmamış birtakım gelişen olaylara sahne olmuştu. Bundan sonra Rus ordusunun daha ileriye doğru taarruz harekatı yapmasına imkan yoktu. Zira önünde yakın bir hedef olmadığı gibi, üstelik Sivas yönünde genel bir ilerleme Rus ordusuna pek çok maddi problemler yaratabilirdi. Diğer yandan Rus Kafkas ordusunun harekat  üstünden çok fazla uzaklaşması Rus ordusu açısından stratejik bir tehlike yaratabilirdi. Ruslarda bu tehlikeyi göz önünde bulunduruyor, durumlarını ona göre değerlendiriyorlardı.<br />
Ruslar şehirde kendilerine göre haberleşme ve iletişim imkanlarını düzene koymaya başlamış, Ermeni çeteleri vasıtasıyla köyleri hakimiyeti altın almışlardı. Savaş hukukuna aykırı olmasına rağmen hasta ve mecalsiz Türk esirlerini yol inşaatlarında çalıştırmışlardır.<br />
Yudaniç uzun süren taarruz hareketleri ile III. orduyu saf dışı edip genel bir taarruzda atlama taşı olarak kullanabileceği Bayburt ve Erzincan üslerini ele geçirdikten sonra bölgeden ayrılır, yerine Albay Morel Erzincan’ a tayin edilir. Morel Ermeni asıllı olup bölgede Ermeni çeteleri ile birlikte katliamlar yapacaktır.<br />
Türk ordusu ile ilgili değerlendirme yapan Korsun; sonuç olarak Haziran ve Temmuz aylarında III. ve II. ordular iki defa Rus birliklerini karşısında mağlup oldular böylece Türk komutanlığının macerası planı suya düşmüş oluyordu.  Karusun yapmış olduğu bu açıklamada Türk ordusunun maceracı olarak adlandırılması onun saygısızlığına veriyor ve Türk ordusuna yapmış olduğu mücadelenin vatan savunması olduğunu kendisine hatırlatıyoruz.<br />
Bu konuyla ilgili olarak Alman Generali Guze ise Rusları geri çekilmeye mecbur etmek için toplanmanın bitiminin takiben ordunun bütün kuvvetini kullanması gerekiyordu. Türk ordularının 1916’ daki taarruzlarının başarısız olması, sevk ve idaredeki tedbirlerin noksanlığından değildir. Bu başarısızlığın sebebini Türkiye’ nin dahili zarfında aramak gerekir. Bunlar başka sükunet devam ettiği müddetçe ilk olarak gelen birliklere son kademe gelinceye kadar sancak altında tutabilmeye ne yiyecek durumu ve ne de inzibat keyfiyeti kafi gelmemişti.  açıklamasını yapar.<br />
Bu mücadelelerde Türk ordusu ve komutanları bir takım hata yapmışlarsa da acaba kendisinden katça malzeme ve teçhizat bakımından üstün olan Rus kuvvetlerine karşı daha fazla ne yapabilirdi? Türk ordusu elinden geldiğince işgalci Ruslara karşı en iyi şekilde mücadelesini vermiştir. Artık olayda hata aramak yerine objektif olarak dönemin şartlarını ve içinde bulunan koşulları düşünmek her halde daha yerinde olacaktır.<br />
II. BÖLÜM</p>
<p>C) ERZİNCAN VE ÇEVRESİNDE ERMENİ MEZALİMİ</p>
<p>1-Erzincan Ve Çevresinde Ermeniler</p>
<p>Osmanlı Devletinin ilk kuruluş devresinde Ermeniler çoğunlukla Kilikya’ da ve Doğu Anadolu ile Kafkasya bölgelerinde küçük krallık ve beylikler halinde veya dağınık bir vaziyette, İran, Bizans, Gürcü Selçuklu Devletleri ve diğer küçük devlet ve beyliklerle karışık bir durumda ve bunlara tabi bir şekilde bulunuyorlardı.</p>
<p>İlk dönemlerden itibaren yani Osmanlı Devleti yönetimi altına girmeden evvel ne politik nede sosyal bir örgütlenmeleri yoktu; bölgelerdeki egemen devletler (Bizans vb.) bunları yüzyıl boyunca bir köle gibi çalıştırmışlardır. Onlara bir hak vermeyi düşünmemişler, din ve ekonomik konularındaysa kendileri ile birleşmeleri için devamlı olarak baskı yapmışlardır.  Ermenilerin bu durumuna, kendileri tarafından hiçbir talep vaki olmadan himayesine alan, onlara diğer kuvvetli unsurların bütün hak ve hukukunu sağlayacak devlete en sadık ve en güvenilir bir unsur haline getiren hükümdar, İstanbul’ u fethederek artık bir devlet olmak vasfını kaybetmiş Bizans hakimiyetine son veren ve Orta çağı kapatan Fatih Sultan Mehmet olmuştur.  İstanbul’ a girer girmez, Fatih Sultan Mehmet’ in ilk işi hiçbir tazyik ve zorunluluk mevcut olmamasına rağmen, Sırp Devletin baş prensi olarak asırlarca tatbik edilen din ve vicdan hürriyetine olan inancından dolayı, Rum Patriğini çağırıp kendilerine cemaat olarak en geniş din hürriyetini bahsetmek olmuştur. Fatih Sultan Mehmet aynı hakları tanımakta gecikmemiştir. Anadolu’nun muhtelif yerlerinde Bizans’ ın dini, mezhebi baskıları, Ermenileri bir bölgeden diğerine sürmeleri, onları üçüncü bir sınıf vatandaş olarak kullanan, tahkir eden uygulamaları, diğer taraftan da Bizans’ a karşı mücadelelerinde Osmanlılar zaman zaman Ermenilerden askeri destek görmüşler ve fethedilen yerlerin iskanında sulh ve sükununun temininde ve iktisadi kalkınmasında Ermenilerden faydalanma yoluna gitmişlerdir.  Yine İstanbul’ da bir patrikhane tesis etmiş ve başına da Bursa’ daki Ermeni Patriği Ovakim’ i getirerek Ermenilerin din bakımından yönetimini bu patrikhaneye vermiştir. Fatih Sultan Mehmet’ in bu icraatı ile tarihlerinde ilk defa olarak, Ermenilerin dinlerine, dillerine, örf ve adetlerine serbest olarak sahip oldukları bu haklar nedeniyle bir süre içinde muhtelif yerlerden İstanbul’ a göçler olacaktır.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmet’ ten sonra ki padişahlar döneminde de din, dil, gelenek ve göreneklerinde serbest bırakıldı ve II. Mahmut zamanına kadar din ve sosyal işlerine hiçbir şekilde karışılmadı. Bu yüzdendir ki İstanbul’ a çeşitli bölgelerden gelen Ermeni göçü bu dönemlerde de devam eder. </p>
<p>Burada şunu ifade ettik ki; Romalılar, Persler, Bizanslar zamanında zorunlu göçe tabi tutulup yerlerinden, yurtlarından edilen hatta mezelim yapılan Ermeniler, Osmanlılar zamanında gönüllü olarak göçe, iskana tabi tutulmuşlar ve özellikle İstanbul ve civarına yerleştirilmişlerdir. Öyle ki XIX yy. ‘ la gelindiğinde İstanbul’ daki Ermeni nüfusu 150.000’ e ulaşmış ve o devrede en kalabalık Ermeni nüfusu olan şehir İstanbul olmuştur. Sahip oldukları bu din, dil, milli, iktisadi ve kültürel serbestlik sadece İstanbul’ da değil diğer bölgelerde de geçerliydi. Bu bölgelerden biri de Doğu Anadolu bölgesinde Erzincan içinde aynı şeyi söylemek mümkündü.</p>
<p>Erzincan ve çevresi önceden beri Ermenilerin yaşadığı bölgelerden biri idi.  Fakat çoğunluğu sağlayamadıkları bölgelerden birisidir.  Osmanlı yönetimi içinde diğer gayri Müslimlere olduğu gibi Ermenilere de her türlü müsamaha gösterilmiş, Erzincan ve çevresinde her türlü ticaret ve sosyal hayatlarını rahatlıkla devam ettirebilmeleri için her türlü imkan verilmiştir. kasabalarda sanat ve ticaretle uğraşarak köylerde de çiftçilik yaparak zengin olmuşlar, diğer Müslim olmayan unsurlar gibi askerlik yükümlülüğünden azade oldukları için servetlerini ve nüfuslarını sürekli arttırarak diğer bölgelerde olduğu gibi Erzincan merkez ve kasabalarında müreffeh bir kesin oluşturmuşlardır.</p>
<p>Özellikle Erzincan vilayeti dahilinde en yoğun olduğu yer Armudanlar bucağıydı. Armudanlar Kuruçay ilçesine bağlı ve “Milletin Kurtuluşu” adına kötülükler yapan Ermeni eşkıya çetelerinin genellikle karargah yaptıkları Divriği ilçesine bağlı Pingan köyüne yakındı.  Mektup ve kiliselerin tesiriyle Türkleri düşman olarak telakki eden ihtilalciler, “Armudanlar” ı faaliyetleri için çok musait bir zemin olarak görmekteydiler. </p>
<p>İlk önce Aharon adında bir dava vekilinin öldürmekle işe başlamışlardı. Efendi, Çıkmaz Yola gidilmemesini, “beylik fikrini”nin terk edilmesini söylediği için, hain sayılmış, komite tarafından idama mahkum edilmişti.  Komitenin Kararını İlbis oğulları yerine getirmiştir. Bunlar büyük Armudan halkında üç komiteciydi. Fedailer defterine ilk önce yazılmış olmakla övünen insanlardır. Her zaman bu ihtilalciler okul ve kilise aracılıyla faaliyetlerine devam ettiler ve alanlarında yıllarca düşüncelerini işlediler. Bu düşüncelerini iktisadi bakımdan güçlendikleri ve Osmanlı Devletinin zayıfladıkları dönemlerden itibaren su yüzüne çıkarıp, katliamlarda bulunmaya başlamışlardır. </p>
<p>Tarihin her devrinde, kendileri için bir şan ve şeref sayfası bulmak isteyen, eski bir uygarlığın varisi olduğunu iddia eden Ermenilerin bu halleri; muhtemel ki şairane birer eğlenceden başka bir şey olmayacaktı. Ama Avrupa okullarında aldıkları zehirli fikirlerle, esrarengiz manastırların sesiz duvarları arasında milliyet duygularını büyütmeye çalışan papazların aşıladıkları duygularla büsbütün seven bir hale gelen istekleri için kuvvet ve şiddet kullanmak, kan dökme yollarını açtı. Özellikle bulundukları bölgede belli bir güce ulaştıktan sonra bu hayallerini gerçekleştirme peşine düştüler. </p>
<p>Nitekim öteden beri Erzincan merkez, ve beraberinde esnaf ticaretle uğraşırken, köylerinde çiftçilik yaparak zengin hale gelmişlerdir. Zamanla şehirde bir çok işin ehli olup, işleri kendi tekeline almışlardır. Erzincan yöresindeki bir çok Ermeni, çelikten bir çok yapma, gümüş işlemeciliği ve bu madenlerden küçük hediyelik eşyalar yapma gibi işleri rahatlıkla yapıp zamanla zenginleşmişlerdir.  Sahip oldukları bu iktisadi rahatlığın yanında dini eğitim ve kültürel faaliyetlerini de rahatlıkla yapabilmişlerdir. </p>
<p>Eğitimin XIX. y.y.’da fazla gelişmediği, Erzincan Sancağında az sayıda Müslüman öğrencinin okuduğu 55 medrese, 180 öğrencinin öğrenim gördüğü 1 askeri Rüştiye ve 119 İlkokulun bulunduğu bölgede Tebça-i Lehanene-e, azınlık / cema kabul edilen Ermenilerin nüfusu ancak %17’sine meydana getirmelerine karşı kendileri için Türkler tarafından, 800 erkek öğrencinin okuduğu ve 12 öğretmenin ders verdiği 5,350 kız öğrencinin ve 4 öğretmenin ders verdiği 3 kız okulu temin edilmiştir.  Erzincan’ın bir çok kazasında da rahat bir şekilde eğitimlerini görmek için okulları mevcut olup, Kuruçay Kazasında 8 Ermeni okulu, Kemah kazasında 8 okulları vardı.</p>
<p>1901-1902 yıllarında İstanbul Ermeni Patrikhanesini resmi istatistiği adıyla Osmanlı devletindeki Ermeni okul, talebe ve öğretmen sayısını Dr. Kevork K. Bayhdjianın vermiş olduğu bilgiye göre; Erzincan 22 Ermeni okulu, 1389 Erkek öğrenci, 4785 kız öğrenci, 63 öğretmen, Kemah ilçesinde 13 Ermeni okulu, 646 erkek öğrenci, 28 kız öğrenci, 16 öğretmen, Tercan ilçesinde 12 Ermeni okulu, 485 erkek öğrenci, 3 öğretmenin olduğu belirtilmiştir.<br />
Sadece eğitimle değil dini bakımdan da büyük bir hoş görüye ve imtiyaza sahip olmuşlardır. Ermenileri din hüviyeti ile vicdan hürriyetine kesinlikle karışılmayıp, ırk ve dini bakımdan kendileri ile aynı derecede görmüşlerdir. Tarihlerinde hiçbir devlet ve millette görmedikleri din ve vicdan hürriyeti Osmanlı dan görmüşlerdir. Zaman zaman Gregoriyan Ermenilerle Katolik ve Ortadoks Ermeniler arasında görülen husumet ve mücadele olmasına karşı Müslüman Türklerle böyle bir husumet görülmemiştir.</p>
<p>Erzincan ve yörelerinde de rahatlıkla dinlerini yaşayabildiklerini ve ibadetlerini yapabileceklerini kilise ve manastırlara sahip idiler. Rahat bir şekilde ibadetlerini yaptıkları bu kilise ve manastırlar Erzincan’ da çeşitli tarihlerde meydana gelen depremlerden dolayı yıkılmasına rağmen hala bu yıkıntıların izleri görülmektedir. Bunlardan biri Kemah kazasında olup, diğeri de daha bilgin bir şekilde görülen, Kuruçay kazasında Çörencil denen bir köyün doğusunda ve köye 4 km uzaklıkta “Kapıkayısı” adıyla anılan yerde iki kargir duvardan ibaret olan harabenin köyün yaşlıları tarafından Ermeni kilisesi olduğu, 5-6 yüzyıldan önce yapıldığı ve bir keşiş tarafından idare edildiğini “Karabas” dedikleri bu kesişin burada yaşadığı anlatılıyor.  yine bu bölgeye yakın olan Hasanova köyünde ise Paskalya günlerinde toplanır, o kilise harabesinde hem ibadet ettikleri ve hem de oyunlar ve eğlenceler düzenledikleri yer olmuştur. Yine Ermenilere meskun olan Mitini, Germili, Mahmutlu, Güllüce ve Hancıçifliği köylerinde ise aynı şekilde bütün iktisadi, dini işlerini fakat bir şekilde yerine getiriyorlardı.</p>
<p>XIX: yüzyıl ortalarına kadar 500 sene devletin en güvenilir unsurlarından birisi idiler. Devletle olan münasebetleri yanında beraber yaşadıkları Türklerle münasebetleri de son derece iyidi. Türklerin örf, adet ve ananelerini Türkler gibi benimsemiş olup, bir çoğu Türk mektebine gider, kiliselerde ayinlerinde bile ekseriye Türkçe yaparlardı. </p>
<p>Osmanlı topraklarında sosya, ekonomik, dini, siyasi, idari ve kültürel hürriyetlere sahip olan ve memleketin hiçbir vilayetinde yeterli nüfus çoğunluğuna sahip bulunmayan Ermenileri bir ayaklanmaya sevk edecek, yönetimden gelen herhangi bir baskı mevcut değildir. Bu gerçeklere rağmen bir isyan çıkarmak maceraya atılmak demekti. Böyle olduğu halde İngiltere ve Rusya kendi çıkarlarını ön plana alıp bu toplulukları  isyana teşvik etmişlerdir. Ermenilerin isyan etmeleri için onların politik düşüncelerini, direnme ve isyanlarını propagandalarıyla; silah, cephane ve savaş malzemesi gibi maddi yardımlarıyla desteklemişlerdir.  Nitekim sonuçta gerek patrikhaneye bağlı cemaat okullarında ve gerek misyonerlerin açmış olduğu kolejlerde Ermeni gençleri Fransız devriminin milliyet ilkesi ile tanıştırılır, aynı sınıflarda kendilerine Ermenistan coğrafyası ve yüceleştirilmiş edebiyatı ve efsaneleştirilmiş tarihleri öğretilir. Yine bu okullarda okutulan kitaplarda büyük bir Türk düşmanlığı ortaya konulur.  Böylece Osmanlı İmparatorluğunda bir Ermeni sorunu meydana getirilir, fikri olarak büyük bir Türk düşmanlığı aşılanan bu bilinçsiz toplum bundan sonra ikinci bir safhaya geçerek büyük devletlerin emellerine daha ulaşmaları için isyan ve bulundukları özellikle Doğu Anadolu bölgesinde köy, kasaba ve şehirlerde Müslümanlara karşı mezelimde bulunurlar.</p>
<p>İşte bir taraftan Ermeni kilisesinin bir taraftan Avrupa büyük devletlerince desteklenen misyonerlerin faaliyetleri sonunda Anadolu’ da isyan tohumları ekilmiş ve kurulan komiteler de bütün güçleri ile bunu yeşertmeye çalışmışlardı. Nitekim 1880 yıllarından itibaren doğu vilayetlerinden gelen haberler Ermeniler arasında bir kıpırdamanın başlamak üzere olduğu görülür. </p>
<p>I.Dünya Savaşı sonuna kadar sürecek olan ilk siyasi Ermeni isyanı Erzurum da 1890 tarihinde görülür. Bu tarihten itibaren ülkenin bir çok yerinde bu isyanlar patlak verir. Bu bölgelerden biri de Erzincan şehridir. Erzincan şehrinde Ermeni faaliyetleri Aharon adında bir dava vekilinin öldürülmesiyle başlanılır. Fakat kısa sürede bu olay kapatılır. Ama Ermeniler okul ve kilise aracılığıyla gizliden gizliye faaliyetlerini sürdürür ve işlerler. Nihayet 1891 tarihinde Müsir Zeki Paşanın kardeşi Kuruçay Kaymakamı Ahmet bey bölgede Ermeni faaliyetlerinin farkına varır.  Ermeniler gizli bir örgüt aracılığıyla Erzincan ve civarında faaliyetlerini sürdürmektedirler. Bunun anlaşılması üzerine Armudan köyünden Muşik oğlu Ömer Ağayı gerçeği araştırmakla görevlendirilmiştir. Fakat Ömer ağa görevini yerine getirmeden, önemli vazifesi Ermeniler tarafından anlaşıldığından Büyük Armudan köyünde Agik oğlu Kapril’ in evinde düzenlenen ziyafette fedailer tarafından korkunç bir şekilde öldürülür. Cesedi de evinin bacasının yanına getirilip üzerine gazyağı dökülerek yakıldı. </p>
<p>Ermeni ihtilalcinin bu politikası, onların imhakar maksatlarını daha açık bir şekilde ortaya çıkarmıştır. Ahmet bey bu öldürme olayından sonra geri çekilmeden meselenin üzerine gitmiş ve yaptığı tahkikat sonucunda Ilbız oğulları ile etrafındakilerini yakalayıp mahkemeye vermişse de kişiye mahkum olan kişiler meşrutiyetin ilanı üzerine hapishaneden çıkmışlardır.</p>
<p>İsyan belirtileri açıkça ortaya çıkınca liva merkezinde, yeni Erzincan’ da çalışma yoğunlaştı, doğal olarak ilgilenmeye başlandı. Ancak hükümetin dikkati arttıkça, Ermenilerin hali tavrı değişiyor, zabıta ne kadar uyanık davranıyorsa onların da düşmanlığı o ölçüde artıyordu. Hele gençlerin İslamlara karşı takındıkları tutum büsbütün sert, kırıcı, düşmancaydı.</p>
<p>Bu sırada Ermeni fedailerinden Rupen adında bir,sahış ortaya çıktı. Kemah’ a bağlı Görni köyünün üst tarafındaki yüksek ve sarp dağda oturan Çanlı manastır-ı başına topladığı yüzsüzler, alçaklarla birlikte bir karargah edindi ve Türklere sarkıntılığa başladı.<br />
1894 yılında görevli olarak Malatya’ ya gitmekte olan askeri kaymakamlardan Raşit beyin yolunu keserek ve savunmada bulunan emrindeki çavuşu öldürerek, Raşit beyi dağa kaldırmış, biçareye dağ başında akla hayale gelmez hareketler yapılmıştı. Ağa adında bir adamcağız öğrendiğinde bu duruma dayanamayarak Rupen çetesiyle çarpışmaya girişmiş ve olaydan haberdar olan hükümetin girişiyle olay yerine yetişen asker de Çanlı manastırı ablukaya alarak Raşit beyi kurtarmış, çetenin de hepsini yakalamıştır. Rupen adındaki çeteci reisi yakalanıp Erzincan’ a götürülerek idam edilir. </p>
<p>Ancak bu idam Ermenileri amaçlarından ayırmamış, tersine hınç ve kinlerini arttırmıştır. Raşit beyi kurtaran ağa, Erzincan’ dan bir Ermeni dostunun aldatması sonuncunda bir Ermeni’ nin evinde öldürülür.</p>
<p>Artık bundan sonra Ermeni iltilakçilerinin Erzincan’ daki çalışmaları kontrol altında tutulmaya çalışılmışsa da devletin sıkı yönetimine rağmen Ermeniler faaliyetlerini arttırmaktan çekinmemişler, bundan sonra sırf Erzincan’ da değil ülkenin bir çok yerinde isyan çıkartırlar. Erzincan’ da çıkarmış oldukları korkunç bir ihtilal de 1985 yılı Ekim ayında meydana get6irmişlerdir. Ali Kemali olayı şöyle anlatmıştır;</p>
<p>“1895 senesi Taşcin-i evvelinin dokuzuncu pazartesi günüydü. O gün Erzincan’ ın haftalık pazarına rastlıyordu ve Pazar çok kalabalıktı. Halkın en fazla toplu bulunduğu Buğday Meydanında birden bire bir silah patladı. Silah sesi esasen endişeli olan halkı, heyecana düşürdü. Herkes sığınacak yer ararken birkaç el silah daha atıldı. Artık kıyım başladı.”</p>
<p>Mutasarrıf Namık Bey hemen askeri makamlara başvurarak kuvvet istemişti. Askeri müfrezeler sokak başlarını tutarak İslamların Ermeni mahallelerine girmelerini önleyecek kıyımın daha sürekli ve korkunç olmasının önüne geçmişlerdir. Öbür yandan Namık bey İslam ileri gelenlerini Ermeni ileri gelenlerini ve Ermeni piskoposunu yanına çağırarak nasihatte bulunmuş komiteciliğin zararlarını ve bir bayrak altında yaşamakta olduklarını Müslümanların dostluklarını, iyilik severliklerini açık olduğundan, onlarla aynı düşünecek olarak yaşamaları gerektiğini anlatmış ve aralarını bulmuştur.</p>
<p>Ermeniler her yerde olduğu gibi Erzincan olayını da Türklere yüklemekten geri kalmadılar. Ama bu yavuz hırsızlıklarına rağmen tarihi değiştirmeyi başaramadılar. Bu olaylar nedeniyle Türkleri ne kadar vahşetle suçlarla suçlasınlar ancak bir şey denilebilir ki her yerde olaylara neden olanlar Ermenilerdir. </p>
<p>Bu olaydan sora da Ermeniler faaliyetleri durmamıştır. Asıl idealleri Ermenilere yeni ve özerk bir idare sağlamak olan Hınçak ve Taşnak cemiyetlerini Erzincan’ daki Ermeniler üzerinde etkili oldular. Meşrutiyetin ilanından sonra da iyice faaliyetlerini sürdüren Ermeniler, Birinci Dünya Savaşıyla birlikte Doğuda bir Ermeni devleti kurma hayalleri için katliamlarına devam ederler. </p>
<p>2-I. Dünya Savaşı İle Birlikte Erzincan Ve Çevresinde Ermeni Teşkilatlanmaları Ve Yaptıkları Mezalimler</p>
<p>1-Erzincan Ve Çevresinde Ermeni Teşkilatlanması</p>
<p>a)Birinci Dünya Savaşından Önceki Teşkilatlanma</p>
<p>Ermeniler aileleriyle birlikte Sibirya’ da, Kafkasya’ da siyasi suçlu adı altında ezilip yok edilirken, Türkiye’ dekiler hükümetin gözü önünde açıkça milli meclislerinde tam bir serbestlik içinde görüşmek patrikhanelerini, okullarını ve öğretmenlerini sürdürmek, öğretmen ve ruhani başkanların istedikleri gibi tayin etmek haklarına sahip olacaklardır.</p>
<p>Fakat yine de sahip oldukları bu geniş haklara rağmen Osmanlı devletinin zayıfladığı dönemlerde önce İngiltere’ nin çıkarları doğrultusunda hareket ederler ve Rusya’ nın Anadolu’ ya ve Irak’ a inmesini engellemek için İngiltere tarafından bu bölgelerde bir tampon kurulacağı saftasatısıyla kandırırlar. Bu gelişmeler Rusya’ nın işine gelmediğinden Osmanlı devletinin tarafını tutarlar. Rusya’ da aynı zamanda Doğu Anadolu’ da bir Ermeni devletinin kurulması için yeterli bir çoğunluğa sahip olmadığını savunurlar.fakat daha sonra Rusya ile İngilizler anlaşınca Rusya Ermenilere’ e dönerek bu bölgelerde Ermenileri kışkırtarak bir devlet kuracağı sözünü verirler.  İşte sürekli büyük devletler tarafından piyon olarak kullanılmasından ders almayıp I. Dünya Savaşında Rusya için teşkilatlanmış ve bu bölgelerde çeşitli yöntemlerle yeni zar kullanarak halkı genel isyan yoluyla Türk hükümetin karşı savaşa sokmak, propaganda, terör yoluyla hareket ediyorlardı. </p>
<p>İşte Osmanlı Devletinin Balkan savaşlarında acı bir mağlubiyete uğraması ve ardından da meydana gelen gelişmeler. Osmanlı devletinin savaşa  gireceği ve başarı sağlayamayacağı Ermeniler tarafından görülmesi Ermeni istiklali için büyük bir fırsat olarak görülür ve bulundukları bölgede Rusya’ ya yardım için bazı faaliyetlere girerler.</p>
<p>1914 Haziran’ ında Erzurum’ da Taşnaksutyun kongresi toplanmıştır.  Kongre Erzurum’ da gayet sakin bir ortamda yapılır.  Kongreye doğu ve batı bölgelerinde oturan toplam 30 Ermeni delegesi gelip katılmışlardır. Kongrede Osmanlı ittihak ve terakki hükümetinin ıslahat hareketlerinin göstermelik olduğu bundan dolayı muhalefette kalınarak faaliyetlerine devam edilecektir şeklinde karar alırlar.  Türkiye’ deki şubelerinin hepsine şu talimatı verirler;</p>
<p>“Rus ordusu sınırdan ilerler ve Osmanlı askeri çekilirse her taraftan birden eldeki vasıtalarla baş kaldırılacak, binalar ve resmi binalar bombalanacak, yakılacak,, hükümet kuvvetleri içeride oyalanacak sabotajlar düzenlenecek, aksine Osmanlı ordusu taarruza geçerek Ermeni askerleri Ruslara katılacak ve silah altına alınanlar kıtalarından kaçarak Türk silahlı kuvvetlerinin geri teşkillerine zarar vermek ve memleket içinde çeşitli olay çıkarmak için çetelere teşkil edecek”  şeklinde bir karar gönderilir. Ermeniler bu talimata göre daha erken faaliyete geçmişlerdir.</p>
<p>Nitekim seferberlik ilanıyla birlikte, bir çok Ermeni silahlarıyla birlikte Rus ordusuna katılmışlardır. Buna benzer olaylar ise Erzincan sancağında meydana gelmiştir.</p>
<p>Burada seferberliğin ilanı ile Müslüman halk toptan askerlik şubelerine baş vururken bir çok Ermeni evlerine gizlenerek kendilerini dış ülkelere çıkmış gösterdikleri gibi  silahlarıyla silah altına alınan Ermeni eratı da silah ve cephaneleriyle Rusya’ ya firar ederek gönüllü olaylara ve çetelere katılmışlardır.  Piskoposlukta boş durmayıp, patrikhanenin rızası ve teşvikiyle para bedeli olarak kırküç lirayı vermek isteyenlerden bu paranın yarısını alarak bunlara “Diyakos” unvanını vermiştir. Taş oyuklarına, duvar kalıntılarına kilise ismini vererek, bir çok Ermeni’ yi bu kiliselerin rahip ve mustehdemi sıfatıyla askerlikten kurtarmaya çalışmıştır. Nakliye vasıtaları ve harp vergileri hususunda her türlü hileye başvurarak Osmanlı ordusunu vasıta sıkıntısıyla karşı karşıya bırakmışlardır. Halkın moralini bozmak için bizim ve müttefiklerimizin başarısız olduğunu ve düşmanlarımızın başarılarını propaganda etmişler ve düşmanlarımızın zaferi için kiliselerde dua etmişlerdir.  Hatta Erzincan’ da Taşnaksütyan şubesi üyelerini Osmanlı ve Rus olarak ayırdıkları iki horozu dövüştürerek Rus addettikleri horozun mağlubiyetine son derece üzüldükleri halkın kendi ağzından işitilmiştir.</p>
<p>Erzincan’ da komitecilerin ve kilise papazlarının teşvikiyle Erzincan’ daki Ermeniler yıllık yiyecek ve giyecek ile silahlarını kilise, evlere ve metruk yerlere saklamışlar ve kiliselerde Osmanlılar ve müttefikleri aleyhinde propagandaya başlamışlardır. Bunların büyük bir kısmı sonradan yapılan aramalarla ortaya çıkar. </p>
<p>Ermenilerin kendi aralarında kendi çabaları ile silahlanmalarının yanında harp arifesinde Rusya’ nın Doğu Anadolu Ermenilerden çeteler teşkil etmek için soktuğu silahlarla Osmanlı Doğu vilayetlerinde Ermenilerin yaşadıkları yerler silah depoları haline getirilmiştir. </p>
<p>Bütün bu pasif direnişinin yanında seferberlikle birlikte Beyazıt ve bir çok yerde olduğu gibi Erzincan Ermeniler’in dörteüçü de Rus ordularına silahlarıyla katılmış, askere alınanlarda ve geri hizmette çalışanlarda firar ederek çeteler kurmuşlar, cepheden dönen askerlere, yaşlılara, kadın ve çocuklara saldırmışlar  bazıları da Rus komuta ve tümenlerini komuta edip, kurmay başkanı bile olanları vardı.  Rusya’ nın özellikle bunu yapması Ermeniler’ in bölgeyi iyi tanımalarındandır.</p>
<p>b)Erzincan Mütarekesinden Sonraki Teşkilatlanmalar</p>
<p>Erzincan ve çevresinde en büyük amir çok eski Ermeni komiteccilerinden Sivaslı Murat adında biriydi. Murat bir Gürcü hükümet memuru olup, Erzincan’ a yerleşmişti. Yanında belediye reisi olarak Yusuf efendi isminde bir Müslüman bulundurmaktaydı. Erzincan ve çevresindeki bütün faaliyetleri onun tarafından tertip edilmiştir. </p>
<p>Taşnak reislerinden Murat’ ın emri altında bin kadar Ermeni gönüllüsünün mevcut olduğu söyleniyordu. Fakat 2. Kafkas fırkası kumandanı mirliva Şevki Paşanın 30 Ocak tarihli raporunda ise; Erzincan’ da Murat paşanın komutasında üçbin kadar Ermeni’nin olduğu belirtilmiştir. Bunlar arasında Gürcü olmayıp muntazam bir teşkilata sahip değildiler. Burada bulunan birliklerden üçyüz kadarı Rus Ermeni’si geri kalanı Osmanlı Ermeni’ siydi. Hatta Rusya’ dan üç tabur daha getirileceği söyleniyordu.  Bu arada Erzincan’ da yüz kadar da Ermeni ailesi bulunuyordu. Bunlar Ermeni mahallerinde ikamet etmekteydi. </p>
<p>Gürcülerle Ermeniler arasında geçici bir ittifakın olduğu alınan haberler arasındaydı. Hatta Osmanlı Devleti eski sınırını muhafaza ile yetinirlerse Gürcülerin hiç.bir teşebbüste bulunmayacakları ve sınırı isterlerse her ne pahasına olursa olsun müdafaaya da girişecekleri bilinmekteydi. İspece’ deki mütareke komisyonu Rus üyeleri ile yapılan haberleşmede Rus üyeleri Erzurum ve çevresine gitmek üzere bir Ermeni kolordusunun oluşturulduğunu ve Gürcülerin de teşkilat yaptıklarını haber vermişlerdir. Bu teşkilatlara Ruslar da silah ve cephane yardımı yapmışlardır. Ruslar Erzincan’ daki Ermenilere yedi cebel topu, beş mitralyüz otuzbeş sandık cephane bırakmışlardır. Rus askeri bölgeden çekildikten sonra Erzincan’ da da olan silah ve cephanesini, idare ve iaşesini Murat’ a bırakmışlardı. Erzincan kalesinde Ruslar’ dan kalma erzak Rus ordusunun çekilmesinden sonra kilise meydanına getirilmiş ve meydandaki dört büyük ambarda biriktirilmiştir. Ayrıca şehirdeki bütün Ermeni evlerinde bol ve çeşitli erzakta vardı. Ermeniler ekmeklerini evlerde ve kendi mahallelerindeki fırınlarda pişirip, bu fırınların dışında başka hiçbir tarafta fırının işletilmesine izin vermemişlerdir.</p>
<p>Ermeniler sadece Erzincan’ da değil çevre ilçelerde de teşkilatlarını yayarak planlı bir şekilde dağılmışlardı. Erzincan’ da yüz kadar Ermeni ailesi vardı. Bunlar Ermeni mahallesinde oturmakta ve kilise meydanında daima iki yüz kadar toplu asker bulundurmaktaydılar. Ayrıca Mamahatun da ikiyüz Surperen hanında otuz asker bulunduruyorlardı. Hacı Vahid Bey çiftliğinde ise üçyüz kadar Ermeni vardı. Sansa boğazında Avram adında bir Ermeni iki askerle birlikte erzakların muhafızlığı yapıyordu.</p>
<p>Ermenilerin silah ve malzemeleri Ruslarda kaldığı için uzun süre idare edecek durumda idiler. Sansa boğazında beş top, Erzincan içinde iki topları bulunmakta ayrıca makinalı tüfeklerinin olduğu da tespit edilmiştir. 30 Ocak 1918’ de 36. Kafkas fırkası cephesine iltica eden Erzincan’ ın kuzey batısındaki Kurtgözü ve Gezeler köyleri muhtarlarının  ifadelerine göre Ermeniler’ in Erzincan’ da mevcut üç toplarından başka Harbiye kışlası onda da iki topları daha olduğu ve Erzincan’ da beşyüzden fazla Ermenilerin o0lmadığı haber alınmıştır.</p>
<p>Bunlardan başka Erzincan civarında Polathane’ de toplanan Ermeni, Rum ve Gürcü çetelerine Rusların silah verdikleri, parta ile top ve makinalı tüfek sattıkları, bu top ve makinaların Müslüman çetelere karşı Polathane civarına tayin edildiği Ardua, Trabzon yolundan Trabzon’ a doğru nakliyenin devam ettiği ve Ziganadaki erzağın Rumlara satıldığı da bilinmekteydi.</p>
<p>Kurt köyü Gazeler deki Kırmo Yusuf tarafından I. Kafkas kolordusu komutanı Kazım Karabekir’ e verilen mektup Erzincan ve çevresindeki Ermeni teşkilatını en ince ayrıntılarına kadar anlatmaktadır. Mektup şöyledir :</p>
<p>“III. Ordu Komutanlığına,<br />
Erzincan’ da dört beş aylık her hususta bir alayı idare edecek erzak ve gerekse hayvanat iadesi bulunabilir. Ermeni askerleri arasında Rus ferdi yoktur. Üçyüz kadar Ermeni askeri Hacı Vahid Beyin hanında bulunuyor. Birazda kışlalar ve kırklar tepelerinde vardır. Yirmi kişi kadar pErastik karyesinde bulunuyor. Kalanı da kasabada bulunuyor. Rusya askeri gittikten sonra Erzincan’ da olan silah ve cephanesini idare ve iaşesini kamilen Murat’ a teslim eylemişlerdir. Kendilerinden rivayet engiz emriyle bize terk edilmiştir. Sivas’ a kadar bize mülk verilmiştir. şimdi ise aynen Erzincan’ da bir hükümet teşkil etmiştir. Yetmiş kadar Rus jandarması yazılmıştır.burada bulunan kuvvetleri ise yüz kadar Rus Ermeni’si dahi bizim Osmanlı içerisinde bulunan Ermenilerdir. Talimgahı kilise meydanında olup burada taze çocukları talim ettiriyorlar. Fabrikaları ve bir çok mühimmatları da saklanan yerlerden Rus gittikten sonra Ermeniler tarafından çıkarılmıştır.</p>
<p>“Şimdi Murat güya kendine melik olmuş gibi Kürtlere buradan Van’ a kadar mülk bahsediyor. Beraber müşterek bir müşavfak olalım diyor. Kürtler ise asla kabul etmedikleri doğrudan doğruya kalplerinden anlaşılmaktadır. Kürtlerin intizamlarından biraz noksanlıkları vardı. Murat’ a Karagöz oyunu çıkarıyorlar. Ahaliye ve Kürtlere karşı da Rusya’ dan bizim üç tabur Ermeni askeri gelecek diyorlarsa da burada bulunan Rusya Ermenileri sipikür yoluyla içeriye biraz daha geriye gidiyorlar. Bizim için Kemah’ tan Halil Ağa Hanına kadar Erzincan’ ın güney tarafında hiç mani yoktur, gittim gördüm. Tilek’ e kadar gitmek arzusundaydım. Ellerinizde4n öperim.”<br />
                                                            Kürt Köyü Güzelerde Bulunan<br />
                                                                    Kırmo Yusuf<br />
Alınan bütün bu bilgileri birleştirecek olursak Erzincan’ da Ermeni birliklerinin başında kumandan bulundurmamakla birlikte çete reisi Murat’ ın emri altında bulunuyor ve ona itaat ediyorlardı. 15 Ocak 1918 Ermeni orduları oluşturmak amacıyla Erzincan’ a Moral ,isminde bir İngiliz generali gelmişti. Bu İngiliz generalinin çabasıyla 31 Ocak 1918’ de Erzincan’ da Müslümanlara karşı umumi katliam başlamıştır.</p>
<p>General katliamdan önce de şehirdeki hareketlerinde planlı olarak davranmışlar, bölge halkına bir takım yalanlar söyleyerek maneviyatlarını kırmak için çaba göstermişlerdi. Yine 18 Ocak 1918’ de aslen Fransız olan bir erkanı harbiye miralayı da mevki kumandanı adıyla Erzincan’ a gelmiştir. Ayrıca şehirde çevre halkın şikayetlerini dinlemek amacıyla ayrı ayrı Ermeni Müslümanlar ve Rus komiteleri burulmuş ve bunlar Müslümanlar Ermeniler arasında çıkabilecek herhangi bir anlaşmazlığı çözmekle görevlendirilmiştir. </p>
<p>Erzincan’ ın işgalinde ele geçen Rus birliklerine ait belgelerin içinde Murat tarafından Erzincan Ermeni’si müfrezesine verilmiş bir emir bulunmuştu. 19 Ocak 1918 tarihli bu emirde Erzincan’ daki Ermeni müfrezesi hakkında tafsilatlı bilgiler elde edilmişti. Bu bilgilere göre </p>
<p>19 Aralık 1917’ de oluşturulan bölük, 1 Ocak 1918’ de üç Ermeni gönüllü bölüğüne ayrılmıştı. Bu bölüklere kumandan olarak Kafkas cephesinden üsteğmen Milikyan tayin edilmiştir.</p>
<p>20 Aralık 1917’ de Mitralyüz bölüğü oluşturulmuştur. Bu bölüğe kumandan olarak 3. Türkistan alayına mensup bir yüzbaşı vekili tayin edilmişti.</p>
<p>2 Aralık 1917’ de Rem müfrezesi oluşturulmuştu. Buna yüzbaşı Kakin tayin olunmuştur. </p>
<p>8 Aralık 1917’ de süvari müfrezesi oluşturulmuştu. Kumandanlığına zabit vekili Ermeni Mebusu tayin edilmişti. Teğmen Alabanko zabit vekili Agap , Sono, 3. Kafkas alayından zabit vekili Metuf Kömüryan ise Fenn müfrezesinde istihdam edilecekti. Bu müfrezeye yaver olarak Ermeni zabıtı Yabav tayin edilmiştir. Daha sonra alınan bu habere göre; I. Erzurum Ermeni alayının da Erzincan’ a hareket edeceği öğrenilmiştir. Erzincan müfrezesinin kumandanı ise Miralay Morel idi.</p>
<p>Ermeniler bölgede aha etkili olabilmek için Erzincan ve çevresindeki yerli halkı bölmek amacıyla bir Türk – Kürt sorunu çıkarmaya çalışmışlarsa da Kürt halkını Türk halkının yanında yer almasından dolayı bunu uygulayamamışlardır.</p>
<p>2-Erzincan’ Da Ermeni Çete Faaliyetleri Ve Yaptıkları Mezalimler</p>
<p>a)Seferberliğin İlanından Sonraki Faaliyetler </p>
<p>13 Temmuz 1916 senesinde Erzincan ve yöresi Rus askeri idaresi altında tutulmuştur.istilacı güç olan Rusya’ ya istila ettiği yerlerin daimi sahibi olma niyetinde olduğu için, sivil halka karşı zulmetmeye yeltenmeyip, zemine göre bunu dolaylı şekillerde yapmak ister. İşte Erzincan ve diğer bazı Anadolu şehirlerinde büyük göçlerin maşa olarak kullandığı katliam aleti Ermenilerdir. Büyük millet olmamak ve sadece azınlık milliyetçiliğinin hırsıyla hareket ettikleri için de bu kitle efendilerini dahi şaşırtacak kadar adi ve iğrenç hareket edeceklerdir. </p>
<p>Seferberlik ilanından sonra Ermeniler, Erzincan’ da kendilerini en az bir sene idare edecek erzak ve kısım zaruri ihtiyaç maddelerini seferberlik ilan edilir edilme hazırlamışlar, bunları kuyulara evlerde kapıları sıvanmış kiler ve odalara depo etmişlerdir. Bu hareketleriyle Osmanlı devletini sıkıntıya sokmak ve ileri harekatta bulunan Ruslara yiyecek ve malzeme desteğinde bulunma gibi haince davranışlar içinde bulunmuşlardır. Seferberliğin ilanı ile birlikte bölgede Ermeni zulmü iyice artmıştır. Hatta seferberlik üzerine Erzincan Ermenilerinin dörtte üçü, İran ve Rus sınırlarından geçerek Rusya’ ya kaçtılar. Nizamiye ve amele taburlarına alınanlar kaçarak yollarda rastladıkları hasta ve tebdil havalı Müslüman erlere saldırmışlardır.  Köylerinde erkeksiz kalan İslam kadınlarıyla, çocuklar da tehdit edilerek arazilerine çıkartılmıyordu. </p>
<p>1914 yılının Kasım ayında Kemah’ ın garni köyü yakınlarındaki Çanlı Vank Manastırında komiteciler toplanarak isyan planları yaptılar.  Bu planlara göre Erzincan’ a bağlı nahiyelerde geceleri silahlanarak Müslüman evlerine saldıracak halkı katle başlayacaklardı.  Aradan çok zaman geçmeden azgın bir komiteci olan ve bu yüzden Kemah’a atanan Kemah piskoposu başına topladığı fedailerle İslamlara çok yıkım yaptı. Sonunda Çanlı manastırına çekilip karargah kurarak bir süre dayandıktan sonra çarpışma sırasında öldürüldü. Fakat komiteciler geceleri Müslüman evlerine girerek Masum kadın ve çocukları öldürmüşlerdir. Bu gibi olayların cereyan ettiği çeşitli yerlerde yapılan aramalar da binlerce silah ve bomba ele geçirilmişti.</p>
<p>Yapılan aramalarda Erzincan piskoposluğu ile bazı evlerin mahzenlerinde bine aşkın kaçak yakalanmış ve bu kaçakların korunması ve ihtiyaçlarını Ermeni piskoposu tarafından temin edilmiştir. Hükümetin silah araması yapacağı duyumu üzerine Ermeniler ellerindeki silahları Fırat nehrine atmışlardır.  1913 yılında bomba patlamalarıyla ünlü olan Erzincan’ ın Kayseri’ de olduğu gibi şehir komitelerce bomba deposu haline getirilmiş, bu bombaların kiliselere gömülerek saklandığı haberi alınmıştır. Surp Azap kilisesinde müteselsilen gömülerek saklanan bombalardan biri patlayınca diğerleri intilak etmiş ve isyanlarda kiliselerin yaptıkları faaliyetler ortaya çıkmıştır.  Bundan sonraki suikastlar memur ve askerlerin gözü önünde kurşunlanması olayları basit birer olay haline gelmiştir. Evlerde hazırlık yapıldığı, gizli yollar, mazgallar, delkler, evleri birbirine bağlayan yer altı dehlizleri yapıldığı haber alınmıştır.  Erzincan ve Zercan arasında önemli bir yol olan Sansa yolunda çalışan işçiler arasındaki Ermeniler yol açmaya yarayan teknik aletleri imha etmişlerdir. Askerlerden bazılarıyla kondüktör Fehmi efendinin öldürülmesine neden oldular. Ermenilerin şehirde yapmış oldukları katliamın daha feci bir duruma varacağının Erzincan’ lı papazyan Dikra’ nın tutuklanması ile ortaya çıkmıştır. İhbar sonucunda yakalanan Erzincan’ lı papazyan Dikan isimli kişinin ifadesi olayların nasıl tezgahlandığını ortaya koymuştur.  İfadesinde “3 – 5 gün daha geçmiş olsaydı, komitelerin yaptığı hazırlıklarla Erzincan’ ı bütünüyle ateşler içinde bırakacaklarını bütün İslamları ve askerleri doğrayacaklarını” pervasızca söylemiştir.  1915 yılında hükümet savaş dolayısıyla meşguldü., asayiş sarsılmıştı. Apuşta taşlarında bir jandarma şehit edilmişti. Katillerden birinin Pingan komitelerinden Kuşger oğlu Kiragos adındaki eşkıyanın cebinden bir beyanname çıktı. Kuruçay mahkeme üyesinden Mağdıç efendinin çevirisine göre şu anlamdaydı :</p>
<p>“Ey Armudanlılar ! Biz, önceden vermiş olduğumuz açık ve kesin sözler üzerine, vatani görevimizi yerine getirdik, ufak bir çete ile amacımızı gerçekleştirmek için sizi Apuşta’ da bekledik; gelmediniz. İsa’ nın iğrenç ve lanetli evlatları!&#8230; hala uyanmadınız  mı ? komiteye vermiş olduğunuz kesin sözü, kiliseye ettiğiniz yemini tutunuz. Dediğimizi yapmazsanız sonunuz ölümdür.” </p>
<p>Bu beyanname Türklere karşı zülüm için her aracı doğru gören Ermenilerin yola getirmeyi ne kadar hakkettiklerini göstermeye yeterlidir. </p>
<p>1914 sonlarında başlayan hazırlıklarla Emeniler, 1915’ de harekete geçmiş ve özellikle 1916 Temmuzundan itibaren Erzincan’ ın Rusların eline geçmesiyle katliamlar yoğunlaşmıştır.  Bu katliamlar da Rus askerlerde Ermeni komitecilerle birlikte şehri ilk günden itibaren yağmaya başlamışlardır.  </p>
<p>İşgalin ilk gününde Rus işgal komutanı bir beyanname yayınlayarak; himayesinde Ermeni çocuğu bulunanların bu çocukları kurulan komisyona teslim etmelerini, Müslüman halktan istemiştir. Bu durumu fırsat bilen Ermeni komiteciliği Müslüman evlerini sık sık basarak Ermeni çocuğu aradıkları ileri sürerek yağma ve tecavüzü günden güne arttırmışlardır. Rus kumandanı Ermeni tecavüzlerine mümkün olduğu kadar engellemeye çalışmıştır. Çünkü bölge resmen Rus işgali altında bulunduğundan Ermenilerin her hareketi Ruslar tarafından yapılmış sayılacaktı. Bunun için dünya karşısında suçlu duruma düşmek istememişlerdir. Fakat Ermeni Rusların bu sınırlamalarından memnun kalmamışlardır. İstedikleri gibi hareket edemediklerini görünce bu sefer Rusları tahrik etmeye başlamışlardır. </p>
<p>Türk düşmanlığı ile tanınan en büyük Ermeni nüfuslu komitecisi Dikran Rusları kandırmaya çalışmıştır. Şiddetle Türk aleyhtarı olan bu haydut bozuntusu, Türkler aleyhine tahrik için bir gün Rus ve Ermenilerden oluşan bir kürsüye karşı söylev vermiştir : </p>
<p>“İki Rus kolordusu Çardaklı ve Kemah boğazlarında tehlike ortasındadır. Çekilme hattı kesilmiştir. Osmanlıların, çekilirken bütün silah ve savaş gereçleriyle Erzincan’ da saklamış oldukları 2 bin asker, bu orduları arkadan vuracaktı&#8230;. göç ettirme sırasında kendilerini korumuş olan Kürt kardeşleri bu istihbaratı doğruluyorlar” demişti.  Bu yalan söylevle Ruslar, memleketi tarayacak azıcık kuşkulandıkları kimseleri tutmuş ve sürgün etmişlerdir.</p>
<p>Ermeniler Türklere karşı Rusları kışkırtmayı devam etmiş hatta onlara Türk kadınlarının kendilerinden tiksindikleri için örtülü olduklarını söylemişlerdir.</p>
<p>Fakat Ermenilerin bu tahriklerinin asılsız olduğunu Ruslar tarafsız davranmaya başlamalarında kısa bir süre sonra Kalitin adlı komutan yerine gelen Lahof ile birlikte Ermeniler tekrar şımarmaya başlayıp eziyet ve kargaşaya tekrar başladılar.</p>
<p>Böylece Ermeniler her geçen gün teşkilatlarını genişletmişler ve faaliyetlerini arttırmışlardır. Onların bu faaliyetlerine 5 Ocak 1917’ de general Vişinski tarafından Morel’ e gönderilen telgraf güzel bir örnek oluşturmuştu. Telgraf şöyleydi<br />
“İrtibatın tesisi için atideki tedbir ittihaz edilmiştir.</p>
<p>1-Mamahatun’ dan itibaren telgraf hattının tamiri b. Mıntıka müstakil amiri miralay Miniskeviç’ e tevdi edilmiştir.</p>
<p>2-Bir telsiz istasyonunun Ermenileştirilmesi için tedbirler ittihaz edilmiştir. İkmalinde s,zin emrinize Erzincan’ a gönderilecektir.</p>
<p>3-Erzincan’ a telgrafçı, telefoncu gönderilmesi hakkındaki ricanız komiser Astamilyon’ a tebliğ edilmiştir. I. Ermeni nişancı veya avcı olayı Erzurum’ a vücud etmişse de maatesüf mevcudu pek zayıf olduğundan efradı Erzincan’ a hareket ikna etmişlerdir. </p>
<p>Miralay Tarkum tarafından oluşturulmakta olan I. Erzurum Ermeni alayının Erzincan’ a sevki için tedbir – i lazimiye tevessül etmekteyiz. Bu günlerde mezkur alayın ilk müfrezesinin Erzurum’ dan hareket etmesi ismid ediliyorum. Umumiyet itibarıyla hali hazırda size hiçbir mücuvenette bulunamayacağız. Başak nazar-ı dikkatinizi Kürtlerle tesis-i hüsünü münasebette atf ediniz. İstikbal-i Karibde uhualin hulasa tahvilini ümit ediyoruz.” </p>
<p>Buradan da Ermeniler’ in ne kadar planlı ve titiz çalıştıklarını ispatlamış olunuyor. Daha sonra Rus askerlerinden Mülazım Nikola’ da bu konuda oldukça uzun bir ifade vermiştir. İfadesine göre; Ermeniler Sarıkamış harekatı esasında dahi katliam yapmaya başlamışlardı. Bunun sebebinin ise Rusya dahilinde bulunan Müslümanların kargaşalıkları olduklarını söylemişlerdi. İşte bütün bu hareketlerinden dolayım Ermeniler Rus ordusu tarafından nefret edilen kişiler durumundaydılar. Savaş sırasında geriye kaçıp, köylerde istirahat etmekte, yalandan hasta olduklarını söylemekte, kendi kendilerini övmekteydiler. Buna rağmen yağma fırsatını kaçırmamakta düşmanın geri çekilmesini duyar duymaz derhal ileriye giderek ellerine geçen harp malzemesini toplayıp ve saklayıp Türk cenazelerini soymuşlar, Türkçe bilmedikleri için Erzurum’ da kendilerini Kafkasya Müslüman’ı diye tanıtıp Türklerin iyi niyetini kullanmışlar, şehir ve köylerden bilhassa Müslümanlardan aldıkları şeyin para vermemişler, ücra köylerde ve mahallelerde kadınlara saldırmışlardır.</p>
<p>Ermeniler I. Dünya Savaşı’ nın başlamasıyla birlikte asıl faaliyetlerine başlamış özellikle bölgeden çekildikten sonra en büyük katliamları ortaya koymuşlardır.</p>
<p>b)Rusya’ da Çıkan İhtilalden Sonraki Faaliyetler</p>
<p>Rusya’ da ihtilalin patlak vermesiyle Rusya’ daki siyasi durumun değişmesi ve Rusların geri çekilmesi ihtimali kuvvetlerince, Ermeni komitecileri Erzincan’ ın idaresini resmen üzerlerine alacaklarını halka bildirmişlerdir. Fakat Ruslar kendileri çekildikten sonra bölgede Ermenilerin arsız hareketlerde bulunacaklarını çok iyi biliyorlardı. Bunun için Erzincan halkının ileri gelenlerini belediye dairesinde toplayarak durumu görüşmek istemişlerdi. Toplantıya Ermeni komiteleri de katılmıştı. Komite başkanı Murat görünüşü kurtarmak için herkesten önce söz alarak Türklerin Ermenilere çok kötülük yaptıklarını kendilerinin ise buna iyilikle karşılık vereceklerini ileri sürmüştü.</p>
<p>Türk temsilcisi ise Ermenilere kesinlikle güvenleri olmadıklarını, muhafazaları için Rusya’ nın yeterli sayıda asker bırakmasını, bu mümkün olmadığı takdirde de Türklerin Osmanlı idaresindeki yerlere gönderilmelerini yada asayişin korunması için Türk askerlerinin getirilmesini istemişti. Fakat Türk heyetinin bu temennileri hiçbir sonuç vermemiştir. Kafkas ordular grup komutanı Ahmet İzzet Paşanın başkumandanlık vekaletine gönderdiği Mayıs 1917 tarihli telgrafta Rusların bütün Erzincan’ daki Müslüman halkı toplayıp Ermeni komitelerine teslim ettikleri ve bu komiteler vasıtasıyla halkı yok ettikleri ve halka karşı her türlü tecavüzün yapıldığı haber verilmiştir. </p>
<p>Nitekim bu sıralarda III. ordumuza gelen bilgilerden Lenin ihtilali (27 Şubat / 11 Mart 1917) sebebiyle Rus askerlerinin komutanlarını dinlemeyerek cepheyi terk edip memleketlerine gittikleri ve cephede yalnız bazı Gürcü askerleri ile Rus birliklerine mensup Ermeni askerlerinin kaldığı anlaşılmaktadır. Aynı zamanda Rus ordusu ile işbirliği yapan Ermeni çetelerinin cephede Rus kuvvet ve nüfusunun taraflı olmasında ve yalnız Ermeni subay ve askeri kalmasından faydalanarak silahsız bulunan Müslüman halkı öldürüp yok etmeye başladıkları hakkında Müslüman halktan yalnız şikayetler geliyordu. </p>
<p>Gerçekten de Rusların tahliye emri gelince şehirde bir yağma fırtınası daha kopmuştu. Yapmış olduğu yağma faaliyetleri köylere kadar genişletilmişti. Şehrin idaresi Ermeni komitecilerin eline geçmişti. Zekkin köyünün yıkılması ve burada mezelim yapılması mezelimler zincirinin başlangıcı olmuştur. Şehirde sıkı yönetim ilan etmiş ve gelecek olan Ermeni süvari alayı içinde hazırlıklara başlanılmıştır. Hanlar boşaltılmış, gelen Ermeni askerleri için birkaç Müslüman mahalle boşaltılmıştır. </p>
<p>Fakat bütün bu gelişmelere rağmen olaylar çok farklı bir şekilde anlatılmış. Türk ve Kürtlerin Rus ordusu çekildikten sonra Rus ağırlıklarına ve Rus keşif kollarına saldırıya geçtikleri aralarında çatışmalarının olduğunu söylemişlerdir.</p>
<p>Fakat bazı Rusya gazetelerinde ise olaylar gerçek şekliyle anlatılıyordu. İşte 7 Aralık 1917 tarihli bir Rus gazetesi bölgedeki Türk halkın durumu hakkında şunları yazmıştır : </p>
<p>“Kafkas hududunda Türklerden zapt edilen yerlerdeki Müslümanların hali pek fena ve her türlü yardıma nihayet derecesinde muhtaç oldukları cümlece malumdur. Lakin bu acıklı halleri ve muavenete ihtiyaçları zaman geçtikçe dehşetli surette terakki etmektedir. Bunların çoğu yersiz yurtsuz açlıktan kırılıp bittiler. Yerlerinden yurtlarından yoksun edilen biçare Türkler 30 – 3 5 derece soğukta asker zeminliklerine tepelerinde bacalar etrafında dörder beşer toplanıp oradan çıkan sıcak dumandan istifade edecek dereceye düşmüşlerdi. Burada soğuktan donup ölenler ve yahut el veya ayak gibi azalarını donduranlar bi had ve hesap idi&#8230;.”</p>
<p>Şeklinde bir çok daha haber vardı. Bu haberler, Rusların iddia etmeye çalıştıkları Ermenilerin masum olduğu tezini yine kendilerinin çürüttüğünü ispatlamıştır. Bundan sonraki bölümde Ermenilerin bölgede yapmış oldukları katliamların ne şekilde vuku bulduğunu inceleyeceğiz.</p>
<p>c)Erzincan Mütarekesinden Sonraki Faaliyetler Ve Mezalimler</p>
<p>Bundan önceki bölümlerde Ermeniler’ in seferberliğinin ilanından beri teşkilatlanma yoluna gittikleri, bu teşkilatlanmayı da 1917 Rus ihtilaline kadar tamamladıkları ve bu teşkilatlanma esnasında rahat durmayıp Müslüman halka baskılar ve katliamlar yapmışlardır. Artık teşkilatlanmaları bittikten sonra planları uygulamaya geçmiştir. Bunun içinde artık hiç zaman kaybetmekte istemiyorlardı. Erzincan mezalimlerin başladığı yerdi. Gerek merkezde gerekse köylerde katliamlara girişmek zamanı gelmişti. Ama şunu da belirtmek gerekir ki, Ermeniler seferberlik ve seferberlikten de önce potansiyel bir tehlike idiler. Hükümette bunun farkındaydı. 16 Mart 1915’ de Ermenilerin elinde bulunan silah, cephane ve bombalar tehlike arz edince bunları harbiye nezareti tarafından toplanma emri verilmiştir.* Fakat gerek silah toplama ve gerekse 1915 yılında yapılan techir olayı neticesiz kalır. O sıralarda hükümetin içinde bulunduğu karışık durum ve Erzincan mütarekesinin imzalanmasından sonra Rus kuvvetlerinin çekilmesinden de istifade ederek Ermeni ve Hıristiyan köylerine Kürtler tarafından yapılan baskınlar bahane edilerek Müslüman köylerinde zulme başlamışlardır. Köyler tahrip edilmekte ve köy halkı öldürülmekteydi.</p>
<p>Ermenilerinin yaptıkları katliamların gerek yüzü o bölgeden ordu karargahına kaçmayı başaran kişiler veya bölgeye özel olarak gönderilen muhbirler den veya katliamlara tanık olan yerli halktan öğreniliyordu.</p>
<p>Ermenilerin 1915 de yapılan techir ve iddia ettikleri sözde katliamların öcünü almak maksadıyla Rus işgal bölgesindeki Müslüman halka karşı imha hareketlerine girişmişlerdir. Bu durum üzerine Osmanlı komutanı Vehip Paşa Enver Paşa’ dan aldığı telgraf üzerine Rus Kafkas orduları başkomutanı General Przevalskiy’ e 24 Aralık 1917 tarih ve 7312 numara ile Suşehri’nden gönderdiği resmi mektupta İstanbul’ dan aldığı emir üzerine kendisine başvurduğunu belirterek:<br />
“Rus ordusunun işgal altında ve ordusunun karşısında bulunan bölgelerde oturan Osmanlı halkının gerek yerli ve gerekse dışardan gelen Ermeniler tarafından mal, can ve ırzları tecavüze uğradığı bölgelerden anlaşıldığından dolayı Rus ordusu yüksek kumandan heyetinin isteklerine tamamıyla aykırı olan bu durumun sert emirlerimizle önlenilmesine çalışılması” ifadesiyle ricada bulunuyordu.</p>
<p>Fakat bu mektuba daha cevap gelmediği ve Müslüman halka karşı yapılan mezelim ile ilgili şikayetlerin devam etmesi üzerine Kafkas ordusu grup komutanlığından Rus Kafkas ordusu komutanı general Odişelidze’ ye Suşehri’ nden bir mektup yazılır. 516 numara ile yazılan bu emri mektupta :</p>
<p>“Erzincan’ da imza edilen mütarekeye göre tespit edilmiş bölgelerden Rus birliklerinin kara ve deniz yolu ile geriye çekilmesi sebebiyle  kısmen boş alan ve kısmen de asker yoğunluğu azalan bölgelerde Ermeni çetelerinin ve Rumların meskun olduğu yerlerde Müslüman halka saldırmaya can ve ırzına saldırıda bulunduklarını ve bunları da bu zulümden kaçan kişilerden ve iki Rus subayının vermiş olduğu ifade ile doğru olduğu anlaşılmıştır.” Bundan sonra bu saldırıların önlenilmesi Rus heyetinden istenilmektedir. </p>
<p>Fakat bu girişimler hiçbir sonuç vermemektedir. Sadece Rus tarafının Ermenilerin uygunsuz davrandığı bölgelerde derin ve dikkatli araştırma yapılacağı ve bundan sonra Osmanlı halkına karşı yapılan her türlü şiddetli davranışın zamanında önlenmesi için tesirli ve şiddetli tedbirler düşünüldüğü söyleyip işten sıyrılmak gibi basit bir davranışın içine girmişlerdir. Özellikle Rusya kendi ülkesi içinde çıkan karışıklıklardan dolayı bu bölgeleri elinde bulunduramayacağını bildiği için bu bölgelerin kendi adına korunmasını istiyorlardı. Bunu da Ermeniler aracılığıyla yapmak istiyorlardı.<br />
Yer yer katliamlara başlayan Ermeni komitecileri asıl faaliyetlerine Ocak 1918’ de Rus Kafkas ordusunun işgal ettiği bölgelerden geri çekilmesi ve I. Rus Kafkas kolordusu ile 4. Türkistan fırkaları karargahlarını 13 Ocak 1918’de Erzincan’ dan Erzurum’ a nakletmiş, Erzincan’ daki son alayı da 21 Ocak 1918’ de cepheyi terk eder. Nitekim 12 Ocak 1918’ de alınan bir telgrafta Karan hanına kadar olan bölgede hiçbir düşman askerinin kalmadığı haber edilmiştir.</p>
<p>Bu tarihten sonra daha olmuş alenen başlamış olan Ermeni katliamları bundan sonra vahşete döner. Bu dönemde Ermeni planları, ordunun ileri hattında şehir halkını mahvetmek ve tasarladıkları herhangi bir istikametten kaçmak. Bu hale maruz kalmadan önce aşiret tarafından kapatılan Sansa boğazını açmak. Tezcan’ dan gelen takviye birliklerini içeri almak. Bu arada bölgede bulunan Kürt aşiretleriyle de irtibatta bulunmak istemişlerdir.  Kürt halkı kesinlikle Ermenilere yanaşmadıkları gibi onlarla mücadeleye hazır olduklarını belirtmişleridir. </p>
<p>3 Ocak 1918’ de Milis Kumandanı İsmail Hakkı 36. Kafkas fırkasına gönderdiği telgrafta Erzincan’ da Ermeni katliamının başladığını haber veriyordu. Erzincan’ dan kaçmayı başaran kırk kişiden mezraya kaçan yedi kişinin ifadesine göre: Ermenilerin sekiz günden beri evlerden dışarı çıkmayı ve bir köyden diğer bir köye gitmeyi yasaklamışlardır. Gece gündüz erkek halkı toplayarak bilinmeyen bir yere götürmüşler ve gidenler bir daha geri dönmemişlerdir.</p>
<p>Ardasa’ nın üç kilometre kadar güney batısındaki Kaska adlı Müslüman köyünü basarak evleri yakmışlar, malları yağma etmişler, halka tecavüz etmişlerdi. Erzincan’ ın ondokuz kilometre güneydoğusundaki Zelakih köyü halkı da aynı akıbete uğramıştı. </p>
<p>Osmanlı komutanının general Odişelidze’ ye gönderdiği mektupta da bu olaylar anlatılmıştır.</p>
<p>“Rus Kafkas Ordu Komutanı Tuğgeneral Odişelidze Cenaplarına,</p>
<p>Sayın General<br />
Eskiden beri Rus ordusunun işgali altındaki toprakların şurasında burasında görülen ve belgelerle ispat edilmiş olan Ermeni mezalimlerine özellikle Rus Kafkas ordusu I. kolordu karargahının Erzincan’ dan çekilmesinden sonra Erzincan ve çevresindeki köylerde daha büyük çapta devam edildi. Ermeniler tarafından Müslümanlara yapılan bu mezalimin yalnız ıssız yerlerde bulabildiklerini öldürmekle kalmayıp son zamanlarda bazı köylerde Müslüman halkın namusuna tecavüze, mallarını yağmaya ve evlerini yakmaya kadar ileri gidildi. 12 Ocak 1918  tarihinde Erzincan’ ın 18 km güneydoğusundaki Zekkih köyü, halkına her türlü mezalimi yaptıktan sonra tamamen yakıldı. Bundan başka aşağı yukarı bir hafta önce de Ardasa’ nın üç kilometre güneybatısındaki Kaska Müslüman köyünün 30 kişilik bir Ermeni çetesi tarafından basılacak Müslüman kadınlarına tecavüz edildiği ve köyün yakıldığı anlaşıldı. Baş kumandan piyade general Prazavalskiy tarafından 19Aralık 1917 tarih ve 56057 numaralı resmi mektubuyla verilen güvenceye tamamıyla inandığım halde olaylar ve benzer olayların kesin bir şekilde önlenmesini zat-ı ali-yi kumandanlarından dostluk hisleriyle rica eder ve insanlık ve medeniyet namına Osmanlı Müslüman halkının ırz, can ve mallarını korumaya sarf edilecek gayretlere minnettar kalacağımı arz ederim, sayın General!&#8230;” </p>
<p>Yine Erzincan’ daki mezalimden kaçarak Tilek köyüne iltica eden dört kişi 31 Ocak’ ta Erzincan’ daki mezalimi şöyle anlatmışlardır : “Erzincan’ da bulunan Ermeni sergelerinden Sivaslı Murat’ ın emriyle şehir dahilinde gezdirilen devriyeler İslamların kilise meydanında toplanmasını ilan ettiler. Esbabını anlamak için mustemian müracaat eden muhtarları çete reisi Murat derhal tevkif ve idam ettirdi. Müteakiben Ermeni devriyeleri ahaliyi evlerinden çıkararak posta posta telgrafhaneye ve oradan da kasaba dahilindeki Vehip Bey’ in konağına götürdü. Gece saat sekize doğru Vehip Beyin konağında binbeşyüze yakın Müslüman toplanmıştı. Ermeniler konağın her tarafını ateşe verdiler. Yanmamak için kendilerini pencereden atmak isteyenler konağı abluka etmiş bulunan Ermenilerin kurşun ve süngüleriyle öldürüldüler.”</p>
<p>Ermeniler ayrıca Erzincan dahilinde kale kışlasına ve üç büyük konağı kadın doldurarak yakmışlar ve şehirde bine yakın evi tahrip etmiş ve yakmışlardır.</p>
<p>Aynı hafta içinde mezalimden kaçan ve iltica eden Hulusi adında biri ise verdiği ifade de Ermenilerin Erzincan’ da bulunan eşraf ve muhtarları toplayarak yaktıklarını, kapılarını kırarak evlere taarruz ettiklerini ve rastladıkları Müslümanları evlere doldurarak yaktıklarını ve dört evin çok korkunç bir şekilde yakıldığı ve şehirde bulunan bin kadar Ermeni’nin de Müslümanları tamamen imhaya başladıklarını söylemiştir.</p>
<p>Bunun gibi pek çok kişiden başladıkları ifadeden Erzincan’ daki katliamın yapılış ve şekli hakkında bilgi edinilmişti. Umumi katliamın çok korkunç bir şekilde yapıldığı hakkındaki haberler birbirini doğruluyordu. Memeden kesilmemiş çocuklar katledilmiş, hamile kadınların karınları yarılarak çocukları çıkarılmış, insanlar diri diri yakılmış, kız çocuklarına çeşitli şekillerde işkence yapılmış, bir çok insan evlere doldurularak yakılmıştır.</p>
<p>Zetkiğ köyünü basıp camiyi yaktıkları bazı kimseleri öldürdükleri, köyü talan ettikleri, götüremeyeceği eşyaları da köy meydanında ateşe vermişlerdir.<br />
Şehrin ileri gelenleri çeşitli bahanelerle tevkif edilmiş, katliamlar, yağmalar iyice artmıştır. Bu olanlar nedeniyle İslam komitesi reisi Abdulmasut Bey, Ruslar tarafından işi soruşturmakla görevlendirilecek Molla köyüne gider. Orada bir heyet oluşturularak Ermenilerin suçlamasını ortaya koymak üzereyken Erzincan’ da çok acı bir olay olur. Abdulmasut beye bağlı 4 er bir arabaya binerek kasabadan ayrılmak üzereyken Zetkiğli Tayyar bey ve arkadaşları müdafaa için bir arabanın içine silah ve cephane koyup götürürken Ermenilerin ihbarı sonucu yakalanmış araba aranmış ve arabadan dört tüfek ve bir sandık cephane çıkmıştır. Bunun üzerine Tayyar bey ve arkadaşları tevkif edilerek götürülmüşlerdir. Bilahare de ortadan kaldırılmışlardır.  Ermenilerin işlerini arada bir engellemeye çalışan Abdulmasut beyi öldürmeye çalışmışlardır. Abdulmasut bey kaçarak kendini kurtarmıştır. Fakat kaçmadan önceden seksen çuval un ile bir miktar da silahı saklamış sonradan halka dağıtmak için ancak sonradan bu saklananlarda Ermenilerin eline geçmiştir. Saklananlar bulununca katliam daha da şiddetini arttırmıştır.</p>
<p>Fırat köprüsü havya uçurulmuştur. Kececi Hasan adında birinin evine baskın yapılmış, burada gizlenen onbir kişi korkunç şekilde öldürülmüştür. Bunların bazılarının da derisi yüzülüp vücudu doğranmıştır. Ele geçirilemeyen Zahit usta adındaki bir başka Türk bu kadar feci sahnelere dayanamayarak saklandığı köşeden dışarı fırlamış ve o anda parça parça edilmiştir.</p>
<p>Bir başka evde de ev halkını ellerini arkadan bağlamışlar, bellerinden duvara dayamışlar, birinin sağ ayağını diğerinin sol ayağını birleştirip bacakları arasında ateş yakmak suretiyle yakarak öldürmüşlerdir. Sarıgöl köyünde ise bir delikanlı ise gözlerinin ortasından bacaklarının arasında kadar gövdesi diklemesine ikiye ayrılarak parçalanmıştı. Ayrıca Pala Yusuf adında bir ihtiyarı da kazığa geçirmek suretiyle öldürmüşlerdi.</p>
<p>Diğer yandan değişik tarihlerde yapılan muharebelerde esir düşen başka başka birliklerden olan üç askere, iki sivil 20 Ocak 1918 günü Mezekler deresi yönünde Manzuri’de bulunan 36. tümen ileri karakoluna sığınmışlardı. Bu kişilerden 36. tümende yapılan sorgulamalarında Erzincan’ da Ermenilerim Müslüman halka karşı yaptıkları insanlık dışı eziyetleri anlatmışlardır. </p>
<p>Aslen Zazalar köyü halkından olup Erzincan’ da oturan Kara Mehmet’ in oğlu ile dört arkadaşı içinde bulunduğumuz ayın başında Haşhaş değirmeninde Ermeniler tarafından parçalanmışlardır. </p>
<p>Erzincan’ da Karalise köyünde olup Erzincan’ da oturan Dursun Ağa adında bir sığırların altına sürmek için aldığı izin üzerine bir gübre deposundan arabası ile gübre alırken üç-beş küçük çapta Rus piyade tüfeği meydana çıkmış ve oradan geçen Rus gezici karakolları tarafından adı geçen tüfekleri çalmakla suçlayarak tutuklamışlardı.</p>
<p>Erzincan’ da demirciler civarında Kürt Mehmet Ağa adında bir sivile saldırmışlar ve aynı mahallede oturan ve ismini bilmedikleri bir İslam kadınını zorla alıp götürmüşlerdi.</p>
<p>Önceleri belediye yazıcısı bulunan ve nerede oturduğunu bilmedikleri Mehmet efendiyi tutsak olarak Erzincan’ dan alıp bilinmeyen bir yere görmüşler ise de sözü geçenin annesinin, eşini ve dört yaşındaki çocuğunu parçalamışlardır.</p>
<p>Ongün evvel on kadar kürdün bulunduğu Cincike köyüne gelen Ermeni gönüllüleri adı geçen köyü basarak bir gün boyunca Kürtlerle çarpışmışlar ve bu çarpışmada Ermeniler dokuz ölü vermişlerdir. Ermeni işkenceleri altında zor durumda kalan köylüler Erzincan’ daki Rus kumandanına baş vurarak siz gitmeden bizi Ermenilere teslim ettiniz. Eğer burada Ermeniler kalırlarsa bizi kamilen çoluk çocuklarımızı mahvedeceklerdir. O da olmadığı takdirde bizi siz öldürünüz demişlerdi.</p>
<p>Türk halkının bu şekilde talebine karşılık bir Ermeni subayı da yapmakta oldukları ve yapmayı planladıkları faaliyetlerini şu şekilde açıklamıştır : “Ruslar bu araziyi bize terk edeceklerdir, biz de feri çekileceğiz. Fakat bu arazi de bir tek İslam bırakmamak şartıyla intikamımızı da alacağız.” Bölgedeki faaliyetlerin tek sebebi intikamdı. Uzun zamandan beri bu anı bekledikleri yaptıklarından belli olmuştu.</p>
<p>Kazım Karabekir ise 30Ocak 1918 tarihli telgrafı ile Vehip Paşa’ ya Erzincan’ dan Ertkendi köyü muhtarı İsmail oğlu Feyzi, Gözeler köyü muhtarı Mustafa oğlu Halil efendiden mezelim hakkında aldığı ifadeleri vermiştir. İfadeler şöyledir : “Erzincan’ da iki günden beri Ermeniler İslamları katlediyorlar. Kapılarını kıramadıkları hanelere bomba atıyorlar ve evlerine gaz yağı dikerek yakıyorlar. Yeni camii ye bugün yedi tane bomba atılmış. Erzincan’ da beş yüzden fazla Ermeni’ nin olmadığı tahmin edilmiyorsa da Mamahatun’ da yirmibin kadar Ermeni toplanmış ve Erzincan Erzurum arasını kesmiş bulunan Kürtlerle şiddetli muharebe ediyorlardı. Mamahatun kışlasında Ermenilerin iki topu daha varmış. Cibice boğazında Tilek Karyesinde beşyüz ve Plamur’ da yediyüz Kürt varmış. Erzincan’ da yalnız göze görünmüş erkekler kalabilmişti. Kadın ve çocukların hali malum değildir. Murat paşa ve avanesi kaçmak istiyorlar. Fakat kaçacak yerleri ancak Kemah boğazı ve Çardaklı olduğunu diğer yerlerin sarılı olduğunu söylüyorlar.</p>
<p>Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, 20 Ocak 1918 günü 36. tümen ileri karakoluna sığınmış üç askerin anlatmış olduklarını sağlam belgeleri ve haberleri olup, hakkında sağlam bilgi olmayanlar sarf-ı nazar edilmiş olup, bu üç askerin söylediklerinden başkada meydana gelen katliamlar vardır.  Ermeniler 15-16 Ocak 1918’ de Erzincan’ da silah arama bahanesiyle bir katliam düzenlemişlerdir. Lütfi ve Cemal adında iki kişi bu katliamda binbeşyüze yakın çocuk, kadın ve erkeğin katledildiğinin ve ayrıca yollarda çalıştırılmak bahanesiyle altıyüzelli Müslüman’ı da kasaba dışında katlettiklerini söylemişlerdi.</p>
<p>Erzincan’ ın işgalinden sonra Erzincan’ da kalmış olan Rus yüzbaşı vekili Karmizi ise; aynı olayda sekizyüz Müslüman’ın katledildiğini Miralay Marel’ in aldığı tedbirlerin neticesiz kaldığını zulüm ve yağmanın devam ettiğini kendisinin de mani olmaya çalıştığını ve birkaç Türk ailesini ancak kurtarabildiğini söylemiş ve sözlerini şu şekilde bitirmiştir: Ermeniler arasında zabıtanı olmasa idi. Mezalim daha vasimi kıyasta tatbik edileceği tabii idi. Bu ve bunun gibi pek çok Rus askeri verdikleri ifadelerde : Ermenileri engellemeye çalıştıklarını söylemişlerse de söyledikleri yalan dolan ve aldatmacadan başka bir şey değildi. Türk heyeti de bunu aslında çok iyi biliyordu. Nitekim olayların devamlı ve tehlikeli bir durum arz ettiği ve Rus birliklerinin terhisi sebebiyle Rus komuta heyetlerinin olayların önüne geçmediği görülüyordu. Rus Türkistan II. kolordu karargahının Kelkit’ ten çekilmesi o bölgeyi de bir katliam sahnesine çevirmiş, hatta Kelkit’ teki mütareke komisyonu üyelerinin boyutlarının da tehlikede olduğu anlaşılmıştır. Bu facia ve olaylara bir an evvel son verilmesi için taraflarca tedbirler alınması Osmanlı orduları komutanlığı tarafından Rus komutanına teklif edilmiştir:<br />
“Numara : 815                                                                                                Suşehri’nden<br />
Sayın General,                                                                                                2 Şubat 1918<br />
Osmanlı topraklarının işgaliniz altına giren yerlerinde oturan Müslüman halkın Rus askerlerinin çekilmesiyle ve yerlerine Ermenilerin yerleşmesi ile uğradıkları mezalim ve yolsuzlukların çok ileriye vardığını ve Müslümanları diri diri yakmak birbirine bağlayarak kurşuna dizmek gibi tüyler ürpertecek cinayetlerin birbirini takip ettiğini haber alırken duyduğum üzüntüyü zat-ı devletlerine bildirirken de acılarımın sonsuz olduğuna inanmamızı özellikle rica ederim.<br />
Bu mezalimin emir ve uyarı ile engellenmesi zamanının geçtiğine inanarak bu yolda taraflarca alınması lüzumlu acil ve tesirli tedbirlerin uygulanmasında gecikilmeyeceği şüphesizdir.</p>
<p>29 Ocak 1918 tarih ve 839 numara ile benzer tecavüzlerin gittikçe genişlediğini ve hatta Rus Türkistan kolordusunun Kelkit’ ten ayrılmasından sonra orada bulunan karma komisyon üyelerinin de hayatlarının emniyette olacağını iddiaya değer yeri olmadığını bildirdikten sonra seçme hakkı bulunmayan sebepten dolayı Rus askerlerinin çekildikleri bölgelerdeki  zulüm görmüş halkın ırz, mal ve canlarının korunması bahis konusu olduğunda ekselansının tespit edeceği şekilde tarafımdan yardım etme imkanımın her zaman mevcut bulunduğunu zat-ı devletlerine ulaştırmakla şeref duyar ve bu münasebetle takdim ettiğim derin saygılarımın kabulünü rica ederim, sayın general!&#8230;Bu mektubun bir sureti de General Odişelidze’ye gönderilmiş ve kendisinden çaresiz kalan Osmanlı Müslüman halkına yardım etmesi rica edilmiştir. </p>
<p>Fakat Türk heyetinin bu çalışmalarına rağmen Erzincan’ daki katliamın seyri hakkında çeşitli kaynaklardan bilgiler alınmakta ve bu katliamın korkunçluğu hakkındaki haberler birbirini teyit etmekteydi. Katliam o derece devam ediyordu ki sütten kesilmemiş çocukların öldürüldüğü, hamile kadınların karınlarının yarılarak çocuklarının çıkarıldığı, insanların diri diri yakıldığı, bakirelere her türlü kötülük ve alçaklığın yapıldıktan sonra parçalandığı ve bir çok insanın evlere doldurularak yakılması gibi mezelime haberleri geliyordu.</p>
<p>13. Türkistan avcı alayına mensup yüzbaşı vekili Kazmir Erzincan’ da Ermenilerin işledikleri mezalimi yazdığı raporda bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor : </p>
<p>“Ermeniler’ in İslamları Sarıkamış’ ta çalıştırmak bahanesiyle topladılar ve şehirden iki kilometre ayrılınca katlettiler. Ermeniler arasında Rus subayları bulunmaktaydı. Mezelimin daha geniş mikyasta tatbik edileceği tabiiydi. Bir gecede sekizyüz Müslüman’ ın kesildiği Ermeniler’ den işittim. 15 – 16 Kasım gecesi Ermeniler, Erzincan’ da Müslüman ahaliye katliam tertip ettiler. Zulüm ve yağma devam eder&#8230;.” </p>
<p>Yukarıdaki vesikalar ve delilleriyle mezelimin ne kadar insanlık dışı duygularla yapıldığını göstermektedir. Geb kadınların karınları yarılarak çocukları çıkartılması, kadın ve kızlara her türlü işkence ve melanetlerin yapıldığını ispatlayan deliller ortadadır. İşte bunlardan biri daha;</p>
<p>Bağos Nobar’ ın bir meziyeti varmış :  en feci intikamı, en iyi dostlarımızdan almakla muzaffer olursunuz. Ermeniler bu vasiyeti içeren kartları her Ermeni’ ye dağıtmış ve kendilerine bir zaman insanlık etmiş olan Kürtleri, Türklerden çok yok etmek suretiyle tamamen uygulamışlardır. </p>
<p>Fakat Ermenilerin bu hareketlerinden son derece sorumlu olan Ruslar mezelimden kendilerinin sorunlu olmadığını ispatlamaya çalışmışlardır. Buna güzel örnekte general Odiselze’ nin 9 Şubat 1918’ de Vehip Paşa ya gönderdiği telgraf olmuştur. Telgrafta şu açıklamayı yapmıştır.”Ekselansınıza aşağıdaki şu üzücü olayları bildirmeyi bir görev bilirim :  Bazı kışkırtıcıların Müslümanların 15 – 16 Ocak ‘ ta karmaşıklıklar çıkardıkları haberini yaymaları üzerine Erzincan’ da yerleşmiş olan kıtalar Müslümanların konutlarında araştırmalar yapmaya başlamışlardır. Müslümanlar şehrin çeşitli noktalarında direniş gösterip bir asker de tabanca kurşunuyla yaralanınca, kıtalar Müslümanlara ateş açmışlardır. Her iki taraf da sayısı henüz belirlenemeyen ölü ve yaralılar vardır. Rus subaylarının müdahalesi kan akmasını durdurmuş ve karmaşıklıkların daha da yayılmasını önlemiştir. Bundan başka Müslümanlar aleyhine kışkırtıcılıkta bulunanlarla asılsız söylentiler yayanlara karşı ciddi önlemler alınmıştır.”</p>
<p>General Odişelitze’ nin yaptığı bu yorum ve savunmanın tamamen taraflı olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. Ayrıca Ermeni ihtilaki örgütünü yönetmek için Ocak ayında Erzincan’ a gelmiş olan Albay Morel2 in mevki kumandanı gönderdiği mektubu da aynı şekilde taraflı olarak kaleme alınmıştır. Morel mektubunda Kürtlerin Erzincan Erzurum yolu üzerindeki Rus askeri taşımasına ve şehre saldırıya hazırladıkları öne sürmüştür. Ayrıca halkı Kürtlere yardım ettiği için Erzincan Erzurum yolu üzerinde bulunan Müslüman köylerinin tahrip edilmesi için emir verdiğini de söylemiştir. </p>
<p>Albay Morel’ in Tchoplikin’ e çektiği telefon mesajı :<br />
Aşağıdaki hususun Osmanlı ordu komutanlığına bildirilmesine sizden rica ederim. </p>
<p>Erzincan’ da 15 / 16 Ocak gecesi garnizonumuz askerleri ile şehrin yerli Müslüman halkı arasında silahlı çatışma meydana gelmiştir. Müslümanlar’ dan yüzden fazla ölü vardır ve içinde askerimiz üzerine ateş edilmiş bir ev yıkılmıştır. </p>
<p>Kürtler’ in Erzincan Erzurum yolu üzerindeki askerimize ve depolarımıza devamlı saldırılar ve şehirli Müslümanların yardımı ile Erzincan’ a taarruz edeceklerine dair alınan haberler ve şehirli halkın pencerelerden askerler ile subaylar üzerine ateş etmesi bu silahlı çatışmaya zemin hazırlamıştır ki, bu ateşe ben ve kurmay başkanı heyeti da maruz kaldık. </p>
<p>Silah saklandığı tahmin edilen bir aranması sırasında bir Türk tarafından askerimizin yaralanması silahlı çatışmanın çıkmasına sebep olmuştur. Silahlı çatışma subaylar ve aklı başında olan kimselerin yardımı ile yatıştırılmıştır. Türkiye ile Rusya arasındaki dostluk ilişkilerinin kurulmak olması sebebiyle yukarıda anlatılan üzücü durumlardan dolayı duyduyum derin üzüntüyü ve bu gibi durumların tekrarlanmaması için tarafımdan her türlü tedbirin alınmış bulunduğunu Osmanlı Genel Karargahına bildirmenizi rica ederim.<br />
                                                                      Erzincan Komutanı Kurmay Albay Morel<br />
Morel’ in gerek mektubunda gerekse telefon mesajında general Odişelitze’ nin yaptığı yorum ve savunmasının ne kadar taraflı olduğunu kendi ağzından bizzat itiraf etmiş oluyordu. Yine Erzincan’ daki mezelimde Erzincan’ da ki Rus yüzbaşı vekili Kazmir’ in söyledikleri tyanında Rus askeri Aleksandır ve Rus olduğunu söyleyen Paş adındaki kadının ifadeleri ile Ermenilerin işledikleri mezelimi bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.</p>
<p>Rus askeri Alexsandır I. Rus Kafkas kolordusunun I. İstihkam Taburunun S. Telgraf bölüğünde hat inşasıyla görevlendirilmişti. Kendisi Alexsandropol’ de telsiz telgraf bölüğünde iken iki sene önce 153 alaya katılmış adı geçen alayla Erzincan’ a gelmiştir. 39. fırkanın Erzincan’ dan ayrılmasından sopnra Erzincan’ da telgraf bölüğüne katılmış ve bu suretle Erzincan!’ da kalmıştır. İfadesine göre : Ruslar başlangıçta muntazamca Erzincan’ ı tahliyeye başlamışlarsa da daha sonra büyük karışıklıklar çıkmış ve yaklaşık otuziki gün önce tamamen kasabayı terk etmişlerdir. Geri çekilen Rus askerleri ise mensup oldukları askerlik şubelerine kadar gitmişlerdir.</p>
<p>Telgraf bölüğü giderken Alexsandır kurmay başkanlığı tarafından burada hat tamiri için kalması istenmiş ve dah sonra Ermeniler eşkıyalığa başladığından yollar kapanmış ve gidememiştir. Kasabanın Ruslar tarafından tahliyesinde Ermeniler fazla maaşla isteyenin kalmasını ilan etmişse de kimse kalmamıştır. Sonradan gördüğü üç telgraf subayının gönüllü olarak mı yoksa görevli olarak mı kaldığını bilmiyormuş. Bu subaylardan birisi Han’ da, diğeri Çars köyünde, üçüncüsü de Erzincan’ da bulunuyormuş. Rusların ne surette şehri Ermenilere teslim ettiğini bilmediğini söyleyen Alexsandır makinalı tüfek ve topları Ruslar terk etmek istemiyorlarsa da kumandanlıktan verilen emir üzerine Ermenilere teslim etmiş olduklarını anlatmıştır.</p>
<p>Ermeniler silahları Rusların Erzincan’ daki silah deposundan almışlardı. Alexsandır silah deposunun yeri ile fazla tüfek kalıp kalmadığını bilmiyor. Kendisi Çiftlik köyünde iken Ermenilerin katliamı yaptıkları ve Erzincan’ n tahrip edildiği işitilmiştir. Erzincan’ da kalan Rus subayları Ermenilerin bu feci hareketleri aleyhinde bulunuyorlarmışsa da mani olmak için teşebbüste bulunup bulunmadıklarını bilmiyor. Rusça bilen Ermeniler konuşurken Türkler Erzincan’a gelirlerse erzak bulamayacaklarını söylediklerini işitmiştir. Bu erzağın saklanmış olduğunu zannediyor. Erzak ve cephane ambarlarının mevkiini bilmiyor. Yalnız Tercan’ da bir erzak ambarının bulunduğunu zannediyor.</p>
<p>Paş adındaki Rus kadını ise esasen Rostaklı olup Petro ismindeki kocası ile beraber onbeş seneden beri Sarıkamış’ta oturduğunu neferlikle orduya katılan kocasının Erzincan’ da iken kendisini de oraya götürdüğünü ve daha sonra Sarıkamış’ ta devlet ormanlarına memur edildiğini ve dönmek üzere gitmiş iken orada Ermeniler tarafından katledildiğini anlatmıştır. Bu olay üzerine kimsesiz kalan Paş’a, Rusların Erzincan’ da bulundukları sürece zabıtan lokantasında aşçılık ederek para kazanmış ve böylece kendini geçindirmiştir. Ruslar Erzincan’ ı tahliye ederken bir Rus otomobilcisi bir daha dönüşünde kadını eşya ve çocukları ile birlikte Rusya’ ya götüreceğini vaad etmişse de adı geçen kişi bir daha dönmemiş ve kadın da memleketine gidememiştir.</p>
<p>Böylece Erzincan’ da kalan Paş’ a Ermenilerin mezalimlerine şahit olmuştur. Anlattıklarına göre : Ruslar aşağı yukarı bir ay önce Erzincan’ ı tahliye etmiştir. Rusların çekilmesinden bir hafta sonra Ermeniler kasabada bir komite açmışlar, Rus hükümet görevlilerini dinlemeyerek halkı zülüm ve düşmanlığa başlamışlardır. Rular giderken bütün teyyare, otomobil vesair savaş araç gereçlerini beraberlerinde götürdüklerinden ve daha önce Ermenilerin istemiş oldukları Özerk idaryi kabul etmediklerinden Ermenilerle Rusların arası açılmış ve Tiflis civarında çarpışmalar olmuştur.</p>
<p>Tiflis ve Alezsandropol’den Ermenilere yardımcı kuvvet geleceğini işitmiş Ruslarla aralarının açıldığından beklenen bu kuvvet gelmemişti. Erzincan’ da kalan Ermeniler arasında doğum yeri Türkiye olup uzun müddet Rusya’ da kalmış olan kişiler mevcut ise de Rusyalı Ermeni olarak yalnız Bağdasorof isminde bir doktor varmış. Erzincan’ da altıyüz subay kaldığını işitmiş, Ermenilerden korktuğu için çıkıp gelmemiş, vazifeleri ile sonucunu öğrenememiştir. Sadece pencere altından geçen Ermenilerin konuşmalarından  Erzurum ve civar halkını kestik, burayı da öğle yapacağız. Sözlerini işitmişti.  buda Ermenilerin yapmış oldukları mezalimin hangi boyutta olduğunun bir göstergesidir.</p>
<p>Kazım Karabekir mezalimden kurtulanlardan ve kendisine verilen raporlardan Ermeni faaliyetlerini yakından takip etmiştir. Kocaarılar mevkisinin doğusundaki mevziye Erzincan’ ın Gülhasa köyünden İsmail oğlu Hürrem, Süleyman oğlu Aziz, Kil köyünden Murat oğlu Ağa veli oğlu Hasan ve Güzeler köyünden İsmail oğlu Şemsettin’ in Kazım Karabekir’ e verdikleri ifade de Ermeniler!’ in civar köy halkının ipe bağlıyarak Erzincan kışlasına götürüp, oradan kurşuna dizdiklerini, Erzincan hükümet konağını  Zekkik ve Pahak köy camilerinin de yıkıldığını söylemişlerdir. Ayrıca Erzincan’ daki yeni camiyi dahi bomba ile harap etmişlerdir. </p>
<p>Erzincan’ın Cilhas köyüne kaçmayı başaran onyedi kişi ise; Ermenilerin Erzincan’ın haricle olan irtibatını kestiklerini ve halkı evlerinde oldukları yerde yaktıklarını söylemişlerdi.</p>
<p>Yine Erzincan’ dan gelen bir köylünün ifadesini alan Şevki Paşa’nın bildirdiğine göre; 28 Ocak 1918’ de Ermeniler erkekleri bir kışlaya doldurmuşlar ve bunlardan bir adam kaçmış bir eve saklanmış, o sırada altı top atılmış ve o adamın saklandığı ev civarındaki Ermeniler evlere girip birkaç kadın öldürmüşler, o adamda bacadan kaçmış, Akdaj köyüne gelmiş ve bu ifadeyi vermiştir. Şevki paşa köylüden bu ifadeyi aldıktan sonra olaylara son verilmesi için mütareke komisyonu üyelerini kolordu kumandanının başvurmuşsa da münacatları sonuçsuz kalmıştır.</p>
<p>2 – 3  Şubat gecesi Erzincan’ dan kaçmayı başaran kırk askerden yedisi Mezraya ve geri kalanı Fırat’ ın güneyindeki köylere iltica etmişlerdir. Bunlardan alınan ifadelere göre; Ermenilerin sekiz günden beri evlerden çıkmayı yasakladıkları, gece, gündüz erkek halkı toplayarak bilinmeyen bir tarafa sevk ettikleri ve gidenlerin bir daha geri dönmediklerini, Taş kilise ve civarında öldürdüklerini söylemişlerdir. Ermenilerin kadın ve çocukları alanen öldürmekle beraber kilise meydanında ve civarında gruplar halinde topladıklarını ve sekiz günden beri akla hayale gelmeyen cinayet ve rezillikleri de yaptıklarını anlatmışlardır.aşağı Mazra köyünden Ahmet oğlu İbrahim, Ethem oğlu Dursun, Siverek köyünden veli oğlu İsmail’ in 36. fırka karargahında 3 Şubat 19187’ de alınan ifadelerine göre Kürt persliğinde on Ermeni askeri olduğunu Erzincan’da kilise meydanında iki, kalede bir, hükümet konağının önünde bir olmak üzere dört top olduğunu, Ulu camii baş muhtarının evinin kapısının önünde asıldığı ve evinin aşilesi ile birlikte yakıldığı öğrenilmiştir. İfadelerin devamında “Fırat güneyindeki Kürt köylerinden somun almak için gitmiş olan Ermenileri Kürtler soymuşlar ve dövmüşlerdi. Bunlardan dört beş tanesi kaçarak kurtulmuştu. 29 Ocak 1918’ de Erzincan’ın Aguvar ve Karaviran halkını kilise meydanında toplayacak sizi yakacağız demişlerdi.”</p>
<p>Adı geçen şahıslar Murat’a başvurarak mezalimlerin durdurulması ricasında bulunmuşlarsa da Murat : Ben ne yapayım sözümü dinlemiyorlar dem,iştir. Murat Trabzon civarındaki Ermenilerden imdat istemiş olanlar da kırk kadar Ermeni imdat göndermişlerse de Kürtler gelenleri soymuşlar, silahlarını almışlar, ancak onüç kadarı silahsız ve perişan bir halde Erzincan’ a gelebilmişlerdir.<br />
Ermenilerin bölgedeki hareketlerine karşı kendi aralarında bir birlik olulşturmuş olan Kürtler ellerinden geldiği kadar bu Ermeni çetelerini püskürtmeye çalışmışlardır. Doğu Dersim kumandanı Hüseyin Lütfi bey Surperan ve Kişdem köylerinde Ermenilerin Kürt çeteleriyle mücadelelerini anlatmıştır. Onun ifadesine göre Sürperan’ daki Ermeni çetesi Kişdem köyüne baskın yapmışsa da etraf köylerdeki Kürt milisleri yetişerek muharebeye tutuşmuşlar ve Ermeniler Kişdem köyünde iki evi yakmışlar. </p>
<p>Ermenilerin bölgedeki girmiş oldukları katliamları bu kadar basit değildi tabi ki. İçine yüzlerce kadın, çocuk ve ihtiyar doldurarak askerler tarafından yıkılan evin yanında Osmanlı topraklarındaki Ermeni mezalimini yazmak ve tespit etmek üzere Alman ve Avusturya gazetecileriyle birlikte yapılan inceleme gezisinde Ermeniler tarafından öldürülerek kuyulara doldurulan insanların cesetleri kuyulardan seksener seksener çıkıyordu. Bu kuyuların sayısı 200 geçiyordu.  Erzincan’ daki katliamın seyri hakkında çeşitli kaynaklardan bilgiler alınmakta, katliamın korkunçluğu hakkındaki haberler birbirini teyit etmekteydi.</p>
<p>İşte yukarıda anlattığımız olayın canlı şahidi Yusuf Han Özü’nün anlattıkları, insanların kuyulara kesilerek nasıl koyulduğunun en açık belgesidir. </p>
<p>“Ümmeti Muhammede Allah’ım öyle günleri bir daha yaşatmasın. O günlerde yani, düşman gelmeden Sülperen denilen yerden öküz arabam ile Mamahatun’a cephane taşıyordum. Cephanemi Mamahatun’ a götürdüm. Orada teslim aldılar. Bende orada bir dereye cephanemi yıktım ve akladım. Oysa düşman basmış geliyor, ne haberim ola&#8230;.Tekrar Sülperene geldim. Dediler tekrar cephaneye götüreceksin. Bende : Yahu nereye götüreyim? Götürdüklerimi almadılar. Sülperende bir yüzbaşı var, hiç söz anlamıyor. Oradaki askerleri de sopa altına almış, deynekle durmadan vuruyor. O sırada bir çavuş ile baş altı asker atlarla geldi. Subaya engel olmak istediler&#8230;. bundan sonra düşmanın geldiğini herkesin başının çaresine bakmasını söyledi.bundan sonra düşmanın her tarafa hakim olduğu, Ermeni gavurunun mal, ırza sataşmaya başladılar. Şehirde ve köylerde temizleme işine girmişlerdir. Gece evlere baskınlar yapmaya başlamışlar. Sonra bir gün Ethemin dükkanında otururken Ermeniler içeri girerek hepimizin ellerini bağladılar. Sizi Murat paşa istiyor dediler. Bizi ite kaka kilise meydanına getirdiler. Ellerinde balta, bıçaklar hazır bekliyorlardı. Buradan sizi çalışmaya götüreceğiz diyerek hayvanlar gibi sürüp götürdüler. Gide gide Leponun konağına (Eski Erzincan’ da hastane olarak kullanılan bina) götürdüler. Orada bir kapıdan içeri soktular. İçeride Ermeniler içki alemi yapıyorlardı. Girdiğimiz kapının karşısında dışarı bir kapı daha vardı. O kapının önüne bir gün evvel öldürdükleri Müslümanlara kazdırdıkları koca bir kuyu vardı. Bizi o kapıya doğru itiyorlardı.</p>
<p>Kapıdan çıkanı iki tarafta duran Ermeniler şişliyor, kuyuya bırakıyordu. Dışarı çıkanın sesi bir çığlık oluyordu ve kayboluyordu. Kan kokusu ortalığı sarmıştı. Kuyudan gelen hırıltılar ve akan kanın çıkardığı sesler birbirine karışıyordu.</p>
<p>Kuyuya doğru gitmek istemeyenleri Ermeniler iterek çeşitli küfürler savuruyorlar, masa başında içenler ise coşuyorlardı. Ermeniler mazbahane köpekleri gibi kurbanlarına saldırıyor, oracıkta işini bitiriyorlardı. Yürekler dayanmıyordu. Herkes içinden dua ediyordu. Bunlar karşısında bir delikanlı ileri atılarak ulan gavurlar deyip daha söz ağzından bitmeden bir Ermeni delikanlıya saldırdı. Tepeden inen balta delikanlının başını iki parçaya ayırdı. Büyük bir hırıltı içinde kuyuya yuvarlandı. Sıra bana gelmişti. Ermeni yürü köpeğin oğlu diye itti. Bir baltanın yukarı kalktığını hissettim. Baltanın inmesine fırsat vermeden bir adam bana sarıldı. Beni öldürün ondan sonra da bunu öldürün. Bunun babasından ve kendisinden çok iyilik gördüm diyordu. Ermeniler seyrediyorlardı. Ellerimi çözdükten sonra beni kenara çekti. Oradan uzaklaştım, eve gittim&#8230;.” </p>
<p>Hergün sokaklardan topladıklarını götürüp katlediyorlardı. Yollarda zorla sürüklenen ve dövülerek götürülen insanların izahı dağları inletiyordu. Erzincan bir kan deryasına dönmüştü. Sokaklarda insan cesedinden geçilmiyordu. Saç ve sakalı bembeyaz ihtiyarlar, çocuğunu bağrına basmış kadınlar, mini mini yavrular yan yana uzanmış yatıyorlar. Taşlarla kafalar ezilmiş, karınları deşilmiş, bağırsakları boyunlarına geçirilmiş, el ve ayakları doğranıp atılmış, biçarelerin sayısı bini aşmıştı. Kuyulara doldurulmuş fırınlarda diri diri yakılmış evlere doldurularak yakılmış insanlarla birlikte yaklaşık ikibine aşkın masum insanların cesetleri ortalıktaydı. </p>
<p>Burada dikkati bir konu üzerine almak isterim, burada sadece kuyulara doldurulacak insan sayısı onaltıbin olduğu ortaya çıkmaktadır. O zaman bazılarının aklına bu dönemlerde Erzincan’ da onaltıbin insan var mıydı? Bu soruya Erzincan diğer bölgelerden de Kars, Erzurum, Ardahan’ dan da göç aldığını da unutmamak gerekir. O zaman Erzincan için onaltıbin insan söz konusu değildi. Erzincan’da yalnız kuyulara doldurulup öldürülen insanlar dışında onbinlerce insanda çeşitli eziyet ve cefalarla katledilmişlerdir.</p>
<p>Ermenilerin Erzincan’daki katliamları Engizisyon mahkemelerine rahmet okutacak mertebede olduğunu Rus subaylarının soykırımı teyid eden raporlarından da anlaşılmaktadır.  Rus subaylarının Osmanlı kumandanlarına vermiş oldukları yazılarda kırgının tesadüfü değil, tertipli olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Twerdo Khlebof 7 Şubat 1918’ de Erzincan’ daki olayları şöyle anlatmıştır : “ 7 Şubat ta şu olay dikkatimi çekmişti. Şehirde Ermeni milis ve askerlerinin birkaç yüz Müslüman’ı bilinmeyen bir yere götürmekte olduklarını saptadım. Bu tedbirin sebebini sorunca bu işlerin tren yolundaki karı küremek üzere toplatılmış oldukları cevabını aldım. Yalan olduğu ilerideki açıklamadan anlaşılacak bu cevapla yetindim. Saat üçe doğru alayımın subaylarından teğmen Lipski, bana telefon ederek birkaç Ermeni askerinin sokakta beş Türk’ ü vurduklarını, sonra kışla meydanının bir köşesine dikerek acımasızca dövüp sonunda öldürdüklerini bildirdi. Bu kötü bahtlılar lehine müdahale tehditlerle karşılanmış ve bu sahnenin başka bir tanığı olan Ermeni subayı da haydutların tarafını tutarak kendisinin müdahalesini ile olayı önlemiş olduğunu söylemişti. Bu haber üzerine yanımda üç Rus subayıyla hemen cinayet yerine gittim. Yolda bana telefon etmiş olan subayı Erzurum belediye başkanı Stavraski’ nin yanında giderken rahatladım. Her ikisi de Ermeniler tarafından tutuklanmış olan Bir Türk dostlarını aramaya gidiyorlardı. Askerlerin kışlaya girilmesine silahla engellediklerini öğrendim. Yoluma devam ettim. Kışla yakınlarında kışladan çıkan ve dehşet içinde kaçan 12 Müslüman fark ettim. Birini durdursam da dilini bilmediğim için kendisiyle anlaşamadım. Sonunda güçlük çekmeden kışlaya girebildim. Hemen sokakta tutuklanan Müslümanların nerede olduğunu sordum.askerler şehirden hiç kimsenin kışlada olmadığına dair güvence verdiler. Kışlanın bütün köşe bucağını gezdim ve sonunda hamamda en büyük facianın kurbanı olan 70 Müslüman’ı buldum. Hemen açtırdığım soruşturma sonucunda 6 Ermeni tutuklattım. Fakat bu alçakça suikastın kurbanlarını serbest bıraktım.”</p>
<p>Yine başka önemli bir rapor ise, Güzeler köyü muhtarı Halil tarafından 107. alayın 3. tabur kumandanlığına teslim edilen Haçik oğlu Kirkor adındaki bir Ermeni çetesinin kolordu karargahında alınan ifadesi olmuştu. 19 Şubat 1918 tarihli rapor Kazım Karabekir tarafından Vehip Paşa’ ya bildirilmiştir. Rapora göre Kirkor Erzincan sancağının Kurt közü halkından olup bir tüccardır. Ermenilerin techiri sırasında ailesiyle orta yönüne sevk edilmişse de kaçarak Dersim’e gidip İdare ağanın maiyetine girmişti. Bir müddet sonra Kemah köylerinden birine gelerek Mürtega ağaya hizmetkarlık etmeye başlamıştı. Erzincan’ın Ruslar tarafından işgalinden 10 gün önce Murtega ağayla beraber Munzur Dağlarına çekilmiş ve Rusların işgalinden sonra gelerek tekrar köyüne gitmiştir. Bu kişiden alınan ifade de Ermeniler’in halkı katletmeye, ırza tecavüze başladıklarını söylemiştir.<br />
Yine Şubat 1918 tarihinde Ermeniler Türkleri harbiye kışlası ile Ermeni içine doldurarak Fırat köprüsü ile havaya uçurmuşlar. </p>
<p>Erzincan’ daki Ermenilerin çıkardığı olayların bir kısmı III. ordu komutanı Vehip Paşa nın başkumandanlığına verdiği raporlardan öğrenilmiştir. Vehip Paşa Erzincan’ ın geri alınmasından sonra Erzincan’ daki manzarayı şöyle anlatmıştır : Çardaklı boğazından Erzincan’a kadar olan bütün köyler, hatta bir kulübe bile sağlam kalmamak üzere tahrip edilmiş gördüm. Kasaba dahilinde ötede beride öldürülüpte henüz defnedilmemiş bir çok cenaze toplattırıldı. Şehit edilen bu bigünah ve masum halk arasında memeden kesilmemiş çocuklar, doksan yaşını tamamlamış ihtiyarlar, parçalanmış kadınlar vardı.</p>
<p>Vehip Paşanın Enver Paşaya gönderdiği raporunda ise şu ifadelere yer verilmiştir : Erzincan ve Erzurum şehirlerinin uğramış oldukları felaket ve yıkıntı bakımından birbirine çok benziyordu. Bu iki şirin kentimizin önemle yapılmış resmi ve özel binaları, Ermeniler tarafından tümüyle bile bile yakılmış ve ikinci derecedeki veler ve kurumlar iki yıldan beri Rus ordusunun yerleşmesi ve işgali dolayısıyla harap olmuştu. Alenen denilebilir ki, her iki kent yeniden yapılmaya ve onrılmaya muhtaç olup acınacak bir haldedir.</p>
<p>Vehip paşa raporun devamında; Erzincan’ın bütün kışlalarının kolordu dairelerinin yakıldığını, ağaçlarının kesilmiş olduğunu ve şehrin bir yangın yerine çevrilmiş olduğunu, kent halkının ise eli silah tutanlarının başlangıçta yol yaptırmak bahanesiyle toplanılarak öldürüldüklerini, geri kalan halkın ise Rus ordusunun çekilmesiyle Ermeni zulmüne maruz kaldıklarını, zulümler neticesinde ortadan kaldırıldıklarını, kuyulara atıldıklarını, evlere doldurulup yakıldıklarını, süngü ve kılıçtan geçirildiklerini, kasaphane olarak kullanılan yerde karınlarının deşildiğinin ciğerlerinin çıkarıldığının, kadın ve kızlara her türlü kötülük yapıldıktan sonra saçlarından asıldıklarını ve ölmeden sağ kalanların ise bu vahşilikten dolayı delirdiklerini ve bunların sayısının binbeşyüzü geçmediği söylemiştir.</p>
<p>Sözlerine devamla şehrin topraklarının ekilmemiş olduğunu halkın elinde ne varsa alındığını aç ve çıplak bir halde bulunduğunu Ruslardan ele geçirdikleri malzeme ile geçinmeye çalıştıklarını, köy üzerindeki bazı köyleri kökünden yıktıklarını, halkını tümden kestiklerini taş üstünde taş bırakmadıklarını söylemiştir. </p>
<p>Erzincan katliamını bizzat anlatanlardan biri de tarihçi Ahmet Refik beydir. Alman yazarı Dr. Weiss, Avusturyalı yazar Dr. Stein le birlikte Ahmet beyden müteşekkil tarafsız bir heyet  17 Nisan – 20 Mayıs 1918 tarihleri arasında Trabzon, Erzincan, Kars, Erzurum ve Batum Bölgesini dolaşarak gördüklerini tespit etti ve kaleme almıştır. </p>
<p>Ahmet Refik gördüklerini şöyle anlatmıştır. “Erzincan’da iki aydan beri hala daha Müslüman cenazelerinin defni ile uğraşılıyor. Şimdiye kadar kuyulardan çıkarılan veya hendek kenarında katledilenlerin sayısı altı yüz kişidir. Bunlar Rusların Erzincan’ı işgal etmeleri üzerine Anadolu’ya çekilmeyen fukara ahalidir. Bir çoklarının elleri telefon telleriyle bağlanarak katledilmiştir. Kuyudan çıkarılanlar kamilen çürümüştür. Bazılarının göğüslerinde süngü yasaları, boğazlarında tel yerleri görülüyor. Şimdiye kadar kuyularda bulunabilen naaşlar cami meydanına getirilmiş ahali tarafından tanınanları ailelerine teslim edilmiştir. Kuyular İslam ölüleriyle doludur. Yıkık evlerin bahçelerinde, arsaların üzerlerinde insan ölüleri ile eller, ayaklar bulunuyor. En süslü Ermeni evlerinin kapı kolları kanla bulaşmıştır. Rusların kenti boşaltması sırasında Müslüman halkın bir çoğu Ermeniler tarafından hapsedilmiş taşlık önlerinde kütükler üzerinde öldürülmüştür.” </p>
<p>Viraneler, yangın yerleri, duvar dipleri hep Türk ölüleri, kol parçaları, kafatasları, yağlı bacak kemikleri, henüz çürümemiş insan gövdeleriyle doluydu. </p>
<p>Mezarlığa doğru gittim. Birkaç kişi kabir kazıyorlardı. Yanlarındaki çuvalda bir şey vardı. Baktım genç bir adam ölüğü! Ezilmiş simsiyah kesilmiş. Elbiseleri parçalanmış, ayakları yarısına kadar çürümüş, otuz dört yaşında bir tüccarmış. Bunun gibi daha nice ceset vardı. </p>
<p>Ahmet Refik, Erzincan katliamını en ince ayrıntılarıyla anlattıktan sonra bölgedeki mezalimin İstanbul ve çevresinde karşılanışı hakkında da şunları söylemişti: “Erzincan’da Ermeni çetelerinin kanlı hançerleriyle telef olan, açlıktan ölen bedbaht Türkleri bile düşünen yoktu. Maliye Natırı Cavid Bey, Sulh ve Mutbessim Kazı Köyünde Çiçek bayramları idare ediyordu. İstanbul’un zarif hanımları tenlerinin tr-vetini gösteren ince, ipek çorapları, şakaklarına dökülen sarışın ve siyah saçları, ipekler, pırlantalar ve elmaslar içinde bu vatan pervane şenliklere iş ve karane koşuyorlardı. İstanbul’u açlıktan öldüren Osmanlı Sultanı Cahilane siyasetleriyle ihtiraza sürükleyen bu zatlar zevkleri ve eğlenceleriyle meşgul gecelerini kumar masalarında geçirirlerken Erzincan’ın dar kuyularında hendekler içinde bir ruh, cesetler kolları yanlara doğru açılmış ağızları mevzi katillerine intizar eder. Vaziyette semaya müteveccih çoluk, çocuk, kadın ve erkek kanlar içinde, kanlar üzerinde yatıyorlardı. Harabeler ortasındayım, etrafımda türbeler, yıkılmış camilerin, çinilerine varıncaya kadar sökülmüş evlerin yanmış direklerinden elan boğucu bir duman çıkıyor. Ellerimi sürdüğüm tuz çuvalları bile sıcak. </p>
<p>İstanbul’da ittihat erkanı şampanya neşeleriyle saz ve ahenk dinlerken, burada Yetzin alevleri içinde boğucu dumanlar, kızgın ateşler arasında feryatları ayyuka çıkarak can veren Türkler Ermeni zulmüyle perişan olmuşlar, yanık direkler altında yanıyorlar. Ermeni zulmünü şimdi açlık takip etmiş. Ordu bile vatandaşlarına düşman. Erzincan’da çayın okkası dokuz yüz kuruşa satılmakta. </p>
<p>İstanbul bu felaketlerden bihaberdi. Batum işgal olmuştu. İstanbul paşaları için bir ganimet bir sefahat membası elde edilmiştir. Dört senedir Anadolu’da artık soyulacak, soğana döndürülecek yer kalmamıştı. Şimdi Batum’ da her halde ticaret için eğlence için bir şey bulunabilirdi. Batum kulübünde konserler verilirken Erzincan’da babalarının ölülerini Ermeni evlerinin kuyularından çıkaranlar kalpleri ezilerek aç ve perişan göz yaşları döküyorlardı. Kasabanın her tarafı matem içinde idi. Ötede babaları kaçan beş-on Ermeni çocuğu kırmızı yanakları masum simalarıyla tekrar evlerine dönmüşler, duvar diplerinde boyunları bükük, topraklar üzerine oturuyorlar. Beride birkaç Türk omuzlarında çuvallar, çocuklarının ve babalarının naaşlarını taşıyorlardı. İnsanlığa karşı yapılan bu feci cinayet karşısında Türk ve Ermeni bütün müsebbiplerine lanet etmemek gayri kabildi. Erzincan ne kadar perişandı. Türkler ve Ermeniler asırlarca dostluk ve samimiyetle yaşadıktan sonra kan ve ateş içinde birbirlerinden ayrılmışlardır. Şimdi bu güzel yerlerde matem sahasından göz yaşları arasında ruhi ezan seslerinden başka bir şey işitilmiyordu.” </p>
<p>Doktor Rıza Nur ise, Erzincan katliamını şöyle anlatmıştır. “Erzincan Ovasında ilerliyoruz. Artık Ermeni tahribatını görüyoruz. Harb-i Umümi Sonunda Rus Ordusu Bayburt-Erzincan taraflarından çekilirken Rus ordusundaki Ermeniler müthiş katliamlar ve emsalini yapmışlardır. Buradaki insanlığın hikayesine bakmaya lüzum yok. Bunu söyleyen şey, ikide bir gördüğümüz bir çok yıkık duvardan meydana gelmiş viraneler. Bunlar Türk köyleri imişler. Ermeniler ahaliyi kadın, erkek ve çocuk kesmişler, köyleri de yıkmışlar. Tuhaf, buralarda tek bir ağaç da yok. Sordum, dediler; “Ağaçları da yakmışlar.”Artık, Kars’a kadar iki geceyi böyle viraneler arasında geçiyoruz. Koca ovada in cin yok. Cidden kan ağlatıcı bir manzara görülüyor. Anlaşılıyor ki, bir müddet evvel buraları memur imiş. Evler varmış, ocaklarından duman tütermiş, koyunları varmış. Nadiren bu haberlerde de dumanlar görüyoruz. Sağ kalan bir iki aile şimdi gelmiş, yıkık duvarlardan biraz örüp üstünü toprakla örtmüş, içine girmiş.”</p>
<p>Erzincan katliamının şehitleri çoktu. Tarihçi Ahmet Refik, Doktor Rıza Nur’ dan başka katliamı bizzat yaşayan Erzincan halkı 29 Nisan 1918’de yetkililere yaşadıklarını ve gördüklerini şöyle anlatmışladır. “Rusların avdetini mütekib Ermenilerin zulmettiği beldelerden biri de, Erzincan şehriydi. Vaktiyle yirmi bin nüfusu ihtiva eden kasabada, şimdi üç dört bin kişi bile yok. Rusların istila hengamında kaçıp göçemeyerek kasaba da kalanlar, fakir ve aciz halk. Bunlarında yedi yüze yakın kısmı Ermeniler tarafından kesilmiş, öldürülmüş, yakılmış ve kuyulara atılmış. Kasaba da, Osmanlı ordusu tarafından 13 Şubatta işgal olunmuş. Ölülerin toplanması hala bitmiyor. Bu feci kan ve sefalet manzarası karşısında karlı dağlar, bahara hazırlanan ovalar, henüz çiçeklenen ağaçlar sabit ve sukut.” </p>
<p>İspirin Güneysu Köyünden Mehmet oğlu Ebu Zer ise, Bayburt’ta Mehmet Hoca oğluna Erzincan’ın durumu hakkında şunları söylemiştir. “Erzincan ve Erzurum’da hükümet Ermenilerin elindeydi. Türkler bu korkunç idare altında, silahtan müdafaadan himayeden mahrum kimsesiz bir mekan halindeydi. Her zaman düşündükleri tehlike Ermenilerin korkunç intikamıydı. Ermenilerin düşünceleri Türklerin korkularını haklı çıkaracak şekildeydi. Ermeniler tabaları olan Türklerden intikam almaya çalışıyorlar, şurada buradaki cinayetlerle hislerini teskin edemiyorlar, bazen sokaklarda toplandıkları zavallı Türkleri işçi kollarına götürüyorlar, takım takım boğazlayarak hendeklere atıyorlardı. Ermenilerim maksadı idarelerinde kalan Türkleri suçlayarak yavaş yavaş yok etmekti. </p>
<p>Türk şehitlerinin sanı sıra I.Rus Kafkas kolordusu Kumandanı General o dişelitze de katliam hakkında hemen hemen aynı bilgileri vermiştir. O dişelitze katliamların tüccar ve doktorlar tarafından planlandığını ve isimlerini söylemekten çekindiğini belirtmiş ve katliamı şöyle anlatmıştır. “Türklerin koyun gibi kesilerek kuyulara atıldığı, kuyulara atılmadan elbiseleri üzerinden alındığını belirtmiştir. Bur da bir katliamlar sırasında, konuşan birkaç Ermeni’nin kuyuda yetmiş kişi olduğu, on kişiyi daha alabileceğini söyleyip, bu konuşmalarından hemen sonra on kişi daha öldürmüşlerdir.” General Odişelitze bundan sonra katliamları anlatmaya devam eder. Kara Sehemsi Kitabında Generalin olaylar karşısında tepkilerinin büyük olduğunu yazar. Fakat Türk arşivlerinde bununla ilgili herhangi bir belge mevcut değildir. </p>
<p>Ermeni kumandanları ise, çok az sayıda Ermeni’nin işlediği bu cinayetten bütün bir milletin şerefine mal edilemeyeceğini ve Ermenilerin sağ duyulu olduklarını iddia etmişlerdir.</p>
<p>Fakat şerefli bir tarihe sahip olduklarını iddia eden bu Ermenilerin gerçekleştirdikleri bu katliamları Rus kumandanları dışında bazı Ermeniler tarafından bizzat itiraf edilmiştir. Özellikle Erzincan Ermenilerinden Papazyan Dikran’ın katliamları hakkında söyledikleri Ermenilerin çok güç bir tarihleri içinde ne kadar şerefli sayfalar açtıklarını görmekteyiz. </p>
<p>Tiflis’li Murzof Mıgırdış isminde bir Ermenidir. Erzincan mücadelesinde I.Kafkas kolordusu tarafından esir edilen Ermeni Murzof Mıgırdış Erzincan katliamına dair bir rapor yazmıştı. Fransızca olan bu rapordaki taraflı ifadesi şöyledir. “Bir taraftan münfecid askerlerin Ermeniler tarafından duvar-ı taarruz olması, diğer taraftan Kurtların umumi bir kıyam hazırlığında bulundukları hakkında bir rivayetin devranı, Miralay Morel’i Ruslara karşı tecavüz edebilecek bilumum ahalinin tevkifi için emir vermeye mecbur etmiştir. Bu dakikadan itibaren hiçbir taraftan emir verilmeksizin katliam başladı. Katliama en ziyade Ermeni kilisesi civarında icra edilmiştir. Edilen nesayibe rağmen katliamın önüne geçmek mümkün olamamıştı. Erzincan ve civarında takriben iki yüz elli ile üç yüz kişi katlolmuştu.” </p>
<p>Aynı katliamı Erzincan Kalesinde bir gün sonra iltica eden Hulusi Efendi adındaki bir kişi de anlatmıştı. Hulusi Efendi; evlerinde kapalı olarak yakılan kadınların feryatlarını bizzat işittiğini söylemiştir. Hulusi Efendiden başka kanlı elbiseleri ve yaralı vücutlarıyla mütareke hattına iltica eden halk da, Miralay Morel’ in katliam için emir verdiğini söylemişlerdir. </p>
<p>Alınan bu ifadeler ve yapılan itiraflar sonucunda Ermenilerin genel bir katliama giriştikleri tamamen ispatlanmıştı. Rus subayları suçu kendi üzerlerinden atmak için olaya engel olmaya çalıştıklarını söylemişlerdi. Tuverdo Khlebof da hatıratında; Ermeni mezalimine engel olmadıklarından dolayı üzüntü duyduğunu söyleyerek, şunları anlatmıştır. “Ermeni facialarını önlemek konumundaki imkansızlık yüzünden orada bulunmamız adımızı kirletecekti. Odişelitze bize, Osmanlı Ordusu Kumandanı Vehip Paşanın kıtalarının Erzincan’ı işgal etme ve Rus kıtalarıyla ilişki kuruluncaya kadar görüşlerini sürdürme emri aldıklarını bildiren bir telgraf gösterdi. Vehip Paşa bu bölgedeki Ermenilerin Türk halkına karşı işledikleri zulümlerin önüne geçmek için bunun tek çare olduğunu söylüyordu.”</p>
<p>Bu arada Osmanlı Devleti ile Transkafkasya komiserliği arasında da barış çalışmaları başlamıştı. General Odeşelitze, Gegeçkori ve Başkumandan General Lebendinski ile kurduğu irtibat sonucunda Ermeni Milli Meclisine; Ermeni zulümlerinin kesinlikle durdurulması isteğini belirten bir ultimaton vermişti. </p>
<p>Kısaca söylemek gerekirse Erzincan’ın tahliyesi esnasında Rus subayları, gösterdikleri çabalara rağmen Ermeni tecavüzlerine mani olamamışlardır. Hatta bir Rus subayı emrine yolladığı raporunda tahliye hareketini haber verirken şu şartları yazmıştır. “Katliama mani olmak için ne kadar uğraşsam da muvaffak olamadım. Ermeniler sekiz yüz kişiyi telef etti. Şehir tahliye olundu. Allah büyük.” </p>
<p>Erzincan’ın kurtuluşundan sonra tutuklanan Erzincanlı Ermenilerinden papazyan Dikran adındaki komiteci de, açıkça kendi mezalimleri hakkında şunları söylemişti. “On beş daha geçmiş olsaydı komitelerin aldıkları tertiplerle Erzincan’ın baştan başa ateşler içinde bırakacaklar, yakıp yakacaklar, bütün Müslümanları ve askerleri doğrayacaklardı. Fakat hükümetin uyanık bulunmasıyla bu teşebbüsler başarıya ulaşmamıştı.  </p>
<p>Her ne kadar Erzincan katliamının başarıya ulaşmadığını Rus subayları tarafından iddia edilirse de, olayı bizzat yaşayan Hacı Dursun Dayı, Hulusi Efendi, Yusuf dayı gibi olayı gözü yaşlı anlatan kişiler ise tamamen aksi iddialarda bulunarak böyle olayların bir daha yaşanmaması için Allah’a dua etmişlerdir. </p>
<p>3-Ermenilerin Erzincan Köylerindeki Yaptıkları Katliamlar</p>
<p>Ünlü tarihçi Ahmet Refik Altınay, Erzincan’dan Trabzon’a kadar olan bütün bölgeyi gezmiş, durumu incelemiş, hakkında rapor tutmuştu. Erzincan dışındaki meydana gelen olaylar hakkındaki raporunda Erzincan’dan Trabzon’a kadar olan köylerin birer yıkıntı halinde olduğunu ve yıkma işinde Ruslarında Ermenilerin yanında yer aldığını Trabzon-Erzincan yolu üzerindeki meyve ağaçlarının kesildiğini, evlerin yıkıldığını, aç kadınların yollarda dilendiklerini ve buna karşılık Hıristiyan köylerinin korunmuş olduğunu söylemiştir. </p>
<p>Mezalimden kaçıp ve iltica edenlerden alınan bilgilere göre; 12 Ocak 1918’de Keksen Köyünü basan Ermeniler on beş Müslüman’ın kollarını bağlayarak kurşuna dizmişlerdir. 8 Ocak 1918’de Rus askeri elbisesini giyen Ermeniler Karadeniz sahilinde Ful Kasabasının elliye aşkın erkek ve kadının, Trabzon’a doğru sürmüşler ve daha sonra bunların cesetleri Ful Deresinde görülmüştü.<br />
Ermenileri Görele ve Erikli Köylerine Civar Köylerindeki Müslüman halkı da katle başlamışlar ve köy kadınlarına da çeşitli kötülüklerde bulunmuşlardır. Şarlı pazarı, İnesil, Akkilise Köylerinin Müslüman halkı katledilmiş, eşyaları yağma edilmişti. Elli kişilik bir Ermeni çetesi Ardasa Kasabasını basarak çarşıya bakmışlar ve kasabayı yağma etmişlerdir. Erzincan’daki dört köy halkından beş yüz kişiyi bağlayarak Erzincan’a getirmişler ve kurşuna dizmişler. </p>
<p>Bican köyündeki mezalimi gören şehitler, şu şekilde ifade vermişlerdir. “Bican’ da köyün yaygın yerlerine getirdiğimiz zaman etrafıma baktım. Ufak bir kız çocuğu başı yolun kenarına yuvarlanmış, oyuk gözleri sırıtmış dişleriyle karanlık içinde ağlıyor gibiydi&#8230;&#8230;Bican ufak ve harap bir köy&#8230;. Yollar, evlerin içi, hep atılmış fişek kovanları ile dolu&#8230;.” </p>
<p>Yine Ermenilerin Erzincan ilçesi Refayede’ de faaliyetlerde bulunmuşlar, bu bölgede de yıkım, yağma, tecavüzler, masum insanları öldürme faaliyetlerinde bulunmuşlar. </p>
<p>4-Ermenilerin Tercan (Mamahatun) da ki Katliamları:</p>
<p>a)Şehir İçindeki Mezalimleri:</p>
<p>Erzincan’ın en fazla mezalime uğrayan ilçelerinden birisi de eski adıyla Mamahatun, yeni adıyla Tercan olmuştur. Tercan’daki Ermeniler Taşnaksutyan ve Hınçak gibi cemiyetlerin tesirinde “Antranik” önderliğinde katliamlarda bulunmuşlardır.  Tarihçi Ahmet Refik, Mamahatun’un durumu hakkında şunları yazmıştır. : Mamahatun parçalanmış evlatlarını sinesine gömmüş, harab camileri, yıkılmış evleriyle adeta ağlıyordu. Ermeniler Akkoyunlulardan kalan camileri mavf  etmişler, ahaliden pek çok nüfusu katletmişlerdir. Aşağıda dere kenarınd geniş bir çukur yüzlerce Türk ölüsüyle dolu idi. Kokmuş insan naaşları esbaplarıyla çarıklarıyla birbirine karışmıştı. Bu cesetlerin eriyen yağları, ezilmiş başları, kopmuş kolları ve ayaklarıyla yığınlar teşkil ediyordu. Sığırcık kümeleri bu talihsiz naaşları etrafında soğuktan kabaran siyah tüyleri ile ötüyor ve uçuşuyorlardı.</p>
<p>Kafkas kolordu kumandanı Kazım Karabekir ise, 15 Eylül 1919’ da Erzurum’a gelen Amerikalı general Harbord heyetine verdiği raporda Mamahatun’daki mezalimi şöyle anlatmıştı. Müfrezemiz 22 Şubat’ ta Mamahatun’u işgal etti. Burada sağ kalan kimse bulunmadı. Bütün ahalisi büyük bir çukura doldurularak öldürülmüştü. Her taraf yanıyordu. Bunları gözümle gördüm. </p>
<p>Erzurum merkez sancağına bağlı Ilıca nahiyesi müdür Şükrü ve vilayet hukuk müşaviri Kemal, bir rapor tanzim ettiler. Tahribat ve mezalim hakkında icrası için memur edilen komisyon raporlarında yazılan gerçekler Ermeni vahşetinin ilk örnekleri sayılıyordu. Tercan ve Pekeriç civarında Ermenileri bazı mahkemeler teşkil etmişlerdir. Verilen kararlarla mahkeme adeta zulüm heyeti di. Tercan ve çevre köylerinde 300-400 kişi idam etmişlerdir. </p>
<p>Ermenilerin Tercan kazası ve havalisinde yaptığı mezelime dair bir başka belge : Ermenilerin Tercan kazası ve civarında yaptıkları mezalimle ilgili olarak köylerde oturan ahalinin verdiği bilgilere göre; Yavi nahiyesinin 70 köyünde 300 kadar binanın tahrip edildiği, yollarda çalışmak üzere evlerinden alınan ahalinin çoğunun öldürüldüğü, Manas nahiyesine bağlı 40 kadar köyde 200 kadar binanın yakıldığını ve 60 kişinin yakıldığını, Karakulak nahiyesinin 30 köyünde 120 hane yakılıp 40 kişinin öldürüldüğünü, merkez nahiyesinin 60 köyünde 1000 hane tahrip edilip 120 kişinin katledildiğini, Mamahatun kasabasında IV. Murat’ ın inşaa ettiği cami, hükümet binası ve mektebin yakıldığı, 300’ den fazla ahalinin kuyulara doldurularak katlettikleri. </p>
<p>III. ordu kumandanlığından Mamahatun hakkında gönderilen rapor ise şöyledir : Ermeniler tarafından tamamen tahrip edilen kasabada hiçbir bina yoktur. Rusların cephane ambarı yaptıkları cami dinamitle uçurulmuştur. Mamahatun türbesi yıkılmıştır. Kasaba bir harabedir. Her taraf Müslüman ölüleri ile doludur. Yalnız kasabada Ermenilerin öldürdüğü çoluk çocuk sayısı 700’ e ulaşmıştır. Cesetlerin bazılarını hendek kenarında kolları bağlı olarak bırakmışlardır. Birçoklarının başları balta ile kesilmiştir. </p>
<p>Sonradan tutulan komisyon raporunda ise Mamahatun’ daki olaylar şu şekilde anlatılmıştır : Kasabada mevcut binaların dördü beşi yıkılmış, caminin minberi yıkılarak kiliseye çevrilmiş ve minareye çan takılmıştı. Ermeniler bazı Rus kazakları ile birlikte evleri yağma etmişler ve zorla bir çok kızın ve kadının namuslarını kirletmişlerdir. Mamahatun’ lu Bayram oğlu Ethem’ in jandarma çavuşu Cemal’ in Dedeoğlu Hüseyin’ in ve belediye katibi Bekir Efendinin aileleri ile birlikte Kiraz adındaki kadın tecavüze uğramıştı. Bunlardan Cemal çavuşun haremi nefsine müdafaa için mukavemette bulunarak muvaffak olmayınca intihar etmişti. Diğer köylerde olduğu gibi burada da bir takım gençler ayrılarak Erzurum’ a gönderilmişlerdir. Sonradan öğrenildiğine göre bu gençler yollarda tamamen öldürülmüşlerdi.</p>
<p>Mamahatun’u bizzat işgal eden I. Kafkas kolordu kumandanı Kazım Karabekir ise işgalden sonraki tespit ettiği manzarayı şöyle anlatmıştır : Burada Ermenilerin tüyler ürpertecek cinayetleri karşısında çok ızdırap duyduk. 8 metre derinliğinde bir çukur açmışlar, içi çoluk çocuk her yaştan ve her cinsten Türk ölüleri ile dolu&#8230;. Vurmuşlar, süngülemişler, soymuşlar bir çukura doldurmuşlar. Mamahatun’ dan yalnız bir ev halkı dağlara kaçıp kurtulabilmiş. Bu manzara karşısında duyduğum acıyı şimdiye kadar gördüğüm en kanlı muharebe cephesinde bile duymamıştım. Yürümek, koşmak ve biçare vatandaşlarımıza canavarların elinden kurtarmak için büyük azmin vardı. Bu manzara karşısında dimağım, kalbin büsbütün ateşlendi. Elindeki kuvvetlere biran evvel Erzurum’ da ilk intikamı almak, sonra da Kars’a, Gümrü’ye Ermenistan’ın yüreğine saplanmak için her şeyi göze aldım.</p>
<p>Ermeni komitecilerin yıllardan beri zehirlenmiş fikirleriyle sapıklıktan hala kurtulamıyordu. Mamahatun’da açtıkları ve içini masumların kanları ve cesetleriyle doldurdukları bu şehitler çukuru Ermeni varlığı için çok tehlikeli bir hatıra idi. Bunu gören erlerimiz, subaylarımız, komutanlarımız yumruklarını sıkıyor ve intikam diye haykırıp cepheye koşuyordu. Bilmem Ermeniler neye güveniyorlardı? Bağımsız Ermeni birliklerine mi ? Erzurum kalesine mi ? Fakat onlar ruhlarımızı isyan ettirmişler, damarlarımızı, kalbimizi ateşlemişlerdir. Hiçbir kuvvet hiçbir kale sıkılan yumruklarımızın darbeleri altında uzun zaman dayanamayacaktır. Ermeni çeteleri, Ermeni ordusunun değil, Ermenin milletinin bile varlığına suikast etmiş oluyorlardı. Bu gerçeği ilk fırsatta Ermeni başlarına yazmayı da düşündüm.</p>
<p>İşgalden sonra bölgeyi gezen Doktor Rıza Nur ise, Mamahatunda gördüğü manzarayı şöyle anlatmıştır : Mamahatuna geldik. Ufak bir şehir, güzel bir iki cami var. Bir tanesi inci gibi imiş. Kör olası Ermeniler kaçarken içine dinamit koyup ateşlemişler. Bir kısmı berhave olmuş. Kalan duvarlarına baktım, içim delindi. Ne güzelmiş. Buralar koyun sürüleri yetiştiren bir yerdi. Fakat Ermeni katliamıyla birlikte koyunların bittiği haberini de duymuştuk. Ermenilerin yine köyde bir hamile kadını yakalayıp, karnını yararak öldürmüşler. Sonra da gelin Türkler karnınız açtır, size yemek hazırladık, diye bağırmışlar. Yine bir yerde insanları, kol, but, kelle, gövde parça parça edip her birini bir çiviye takmışlar, üzerlerine okkası on parçaya yazmışlardır. Bunları görmek ve dinlemek için insanın taştan olması gerekir. </p>
<p>b)Tercan’ a Bağlı Köylerdeki Ermeni Katliamları</p>
<p>Ermeniler Mamahatun’ u yakmakla kalmayıp, köylerinde de aynı mezalimi uygulamışlardır. Ermeniler Mamahatun civarındaki Beğendik köyünde büyük tahribat yapmışlardır. Kız ve kadınlara tecavüz etmişlerdi. Ailelerini savunan 7 kişi, çoluk çocukları ile birlikte şehit edilmişlerdir. Servet oğlu Süleyman Mustafa oğlu Durak, Süleyman oğlu Mahmut, Mustafa oğlu Dursun, Çavuş Mustafa oğlu Naim, Rüştü Mehmet, Bayburtlu Mustafa şehit edilmişlerdi. Yine köyde küçük çocuklarla genç kızlar çeşitli şekillerde işkence yapılarak öldürülmüşlerdir. Köyün ihtiyar kadınlarına dahi tecavüzde bulunmuşlardır.</p>
<p>Aktaş köyünde de çok büyük facialar olmuştu. Halk kadın ve kızları geçilmez dağlarda mağaralara gizleyerek namuslarını korumaya çalışmışlardır. Yalnız hastalığından dolayı bir yere gidemeyen Zübeyde hanıma tecavüz etmişlerdir.</p>
<p>Havik köyünde, köy camisini tahrik ederek, ahıra çevirmişlerdir. Burada birkaç köylü yemşin ederek şunları söylemişlerdir. Bu köyün bütün eşyası alınmış, halktan Hançer oğlu Hasan, Hüseyin oğlu Dursun, Hasan oğlu Mehmet ile annesi, Hasan oğlu İsmail, Hüseyin oğlu Ali, Hasan oğlu Halis, Hasan oğlu Mahmut her türlü mezelim ve çok acı işkencelerle şehit edilmişlerdir. Masum bir çocuk olan Mella ile köyden Mustafa’nın kızı kılıçta parçalanmıştır. Yine köyden çok kişi kasatura ile parçalanmıştır. </p>
<p>Pelaliç köyünde de halkın mal ve mülkü yağma edilmiş cami ise tahrip edilmişti. Buradan da halktan birkaç kişi yemin ederek gördüklerini şöyle anlatmışlardır: “Düşmanla birlikte köye giren Ermeniler Karaçaylı Emrah ile Mahmut’un yolda rastladıkları bir altı diğri yedi yaşlarında iki masum çocuğunu almışlar, kilise kapısının eşiğine götüreek, orda koyun boğazlar gibi kestikten sonra kesilmiş başlarını kilise tarafına, gövdelerini de kapının önüne bırakmışlardır. Yine Mustafa’nın 6 yaşındaki kızı Fatma’yı Karslı Ömer’in 8 yaşındaki kızı Lefçe’yi 4 yaşında diğer kızı Esmer’i çok korkunç bir sürette şehit etmişlerdi&#8230;”</p>
<p>Ilıca nahiyesinin müdür Şükrü ile vilayet hukuk müşaviri Kemal, Erzincan ili Mamahatun arasındaki köydeki durumları hakkında verdikleri imzalı raporda pek çok köyde yapılan Ermeni mezalimini ayrıntılarıyla anlatmışlardır.</p>
<p>Bunlardan Kurukol köyüne ait izlenimlerini şöyle anlatmışlardı : Bu köy Ermeniler tarafından yapılan tahribattan dolayı elim bir harabe manzarasına duçar olmuştu. Perişen enkaz, yapılan alçaklıkları sanki lisanı hal ile sessiz birer şehidi idi. Bu ıssız harabeyi büyük bir tesettürle konuşturmayı çalışırken Mizgik köyünden ailesiyle birlikte hicret etmekte bulunan tahminen altmış beş yaşlarında Kaya Mehmet namında bir ihtiyara tesadüf ettik. Bu zavallı bedbaht adam Mizgik köyünde Ermeni çeteleri tarafından irtikab olunan alçaklıklara bir daha hedef olmamak için Erzincan’a hicret ediyordu. Şahid olduğu facialar hakkında malumat talep ettik, yemin ederek aşağıdakileri söyledi : </p>
<p>Kadın ve çocukları taarruzdan kurtarmak için binalarda yerin altındaki ambarlarda, erzak kuyularında saklamaya mecbur olduk. Ermeniler kadınları bulamayınca büsbütün hiddetlenerek ele geçirdikleri erkekleri öldürüp yok ediyorlardı. Mizgik köyünde İsmail adındaki kardeşimi kurşunla kafasını parçalanmak suretiyle şehit ettiler. Altmış yaşlarında Kürt Ahmet adında bir ihtiyarın süngü ile göbeğinden, Esat adındaki oğlunun da kılıç darbeleriyle boynundan vurularak vahşiyane bir tarzda şehit edildiğini ve Sabri oğlu Meded ve Ali oğlu Ağa ile Dursun oğlu Hüsnü’yü de türlü zulüm ve işkencelerle yok ettiklerini bizat gördüm. Hele Dursunoğlunun haremi İzzet hatunu öğle bir eziyetle öldürdüler ki, bunları unutmak kabil değildir. Biçare kadının sağ bacak budunu adeta kıyma doğrarcasına süngü ile parçaladılar, dedi.</p>
<p>Bunları naklederken  musemadiyen ağlıyor gördüğü korkunç faciaların tesiri ile pek heyecanlı bulunuyordu.</p>
<p>Aynı şekilde Tercana bağlı köylerden olan Terposek köyünden Saded oğlu Musa ile muhtar Hüseyin, Süleyman oğlu Hürrem, sonra Seyki köyü, Göktaş köyü Alirik ve Parsinik köyüne geldiklerinde de “Tahrip edilmiş evler, tecavüze uğramış genç kızlar, yıkılmış ve yakılmış camiler, masum çocukların çoğu şehit edilmiştir”. İlginç olan da bu katliamları yapan Ermenilerin çoğu Tercan’da oturdukları halk tarafından belirtilmiştir.</p>
<p>5-Türk Basınında Ermeni Katliamına Dair Haberler</p>
<p>Erzincan ve çevresindeki mezelimler, İstanbul gazetelerinde dahi sayfalar dolusu anlatılmıştı. Bölgelerdeki mezalimlere ait bilgiler sadece mezalimden kaçan ve olayı yaşayan kişilerden değil, ayrıca oraya gönderilen muhabirler gördükleri, duydukları olayları gazetelerde yazmak suretiyle vatanın dört bir yana duyurmaya çalışmışlardır. Kafkas cephesi muhabiri 6 Şubat 1918 tarihli ikdam gazetesinde cephedeki olayları anlatırken Rus birliklerinin Erzincan ve çevresindeki köylerden sahile doğru çekildiklerini ve boş kalan topraklarda Ermeni çetelerinin her tarafa yayılarak mezelime başladıklarını haber vermişti.</p>
<p>Diğer bir haberde Erzincan’da Müslüman ev ve mahalleleri Ermeni taarruzundan kurtulmak için özel Rus nöbetçilerinin görevlendirildiğini Ermenilerin Erzincan’daki Müslümanlara zulmetmeye başladıktan sonra Rus ordusunun Tatar subayların Ermeniler aleyhine mücadeleye başladıklarını köylerden Rusların çekilmesi üzerine hemen Ermeni taburlarının türediklerini ve bunlardan bir kısmının bu kısmının kendine verildiğini Ruslar gibi kendilerinin de çekileceklerini fakat intikam aldıktan sonra çekileceklerini söylemişlerdir.</p>
<p>Ermenilerin aldıkları intikamda korkunçtur. Olayları gören gazeteci; mezelimin içinde her çeşit işkence metodunun bulunduğunu köylerin yıkıldığını, çoluk, çocuk, kadın, erkek ihtiyarlardan rast geldiklerini en feci surette katlettiklerini veya bunları sürülerle toplayıp öteye beriye doldurarak ateşte yaktıklarını, çocukları benzine buladıktan sonra yaktıklarını, ırza geçme ve malların talan edilmesi gibi ne kadar feci ve mezalim varsa bunların hiçbirinin ihmal edilmediği belirtmiştir.</p>
<p>Şehir kurtarıldıktan sonra ki manzarayı da anlatmış, şehrin çok korkunç halde olduğunu, kıyılardaki cesetleri soymanın imkansız olduğundan, sokaklarda kesilmiş kadın cesetlerinin, çıkarılmış gözlerden, kesilmiş kulaklardan ziynet kordonlar yapılmıştı. Bütün bu mezalimi Avrupa kamuoyuna ispatlıyan deliller ise yerinde ve zamanında tutulmuştu. Fotoğraflar alınmış, mazbatalar tutulmuş, özellikle de Rus kumandanları tarafından verilen vesikalar her şeyi ortaya koymaktadır.</p>
<p>13 Mart 1918 tarihli sabah gazetesinde mezalimler hakkında şu yorumlar yapılmıştır : Ermeni çetelerinin vilayeti şarkiyemizde ika ettikleri cinayetler hakkında akmakta aldığımız haberler pek facialı ve kanlı tahsilat ile doludur. Mübalağa denilebilir ki vatanımızın ve Müslüman vatandaşlarımızın bu çeteler yüzünden çektiği felaketler harbi umuminin yekün mezalimine hemen hemen yakın hele Rus askerinin hini istikdaki taadiyatını bunların mezalimine nispetle kat kat ehvandır. </p>
<p>Gazetelerde bu haberlerin yer alması itilaf devletlerinde bir rahatsızlık yaratmamış olup, yapılan katliamlara rağmen itilaf devletleri, Ermenileri masum çıkarmak için matbuat çapında hayli uğraşmışlardır. Bunun ispatı için kendilerine geçerli vesikalar bulmaya çalışmışlardır. Kitaplar, broşürler, makaleler, istatistik cetvelleri yayınlanmışlardır. Fakat onların bu çalışmalarının gerçeğe dayanmadığını kendilerine çok iyi biliyorlardı. Nitekim Türk heyeti bu konuda gerekli bütün vesikalar, raporlar vb. kaynakları toplamışlardır. Rus kumandanları ile birlikte dahi özel zabıtlar tutulmuştur.<br />
Ermenistan hayaliyle ortaya çıkıp, büyük devletler tarafından piyon olarak kullanılan Ermenilerin yapmış oldukları mezalime karşı Türk heyeti karşı bazı önlemlere geçmişlerdir. Gerek mezalimi yerde tespit etmek, gerekse mezelimi Rus makamlarına protesto şeklindeki önlemleri yanında Bresk – Litovsk görüşmeleri sırasında gündeme getirilerek protesto edilmiştir.                             </p>
<p>III. BÖLÜM</p>
<p>ERZİNCAN’ IN KURTULUŞU</p>
<p>A)İleri Harekattan Önce Cephede Genel Durum ve Bazı Hazırlıklar</p>
<p>1-1917 Yılındaki Bazı Gelişmeler</p>
<p>Erken başlayan 1916 – 1917 kışı bütün şiddetiyle devam etmektedir. Tarafların faaliyetleri de daha çok kış ile mücadele etmekle geçmekte olup, karşılıklı keşif faaliyetleri ve mevzi baskıları da yapılmaktadır. Taraflar ise içinde bulundukları bu dertler nedeniyle ileri harekatlarda zayıf kuvvetler bırakmak suretiyle, asıl kuvvetlerini gerilerde konaklamışlardır.</p>
<p>Alınan bütün önlemlere rağmen şiddetli kış ulaştırma zorlukları göstermekte büyük çapta zayiata neden olmaktadır. 3. ordu insan kaynaklarının tükenmesi nedeni ile ikmalini yapamamakta, üstelik firar olayları da artmış bulunmaktadır.</p>
<p>Rus Kafkas Ordusunun açlık, donma ve hastalık nedeniyle 100.000 kadar zayiat verdiğini Rus kaynakları bildirmektedir. İnsan kaynakları bol olan Ruslar bile bu zayiatlarını tamamlama olanağı bulamamışlardır.<br />
3. Türk ordusu harekat sahasındaki kaynaklarının tükenmesi nedeniyle ihtiyaçlarını yüzlerce kilometre uzaklığındaki demir yolundan ilkel ve yetersiz ulaştırma araçları ile taşımaktadır. Yiyecek ve özellikle yem istihkakı azalmıştır. </p>
<p>Fakat bütün bu olumsuz şartlar içinde Sivas ve Sinop vilayetlerine kadar olan Doğu Anadolu’yu ve Boğazları ele geçirme emelinde olan Ruslar, Bitlis – Muş – Erzincan – Trabzon hattını ele geçirmek suretiyle siyasi hedeflerin bir kısmına ulaşmışlardır. </p>
<p>Fakat bundan sonra ki (1917) gelişmeler her iki taraf içinde önemli sonuçları doğuracak gelişmelerdir. 1916 – 1917 kışı Kafkas cephesindeki Türk ordularını, 1917 Mart’ında ki ihtilal ise, Rus ordularını tahrip etmiştir. Böylece 1916 yazında yapılan ve Rusya’ nın bazı siyasi hedeflerini gerçekleştirmesini sağlayan Rus ileri harekatı, cihan harbinde Kafkas cephesinin son askeri harekatı olmuştur. 1917 yılı ortasına kadar cephede durum sabit kalmıştır.</p>
<p>a)Rus İhtilali </p>
<p>Ruslar Doğu Anadolu’ da tutunabilmek için halkın desteğini kazanmanın zaruretini bildiklerinden halktan bir kısım insanlara para vererek kendi taraflarına çektikleri bilinmektedir. Ruslar’ ın gerek halk ile olan münasebetleri ve gerekse yeni istihkamlar yaparak ikamet etme hazırlıklarında bulunmaları Ermeniler’ den alay kurarak faaliyetlerini yoğunlaştırması, onların Doğu Anadolu bölgesini geçici olarak işgal ettiklerini göstermemekteydi. Ancak 1825 yılından beri Rusya’ da meydana gelen gelişmeler ve Birinci Dünya Savaşı’ nın tesirleri Rusya’ nın bu hazırlıklarını boşa çıkarmıştır. </p>
<p>Fransız büyük ihtilalinden sonra Rusya’ da başlayan fikir akımları müspet çarlık idarenin önlemlerine rağmen gelişti. Diğer taraftan yeni fikirlerin filizlenmesi için, Rusya’ daki köylü ve işçinin içinde bulunduğu fakirlik, iyi bir ortam teşkil etmektedir. Birinci Dünya savaşı süresince yalnız kalan ve Çanakkale mağlubiyeti sebebiyle müttefiklerinden yardım alamayan Rusya, bu son olay ile içinde bulunduğu bunalım bir kat daha artmış oldu.  </p>
<p>8 Mart 1917’ de halk ve işlerini bırakan işçiler, Petersburg sokaklarında idare aleyhine gösterilere başladı. Petersburg sokaklarında hükümet kuvvetleri ile ayaklananlar arasındaki çarpışmalar iki gn devam etti.</p>
<p>10 Mart 1917’ de durum gerçek bir ihtilal halini aldı ve 12 Mart 1917’ de Petersburg’ da “İşçi ve Askerin Sovyeti” kuruldu. Sovyet yetkilileri ve Duma temsilcileri arasında iki gün devam eden görüşmeler sonunda, 14 Mart 1917’ de geçici bir hükümet kurulması ve Çar’ ın istifa ettirilmesi kararlaştırıldı. 16 Mart 1917’ de Çar istifa etti. Böylelikle 300 senedir devam eden Romanof hükümdarlığı da sona erdi.</p>
<p>Geçici hükümet harbe devam kararındadır. 9 Mart 1917 günü ayrıca Kafkasya dağlarının ötesindeki vilayetlerin ve Osmanlılar’ dan alınmış toprakların askeri valiliklerden alınıp yeni oluşturulan Özel Trans-Kafkasya Komitesi’ne devretmişlerdir. </p>
<p>Fakat bundan sonra da Rusya içinde iç karışıklıklar devam eder. Cephedeki Rus ordusu savaşmak istemediklerini, sulh istediklerini her fırsatta açıklamalarına rağmen, Rus Kafkas emir ve komuta heyeti harbe devam kararı olduklarından, Rus mevzi baskınları ve topçu ateşiyle birlikte Rus donanması da Karadeniz kıyısındaki kentlerimize saldırılarına devam etmektedirler. Fakat Rus ordusu içinde huzursuzluklar giderek büyür, Mayıs ayında, Rus 6. Kafkas Tümeni silahlarını bırakır, Temmuz ayında Kerensky’ nin yaptığı taarruzun başarı ile sonuçlanması olayları bir kat daha arttırıyor. 14 Eylül’ de Cumhuriyet ilan edilmişse de ülke karma karışık, yağma faaliyetleri içindeydi. Bu gelişmelerden faydalanan Bolşevikler 3 Kasım 1917’ de hükümet darbesi yaparlar. 8 Kasım’ da da Lenin’ in Petersburg’a gelmesiyle Bolşevik resmi ilan edilir.</p>
<p>Bolşevik hükümetinin ilk işi Çarlık idaresinin gizli anlaşmalarını açıklamak ve arkasından Alman ile barış girişimine geçmek oldu. Bolşevik hükümeti gizli antlaşmaları açıklayarak Rus halkını, işçilere, devam etmekte olan harbin bir emperyalizm harbi olduğunu anlatarak harbe karşı koymalarını sağlayacaktı.</p>
<p>b)Erzincan Mütarekesi</p>
<p>Rusya’ da meydana gelen rejim değişikliğinin doğurduğu buhran tabiatı ile Rus ordusuna da yansımıştı. Bu durumu Rus generali Ludendorf tarafından da dile getirilmiştir. Rus ihtilali sebebiyle, ordunun kaynakları ihtilalin icrasında kullanılması, ordu mensuplarının bir kısmının Çarlık taraftarlığını muhafaza etmesi, ordudaki firar hadiselerinin artması sebebiyle, Rus ordusu da zayıflamış olduğundan, savaşı sürdürmesi ve savaş halinde bulunan devletlerin teklif ettikleri sulh şartlarından kendi menfaatini koruyabilmesi için, gerekirse savaşı sürdürmesi gerekmekteydi. Fakat Rus ordusu yukarıda belirtilen sebeplerden dolayı buna müsait olmadığı için Rusya, savaş süresince elde ettiği menfaatlerinden taviz vermek mecburiyetindeydi.</p>
<p>Rusya’da ihtilalin yapıldığı günden bir gün sonra yani 26 Ekim 1917 günü bizzat Lenin tarafından kaleme alınan “Barış delilleri” yayınlandı. Bu belge “Harbe Son Vermek”, “Barış Akdetmek”, “Köylülere Toprak Dağıtmak” ilkelerini ihtiva etmekteydi. İlgili devletler ve Türkiye de bu dekcetin üzerinde durarak Rusya ile barış yapmanın yollarını aramışlardır. Hatta bu konu Osmanlı Mebuslar Meclisi’ nin 3 Aralık 1917 günü yapılan görüşmelere sırasında Hariciye Nazırı Necmi Bey tarafından da dile getirilmiştir. Necmi Bey, Osmanlı devletinin harp halindeki durumunu izah eder ve Rusya ile bir antlaşmanın yapılmasını dile getirir. </p>
<p>Rusya’ da rejim değişikliğinin ortaya çıkardığı iç buhran sebebiyle, dış münasebetlerini yumuşatmak, savaş süresince işgal ettiği topraklardan geri çekilmek mecburiyetinde kalmıştır. Rusya bu düşüncesini 26 Kasım 1917 tarihinde Almanya’ ya bildirerek “İlhaksız Barış” teklifinde bulunmuştur. 52 Aralık 1917 tarihinde karşılıklı münasebetlere geçilmiş olup, bu müzakereler sonunda 15 Aralık 1917 tarihinde Brost – Litovsk’ i mütarekesi imzalanmıştır.</p>
<p>Brest – Litovsk da bir tarafta Almanya, Avusturya, Bulgaristan ve Türkiye, diğer taraftan Rusya olmak üzere antlaşma imzalandı. Bu antlaşmaya Türkiye adına Berlin’ deki askeri ateşe Zeki Paşa, Ruslar adına da A. Joffe, L. Kamenev ve Bitsenko imzaladılar.</p>
<p>Bu uzlaşma, Türkiye ile Sovyet Rusya arasında imzalanan ilk resmi vesika idi. Zeki Paşa da bu suretle Sovyetlerle yapılan bir antlaşmaya imzasını atan ilk Türk mümessili oldu.</p>
<p>Brest – Litovsk’ ta verilen anlaşma gereğince Türkiye ile Rusya arasındaki harp haline filen son vermek ve Kafkas cephesindeki mütareke ahkamını tayin ve tespit etmek üzere ayrı bir antlaşma yapmak gerekiyordu.</p>
<p>Bu maksatla Osmanlı ile Rus temsilcileri, 4 Aralık 1917’ de Erzurum’ da bir araya geldiler. Ancak, cepheye daha yakın olması nedeniyle görüşmeler Erzincan’a kaydırıldı. Bu maksatla Ruslar’ ın işgali altında bulunan Erzincan şehrinde Türk ve Rus murahhasları bir araya geldiler.  Türk heyeti, III. Ordu Kurmay Başkanı Albay Ömer Lütfi Bey’ in Başkanlığında, III. Ordu Harekat Şube Müdürü Binbaşı Hüsrev Bey, III. Ordu Tercümanı Yüzbaşı Yakup Beyden meydana geliyordu. Rus heyeti ise askeri ve sivil karışık olup, Sovyet ihtilali nin karakterini taşımakta idi. Heyetin başında Kafkas ordusu başkanı general Major Vişısyk bulunmakta idi.  </p>
<p>Bu arada Vehip paşa generale gönderdiği telgrafta talik-i muhasemata dair alınan kararları kolaylaştırmak ve teferruzta ait esasları görüşmek üzere, III. Ordu erkan-ı harbiye reisi miralay Ömer Lütfi ile erkan-ı harp binbaşısı hüsrev beyi görevlendirdiğini ve yapılacak olan ön görüşmelerin hangi tarafta yapılacağının kesin olarak kararlaştırılmasını gerektiğini ve bu konuda kararı kendisine bıraktığını söylemişti.</p>
<p>Ruslar ise general Visinski’ yi başkan seçmiş ve görüşmelere de bulunmak üzere Refahiye’ ye göndermişti. General Vişinski’ ye 10 Aralık 1917 de Kafkasya Komiserliği mütareke şartları hakkına talimat vermiş ve bu talimat dairesinde mütarekenin hazırlanmasını istemişti. </p>
<p>Fazla uzun boylu görüşme ve tartışmalara gerek kalmadan 18 Alalık 1917’ de 14 maddelik bir mütareke vesikası imzalandı.  Bu mütarekeyle 29 Ekim 1914 tarihinde başlamış olan Türk – Rus harbine son verilmiş oldu. Maddeler özetle şöyledir.</p>
<p>1-Bu mukavelenin hükümleri, 18 Aralık 1917’ den itibaren kesin sulhun imzalanmasına kadar her iki taraf için de geçerli olacaktır. Taraflardan biri bu mütarekeyi fes etmek lüzumu görürse, harbe tekrar başlamadan ondört gün önce durumdan karşı tarafı haberdar etmek zorundadır.<br />
2-Karşılıklı olarak bütün düşmana hareketlerin durdurulması<br />
3-Kurmay haritası üzerinde demarkasyon hattının tespiti.<br />
4-Herhangi bir askeri stratejik yer değişmelerinin yapılmaması<br />
5-Mevcut askeri birliklerin bulundukları yerlerde kalmaları, fakat takviye alamamaları<br />
6-Taarruz hazırlığı yapılmaması, fakat tüfek ve top atışlarının muayyen mesafede yapılabilmesi<br />
7-Keşif hareketlerinde bulunulmaması<br />
8-Demerkasyon hattı arasındaki tarafsız sahada her iki tarafın askeri ve sivil kimselerinin giriş ve çıkışlarının yasak edilmesi<br />
9-Anlaşmazlıkların ortaya çıkması durumunda her iki tarafın müzakerecilerin bir araya gelmeleri ile halledilmesi<br />
10-Tarafsız sahada işlenen cinayetlerin tetkik edilerek gereği gibi cezalandırılması<br />
11-İş bu müzakere ahkamının, Türkler tarafından kusursuz olarak riayet edileceğinin Türk kumandanlığı tarafından taahhüt edilmesi, Kürtler tarafından düşmanca hareketler vuku bulduğu takdirde, Rus kuvvetleri tarafından mezkur sınır hattı içindeki Kürtlere karşı hiçbir ahkam tanımayan eşkıya muamelesi tatbik edilmesi<br />
12-Her iki tarafın iş bu  mütarekeyi tamamlayıcı veya değiştirici mahiyette teklifte bulunmak hakkına haiz olması<br />
13-Harb halindeki devletler arasında Karadeniz’ de mütareke akdedilecektir. Buna ait teferruat her iki tarafın donanma mütehassıslarınca tespit edilecektir. Harp gemileri, sahillere 10,5 km den daha yakın bir mesafeye sokulmayacaktır.<br />
14-İş bu uzlaşmanın Türk ve Rus dillerinde kaleme alınmış olduğu ve her iki dilde yazılan ve muvahhasların imzasını taşıyan birer tanesi teati edilecektir.</p>
<p>Erzincan mütarekesinin akdi, münasebetiyle Anadolu’ da Türk makamları ilk defa Rus – Bolşevik makamları ile temasa geçmişlerdi. Bu uzlaşma gereğince her iki tarafın kuvvetleri arasında tarafsız bir saha bırakılmak üzere bir sınır çizgisi tespit edilecektir. Bununla komisyonun vazifesi sona ermiş ve 29 Ekim 1914 tarihinde başlayan Türk – Rus savaşı da bu suretle 3 yıl 50 gün sonra 18 Aralık tarihinde fiilen bitmiştir.</p>
<p>Mütareke emri, 19 Aralık 1917’ de cephedeki bütün ordu kumandanlarına bildirmiş ve fırkaların kendi cephelerinde ve bölgeleri dahilinde bu mukavelename ve ilave hükümlerine harfiyen uyulması ve bu konuda hiç kimsenin kesinlikle itiraz etmesine izin verilmemesi rica edilmiştir.</p>
<p>Daha sonra mütareke maddeleri özet şeklinde açıklanarak uyulması gereken bütün kurallar tek tek verilmek suretiyle fırkalar uyarılmıştır.</p>
<p>Kısa bir süre sonra I. Kafkas kolordusuna mensup Rus birlikleri yaptıkları mülakatta verdikleri sözü yerine getirmeye başlamışlar ve 25 Aralıktan itibaren geri çekilme olaylarını aşikar hale getirmişlerdir. Cephedeki Rus askerin artık harp işleriyle meşguliyetinden ziyade sulh illeriyle uğraştıklarını ve kesin sulh için çalıştıklarını diğer yandan Rus askerinin bu fikirde olmasına rağmen Ermeni asıllı olan askerlerin başka emellerde oldukları gelen bilgiler arasındaydı.</p>
<p>Böylece cephede en son gelişen olaylar Ermeni faaliyetleriydi. Dağılan ve geri çekilen Rus ordusunun silah ve mühimmatlarını bölgedeki Ermeniler’ e teslim ettikleri alınan haberlerdendi. Bu arada Ermeniler Ruslar’ ın silah ve malzemelerden faydalanarak üç tümen kurma hazırlığına girişmişlerdi.  Gelişen olaylar Büyük Ermenistan hayali için Ermenilerin katliam ve mezelime girişeceklerini göstermiştir. Gerçekten de Ermeniler büyük katliamlara girerler.</p>
<p>En büyük katliamları da Erzincan’ da yaparlar. Ermenilerin faaliyetleri ve Rusya da meydana gelen olaylar Türk tarafının karşı taarruza geçmelerini de getirmiştir. </p>
<p>2-1917 Yılı Sonunda Cephedeki Türk Ordusunun Durumu</p>
<p>1916-1917 kışı cephede her iki tarafın ordularını zor duruma sokmuştu. Özellikle Erzincan mütarekesinden sonra Rus kuvvetleri bölgeden çekilince Ermeni faaliyetleri başlar ve bölgede bir çok masum halkı katlederler. Bu durumda Türk ordusunun harekata geçmesi beklenilen bir durumdu.</p>
<p>Ancak bölgede kış bütün şiddetiyle devam ettiğinden III. Ordunun giyecek, yiyecek ve ulaştırma araçları bakımından bir ileri geçme harekatı kalmamıştır. Bulunduğu yede bile güçlükle beslenmekteydi. Böylece yiyecek kaynakları tükenmiş olduğundan menzil kolları kolorduların madelerini bile taşımaya yeterli değildi.</p>
<p>Cephede dört kolordu iki orduya bölünmüştü. II. Ordu : Kemah, Şiran, Alucra, Tirebolu hattının doğusunda bulunuyordu. II. Ordu, II: ve IV kolordularından oluşmakta ve karargahı Halep’ te bulunmaktaydı. 13 Mart’ ta Kafkas ordular grubu kumandanı olan Ahmet İzzet paşanın yerine Mustafa Kemal Paşa, II. Ordu kumandanı olmuştu. </p>
<p>III. ordu ise 1917 yılına gelinceye kadar şu aşamalardan geçmiştir : Erzurum bölgesinde IX. Ve Van bölgesinde XI kolordu vardı. Ağustos 1914’ te seferberlik başlarken Enver paşa, Hasan İzzet paşa kumandasında Kafkas ordusu adıyla II. Orduyu kurmaya karar vermişti. Bu ordu iki kolordu ve iki muazzam süvari fırkasından oluşuyordu.    </p>
<p>Eylül 1914’de XI kolordu Van bölgesindeki Rus sınırını be Beyazıd-Karakilise vadisinin keşfini muntazam olmayan Kürt birliklerine bırakarak Erzurum’a yaklaştırılmıştır. Kürtler o tarihten itibaren sınırı tecavüze ve Rus sınır muhafızları ile çarpışmaya başlamışlardı.</p>
<p>Ekim 1914! De Osmanlı devleti Almanların ısrarı üzerine harbe girince II. Ordu malzeme noksanlığı, ulaşım zorluğu ve pek çok mahrumiyetler içinde bulunuyordu. Elbise ve yiyecek yetersizdi. Seferberliğini henüz layıkıyla tamamlayamamıştı. Mevcudu 190bin insan ve 44 makinalı tüfeği vardı.</p>
<p>Bu şartlar altında Ruslarla harbe başlamıştı ve 1916 yılına kadar gelinmişti. 13 Mart’ ta Kafkas ordular grup kumandanı Ahmet İzzet Paşanın yerine Mustafa Kemal Paşa II. Ordu kumandanı tayin olmuştu. Vehip paşa ise Ahmet İzzet paşa bahanesiyle ordudan ayrılmıştı. Bu tarihten itibaren Fevzi Çakmak Paşa merkezi Suşehrin’de bulunan III. Orduya vekaleten kumandanlık yapmış ve 18 Temmuz’ a kadar bu görevde kalmıştır.</p>
<p>III. ordunun 1917 yılındaki Kurtuluşu şöyleydi.<br />
I. Kafkas kolordusu : Bu kolordunun başına 1918’ e girildiği tarihlerin başında albay Kazım Karabekir atanır. Daha önce Kafkas cephesinde ikinci kolordu komutanı olan Kazım Karabekir Rusya’nın çekilmesi ve Erzincan mütarekesinin imzaladığı dönemde kendi emri altındaki yerlerin durumunu incelemekte iken Beşiri kasabasında kendisine bir telgraf ulaştırılır, telgraf şöyledir;<br />
Beşinci Jandarma Kumandanı Vasıtasıyla<br />
Kazım Karabekir Bey’ e<br />
Zatıalileri birinci Kafkas kolordu kumandanlığına tayin buyruldunuz. II.kolordu kumandanlığına da miralay Galatalı Şevket Bey tayin olundu. Halen yollar otomobil mürununa müsait olmadığından Egin-Kemah üzerinden Refahiye’ yi teşrifiniz müddeti seferin tenkisi noktai nazarından faydalıdır. Bu tarihi ihtiyar buyurmanız takdirinde zatıalilerine Eğin’ de karşılamak üzere bir müfreze-i askeriye sevk ve izami için otuz altıncı Kafkas fırkası kumandanlığına emir buyurmanızı rica ederim&#8230;.<br />
31.Kanunuevvel 333<br />
III.Ordu Kumandanı<br />
        Ferik Vehib<br />
Kazım Karabekir’in kumandasında 9,10 ve 36 tümenlerden oluşuyordu. Kolordu Erzincan’ ın batısındaki dağlarda, Refahiye ve Kemah doğusundaki geçitleri kapıyordu.</p>
<p>II. Kafkas kolordusu : Yakup Şevki Paşa kumandasında 5.11 ve 37 tümenlerden oluşmakta ve karargahı Alvara’ da idi. Ayrıca 10 jandarma taburu ve 7 müstahfaz taburu, 3 topçu taburundan ibarettir.</p>
<p>IV. Kolordu : Ali İhsan Paşa kumandasında 5 ve 12. tümenlerle Van gölü güney müfrezesi, milli kuvvetleri vardır. IV. Kolordu bir müfreze ile Van gölü güneyinde 5. tümen Bitlis’ te ve bir müfreze ile 12. Tümen Çapakçur bölgesinde bulunuyordu. </p>
<p>III.Ordu karargahı Suşehrin’ de idi. Toplam savaş 12132 kişiydi. I. Kafkas kolordusunun muharip kuvveti 498 subay, 11390 muharip piyade, 98 makinalı tüfek, 40 toptu. I. Ve II Kafkas kolordularının 1918 yılı başında cephede kullanılan tüfek adedi 20026, makinalı tüfek  186, top 151 di. Orduya bağlanan IV kolordunun riyade mevcutları  150 ile 300 kadardı. Fırkalr üçer alayı, üçer taburu ve makinalı tüfek bölüğü, birer süvari bölüğü, birer kudretli cebel taburu,birer seri atışlı cebel taburu, birer istihkam bölüğü, birer sıhhiye bölüğü, birer seyyar hastane, birer telgraf takımı, birer ekmekçi müfrezelerinden ibaretti.</p>
<p>Kolordu kıtaları bir avcı taburu, bir makinalı tüfek bölüğü, bir seri cebl topçu taburu, bir istihkam bölüğü, bir telgraf takımı, bir seyyar hastane, bir ekmekçi müfrezesinden ibaretti. </p>
<p>Türk ordusunun bir yıla yakın bir zamandır dinlenmekte oldukları ve birliklerinin iyi durumda olduğu görüşlerine rağmen bir kış hareketine göre donatılmamış olduğu, güçlükle beslenebildiği dolayısıyla hareketin ilk baharda yapılmasının uygun olacağı düşünülüyordu.</p>
<p>3-1917 Yılı Sonunda Cephede Rus ve Ermeni Ordularının Durumu</p>
<p>Kafkas cephesinde mütareke devam ederken Ermeniler ve Gürcüler silahlanmakta, mütareke sonucunda bölgeden Rus kuvvetlerinin çekilmeye başlaması ile birlikte bölgenin jandarmalığını Ruslar adına Ermeniler üslenmişlerdir.</p>
<p>Rus ordusunun 1916-1917 kışı Kafkas cephesinde sabit kalması ve zayiatların fazla olması ikmal işlerindeki zorluklara dayandırılmıştır.<br />
Yıpranmış, zayıf düşmüş ve ülkede meydana gelen ihtilalle birlikte askeri yardımın cepheye değil de bu ihtimal için harcanması Rus askerlerinin durumunu daha da kötü bir hale4 sokmuş ve çekilmeleriyle birlikte gerekli olan tehzizat ve yiyecek maddelerini de Ermenilere bırakmışlardır.</p>
<p>1 Ocak 1918’ e kadar Ermeni kolordusuna iki Ermeni piyade tümeni, Ermeni gönüllülerden meydana gelmiş 3 tugay, bir süvari tugayı ve bazı milis taburları bulunmaktaydı. Alay kuvveti 3 tabur olarak tespit edilen bu iki tümenin her biri dörder alaydan meydana gelmiştir. Gönüllülerden kurulan tugayların her biri 4 kuvvetli bölüğün bulunduğu iki alaydan oluşturulmuştur.</p>
<p>General Karganof 1918 yılı hareketlerine ait kitabında Kafkas cephesinden çekilen Rus kuvvetlerinin yerini alan Ermeni kuvvetlerini 1 avcı tümeni, 3 piyade tugayı, 3 süvari alayı olarak toplam 36 piyade taburu olarak göstermektedir. Ermeni kuvvetleri geri teşkilleri ile birlikte 50 bin kadar tahmin edilmektedir.  Merkezi Erzincan’ da bulunan 3 alaylı bir Ermeni grubu Fırat havzasında, diğer bir 3 alaylı grup Murat havzasında ve 2 alaylı bir tugayda Van ve civarında bulunmaktadır.</p>
<p>3. ordu komutanlığının 9 Şubat 1918 tarihli harekat emrinde Erzincan ve havalisinde 100 kadar süvari olmak üzere çoğu gençlerden oluşan bir miktar Gürcü ile karışık en çok 3000, Fem’ de 300, Tercan’ da 200, Bayburt’ ta 800 kadar Ermeni bir bu kadar da Gürcü kuvvetleri bulunmaktaydı.</p>
<p>Bu çeteci Ermeni kuvvetleri arasında Osmanlı tebaasından birçok Ermeni de vardı ve Rusların çekilmesinden sonra bölgede vakit kaybetmeden faaliyetlere başlamışlardı. Her geçen gün zulümlerini arttırmaya devam ediyorlardı. Hatta bu hususunda III. ordu komutanı Vehip Paşa ile Rus ordusu komutanı Odişelitze arasında yapılan haberleşmelerinde bir tesiri olmamıştır. Çünkü bu komutan bir kukla mahiyetindeydi.</p>
<p>Her geçen gün artan Ermeni zulümleri ve cinayetleri karşısında Türk ileri harekatının yapılması bir zaruret halini almıştır. Bunun da en kısa zamanda yapılması bütün ordu kademesinin ortak düşüncesiydi. Türk ileri hareketinin gerçekleşmesine kadar halkı Ermeni zulmümden kurtarmak ve geçici de olsa Ermenileri durdurmak için milis kuvvetlerin ileri sürülmesi ön görülmüştü.</p>
<p>4-İleri Harekata Karar Verilmesi</p>
<p>Rus birlikleri Erzincan mütarekesi gereğince geri çekilmeye başlamışlardı. Geri çekilme alayı 5 aralık 1918’ den beri cepheden Trabzon’ a, Trabzon’ dan Rusya’ ya sevkıyat yapılmak suretiyle gerçekleştirmekteydi. Hatta 37. fırka cephesindeki bütün topraklar Gtörele’ ye sevk edilmişti.</p>
<p>Alınan istihbarata göre Ruslar geri çekilirken işgal ettikleri toprakları Ermeni ve Gürcülere tamamen teslim edeceklerdi. Bu amaçla birlikler oluşturulmaya başlanmıştı. Böylece orada olan gerçek şuydu ki, her iki orduda bölgenin işgal konusunda büyük çatışmaya gireceklerdi.çatışmanın olması muhtemel olduğuna göre, önceden ordunun buna göre hazırlanması, taarruz noktasında yetiştirilmesi ve müsait fırsatlarla çeşitli sınıfların katılmasıyla tatbikatlar yapılması hususunda Enver paşa, Vehip paşadan taleplerde bulunmuştu.</p>
<p>3 Ocak 1918’ de Vehip paşaya telgrafta : Rus ordusuyla çatışmak şartı ile temasın devam ettirilerek Türk halkının Ermeni zulümlerinden kurtarılması gerektiğini söylemiştir.<br />
Bütün bu bilgilerin değerlendirmesini yapan Enver paşaya gönderdiği telgrafta fikrini şu şekilde bildirmişti :</p>
<p>“Rus kıtaatı hemen tamamen denebilecek derecede cephe gerilerine çekildi. Bir kısım geriye döndü. Bir kısım dönmek üzeredir. Kafkas ordusunu şu haliyle buralarda sınırlı bir zaman zarfında aleyhimizde istihdam edebilecek kuvvet ve şartlar mevcut değildir&#8230;.”</p>
<p>fakat bu telgrafın sonlarında Rusların yerine Ermenilerin ve Gürci çetelerinin faaliyetle bulunduğu ve bunların fazla teşkilatlarını tamamlamalarına meydan vermemek gerektiğini söylemiştir.</p>
<p>Türk ileri hareketinin planlayıcısı ve uygulayıcısı III. ordu kumandanım olan Vehip paşa, kesin bir zafer için fazla zaman kaybedilmemesi gerektiğini söyleyerek kafasında hareket planları yapmaya başlamıştır. Kısa bir süre sonra da Hüsamettin beyden Kafkasya’ daki duruma dair ayrıntılı bir rapor istemiştir. Hüsamettin bey Vehip paşaya sunduğu raporda bölgede hem Rus hem de Ermenilerin durumu hakkında çok önemli bilgiler vermekteydi.</p>
<p>Hüsamettin bey raporun sonunda ordumuzun vakit geçirilmeden ileri harekata geçmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu da Vehip paşanın yapacağı ileri harekatın daha kısa zamanda yapma düşüncesini daha da kuvvetlendirmiştir. Vehip paşa gerek rapor gerekse Hüsamettin beyin ileri harekatın daha erken yapılması konusundaki düşünceleri derhal Enver paşaya bildirmiştir. Telgrafta ;</p>
<p>“Erzincan’ dan Rus kıtalarının çekildiği, yalnız Ermeni komitacılarından Sivaslı Murat’ ın komutası altında bir Ermeni alayının bulunduğu öğrenilmiştir. Bu alayda 4 makinalı tüfekle, üç dört adet top bulunmaktadır. Bayburt’ ta Rus kıtaları yoktur. Orada da Ermeni komitacılarından Arşak adında birinin komutasında bir Ermeni taburu vardır. Ermeni zulümlerine engel olmak için ileri harekata başlamasını öneririm.”</p>
<p>Vehip paşanın 28 Ocak 1918 tarihli ileri harekata başlama hususundaki teklifini değerlendiren Enver paşa da bu hususta ona destek vermiştir. Bundan sonra iki ordunun durum karşılaştırması yapılır ver ikinci adımda da mevcut birliklerin şimdiden cephe gerisine alınarak sahra harbine kabiliyetleri olacak şekilde talim ve terbiye imkanının olup olmadığı araştırılması olmuştur. </p>
<p>Vehip paşa bölgede tam olarak Ermeni teşkilatı hakkında bilginin olmadığı ancak Türk karargahına gelen bir Rus subayının verdiği ifadeden bilgilerin elde ettiğini Enver paşaya bildirmiştir.</p>
<p>Bu subaydan alınan bilgilere göre bir Ermeni fırkası ile bir çok Gürcü fırkasının oluşturulduğunu, Tiflis’ ten cepheye devamlı olarak Ermeni kıtaatı sevk edildiğini ve Rus kıtaatı dahilinde aşağı yukarı % 12,%15 nispetinde bulunan Ermenilerin tazyik olunarak birlik oluşturduğunu ve işgal edilen bölgede yalnız Ermeni kuvveti olarak otuz bin kadar silahlı birliğin toplanabileceğini tahmin edildiği, bunlara ek olarak Gürci kuvvetlerinin de ilave edileceği bildirilmiştir.</p>
<p>Ermeni kuvvetlerinin üçte birinin Erzincan ve Karadeniz arasında olduğu Erzincan’ da Ermenilerin 3500 kişilik bir kuvvet olduğu ve beraberinde top ve makinalı tüfeklerin bulunduğu anlaşılıyor. </p>
<p>Vehip paşa bu bilgilere dayanarak harekat hakkında şu planları tasarlamıştır : Erzincan ovasının Ermeni kıtaatında temizlenmesi ve şehrin işgali suretiyle oradaki Müslüman halkın kurtarılması hususunda Dersimlilerle kesin bir hareket icrasını mümkün görüldüğü, böyle bir harekat için mütareke müddetince nizamiye kıtaatın teşkiline imkan olmadığı takdirde bu harekatı Dersimlilerle vücudu getirmekte kabildir. Bilahare ordunun henüz hareket edememesi yüzünden Erzurum’ dan önemli Ermeni kuvvetleri Dersimlilerle mümkün olduğu kadar çarpışarak havaliye hakim olmaya çalışıyorlar. Fakat böyle bir halde başarısızlık ihtimaline karşı halkın tekrar Ermeni ellerine düşüp mahvolmamaları için Erzincan’ın işgalini müteakip oradaki kendi arazisine nakledilmek suretiyle kurtarılabilir. Harekat için IV. Kolordu doğu ve batı Dersim milislerinden bunların arasına tebdil-i kıyafet ettirmek askerden icap ettiği kadar istihdam ve lüzum kadar subay seçileceğini belirtilmiştir.<br />
Bu plana göre Enver paşa, Dersim milislerinin Erzincan bölgesindeki Ermeni çeteleriyle mücadelede öncü kuvvet olarak kullanılacaktı.</p>
<p>Vehip paşa Enver paşanın talimatının o durumda yapılacak en iyi şey olduğuna inanmıştı. Hemen harekata geçerek milis müfrezelerini oluşturmak amacıyla eli silah tutan kişileri silahlandırarak bir taarruzdan ziyade bölgedeki Müslüman halkı korumayı düşünmüştü.</p>
<p>Çünkü Ermeniler, Erzincan ve doğu kısmında toplu halde bulunuyorlardı. Bunlar tarafından herhangi bir taarruz olmadığı takdirde milis müfrezelerinin taarruza girişmeleri tehlikeden başka bir sonuç getiremezdi. Ermenilerle çatışacak kadar güçlü teşkilatın kurulmadan böyle bir taarruza girişmek Türk ordusu için zararlı olabilir.</p>
<p>Bölgede Ermeni faaliyetleri giderek artması, bölgenin viran hale gelmesi, katliamların giderek artması özellikle Rus tarafının bunu durduracak önemli girişimde bulunmaması ve 31 Ocağa gelindiğinde artık Erzincan’ da toplu katliamların başlanması kadın, çocuk, erkeklerin camilere doldurularak yakılması artık Türk tarafının ileri harekatını zorunlu kılıyordu. Bundan sonra fazla zaman kaybetmeden harekete geçilme kararı alınır ve buna giderek bir çok bölgede bulunan ordu komutanlıkları aynı düşünmeye başlamaları bu harekatı daha da hızlandırmıştır.</p>
<p>5-İleri Harekat Planları </p>
<p>Uzun zamandan beri yapılması düşünülen Türk ileri harekatının planlayıcısı ve uygulayıcısı, III. ordu kumandanı Vehip paşa olmuştur.  23 Ocak 1918’ de Enver paşanın ileri harekat taleplerine karşı Vehip paşa II. ve III. orduların taarruza geçmeleri halinde o zaman ki durum başka şekilde hareketi gerektirmediği takdirde şu şekilde harekete karar verilmiştir.</p>
<p>III. ordu I. Kafkas kolordusu, 36 Kafkas fırkası ile Kemah ve 9. Kafkas fırkasıyla Çardaklı boğazlarından Erzincan’a II. Kafkas kolordusu, 5. Kafkas fırkası ile Kelkit vadisini takiben Köse, 37. Kafkas fırkası ile sahili takiben Trabzon yönünden ilerleyerek ilk hat Melikşerif ve civarında ve Iı. Kafkas fırkası Şiranven havalisinde toplanacaktır. Bu esnada Doğu Dersimliler Sansa boğazını kesecektir. Bu ise hareketin birinci safhasını teşkil eder. </p>
<p>Harekatın ikinci safhasında 9. ve 36. fırkalar Mamahatun’ a 5. fırka Bayburt, 36. fırka Köse!’ ye alınacaktır. 10. fırkanın Erzincan’ da kalmasını gerektirecek ve I. Kafkas kolordusu takviyeye hazır bir durum meydana gelmezse gerek ordu ihtiyatını birlikte olarak ve önemli hususlara sahip olan Bayburt. Erzincan istikametinde kullanmak ve sahil bölgesine de ulaşabilmek ve ikinci derecede önemli olan yiyecek husussunu kolaylaştırabilmek için o fırkayı Erzincan’ dan sonra sipikür üzerinden kuzeye alarak 11. fırka ile birlikte Köse, Pulur, Sadak bölgesinde toplu bulundurmayı düşünüyordu.<br />
Ayrıca III. ordu tarafından Mamahatun-Bayburt-Of hattının işgal edilmesinden önce güzergahın hareketini uygun görmemiştir.</p>
<p>Mevcutları yavaş olan bu ordu kesiminin esaslı bir karşı koymaya tesadüfü halinde III. ordu tarafından yardım edilmesi için bu süratle yapılmasını mümkün olacağını söylemişti.</p>
<p>Vehip paşa ilanını Enver Paşaya bildirmişti. Fakat Enver paşa palanda bir takım değişikliklerin yapılmasının daha uygun olacağını düşünmüştü. Ona göre; III. ordunun harekat istikameti uygundu. Fakat III. ordunun ilk hamlede Mamahatun-Bayburt-Trabzon hattına vasıl olarak Bayburt – Trabzon caddesini takiben emin bir suretle elde bulundurması ve imkan olursa Erzurum’ u da işgal etmeleri daha uygun olacaktı. Bu suretle hem II. ordunun kuzeyine yürüyecek kısmının hareketlerini kolaylaştıracak hem de Ermeniler kendilerini bir üsü’l hareket olabilecek şehirlerden işin başlangıcında mahrum edilmiş olacaktı. III. ordu bu hareketi yaparken II. ordunun da yalnız kuvvetli bir fırkasıyla ve milli teşkilatıyla Erzurum’ un doğusuna doğru ilerleyerek hareketin birleşmesi ve başlangıçta ihtimal olarak Malazgirt-Hınız hattında birleşmesi maksada daha uygun olarak görülmüş ve bu sırada Van güney müfrezesi de takviye edilerek savunma vazifesi ile yerinde kalacaktı. II. ordudan harekata katılacak kısmın hareket tarzları kendileri tarafından tayin edilecekti.</p>
<p>Bu arada Birest-Litosvk’da sulh görüşmelerine katılan Talat paşa durumu bildiren Enver paşa telgrafında; III. ordu cephesinde Müslüman halka Ermeniler tarafından tecavüz yapıldığını ve bundan dolayı Rus kuvvetlerinin bölgeden çekildikten sonra bölgenin Türk kuvvetleri tarafından işgal edileceğini ve Ruslar bu hususa uymazsa III. ordunun ileri harekata girişmesinin mecbur olduğu hususunu Rus delegelerini bildirmesini istemişti. Enver paşanın Talat paşadan bu talebi formaliteden başka bir şey değildi. Ruslar bu talimata uysalar da uymasalar da değişecek bir şey yoktu. III. ordu her halikata ileri harekete başlayacaktı.<br />
Bunun için Vehip paşa da her nesuretle olursa olsun III. ordunun ilerleyeceğinden hareket için hazırlığın bir an evvel yapılmasını istemiş ve erzaksızlık yüzünden ordunun tekrar geri alınması mecburiyetinden kalınmaması için gerekli tedbirlerin alınmasını ve orduya öncülük edecek yerli Kürt çetelerinin de istek dahilinde bu görevi yerine getirecek surette harekatın düzenlenmesini talep etmişti. Enver paşanın talebi üzerine hemen harekete geçen Vehip paşa kolordu komutanlarına derhal bir emir göndermiştir. 23 Ocak 1918 tarihli bu emirde işgal altındaki toprakları kurtarmak için her an bir ileri hareket emri verilebileceği ve bu emrin verildiğinin 3. gününde kolordularının bütün birlikleriyle hareket etmelerinin gerekeceğinden gerekli hazırlığın yapılmasını istemişti. </p>
<p>Özellikle üst düzey komutanlar ve diğer kolordu komutanları ileri hareket planlarını herhangi bir sorun çıkmaması için en ince ayrıntısına kadar planları yapıp ve ileriye dönük ordunun sıkıntı çekmemesi için gerekli olan birkaç aylık erzakın belli yerlerde toplanması gerektiğine karar vermişlerdir.</p>
<p>Vehip paşa bir yandan ileri hareket planlarını yerine oturtmaya çalışırken diğer yandan da Ermeni faaliyetlerinin toplu katliamlara dönüşmesi durumunda meseleyi Rus generallerine protesto etmiş ve ileri hareket planında kararlı olduğunu belirtmiştir. Fakat bu Rus generallerinin tepkisini çekmiş Ermenilerin doğu Anadolu’ da yaptıkları toplu katliamları görmelerine rağmen Türk ileri harekatının Erzincan bölgesini işgal etmek için uydurduklarını yorumlamışlardır ve Türk tarafını protesto etmişlerdir. Fakat Vehip paşa ileri harekatın palanını I. ve II. Kafkas kolordu komutanlarına, Menzil müfettişliğine, Enver paşaya vfe Rus başkumandanlığına bildirmişti. Planına göre I. safhada Trabzon, Gümüşhane, Erzincan yolunun elde bulundurulması hedef alınmıştır. Trabzon’ dan bu yol boyunca yakılacak menzil talimatını takip eden harekatın Şase’ ye doğru devam eden bir sahada sürdürmesini imkan sağlayacaktı. Bunun için ilk hamlede Erzincan, Küre, Trabzon hattını işgal etmek üzere ilerlenecekti. Bu hattın işgali ile ileri hat bu hattın 15 ile 20 km doğusuna doğru uzatılacaktı. Harekatın II. safhasında daha rahat hareket etmek için bu işlerin yapılması gerekiyordu. Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra III. ordu 5 Şubat’ tan itibaren tespit edilen istikametlerden harekata başlayacak, fakat umumi hareket 20 Şubat 1918’ den itibaren başlayacaktı. Bir yandan ordu karargahında içeri hareket planları yapılırken, diğer yandan da işgal altında bulunan bölge halkı kendi çapında bir takım tedbirler düşünmeleri ve Vehip paşaya ihtiyar köy heyetlerinin yardım için Vehip paşaya mektup yazmaları ve kendilerinin üzerine düşen görevi yapacaklarını milis kuvvetleri şeklinde bulundukları bölgelerde Ermenilere karşı çete faaliyetleri şeklinde hareket edeceklerini bildirmeleri Vehip paşayı memnun etmiştir. </p>
<p>Bu gelişmelerden sonra Kazım Karabekir’ de I. Kafkas kolordusu kumandanı olarak 28 Ocak’ ta Refahiye de göreve başlar başlamaz hemen harekete geçmiş Erzincan ve civar halktan askerlerden orta büyüklükte bir çete hazırlayarak Erzincan’ sevk etmiştir.  bundan sonra II. Kafkas kolordusu kumandanı Şevki paşa ise, 4 Şubat 1918 de birliklerine ileri harekat için hazır olmalarını ve ordu emirlerine uymasını istemiştir. </p>
<p>Artık bundan sonraki gelişmeler ileri harekatın amacı ve planları doğrultusunda harekete geçilip, bölgenin ve halkın Ermeni zulmünden kurtarılması safhasına geçilir.</p>
<p>B-İLERİ HAREKATIN BAŞLAMASI VE ERZİNCAN’ IN KURTULUŞU</p>
<p>1-İleri Harekat İçin Gerekli Olan Ordu Emirleri Ve Harekatın Başlaması</p>
<p>İleri harekata ilk kademe olarak Kemah yönünden 1500 insan ve 310 hayvanlık bir kafilenin ve Çardaklı yolu ile de 402000 insan ve 700 hayvanlık bir kafilenin  hareket etmesi ve ayrıca makinalı tüfekleri ve topçusu ile bir piyade alayının da gerekirse sevk edilmek üzere Ilgar çayında hazır bulundurulmasına Vehip paşa tarafından karar verilmiştir. ileri harekatın başarıya ulaşması demek Erzurum şehrinin kurtulması, Ermenilerin hayallerinin sona ermesi demektir. Bu nedenle Erzincan harekatının neye mal olursa olsun başarıyla sonuçlanması gerekiyordu.</p>
<p>İleri harekatta yapılacak olan planın mükemmel olması harekatın başarısıyla doğru orantılı olarak tespit edilmişti. Vehip paşanın Erzincan’ ı işgal planı şöyleydi;</p>
<p>III. ordunun I. ve II. Kafkas kolorduları ileri birlikleriyle Erzincan-Köse-Ardasa-Görele hattını işgal etmek üzere 11 Şubat 1918’ de hareket edeceklerdi. I: Kafkas kolordusunun Erzimcan’ ı işgal taarruzu 13 Şubat 1918 sabahı başlayacaktı. Bunlardan başka Batı Dersim birliğinde Dersim ve Elazığ jandarma taburu ise 12 Şubat 1918 den itibaren Sultanseydi üzerinden kuzeye doğru hareket edecekti. I. kolordu birliğinin Batı Dersim birliği Erzincan’ ın işgalinden sonra sevk ve idare noktasından bu kolordunun emrine girecekti. Doğu Dersim birliği ise önceden kararlaştırıldığı üzere Sansa ve Çicike boğazlarını işgal etmek üzere takviye olunacaktı.</p>
<p>9 Şubat 1918 e gel,indiğinde artık tüm harekat hazırlıklarının tamamlanmak üzere olduğu görülmüştür. Rus birlikleri çekilmiş olmalarına rağmen gerideki Ermeni faaliyetleri harekatın bir an önce yapılmasını gerektirmişti. Harekatın başlama esnasında da Erzincan’ da Fransız asıllı albay Morel komutasında bir piyade alayı, bir gönüllü süvari bölüğü, bir sahra bataryası, bir dağ top taburundan ibaret güç ile  yine Erzincan ve çevresinde aşağı yukarı yüzü süvari olan bir miktar Gürci olan 3000, Fem’ de 300, Mamahatun’ da 200, Bayburt’ ta 800, Cevizlikte 300 ve Trabzon’ da 400 kadar Ermeni mevcuttu. Türk birliklerine karşı bölgede direnme gösterimi daha büyük bir Ermeni birliği oluşturmaktı. İşte bu nedenle Türk ileri harekatı bir an önce başlayıp buna da engel olunmalıydı. </p>
<p>Bu durum karşısında harekete geçilme emri 9 Şubat’ ya verilir. Fakat iaşe durumu ve ulaştırma vasıtalarının yetersizliği nedeniyle ordu hareket emrinde tümenlerin iki kademe halinde ilerlemesini gerekli görür. Bu palan göre şu şekilde hareket edeceklerdi;</p>
<p>1-Kafkas Kolordusu: Erzincan kasabasını işgal ile doğuya ve kuzeye karşı güvenlik için makinalı tüfekleriyle kolordu üç tabur bir süvari bölüğü ve bir kuvvetli cebal bataryasından ivbaret bir kol ile Kemah boğazı ve makinalı tüfekleri ve seri cebel takımlarıyla iki piyade alayı, bir süvari bölüğü bir kudretli batarya diğer bir kol ile de Çardaklı boğazı istikametlerine hareketle 12 Şubat 1918akşamı Kemah boğazı Yalnız bağlar kuzey hattına ulaşacak ve 13 Şubat 1918 sabahı Erzincan kasabasını ve çevresini işgal etmek üzere taarruza edecekti.</p>
<p>II.Kafkas Kolordusu : Erzincan – Bayburt yolunu kesecekti. Sadk’ ın kuvvetli bir halde elde bulundurulması gerekiyordu. Ardasa’ nın başlangıçta işgali kolordu kumandanının oyuna bırakılmıştı. Sahilden Trabzon’ a kuvvetli bir makinalı piyade alayı, bir seri cebel bataryası gönderilecekti ve Trabzon’ un işgali, İstanbul’ dan beklenilen alayın ulaşması ve Rus birliklerinin Trabzon’ dan ayrılmasına bağlıydı. Bundan dolayı bu güzergahtaki yolların güvenliği sağlanacaktı.</p>
<p>Artık harekat planı tamamlanmış hareket emrini beklemeye başlamıştı. Fakat bu sırada ordu karargahında çıkan karışıklık nedeniyle harekatın 13 Şubat’ ta başlatılması kararı verilir. Harekat yönünden bir gün önce birlik Kocaarılar- Ilgar çayırında toplanmayı ve burada geceyi ve ertesi günü geçirdikten sonra akşamleyin yürüyüşe başlayarak geceleyin boğazları geçmek ve şafakla beraber ovaya hakim sırtları tutması uygun olacaktı.</p>
<p>Bu durumda düşman kuvvetlerinin hafif olduğu anlaşılırsa birkaç saat istirahattan sonra Erzincan’ ı işgal ettirmek üzere tekrar yürüyüşe başlamak daha kolay olacaktı. Bu arada etraflı araştırma için zaman elde edilecekti.</p>
<p>Bundan dolayı Vehip paşa harekatın bir gün önce bildirilmesini istemişti. 11 Şubat 1918 sabah Erkan-ı Harbiye yüzbaşısı Talat Beyi yanına alarak Kemah’a gidecekti. Ayrıca Refahiye’ de kalacak olan mütareke komisyonu Rus üyelerinin Suşehrine gönderilmelerine ve bu suretle harekat sahasından uzak bulundurulmalarına karar vermişti. </p>
<p>Vehip paşa, Kazık Karabekir’in planını uygun bulmuştu. </p>
<p>Buna göre Gözelerden sonra Fırat güneyinden gönderilecek kuvvetin topçusu ile bir piyadesi Zeki paşa ciftliği civarındaki Fırat köprüsünün tahtibatını veyahut bu köprünün önemsiz bir kuvvetle muhafazası haslinde başka bir geçit olmaması nedeniyle burada kalacaktı. </p>
<p>Bununla birlikte Kazım Karabekir bölgedeki Ermeni milis kuvvetlerini karşıda Batı Dersim mıntıkası kumandanının emrinde bulunan aşiret reislerini çağıranda, çetenin yerli kuvvetlerle takviyesivfe aynı zamanda Orta Han’a da bir kuvvet gönderilmesi uygun görülmüştü. Böylelikle Ermeni çetelerinin hiç olmazsa Kürt çetelerinin işgal ettiği bölgedeki halka zarar vermelerine meydan verilmemiş olacaktı.</p>
<p>Kazım Karabekir bütün bu planları 10 Şubat 1918’ de 9. Kafkas kumandanlığına bildirmiştir.<br />
1-Erzincan-ı işgal maksadıyla yapılacak harekat için hattı fasıl 13 Şubat 1918’de geçilecek ve Erzincan ovasına inilecektir. Bu maksat için hareket müfrezeleri 12 Şubat 1918 günü mümkün olduğu kadar yaklaştırılıp istirahat verilecek13 Şubat 1918 günü şafakla beraber boğazları kurtarmak suretiyle hareket düzenlenecektir.<br />
2-Yürüyüş sırasında boğazlarda ve her iki taraftaki sırtlarda muhtemel ufak tefek düşman postaları oldukları yerde imha edilecekti.<br />
3-Boğazlara yalnız bir kol halinde girilmesi için Kemah ve Çardaklı kuvvetlerinin arasındaki boşlukta yerleştirmeyi düşündüğüm için bu tabur Kürtperestiği istikametinde ve 9. Kafkas fırkasının Gedek’ teki bölüğü de Zazalar üzerinden ve önceden hazır olan askerde Çardaklı boğazının kuzey sırtlar5ından Espeha Çayırı istikametinde sevk edilecektir.<br />
4-17 ve 32. alay 9 Şubat 1918 günü emirde bildirdiğim mıntıkalara 13 Şubat 1918 günü ulaşacaklardır. 17. alay derhal hareket edilecek şekilde hareket emrine hazır bulunacaktır.<br />
5-İleriye giden kıtanın geri ile olan bağlantısı tem,in için 36. fırkanın şimdilik harekete iştirak etmeyen kıtaatın Kemah boğazının uygun mahallelerine ve 12. alydan da Karan Hanı-Yer Hanı’ na kuvvetli postalar gönderilmelidir.<br />
6-Hareket ayrıca vereceğim emirle başlayacaktır.<br />
I. Kafkas Kolordusu Kumandanı<br />
Kazım Karabekir<br />
Kazım Karabekir 9. Kafkas fırkası kumandanlığına gönderdiği başka bir emrinde ise işgal edilmiş ve edilecek olan bölgelerde görülmüş ve görülecek ve civardan toplanmış şahitlerin ve HARABE OLMUŞ Müslüman askerlerinin fotoğrafların alınmasını istemişti. Ayrıca fotoğrafların alınması için de kolordudan istihkam bölüğü ve subay da göndermişti. </p>
<p>11 Şubat 1918 de Refahiye’ de gönderdiği emirde ise 9. fırka bütün kuvvetiyle Erzincan’ a gidecekti. Bunun iç,in 13 Şubat 1918’ de Ilgar çayırında bulunacak olan 17. Kafkas alayının aynı günde Ilgar çayırında kalmayarak fırkayı tahrip ile yürüyüşe devam edecektir. 9. fırkanın bölgesinde kalan bütün kısımlar ve bu fırkaya katılan 19 seyyar hastane dahi fırkayı takip edecektir.</p>
<p>9. fırkaya bu şekilde hareket emri veren Kazım Karabekir 10 Şubat 1918’ de de tekrar bir kolordu emri yayınlatmıştır.</p>
<p>31. Alay Komutanlığına 11 Şubat 1918 tarihli gönderilen ordu emrinde ise;</p>
<p>1-Erzincan’ ın işgal maksadıyla I. Kafkas kolordusunca icrası tekanür eden hareket için mütareke hattı faslı 13 Şubat 1918’ de geçilecekti.<br />
2-Harekatın 36. ve 37. fırkadan tertip eden bir müfreze icra edecektir.<br />
3-13 Şubat 1918 günü bu müfrezelerin harekatı takip eden aynı günde 9. fırkanın 17 Kafkas Alay Ilgar Çayırına 3. fırkanın 36. Kafkas alayı da Melikşerif ve civarına hareket edecekti.<br />
4-13 Şubaqt 1918’ de 32. Kafkas layı kıtaatı sabahleyin kanatlardan hareket ile Lorilerde toplanacak ve aynı gün akşamüzeri Melikşerif civarında konaklara dahil olacaklardı&#8230;&#8230;. şeklindeki emir dışında Vehip paş aynı gün I. ve II. Kafkas kolordu kumandanlıklarına Menzil müfettişliğine ve IV kolordu kumandanlığına gönderdiği emrinde siyasi durumun bir an önce ileri harekata başlamış olduğunu gerektirdiğinden Giresun’ a gelen vapurun tahlisi için yalnız 37. Kafkas fırkasının hareketinin ertelenmesinin yeterli gördüğünden I. ve II. Kafkas kolorduları 37. Kafkas fırkası hariç birinci kademesiyle 12 Şubat 1918 de harekete başlamalarını bildirmişti.</p>
<p>Bu emirden sonra Enver paşa ve Vehip paşanın ileri harekata bir ana önce başlama fikri, Kazım Karabekir tarafından da uygun görülmüştü. Böylece hareket 13 Şubat 1918 günü değil de 12 Şubat 1918’ de başlayacaktı. Bunun için Kazım Karabekir verilen emri uygulamak amacıyla 12 Şubat’ ta hareketi idare etmek üzere Kemah’ a gelmiş ve aynı günü Vehip paşaya telgrafla harekata hazır olduğunu ve 13 Şubat sabahı Erzincan ovasına hakim sırtları ele geçirmiş olacağını bildirmişti.</p>
<p>Böylece hareket şu şekilde yapılacaktı; Fırat güneyinde bir tabur, iki, top 13 Şubat 19187 sabahı Gözelerde bulunacak ve Ermenilerin boğazlardaki mukavemeti görülürse yanda tesir ile bulunacak ve birlik boğaza hakim olduktan sonra Erzincan’ ın güneyinde Zeki paşa çiftliği civarına giderek buradan Dersim grubu birliği ve Kemah boğazından ilerleyecek birliğin harekatını gerekirse topçusuyla kolaylaştıracaktı.</p>
<p>36. Kafkas fırkası harekat müfrezesinin tamamı Kemah Erzincan yolundan avcı taburu makinasıyla birlikte Aşağı Mezra Kürtperesliği yolunu takip edecekti. Her iki fırkanın süvari bölükleri taraf dahilinde hareket ettirilecekti. Bütün kuvvetiyle hareket edecek olan 9. fırkadan bir tabur Mezekler –Zazalar yoluyla tamamı Çardaklı boğazı yoluyla ve seçilmiş askerlerden oluşan bir müfreze de Çimendağı üzerinden Espeha çayırı ve Ahmediye’ ye gidecekti.</p>
<p>Bununla birlikte 13 Şubat’ ta 9. fırkdan bir müfreze Sipikur dağındaki karakolu işgal edecek ve bilhare süvariler vasıtasıyla II. Kafkas kolordusu birlikleriyle irtibat kurulacaktı. Kolordu karargahı 12 Şubat 1918’ de öğleden sonra saat 2 de Kemah’ tan hareketle Kocaarılar’ a gidecekti. Kocaarılara gittikten sora harekatı yeniden planlamıştı. Vehip paşa da bu konuda Kazım Karabekir’ i desteklemiştir. Bu planın yerine getirilmesinde ortaya çıkacak aksaklıkların gidermek için ne gibi tedbirler alınır diye bazı bilgiler alınmıştır.</p>
<p>Bundan sonra bütün hazırlıklar yapılmış ve 12 Şubat’ ta harekete geçmeye karar vermişlerdi. Hatta bazı bölgelerin hiç vakit geçirilmeden ele geçirilmesi isteniyordu. Çünkü bölgede Ermenilerin katliamları iyice artmış, Erus komutanlar ise bütün olayları gördükleri halde Ermenileri masum olarak göstermeye çalışmakta harekatı zorunlu hale getirir.</p>
<p>Türk ordusu bu durumu Rus tarafına bildirmek istemiş ve 12 Şubat 1918 tarihli bir telgraf la durumu bildirmiştir. Bu telgrafta Ermenilerin bölgedeki halka zulüm yaptıkları bu durumun bölgede huzuru bozduğu ve olaylara müdahale edip işin kesin sonuçlanacağı bildirilmiştir. Fakat Odişelitzi burada Türk heyetinin abartılı olduğunu söylemiş, haberlerin doğru olmadığını ileri sürmüştür. Artık bu olaylardan sonra karşı taarruz zamanı gelmiştir.</p>
<p>2-Erzincan’ın Kurtuluşu</p>
<p>Yapılan bütün hazırlıklar ve planlar sonucunda Enver paşa bir an önce başlama emrini verir. Ermenler ve Cernabı Kafkasya hükümeti ile de harp halinde olunmasını bildirmişti. İleri harekatın başlamasıyla 18 Aralık 1917’ de imzalanmış olan Erzincan mütarekesi de fesh edilmiş oluyordu.</p>
<p>12 Şubat’ ta ileri harekat başlamıştır. Kazım Karabekir o günü şöyle anlatıyor: Öğleden sonra ikide karargahın birinci kademesiyle Kemah’ dan hareket ettim. Yol boyunca hareket eden 341. fırkanın hareket müfrezesini gözden geçirdim. Tek kol nizamında yürüyorlardı. O geceyi Koca Araplar’ da geçirdim. Gökte incecik hilala kursi ile birlikte pek latif bir manzara teşkil ediyordu.<br />
Kemah boğazının girişini tutacak olan 36. fırka 2400 insan ve 550 hayvandan meydana geliyordu. Adı geçen fırka 13 Şubat sabahı Kemah boğazının girişini tutmuştu. </p>
<p>Aynı sabah Ilgar çayından gelen ve Yalnızlar boğazını tutan 9. fırka ise 400 insan ve 1100 hayvandan müteşekkildi. Dersim müfrezesi 300 milis kuvvetiyle Güneydeki Tilhas’ ta geçirmiştir. Ancak bu yolculuk kış şartlarının ağırlığı içinde geçtiğinden bu nizamiye taburu harekata iştirak edecek konumda değildi. </p>
<p>Bunlarla birlikte II. Kafkas kolordusunun 5. Kafkas fırkasının iki taburu Sadak’ ta bir taburu Köse’de, bir alay Kelkit’ te bulunacaktı. 11. Kafkas fırkasının bir taburu Gümüşhane ili Ardasa arasındaki İkisu mevkiini işgal etmek üzere gönderilmişti. 9. Kafkas fırkasının Sipikur karakoluna sevk edilen bir irtibat müfrezesi ise I. ve II. Kafkas kolordularının ileri birlikleri arasındaki ulaşımı sağlayacaktı.</p>
<p>Aynı günün akşamında 36. fırka hareket müfrezesi Ortahan civarında yürüyüşe devam edip 12-13 gecesini Ortahan’ da geçirecekti. 9. fırkann öncü kuvvetleri de Karahanı’ nın doğusuna geçmiş fakat Ermeni çetelerine rastlamadığı için geceyi Karahanında geçirmeye karar vermiştir. IV. Kolordu karargahı ise geceyi Kocaarılar ‘ da geçirmeye karar vermiştir.</p>
<p>Böylece 36. Kafkas tümeninin birinci kademesi 2400 mevcutlu 36. Kafkas alayı da 12-13 Şubat gecesini Kemah boğazında Pervani deresinde 12 Şubat 1918’ de öğleyin Ilgar çayından hareket eden 4000 insan mevcutlu 9. Kafkas tümeninin birinci kademesi 28. ve 29. alaylar 12-13 Şubat gecesini Yerhan ve Arahanında geçirmişlerdir. </p>
<p>Erzincan ovası 13 Şubat günü büyük bir mütarekeye sahne olur. Kadişev işgalden önce Ermeni kuvvetleri için şunu söylemişti : Türkler taarruza başladıkları zaman cephe hattı, Trabzon-Gümüşhane-Erzincan-Hınıs-Van gölünden geçmekteydi. I Ermeni kolordusunun kuvvetleri Gümüşhane’ den Vangölüne kadar geniş bir bölgeyi işgal etmişlerdi. Bu birlikler küçük gruplar halinde Bayburt Erzincan civarında Hınuıs ve Van gölü çevresine yerleşmişlerdi. Erzincan grubunun 70 km lik cephede sayısı 2000 süngü ve kılıçla, 6 mitralyüz ve 6 toptan fazla değildi. Cephenin diğer bölgelerinde Ermeni kuvvetleri daha azdı.</p>
<p>Kargonoff ise Ermeni kuvvetlerinin 1000 piyade askeri, 120 asker ve 6 sahra topçusundan ibaret olduğunu geri kalan kuvvetlerin ise haberleşme hattında muhafızlar tarafından etkisiz hale getirildiğinden bahsederken, kuvvetlerin arasındaki bu eşitsizlik geri çekilmenin meydana geldiğini belirtmiştir.</p>
<p>Buna karşılık 9.Kafkas tümeninin yürüyüş kolu 4000 kişilik 2 piyade alayı ve 1100 hayvandan ibaretti. 36. tümenin yürüyüş kolu ise 2400 kişilik bir piyade alayı ve 550 hayvandan ibaretti. </p>
<p>Her iki tarafın kuvvetleri 12 Şubat 1918’ den itibaren karşı karşıya gelmişlerdir.<br />
9. fırkanın müfrezesi öğlede Igar çayından harekete başlamış öğleden sonra Yerhan’ a varmıştı9. fırkanın süvari bölüğü akşam Karahan’ a vardığı zaman 3 atlıdan ibaret Ermeni grubu geri kaçmış ve Yerhan’ a gelirken de 15 atlı ve 10 piyade Ermeni kuvveti Erzincan yönüne çekilmişlerdi.</p>
<p>Yarbay Halit bey kumandasındaki Batı Dersim müfrezesi 10 Şubat 1918’ de verilen emir zamanında ulaşmadığından Munzur dağlarını aşarken askerlerin çoğunun el ve ayakları donduğundan müfreze 12 Şubat akşamı 300 milis ve 30 nizamiye askeri ile ancak Fırat nehri güneyinde Tilhas’ a gelebilmiş ve Erzincan’ ın batısına ulaşamamıştır.</p>
<p>13 Şubat’ ta 36. fırkann hareket müfrezesinin ileri kısımlar Kemah boğazı çıkışını tutmuşlardır. 9. fırkanın öncü kuvveti ise Yalnızboğazları tutmuştur.</p>
<p>Aynı gün 36. fırkadan 100 asker kuvvetinde bir grup Kürtperastiğin ‘ de bulunan Ermeni çetesini bastırarak 2 kişiyi telef etmişler, köyü de yakmışlardı. </p>
<p>Öğleden önce saat 10 da Harabedi ve Aşağrula’ da 150 Ermeni savaşsız Erzincan yönüne çekilir. 8 Ermeni atlısı da Til ve Aşağıvla arasından Hediklerdeki Türk birliklerine bir iki el ateş ettikten sonra kışlalar yönüne çekilmişlerdir. Kısa bir süre sonra da batı çıkışındaki siperleri işgal ederek mücadeleye başlamışlardır. Bu durum karşısında Cavğid bey 108. alayın ikinci taburunmu makinalı takımı ile birlikte ileri göndermiş, fırka süvari bölüğü ile topçusunu Kemah boğazı yönünde bırakmıştı.</p>
<p>Cavid bey şehir tahliye olunmadığı takdirde o gece ileri sürdüğü mğüfrezeyui geri çekerek ileri karakollarını Fırat nehri, Medikler çiftliği, Til hattında kurmayı planlamıştı. Fakat Kazım Karabekir bu kararı kabul etmeyerek derhal Erzincan’ı işgali için emir vermişti. Hemen süvari bölüğünü Erzincan’ın kuzeyine harekete geçirerek orada 9. fırka süvarisi ile temasta bulunmasını Erzincan’ın gerilerine dönerek bu suretle Ermenği mevzilerini ve Ermeni harekatını meydana çıkarmalarını ve topçusuna da müfrezesinin diğer kısımlarını ileri sürmesini istemişti. 9. fırkaya da kışlaları işgal etmesini ve Erzincan’a taarruz ede 36. fırka ile irtibat kurmasını emretmişti. </p>
<p>İlerleyen bu kuvvetler karşısında kuzeyden ve güneyden kuşatılma tehlikesi ile karşı karşıya bulunan albay Morel saat 10 da ağırlıklara ve Ermeni mültecilerine Erzincan’ı terk etmelerini emretmiştir.  Çünkü Morel’ in şehri derhal tahliye ederek Erzurum’ a çekilmekten başka yapacağı hiçbir şey kalmamıştı. Zor kış şartlarına rağmen geri çekilme 14-24 Şubat günleri arasında gerçekleşmişti. Muratoff geri çekilme sırasında Ermeni birliklerinin % 40 – 5 0 sinin soğuktan donarak öldüğünü söylemiştir.</p>
<p>Böylece 13 Şubat 1918 günü Kemah yönünden ilerleyen 36. Kafkas fırkası Kemah boğazının kuzey yönünde Ekrek, Kürtperastiği köylerindeki Ermeni çetelerini geri püskürterek Erzincan ovasına girmişler ve ileri birliklerle Erzincan’a yürüyüşe devam etmiş ve Ermenilerin şehrin batı kısmında gösterdikleri birkaç saatlik mukavemeti kırarak saat beşbuçuk da Erzincan’a girmişlerdir.</p>
<p>II. Kafkas kolordusu ise ileri kısmıyla Sadak-Gülhanı-İkisu-Gümüşhane-Ardusa yolu üzerinde Görele hattını işgal etmişlerdi.</p>
<p>Kazım Karabekir aynı gün verdiği raporda; Erzincan’ın tamamen işgal edildiğini ve yangınların söndürüldüğünü, şehirde eşkıyalık gösteren Ermeni birliklerinin kışlalara çekildiklerini ve burada da tutunamayarak şehri boşatltıklarını ve aralarındaki temasın kaybolduğunu haber vermişlerdir. </p>
<p>Aynı şekilde Erzincan’ ın kurtuluşunda yer alan Rıfat Erdal ise, sabahın erken saatlerinde yola çıktıklarını her tarafın karla kaplı olduğunu belirterek, çok zor şartlar altında ilerleyebildiklerini ancak askerin yılmadan Erzincan’ a girip halkı Ermenilerden kurtarma hırsı içinde olduğunu belirterek Şubat 15’ te Yanlızboğaz girdiklerini 17 Şubat’ ta ise çok küçük Ermeni kuvvetleri ile karşılaştıklarını ve Ermenilerin zayiat vererek kaçtıklarını, askerimizin şehre girdiğini ve bunu gören halkın hemen sokaklara dökülerek askere yardım ettiğini artık Erzincan’ ın kurtulduğunu belirtmiştir.</p>
<p>Erzincan’ ın kurtuluş anında Erzincan’ ı boşaltmak zorunda kalan albay Morel Erzincan’ daki görülen gelişmelerin verdiği ümitsizlik yüzünden ordunun Erzincan’ dan çekilme kararı verdiklerini , ordunun önce Çalik2 e oradan da Çars’ a çekildiğini ve kısa bir süre sonra da Erzurum’ a doğru yol aldıklarını belirtmiştir.</p>
<p>Muratoff ise Moerl’ in geri çekilmesini Morel’ in verdiği kararın doğru olduğu Erzurum’ a çekilmekten başka yapacağı bir şeyin kalmadığını belirtmiştir. Bu geri çekilişi Havannisian ve Karganof’ da aynı şekilde ifade etmiştir. Fakat Havannisian bir çok Ermeni öldüğünü belirtirken, Karganof bu konuya değinmemesi ilginçtir.</p>
<p>Erzincan’ ın kurtuluşunu gerçekleştiren Kazım Karabekir ise 14 Şubat 1918’ de emri altındaki askerlere hitaben yayınladığı beyannamesinde “iki senden beri düşman ayağı altında çiğnenen ve son zamanlarda Ermeni mezalimine uğrayan Erzincan’ ı kurtardıklarını söyleyerek Ermeni eşkıyasının günden güne artan dehşetlerinin, kadınlarımızın ırzına, mevsufların hayatlarına varıncaya kadar ileri gitmişlerdir. Bum yürüyüşle boğaz bölgesinde mukavemeti imkansız bıraktığınız ve büyük şekavet ve cinayetlerine meydan vermediniz. Bu günlerde binlerce Erzincan ve havalisi dualar ediyor. Millyonlarca Müslüman’ın hayır duasını aldınız. Üç senedir fedakarlığın sabru sebatın mükafatını topluyoruz” şeklinde sözlerine devam etmiştir. Erzincan’ ın kurtuluşu diğer ordu kumandanları tarafından da hemen haber alınmış ve büyük sevinçle karşılanmıştır. Aynı gün tebrik telgrafları gelmeye başlamıştır. Özellikle Çanakkale grubu kumandan Yususf İzzet paşa, Vehip paşayı büyük bir şükranla tebrik etmiştir. </p>
<p>Halkta so0n derece ızdırap çekmiş, katliamlara uğramış, yüzbinlerce şehit vermiş olan Erzincan yaklaşık bir buçuk yıllık esareti 13 Şubat Çarşamba günü sona ermiş olup yeni ve tertemiz bir sayfa açıyordu.</p>
<p>3-Erzincan’ın Kurtuluşundan Sonra İleri Harekat</p>
<p>Erzincan’ ın kurtuluşu amacıyla başlatılan Türk ileri harekatı Rus ve Ermeni işgali altında bulunan bütün bölgenin kurtarılmasına kadar ileri harekat devam edecekti.</p>
<p>Nitekim Erzincan’ ın kurtuluşundan sonra Enver paşaya  gönderdiği telgrafında işgal altındaki bölgenin sınıra kadar Rus ve Ermenilerden kurtarılması gerektiğini ve ayrıca Kafkasya Müslüman ve Gürcülerine yardım edebilmek üzere daha ileri gidilebileceğini belirtmiştir.</p>
<p>Böylece Erzincan’ ın kurtuluşu ile başlayan Türk ileri harekatının amacı ve amhiyeti, daha da genişletilmiş olacaktı. Enver paşa bütün toprakların kurtarılmasını istiyordu. Hatta sulh görüşmelerine Ruslara bir türlü teklif etmekten çekindiği Elviye-i Selase’ nin de kurtarılması da paln dahilindeydi.</p>
<p>13 Şubat’ tya Erzincan kurtarılmış ve harekatın ilk safhası gerçekleştirilmişti. Sıra Erzincan’ dan kaçan Ermenilerin ortadan kaldırılmasına gelmişti. 14 Şubat’ ta Kırklar tepesi yönünde harekete devam etmeye karar veren Kazım Karabekir kolordu karargahını da aynı sabah Erzincan’ a nakletmeye karar vermiştir. Bu sırada Batı Dertsim kumandanı Halit beyde beraberinde 300 milisle birlikte Erzincan’ a gelmişti. </p>
<p>Erzincan’ da kalan Ermenilerin Sanca ve Cşibice yönelerinden kaçmaları mümkün olmayacağından Erzincan ile Surperan Hanı arasında Keşiş dağlarının batı ve büyük bir ihtimalle doğu yönünden kaçmaları mümkün olacağından Dersim yönünden gelen askerin veya Kürtlerin Erzincan’ ı doğu tarafından kuşatmalarına karar vermişti.</p>
<p>Bunun için Doğu Dersim milisleriyle irtibat kurmak ve Sansa boğazına çekilmekte olan Ermenilerle temas etmek üzere yarbay Halit bey Batı Dersim milisleri ve ayrıca vacı taaburu, makinalı tüfek takımı ile Sandsa boğazındaki Vahit bey hanlarını işgalle görevlendirilmiştir. </p>
<p>36. fırka ise Fırat nehri ile Ilıca 9. fırka Ilıca’ nın sağ tarafına Yanlızbağlara kadar olan bölgeyi kapatmak üzere gönderilmişlerdir.</p>
<p>5. Kafkas fırkasına ise nizamiye birlikleri ile takviye edimiş milis kuvvetleri ile Karmuş-Ahlat yönünde ilerlemeleri ve düşmanın nerede ne kadar kuvveti bulunduğunun öğrenilmesi emri verilmiştir.</p>
<p>Yapılan hazırlıklar ve verilen emirlerden sonra 14 Şubat sabahı Türk ordusu ileri harekata devam eder. 15 Şubat 1918’ de4 Peterih güneyindeki hanlarla Surperan Batı Dersim milisleri şiddetli bir baskın yapmışlar ve sonuçta Ermeniler hanları yakarak ve oniki şehit bırakarak Sanasa boğazına kaçmışlardır. Burda da Ermeniler takip edilir ve bu durmdan kısa bir süre sonra Sansa’ da Türk ordusunun eline geçer ve bubndan sonra Ermeniler 16-17 Şubat gecesi Tercan’ a geçerler. Bunun üzerine I. Kafkas kolordusu tarafından takip edilerek Yanlızboğazlar civarında her iki taraf çatışmaya girişmişler ve elli kadar Ermeni telef edilmiş, bir top ve bir mitralyüz de ele geçirilmiştir.</p>
<p>4-Mamahatun (Tercan) ‘ un Kurtarılması</p>
<p>III.ordu Erzincan’ ın kurtarılmasından sonra Bayburt-Ofhattından doğuya ilerlerken IV.kolordu ise Van gölü güney müfrezesini takviye ederek Malazgirt – Hınıs hattını tutmak üzere yürümesine ve durumun gerektiği şekilde hareket etmesine karar verildi. Böylece genel olarak yapılan bütün mücadeleler sonunda Ermeni çetelerinin tümü Peterih üzerinden Mamahatun yönünde geri çekilmişlerdir. Erzincan’ dan Mamahatun’ a çekilen bu Ermeni çeteleri burada katliam ve tecavüzlerde bulununca Tercan halkı bundan rahatsız olur ve Doğu Dersim milislerinden yardım isterler.</p>
<p>Bunun üzerine Kazım Karabekir Erzincan’ dan 9. fırka kumandanlığına gönderdiği emrinde Mamahatun-Erzurum yolunun ele geçirilmesi için bölge halkından gerek bir çete idaresi suretiyle ve gerekse seyahat tarzında bu hususa kabiliyetli olan subay ve askerlerin 17 Şubat 1918 akşamına kadar kolordu karargahına bulunmalarını istemiştir.</p>
<p>Bu sırada Tercan’ da Ermeniler bu çevreyi tamamen işgal etme planları hazırlamış, kısa sürede alabya Morel bu planı devreye sokmak istemiştir. Bunu anlayan Kazım Karabekir Ermeni birliklerinin Bican’ da toplanarak Sanasa boğazını ele geçirmelerini engellemek için derhal 28. alayı on makinalı tüfeği ile birlikte Halit beyin emrine göndermiş ve önceden Ruslardan kalan erzak depolarını elde etmek görevine ilave olarak, diğer birliklerin derhal saldırı için harekata geçmelerini istemiştir.</p>
<p>Bu emirlerden sonra 22 Şubat 1918’ de Mamahatun’ u tamamen işgal edileceğine karar verilir. Gerçekten de 21 Şubat’ ta Kazım Karabekir’ in emri ile 36. fırka süvari bölüğü Mamahatun’ u kuşatır. Sabah saat 10 da kurtarılır. Bundan sonra Türk ordusu 24 Şubat’ a kadar ileri harekatına devam ederler, bu harekat sonucunda Tuzla vadisinde ve Mamhatun’ da Ermeni kalmamıştır.<br />
Uzun zaman Ermeni işgalinde bulunan ve bu işgal döneminde yıkılıp yakılan Mamahatun’ da yapılan katliamlar, Ermeniler için her zaman bir utanç sayfası olmuştur. </p>
<p>Bundan sonra Türk birlikleri Erzurum’ a doğru ileri harekatını devam ettirirler.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/erzincan-ili-tanitimi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Boğazlar Bölgesi</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/bogazlar-bolgesi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/bogazlar-bolgesi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Jan 2010 19:37:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Adalar]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Arazi]]></category>
		<category><![CDATA[askeri]]></category>
		<category><![CDATA[Bakla]]></category>
		<category><![CDATA[Bozcaada]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[Gelibolu]]></category>
		<category><![CDATA[Hafif]]></category>
		<category><![CDATA[Italya]]></category>
		<category><![CDATA[Kalan]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara Denizi]]></category>
		<category><![CDATA[Montreux]]></category>
		<category><![CDATA[Paralel]]></category>
		<category><![CDATA[Polis]]></category>
		<category><![CDATA[Rumeli]]></category>
		<category><![CDATA[Sevr]]></category>
		<category><![CDATA[Yani]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/bogazlar-bolgesi.html/</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul ve Çanakkale boğazları ve Marmara denizini çevreleyen arazi üzerine kurulmuş ve askersizleştirilmiş bölge. Sevr ve Lozan antlaşmalarıyla boğazlar etrafında askeri olmayan bir bölge kurulmuş,Montreux(Montrö) antlaşması ile bu bölge üzerindeki kayıtlar kaldırılmıştır. Sevr antlaşması ile Fransa,İngiltere ve İtalya tarafından birlikte kullanılmak üzere ayrılan bu bölgeyi lüzum gördüklerinde bu devletler işgâl edebileceklerdi. Ancak bu hükümler Kurtuluş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul ve Çanakkale boğazları ve Marmara denizini çevreleyen arazi üzerine kurulmuş ve askersizleştirilmiş bölge. Sevr ve Lozan antlaşmalarıyla boğazlar etrafında askeri olmayan bir bölge kurulmuş,Montreux(Montrö) antlaşması ile bu bölge üzerindeki kayıtlar kaldırılmıştır. Sevr antlaşması ile Fransa,İngiltere ve İtalya tarafından birlikte kullanılmak üzere ayrılan bu bölgeyi lüzum gördüklerinde bu devletler işgâl edebileceklerdi. Ancak bu hükümler Kurtuluş Savaşı’nın başlamasıyla uygulanmadı. Lozan antlaşmasına bağlı olarak imzalanan “Boğazların tabi olacağı usule dair mukavelename” ile Boğazların etrafında ve Ege Denizi’ndeki bazı Türk ve Yunan adalarına askerlikten arınmış bir bölge tesis edilmişti. Bu mukavelenin 4.maddesinde bölge şu şekilde sınırlandırılmıştır.<br />
1.	Çanakkale Boğazı:Saroz körfezinde Bakla burnunun kuzeydoğusundan başlayan hudut,güneydoğuya doğru seyrederek Kumbağı yakınlarında Marmara  denizine varır. Bu hattın <span id="more-12906"></span>güneydoğusunda kalan bölge,yani bütün Gelibolu Yarımadası askerlikten arıtılmıştır. Aynı boğazın Anadolu kıyısına gelince,Bozcaada karşısındaki eski İstanbul burnundan başlayarak,20 km uzaklıktan kıyıya paralel olarak çizilen ve Karabiga’nın kuzeyinde Marmara denizine varan hat ile kıyı arasında kalan bölge gayrıaskeridir.<br />
2.	İstanbul Boğazı:Anadolu ve Rumeli kıyılarına 15km uzaklıktan çizilen paralel bir hatla kıyı arasında kalan bölge askersizleştirilmiştir.<br />
3.	Adalar:Marmara Denizi’nde,İmralı hariç,Marmara adaları,Ege Denizi’nde Semendirek;Limni,İmroz(Gökçeada),Bozcaada ve Tavşan adaları Boğazla bölgesi içindedir. Bu bölgede hiçbir askeri tesis ve bölgenin inzibatını sağlamak için hafif silahla donatılmış polis ve jandarmadan başka silahlı kuvvet bulundurulmayacaktı.</p>
<p>BOĞAZLAR KOMİSYONU<br />
İstanbul ve Çanakkale boğazları bölgesinin ve rejiminin kontrolü için Sevr(10 Ağustos 1920) ve Lozan (24 Temmuz 1923) antlaşmaları ile kurulmuş olan milletler arası komisyon.<br />
Komisyon;Fransa,İngiltere,İtalya,Japonya,Romanya,Yunanistan,ABD(girmek istediği takdirde) ve Milletler Cemiyetine üye olurlarsa Bulgaristan ve Rusya delegelerinden kurulacaktı.Fransa,İngiltere,İtalya,Japonya,ABD ve Rusya ikişer;Romanya,Yunanistan ve Bulgaristan birer oya sahip olacaktı. Sevr antlaşmasının 38. Ve 61.madderlerinde söz konusu olan komisyon;Çanakkale ve İstanbul boğazları arasında kalan ve boğazların üç mil kadar açıklarına kadar olan sularda ve gerektiğinde kıyılarda faaliyette bulunacaktı. Boğazlardan geçen gemileri rusuma ve tekâlüfe tabi tutmak hakkı ve bunlardan elde ettiği gelirleri sarf etmek yetkisi;ayrıca istikraz aktetmek yetkisi bulunacaktı. Boğazlardan geçiş bakımından gerekli bütün tedbirleri almak,gerekli sağlık teşkilâtını kurmak ve sağlık hizmetlerinde bulunmak gibi çeşitli yetki ve görevleri bulunacaktı. Komisyon faaliyetlerini yürütürken mahalli hükümetten tamamen bağımsız olarak hareket edebilecekti.<br />
Sevr antlaşması Osmanlı hükümeti tarafından kabul edildiği halde;Türkler milli mücadele başlatarak,bu barışı tanımadılar ve böylece Sevr barışı gereğince kurulması ve faaliyet göstermesi gereken Boğazlar komisyonu faaliyete geçemedi. Lozan Konferansı’nda;önce İtilâf Devletleri Sevr antlaşmasında olduğu gibi Boğazlar komisyonunun kurulması tezini savunmuşlarsa da Türk delegasyonunun itirazı üzerine ısrardan vazgeçerek Türk tezini kabul ettiler. Sevr barışına göre,Türklerin malı bulunan boğazlarda seyrüseferi kontrol ve idare edecek komisyonda bir Türk delegesinin oy hakkına sahip olarak bulunmayışı gibi bir ayrılığa karşılık Lozan antlaşmasında Türk delegesinin daimi başkanlığı altında bir Boğazlar komisyonu kurulacak;bu komisyonda Fransa,İngiltere,İtalya,Japonya,Romanya,Bulgaristan,Yunanistan,Rusya ve Yugoslavya’nın tayin ettiği delegelerde yer alacaktı. ABD ile Karadeniz’de kıyısı bulunan bağımsız devletler sözleşmeye katıldıkları takdirde komisyonda temsil olunmak hakkı kazanacaklardı. Komisyonun görevi hükümlere tam olarak uyup uymadıklarını kontrol etmekten ibaretti. Boğazlar komisyonu Milletler Cemiyeti’nin himayesi altında bulunacak;ticaret ve seyrüsefer bakımından faydalı her türlü bilgiyi bu teşkilâta bildirecekti. Boğazlar komisyonu Türk Hükümetinin boğazlarda seyrüsefer meseleleriyle uğraşan makamlarıyla da devamlı temasta bulunacaktı.<br />
20 Temmuz 1936 tarihinde yapılan Montreux(Montrö) antlaşmasıyla Boğazlar Komisyonu kaldırıldı ve bu komisyonun görev ve yetkileri Türkiye Cumhuriyeti’ne devredildi. Mukavele hükümlerinin iyi bir şekilde uygulanmasına Türkiye Cumhuriyeti’nin nezaret etmesi kabul edildi.<br />
BOĞAZLAR MESELESİ<br />
İstanbul ve Çanakkale boğazlarının tabi olacağı hukuk rejimi dolayısıyla doğan meselelere Boğazlar Meselesi denmek adet olmuştur.<br />
Karadeniz’i Akdeniz’e ve Avrupa kıtasını Asya kıtasına bağlayan boğazların iktisadi,askeri ve siyasi bakımlardan büyük önemi vardır ve boğazlar rejimi,boğazlar meselesi deyimleri daima kullanılmış ve dünya ölçüsünde bir mesele olarak devletlerin ilgisini üzerine çekmiştir.Tarih boyunca büyük devletler arasında bir mücadele konusu olan boğazların hukuki durumunu 1.Türk hakimiyetinden önceki devre,2.Türk hakimiyeti devresi olmak üzere iki dönemde incelemek gerekir.<br />
1914’te başlayan 1.Dünya Savaşı’nda İtilâf Devletleri müttefikleri Rusya’ya deniz yoluyla yardımda bulunma zorunluluğu boğazları yine ön plâna çıkardı ve dünya tarihine Türklerin Çanakkale müdafaası gibi parlak bir başarısını kaydettirdi.Harbin sonunda imza edilen Sevr Antlaşması 20 Ağustos 1920’de boğazlar rejimini temelinden değiştirdi.Antlaşmaya göre:<br />
1.	Gerek savaş ve gerekse barış zamanlarında bütün devletlere ait her nevi ticaret ve savaş gemileri boğazlardan serbestçe geçme hakkına sahiptir.(Madde 37)<br />
2.	Kaderi boğazlarla sıkı sıkıya bağlı bulunan İstanbul şehri de Sevr Antlaşması’nda yer almaktadır.Buna göre Osmanlı Devleti’nin İstanbul’a sahip olması kabul edilmekle birlikte padişah İstanbul’da bulunan azınlıkların her nevi hukukuna riayet etmediği ve antşlama hükümlerini yerine getirmediği takdirde İstanbul’un durumunu yeniden ele alabilecekti.Osmanlı Hükümeti bu yolda alınacak bütün kararları kabul etmektedir.(Madde 36)<br />
3.	Boğazların yeni rejiminin iyi bir şekilde işletebilmesi için Boğazlar Komisyonu adıyla milletlerarası bir komisyon kurulmuştur.(Madde 38)<br />
Bu dönemde Ankara hükümetinin SSCB ile imzaladığı Moskova Antlaşması’nda boğazlar konusuna yer verildi.16 Mart 1921 tarihli bu antlaşmaya göre boğazlar bütün devletlerin ticari ulaştırmasına açık olacak ve bu geçiş serbestliği Karadeniz’e kıyısı bulunan devletler tarafından düzenlenecekti.<br />
Görülüyor ki Sevr Antlaşması ile Osmanlı Devleti boğazlar ve İstanbul üzerindeki hakimiyetini kaybetmektedir.Sevr antlaşmasının diğer maddeleriyle Türkiye’nin bağımsızlığı da zedelenmiştir.Padişah hükümeti antlaşmayı kabul ettiği halde Türk milleti bunu kabul etmeyerek Milli Mücadele’ye girişti.İstiklâl Savaşı sonunda 24 Temmuz 1923’te imza edilen Lozan barışında boğazlar meselesi yeniden ele alındı ve boğazlar için ayrı bir antlaşma yapılması kararlaştırıldı.(Madde 33).”Boğazların tabi olacağı usul hakkında mukavelename” adını alan bu antlaşmanın birinci maddesine göre boğazlardan savaş ve barış zamanlarında havadan ve denizden serbest geçiş esası kabul edilmekle birlikte savaş ve ticaret gemileri için ayrı rejimler uygulanması kararlaştırılmıştı.<br />
Ticaret Gemileri:(Normal ticaret gemileri,hastahane gemileri,yatlar,balıkçı gemileri ve askeri olmayan uçaklar)Barışta sancağı ve yükü ne olursa olsun;gece ve gündüz boğazlardan serbest olarak geçeceklerdir. Savaşta ve Türkiye tarafsız olduğu takdirde,barış zamanındaki rejim uygulanacaktır. Savaşta ve Türkiye savaşa girdiği takdirde tarafsız gemi ve uçaklar,düşmana gerekli savaş malzemesi,düşman askeri,düşman tebaası veya düşmana yardımcı kuvvet taşımamak şartıyla geçişte serbesttirler.Türkiye bu gemileri kontrol hakkına sahiptir.Türkiye düşman gemileri hakkında devletler hukuku prensiplerine uygun kararlar alabilir.<br />
Savaş Gemileri:(Normal harp gemileri,yardımcı gemiler,asker taşıma gemileri,uçak gemileri ve uçaklar) Barışta sancağı ne olursa olsun bütün savaş gemileri Karadeniz’de kıyısı olan devletlerden deniz kuvvetleri en fazla olanın donanmasından fazla olmamak şartıyla boğazlardan geçebilirler. Savaşta ve Türkiye tarafsız olduğu takdirde barış zamanındaki rejim uygulanacaktır. Savaşta ve Türkiye savaşa girdiği takdirde tarafsız gemiler barış zamanındaki muameleye tabi olacaklardır.<br />
Lozan barışında boğazlardan geçiş serbestliğini sağlamak üzere sahilin iki tarafında askerlikten arınmış bir bölge bulunacak ve geçişi düzenlemek üzere Türk delegesinin başkanlığında bir Boğazlar Komisyonu kurulacaktır.<br />
Lozan Antlaşması boğazları askerlikten arınmış bir duruma getirmek suretiyle Türkiye’yi,Boğazlar gibi hayati önemi olan bir bölgede gerekli tedbirleri almaktan alıkoymuş ve Türkiye herhangi bir saldırıya uğradığı takdirde savunmasını güçleştirir duruma sokmuştu. Ancak Lozan barışı imzalandığı sırada Milletler Cemiyeti’nin kurulmuş olması ve bu topluluğun barışı koruyabileceği düşüncesi hakimdi. Kısa bir süre sonra bu düşüncenin bir hayal olduğu anlaşıldı. Çeşitli devletler savaş hazırlıklarına başladılar.1933’te Japonya Milletler Cemiyeti’nden çıktı.1935’te İtalyanlar Habeşistan’a saldırdı.1936’da Almanlar askerlikten arınmış olan Ren bölgesini işgâl ettiler. Bu hadiseler karşısında Milletler Cemiyeti’nin aldığı tedbirler fayda vermedi. Böylece Milletler Cemiyeti’ne bağlanan ümit boşa gitti. Bunun üzerine Türkiye 11 Nisan 1936 tarihinde;Lozan barışını imzalamış olan devletlere birer nota vererek Lozan Boğazlar mukavelenamesinin değiştirilmesinin,Türkiye’nin ve Boğazların güvenliğini sağlayacak yeni bir yeni bir antlaşmanın imzalanmasını istedi. Bunun üzerine 22 Haziran 1936’da İsviçre’nin Montreux(Montrö) şehrinde Avustralya,Bulgaristan,Büyük Britanya,Fransa,Japonya,Romanya,Sovyetler Birliği,Türkiye,Yugoslavya ve Yunanistan’ın katılmasıyla başlayan konferans 20 Temmuz 1936’da yeni bir boğazlar rejimi meydana getirdi.<br />
MONTREUX(MONTRÖ) SÖZLEŞMESİ<br />
Gerek milletlerarası bir su yolu olarak devletler hukukunda önemli bir yer tutan, gerekse Türkiye&#8217;nin ve bulunduğu bölgenin jeopolitik durumu açısından büyük anlam ve değeri bulunan Türk Boğazlarının statüsü son olarak, 20 Temmuz 1936&#8242;da İsviçre&#8217;nin Montrö şehrinde imzalanan milletlerarası bir sözleşme ile saptanmıştır.<br />
 Montrö Sözleşmesinin esasları şunlardır:<br />
1.	Boğazlardan geçiş; barış ve savaş zamanı ile ticaret ve askeri gemiler açısından ve ayrıca Karadeniz&#8217;de kıyısı bulunan devletlerle bulunmayanlara göre değişik biçimlerde saptanmıştır. Aşağıda açıklanacak bazı incelikler dışında, genel kural olarak &#8220;Geçiş serbestliği&#8221; kabul olunmuştur.<br />
2.	Boğazların askeri kontrolü ve savunma tedbirleri tamamen Türkiye&#8217;ye aittir. Bundan önceki 1923 Lozan Antlaşması&#8217;ndaki hüküm burayı askersizleştirmişti. Montrö&#8217;de en büyük isteğimiz bu hükmün değişmesiydi ve bu hakkımız tanındı.<br />
3.	Boğazlardan geçişi denetleyen Milletlerarası Boğazlar Komisyonu kaldırılmıştır<br />
Yukarıdaki sonuçlar bakımından Montrö Sözleşmesi Türkiye için bir başarı olmuştur ve Boğazlar üzerindeki genel hakimiyetimizi sağlamıştır. Sözleşmeye göre, yabancı gemilerin Boğazlardan geçişlerinde şu İncelikler hükme bağlanmış bulunmaktadır:<br />
1.	Barış Zamanında<br />
a) &#8220;Karadeniz&#8217;de kıyısı olmayan&#8221; (non-riverain) devletlerin ticaret gemileri serbestçe geçerler. Savaş gemileri ise, 8-15 gün önceden Türkiye&#8217;ye haber vereceklerdir. En fazla bir arada 9 gemi geçebilir ve bunların toplamı tonajı 15.020 tonu aşamaz. Denizaltılar, uçak gemiler ve 10.000 tondan büyük savaş gemileri ise hiç geçemezler. Sözleşmeye uyan şekilde geçen yabancı savaş gemileri Karadeniz&#8217;de 21 günden fazla kalamazlar. Karadeniz&#8217;de kıyısı bulunmayan devletlerin barışta, denizde bulunabilecek savaş gemilerinin toplam tonajı 30.000 tonu aşmayacak şekilde saptanmıştır. Ancak burada kıyısı bulunan en kuvvetli filoya sahip devletin filosunda 10 bin tonu aşan bir artış gerçekleştiğinde, söz konusu diğer devletler de bulundurabilecekleri toplam tonajı, bu artışa paralel olarak artırabilecekler, fakat en fazla 45.000 tonu aşamayacaklardır.<br />
b) &#8220;Karadeniz&#8217;de kıyısı bulunan&#8221; (riverain) devletler için ise ticaret gemileri yine serbesttir. Savaş gemileri de, 8 gün önceden bize bildirilecek, bu arada geçenlerin toplam tonajı 15.000&#8242;den fazla olmayacaktır. Karadeniz&#8217;de kalışları tabii süreye bağlı değildir.<br />
2.	Savaş Zamanında<br />
a) &#8220;Türkiye tarafsız&#8221; ise: Herkesin ticaret gemileri serbestçe geçerler. Fakat, savaşan devletlerin savaş gemileri geçemezler.<br />
b) &#8220;Türkiye savaşa katılmış&#8221; ise: Her tür gemiyi geçirip, geçirmemekte kendisi karar verir. Dilerse Boğazları herkese kapayabilir.<br />
c) Savaş tehlikesinin çok yaklaştığı durumlarda: Türkiye yine karar serbestisine sahiptir. Boğazları kapayabilir. Bunların yanı sıra, sözleşmede daha bir çok teknik husus hükme bağlanmıştır. Türkiye, boğazlardan geçen gemilerin sayı ve tonajlarını düzenli raporlar halinde ilgili devletlere bildirir<br />
2.DÜNYA SAVAŞI’NDAN SONRA BOĞAZLAR MESELESİ<br />
2.Dünya Savaşı’nda Boğazlar Montreux Sözleşmesi uyarınca savaşan devletlerin savaş gemilerine kapalı tutuldu. Savaş sonunda ABD,SSCB ve İngiltere arasında yapılan Potsdam Konferansı’nda yeni koşullara uymayan Montreux Sözleşmesi’nin değiştirilmesi için Türkiye ile ayrı ayrı görüşmeler yapılması kararlaştırıldı. Bu doğrultudaki ilk nota ABD’den geldi. ABD,2 Kasım 1945 tarihli notasında boğazların:<br />
1.	Tüm ulusların ticaret gemilerine açık bulunmasını<br />
2.	Karadeniz’de kıyısı olan ülkelerin savaş gemilerinin transit geçişine her zaman açık olmasını<br />
3.	Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemilerine Karadeniz’e kıyısı bulunan devletlerin kabul etmesi ya da bu gemilerin Birleşmiş Milletler adına hareket gitmesi durumu hariç olmak üzere kapalı tutulmasını<br />
4.	Montreux Sözleşmesi’nin günün koşullarına uygun duruma getirilmesi için Japonya’nın taraf devletler arasından çıkarılmasını ve Milletler Cemiyeti yerine Birleşmiş Milletler denilmesini önerdi.<br />
İngiltere,21 Kasım 1945 tarihli notasında ABD tekliflerini olumlu bulduğunu,bununla birlikte sorunun acil görülmediği bildirdi. Türkiye 6 Aralık 1945’te verdiği yanıtta;bağımsızlığını,egemenliğini ve ülke bütünlüğünü ihlâl etmemek koşuluyla boğazlar hakkında yapılacak uluslar arası bir konferansa katılmaya ve burada verilecek kararları kabul etmeye hazır olduklarını açıkladı. SSCB de 7 Ağustos 1946’da konuyla ilgili bir nota verdi. Birer örneği ABD ve İngiltere’ye verilen notada Montreux rejiminin Karadeniz devletlerinin güvenliğini korumaya yetmediği ve savaş sırasında düşman gemilerinin boğazlardan geçişine izin verdiği belirtilen ve yeni boğazlar rejiminin oluşturulması için boğazların:<br />
1.	Tüm ülkelerin ticaret gemilerine açık olması<br />
2.	Karadeniz’e kıyısı bulunan devletlerin savaş gemilerine her zaman açık tutulması<br />
3.	Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerine kapalı tutulması<br />
4.	Karadeniz’e girmek ve Karadeniz’den çıkmak için tek doğal su yolu olan boğazlara ilişkin rejimin oluşturulmasının Türkiye ve Karadeniz’e kıyısı bulunan diğer devletlerin yetkisi içinde bulunması<br />
5.	Boğazlarda ticari ulaştırma serbestliğini ve boğazların güvenliğini sağlamak konusunda en ilgili ve muktedir devletler olmaları nedeniyle Türkiye ve SSCB’nin boğazların diğer ülkeler tarafından Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler zararına amaçlarla kullanılmasını önlemek için boğazların savunulması konusunda ortak önlemler almaları önerilerinde bulunuyordu.<br />
Bu notaya İngiltere 12 Ağustos,ABD 19 Ağustos 1946’da yanıt verdi. Her iki devlet de ilk üç öneriye itiraz etmemekle birlikte,boğazlar rejiminin kurulmasının yalnızca Karadeniz’e kıyısı olan devletlerin yetkisinde olmasını ve boğazların savunma ve denetiminin Türkiye’nin sorumluluğundan çıkarılmasını kabul edemeyeceklerini bildirdi.<br />
 Türkiye 22 Ağustos 1946’da Sovyet notasına yanıt verdi. Burada 2.Dünya Savaşı sırasında Karadeniz’e düşman gemilerinin geçtiği yolundaki Sovyet iddiası yanıtlandıktan sonra,benzer olayların yinelenmemesi için sözleşmedeki gemi tanımı,niteliği ve tonajları ile ilgili II.Ek’in değiştirilmesinin yeterli olacağı belirtildi. Sovyet notasındaki 4.ve 5.öneriler ise Montreux Sözleşmesi’ni imzalamış olan diğer devletlerin çıkarlarına,Türkiye’nin egemenlik haklarına ve güvenliğine aykırı düştüğü gerekçesiyle reddedildi. SSCB 24 Eylül 1946’da ikinci bir nota vererek,Türkiye’nin de Moskova Antlaşması ile kabul ettiği gibi Karadeniz’in kapalı bir deniz olduğunu bu yüzden be denize kıyısı olan ülkelerin özel durum ve güvenliklerine uygun düşecek bir boğazlar rejiminin oluşturulmasının ve boğazların savunmasına SSCB’nin de katılmasının doğru bulunduğunu belirterek ilk notasındaki görüşlerini yineledi. Bu notanın birer örneğini ABD ve İngiltere’ye veren Türkiye 18 Ekim 1946’da verdiği ikinci yanıtta Karadeniz’in kapalı bir deniz olduğu görüşünü reddetti ve daha sonra yapılan Lozan ve Montreux sözleşmeleriyle Moskova Antlaşması’nın ilgili hükmünün geçersizleştiğini savundu. Boğazların savunmasına SSCB’nin de katılması ise “Boğazların müşterek savunmasının Türkiye tarafından kabulü;egemenliğin,yabancı bir devletle paylaşılmasından başka bir anlam ifade etmez” gerekçesiyle reddedildi.<br />
İkinci Türk notasından sonra boğazlar sorunu bir süre daha anlaşmazlık konusu olmaya devam etti. Bununla birlikte,Türk dış politikasındaki değişme ve SSCB’nin boğazlar konusundaki istemlerinden vazgeçmemesi nedeniyle Montreux Sözleşmesi değiştirilmeden geçerliliğini korudu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/bogazlar-bolgesi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin Şaheserleri</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/turkiye%e2%80%99nin-saheserleri.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/turkiye%e2%80%99nin-saheserleri.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Jan 2010 18:12:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Antakya]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Demre]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Kale]]></category>
		<category><![CDATA[Likya]]></category>
		<category><![CDATA[Nikolas]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Noel Baba]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12897</guid>
		<description><![CDATA[(Akdeniz) 1-Karain Mağarası Katran Dağları üzerinde doğal bir mağaradır.Yapılan arkeolojik kazılarda bu mağaranın insanlarca barınak olarak kullanıldığı anlaşılmıştır. 2-Kınık-Xanthos Kınık köyü yakınlarında antik bir kenttir.Bu kent İlk çağda en büyük idari ve dini merkezdi.Roma ve Bizans dönemlerinde önemli yapıtlarla donatılmıştır. 3-PERGE M.Ö.3000 yıllarında kurulmuş antik bir kenttir.İki katlı takı, direkli caddesi en önemli kalıntılarıdır. 4-ASPENDOS [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> (Akdeniz)<br />
1-Karain Mağarası<br />
 Katran Dağları üzerinde doğal bir mağaradır.Yapılan arkeolojik kazılarda bu mağaranın insanlarca barınak olarak kullanıldığı anlaşılmıştır.<br />
2-Kınık-Xanthos<br />
 Kınık köyü yakınlarında antik bir kenttir.Bu kent İlk çağda en büyük idari ve dini merkezdi.Roma ve Bizans dönemlerinde önemli yapıtlarla donatılmıştır.<br />
3-PERGE<br />
 M.Ö.3000 yıllarında kurulmuş antik bir kenttir.İki katlı takı, direkli caddesi en önemli kalıntılarıdır.<br />
4-ASPENDOS<br />
 Bir adıda Belkıs’tır.140 yıllarında kurulmuş antik bir kenttir. En önemli yapısı tiyatrosudur.Bu tiyatro günümüze kadar ulaşabilen Anadolu’daki Roma tiyatrolarının en sağlam örneğidir.<br />
5-ALANYA KALESİ<span id="more-12897"></span><br />
 Bu kale ilk kez Romalı korsanlar tarafından yapılmıştır.Sonra Aleaddin Keykubat burayı fethetmiş kaleyi yeniden inşa etmiştir.Bu kalenin 33m yükseklikteki Kızıl Kale’si ünlüdür.<br />
6-DEMRE NOEL BABA KİLİSESİ<br />
 Antalya’nın Kale bucağındadır.Aziz Nikolas’ın burada doğup ölmesi nedeniyle bu kilise yapılmıştır.Yoksullara yardımıyla tanınan Aziz Nikolas sonradan Noel Baba’ya dönüştü.<br />
7-LİKYA KAYA MEZARLARI<br />
 Muğla ve Antalya civarındaki kaya mezarları genelde ev biçimindedir.Ön yüzünde küçük bir kapı bulunmaktadır.<br />
8-AMERİMNİA MOZAİĞİ<br />
 Antakya yakınlarında bir kaya mezarında bulunmuş olup III.yüzyıla aittir.Amerimnia “güven” anlamına gelir. </p>
<p>AKDENİZ BÖLGESİ<br />
SORULAR</p>
<p>1-Adana Bölümü Antalya Bölümü’nden ne ile ayrılır?</p>
<p>2-Antalya Bölümü’ndeki en önemli girinti ve çıkıntı nelerdir?</p>
<p>3-Karstik şekil ne demektir? Hangi alanda bulunur?</p>
<p>4-Bölgede son nüfus sayımına göre km2’ye kaç kişi düşer?</p>
<p>5-Adana Bölümü bölge nüfusunun ne kadarını toplamıştır?</p>
<p>6-Antalya bölümündeki başlıca merkezleri yazınız.</p>
<p>7-Akdeniz Bölgesi’nin doğusunda, kuzeyinde, güneyinde ve güneydoğusunda hangi yerleşmeler vardır?</p>
<p>8-Antalya Bölümü’nün turizminin gelişmesinin 4 nedenini yazınız.</p>
<p>9-Akdeniz Bölgesi’nde halkın geçim kaynakları nelerdir?</p>
<p>10-Burdur ve Eğirdir göllerini karşılaştırınız.</p>
<p>KAYNAKLAR</p>
<p>1-Dictionnaire  Larousse sayfa 70<br />
Milliyet  Yayınları 1994<br />
2-Büyük Larousse sayfa 256<br />
Milliyet Yayınları 1992<br />
	3-Ana Britanica sayfa 342<br />
University of Chicago<br />
	4-Temel Britanica sayfa 260<br />
Hürriyet Yayınları</p>
<p>AKDENİZ BÖLGESİ<br />
SORULAR</p>
<p>1-Adana Bölümü Antalya Bölümü’nden ne ile ayrılır?<br />
 -Adana Bölümü Antalya Bölümü’nden Manavgat Çayı ile ayrılır.<br />
2-Antalya Bölümü’ndeki en önemli girinti ve çıkıntı nelerdir?<br />
 -Antalya Bölümü’ndeki en önemli girinti Antalya Körfezi; en önemli çıkıntı ise Kilidonya Burnu’dur.<br />
3-Karstik şekil ne demektir? Hangi alanda bulunur?<br />
 -Kireç taşlarının çözünmesi ile oluşmuş küçüklü büyüklü çukurlara<br />
“karstik şekil” adı verilir.Taşeli alanında ve bütün Toroslarda bulunur.<br />
4- Bölgede son nüfus sayımına göre km2’ye kaç kisi düşer?<br />
 -Bölgede son nüfus sayımına göre km2’ye 70 kisi düşer.<br />
5-Adana Bölümü bölge nüfusunun ne kadarını toplamıstır?<br />
 -Adana Bölümü bölge nüfusunun 2/3’ünü toplamıştır.<br />
6-Antalya bölümündeki başlıca merkezleri yazınız.<br />
 -Antalya Bölümü’ndeki başlıca merkezler;Antalya,Isparta, Burdur, Köyceğiz, Dalaman, Fethiye, Kaş ve Manavgat&#8217;tır.<br />
7- Akdeniz Bölgesi’nin doğusunda, kuzeyinde, güneyinde ve güneydoğusunda hangi yerleşmeler vardır?<br />
 &#8211; Akdeniz Bölgesi’nin doğusunda,Güneydoğu Anadolu Bölgesi, kuzeyinde,Orta Anadolu Bölgesi, güneyinde Akdeniz ve güneydoğusunda Suriye vardır.<br />
8-Antalya Bölümü’nün turizminin gelişmesinin 4 nedenini yazınız.<br />
 -A)Karayollarının düzelmesi<br />
  B)Antalya ve Dalaman havayollarının açılması<br />
  C)Yurtdışı havayolları bağlantılarının kurulması<br />
  D)İletişim şebekelerinin kurulması<br />
9- Akdeniz Bölgesi’nde halkın geçim kaynakları nelerdir?<br />
Akdeniz Bölgesi’nde halkın asıl geçim kaynakları;gelişmekte olan sanayi,turizm ve tarımdır.<br />
10- Burdur ve Eğirdir göllerini karşılaştırınız.<br />
 -Burdur Gölü Kapalı bir havzadır ve suları tuzludur. Eğirdir Gölü ise dışarı akışlı olduğu için suları tatlıdır.</p>
<p> AKDENİZ BÖLGESİ<br />
TARIMSAL ÜRÜNLERİ  </p>
<p>ANTALYA BÖLÜMÜ</p>
<p>Tabiat Şartları<br />
   Antalya Bölümü bölgenin batısında yer alır.Bölümün yüzey şekillerinin büyük bir bölümünü Batı Toroslar kaplar.Batı Toroslar Bey, Geyik, Barla Dağları’ndan oluşur. Göller Yöresi’ndeki Tefenni, Acıpayam ve Teke yöresinde Elmalı ovaları başlıca düzlüklerdir.Göller Yöresi’ne kadar uzanan Batı Toroslar burada ters “V” harfi biçiminde kıvrılarak güneydoğuya yönelirler.Bu bölümün en önemli girintisi en iç kesimde yeralan ve il merkezinin adıyla anılan geniş Antalya Körfezi’dir. Başlıca çıkıntı ise Dalmaç tipi kıyı biçimine raslanan Teke Yarımadası’nın güneydoğu ucundaki Kilidonya Burnu’dur.Dim, Alara, Manavgat, Köprü, Alakır ve Demre Çayları ile Aksu Kaynaklarını Toroslardan alan başlıca akarsulardır.Göller Yöresi’ndeki göllerin adları Eğirdir, Beyşehir, Acıgöl ve Burdur Gölü’dür.<br />
Bu bölümde iki tip iklim görülür.Kıyılarda Akdeniz iklimi(Yazlar sıcak ve kurak,kışlar ılık ve yağışlı),iç kesimlerde ise Karasal iklim (kışlar soğuk ve yağışlı, yazlar sıcak) gözlenir.Buna bağlı olarak kıyıların bitki örtüsü makiler,iç kesimlerin ki ise bozkırdır.</p>
<p>Nüfus ve Ekonomi<br />
   Bu bölümün nüfusu Adana Bölümüne göre daha azdır.Nüfus genellikle kıyılarda ovalarda ve Göller Yöresi’nde toplanmıştır.Şehirleşme oranı düşüktür. Bölümün en büyük merkezi Antalya’dır.Kıyı kesiminin diğer merkezleri ise Köyceğiz, Dalaman, Fethiye, Kaş ve Manavgat’tır.İç kesimlerde ise en büyük merkezler Isparta ve Burdur’dur.Elmalı, Eğirdir, Beyşehir, Seydişehir, Keçiborlu ise bu kesimin diğer önemli yerleşmeleridir.<br />
  Ekonomi tarım ve turizme dayalıdır.Kıyılarda, pamuk, yağlı tohumlar, turunçgiller ve kuytu köşelerde muz yetiştirilir. Turfanda sebzecilik çok gelişmiştir.Seralar geniş yer kaplar.<br />
İç kesimlerde başta buğday olmak üzere tahıl en önemli tarım ürünüdür.Göller yöresinde haşhaş, gül ve şekerpancarı yetiştirilir.Bu bölümde hayvancılık fazla yapılmamaktadır. Hayvancılıkta küçükbaş olarak en çok koyun ve kılkeçisi başlıca gelir kaynaklarındandır.Bölüme adını veren Antalya ise bitkisel üretim açısından gelişmiş iller arasındandır.Türkiye’nin büyük kentlerini besleyen bir bölümdür.Ekonomik değeri yüksek olan sanayi bitkileri, pamuk, anason ve yerfıstığıdır.Sıcak iklim meyveleri ise muz, portakal, limon, mandalina, turunç ve greyfurttur.Seralarda en çok domates, karpuz, kavun, taze bakla, biber, salatalık, taze fasulye, patlıcan ve kabak yetiştirilir.<br />
   Isparta gülyağı ve halı üretimi ile ünlüdür.Yine bu yörede çimento, Burdur’da şeker, Antalya’da Ferro-Krom fabrikaları ile Keçiborlu’da Kükürt ve Seydişehir’de alüminyum tesisleri bölümün başlıca sanayi kuruluşlarıdır.<br />
   Yeraltı zenginlikleri;Keçiborlu’da kükürt,Fethiye dolaylarında krom, Seydişehir yakınlarındaki Toroslarda ise alüminyumun ham maddesi olan boksit çıkarılır.<br />
   Turizm: Karayollarının gelişmesi,Antalya ve Dalaman  Havaalanlarının açılması yurtdışı ve havayolu bağlatılarının ve iletişim şebekelerinin kurulması turizmin gelişmesinde büyük rol oynamıştır.Akdeniz kıyısında kilometrelerce uzanan plajlar vardır.Örnek olarak Konyaaltı,Belek,Karpuzkaldıran,Side ve Patara plajlarını verebiliriz.Antalya ilindeki başlıca antik kentler; Aspendos, Alanya, Perge, Side, Olimpos, Selge, Phaselis, Ksantos, Termessos ve Myra’dır.</p>
<p>								Şirin Özkan</p>
<p>AKDENİZ BÖLGESİ’NİN<br />
GENEL ÖZELLİKLERİ</p>
<p>	Akdeniz Bölgesi yurdumuzun güneyindedir.Batıda, Marmaris-Köyceğiz’den başlayarak doğuda Gaziantep Platosu’na kadar uzanır.Kuzey-güney doğrultusunda bir ucundan diğer ucuna uzunluğu yaklaşık 700km’dir.<br />
Komşuları: Kuzeyde,Orta Anadolu Bölgesi<br />
		   Kuzeydoğuda,Doğu Anadolu Bölgesi<br />
		   Doğuda,Güneydoğu Anadolu Bölgesi<br />
		   Güneydoğuda,Suriye<br />
		   Güneyde,Akdeniz<br />
		   Batıda ve kuzeybatıda ise Ege Bölgesi’dir.</p>
<p>								   Berrak Karatan</p>
<p>ADANA BÖLÜMÜ</p>
<p>   Adana bölümü,Antalya bölümünden daha geniş bir alana yerleşmiş olup,nüfusun fazla olduğu bir yerdir. Başlıca şehirleri Adana, Mersin, Kahramanmaraş,Osmaniye,Kilis ve Antakya’dır.<br />
Adana bölümü,adını içinde bulduğu Adana şehrinden alınmıştır.</p>
<p>Tabiat şartları<br />
   Antalya bölümünden Manavgat Çayı ile ayrılır. Orta Toroslar büyük bir alan kapsar. Bolkar Dağları, Aladağlar, Tahtalı Dağları, Bilboğa Dağları, Nur Dağları ve Geyik Dağları bölümün başlıca dağlarıdır. Özellikle doğu kesimlerinde dağlar fazladır. Sertavul, Gülen ve Belen doğal geçitleri büyük bir önem taşır. Bölümün tek platosu Taşeli platosu olup, Silifke Ovası, Çukurova Ovası ve Amik Ovası tarıma elverişlidir. Göksu, Seyhan ve Ceyhan  Akarsuları bölümün önemini artırır. Ayrıca Seyhan ve Ceyhan Barajları bulunur. Kıyılarda Akdeniz iklimi görülür. Yazlar sıcak ve kurak, kışlar yağışlı ve ılıktır. Nem oranı fazladır. Yer yer makiler görülür, içlere gidildikçe Akdeniz iklimi yerini karasal iklime bırakır.</p>
<p>Nüfus ve ekonomi:<br />
   Şehirleşme fazla olduğundan sanayi, iş ve ticaret merkezi olan Adana Türkiye’de nufusun 2/3 kadarını toplamıştır. Mersin önemli bir liman şehridir. Özellikle Alanya ve Anamur önemli yöreler olup, gelişmişlerdir. Silifke, Taşucu ve Osmaniye gelişmektedirler. İskenderun ve Mersin körfezleri işlek yerlerdendir. Hatay İli’nin merkezi Antakya&#8217;dır. İlk Çağda Roma imparatorluğu döneminde dünyanın en büyük iki şehrinden biri Roma diğeri de Hatay’dır. Bu yüzden büyük önem taşıyan Adana Bölümünün önemli turistik yerleri arasında, Adana Bölge Müzesi ve çok eski yıllarda yapılmış Aziz Petrus Kilisesidir.<br />
	Ekonomi açısından tarımın önemi büyüktür. Pamuk, susam, yer fıstığı yani sanayi bitkileri ve turunçgiller  yetiştirilir. Seracılık, turfanda sebze ve meyvecilik yapılır.<br />
	Krom, linyit,demir, kurşun, boksit ve civa bölümün başlıca yeraltı kaynaklarıdır.<br />
	Mersin’deki Petro-kimya, İskenderun’daki sun’i gübre ve Türkiye’nin en büyük kağıt fabrikası olan Taşucu, başlıca sanayi kuruluşlarıdır.<br />
	Gelir kaynaklarının başında turizm gelir. Özellikle Alanya ve çevresi iyi bir turizm kaynağıdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/turkiye%e2%80%99nin-saheserleri.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Akdeniz Bölgesi Tanıtımı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/akdeniz-bolgesi-tanitimi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/akdeniz-bolgesi-tanitimi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Jan 2010 18:08:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[2c]]></category>
		<category><![CDATA[Antalya KöRfezi]]></category>
		<category><![CDATA[Ba]]></category>
		<category><![CDATA[Belen]]></category>
		<category><![CDATA[C3]]></category>
		<category><![CDATA[C4]]></category>
		<category><![CDATA[Delta]]></category>
		<category><![CDATA[Ef]]></category>
		<category><![CDATA[Gaziantep]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Hemen]]></category>
		<category><![CDATA[Iskenderun]]></category>
		<category><![CDATA[Ismini]]></category>
		<category><![CDATA[Manavgat]]></category>
		<category><![CDATA[Mersin]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Toros]]></category>
		<category><![CDATA[Uzun]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12893</guid>
		<description><![CDATA[A.GENEL ÖZELLİKLERİ 1.Konum ve sınırları Akdeniz Bölgesi ismini güneyindeki Akdeniz’den alır. Batısında Köyceğiz Gölü kuzeyinde Toros dağları’nın kuzey etekleri, doğusunda ise Gaziantep Pla-tosu uzanır. Ülkemiz topraklarının % 15 ine sahip olup, dördüncü büyük bölge-mizdir. Bölge doğu-batı istikametinde uzun, kuzey-güney istikametinde dardır. 2.Yeryüzü Şekilleri a. Dağları:Akdeniz Bölgesi genel olarak dağlık ve engebelidir. Bölgenin genel hatlarını Toros [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>A.GENEL ÖZELLİKLERİ<br />
   1.Konum ve sınırları<br />
	Akdeniz Bölgesi ismini güneyindeki Akdeniz’den alır. Batısında Köyceğiz Gölü kuzeyinde Toros dağları’nın kuzey etekleri, doğusunda ise Gaziantep Pla-tosu uzanır. Ülkemiz topraklarının % 15 ine sahip olup, dördüncü büyük bölge-mizdir. Bölge doğu-batı istikametinde uzun, kuzey-güney istikametinde dardır.<br />
   2.Yeryüzü Şekilleri<br />
a. Dağları:Akdeniz Bölgesi genel olarak dağlık ve engebelidir. Bölgenin genel<br />
hatlarını Toros dağları ve yüksek platolar oluşturur. Kıyıya paralel olarak uzanan dağlar Batı ve Orta Toroslar olmak üzere ikiye ayrılır. Batı Toroslar Antalya körfezi çevresinde yer alır. Antalya Körfezi’nin batı kesimine Teke Yöresi denir.<span id="more-12893"></span><br />
Orta Toroslar’da yükselti daha daha fazladır (4000 m).Burada Bolkar, Aladağ, Tahtalı ve Binboğa dağları yer alır. İskenderun Körfezi’nin doğusunda kıyıya paralel olarak Amanos (Nur) dağları uzanır.<br />
Kıyıya Paralel olarak uzanan ve kıyıdan itibaren hemen yükselen Toroslar kıyı ile iç kesimler arasında ulaşımı güçleştirir. Kıyı ile iç kesimler arasındaki ulaşım çeşitli geçitlerden sağlanır.<br />
       Bunlar;<br />
   Çubuk geçidi, Antalya çevresini göller yöresi ve Ege’ye bağlar.<br />
   Sertavul geçidi, Silifke’yi İç Anadolu’ya bağlar.<br />
   Gülek geçidi, Adana Bölümü’nü İç Anadolu’ya bağlar.<br />
   Belen geçidi, İskenderun’u Hatay’a bağlar.<br />
b. Ovaları:Bölgenin önemli ovaları; Amik, Antalya, Silifke, Isparta, Burdur, Acıpayam, Elmalı ve Çukurova’dır. Bölgenin en büyük ovası olan Çukurova, Seyhan ve Ceyhan ırmaklarının biriktirdiği alüvyonlar tarafından oluşturulmuş bir delta ovasıdır.<br />
c. Akarsuları:Antalya Bölgesi’nin önemli akarsuları; Dalaman, Eşençay, Köprüçayı, Aksu, Asi, Manavgat, Göksu, Seyhan ve Ceyhan’dır. Mersin ve Antalya Körfezi arasında kalan kısma Taşeli Platosu denir. Bu bölümde bulunan kayaçlar Kimyasal çözünmeye uğrayarak Karstik  yer şekillerinin oluşmasına (mağra, düden, obruk, lapya, sarkıt, dikit&#8230;vb.) neden olmuştur.<br />
d. Gölleri:Bölgenin önemli gölleri Antalya körfezinin kuzeyinde yer alır. Bu yörede yer alan çukur alanlarda biriken sular bir çok göl oluşmasına neden olmuştur. Bu nedenle Antalya Körfezi’nin kuzeyine (Isparta Burdur çevresi) Göller yöresi denilmiştir. Suğla, Beyşehir, Eğirdir, Burdur, Acıgöl, Salda, Yaraşlı ve Karataş gölleri bölgenin önemli gölleridir.<br />
   3. İklimi:Bölgenin kıyı şeridi boyunca tipik Akdeniz iklimi görülür. Yazlar sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağışlıdır. Ortalama sıcaklık ocak ayında 10 0C, temmuz ayında 29 0C civarındadır. Yıllık ortalama sıcaklık 19 0C-20 0C’dir.<br />
	Kıyıdan iç kesimlere geçildikçe karasal iklimin etkileri görülmeye başlar. Bunun nedeni,kıyıya paralel uzanan dağların nemli hava kütlelerinin iç kesimlere ulaşmasını engellemesidir. İç kesimlerde ortalama sıcaklık düşer(Göller yöresi 12 0C) ve karasallığın etkisi ile yıllık sıcaklık farkı artar.</p>
<p>	Bölgede bulutluluk oranı az, güneşlenme süresi fazladır. Bu nedenle yaz turizmi gelişmiştir. Kış mevsimi yağışlı, yaz mensimi kurak geçer. Toros dağlarının güney yamaçları denizden esen rüzgarların etkisi ile bol yağış alır. Kıyıdan içerilere geçildikçe yağış miktarı azalır. Bu nedenle göller yöresi kıyıya göre daha az yağış almaktadır.<br />
   4. Bitki Örtüsü:Orman alanı bakımından Karadeniz Bölgesi’nden sonra ikinci sırada yer alır.(% 24.5) Akdeniz Bölgesi’nin karakteristik bitki örtüsü makidir. Makiler yaz kış yaprağını dökmeyen kısa boylu ağaçlardır.(Zeytin,keçiboynuzu,defne vb.)<br />
	Toros dağlarında 1200 m’ye kadar sıcaklık isteği fazla ve kuraklığa dayanıklı kızılçam ormanları yetişir. Dağların yüksek kesimlerinde/1000-2200 m) soğuğa dayanıklı karaçam,sedir,göknar ağaçları yetişir. Daha yükseklerde dağ çayırları yer alır. Karasal iklim şartlarının yaşanmaya başladığı Göller Yöresi’nde ormanlar seyrekleşir,ağaçlı bozkırlar görülmeye başlar.<br />
   5. Nüfus ve yerleşme:Akdeniz Bölgesi yüzölçümü bakımından dördüncü büyük bölgemizdir. Bölgede yaklaşık 8,1 milyon insan yaşamaktadır. (1997) Km2 ye 66 kişi düşer. Nüfus yoğunluğu Türkiye ortalamasının altındadır.<br />
	Bölge nüfus daha çok kıyı kesimindeki ovalarda (Çukurova,Antalya ovası) toplanmıştır. Bunun nedeni;tarım ve sanayi faaliyetlerinin buralarda yoğunluk kazanmasıdır. Tarıma elverişli olmayan Teke Yöresi Taşeli Platosu ve dağlık alanlarda nüfus yoğunluğu azdır. Kırsal kesimlerde nüfus şehirleri göçün etkisiyle sürekli azalmaktadır. Buna karşılık şehirlerin nüfusu hızlı bir şekilde artmaktadır. Bölgede şehirleşme oranı yüksektir.<br />
	Akdeniz Bölgesi’nin önemli yerleşim merkezleri Adana,Antalya,Mersin,Hatay<br />
Kahramanmaraş,Osmaniye,Burdur,Isparta ve Kilis’tir. Bunlardan,ovaların çevresinde bulunanlar daha fazla gelişme göstererek büyümüşlerdir.<br />
   6. Ekonomik Özellikleri<br />
a. Tarım ve Hayvancılık:Akdeniz Bölgesi ülkemizde tarımın ve modern usullerle yapıldığı bölgedir. Geniş ovalar ve iklim şartları tarım yapmaya uygundur. Ovalarda yılda iki üç ürün alınabilir. Bölgede kışlar ılık geçtiği için sebze ve meyve tarımı gelişmiştir. Özellikle seralarda turfan da sebze yetiştiriciliği en fazla bu bölgede yapılır.<br />
	Ülkemizde üretilen muzun tamamı Akdeniz Bölgesi’nde elde edilir. Ayrıca; turunçgil,yer fıstığı,soya fasulyesi,gül,pamuk,anason,mısır,şeker pancarı,pirinç,susam ve buğday üretimi de yoğun olarak yapılmaktadır.(Akdeniz Bölgesi; zeytin yetiştirmeye elverişli olmasına rağmen ovalarda daha fazla gelir getiren başka ürünler yetiştirildiği için zeytin üretimi azdır.)</p>
<p>	Bölgenin dağlık olması, kırsal kesimde halkın küçükbaş hayvancılıkta uğraşmasına neden olmuştur. En fazla kıl keçisi bu bölgemiz beslenir. Özellikle Toros dağları üzerindeki yaylar halkın yoğun olarak besledikleri alandır. Şeker pancarı yetiştirilen Göller Yöresi’nde şeker pancarı küspesinden dolayı ahır hayvancılığı gelişmiştir.<br />
b. Madenler:Bölge yer altı kaynakları bakımından zengin değildir. Krom,boksit (alüminyum) ve kükürt önemli madenlerdir. Ayrıca kurşun çinko ve demir madenleri de çıkarılır.<br />
c. Endüstri:Akdeniz Bölgesi’nde hammaddesi tarıma dayalı sanayi kolları gelişmiştir. Bunları önemlileri; dokuma,tekstil,bitkisel yağ,gıda,şeker,süt ve konserve sanayiidir. Bölgede ayrıca; demir-çelik,krom,alüminyum,gübre,petro-kimya ve orman ürünleri sanayii de gelişmiştir.<br />
d. Ticaret:Bölge ticaretini geliştirmek amacıyla Mersin’de uluslar arası Serbest Ticaret Bölgesi kurulmuştur. Mersin Limanı’ndan yapılan ihracatların bölge ticaretine katkısı fazladır. Turizm faaliyetleri yaz aylarında ticaretin gelişmesine katkıda bulunur.<br />
e. Turizm:Yaz turizminin en erken başladığı ve en geç bittiği bölgemizdir. İklim elverişliliği, tarihi eserler, doğal güzellikler ve turistik tesislerin yaygınlığı turizmin gelişmesine neden olmuştur.<br />
	Su kayağı,yelken,festivaller,müzik ve film yarışmaları önemli turizm etkinlikleridir. Vadiler,mağaralar,çağlayanlar ve milli parklar turizm açısında önemli doğal zenginliklerdir. Bölgede Roma,Bizans,Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait tarihi eserler ve antik şehirler yer alır.<br />
B.AK DENİZ BÖLGESİ’NİNBÖLÜMLERİ<br />
   1.Adana Bölümü<br />
a.Fiziki Özellikleri<br />
	Manavgat Çayı’nın doğusunda içeri alır. Güneybatı-Kuzeydoğu yönünde uzanan Orta Toroslar bu bölümün en önemli yükseltisini oluşturur. Bolkar,Aladağlar,Tahtalı ve Binboğa dağları bu bölümde yer alan önemli dağlardır. Dağların Yükseltisi fazladır (Aladağ 3750 m). Bolkar ve Aladağlar’ın yüksek kesimlerinde kalıcı kar ve buzullar bulunur.<br />
	Dağlar iç kesimlerle olan ulaşımı güçleştirmiştir. Ulaşım Sertavul ve Gülek geçitlerinden sağlanır.<br />
	İskenderun Körfezi’nin doğusunda kuzey-güney yönlü uzanan Nur (Amanos) dağları yer alır. İskenderun’u Hatay’a bağlayan Belen Geçidi bu dağ üzerindedir. Daha doğuda Hatay-Maraş fay hattı uzanır.<br />
	Ülkemizin en büyük delta ovası olan Çukurova bu bölümdedir. Çukurova ,Seyhan ve  Ceyhan ırmaklarının taşıdığı alüvyonları denizde biriktirmesi sonucunda oluşmuştur. Bölümün diğer ovaları Amik,Dörtyol,Silifke ve Maraş Ovasıdır.<br />
	Adana Bölümünün önemli akarsuları Asi,Ceyhan,Seyhan ve Göksu ırmaklarıdır<br />
Asi Nehri,Lübnan ve Suriye topraklarından doğarak ülkemizde denize dökülür. Akarsular kar erimelerine bağlı olarak ilkbaharda daha fazla su akıtırlar.<br />
	Taşeli Platosu bölümün Batısında yer alır. Taşeli Platosunun Çevresinde kireç taşlarının çözünmesiyle bir çok karstik şekiller oluşmuştur. Yedi Uyuyanlar Mağarası (Tarsus), Cennet-Cehennem obrukları ve Dilek Kuyusu Mağarası (silifke) turistik değer taşıyan karstik yer şekilleridir.<br />
	Adana Bölümü’nde Akdeniz iklimin şartları etkilidir. Yazlar sıcak ve kurak,kışlar ılık ve yağışlıdır. Kışın sıcaklık yüksek olduğu için kar yağışı pek görülmez. Hâkim rüzgâr yönüne dik olarak uzanan dağlar daha fazla yağış alır. Örneğin,ova üzerinde yer alan Adana 600 mm yağış alırken,dağlara yakın olan Kadirli ilçesi 1000 mm civarında yağış almaktadır.<br />
	Bölümün hâkim bitki örtüsü maki olup 800-900m ye kadar olan yüksekliklerde yetişir. Kıyı kesiminde 1000 m’ye kadar sıcaklık isteği yüksek ve kuraklığa dayanıklı kızılçam ormanları görülür. Yağış miktarının fazla olduğu İskenderun Körfezi çevresinde geniş yapraklı ağaçlar (gürgen,kayın,fındık) yetişir. </p>
<p>b.Beşeri ve Ekonomik Özellikleri<br />
	Bölge nüfusunun yarıdan fazlası Adana Bölümü’nde yaşar. Nüfus özellikle Çukurova ve Amik Ovası gibi verimli tarım alanlarının çevresinde toplanmıştır. Sanayi tesislerinin fazlalığı bölümde nüfusun artmasını sağlamıştır. Adana Bölümü’nde şehirleşme oranı yüksek olup şehir nüfusu kır nüfusundan fazladır.<br />
	Türkiye’nin 4. Büyük şehri olan Adana,bölümün en gelişmiş ve en çok nüfusa sahip şehridir. Tarım,endüstri,ticaret ve eğitimin gelişmesinden dolayı sürekli göç alır. Adana Bölümü İç Anadolu,Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerine açılan yoların kavşak noktasında bulunur.<br />
	Ülkemizin en önemli ithalat ve ihracat limanlarından birine sahip olan Mersin,bölümün ikinci önemli kentidir. Bu bölümde yer alan Hatay ili 1939 yılına halkın isteğiyle Türkiye’ye katılmıştır. Kahraman Maraş ise Kurtuluş Savaşı’nda halkının gösterdiği kahramanlıklar nedeniyle “Kahraman” ünvanını almıştır.<br />
	Çukurova, Amik ve Silifke ovaları tarımın en fazla yapıldığı ovalardır. Bu ovalarda ekonomik değeri yüksek olan pamuk başta olmak üzere turunçgil, soya fasulyesi, buğday, yer fıstığı, susam, muz ve mısır ile sebzeler yetiştirilir. Türkiye&#8217;de sadece anamur çevresinde muz yetiştirilir. Irmak kenarlarında çeltik tarımı yapılır.<br />
	Taşeli Platosu çevresi ve dağlık alanlarda küçükbaş hayvancılık yapılır. Bölümde özellikle kıl keçisi beslenir.<br />
	Adana Bölümü&#8217;nde </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/akdeniz-bolgesi-tanitimi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kentsel Kıyı Kullanımı – Kıyı Yönetimi</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/kentsel-kiyi-kullanimi-%e2%80%93-kiyi-yonetimi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/kentsel-kiyi-kullanimi-%e2%80%93-kiyi-yonetimi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Jan 2010 18:06:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[A7]]></category>
		<category><![CDATA[Akarsu]]></category>
		<category><![CDATA[Akla]]></category>
		<category><![CDATA[bu]]></category>
		<category><![CDATA[C4]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Erozyon]]></category>
		<category><![CDATA[Estetik]]></category>
		<category><![CDATA[Kum]]></category>
		<category><![CDATA[Olu]]></category>
		<category><![CDATA[Rekreasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Sanayi]]></category>
		<category><![CDATA[Yol]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>kıyı</category>
	<category>kentsel</category>
	<category>kullanımı</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12891</guid>
		<description><![CDATA[Kıyılar, tarihin her döneminde uygarlığın odak noktalarını oluşturmuş ,yerleşme ve kullanım amaçları açısından sosyal bir önem kazanmıştır. Sivrilen uygarlıkların genellikle kıyılara bağımlı toplumlardan çıktığı, bu toplumlarda kültür gelişiminin diğerlerinden farklı olarak önde olduğunu görürüz. Kıyılar denilince akla hemen deniz kıyıları gelmektedir. Genel ‘kıyı’ tanımından özellikleri ve benzerlikleri itibariyle akarsu ve göl kıyılarını da ayırt edemeyiz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kıyılar, tarihin her döneminde uygarlığın odak noktalarını oluşturmuş ,yerleşme ve kullanım amaçları açısından sosyal bir önem kazanmıştır. Sivrilen uygarlıkların genellikle kıyılara bağımlı toplumlardan çıktığı, bu toplumlarda kültür gelişiminin diğerlerinden farklı olarak önde olduğunu görürüz. Kıyılar denilince akla hemen deniz kıyıları gelmektedir. Genel ‘kıyı’ tanımından özellikleri ve benzerlikleri itibariyle akarsu ve göl kıyılarını da ayırt edemeyiz. Yerleşme (kentler) ,ticaret (limanlar), sanayi (rafineri ve santraller),kaynak  (madenler,kum,çakıl),turizm, rekreasyon (dinlenim), atık boşaltım (kentsel ve sanayi atıkları), gıda (balıkçılık), &#8230;vb. amaçlarla kıyılar kullanılmaktadır. Ancak bu kullanımların bazıları kıyıların özelliklerini ve doğal dengeyi bozucu boyutlarda tehlikeli denebilecek düzeye kadar gelmiştir. Kıyıların biyolojik, hidrobiyolojik, ekolojik, klimatik, fizyolojik, estetik vb. özelliklerinin dengesi olumsuz anlamda bozulmuştur. Akarsu kıyıları erozyon ve kum ,çakıl ocakları ile deniz kıyıları her türlü fiziksel müdahale ve yapılaşmalar ile günden güne sahip oldukları dengeyi kaybetmektedirler. Bu anlamda, su ile karanın buluştuğu kıyıların; doğal yaşam çeşitliliğinin en zengin yerleri olduğu da unutulmamalıdır. <span id="more-12891"></span><br />
  Ülkemizin üç tarafının denizlerle çevrili oluşu ve akarsu açısından da zengin bir potansiyele sahip oluşu ‘kıyı’ kavramını bizler için daha önemli kılmaktadır. Ancak özellikle kentsel kıyı kullanımı açısından yasaların ve yönetmeliklerin yetersiz, konularına göre müdahale yetkilerinin çok oluşu, işin daha da karmaşık ve başıbozuk bir hal almasına yol açmaktadır. Kıyı denince sadece tanım olarak betimlenen anlamda kıyıyı değil, bunun yanındaki sahil şeridi ve akarsu yataklarını da bu kavram içinde değerlendirmek gerekir.<br />
  Kıyılar için genel anlamdaki tehlikeler  nelerdir? Bunları şöylece sıralayabiliriz:<br />
1.	Kentsel ve sanayi atıkların, enerji santrali ve balast sularının akarsu ve denizlere boşaltılması<br />
2.	Denizlerin dip taraması,, sintine basılması, balık çiftliklerinin kurulması gibi yöntemlerle kirletilmesi<br />
3.	Doğal su hareketlerini engelleyici fiziksel ve kimyasal müdahaleler<br />
4.	Gemi söküm tesisleri ve tersanelerin yarattığı çevre kirliliği<br />
5.	Kıyılarda her türlü inşai faaliyetlerin yapılması<br />
6.	Turistik amaçlı yatırımların getirdiği tahribatlar<br />
7.	Marinalar, balıkçı barınakları, çekek yerleri<br />
8.	Aşırı, zamansız ve yok edici metotlarla avlanma<br />
9.	Her türlü dolgu ve kazı işlemleri<br />
10.	Erozyon ve birikimler<br />
11.	&#8230;&#8230;&#8230;<br />
  Ülkemizde kıyılar, yasa gereği devletin hüküm ve tasarrufu altındadır, özel mülkiyete konu olamaz. 04.04.1990 tarihli ve 3621 sayılı kıyı yasası kıyıların düzenlenmesi ve korunması ile ilgili hükümler getirmektedir. Bunun yanında birçok yasa ve yönetmelik kıyı kavramı ile ilgili yaptırımlar getirmektedir.<br />
Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:<br />
  İmar yasası, Çevre kanunu, ÇED yönetmeliği , 491 sayılı Denizcilik Müsteşarlığının kurulmasını öneren kararname, 3348 sayılı Ulaştırma Bakanlığı kanunu, 618 sayılı Limanlar kanunu, 2634 sayılı Turizmi Teşvik kanunu, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat varlıklarını koruma yasası, 6831 sayılı Orman kanunu, 2873 sayılı Milli Parklar yasası &#8230;&#8230;..<br />
  Bu kadar çok yetki mercii ve çok başlılık kıyıların kullanımına ilişkin, temel ilkeleri oluşturan ve tek merkezden denetlemenin mümkün olduğu bir yönetim modeli oluşturulmasını gerekli kılmaktadır. ‘Kentsel kıyı alanlarının planlamasına ilişkin’ bazı saptamaların ortaya konarak, bu noktadan tartışmanın başlaması gerekmektedir. Bu alanların aşağıda saptanan tasarım kriterleri ve yöntemlerine göre ‘kentsel tasarım projeleri’ ile elde  edilmesi gerekliliğine dikkat çekilmelidir.<br />
  Bu kriterlerin değerlendirilmesi, kentsel kıyı kullanımına ilişkin projelerin irdelenmesi için , Büyükşehir Belediyesi koordinatörlüğünde, ilçe belediyeleri, üniversitelerin ilgili bölümleri, ilgili meslek odaları, ilgili kamu kurumları ve gönüllü temsilcilerden ve uzmanlardan oluşan bir ‘Kentsel Kıyı Kullanım Komisyonu’ oluşturulması, bu komisyona, kıyılarda yapımı düşünülen her türlü proje önerisinin getirilerek, kabul gördükten sonra uygulanmaya başlanması gerekmektedir. Ancak bu komisyonun öncelikle yapacağı iş, sorumluluk alanı ve bu alanı etkileyen alana dönük olarak çevre düzeni planının oluşturulmasıdır.<br />
  Bu komisyon ayrıca, kıyıların kullanımına ilişkin balıkçılıktan yapılaşmaya kadar her türlü faaliyeti sürekli olarak izleme ve yönetme gibi bir görevi üstlenmelidir. Kıyılar bu komisyon tarafından sürekli olarak denetlenmelidir. Bu komisyon, diğer bölgelerde oluşturulacak benzeri bölge komisyonlarının temsilcilerinin katılımı ile birlikte ‘Ulusal Kıyı Konseyi’ ni oluşturmalı ve bu konsey ulusal düzeyde genel uygulama ilkelerini oluşturmalıdır.<br />
Kıyı Komisyonları:<br />
  Bölge bazında; Kıyı Komisyonu diye adlandırdığımız bu sürekli komisyonları oluşturacak üyeler:<br />
a.	İdari temsiliyet<br />
b.	Bilimsel temsiliyet<br />
c.	Toplumsal temsiliyet<br />
d.	Yerel temsiliyet<br />
Bazında kurum temsilcileri ya da şahıslardan oluşabilir. İdari temsiliyet anlamında Valilikler, Bilimsel temsiliyet anlamında ilgili üniversite temsilcileri (hidrograflar, biyologlar, deniz bilimciler,&#8230;) ve meslek odası temsilcileri (Mimarlar Odası, Kentsel tasarımcılar&#8230;) toplumsal temsiliyet anlamında da yerel yönetim temsilcilerinden oluşabilir. Bu komisyonun koordinatör sekreterliği yerel yönetimler tarafından üstlenilebilir.<br />
  Bu komisyonlar, ulusal bazda alınacak ‘kıyı konseyi’ ilke kararlarına paralel olarak yerinde uygulama yapmaya ve denetlemeye yetkili olmalıdırlar. Bu komisyonlar; komisyon ve yürütme kurulu olarak örgütlenebilir. Yürütme kurulu, daha az sayıda , profesyonel kişilerden oluşan, komisyon kararlarını ve bürokratik işlemleri yürüten kuruldur. Komisyonu periyodik toplantıların dışında toplantıya çağırabilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/kentsel-kiyi-kullanimi-%e2%80%93-kiyi-yonetimi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Coğrafi Keşifler Ve Sonuçları</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/cografi-kesifler-ve-sonuclari.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/cografi-kesifler-ve-sonuclari.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Jan 2010 18:04:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Amerigo Vespucci]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Baharat]]></category>
		<category><![CDATA[Bulma]]></category>
		<category><![CDATA[Christopher Colombus]]></category>
		<category><![CDATA[Da Atlas]]></category>
		<category><![CDATA[Gelen]]></category>
		<category><![CDATA[Gemiciler]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[Indi]]></category>
		<category><![CDATA[Ipek]]></category>
		<category><![CDATA[Ismi]]></category>
		<category><![CDATA[Kano]]></category>
		<category><![CDATA[Magellan]]></category>
		<category><![CDATA[Mallar]]></category>
		<category><![CDATA[Ndan]]></category>
		<category><![CDATA[Pinta]]></category>
		<category><![CDATA[Sakin]]></category>
		<category><![CDATA[Tamam]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Bir]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>colombus</category>
	<category>keşfedilen</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12889</guid>
		<description><![CDATA[Coğrafi keşifler, Avrupalıların 15. yüzyılın sonunda başlayıp 16. Yüzyılın sonuna kadar devam eden yeni yerler bulma girişimidir. Nedenleri  İpek ve Baharat yollarından gelen mallar birçok ülkenin elinden geçtiği için, Avrupa’da pahalıya satılıyordu.  Gemicilik tekniği ilerledi, açık denize dayanıklı gemiler yapıldı.  Haçlı Seferleri sırasında Müslümanlardan dünyanın yuvarlak olduğunu öğrendiler, bu sayede daha doğru [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>	Coğrafi keşifler, Avrupalıların 15. yüzyılın sonunda başlayıp 16. Yüzyılın sonuna kadar devam eden yeni yerler bulma girişimidir.<br />
<strong>Nedenleri</strong><br />
	İpek ve Baharat yollarından gelen mallar birçok ülkenin elinden geçtiği için, Avrupa’da pahalıya satılıyordu.<br />
	Gemicilik tekniği ilerledi, açık denize dayanıklı gemiler yapıldı.<br />
	Haçlı Seferleri sırasında Müslümanlardan dünyanın yuvarlak olduğunu öğrendiler, bu sayede daha doğru haritalar çizdiler.<br />
	Pusula kullanımı yaygınlaştı, böylece gemiciler deniz ve okyanuslara güvenle açıldılar.<br />
	Avrupalılar, Doğu ülkelerinin zenginliği hakkında abartılı bilgilere sahiplerdi. Bu nedenle Doğu ülkelerine büyük bir ilgi ve merak duyuyorlardı.</p>
<p><strong>Amerika’nın Keşfi</strong><span id="more-12889"></span></p>
<p>Coğrafi keşiflere ilk olarak Portekizliler başladı, onları İspanyollar izledi. Cristopher Colombus dünyanın yuvarlak olduğuna ve sürekli Batıya gidilirse Doğuya ulaşılacağına inanıyordu. İspanya hükümetinin sağladığı gemilerle, 1492 yılında İspanya’nın Palos limanından Santa Maria, Nina ve Pinta adlı üç gemiyle yola çıkan Christopher Colombus 2 ay sonra Bahamalar’a ulaştı. Fakat burayı Hindistan zannetti. Hatta bu adaların diğer bir adı da İndi(Hint) Adalarıdır. Colombus, bundan sonra Amerika’ya üç kez daha sefer yapmasına rağmen, buranın yeni bir kıta olduğunu anlayamamıştır. Bundan 25 yıl sonra, 1507’de, Amerigo Vespucci, buranın yeni bir kıta olduğunun farkına vardı ve bu nedenle kıtaya onun ismi verildi.</p>
<p><strong>Dünyanın Dolaşılması</strong></p>
<p>Portekizli gemici Magellan, Amerika’nın kıyılarından güneye doğru giderek yeni bir ticaret ve deniz yolu bulmak için 1519’da Atlas Okyanusu’na açıldı ve Güney Amerika’nın güneyinde bulunan Magellan Boğazı’ndan geçerek Pasifik (sakin) ya da Büyük Okyanus’a ulaştı. Fakat yerlilerle giriştiği bir savaşta yaşamını yitirdi. Bu yüzden dünya turunu Del Kano tamamladı ve 1522’de İspanya’ya geri döndü. Bu gezi sayesinde dünyanın yuvarlak olduğu kanıtlanmış ve okyanuslar hakkında birçok bilgi edinilmiştir.</p>
<p><strong>Keşiflerin Sonuçları</strong></p>
<p>	Baharat ve İpek Yolları eski önemini kaybetti.<br />
	Atlas Okyanusu kıyısındaki limanlar hızla gelişerek önemli ticaret merkezleri haline geldiler.<br />
	Yeni uygarlıklar ve kültürler keşfedildi.<br />
	Keşfedilen yerlerde bulunan kıymetli madenler ve çeşitli hammaddeler Avrupa’ya taşındı.<br />
	Burjuva sınıfı zenginleşti ve güç kazandı. Soylular eski güçlerini ve ayrıcalıklarını kaybettiler.<br />
	Avrupalı devletler keşfedilen yerlerde sömürge imparatorlukları kurdular.<br />
	Keşfedilen ülkelerin kaynaklarından yararlanan ülkeler kısa sürede zenginleştiler.<br />
	Zenginleşen ailelerin kültür ve sanatı desteklemeleriyle Rönesans  hareketi başladı.<br />
	Amerika’ya özgü bazı ürünler (tütün, patates, domates, şeker kamışı, vanilya, kakao vb) Avrupa’ya ve oradan da tüm dünyaya yayıldı.<br />
	Hristiyanlık dini yeni keşfedilen yerlere yayıldı. Fakat Avrupa’da önceden yanlış bilgileri savunan kilise ve din adamlarına olan güven azaldı.<br />
	Yeni keşfedilen yerlere Avrupa’dan göçler oldu. Böylece Avrupa kültür ve uygarlığı geniş bir alana yayıldı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/cografi-kesifler-ve-sonuclari.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Alaska Tanıtımı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/alaska-tanitimi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/alaska-tanitimi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Jan 2010 18:01:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Abd]]></category>
		<category><![CDATA[Alana]]></category>
		<category><![CDATA[Alaska]]></category>
		<category><![CDATA[Arktik]]></category>
		<category><![CDATA[Bering]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Biri]]></category>
		<category><![CDATA[Brooks]]></category>
		<category><![CDATA[Daki]]></category>
		<category><![CDATA[Gece]]></category>
		<category><![CDATA[Gelir]]></category>
		<category><![CDATA[Hak]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[Kanada]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Uzun]]></category>
		<category><![CDATA[Yapi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaylalar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaz]]></category>
		<category><![CDATA[yerli]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12887</guid>
		<description><![CDATA[ABD’nin yüz ölçümü en büyük, nüfusu en az olan eyaletidir.Gerçekten de Türkiye’nin neredeyse iki katı büyüklüğündeki bu eyalette ancak Kütahya ilimizdeki kadar insan yaşar.Alaska sözcüğü, bu eyaletin yerli halklarından olan Aleutlar’ın dilinde “büyük ülke” anlamına gelir.Bu adı hak edecek kadar geniş bir alana yayılmış olan Alaska yüzey biçimleri açısından da büyük bir çeşitlilik gösterir.Kuzey Amerika’nın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>ABD’nin yüz ölçümü en büyük, nüfusu en az olan eyaletidir.Gerçekten de Türkiye’nin neredeyse iki katı büyüklüğündeki bu eyalette ancak Kütahya ilimizdeki kadar insan yaşar.Alaska sözcüğü, bu eyaletin yerli halklarından olan Aleutlar’ın dilinde “büyük ülke” anlamına gelir.Bu adı hak edecek kadar geniş bir alana yayılmış olan Alaska yüzey biçimleri açısından da büyük bir çeşitlilik gösterir.Kuzey Amerika’nın en büyük dağlarını ve çok geniş düzlükleri içeren, kutup bölgesi çöllerinin yanı sıra geniş buzul alanlarıyla kaplı olan bu topraklarda 3 milyondan çok göl ve 12 ırmak sistemi bulunur.Doğa güzellikleri ve yabani hayvan türleri açısından benzersizdir.ABD’nin en batı ve en kuzey eyaleti olan Alaska’nın üçte biri Kuzey Kutup Dairesi içinde kalır.Bu nedenle yaz aylarında gece yarısı güneşini gören Alaskalılar, sonbaharın bitiminden ilkbahara kadar da gece gündüz süren uzun bir karanlığa gömülürler.<br />
*DOĞAL YAPI* <span id="more-12887"></span><br />
	Alaska, Kanada’nın batısından Bering ve Kuzey Buz denizlerine doğru uzanan büyük bir yarımadayı kapsar.Yarımadanın güneybatısındaki Aleut Adaları ile güneydoğuda İngiliz Kolombiyası’na kadar uzanan 800 kilometrelik kıyı şeridi de bu eyaletin sınırları içindedir.<br />
	Alaska’nın doğal yapısı kuzeyden güneye doğru dört bölgeye ayrılır:Kutup Bölgesi (arktik) düzlükleri, Brooks Dağları,iç yaylalar ve Alaska Dağları.Brooks Dağları,Kuzey Amerika’nın en önemli sıra dağlarından biri olan Kayalık Dağlar’ın Alaska’daki uzantısıdır.Doğu’dan batıya yaklaşık 950 km. boyunca uzanan bu dağlar üzerindeki bazı dorukların yüksekliği 2400 metreyi aşar.Eyalet topraklarının altıda birini kaplayan kutup bölgesi düzlükleri ile Brooks Dağları Kuzey Kutup Dairesi içinde kaldığından eyaletin en soğuk bölgeleridir.Bu bölgedeki sıcaklık ortalaması yılın on ayında donma noktasının altına düşer.<br />
	Doğudan batıya doğru uzanan iç yaylalar eyaletin en geniş bölümünü oluşturur.Tam ortasında Yukon Irmağı havzasının yer aldığı bu bölgede milyonlarca hektarlık orman alanı vardır.kara ikliminin egemen olduğu bu iç yaylalarda yazlar çok sıcak geçerken, kışın sıcaklığın –59C’ye kadar düştüğü olur.Nüfus açısından Alaska’nın ikinci büyük kenti olan Fairbanks bu bölgededir.<br />
	Alaska Dağları, Büyük Okyonus kıyılarına paralel olarak uzanan Kıyı Dağları ile Kayalık Dağlar’ın kuzeybatısıdır.Bu ikinci dağlık bölge eyaletin güney kıyıları boyunca uzanır ve batıda Aleut Adaları’nı, doğuda başkent Juneau’nun bulunduğu kıyı şehrini kapsar.Deprem olasılığının çok yüksek olduğu bu bölgede iki düzineden fazla volkanik dağ vardır.İklimi serin ve yağışlıdır.Oysa aynı bölgenin Asya kıtasından gelen rüzgarlara ve Japon akıntısına açık olan Alaska Körfezi kıyılarında ılıman iklim yaşanır.Eyaletin en kalabalık kenti olan Anchorage da bu yörede kurulmuştur.<br />
  *NÜFUS*<br />
	Alaska’da nüfusun dağılışı çok eşitsizdir.Eyalet nüfusunun hemen hemen yarısı Anchorage ve Fairbanks gibi iki büyük kentin çevresinde toplanmıştır.Bu bölgenin halkı olan Eskimolar,Alaska Yerlileri ve Aleutlar bugünkü nüfusun ancak yüzde on altısını oluşturmuştur.Eskimolar Bering ve Kuzey Buz Denizi kıyıları ile Yukon Irmağı deltasında, Alaska Yerlileri Aleut Adaları ile İngiliz Kolombiyası arasındaki bölgede, Alaska’ya adını veren Aleutlar ise Aleut Adaları’nda, Alaska Yarımadası’nda yaşarlar.Aleutlar ile Eskimolar yakın akrabadır, ama dilleri ayrıdır.<br />
DOĞAL ZENGİNLİKLER ve EKONOMİ*<br />
Büyük bölümüne insan eli değmemiş olan Alaska, dünyada yabani yaşamın bozulmadan kaldığı ender yerlerden biridir.Kara ve deniz hayvanlarının büyük bir çeşitlilik göstermesi de buna bağlıdır.Bu geniş kuzey ülkesinde kutup ayısı, boz ayı, etçil kara memelilerin en irisi olan Kodiak ayısı, rengeyiği ve bizon gibi büyük yabani hayvanların yanı sıra fok, susamuru, mink, kunduz, sansar, vaşak ve misk gibi değerli kürk hayvanlarıda yaşar.<br />
	Alaska’da geniş altın,nikel,kalay, kurşun, çinko,bakır ve molibden yatakları bulunur.Ama ulaşım olanaklarının yetersizliği ve eyaletin büyük bölümündeki elverişsiz hava koşulları nedeniyle,petrol dışındaki yer altı zenginlikleri tam anlamıyla değerlendirilememektedir.1957’de ilk petrol yatağının bulunmasından sonra aralıksız çıkarılan ve gemilerle ABD’nin öbür eyaletlerine taşınan petrol Alaska’nın önemli bir geril kaynağıdır.Petrolden elde edilen kazanç nedeniyle gelir vergisi kaldırılmış ve herkese yıllık kar payı ödenmeye başlanmıştır.<br />
	Petrolün yanı sıra doğal gaz, mink ve tilki gibi kürk hayvanları üretimi, başta som balığı olmak üzere ringa, yengeç,karides ve istiridye gibi su ürünleri ticareti ile ormancılık Alaska’nın ekonomisinde önemli yer tutar.Eyalet topraklarının %32’sini kaplayan ormanlardan her yıl milyonlarca metre küp kereste ve önemli miktarda kağıt hamuru elde edilir.Bununla birlikte, tıpkı madenler gibi ormanlarda da ulaşım güçlükleri yeterince değerlendirilememektedir.<br />
	Alaska’nın çok büyük bir alana yayılmış olması ve elverişsiz iklim koşulları karayolu taşımacılığının gelişmesini engelleyen başlıca etkenlerdendir.Bu yüzden, bir tarım ülkesi olmadığı için gereksiniminin %90’ını öbür eyaletlerden karşılayan Alaska’da ulaşımın  bütün ağırlığı uçak taşımacılığına dayanır.</p>
<p>                                     * TARİH*<br />
	Rus Çarı Büyük Petro adına kuzeyde bir keşif gezisine çıkan Danimarkalıı kaşif Vitus Bering 1741’de Alaska’yı keşfettiğinde, bu topraklarda yalnızca Alaska Yerlileri, Eskimolar ve Aleutlar yaşıyordu.Alaska Yerlilerinin, bugün Bering Boğazı olarak bilinen geçidi aşarak günümüzden 20-40 yıl önce bu kuzey ülkesine yerleşmiş göçmenlerin soyundan geldiği sanılmaktadır.Eskimolar ile Aleutlar ise büyük olasılıkla 3-8 bin yıl önce Alaska’ya ulaşan kuzey kutbu halklarının torunlarıdır.Alaska’nın keşfinden 40 yıl kadar sonra, bölgedeki kürk hayvancılığının çekiciliğine kapılan Rus kürk tüccarları 1784’te bu topraklarda ilk yerleşmeleri kurdular.1867’de ABD Alaska’yı Rusya’dan satın aldı ve o tarihten 92 yıl sonra, 1959’da ABD Senatosu Alaska’nın 49. olmasını onayladı.<br />
	1964 Mart’ında Anchorage ve çevresini yerle bir eden deprem Alaska tarihinin en önemli olaylarından biridir.Ekim 1988’de üç balinanın buzlar arasında sıkışmasıyla Alaska bir kez daha dünya kamuoyunun dikkatini çekti.Sonuçta balinalardan biri öldü ama, ABD,SSCB ve Eskimolar’ın günle<br />
rce süren ortak çabalarıyla iki balina sağa salim denize açılabildi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/alaska-tanitimi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>2010 Yılında Bölge Devleti Olan Türkiye</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/2010-yilinda-bolge-devleti-olan-turkiye.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/2010-yilinda-bolge-devleti-olan-turkiye.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Jan 2010 17:59:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ama]]></category>
		<category><![CDATA[bu]]></category>
		<category><![CDATA[Bunu]]></category>
		<category><![CDATA[Derse]]></category>
		<category><![CDATA[Garanti]]></category>
		<category><![CDATA[Hareket]]></category>
		<category><![CDATA[Kendi]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Olur]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Piyasa]]></category>
		<category><![CDATA[Tasarruf]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni]]></category>
		<category><![CDATA[Yere]]></category>
		<category><![CDATA[Yok]]></category>
		<category><![CDATA[Zengin]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12885</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye eğer doğru tercihleri kullanırsa, doğru yönetilir ve yönlendirilirse 10 yıl içinde dünya ülkelerinin en zengin yüzde 10’nu içine girebilir. Bu, aşağı yukarı her yıl yüzde 10 dolayında bir kalkınma hızını gerektirir. Bence bütün mesele elimizdeki kaynakları doğru kullanabilecek miyiz meselesidir. Bir örnek vereyim : “Türkiye olimpiyatlarda 40 dala atlet yetiştirirse, hiçbirini kazanamaz. Ama kendisine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye eğer doğru tercihleri kullanırsa, doğru yönetilir ve yönlendirilirse 10 yıl içinde dünya ülkelerinin en zengin yüzde 10’nu içine girebilir. Bu, aşağı yukarı her yıl yüzde 10 dolayında bir kalkınma hızını gerektirir. Bence bütün mesele elimizdeki kaynakları doğru kullanabilecek miyiz meselesidir. Bir örnek vereyim : “Türkiye olimpiyatlarda 40 dala atlet yetiştirirse, hiçbirini kazanamaz. Ama kendisine uygun 3 dal bulur, bütün imkanlarını buralara yöneltir, bu üç dalda altın madalya alacağız” derse, o zaman 2000 yılı olimpiyatlarında 3 altın madalyamız garanti olur. Ama kaynaklarımızı her yere incecik bir zar gibi yayarsak, serbest piyasa ekonomisini kendi kendine ne olursa olur, mantığına bırakırsak, bunu başarmamız mümkün olmaz. Türkiye, büyük kentlerde gördüğümüz disiplinsizliğe rağmen aslında çalışkan bir ülke. Eğer Türkiye tüketimi hiç arttırmamak değil, tasarruf kaynaklarını yok ettirmeyecek bir düzeyde arttırarak hareket edebilirse, 2020 yılına geldiğinde önemli bir ekonomik kalkınma düzeyine ulaşabilir.<span id="more-12885"></span></p>
<p>Türkiye bugün “değişik açılardan bir dört yol ağızdadır. Türk toplumu uyumlu bir şekilde ne yapması gerektiği konusunda klişelerden uzak yeni arayışlara yönelmelidir. Bir kere Türkiye’de piyasa ekonomisinin yerleşmesi gerektiğine inanıyorum. Türkiye’nin ekonomik geleceğine ilişkin senaryonun yalnızca ülkenin kendi verilerine dayanılarak çizilemeyeceğinin bilinmesi gerekir.</p>
<p>Türkiye hem batı ile doğu; hem de kuzey ile güney arasında bir noktada bulunuyor. Bu konumu Türkiye’nin lehine de işleyebilir, aleyhine de. Türkiye bu yüzyılın başından, Osmanlı devletinin parçalanmasından itibaren Doğu-Batı arasında merkezi bir ülke olma iddiasından vazgeçti; Batı dünyasının kenarı olma rolünü rıza gösterdi. Bugün de bu konumunu korumaya çalışıyor. Fakat şimdi dünyada Türkiye’nin iradesi dışında çok büyük değişmeler yaşanıyor. Şimdi soru: Türkiye yarının dünyasında merkez mi, yoksa kenarda bir ülke mi olacak? Bugün ekonomik güç ve yoğunluk Atlantik Havzası’ndan Pasifik Havzası’na geçmiş durumda. Bu güç yavaş yavaş Pasifik Havzası’ndan batıya, orta doğuya doğru ilerliyor. Bakın Japonlar Türkiye’ ye kadar geldiler; AT’ nin sınırlarına dayandılar. </p>
<p>Çin sessiz gibi görünüyor; ama bu aldatıcı bir sessizlik. Çin, var gücüyle Japon teknolojisini yakalamaya çalışıyor. Hindistan Çin’ den daha ileri teknolojiye sahip; elindeki teknoloji askeri bir güç haline çevirmeye çalışıyor. Güç merkezinin Pasifik Havzası’na kayması Avrupa’ nın gerileyeceği demek değildir. Benim düşüncem şudur ki Avrupa, büyütülmüş bir İsviçre ve Belçika olacaktır.</p>
<p>Yeni Avrupa bir yandan mali planlama, bankacılık hizmetleri sağlık ve sosyal hizmetler konularındaki bilgi birikimiyle genişletilmiş bir İsviçre; bir yandan da Latin ve Germen kültürlerinin, Katolikliğin ve Protestanlığın uyum içinde yaşadıkları genişletilmiş bir Belçika olmaya adaydır. Avrupa’ nın güçlenmesi sınırlarına dayanmıştır, diyorum. Bu kendisini nüfus artışının durmasından da gösteriyor. Avrupa önümüzdeki yüzyılda belirli bir sükun ve barış dönemi yaşayacaktır, ama büyümesi büyük ölçüde tamamlanmış, ekonomik bakımdan duraklamış hale gelecektir. Şimdi, böyle durağan  bir Avrupa ile son derece hareketli bir Asya arasında olan bir Türkiye sözkonusu.</p>
<p>Türkiye’nin gerek ekonomisinin gelişmesi, refahı gerekse güveliği açısından İran’ la iyi ilişkilere ihtiyacı var. İran için Türkiye, büyük bir problem. Çünkü İran’ da çok büyük bir Türk varlığı, 14 milyon nüfuslu Azeri ve Türk aşiretleri var. Azerbaycan, Türkiye-İran ilişkileri bakımından olağan üstü ilginç, kilit bir noktada. Azerbaycan etnik kimliğini, şu dinsel kimliğinden önde tuttuğu için Türkiye ile yakın ilişki arayışı içinde. Bu, İran için büyük bir tehlike.</p>
<p>İran bütünlüğünü muhafaza etme insiyakı içinde, Şiilik faktörüne sarılmakta. Bunun yürüyebileceği inancında değilim. İran parçalanmayacaktır, ama değişecektir. Eğer Türkiye-Azerbaycan yakınlaşması ilerlerse, İran da bu katı bürokratik rejiminden vazgeçebilir. İran’ da insan hakları, demokratik rejim er geç gündeme gelecektir.</p>
<p>Türkiye’nin ekonomik gelişmesini, potansiyeli giderek büyüyen Asya’ ya açılmasına; bunun gerçekleşebilmesi için giderek değişip demokratikleşen bir İran’la kuracağı yakın ilişkilere önem vermesi gerekir.</p>
<p>Türkiye’nin ekonomik geleceğinin dış potansiyellerine, bir anlamda Doğuya doğru açılmasına bağlı olduğunu düşünenlerden biri de, İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi ve Türk Dünyası araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Turan Yazgan. Yazgan’ın senaryosu şöyle: “Bir ekonominin güçlü olabilmesi için belirli şartları mutlaka yerine getirmesi gerekir. Bunlardan birincisi; kritik madde problemini çözmektir. İkincisi de; insan gücü ihtiyaçlarını gelişme seyrine paralel bir şekilde, açık vermeden karşılayabilmektir. Türk ekonomisi kritik madde sorununu çözmüş değildir&#8230; (Eğitilmiş) insan gücü açısından da ihtiyaçlarını hızlı bir değişmeye elverişli biçimde karşılayamıyor. Oysa bugün dünyada yüzünü Türkiye’ye doğru döndürmüş 250 milyonluk bir Türk kitlesi yaşamakta. Türkiye onlar için bir bakıma Kabe’dir, bir bakıma ABD’den daha güçlü bir ülke; rehber, önder bir ülkedir. Bu bakış açısı Azerbaycan’dan Kazakistan’a sıçramıştır, diğer Türk ülkelerine sıçrayacağına hiç şüphe yoktur. Çünkü milliyet asrı devam ediyor. Milliyete dayalı işbirliği ortamı devam ediyor. Bu potansiyel içinde dünya petrol kaynaklarının, altın, uranyum kaynaklarının büyük kısmı vardır. bizimle işbirliğine hazır olduklarını dünya görüyor. Ben artan bir iktisadi işbirliğiyle bu potansiyeli kullanabilir hale gelirsem, benim ekonomim Japonya ile eşit hale gelebilir.”</p>
<p>2010 yılında Türk seçkinlerinin zihninde varolan temel senaryo şöyle betimleyebiliriz:</p>
<p>•	 Türkiye önümüzdeki otuz yılda kalkınmasını sürdürerek, 2020 yılında bugünkünden daha büyük bir refaha ulaşacaktır. Türk ekonomisinin geleceği konusunda iyimserdir. Bu iyimserlerin bir bölümü, Türkiye’yi “mucizeler yaratmaya namzet” görmekte ve Türkiye’nin gelişmiş ülkelerin ortalamasını yakalayarak yeni bir İtalya olabileceğine inanmaktadır. Çoğunluk gelişmiş ülkeleri yakalayamasa da otuz yıl sonra Türkiye’nin uluslararası ekonomik refah ve güç sıralamasında bugün olduğundan daha yukarıda bir konuma geleceği kanısındadır. Türkiye’nin ekonomide yerinde sayacağına ya da gerileyebileceğine insanlar çok azınlıktadır. Kısaca, Türk eliti, büyük çoğunluğuyla ekonominin geleceğine  güvenmektedir.</p>
<p>•	Büyük çoğunluk dünyada ekonomik bütünleşmenin ilerleyeceği, 2010 yılında Türk ekonomisinin de bu bütünleşme içinde, uluslararası rekabete açık bir piyasa ekonomisi olacağı görüşündedir. Farklı siyasi eğilimlerden kişiler arasında bu konuda mutabakat olduğu görülmektedir. 1960’larda ve 1970’lere değin hayli yaygın olan, dışa kapalı, otarşik, kendi kendine yeterliği amaçlayan, planlı ve devlet ağırlıklı ekonomi modelinin geçerli olabileceğini düşünenler pek kalmamıştır.</p>
<p>•	Farklı siyasi görüşlerden kimseler Türkiye’nin dışa açık bir piyasa ekonomisi olarak geleceğine ilişkin inancı paylaştıkları gibi, bu piyasa ekonomisinin kendi haline bırakılamayacağı fikrinde de buluşmaktadır. Gerek Türkiye ekonomisinin uluslararası rekabet gücüne sahip olabilmesi açısından, gerekse piyasa ekonomisinin yol açtığı sosyal dengesizliklerin giderilmesi bakımından devletin ekonomide düzenleyici bir rol oynaması gereği üzerinde birleşilmektedir.</p>
<p>•	Türkiye ekonomisinin en temel zaaflarının, yılda  % 2,4 dolayındaki, Hindistan da geride bırakan nüfus artışı ile eğitim alanındaki darboğazlar olduğu çok yaygın bir görüştür. Kalkınmanın getirdiği üretim artışını yutan nüfus patlamasının önlenmesi, nüfus artışının yılda % 1 dolayında indirilmesi için ulusal bir nüfus planlaması politikasının gerekliliğine inananların sayısı kabarıktır. Zorunlu ilköğretimin 11-12 yıla çıkarılması, ortaöğretimde meslek eğitiminin yaygınlaştırılması, yüksek öğretimde kalitenin yükseltilmesi, bilim ve teknoloji daha büyük yatırım Türkiye’nin 21.yy.’a hazırlanmasında en önemli adımlar olarak görülmektedir.</p>
<p>•	Seçkinlerimiz arasında temel hak ve özgürlüklerle dayalı çoğulcu demokratik düzenin, öteki siyasal rejimlere üstünlüğü konusunda çok yaygın bir mutabakat görülmektedir.</p>
<p>	Türkiye’de komünizmin ve faşizmin tehlikeli olmaktan çıktığı; sağ ve sol otoriter bir askeri rejimin kurulup yerleşmesi tehdidinin geride kaldığı konusunda neredeyse oybirliği vardır. Fakat laik düzeni tehdit eden şeriatçı akımlar ile ülkenin bütünlüğünü tehdit eden Kürt aykırıcılığı, demokratik düzenin karşı karşıya olduğu iki büyük tehlike olarak algılanmaktadır. </p>
<p>	Ancak görüşülenlerin tamamına yakın bir bölümü ne şeriatçıların ne de ayrılıkçıların amaçlarına ulaşabileceğini düşünmektedir. Gerek şeriatçılar iktidara gelip Türkiye’ de bir İslâm Cumhuriyeti kurabileceğine, gerekse Kürt ayrılıkçılığının başarı kazanarak Türkiye’yi parçalayabileceğine ihtimal verenler bir  iki istisnayı geçememektedir. Ancak şeriatçı tehdidin şu veya bu tür bir askeri müdahaleye yol açabileceğini düşünenlerin sayısı az değildir.</p>
<p>•	Laikliye yönelik tehlikelerin demokrasi içinde aşılabileceğine inananlar, şeriatçı akımların demokratik bir gelişmenin akımı olarak daha geniş ölçüde örgütlenme ve toplumda seslerine daha çok duyurma olanaklarına kavuştuklarını; ancak güçlerinin sınırı ve gerilemekte olduğunu, toplumu peşlerinden götürme imkanına sahip olmadıklarını düşünüyor. Azınlık görüşü ise, şeriatçı akımların özellikle son on yılda gelişerek, devlet içinde örgütlenerek laik rejimi tehdit edebilecek güce ulaşacakları, önümüzdeki on yıl içinde bunları bir “hesaplaşma” nın gündeme gelebileceğidir.</p>
<p>•	Kürt ayrılıkçığının başarılı olmayacağına, ayrılıkçılık sorununun demokrasi içinde çözülebileceğine ilişkin görüş birliğine karşılık, sorunun nasıl aşılabileceği konusunda görüşler ayrılmaktadır. İlginçtir ki, çoğunluk Türkiye’nin genel olarak bugün izlemekte olduğu politikaların, yani bir yandan Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin ekonomik kalkınması için yatırımları, bir yandan da güvenlik önlemlerini sürdürmesinin sorunun halline yeteceği kanısındadır. Çoğunluk görüşüne göre, ayrılıkçılık sorunun çözümü, ekonomidedir. Azınlıkta kalan ama hayli yaygın görünen öteki yaklaşıma göre ise, Doğu ve Güneydoğu’nun ekonomik kalkınmasının sağlanması ayrılıkçılık sorunun çözümü açısından yeterli olamaz. Türkiye’nin önümüzdeki otuz yılda başta Azerbaycan olmak üzere SSCB’nin Türkçe konuşulan Cumhuriyetleriyle, Türki halklarla ekonomik ve kültürel ilişkilerin giderek güçleneceğine inanalar, bu yönde anlamlı bir gelişme görmeyenlere nazaran çoğunlukta. Türki halklarla ilişkilerin, siyasi bağlamda sonuç verebileceğini, bazı Batılı senaristlerin ortaya attığı gibi Türk Birliği veya Türk Konfederasyonunun doğabileceğini düşünenler yok değil, ama çok az sayıda. Türkiye’nin laik ve demokratik rejimiyle Türki halklara örnek olacağı yaygın bir düşünce. Türkiye’nin Türk halklarla bu anlamda artan ilişkilerinin, Türkiye-SSCB yada Rusya ilişkilerini zedelemeyeceği, aksine güçlendireceği ağır basan bir başka görüş. </p>
<p>•	Türk seçkinleri arasında Türk-Yunan ilişkilerinin geleceği konusunda, dikkat çekici bir kutuplaşma olduğu görülüyor. 2010 yılında Türklerle Yunanlıları birbirinden en yakın iki ulus olarak görenler ile, iki ulus arasında “yapısallaşmış bir husumet” in, otuz yıl gibi bir vadede aşılması mümkün olmayacak düşmanlıkların bulunduğunu düşünenler arasında bölünüyor. Ancak, önümüzdeki otuz yılda Türkiye ile Yunanistan’ın aralarındaki sorunları halledeceklerine inanalar çoğunlukta. Birçoklarına göre, sorunların halli için iki tarafta da, bu konuda niyetli ve kararlı yöneticilerin iktidara gelmesi yeterli. Hâkim görüş, 2020 yılında Ege’nin bir barış denizine dönüşeceği.</p>
<p>•	Batı komşumuz Yunanistan ile sorunlarımızın halledebileceğine ilişkin yaygın iyimserliğine karşılık güney komşularımızla yani Suriye, Irak ve İran&#8217; la sorunlarımızın çözümlenmesine yetmeyeceği çok ağır basan bir görüş.</p>
<p>	İslam ve Arap aleminde demokratikleşme bugünkü otoriter ve totaliter rejimlerin yerini demokratik düzenlere bırakması sorunların çözülmesi, ilişkilerin düzelmesi bakımından temel koşul olarak görülüyor. Ancak dünyadaki demokratikleşme dalgasının önümüzdeki otuz yılda İslam ve Arap alemini kapsayacağını düşünenler azınlıkta</p>
<p>	Türk seçkinlerine göre 2020 yılının Türkiye&#8217; sini birkaç cümleyle şöyle betimleyebiliriz: Ekonomide bugün olduğundan çok daha müreffeh, uluslararasındaki ekonominin gelişmişlik sıralamasında yukarılara doğru tırmanmış, fakat gelişmiş ülkeleri henüz yakalayamamış bir Türkiye</p>
<p>	Demokratik rejimi Batı demokrasilerinin standartlarına uydurma yolunda hayli yol almış, fakat tam anlamıyla açık toplum kimliğini kazanamamış bir Türkiye. Batı’ ya tarihsel yöneliminden ayrılmayan, “Atlantik’ten Urallar’ a Avrupa” bütünleşmesi içinde yer alan ,fakat AT üyesi olmayıp bölgesinde önemli bir siyasi-iktisadi rol üslenen bir Türkiye.</p>
<p>	2010 Yılında Türk seçkinlerinin zihnindeki Türkiye’nin geleceğine ilişkin ana senaryoyu ortaya çıkardığı gibi, bazı genel eğilimleri konusunda yargıda bulunmayı olanaklı kılıyor. Bu araştırma temelinde, Türk seçmenleri arasında siyasette çoğulcu ve özgürlükçü demokratik düzenin, ekonomide uluslararası rekabete açık bir piyasa ekonomisinin üstünlüğü konusunda tam olmasa da oldukça yaygın bir mutabakat olduğunu söylemek mümkün görünüyor. Öte yandan çeşitli konulardaki görüş farklılıklarının açıklanmasında, geleneksel sağ-sol ayırımı hayli yetersiz kalıyor; geleneksel anlamda sağ ve solda yer alanların birçok konuda görüş birliğinde oldukları gözleniyor.</p>
<p>	Seçkinlerimizin siyasetle ve ekonomiyle ilgili bazı temel tercihlerde düne göre bugün çok daha büyük bir mutabakata ulaşmış olmaları; demokrasinin ve ekonominin geleceği konusunda oldukça iyimser görünmeleri; önümüzdeki otuz yılda Türkiye’nin demokrasisini ve ekonomisini ilerleteceğine ve bölgesinde önemli rol oynayan bir güç haline gelebileceğine ilişkin inancı birçoklarının paylaşması, toplum olarak da geleceğe iyimser bir gözle bakmamız için önemli bir neden olarak değerlendirilebilir. </p>
<p>	TÜRKİYE’ NİN 21. YÜZYIL HEDEFİ NE OLMALI?</p>
<p>	Batı dünyası 21.yüzyıl için “bilgi toplumunu” hedeflemiştir. Önümüzdeki çağ şimdiden “bilgi çağı” olarak nitelendiriliyor. ABD ve JAPONYA bu çağı daha 1990’larda yakalamak üzere&#8230; Avrupa topluluğu  ABD ve Japonya’dan geride kalmamak için yeni projeler ve araştırmalar yapıyor. Bu genel durum içinde Türkiye ne yapıyor, ne yapmalı ve neyi hedeflemeli?</p>
<p>	Türkiye’nin bugünkü görünümünü “sanayileşme çabası içinde tarım toplumu” şeklinde nitelendirmek mümkündür. 1990’lı yılların başında nüfusun hâlâ % 50’ den fazlası (% 53) tarımda çalışıyorsa tarım toplumu karakteri ağır basıyor demektir. </p>
<p>	Bilgi çağına girerken batı dünyası ağır sanayi ve sanayi üretimini yavaş yavaş daha geride gelen ülkelere terk ederek, teknoloji üretim,ne ağırlık vermeye başlamıştır. Üretim bu istikamette yeniden şekillenmekte, hizmet sektörü ilk plana çıkmaktadır. </p>
<p>	Sanayileşmenin henüz tamamlanmamış olan Türkiye’nin, Bilgi Çağına girmeğe hazırlanan, Batı Dünyasının terk etmeğe hazırlandığı sanayi yapısını ithal etmek yerine bilgi çağının gereklerini şimdiden yerine getirmesinde kanımızca çoğunluk vardır. bunun için ileri teknoloji üretimi ve hizmet sektörünün genişletilmesinin hedef alınmalıdır. </p>
<p>	Bunun için, her şeyden önce insan faktörüne yatırım birinci planda ele alınmalıdır.</p>
<p>	İktisadi Kalkınma Vakfının (İKV) Türkiye’nin 21. yüzyıla uyum konusundaki önerileri şöyledir.<br />
•	Türkiye batılaşma politikasını temel ilke olarak devam ettirmelidir.<br />
•	Hızlı nüfus artışının yavaşlatılması milli politika haline getirilmelidir.<br />
•	Enflasyon tek haneli hale getirilmelidir. Bunun için, Kamu harcamaları kaynaklarla dengeli hale getirilmelidir.<br />
•	Yeni, çağdaş, yaygın ve etkili bir vergi politikası uygulanmalıdır.<br />
•	Kamu yönetimi uygun bir hukuk düzeni içinde çağın gereklerine göre yeniden düzenlenmelidir.<br />
•	Dünya kamuoyundaki Türkiye görüntüsü düzeltilmeli ve ülke ürünlerinin dünya pazarlarında tanınması sağlanmalıdır.<br />
•	Ülkenin kültür seviyesini bir bilgi toplumu olabilmesi için gerekli seviyeye yükseltilmeli ve toplama sanayi kültürü verilmelidir.<br />
•	21. yüzyılın yeni teknoloji ve bilgi ortamında çalışabilecek teknik eleman yetiştirilmek üzere teknik eğime önem verilmelidir.<br />
•	Türkiye Araştırma ve Geliştirme kapasitesini artırmalıdır.<br />
•	Ülke şartlarının en uygun teknolojiyi satın alıp, bunları kullanırken geliştirmelidir.<br />
	Yeni teknolojileri ülkeye getirmek, finanse etmek ve uygulamayı izleyip, yeni gelişmeler sağlaması için TÜBİTAK‘ a bağlı bir Teknoloji Bilgi Bankası kurulmalıdır.<br />
•	Türk sanayisinin dünya sanayi yapısı içinde rekabet gücüne göre katma değeri yüksek sanayi kollarını seçip, yol gösterici ve özendirirci önlemler alınmalıdır.</p>
<p>	“Bu ve benzeri önlemlerle Türkiye gelecek çağın koşullarına göre şekillendirilir ve gerekli çalışma ortamı hazırlanırsa, Türklerin yaratıcılık, problem çözüm ve uyum kabiliyetleri ile 21. yüzyılın koşullarına uymaları için hiçbir neden görülmemektedir.”</p>
<p>	İKV’ nın bu görüşmelerine genel hatlarıyla katılmak mümkündür. Bu görüşler, statik durumu koruma yerine 21. yüzyılda yaşamaya yönelik yeni şartları öngörmektedir. Türkiye 21. yüzyılda ilk sıralara kendini hazırlayacak politikaları üretmek mecburiyetindedir. Bunun temelinde eğitim ve insan faktörüne yatırım vardır.</p>
<p>	TÜRKİYE İÇİN HEDEFLER</p>
<p>	Türkiye bu hedeflere ulaşacak potansiyele sahiptir. Bu iddiamızın nedenleri, şu gerçeklere dayanmaktadır:<br />
•	Türkiye ileri teknoloji üreten ve satan bir ülke haline gelmiştir. Bunun örnekleri ASELSAN ve TUSA üretimleri ile sergilenmektedir.<br />
•	Türkiye’ de Uzay Sanayiinde önemli bir aşama kaydedilmiştir.<br />
•	Türkiye, yaratıcı beyinler yetiştirmek ve yeni teknoloji üretmek üzere üniversiteler kurmuştur. “Bilgi Toplumu” olma yolunda önemli mesafeler alınmaktadır.<br />
•	TÜRKSAT uydusunun uzaya fırlatmak suretiyle, kendi haberleşme uydusuna sahip on altı ülkeden biri Türkiye olmuştur.<br />
•	GAP projesi gibi dev bir proje uygulanmaya konulabilmektedir. Bu sayede, bölgedeki gelir seviyesi beş kat arttırabilecek ve 3.5 milyon kişi için iş olanağı yaratabilecektir.<br />
•	Su, petrolden kıymetli hale gelmektedir. Türkiye’nin ise zengin su kaynakları vardır.<br />
•	Türkiye, Avrasya ve Karadeniz Bölgesindeki işbirliği sayesinde bir cazibe merkezi haline gelmiştir. 350 milyonluk bir pazarın tam ortasındadır. Türkiye’nin konumumdan kaynaklanan sayısız üstünlükleri vardır.<br />
•	Avrasya bölgesini dünyaya bağlayacak doğal gaz ve petrol boru hatlarının yolu Türkiye’ den geçmektedir.<br />
•	Sadece yaş sebze ve meyve ihracatından birkaç yıl içinde on milyar dolar sağlayacak kapasite mevcuttur.<br />
•	21. yüzyılın en gözde sektörlerine namzet olan Turizm sektöründe çok önemli rol oynamaya hazırlanmaktadır. 10 milyar dolarlık turizm geliri kısa vadeli hedefler arasındadır.<br />
•	Avrupa Bankalarında Türk vatandaşlarının 300 milyar DM’ ye varan tasarrufları olduğu hesaplanmaktadır.<br />
•	Kayıt dışı ekonominin vergilendirilmesi halinde % 30 &#8211; % 50’lik bir kaynak artışı sağlanması mümkündür.<br />
•	Türkiye altın zengini sayılabilecek, bir duruma gelmiştir.<br />
•	Özelleştirme ile ilk aşama 30 milyar dolar kaynak sağlanırken, işletmelerin verimlerinde de büyük artışlar beklenmektedir.<br />
•	Yüzde 70’ ten fazlası 35 yaşın altında olan genç ve dinamik bir iş gücü ordusu vardır.<br />
•	Dış ülkelerde çalışan “Türk beyin gücünün” Türkiye’ ye çekilmesi ve ilk aşamada 5 bin kişilik bir gruba ileri ülkelerde üniversite üstü eğitim sağlanması halinde Türkiye’ deki insan faktörü batı ülkeleri seviyesine ulaşacaktır.<br />
•	Türkiye, Japonya gibi bir süper güçle işbirliği yaparak sermaye ve teknoloji alanındaki eksiklerini de tamamlayacak bir konumdadır.<br />
•	Türk girişimcileri dünyanın her yerinde rakipleriyle boy ölçüşebilmekte ve iş yapabilmektedir.<br />
•	Bir çok kalkınmış ülkeye kıyasla “kullanılabilir kaynaklar” bakımından Türkiye’nin üstünlükleri vardır.<br />
	Büyük Atatürk’ ün 1923 yılında l. İktisat Kongresinde ifade ettiği “Türkiye çalışkanlar diyarı, zenginler diyarı olacaktır.” Hedefine 2000’li yıllarda ulaşacağımıza inanmalıyız ve buna göre hazırlanmalıyız.</p>
<p>	Anadolu’ da; Denizli, Tokat, Kayseri, Gaziantep gibi illeri gezenler büyük bir potansiyelin fışkırdığını göreceklerdir. Anadolu müteşebbisi yoktan var etmesini bilmiş, inanılmaz bir girişimcilik ruhuyla büyük bir gelişme sağlamıştır.</p>
<p>	DPT Müsteşarı Profesör Güvenen yeni bir strateji hazırlığı içersindedir. Bu stratejiye göre Türkiye 2007 yılında dünyadaki 185 ülke içinde sisteme en fazla etki yapan 15 ülkeden biri haline gelecektir. Böyle bir strateji düşünüldüğüne göre bizim önerdiğimiz hedef hiç de hayalci değildir. bir çok bilim dallarında uluslararası birincilik kazanan öğrencilerimiz ve kendi dallarında şampiyon olan sporcularımız, dünyaca ünlü sanatçılarımız dikkate alındığında sisteme yeterince etki yapabileceğimizi iddia edebiliriz.</p>
<p>	Türkiye’nin dış ülkelerden görünümü daha güçlü ve heybetlidir. İçeride bunun bilincine henüz varılamamıştır.</p>
<p>	Büyük ve güçlü Türkiye imajından çekinen ülkeler vardır. zorluklara ve engellere rağmen, Türkiye etkili ve istikrarlı bir yönetimle daha büyük hedeflere ulaşacaktır.</p>
<p>	2000’ Lİ YILLAR VE İNSAN FAKTÖRÜ</p>
<p>	Ülkelerin kalkınmasında sermaye birikimin rolünün % 30, sermayenin etkinliği artıran eğitim, bilgi ve teknolojinin rolünün % 70 olduğu hesap edilmektedir. Türkiye’nin 2000’li yıllara hazırlanırken, ihtiyaç duyduğu yetişmiş insan gücünü sağlayabilmesi için iki önerimiz vardır.<br />
•	Türkiye’nin dış ülkelerde çalışan bilim adamlarını yurda çekmek&#8230;<br />
•	Bir uzman ordusu yetiştirebilmek için, üniversite öğretimi sonrası eğitim yapmak üzere, beş bin kişinin Avrupa ve Amerika’ ya gönderilmesi.<br />
•	Yeterli insan gücünü yetiştirmenin şüphesiz en sağlıklı yolu ülke içinde yüksek öğretime gerekli desteği vermektir.<br />
	Bu önemli konunun çözümü için ortaya konan öneriler şöyledir.<br />
•	Üniversitelere ayrılan finansman kaynakları ciddi olarak yükseltilmelidir.<br />
•	Yüksek öğretimin finansmanına, kaynak sağlamak için teşvik tedbirleri alınmalıdır.<br />
•	Döner sermaye gelirleri arttırılarak yatırıma dönüştürülmelidir.<br />
•	Özel üniversitelerin sayılarının arttırılması için teşvik tedbirleri alınmalıdır.<br />
•	Yeni kurulu üniversite ve ileri teknoloji enstitülerinden her biri için 100 araştırma görevlisi olmak üzere, yılda toplam 2300 araştırma görevlisi, doktora yapmak üzere yurtdışına gönderilmelidir.</p>
<p>	Diğer taraftan; Türk eğitim sisteminin temel sorunlarını çözmek ve 2000’li yıllardaki hedeflerini belirlemek amacıyla Milli Eğitim Bakanlığımızca uzun vadeli bir “Eğitim Ana Planı” hazırlanmaktadır. Bu plan, XV. Milli Eğitim Şurası kararları ile VII. Beş yıllık kalkınma planında ön görülen önlemleri esas alarak 15 yıllık bir süreyi kapsamak üzere hazırlanmaktadır.</p>
<p>	15 Yıllık Eğitim Ana Planını amaçları özele şu şekilde belirlenmiştir:</p>
<p>•	“Bilgi Çağı” nın getirmekte olduğu değişimi doğru yorumlayarak, önümüzdeki dönemde Türk Milletini, insanı, ülkesi, kültürü, modern devlet ve üretimi ile dünya faaliyetinde daha fazla söz ve pay sahibi kılmanın, eğitime düşen hazırlıklarını zamanında tamamlamak,<br />
•	Milli Eğitimin politika belgeleri olan Beş Yıllık Kalkınma planlarıyla Milli Eğitim Şura kararlarını bir bütün halinde uygulanmaya aktaracak yöntemleri geliştirmek.<br />
•	Türkiye’nin  hızla kalkınmakta olduğu, İlke olarak Avrupa Birliği ile bütünleşeceği, rekabetçi ve nitelikli insan gücü ihtiyacının giderek artacağı dikkate alınarak eğitim sistemine girecek öğrenci kitlesinin boyutlarını, artışını ve çeşitli kesimlerin eğitim ihtiyaçlarını belirlemek,<br />
•	2005 yılına kadar lise kademesinde Avrupa Birliği okullaşma ve nitelik ortalamalarına erişmek,<br />
•	Eğitim sektörüne hızla aktarılması beklenen mali kaynakların gerçekçi bir tahmini yapmak, kaynakların akılcı ve etkili kullanımını sağlayıcı tedbirleri geliştirmek,<br />
•	Bu imkanlar içinde Türk öğrencisine demokratik, katılımcı, çağa uygun ve daha nitelikli eğitimin verilebilmesi için yeterli seçenekleri, fırsat eşitliğini sağlamak için alt yapı hazırlamak,<br />
•	Eğitimin birikmiş içsel ve dışsal sorunlarından Milli Eğiştim Bakanlığınca aşılabilecek olanları sistem ve kademe boyutlarında çözümleyerek geleceğin çeşitli eğitim ihtiyaçlarına cevap sunacak sağlıklı bir yapı oluşturmaktır.<br />
Tartışılan konular, ortaya konulan örneklerin pek çoğu yeni harcama isteyen konulardır. Diğer taraftan Milli Eğitim’ e devlet bütçesinin en büyük payı ayrılmıştır. Bunun yanında ayrılan bu ödeneklerin en büyük payı personel harcamalarına gidecektir. Milli Eğitim’ de yatırım için fazla bir kaynak ayrılmamaktadır. Sorun burada düğümlenmektedir.</p>
<p>1997-1998 öğretim yılında Sekiz Yıllık  zorunlu temel eğitime geçilmiş ve bunun getirdiği güçlükler aşılmaya çalışılmıştır. Nitekim, 1998 konsolide bütçe yatırımları içerisinde 407.2 Trilyon Lira Eğitim yatırımları için ayrılmıştır. Böylece yatırımlar içinde eğitim sektörünün payı 1997 yılında % 18.3 iken, 1998 yılında % 40.7 ye ulaşmaktadır.</p>
<p>21. yüzyılı büyük iddialarla hazırlanmakta olan Türkiye’nin her şeyden önce Eğitim sorununu kökünden halletmesi gerekiyor. Cumhuriyet’ in ilk yıllarında başlatılan, “Milli Eğitim Seferberliği” aynı heyecanla devam ettirilememiştir.</p>
<p>XV. Milli Eğitim ªşurası ve takip eden uygulamalar 21. yüzyıla doğru yeni bir milli eğitim seferberliğinin ilk işaretleri sayılabilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/2010-yilinda-bolge-devleti-olan-turkiye.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ekvatorda Yer Alan Ülkelerin Beşeri Özellikleri</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/ekvatorda-yer-alan-ulkelerin-beseri-ozellikleri.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/ekvatorda-yer-alan-ulkelerin-beseri-ozellikleri.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Jan 2010 17:57:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Amazon]]></category>
		<category><![CDATA[Bali]]></category>
		<category><![CDATA[Brezilya]]></category>
		<category><![CDATA[Cava]]></category>
		<category><![CDATA[Deki]]></category>
		<category><![CDATA[Dilini]]></category>
		<category><![CDATA[Ekvador]]></category>
		<category><![CDATA[Endonezya]]></category>
		<category><![CDATA[Evler]]></category>
		<category><![CDATA[Hindu]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Lombok]]></category>
		<category><![CDATA[Saman]]></category>
		<category><![CDATA[Sumatra]]></category>
		<category><![CDATA[Unu]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12883</guid>
		<description><![CDATA[1-EKVADOR: Ekvador nüfusunun çoğu İspanyol ve Yerli melezi mestiz olardan oluşur. Nüfusun %9’ unu İspanyol asıllı beyazlar,yaklaşık %10’unu siyahlar oluşturur. Bunlar sömürgecilik döneminde Afrika’da köle olarak getirilen siyahların to-runlarıdır;genellikle ülkenin kuzey kıyılarında yaşarlar.Nüfusun bir bölümü de Avrupalı-Afrikalı melezi mulottalardan oluşur.Sayıları giderek azalan yerliler dağ vadilerinde yaşarlar ve nufusun en yoksul kesimini oluştururlar. 2-ENDONEZYA Endonezyalılar Sumatra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1-EKVADOR:<br />
Ekvador nüfusunun çoğu İspanyol ve Yerli melezi mestiz olardan oluşur. Nüfusun %9’ unu  İspanyol asıllı beyazlar,yaklaşık %10’unu siyahlar oluşturur. Bunlar sömürgecilik döneminde Afrika’da köle olarak getirilen siyahların to-runlarıdır;genellikle ülkenin kuzey kıyılarında yaşarlar.Nüfusun bir bölümü de Avrupalı-Afrikalı melezi mulottalardan oluşur.Sayıları giderek azalan yerliler dağ vadilerinde yaşarlar ve nufusun en yoksul kesimini oluştururlar.<br />
2-ENDONEZYA<br />
Endonezyalılar Sumatra ve Bornea adalarının iç bölümlerinde yaşayan kabileler, Ba-li’deki gelişmiş Hindu kültürünü kuran insanlar ve Cava’nın uygar Malaylar’ı gibi bir çok değişik halktan oluşur.Ülkede 20 değişik dil konuşulur.Resmi dil ise hemen hemen bütün grupların anlayabileceği Malay dilinin bir lehçesidir.Nüfusun büyük bir çoğunluğu Müslüman’dır.Hıristiyanlar ve Budacılar da vardır.Bali ve Lombok adalarının halkı ise Hindu dilini benimsemiştir.Endonezya’da Malay olmayan en büyük grup Çinli tüccarlar-dır.İlköğretim parasızdır ve gençlerin çoğu okuryazardır.Ülkede 40’tan fazla üniversite ve birçok kütüphane vardır.<br />
Endonezya halkının çoğu küçük köylerde yaşar.Evler genellikle bambudan yapıl-mıştır; çatıları saman, yaprak ve kamışlarla kaplıdır.<br />
3-BREZİLYA:<br />
Gününmüzde nüfusun yarısı beyaz, beşte ikisi mulotto denen beyaz-siyah karışımı ile mestizo denen beyaz yerli karışımıdır.Çok azalan yerli nüfus Amazon bölgesinin erişilmez kesimlerinde yaşar. Siyah nüfus ara-sında ölüm oranının yüksekliğine karşılık, beyaz nüfus artmaktadır.Halkın hemen hemen tümü Katoliktir.Ne var ki yerlilerin ve siyahların bir bölümü eski dinsel inançlarını sürdürmektedir.<br />
4-KOLOMBİYA:<br />
Nüfusun yaklaşık %60’ını İspanyol ve yerli karışımı mestiz olar,%20’ sini İspanyol kökenli beyazlar ,%14’ünü Avrupalı Afrikalı karışımı mulottolar oluşturur.Kıyı kesimlerinde kölelerin soyundan gelen siyahlar yoğundur.Keşfedilmemiş iç kesimlerde ise 16. yüzyılda İspanyol’lar gelmeden  önce ataları nasıl yaşıyorsa öyle yaşayan, 300 bin dolayında Yerlinin bulunduğu sanılmaktadır.Nüfusun % 80’i ülkenin dağlık batı bölgelerinde yaşar.Resmi dili İspanyolca olan ülkede halkın çoğu Katolik’tir. Kolombiya ‘da ki en eski üniversite 1572’de kurulan Bogotà Üniversitesi’dir.<br />
5-SİNGAPUR:<br />
Singapur’da yaşayan Çinliler nüfusun %77’sini oluşturur.Malaylar %15, Hintliler % 6 ve öteki azınlıklar %2’dir.Budacılık, Konfüçyüsçü-lük, Taoculuk, Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Hindu dininden başka çe- şitli inançlar da yaygınlık kazanmıştır.<br />
Ülke nüfusunun dörtte birinden fazlası 15 yaşın altında olduğu için eğitime özel bir önem verilir.<br />
6-GABON:<br />
Büyük çoğunluğunu siyahların oluşturduğu halk yaşamını tarım ve balıkçılıkla kazanır. Nüfusun yarıya yakın bölümü Libreville,Port-Gentil, Lambaréné, Moila, Franceville gibi büyük yerleşim merkezlerinde yaşar. Geri kalan bölümü ise yol ve ırmak kenarlarındaki küçük köylere dağıl-mıştır. Halkın %95’i Hıristiyan’dır.Az sayıda Müslüman vardır.Geri ka-lanı ise çeşitli Afrika dinlerindendir. Ülkenin başlıca kentlerinden biri o-lan Port-Gentil bir sanayi merkezidir.Başkent Libreville ise büyük otelleri, geniş caddeleri ve eğlence merkezleriyle  Afrika’nın en çağdaç kentlerin-den biri durumundadır.<br />
7-KENYA:<br />
Kenya’nın nüfusunu çoğunlukla Afrikalılar oluşturur.Ülkede az sayıda Avrupalı,Asyalı ve Arap yaşar.Afrikalılar içinde en kalabalık topluluk Kikuyular’dır.Kenya’da Kikuyular’dan başka 30’dan fazla  Afrikalı etnik topluluk vardır.Ülkede birçok dil kullanılır.En yaygın konuşulan diller İngilizce ile Bantu dillerinden biri olan ve birçok Arapça sözcük içeren Svahili’dir.<br />
8-KONGO:<br />
Toplam nüfusun yarısından çoğunu kabile toplulukları oluşturur. Or-manlarda Pigme kabileleri yaşar. Çoğu Fransız olan Avrupalılar büyük kentlerde oturur. Afrikalılar genellikle Bantu dillerini oluşturur. Kongo’ nun resmi dili Fransızca ve halkın büyük bölümü Hıristiyan’dır.Halkın üçte biri tarımla uğraşır ama ekilebilir besin gereksiniminin önemli bölü-münü dışarıdan satın alır.<br />
9-ZAİRE:<br />
Zaire’de daha çok Bantu dili kullanan insanlar yaşar, ama ormanlık bölgelerde Pigmeler de barınmaktadır.Nüfusu 34,138,000’dir(1990). BAŞKENTİ Kinşasa’dır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/ekvatorda-yer-alan-ulkelerin-beseri-ozellikleri.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ankara’nın Türkiye İçindeki Konumu</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/ankara%e2%80%99nin-turkiye-icindeki-konumu-2.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/ankara%e2%80%99nin-turkiye-icindeki-konumu-2.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Jan 2010 17:54:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Artan]]></category>
		<category><![CDATA[Ciddi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik]]></category>
		<category><![CDATA[Eksi]]></category>
		<category><![CDATA[Jansen]]></category>
		<category><![CDATA[Katma]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Oranda]]></category>
		<category><![CDATA[Tek]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12881</guid>
		<description><![CDATA[1970 yılı Ankara’sına baktığımızda kent nüfusun 1.200.000’e, kentleşme oranı ise %71’ne ulaşmış ve şehir 14000 ha.’lık bir alana yayılmış bulunmaktadır. Aynı yıl Türkiye’nin nüfusu 35 milyona, kentleşme oranı ise %35’e gelmiştir. Bununla beraber bu veriler tek başına kentin 1923 yılından beri geçirdiği değişimleri yansıtmamaktadır. Ankara’nın büyümesindeki en büyük etken kentin II. Dünya Savaşı sonrasında tarım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1970 yılı Ankara’sına baktığımızda kent nüfusun 1.200.000’e, kentleşme oranı ise %71’ne ulaşmış ve şehir 14000 ha.’lık bir alana yayılmış bulunmaktadır. Aynı yıl Türkiye’nin nüfusu 35 milyona, kentleşme oranı ise %35’e  gelmiştir. Bununla beraber bu veriler tek başına kentin 1923 yılından beri geçirdiği değişimleri yansıtmamaktadır. Ankara’nın büyümesindeki en büyük etken kentin II. Dünya Savaşı sonrasında tarım sektöründe meydana gelen yapısal değişimler sonucu ortaya çıkan kırdan kente göç dalgasından, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olması nedeniyle, fazlasıyla etkilenmesidir. Bunun yanı sıra bu 47 yıllık dönemde kentin kaderini etkileyen karrlar alınmış, imar konusunda yeni ve önemli sonuçlar doğuran düzenlemeler yapılmıştır. Kentin kaderini etkileyen plan kararları 1932 yılında onanan Jansen planı ile, 1957 yılında onanan Yücel-Uybadın planında alınmış, bununla beraber bu planlama çalışmaları kentin önlenemez büyümesini kontrol altına alamamış, yanlış nüfus projeksyonları ve artan spekülatif baskılar 1970’e gelindiğinde kentin ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmasına sebep olmuşlardır. Kentin sorunlarına çözüm bulunması amacıtla, 1965 yılında alınan kararla İmar İskan Bakanlığı’na bağlı Ankara Nazım Plan Bürosu’nun (ANPB) kurulması için çalışmalara başlanmış ve büro 1968 yılında çalışmalarına başlamıştır.<span id="more-12881"></span> </p>
<p>Ankara’nın 1970 dönemindeki sosyal ve ekonomik yapısına bakldığında kentin başkentlilk işlevi kentteki faaliyetleri önemli oranda etkilediği görülmektedir. Kentin faal nüfusunun çoğunluğu hizmet sektöründe çalışakta ve bu nüfusun büyük kısmını kamusal hizmetlerde çalışanlar oluşturmaktadır. Kentin sınai faliyetlerde gelişmemişliği ürettiği katma değerden de anlaşılmakta ve kent sahip olduğu konuma göre az üretmektedir. Aynı eksiklik toptan ve perakende ticaret faaliyetlerinde de görülmektedir.</p>
<p>Kentin mekansal yapısına bakıldığında,kentin demiryolu ile ikiye ayrıldığı düşünülürse, bu iki parçanın kuzey tarafında daha çok alt gelir gruplarının, güneyde ise üst gelir gruplarının yaşadığı söylenebilir. Merkezin yapısına bakıldığında ise Ankara’nın 1970 yılında iki kutuplu bir yapıya sahip olduğu söylenebilir. 1950 sonrası dönem, kent merkezinde baskı unsuru oluşturan küçük sanayi kuruluşlarının kooperatifler oluşturarak, bu baskıyı azalttıkları söylenebilir. Kentteki diğer önemli alan kullanım şekillerine bakıldığında iki merkezli yapının bu alan kullanımlarını da ikiye böldüğü, ancak Kızılay’ın merkez gelişmişliği konusunda Ulus’a baskın çıkmaya başladığı söylenebilir. </p>
<p>2. ANKARA’DA YASAL VE YÖNETSEL YAPI</p>
<p>2.1. YASAL YAPI</p>
<p>2.Dünya Savaşı sonrasında tüm dünya kentleri gibi Türkiye’deki şehirlerde büyük değişimlere uğramış, bu değişimleri karşılayabilmek adına pekçok yasal düzenlemeler getirilmiştir. Tekeli bu düzenlemeleri beş başlıkta anlatmıştır. Bunlardan birnicisi 1945 yılında 4759 sayılı yasayla İller Bankası’nın kurulmasıdır. Bu kurum hem kentleşmenin henüz algılanmadığı bu dönemde kurulmuş ve belediyelere teknik ve mali yardımda bulunmuş ancak kentlerin büyük dönüşüm yaşadığı bu dönemde yetersiz kalmıştır. İkinci değişiklik 1948 yılında 5237 sayılı yasayla belediye gelirleri kanunun çıkartılmasıdır. Bu yasa henüz özerkleşmemiş yeni belediyelere bir kaynak sağladıysa da yeterli mali desteği verememiştir. Üçüncü değişiklik 1954 yılında 6235 sayılı yasayla Türk Mühendis ve Mimarlar Odası’nın kurulmasıdır. Bu odalar ileriki yıllarda eleştirel bir rol yüklenen sivil toplum örgütleri olmuşlardır. Dördüncü gelişme 1956 yılında 6785 sayılı imar kanunun çıkarılmasıdır. Tekeli bu yasayı dünyada o dönemde gelişmeye başlayan yeni planlama anlayışının yasası olarak tanımlanmıştır. Bu yasada da 1936’dan bu yana olduğu gibi imar planlarını onama yetkisi Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na aittir. Beşinci düzenleme ise 1958 yılında 7116 sayılı kanunla imar ve iskan bakanlığı’nın kurulmasıdır. Bu bakanlık hızlı kentleşmeyi planlama, konut ve yapı malzemeleri konularındaki uzmanlarla karşılayabilmek amacıyla kurulmuştur.</p>
<p>Savaş sonrası bu erken dönem düzenlemelrinin ardında ülke çapında planlamasını etkileyen önemli bir değişiklik 1960 yılında 91 sayılı yasa ile, Milli Birlik Komitesi tarafından DPT’nin kurulmasıdır. Makro ölçekte tüm planlama faaliyetlerini üstlenmek, kalkınma planlarının yapmak, özel sektör veya yabancı sermaye gibi dış etkenlerin plan hedef ve amaçlarına uygun şekilde düzenlenmesini sağlamak, ve bu çalışmaların başarı ile uygulanabilmesi için ilgili yönetsel kuruluşlara önerilerde bulunmak gibi görevleri üstlenen kurum başbakana bağlı ve genel bütçe içinde yer alan bir kuruluş olarak oluşturulmuştur.</p>
<p>Daha demokratik bir çerçeve oluşturmak amacıyla oluşturulan 1961 Anayasası’nın etkilerinden biri olarak görülebilecek bir düzenleme yerel yönetimler için yapılmış ve 1963 yılında 307 sayılı belediye yasası oluşturulmuştur. Bu yasa ile belediye başkanının doğrudan halktarafından çoğunluk usulüyle seçilmesi kabul edilmiştir. Bununla beraber belediyeler maddi olarak merkezi yönetimlere bağımlı olmayı sürdürmüş, kaynak sorunları yaşamaya devam etmişlerdir.</p>
<p>1969 yılında 1164 sayılı yasayla kurulmuş olan Arsa Ofisi’nin oluşturlma amacı kent içindeki arsa fiyatlarını kontrol etmektir. Nitekim İmar ve İskan Bakanlığı bu konuda yeterli donanıma sahip değildir. (Tekeli:98) Arsa Ofisi Bakanlığa bağlı olarak kurulmuştur.</p>
<p>1970 öncesi konuta ilişkin önemli bir yasal düzenleme kooperatifler yasaı ile gelmiştir. 1163 sayılı kooperatif yasası 1969 yılında çıkarılmış ve konut kooperatiflerinin başarı şansının arttırmayı hedeflemiştir. Yasanın getirdiği önemli bir değişiklik kooperatiflerin üst örgüt kurabilmeleridir. Böylece kooperatiflerin orta çıkarlarını koruyabileceği düşünülmüştür. </p>
<p>1970 öncesinde bu konuya ilişkin bir başka önemli yasak düzenleme 1965 yılında çıkartılan 634 sayılı kat mülkiyet yasasıdır. Bu yasa kat sahipleri arasındaki ilişkileri düzenlemek açısından önemlidir. Bununla beraber bu yasa  Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlerde hızlı bir yık yap sürecine girilmesine sebep olmuştur. </p>
<p>Bu dönemde büyük kentlerdeki gecekondu sorununu çözmek amacıyla da pek çok yasal düzenleme getirilmiştir. 1948 yılında kabul edilen ve sadece Ankara için geçerli olan 5218 nolu yasa ile gecekondu yapacaklara arsa sunmak amaçlanmıştır. Daha sonra tüm türkiye için geçerli olan düzenlemeler getirildi. 1948 yılında çıkarılan 5228 sayılı yasa gereksinime sahiplerine yardım amacıyla Emlak Kredi Bankası’na yetki verdi. 1953 tarihli 6188 sayılı Bina yapımını teşvik yasası ise belediyelre, ihtiyaç duyanlara arsa temini için izin veriyordu. Buna benzer bazı başka düzenlemeler de getirilmiş, en son olarak 1966 yılında 775 sayılı gecekondu yasası kabul edilmiştir. “Gecekondu” kavramına ilk kez yer verilen bu yasa gecekondu alanlarında tasfiye, ıslah ve önleme bölgelerinin oluşturulmasına olanak tanımıştır. </p>
<p>I. ve II. Beş Yıllık Kalkınma Planları:</p>
<p>Birinci beş yıllık kalkınma planının ortaya koyduğu yıl olan 1963 sonrasında, bu çıkarılan yasaların bu plandaki hedeflere ulaşmak amacıyla çıkarıldığı düşürülse 1970 öncesi çıkan iki kalkınma planına kısaca değinmenin yararlı olacağı anlaşılabilir. </p>
<p>Birinci beş yıllık plan büyük kentlerin sınırsız büyümesini istememiş, az gelişmiş kentlerde kamu yatırımları yaparak buralarda iş olanaklarını artırmayı hedeflemiştir. Bu planda 61 anayasasının 49.maddesindeki dar gelirliye konut sağlama politikasından hareketle ve konut üretiminin yolları aranmış, gecekonduların içinde yaşayanlara barınak bulmadan yıkılmaması ilkesi kabul edilmiştir. İkinci beş yıllık kalkınma planı, 1.de olduğu gibi bölgelerarası dengeli kalkınma amacını gütmekle beraber büyük kentlerin daha da büyümesini ekonomik ve toplumsal gelişme için olumlu görmüş ve bu noktada çelişkiye düşmüştür.( keleş: 2000) bu planda imalat sanayinin konuttan önce geldiği belirtilmiş ve devletin konut sektöründe yatırımcı değil, düzenleyici olacağı belirtilmiştir. Toplu konut alanları da ilk defa bu planda önerildi. (Tekeli: 1998)</p>
<p>2.2. YÖNETSEL YAPI</p>
<p>1970 yılında Ankara’da planlama ile ilgili üçlü bir idari yapı söz konusudur. Bunlar:</p>
<p>Ankara İmar Müdürlüğü ( AİM ): Ankara başkent olduktan sonra 1928 yılında uluslararası bir yarışma düzenlenerek Ankara için imar planı hazırlatıldı. H.Jansen’in planının şeçildiği bu yarışma sonrasında 1932’de onaylanarak yürürlüğe giren planın uygulama işini, teknik kadro ve örgütlenme açısından yetersiz görülen, Şehremaneti’nin yürütemeyeceği düşünüldüğünden planın uygulanması için İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir birim olarak Ankara İmar Müdürlüğü kuruldu. Hali hazır harita çıkartmak, imar planı ve programlarını hazırlatmak ve bunları uygulatmakla görevli olan AİM, plan yapmak için kendi fonu olan ve kendi koyduğu kurallara göre bunu kullanabilen bir yapıya sahipti.</p>
<p>Ankara Metropoliten Alan Nazım Plan Bürosu ( AMANPB ) : Göç, hızlı nüfus artışı, gecekondulaşma ve kent arazisi üzerindeki spekülatif talepler sebepleriyle bir süre sonra Jansen Planı uygulanamaz hale gelmiş ve 1955’te AİM Ankara için yeni bir imar planı hazırlatma girişiminde bulunmuştu. Açılan uluslararası bir yarışma sonucu Raşit Uybadin ve Nihat Yücel’in hazırladığı plan seçildi.1957’de onaylanarak yürürlüğe giren plan Ankara’nın 2000 yılında 750 bin nüfusa ulaşacağı varsayınına göre hazırlanmıştı. Ancak Ankara bu nüfusa daha 1965’te ulaştı. Uybadin-Yücel planı gelecek gelişmeleri yönlendirmekten çok geçmiş ve güncel gelişmelerin yönlendirdiği, gecekondu ve kent merkezi gelişmelerini değerlendiremeyen dar bakış açılı bir plan olmuştur.( Bademli, 86)<br />
Ayrıca plan AİM şartları doğrultusunda belediye sınırları içerisinde kaldığından bir yandan imar planı sınırları içinde yoğunlaşma taleplerini, öte yandan da belediye ve imar planı sınırları dışında kaçak ve görece serbest yapılaşma eğilimlerini körükledi (Bademli:86)</p>
<p>Şöyle ki; kent toprağındaki değer artışının etkisi ile kent içindeki yapılaşmış alanda yoğunlaşma, kat yükseltme istemleri ortaya çıkmıştır(Altaban:86). 1965 tarihinde kabul edilen 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu ile 1968 tarihli Bölge Kat Nizamı İmar Planı değişiklikleri ve Mevzi İmar Planları ile yapılan ekler sonucunda Uybadin- Yücel Planı oldukça fazla değişmiştir. Plan sınırlarını aşan gelişme eğilimleri ile de 1970’lerde Ankara için yeni planlama çalışmaları zorunlu hale gelmiştir (EGO- Ankara Ulaşım Ana Planı).Bu sorunlar aynı zamanda planı uygulatmakla yükümlü AİM ve kentin sorunlarının sahibi olan belediye arasındaki uyumsuzluktan da kaynaklanıyordu (Bademli:86). Bu nedenle hem imar planı sınırları dışına taşan gelişmeleri yönlendirmek hem de AİM ile Ankara Belediyesi arasındaki eşgüdümü sağlamak amacıyla 1969 yılında İmar ve İskan Bakanlığı’nın bünyesinde Ankara Metropoliten Alan Nazım Plan Bürosu kuruldu.</p>
<p>Ankara Metropoliten Alan Nazım Plan Bürosu, planlamanın kenti yönlendirmesindeki en büyük engel olan spekülasyonu önlemek amacıyla kamu mülkiyetindeki kentsel toprak stokunun arttırılması politikasıyla hareket etmiştir. Kamu yatırımlarını bu alanlarda yoğunlaştırıp özel kesimi yönlendirmek amacıyla önemli bir kamulaştırma yapmıştır.</p>
<p>Ankara Metropoliten Alan Nazım Plan Bürosunun hazırladğı plan bir uygulama planı olmamasına karşılık halen yürürlükte olan Uybadin-Yücel uygulama imar planı üzerinde yapılacak değişiklikler ile metropoliten alan içinde gerçekleştirilecek Mevzi İmar Planlarının AMANPB’nun hazırladığı şemaya uygun olarak hazırlatma zorunluluğu AMANPB’nun etki gücünü gösteriyordu. Nitekim büronun hazırladığı Nazım Planı onaylanmadan on yıla yakın bir süreyle kentteki glişmeleri yönlendiren ve sürekli olarak gözden geçiren bir çerçeve plan olarak değerlendirilmektedir (Bademli:86).</p>
<p>Kentin makroformunun denetlenmesi yanında özellikle batı koridorundaki gelişmelerin yönlendirilmesi büronun diğer bir politikasıydı. Bu anlamda Sincan, Gecekondu Önleme Bölgeleri, Yeni Yerleşmeler, Batıkent, Ankara Organize Sanayi Bölgesi gibi gelişmelere katkı sağlama yanında, Belediye’nin Batıkent, Kızılay Yaya Bölgesi, tahsisli yol, Eski Ankara’nın korunması, Atatürk Kültür Sitesi, Altınpark gibi projelerindede yapıcı ve yönlendirici bir rol üstlenmiştir.</p>
<p>Ancak kamuya ait arazilerin plan doğrultusunda geliştirilmesi gecikince özel kesim plan dışı alanlara kaymaya başlamış bu ise politik baskıları arttırmıştır. </p>
<p>Ankara Belediyesi: Metropoliten Alan Nazım Plan Bürosu çalışmalarını daha çok plan sınırları dışında gerçekleştirirken, Belediye plan sınırları içinde önemli çalışmalarda bulunmuşlardır. Bu çalışmalardan bazıları; Abdi İpekçi Parkı, Tahsisli Yol, Kızılay Yaya Bölgesi, Ankara Kalesi Koruma Çalışmaları ve Batıkent Projesi’dir. Bu çalışmalar AMANPB ile Belediye’nin ortak çabaları ile gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>1983 sonrası dönemde Ankara Metropoliten Alan Nazım Plan Bürosu kapatılarak, Ankara Büyük Şehir Belediyesi’nin bünyesinde kurulan Metropoliten Planlama Dairesi’ne aktarılmıştır. Bu arada Ankara İmar Müdürlüğü de özel yapısını yitirerek Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin bir birimi haline gelmiştir. İmar ve yerel yönetim mevzuatında yapılan çeşitli düzenlemeler sonunda Ankara Belediyesi’nin yapısı değişmiş; plan hazırlama, onaylama ve uygulamaya ile ilgili görev, yetki ve olanakları genişletilmiştir. Böylelikle Büyükşehir Belediyesi’nin kentin gelişimini yönlendirmede  etkin hale gelebileceği bir sürece girilmişir.</p>
<p>3. DOĞAL YAPI<br />
3.1. ARAZİ YAPISI VE TOPRAK KABİLİYETİ<br />
Toprakların türleri ve kullanma amaçları farklı olduğundan, yorumlamalarda değişik amaçla yapılmaktadır. Tarımsal amaçla yapılan Arazi  Kullanma Kabiliyeti sınıfları 8 adet olup toprak zarar ve sınırlandırmaları  1. sınıftan  8. sınıfa doğru  giderek artmaktadır. Ankara ilinin metropoliten alan sınırları içinde 8 sınıf araziden ilk 5 sınıfı mevcuttur. İlk 4 sınıf arazi, iyi bir toprak idaresi altında, yöreye adapte olmuş kültür bitkileri ile orman, mera ve çayır bitkilerine iyi bir şekilde yetiştirme yeteneğine sahiptir.</p>
<p>3.2. SU KAYNAKLARI</p>
<p>3.2.1. GÖLLER<br />
Ankara’da jeolojik oluşumlar sonucu ortaya çıkan doğal göllerden en önemlileri; Tuz Gölü, Mogan Gölü, Eymir Gölü ve Karagöl’dür.<br />
Tuz Gölü ve Karagöl, Ankara Büyükşehir Belediyesi Mücavir Alan Sınırı dışında yer almaktadır. Fakat Tuz gölü Ankara ili sınırı içinde mücavir alanı dışında olmakla birlikte Mogan -Eymir Gölleri- İmrahor Vadisi su sisteminin başlangıç noktasıdır.<br />
Mogan ve Eymir Gölleri ve İncesu  Deresini (İmrahor Vadisi) izleyen sistemde, Elmadağ’dan gelen derelerin taşıdıkları kolüvyal maddelerin yığılmasıyla doğal set oluşması  ve set arkasında akarsuyun  birikmesiyle Mogan  ve Eymir Gölleri oluşmuştur.<br />
Ankara’nın  yaklaşık 25 km. güneyinde yer alan  Mogan ve Eymir Gölleri, birbirleri ile  bağlantılı olup, Eymir  Gölü’nü Mogan Gölü beslemektedir.<br />
Mogan  Gölü çevresi 14 km. olup, yüzey alanı  5.6 km2 ,uzunluğu 5.5 km., ortalama genişliği 1km., ortalama 3-5 m.’dir. Suyu hafif tuzlu olan gölün büyük bir bölümü yazın bataklık hale gelmektedir.<br />
Eymir Gölü  ODTÜ kampüs arazisi içinde içinde bulunmaktadır. 1957 yılında Üniversite tarafından kamulaştırılarak ağaçlandırılmıştır. Dar ve kıvrımlı bir yüzeye sahip olan gölün yüzey alanı 1.08 km2  , uzunluğu 4.2 km. ortalama genişliği 250 m. ve ortalama derinliği 6-10 m., göl çevresi 9 km.’dir.<br />
3.2.2. AKARSULAR VE VADİLER</p>
<p>Ankara’nın en önemli iki akarsuyu olan Kızılırmak ve Sakarya nehirleri, sularını bu nehirlere drene eden çok geniş yağış havzalarına sahiptir.<br />
Ankara il sınırlarına Şereflikoçhisar’ın doğusundan giren Kızılırmağın Kesikköprü Köyü’ne kadar yatağı oldukça geniştir. Kısa bir bölümü Bala İlçesinden geçtikten sonra Kırıkkale il topraklarında akar. Kalecik ilçesinden tekrar Ankara il sınırlarına giren Kızılırmak, Sulakyurt’un Kuzeyin de Terme Çayını alır.<br />
Polatlı ilçesinin Yenimehmetli Bucağının 12 Km. güneyinden başlayarak Ankara ve Eskişehir il sınırları üzerinde akan Sakarya nehiri  güneyde Ilıcaözü , daha Kuzeyde  Acıdereyi aldıktan sonra nehre sırasıyla Elvanlı deresi, Porsuk ve Ankara Çayı Karışır. Sakarya nehri daha sonra Sarıyar Baraj gölüne akar. Sakarya nehrinin Sarıyar baraj gölüne sularını boşaltan diğer önemli kolları; Hamamderesi,  Kirmir Çayı , Elma ve Karaboğaz dereleridir.<br />
İl topraklarında irili ufaklı çay ve derelerde bulunmaktadır. Ankara çevresindeki akarsular mevsimlere göre kar, yağmur, kaynak, sızıntı ve pınar dereleri ile beslenmektedir. Bu nedenle düzenli bir yağış rejimleri yoktur.<br />
Ankara Çayı; Çubuk, İncesu, Ova ve Hatip Çaylarından oluşur. Çubuk çayı Aydos dağlarından doğar. Çubuk Merkezinden geçtikten sonra akışını aynı adlı ovada sürdürür. Kuzeyde Çubuk I ve Çubuk II barajlarından sularını topladıktan sonra Solfasol ve Kalaba’dan geçerek Ankara ovasına girer ve İncesu, Hatip çayları ile birleşir.<br />
İncesu Elmadağı’ndan çıkar, Yukarı imrahor’dan ve kentin içinden geçerek Çubuk Çayı ile birleşir. Hatip Çayı ise İdris dağından doğar, Kale ile hıdırlık tepesi arasındaki dar vadiden geçerek Dışkapı’da  Ankara Ovasına girer ve daha sonra Çubuk Çayına karışır.<br />
Kent içinde topoğrafik özellikleri ile, kentin ekolojik dengesini ve mikroklimasını olumlu yönde etkileyen, rüzgar koridorları oluşturan vadiler, çevre geliştirme projelerinin de oluşturulması ile, Ankara’lıların rekreakratif gereksinimleri için önemli noktalar haline getirilmelidir.<br />
Ankara’daki önemli vadilerin tümünün rekreasyon amaçlı kulanımının sağlanabilmesi amacı ile vadi yakın çevresinin farklı kullanım türleri ile birlikte değerlendirilebileceği özel proje alanları olarak belirlenmesi kabul edilecektir.<br />
Ankara ilinin önemli vadileri; Dikmen Vadisi, Portakalçiçeği Vadisi, İmrahor Vadisi, Çubuk Çayı Vadisi, Zir Vadisi, Nenek Vadisi, Kalaba Vadisi ile Büyükesat Vadisi’dir.<br />
Dikmen Vadisi Çankaya, Ayrancı ve Dikmen semtleri arasında yer alan, güneye doğru ortalama 300 m. eninde ve 5 Km. uzunluğunda devam eden vadinin tamamı gerçekleştiğinde kent merkezinin güneyindeki  Atatürk  Ormanı, İmrahor Vadisi ve Eymir , Mogan Gölleri ile bütünleşmesi sağlanarak çok amaçlı rekreasyon olanaklarının yaratıldığı yeşil aks oluşacaktır.<br />
Portakalçiçeği Vadiside  Çankaya  ve Ayrancı semtleri arasında yer almaktadır. 12 ha.lık alana sahip vadi artan nüfusun rekreasyon alanı ihtiyacını karşılamaktadır.<br />
İmrahor Vadisi kentin güneydoğusunda, Mamak ve Çankaya ilçe sınırları içinde yer alan güneyinde Eymir Gölü, kuzeyde de Mamak  Viyadüğü ile sınırlanan ve Ankara’nın Metropoliten alanı rekreasyon sisteminin en önemli halkasını oluşturan, Mogan ve Eymir su sistemi ikilisi ile bütünleşebilecek bir rekreasyon alanı  kapasitesinde olan yaklaşık 3526 ha.’lık  bir alandır.<br />
Ankara kent merkezinin 12 km. kuzeyinde yer alan Çubuk I baraj gövdesinde güneye doğru 3 km. uzanan Çubuk Çayı Vadisi dar bir vadidir. Zengin bitki örtüsü ile çekici bir peysaja  sahip olan  Çubuk Vadisini, kent çevresinden kent merkezine doğru uzanan yeşil kuşak sisteminin bir parçası olarak düzenlenmesi halinde, doğa sporlarına yönelik önemli bir rekreasyon alanı kazanılmış olacaktır.<br />
Zir Vadisi Ankara’nın kuzeybatısında yer alır. En önemli özelliği Ankara Çayı ile Ova Çayının birleştiği yerde yer almış olmasıdır. Günümüzde  vadi tarım alanı olarak kullanılmakla birlikte arkeolojik ve doğal zenginliklere sahiptir.<br />
Ankara’nın doğusunda yer alan ve Nenek Köyü’nden ismini alan Nenek Vadisi, Ankara çevre otoyolunun Samsun karayolu ile kesiştiği noktada yer alır. Doğal güzelliği bakımından rekreasyon amacı ile kullanılır.<br />
Bunlardan başka Ankara’nın kuzeydoğusunda, Keçiören girişinde Kalaba Vadisi, Ankara’nın güneydoğusunda Büyükesat Vadisi  rekreasyon amacı ile kullanılıp, Ankara’nın kişi başına düşen yeşil alanın artmasının sağlayacak vadilerdendir.     </p>
<p>3.3. BİTKİ ÖRTÜSÜ<br />
Ankara’nın  kışları soğuk, yazları kurak geçen iklim koşulları ve topografik yapısı, yörede step ve orman olmak üzere iki ayrı bitki topluluğunun gelişmesine neden olmuştur. Ankara yöresi esas olarak bitki kuşaklarından step floru bölgesi içinde bulunmaktadır .Aynı zamanda kuzey Anadolu orman bölgesine geçiş kuşağı üzerinde bulunuşu doğal orman bölgelerinin oluşmasını sağlamıştır.<br />
Step bölgesi bitki örtüsü oldukça geniş alanları kaplar ve üç grupta toplanır; 1. grup, yüksek dağlar ve yamaçlar ile arızalı seki düzlüklerindeki step alanlarıdır. Ankara Çayı Vadisinin güney ve kuzeyindeki sekiler ve arazi yükselmeleri, Çubuk Çayı Havzası ve çevresinde yükselen sekilerle Kuyumcu dağlarının yamaçları, Mürted Ovasının  kuzeybatısı ile Ayaş Dağı sıraları 1. grubun belirgin özelliğini taşır. Ağaçlıklar seyrek bünye gösterir ve yüksek ağaç kitlelerine hemen hiç rastlanmaz. Çalı ve yarım çalılar ile yıllık otsu bitkileri, doğal bitki örtüsünün özelliklerini belirler. Bu zemin örtüsü üzerinde geven ve kardikeni gibi yarım çalı niteliğindeki türler, küçük topluluklar ve tek bitkiler halinde seyrekçe dağılmıştır. Bu kesimlerde yavşanotu, pelin ve kekik en yaygın türlerdir. Mogan Ovası ve Bala’dan Haymana Platosuna doğru uzanan step düzlükleri hep bu tür step bitkisinin yayıldığı örnek alanlardır.<br />
2. grup step bölgesi, akarsu yatakları çevrelerindeki düzlüklerdir. Ankara Çayı, Çubuk Çayı ve Ova Çayının  oluşturduğu geniş vadiler bu gruptadır. Bu grup çok geniş alanları kapsamaz.<br />
3. grup step bölgesi, akarsu yatakları ve kaynak sızıntıları bulunan dere yataklarında oluşur. Dere yataklarında ağaçlar bir kaç taneden oluşan gruplar halindedir. Çalı türleri ise tek veya iki cins olarak geniş alanları kapsarlar. Dere içlerinin oldukça sık ve yoğun görünen yeşilliği yamaçlara doğru azalır. Özellikle dere yamaçlarının üst kısmında yarım çalılarla birleşerek stebin kendine özgü karakterini kazanırlar.<br />
Orman bölgeleri de üç bölüme ayrılır. 1. grupta yer alan bölgeler,  step düzlükleri içinde kalmış orman kalıntılarıdır. Ağaçlar 0,5-2 metre arasında ağaç altı formasyonuna sahiptir. İdris Dağı, Elmadağı, Beynam ve Rıdvan dağları bu grubun belirgin özelliğini taşır.<br />
2. grup; stepten ormana geçiş bölgeleridir. Ankara Çayı Vadisiyle kuzey ormanları arasında, Çubuk ilçesinin kuzeyinde Tahtayazı , Bayırbağı  yokuşu, Mire Dağı, Kurtboğazı ve Uyku dağı çevresinde görünür.<br />
1.grup bölge ; asıl orman bölümüdür. Ankara’nın kuzey ve kuzeybatısında Türkiye’nin en zengin orman bölgelerine komşu olan dağlık alanlarla zengin bir orman örtüsü kendini belli etmeye başlar. Aydos Dağı, Kavak Dağı, Kızılcahamam ve Karaşar çevrelerinde genellikle yapraklı ağaçlar hakimdir. Daha kuzeyde ağaçlar sarıçam, karaçam, ardıç ve köknardır. Karagöl civarında 1700 metrede ve kayalıklarda ıhlamur ağaçları da vardır. </p>
<p>I.Kuşak : Ankara’nın güneyinde, Atatürk Ormanından başlar, Eymir ve Mogan Gölleri Su Toplama Havzalarını, ODTÜ Ağaçlandırma Alanlarını, İmrahor Deresinin  büyük bir bölümünü  içine  alarak Üreğil ve Hüseyingazi Dağı sırtlarından geçmekte, Karapürçek, Gicik, Karacaören köyleri civarındaki Çubuk Su Toplama havzasını içine alarak Pursaklar Köyüne ulaşmakta ve Bağlum, Ovacık, Macunköy arazilerinin bir kısmınıda kapsayarak Atatürk Orman Çiftliğine ulaşmaktadır. Bu kuşakta yer alan devlet ormanları: Hisartepe Devlet Ormanı, Hacıkadın Devlet Ormanı, Teknetepe Devlet Ormanı, Çamtepe Devlet Ormanı, Kurbantepe Devlet Ormanı, Kaşkaya Devlet Ormanı, Kartaltepe Devlet Ormanı, Başpınar Devlet Ormanı, Pamuklu Devlet Ormanı, Cevizlidere Devlet Ormanı, Kartopu Devlet Ormanı, Çanakiçi Devlet Ormanı, ODTÜ Ahlatlıbel Devlet Ormanı ve Dikilitaş Devlet Ormanı (Ankara İli Turizm Envanteri ve Geliştirme Planı:1996 ).<br />
II.Kuşak.: Bayındır Barajı Su Toplama Havzasından başlamakta, Mamak ilçesinde Nenek, Altındağ ilçesinde Susuzköy arazilerinin bir bölümünden geçtikten sonra Sincan, Osmaniye, Elvan, bağlıca ve Alacaatlı köylerinin arazilerinden bir bölümünü kapsayarak tamamlanmaktadır.<br />
III. Kuşak ise Elmadağ, Hasanoğlan, Kırkkale, Kurtboğazı Baraj çevresi ve Kızılcahamam ilçesinin İç Anadolu Bölgesine bakan yamaçları ile, Haymana ilçesi arazilerinden bir bölümü ve Beynam Ormanlarını içine almaktadır. ( Ankara Nazım Plan Bürosu Çalışma Notları:1983 )  . </p>
<p>3.4. JEOMORFOLOJİK YAPI<br />
“Ankara kenti ve çevresinin topografik yapısına bakıldığında, kentin sırtı doğuya dönük at nalı biçiminde yakın ve uzak tepe ve dağ dizileriyle çevrelendiği görülür. 1990 Ankara Metropoliten Alanı mevcut durum analizi çalışmasında, jeomorfolojik birimler; düzlükler(800-850 m.), alçak sekiler(850-900m.), yüksek sekiler(900-1000m.), alçak platolar(1000-1100m.) ve orta ve yüksek platolar(1100-1500m.) adı altında incelenmiştir. ”(Ankara 1985’den 2015’e:1987).<br />
“800-850 m. arasındaki vadi ve ova tabanı düzlüklerinde yer alan akarsular, kum ve çakıl yığılmasından oluşan birikinti konilerini meydana getirir. Ankara’da hipodromdan başlatarak batıya doğru uzanan geniş alanlar, AOÇ, Çubuk ovası, Mürtet ovası ve Malıköy ovası bu nitelikteki yerlerdir. Gazi mahallesi Şeker fabrikası, AOÇ kenarındaki yerleşik fabrikalar ve bazı küçük sanayi tesisleri bu tür düzlüklerde yer almıştır. ”(Ankara 1985’den 2015’e:1987).<br />
“850-900 m. yükseltideki alçak seki düzlüklerinin Ankara Çayı güneyi ve kuzeyinde yer alan bölümleri  büyük ölçüde kentsel kullanıma açılmıştır. Yenişehir, Maltepe ve Bahçelievler’in bir kısmı alçak sekilere yerleşmiştir. Atatürk bulvarı ve Necatibey caddesi bu düzlükler arasındaki vadilerden geçmektedir. Sincan ve Etimesgut güneyindeki alçak sekiler kısmen kentleşmiş, Çubuk-Esenboğa, Gölbaşı ve Malıköy’deki alçak seki düzlükleri ise tarımsal amaçlı kullanımlarını korumaktadır.” (Ankara 1985’den 2015’e:1987).<br />
“900-1000 m. yükseltideki yüksek sekiler, Ankara kentinin büyük bir bölümünü oluşturur. Yüksek sekilerdeki zeminin taşıma gücü yüksektir.”(Ankara 1985’den 2015’e:1987).<br />
“1000-1100 m. yükseklikteki alçak platolar, 1990 yılı Ankara kent formunun kuzey ve güneyindeki dış halkaların yerleştiği bölümlerde yer alır. Genellikle derin vadilerle parçalanmış olan alçak platoların çevresi de genelde yamaçlarla sarılmıştır. ”(Ankara 1985’den 2015’e:1987).<br />
“1100-1200 m. orta yükseklikteki platolar, Ankara jeomorfolojik yapısı içinde yerleşmenin en üst sınırında kalırlar. (Ankara 1985’den 2015’e:1987).<br />
“1200-1500 m. yükseklikteki yüksek platolar dağ eteklerindeki aşınım düzlükleridir. Ankara çevre köyleri içinde yüksek platolarda yer alan köy sayısı sınırlıdır. Bunlar arasında bulunan Yakup Battal, Kıbrıs, Dikmen köyleri de platoların vadi yamaçlarına saklanmışlardır. İklim koşulları açısından yaşantısı zor alanlar oluştururlar.”(Ankara 1985’den 2015’e:1987). </p>
<p>3.5. DEPREMSELLİK<br />
Ankara Deprem Bölgeleri Haritasında genel olarak IV. Derece Deprem bölgesinde kalmaktadır. Bununla birlikte III. Derece Deprem Bölgesine ve civardaki aktif zonlara da oldukça yakın bir konumda yer almaktadır.<br />
Ankara’nın yerleşimi genel olarak üç ayrı cins zemin üzerinde bulunmaktadır:<br />
1. Genç alüvyal dolgu zeminler.<br />
2. Eski nehir terasları ve Pliyosen yaşlı dolgu zeminler.<br />
3. Paleozoyik yaşlı şist ve grovaklar, daha genç kalker ve volkanik kayaçların oluşturduğu kaya zeminler.<br />
Genç alüvyal dolgu zeminler, Çubuk ve Ankara Çayı vadilerinde toplanmış, gevşek yapılı çakıl, kum, şist ve killerden oluşmakta ve kalınlıkları 20-50 m. Arasında değişmektedir. Taşıma güçleri 1 kg/cm² den daha azdır. Ampirik olarak hesaplanan hakim titreşim periyodları 0,5-0,8 sn arasındadır .<br />
Eski alüvyal ve Pliyosen yaşlı dolgu birimler kentin güney ve kuzeyinde oldukça geniş alanları kapsamaktadırlar. Kalınlıkları 5-250 m. arasında bulunmuştur. Çok değişik seviyelerde yeraltısuyu taşırlar. Taşıma gücü 1-4 kg/cm² arasında değişmektedir. Ampirik olarak hesaplanan hakim titreşim periyodları kalınlıklarına bağlı olarak 0,4-0,8 sn arasında değişmektedir.<br />
Kentin tepelerini oluşturan kaya zeminler kuzeyde genç volkanik, dasit, andezit, bazalt ve tüflerden oluşmaktadır. Güney ve güneybatıda ise kristalen şist, grovak, kalker ve mermerlerden oluşan, Paleozoyik yaşlı Elmadağ serisi hakimdir. Taşıma güçleri çok yüksek ve hakim titreşim periyotları çok kısadır (0,1-0,2 sn).<br />
Ankara yaklaşık 100 km. Kuzeyinde bulunan Kuzey Anadolu Fayı ile yaklaşık 90-100 km. Güneydoğusunda bulunan Kırşehir-Keskin fay zonundaki depremlerden önemli ölçüde etkilenmiştir.<br />
Ankara, 50 km.lik bir alan içinde oluşacak küçük depremlerin (M<5.5) ve 70-100 km.lik uzaklıklar arasında oluşacak büyük depremlerin (M>7.0) etkisi altında kalan bir kenttir.<br />
Ankara’yı etkileyen deprem kaynakları 90-120 km. uzaklıkta olduğundan kent uzun periyodlu yüzey dalgalarından daha çok etkilenecektir. Bu dalgaların özellikle genç alüvyal alanlarla kalın Pliyosen dolgu alanlar üzerinde rezonans nedeniyle genliklerinin büyümesi olasılığı vardır. Kaya zeminlerle, doğal titreşim periyodları 0,5 sn.nin altında olan zeminler genellikle daha küçük yer hareket ivmesi vereceklerdir.<br />
Genç alüvyonlar ve Pliyosen yaşlı kalın dolguların bulunduğu alanlar ve üstünde bulunan yapılarda, civarda olabilecek depremlerde daha büyük ivme değerli ve daha uzun deprem devam süresi verebilecek en tehlikeli yerlerdir.<br />
Bu durumda gittikçe yükselen ve dolayısıyla titreşim periyodları zemin hakim titreşim periyoduna oldukça yaklaşmış olan bu yöredeki yapılara deprem kuvvetlerinin etkimesi daha büyük olacaktır (Ergünay, O. : 1976).<br />
Ankara’da yakın tarihte hasar yapıcı (m>7.0) büyük deprem oluşmamakla birlikte, civarındaki aktif zonlardan dolayı her zaman risk altındadır.<br />
İmar planlarının hazırlanması, arazi kullanım kararları ve kullanma yoğunluklarının saptanmasında deprem riskini arttıracak kararlardan kaçınmak gereklidir.</p>
<p>Tablo 1: Ankara İli ve İlçeleri İçin Deprem Bölgeleri   (Ankara 2025)</p>
<p>4. ANKARA’NIN TOPLUMSAL BÜNYESİ</p>
<p>4.1. NÜFUS YAPISI</p>
<p>4.1.1. Nüfusun Zaman İçerisindeki Gelişimi</p>
<p>Ankara kentsel nüfusu, 1923 yılında başkent fonksiyonunun yüklenmesiyle birlikte, Cumhuriyet döneminde hızlı bir artış eğiilmine girmiştir. Kentte 1927 yılı itibariyle 74553 kişi yaşarken, bu rakam 1970’te 1209000’a ulaşmıştır. Bu 16 katlık bir artışa denktir. Bu periyod içerisinde ise kentsel alan 46 kat artmıştır.</p>
<p>Tablo 2: Ankara’nın Yıllara Göre Nüfus ve Alansal Değişimi (Nüfus İşgücü Çalışması:1976)<br />
YILLAR	NÜFUS	ALAN<br />
1927	74553	300 ha<br />
1932	110000	710 ha<br />
1944	220000	1900 ha<br />
1956	455000	3650 ha<br />
1970	1209000	14000 ha</p>
<p>Ankara nüfusu, Türkiye toplam ve kentsel nüfusuyla karşılaştırıldığında, Ankara’nın 1927-1975 dönemleri arasında önemli nüfus artışına tanık olduğu görülmektedir. Bu dönemler içerisinde Ankara nüfusunun toplam ülke ve toplam kent nüfusu içerisindeki payı artmaktadır. Ankara’nın gelişim sürecini 1927-1950, 1950-1970 ve 1970-1990 olarak 3 periyoda ayırırsak, ilk dönem olan 1927-1950 yılları arasında Ankara, Türkiye kentsel nüfus artışının iki katı hızıyla büyümektedir.</p>
<p>Bu dönemi izleyen 1950-1970 döneminde Ankara nüfus artış hızı hala Türkiye kentsel nüfus artışının üzerindedir. Özellikle 1950-1955 döneminde Ankara nüfusu ikiye katlanmıştır. 1950’lerden sonraki hızlı artış ülkedeki değişmeye ve kentleşmeye paralellik göstermiştir. Bu durum, bu dönem içerisinde kırsal alanlardan büyük kentlere (İstanbul, Ankara, İzmir) olan yoğun göçlerin sonucudur.</p>
<p>Yıllar	Türkiye Nüfusu (Bin)	Türkiye Kentli Nüfusu (Bin)	Ankara Nüfusu	Türkiye Kentli Nüfusu Oranı	Ankara&#8217;nın Kentli Nüfus İçindeki Oranı	Ankara&#8217;nın Toplam Nüfus İçindeki Oranı<br />
1927	13648	2223	74553	16,28	3,35	0,546<br />
1935	16158	2721	122720	16,84	4,51	0,759<br />
1940	17821	3216	157242	18,05	4,89	0,882<br />
1945	18790	3466	226712	18,44	6,54	1,206<br />
1950	20947	3924	228536	18,73	7,35	1,377<br />
1955	24065	5425	451241	22,54	8,32	1,875<br />
1960	27755	7200	650067	25,94	9,03	2,342<br />
1965	31391	9343	905660	29,76	9,69	3,466<br />
1970	35605	12724	1236152	35,74	9,71	3,471<br />
Tablo 3: Türkiye-Ankara Karşılaştırmalı Nüfus Oranları (Nüfus İşgücü Çalışması:1976)</p>
<p>1970-1990 dönemi, diğer dönemlerin aksine, Ankara nüfus artış hızının Türkiye kentsel büyüme hızının altına düştüğü dönemdir. Bu durum, diğer bölgesel merkezlerin gelişimlerinin açıklanması yönünde bir ipucu olarak değerlendirilebilir. Buradan, Ankara’ya yoğun olarak göç veren illerin bulunduğu kesimlerde, bölgesel merkezlerin nüfus kazanması gibi bir sonuca da varılabilir.</p>
<p>Türkiye nüfusu, 1935-1970 yılları arasında büyük ölçüde doğal artış nedeniyle 2,2 katına çıkmış, kentsel nüfus ise 4,7 katına yükselmiştir. Aynı dönemde Ankara’nın nüfusunun da 10.1 katına çıktığını görüyoruz. Başka bir deyişle, ülkede doğal artışın çok üzerinde bir kent nüfus artışı izlenmektedir. Ankara ise bu kentsel büyüme içinde yüksek pay almıştır. Tablo 3’ten da izlenebileceği gibi, Ankara’nın Türkiye nüfusu içindeki payı artarken, Türkiye kentsel nüfusu içindeki payı da artmış ve 1935’lerde, Türkiye kentsel nüfusunun ancak %4,5’ini oluştururken, 1970’de bu yüzde 10’a kadar çıkmıştır.</p>
<p>Kentleşme süreci 1950’lerden sonra birdenbire hız kazanmaktadır. Tablo 3’ten izlenebileceği gibi, 1000’den fazla nüfuslu yerlerin büyüme hızı %14’ten %38’e, Ankara’nın büyüme hızı ise %27’den %53’e çıkıyor. Ankara’nın yüzde olarak en büyük artışı da bu seneler arasında oluyor. Daha sonra oransal olarak büyüme hızı davamlı düşüyor. Ancak mutlak değer olarak, her 5 yılda Ankara nüfusuna eklenen miktar devamlı artıyor. 1950-55 arası 163000, 1955-60 arası 199000, 1960-65 arası 255000, 1965-1970 arası 331000 ve 1970-75 arası 464000 kişinin eklenmiş olduğu görülüyor.</p>
<p>1950’lerden sonra hızlanan kentleşme süreci içinde, öncelikle Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük kentlerde nüfus artışı görüldüğü söylenebilir. Ancak, özellikle 1960’ların ikinci yarısında, diğer kentsel merkezler de hızla büyümüştür. Bu büyümenin yapısına bakacak olursak, 1960-65 ve 1965-70 arası, hem kent sayısının, hem de kent nüfusunun arttığını görürüz. Özellikle 1965-70 arası, 100000’den büyük kentler nüfusuna 1,11 milyon kişi eklendiğini görürüz. Ancak, 1970-75 arası aynı hızlı büyüme izlenmemektedir. Nitekim,hem nüfusa eklenen mutlak dğer düşmüş, hem de 100000+ kent sayısında önemli bir artış olmamıştır. Bu dönemde, ortalama kent büyüklüğü artmış ve 200000’e yaklaşmıştır.</p>
<p>Tablonun 1970’lere kadar olan bölümünün yorumunu yapacak olursak, Ankara, İstanbul, İzmir dışındaki kentlere yığılmanın arttığını ve yeni merkezler geliştiğini kolaylıkla söyleyebiliriz. Ancak, 1975 yılı rakamları bu eğilimin devam etmediğini belirtmemiştir. Bu nedenle 1970-75 yılları arasındaki gelişme çok önemlidir. Nitekim, bu dönemde, Ankara’nın o zamana kadar düşme gösteren beş yıllık büyüme hızında da artış görülmektedir. 1970’e kadar süren eğilimin hangi nedenle değiştiğinin anlaşılması için nüfusu 100000’nin üzerindeki kentlerin incelenmesi gerekir.</p>
<p>4.1.2. Ankara’nin Diğer Kentlerle Karşılaştırılması</p>
<p>Ankara kentinin Türkiye’deki  diğer büyük kentler (100000+) arasında nüfus büyümesi bakımından durumu çok ilginçtir. Türkiye’de 1970 nüfus sayımı sonuçlarına göre 100000’den kalabalık kentlerin 1940 = 100 kabul edilerek hesaplanan büyüme indeksi şöyledir.</p>
<p>Kentler	1950	1960	1970<br />
İstanbul	118	185	283<br />
Ankara	183	413	769<br />
İzmir	124	161	283<br />
Adana	133	263	399<br />
Bursa	134	198	356<br />
Eskişehir	148	252	356<br />
Gaziantep	126	217	395<br />
Konya	114	212	355<br />
Kayseri	125	195	319<br />
Diyarbakır	106	188	316<br />
Erzurum	112	189	282<br />
Samsun	118	235	360<br />
Sivas	125	224	317<br />
Malatya	134	230	359<br />
Kocaeli	124	252	422<br />
Mersin	121	228	380<br />
Elazığ	115	237	425<br />
Maraş	124	196	379<br />
Adapazarı	138	308	393<br />
Urfa	109	170	284<br />
Kırıkkale	138	375	802<br />
Karabük	143	461	949<br />
Tablo 4:Bazı Kentlerin Büyüme İndeksi (Nüfus İşgücü Çalışması:1976)</p>
<p>Tabloda izlendiği gibi Karabük, Kırıkkale ve Ankara ülkede nüfus büyümesi bakımından en hızlı gelişen kentlerdir. Bunlardan Karabük ve Kırıkkale 1940-1970 arasında sanayileşmeye sahne olmuşlardır. Ankara ise başkent olması ve bağlı olarak hizmetler sektöründe aşırı yığılma görülen bir kent özelliğini taşımaktadır.</p>
<p>4.1.3. GÖÇ</p>
<p>Göç olgusu, Ankara’nın başkent ilan edilmesinden bu yana, Ankara’nın nüfus yapısı ve gelişimini büyük oranlarda etkilemiş, kentin büyümesi yönünde en önemli itici gücü oluşturmuştur. Özellikle kentleşmenin yoğun olarak yaşandığı ve Ankara’nın daha yaşanması daha cazip olduğu dönemlerde göç, Ankara’nın kentsel gelişiminin anlaşılması için en önemli araçlardan birisidir. </p>
<p>Her beş yıllık dönemde, nüfus artışının %70-75 kadarını, çeşitli kırsal ve kentsel alanlardan Ankara’ya gelenler oluşturmuştur. Ankara’nın en çok göç aldığı iller incelendiğinde, göçlerin yoğun olarak Orta ve Doğu Anadolu’dan kaynaklandığı görülmektedir.</p>
<p>	1955-1960	1960-1965	1965-1970<br />
	Miktar	%	Miktar	%	Miktar	%<br />
Erkek Göç	81091	54,05	90480	49,66	115580	50,24<br />
Kadın Göç	68927	45,95	91712	50,34	114515	49,76<br />
Toplam	150018	100	182192	100	230095	100<br />
Tablo 5: Yıllara Göre Erkek ve Kadın Göç (Nüfus İşgücü Çalışması:1976)</p>
<p>Bu değerlere göre, göçte sürekli bir artış olmaktadır. Bu artış, hem mutlak değer olarak, hem de oransal olarak gerçekleşmektedir. 1955-1960 arası yıllık ortalama 30000 kişi, 1960-1965 arası yılık 36000, üçüncü dönem olan 1965-1970 arası için ise yıllık 45000 kişilik bir göç olmuştur. 1970-1975 dönemi içerisinde ise, toplam 320000 kişi, yani yılda ortalama 65000 kişinin göç ettiği sanılmaktadır. Bu durum oransal olarak incelendiğinde ise, birinci ve ikinci dönemler arası göç eden nüfus %21, ikinci ve üçüncü dönemler arası artış hızı %36’ya çıkmıştır. 1970-1975 dönemi içinse bu oran, %40 dolaylarında gerçekleşmiştir. Bununla birlikte, yıllara göre göçteki değişimler incelendiğinde, ilk zamanlarda erkek göçünün kadın göçüne oranla daha fazla olduğu, ancak sonraki periyodlarda ise bu durumun eşitlendiği görülmektedir. Bu durum, eğilimlerin değişmesiyle açıklanabilir. Şöyle ki, 1960’lı yıllara kadar erkeklerin tek başlarına ya da bekar olarak gelme eğilimelri varken, bu tarihten sonta göçün aile ölçeğinde gerçekleştiği söylenebilir.</p>
<p>Bu dönemlere ilişkin olarak belirtilmesi gereken bir diğer şey, toplam nüfus artışı içerisinde göçün payının azalırken, doğal artışın payının artmasıdır. Kuşkusuz böyle bir duruma gelinmesinde kente göç etmit olan doğurgan kadın nüfusunun önemli rolü vardır.</p>
<p>Bölgelere Göre Göç Yapısı:<br />
Tablonun izlenmesinden anlaşılacağı gibi, Ankara’ya en çok göç gönderen iller Doğu ve Orta Anadolu illeri olmaktadır. Özellikle Orta Anadolu’daki 5 ilden (Çankırı, Çorum, Yozgat, Kırşehir ve Nevşehir) gelen göç, kente gelen toplam göçün %25’inden fazlasını oluşturmaktadır. Bu illeri kuzey ve doğuya doğru yayılan ikinci bir kuşak içinde Kayseri, Erzincan, Sivas ve Niğde ile üçüncü kuşakta Gümüşhane, Artvin, Rize, Kars ve Erzurum izlemektedir. Bu 14 ilde yaşayanlar tüm ülke nüfusunun %18’ini oluştururken, Ankara’ya yolladıkları göç kente gelen göçün %50’sinden fazlasını tutmaktadır.</p>
<p>Bu bölge illerinin ortak özelliklerini arayacak olursak, Çankırı, Çorum, Yozgat, Kırşehir, Nevşehir, Kayseri, Niğde gibi illerde yakınlığın önemli olduğunu söyleyebiliriz. Bu illerden Kayseri, Sivas, Erzurum, Erzincan ve Rize dışında kalanlarda sanayileşme ve kentleşme oranları çok düşüktür. Buna karşılık özellikle Kayseri ve Erzurum bölgesel merkezlerdir, nüfusları 1960,1965 yıllarında 100000’i aşmıştır. Geçmişte daha çok kamu kesimi yatırımlarına dayanan sanayi gelişmesi ile çevreleri için birer merkez oluşturmuşlar, yakın yıllarda da özel sektörün örgütlenmesi ile gelişmeleri artmıştır.</p>
<p>Bu illerden gelen göçün dönemlere göre farklılaşmasına bakarak, Yozgat, Çankırı ve Çorum’dan gelen göçün 1955-60 ve 1960-65 yılları arasında önemli ölçüde arttığını görürürüz. Bu üç ilden gelen göçün toplamı 1955-60 arasında 18000 kişi dolayında iken, 1960-65 arası 43000’e yükselmiş, yani 25000 kişi dolaylarında artmıştır. Buna karşılık diğer 11 ilden gelen göçte önemli farklar görülmemekte, hatta bazılarında azalma bile izlenmektedir. Ancak, bu durum, 1970’lerde ülkede sanayileşme, kentleşme ve toplumsal değişmenin hız kazanması, bununla beraber 100000’in üzerinde kentsel merkezlerin artmasının bir sonucu olarak görülebilir.</p>
<p>Öte yandan Ankara’ya en az göç gönderen iller, Ankara çevresinde kuzey hariç diğer üç yönden en dış kuşağı oluşturmakta, yani mekansal uzaklık artıkça göç azalmaktadır. Bu kuşaktaki 25 il, ülke nüfusunun %33’ünü oluşturmakta, buna karşılık Ankara’ya gelen göçü katkıları %11 dolaylarında kalmaktadır. Ancak bu kuşak içinde, ülkenin en gelişmiş illerinden (İzmir, Bursa gibi) en geri kalmış illerine kadar (Hakkari gibi) çok çeşitli sosyo-ekonomik düzeyde yöreler bulunmaktadır.</p>
<p>Doğu ve Güneydoğu bölgesinde en az göç gönderen iller genellikle ülkenin en geri kalmış, dışarı ile bağlantısı zayıf, tarımda feodal ilişkilerin egemen olduğu, gelir ve üretimi düşük illerdir. Bu illerin genel özelliklerinden ayrılık gösteren tek merkez Diyarbakır olmaktadır. Ayrıca Maraş ve Urfa da 1970’lerde hızlı büyüyen merkezlerdendir.</p>
<p>Kuzeybatıda Kırklareli, Edirne, Tekirdağ ve Çanakkale de sosyo-ekonomik göstergeleri yüksek olmayan illerdir. Bu illerden olabilecek dış göçün çok daha yakın ve gelişmiş olan İstanbul’a gitmesi doğaldır. Aynı tez, Muğla ve Denizli gibi iller için, İzmir’e yakınlıkları nedeniyle geçerli olabilir.</p>
<p>Ankara’ya gelen göçün çoğunluğunu veren 14 ilin çevresinde, Doğu, İç ve Kuzey Anadolu’da orta yoğunlukta göç gönderen iller yer alıyor. Bunlar doğuda Malatya, Elazığ, Tunceli, kuzeyde Amasya, Tokat, Trabzon, Ordu, Sinop, Kastamonu, İç Batı Anadolu’da ise Bolu, Eskişehir, Bilecik ve Isparta’dır. Bu 13 il, ülke toplam nüfusunun %15,5’ini, göçün ise %17’sini oluşturmaktadır.</p>
<p>Ankara’dan güneye ve batıya yayılan kuşakta ise ortanın altında göç veren iller yer almaktadır. Bunların içinde İstanbul, Kocaeli, Sakarya ve Adana gibi gelişmiş sanayi yöreleri, Balıkesir, Konya, İçel gibi pazara dönük tarımsal faaliyetlerde ihtisaslaşmış iller, G.Antep ve Samsun gibi bölgesel merkezler bulunmaktadır. Bu 15 il toplam ülke nüfusunun %34’ünü, Ankara’ya gelen göçün ise %19’unu sağlamaktadır.</p>
<p>	Ortalama	Standart Sapma	Göç Yoğunluğu ile Korelasyon<br />
1. Ankara&#8217;ta olan uzaklık	595,6	307,9	-0,37446<br />
2. 100000 kişiye yatak sayısı	98,3	114,1	-0,10026<br />
3. Sanayi katma değeri (000 000)	102,1	319,8	-0,11603<br />
4. 1000 kişiye düşen lise ve orta okul sayısı	0,032	0,013	-0,03236<br />
5. 1000 kişiye kara taşıt aracı sayısı	2,68	2,5	-0,15859<br />
6. Toplam tarımsal üretim içinde tahıl üretim yüzdesi	56,9	16,34	0,12183<br />
7. Kırsal nüfus başına tarımsal üretim (ton/1000 kişi)	1304,8	769,2	0,17991<br />
8. Kırsal nüfusun toplam nüfusa yüzdesi	74,1	12,1	0,23559<br />
9. 10000&#8242;den fazla nüfuslu kentlerin toplam kentsel nüfusa yüzdesi	61,4	24,1	-0,13775<br />
Tablo 6: İllere Göre Göç Yoğunluğu İle İllerin Sosyo-Ekonomik Göstergeleri Korelasyon İlişkisi (Nüfus İşgücü Çalışması:1976)</p>
<p>Sonuç olarak, elde edilen verilere bakılarak Ankara’ya gelen göçün illere göre büyük farklılıklar gösterdiğini söyleyebiliriz. Yukardaki tablodan anlaşılacağı gibi en yüksek korelasyon katsayısını Ankara’ya olan uzaklık vermekte, uzaklığı arttıkça göç azalmaktadır.</p>
<p>Aynı şekilde, kişi başına yatak, lise ve orta okul, kara taşıt aracı sayıları ve, sanayi katma değerleri ve 10000’den fazla nüfuslu kentlerin toplam kentsel nüfusa oranı ile göç yoğunluğu arasındaki ilişki negatiftir, yani bu değerler azaldıkça göç artmaktadır. Buna karşın, kırsal nüfus ve tarımsal üretimle ilgili göstergeler pozitif değerler vermektedir, yani bu değerler yükseldikçe göç yoğunluğu da artmaktadır.</p>
<p>4.1.4.  DEMOGRAFİK YAPI</p>
<p>Ankara’da, 15-65 yaş grubu toplam nüfus içinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu yaş grubu yüzdesi Türkiye için izlenen nüfus yüzdesinden yüksektir. (Türkiye 1965 rakamlarına göre, erkek nüfusun %56,7’si, kadın nüfusun ise %57,3’ü bu gruptadır.) bunun nedeni de göç ederek Ankara’ya yerleşen kırsal nüfusun faal yaş gruplarında yığılmasıdır. Özellikle erkek nüfus için bu daha belirgin olmaktadır.</p>
<p>15-64 yaş grubunun Türkiye ortalamasında yüksek olmaksına bağlı olarak 0-14 yaş grubundakiler de Türkiye ortalamasının altında kalmaktadır. Ancak, yıllara göre dağılıma bakıldığında bu yaş grubunda devamlı bir yükselme izlenmektedir. Bunun nedeni ise, yine göç nedeniyle her yıl doğurgan yaş gruplarındaki kadın sayısına eklenen nüfustur.</p>
<p>	1955		1960		1965		1970<br />
	Erkek	Kadın	Erkek	Kadın	Erkek	Kadın	Erkek	Kadın<br />
0—4	9,78	13	10,3	13,41	11,02	13,25	11,15	12,25<br />
5—9	8,83	11,67	9,47	12,36	10,98	13,1	11,27	12,09<br />
10—14	7,6	8,77	8,77	9,76	9,89	10,38	11,3	11,36<br />
15—19	11,34	9,08	11,83	8,55	12,43	9,79	12,64	10,57<br />
20—24	21,45	10,63	18,16	10,03	14,33	9,25	14,24	10,14<br />
25—29	11,17	10,57	10,5	9,91	8,94	8,98	8,45	8,28<br />
30—34	7,73	7,84	8,74	8,85	8,58	8,15	6,69	7,74<br />
35—39	5,01	5,76	6,21	6,58	7,18	7,34	6,6	6,95<br />
40—44	5,77	5,58	3,8	4,19	4,82	4,76	5,4	5,68<br />
45—49	3,84	4,44	4,31	4,15	2,96	3,18	3,74	3,71<br />
50—54	3	3,84	2,93	3,5	3,42	3,38	2,4	2,68<br />
55—59	1,99	2,91	2,07	2,73	2,17	2,55	2,34	2,46<br />
60—64	1,12	2,39	1,44	2,43	1,51	2,28	1,52	2,25<br />
65—69	0,48	1,21	0,73	1,53	0,95	1,57	1,03	1,53<br />
70—74	0,37	0,94	0,38	1,03	0,44	0,98	0,68	1,09<br />
75+	0,48	1,4	0,37	0,99	0,38	1,06	0,57	1,22<br />
Tablo 7: Yıllara Göre Erkek-Kadın Yaş Gruplarının Nüfus Oranları (Nüfus İşgücü Çalışması:1976)</p>
<p>Şekil 1:1970 yılı yaş piramidi</p>
<p>4.1.5. METROPOLİTEN ALAN İÇİNDEKİ YERLEŞMELERİN NÜFUS YAPISI</p>
<p>Metropoliten alan içindeki akım ilişkilerindeki değişmeler metropoliten alandaki yerleşmelerin büyüme hızları ile ilişkilidir. 1975 yılına kadar Ankara kent nüfusu yüksek oranlarda artarken bu tarihten sonra nüfus artışı yavaşlamıştır. Bu durum metropoliten alandaki yerleşmelerle Ankara arasındaki trafiğin 1970-1980 dönemindeki hızlı artışı ile tutarlıdır.</p>
<p>İlçenin Adı		NÜFUS<br />
	Toplam Nüfus	Kent	Köy	Bucak Sayısı	Belde Sayısı	Mahalle Sayısı	Köy Sayısı<br />
Merkez Ankara	114419	114419			1	240	18<br />
Altındağ	348254	335096	13158	1	1	1<br />
Ayaş	17581	4454	13158		2	8	21<br />
Bala	42206	3899	38307	2	2	5	62<br />
Beypazarı	36435	12830	23605	3	4	14	65<br />
Çankaya	683210	653290	29920	1	2	4	43<br />
Çamlıdere	49539	10857	38682	2	2	6	102<br />
Çubuk	18982	3759	15223	1	1	8	40<br />
Delice	25942	2967	22975		3	10	33<br />
Elmadağ	23852	11196	12656		2	6	12<br />
Güdül	18153	4459	13694		1	4	26<br />
Haymana	51256	5739	45517	2	2	3	87<br />
Kalecik	29784	5804	23980	2	1	6	56<br />
Keskin	40769	8581	32188	1	3	6	71<br />
Kırıkkale	30186		38528	1	5	27	48<br />
Kızılcahamam	36645	6017	30628	3	1	5	109<br />
Nallıhan	32713	7554	25159	2	1	3	79<br />
Polatlı	74366	32326	42040	2	1	10	88<br />
Sulakyurt	16163	2070	14093		1	3	26<br />
Şereflikoçhisar	75675	16982	58693	1	5	21	92<br />
Yenimahalle	175528	133347	42181	3	2	7	65<br />
TOPLAM	2041658	1467304	574354	27	43	397	1143<br />
Tablo 8: 1970 Yılı İlçe Nüfusları (DİE,1970 Nüfus Sayımı)</p>
<p>Ankara’ya en yakın ilçelerden ve birer banliyö niteliğinde olan Sincan ve Gölbaşı metropoliten alanda nüfusları en hızlı artan yerleşmelerdir. On yıllık dönemde Sincan’ın yıllık ortalama nüfus artış hızı binde 109 olmuştur. Gölbaşının yıllık nüfus artış hızı binde 96’dır.</p>
<p>Ankara’ya 35-40 km. uzaklıktaki yerleşmelerden nüfusu 18982 olan Çubuk, binde 35, nüfusu 25852 olan Elmadağ binde 34 yıllık nüfus artış hızları ile Ankara kentine göre daha hızlı, yaklaşık Ankara ili kentsel ortalaması düzeyinde büyüme göstermişlerdir.</p>
<p>Ankara metropoliten alanında metropoliten merkeze günlük ev-iş seyehatlerinin yapıldığı önemli bir kentsel alan oluşmamıştır. İlk 35-40 km.lik kuşakta büyük yerleşmeler oluşmadığı gibi, gelişmiş ülke metropollerinde görülen konut ve çalışma yerlerinin metropoliten alan içinde desentralizasyonu süreci yaygınlık kazanmamıştır. Son yıllarda en yüksek nüfus artışlarının Sincan, Gölbaşı gibi Ankara’nın banliyösü niteliğindeki yerleşmelerde görülmesi kentin eklemeler şeklinde büyüdüğünü göstermektedir. Metropoliten merkeze 75 km. uzaklıktaki Kırıkkale, kamu kuruluşlarıyla eliyle burada yoğunlaşan sanayi yatırımlarının etkisiyle son yıllarda önemi giderek artan bir alt merkez niteliğini kazanmıştır. Bölgesel trafik akımları sayımları, Kırıkkale’nin artan önemine paralel olarak Ankara-Kırıkkale arasındaki trafik hacminin, İstanbul yolu trafiğine eşit ağırlığa eriştiğini göstermiştir.</p>
<p>4.2. SOSYAL YAPI</p>
<p>Ankara kenti, meydana gelen hızlı kentleşme ve göç hareketleri neticesinde, sosyal yapısında önemli çelişkileri barındırmıştır. Bunun nedeni, Ankara’nın yapısı itibariyle çok farklı bölgelere ait kültürel değerlerin bir kompozisyonunu içermesidir. Kuşkusuz bunda en büyük rol Ankara’nın almış olduğu göçtür. Ankara’nın toplumsal yapısı özellikle Orta Anadolu’nun etkisindedir. </p>
<p>Kentin Türkiye ortalamasının üzerinde bir çalışan nüfus oranına sahip olması, kentin başkentlilik fonksyonundan kaynaklanmaktadır. İdari fonksyonların bu kentte toplanması, şehirde alım gücü yüksek ve batı tarzı yaşamı benimsemiş bir nüfus yapısının oluşmasını sağlamıştır.</p>
<p>Kentteki nüfusun eğitim düzeyine bakıldığında Ankara İli’nde okuryazarlık oranın, Cumhuriyet dönemi boyunca, erkeklerde ve kadınlarda Türkiye ortalamasının üzerinde olduğu görülmüştür. </p>
<p>6 ve daha yukarı yaştaki nüfusun bir milyona ulaştığı 1950’lerde Ankara’da her iki kişiden biri okuryazardı. 1975’te ise; her 100 kişiden 78’i okuma-yazma bilmekteydi. Bu sayı erkekler için 87, kadınlar için 67 idi. Aynı yıl Türkiye için ise okuryazarlık oranı %62 idi ve her 100 erkekten 75’i, her 100 kadından ise 48’i okuryazardı. </p>
<p>Yıllar	Toplam%	Erkek%	Kadın%<br />
1950	45.1	57.5	30.9<br />
1955	52.7	67.1	35.4<br />
1960	54.9	67.7	39.6<br />
1965	65.2	78.7	49.7<br />
1970	79.2	88.3	68.6<br />
Tablo 9: 6 Ve Daha Yukarı Yaşlarda Okuma Yazma Bilen Nüfus (Yurt Ansiklopedisi)</p>
<p>4.3. EKONOMİK YAPI<br />
Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’da kamu ve diğer hizmetlere yönelik faaliyetler, imalat sektörüne yönelik faaliyetlere oranla daha baskın olmuştur. Bu durum gerek istihdamın işkolları arasındaki dağılımından, gerekse Ankara’nın Türkiye’nin sınai üretimine yapığı katkıdan anlaşılabilir. </p>
<p>1955-80 yılları arasında Ankara’da sanayide çalışanların kentteki faal nüfus içindeki payı sürekli olarak Türkiye kentsel ortalamasının %7-10 altında, hizmetlerde çalışanlarınki ise %15-20 üstündedir (Bademli:1986). Tablo 10 Ankara’daki ekonomik faaliyetlerin yoğunlaşma oranını göstermekte, tabloda kentin kentin ekonomik faaliyetler açısından Türkiye ile karşılaştırıldığında, hangi sektörde ne durumda olduğu görülmektedir. Görüldüğü üzere Ankara hizmetler açısından Türiye ortalamasının üstünde bir yoğunlaşmaya sahiptir. Hizmetlerde çalışanların oranındaki bu yükseklik Ankara’nın başkentlik işlevinden kaynaklanmaktadır. </p>
<p>Sektörler	1950	1955	1960	1965	1970<br />
Tarım 	0,30	0,37	0,35	0,36	0,34<br />
Maden İstihracı	0,10	0,19	0,13	0,14	0,26<br />
İmalat Sanayi	0,60	0,60	0,60	0,57	0,58<br />
Elektrik,Havagazı,su	2,03	1,66	1,30	1,66	1,42<br />
İnşaat	2,03	1,53	1,40	1,34	1,01<br />
Toptan ve Perakende Ticaret	1,10	0,97	0,94	1,13	0,88<br />
Ulaştırma, Haberleşme , depolama 	1,28	1,05	1,10	1,13	1,04<br />
Mali kurumlar, sigorta, taşınmaz mallara ait işler, yardımcı iş hizmetleri	x	x	x	x	1,91<br />
Toplum hizmetleri	2,01	1,53	1,45	1,53	1,55<br />
İyi tanımlanmamış faaliyetler	0,92	1,46	1,30	1,18	1,04<br />
Tablo 10: Sektörlere Göre Yoğunlaşma Oranları (Türel:1986)</p>
<p>Ankara kenti 1970 yılına gelindiğinde, ticari faaliyetler bakımından da, konumu göz önünde bulundurulduğunda önemli bir merkez niteliğine kavuşamamış, iç ve dış ticaret bakımından İstanbul’un altında olmasının yanı sıra, dış ticaret bakımından coğrafi konum açısından avantajlı olan İzmir kentinin seviyesine erişememiştir. Nitekim ANPB (Ankara Nazım Plan Bürosu) 1970 yılı itibariyle hazırladığı çalışmasında Ankara’nın, bölgesinde üretilen pek çok malın ticaret ve transit amacı ile bu kentte toplanmaması, ürünlerin dış bölegelere dağıtımım için depolama servislerinin varolmaması ve bu alım-satım için gerekli mali işlemler için gerekli olan borsa sisteminin etkin olarak bulunmaması bağlamında bir metropolün özelliklerinin birçoğuna sahip olmadığını belirtmiştir. Türel Ankara’da sınai faaliyetlere çalışanların oranının gerek Bogota, Seul, Manila gibi gelişmekte olan ülke başkentlerine, gerekse gelişmiş ülke başkentlerine oranla çok düşük olduğunu belirtmiştir(Türel:1986). </p>
<p>4.3.1. İstihdamın Sektörel Dağılımı:<br />
Ankara’nın çalışan nüfusunun sektörler arasındaki dağılımı, kentin başkentlilik işleviyle şekillenmiştir. 1970 yılı itibariyle Ankara kentinin işgücü yapısına baktığımızda, çalışan nüfusun toplam nüfus içinde %30-40 dolaylarında olduğunu görürüz. Bu yüzdeyi oluşturan 393.105 kişilik çalışan nüfusun 17500’ü devlet memuru olarak çalışmakta ve bu sayı, tüm Türkiye’de çalışan devlet memurlarının ¼’ünü kapsamaktadır. Tablo 11, özellikle toplum hizmetleri ile sosyal ve kişisel hizmetlerde gözlenebilen bu yoğunlaşmayı ortaya koymaktadır. Bunun yanında Akçura bu sayının, kentin faal nüfusunun %5.5’ini kapsaması sebebiyle Ankara’nın bir memur kenti olarak tanımlanamayacağına dikkat çekerek (Akçura:1971), başkentlik işlevinin devlet idaresinin dışındaki bazı kesimlerde de önemli yoğunlaşmalara neden olduğunu belirtir. Tablo 12 başkentlilik fonksyonuyla doğrudan ya da dolaylı olan iş kollarını ilk dört başlık altında ele almakta, beşinci başlık kentin bu özelliğinden bağımsız olarak istihdamın yoğunlaştığı faaliyetleri incelemektedir. Akçura bu tabloda orduyu ele alırken erleri ayrı bir grup olarak incelemiş, buna sebep olarak erlerin maaş almamalarını ve kent hayatından kopuk olmalarını göstermiştir. </p>
<p>Sektörler	1950	1955	1960	1965	1970<br />
Tarım 	6.14	6.4	3.77	3.91	4.05<br />
Maden İstihracı	0.15	0.26	0.2	0.19	0.35<br />
İmalat Sanayi	12.81	12.87	13.76	13.63	13.37<br />
Elektrik,Havagazı,su	0.88	0.91	0.62	1.06	0.37<br />
İnşaat	5.29	8.56	8.93	10.07	6.93<br />
Toptan ve Perakende Ticaret	11.03	10.44	12.30	11.01	11.60<br />
Ulaştırma, Haberleşme , depolama 	5.2	6.19	7.35	7.33	6.57<br />
Mali kurumlar, sigorta, taşınmaz mallara ait işler, yardımcı iş hizmetleri	*	*	*	*	6.19<br />
Toplum hizmetleri	44.31	22.29	25.87	28.03	45.05<br />
İyi tanımlanmamış faaliyetler	14.4	32.04	27.13	24.76	5.49<br />
Toplam çalışan sayısı 	117.075	203.162	266.550	335.125	393.105<br />
Tablo 11: Toplum Hizmetleri ile Sosyal ve Kişisel Hizmetlerde Yoğunlaşma (Türel:1986)<br />
Akçuranın bahsini ettiği diğer kesimlerden biri olan ordu istihhdamın özel olarak Ankara’da yoğunlaştığı kollardan biridir. Türkiye’de kentlerin faal nüfusunun %11.4’lük bölümünü kaplayan ordu çalışanlarının oranı Ankara’da %16’ya varmaktadır. Müze araştırma enstitüsü veya siyasi partiler olsun, yardım kuruluşları, odalar ve sendikalar olsun devlet tarafından yürütülmeleri veya devletle yakın bağlar kurmayı zorunlu kılmaları nedeniyle istihdamın yoğunlaştığı diğer faaliyetlerdir. Eğitim ve sağlık hizmetlerindeki yoğunlaşmalar da yine devletin başkente tanıdığı öncelikten kaynalanmaktadır. </p>
<p> 	 	Çalışanlar	Yoğunlaşma<br />
 		Sayı	%	a/a*	a-a*<br />
1-Başkentlik fonksiyonu	Toplam	52,4	17,3	2,4	30,4<br />
Devlet idaresi		29	9,4	2,5	17,5<br />
Ordu		13	4,2	2	6,5<br />
Direkt ilgili hizmetler		7,6	2,5	2,5	4,5<br />
2-Devletin İktisadi Faaliyetleri	Toplam	22	6,9	1,9	10,7<br />
Demiryolları		4,2	1,4	1,5	1,3<br />
Havayolları		1,2	0,4	2,6	0,7<br />
Sigortacılık		1,6	0,5	2	0,8<br />
Devletle ilgili toptan ticaret		4,9	1,3	1,8	2,1<br />
Bankacılık		10,1	3,3	2,4	5,8<br />
3-Devletin Sosyal Faaliyetleri	Toplam	19,6	6,3	1,5	6,7<br />
Eğitim		11,9	3,8	1,5	4<br />
Sağlık		7,7	2,5	1,6	2,7<br />
4-Ordu	Toplam	36,5	11,8	1,4	9,4<br />
5-Başkentle dolaysız ilişkisi bulunmayan yoğunlaşmış faaliyetler	Toplam	46,9	15,2	1,4	14<br />
İnşaat		31,4	10,1	1,3	8<br />
Gaz,su,elektrik		3,3	1,1	1,6	1,3<br />
Yoğunluk görülen imalat alt Kesimleri		3,5	1,2	1,6	1,3<br />
Yoğunluk görülen perakende alt Kesimleri		5,6	1,8	1,5	1,9<br />
Eğlence hizmetleri		3,1	1	1,9	1,5<br />
6-Yoğunluk Görülmeyen Faaliyetler	Toplam	131,3	42,3	0,5	-71,7<br />
GENEL TOPLAM		309,7	100	1	0<br />
Tablo 12: Başkentlilik Fonksyonuyla İlşkisi Olan İş Kollarının Yoğunlukları (Akçura:1971)<br />
1970 yılı itibariyle, ANPB’nin yaptığı bir çalışma da Ankara’da hizmet sektöründeki yığılmayı ortaya koymaktadır (Tablo 13) ve bu oranda kamunun payı ifade edilmektedir. Nitekim başkentliğe bağlı olarak yer alan kamu işyerleri, eğitim ve sağlık kuruluşlarında (toplam 910 kuruluş) 111.626 kişinin çalıştığı ve toplam çalışanların %30’unun kamu sektöründe toplandığı ifade edilmektedir(ANPB:1977).Büro raporunda batı ülkelerinde hizmet kenti olarak gelişmiş yerlerde dahi bu oranın  %50-51’i geçmediğini (Elbette bu oran raporun yazıldığı dönemde dünyanın içinde bulunduğu ekonomik durum için geçerlidir.) ve Ankara’nın durumunun ekonomik yapıdaki sağlıksızlığı gösterdiğini işaret etmektedir.</p>
<p>SEKTÖR	İşgücü	  %<br />
Tarım	17800	4.51<br />
İmalat	53597	13.52<br />
İnşaat	27487	6.93<br />
Ulaştırma , Haberleşme	26048	6.57<br />
Ticaret	33364	8.41<br />
Hizmetler ve iyi tanımlan.	238112	60.05<br />
Toplam	396508	100<br />
Tablo 13: Hizmet Sektörü (Türel:1986)</p>
<p>Öte yandan aynı tarihte Ankara’nın sınai faaliyetlerdeki istihdam oranı İstanbul’dan %18, İzmir’den %12.8, Bursa’dan %17.5 ve G. Antep’ten %10.5 daha azdır(Bademli:1986). Ankara’da faal nüfusun ancak %13.6’sı (54000 kişi) sanayi sektöründe çalışmaktadır (bkz. Tablo 10). Akçura bu oranın 1950 verileriyle yaklaşık olarak aynı olduğunu(Tablo 12) ve bunun sanayide çalışanların sayısındaki artışın sadece kentsel büyüme ile paralel olduğunu gösterdiğine dikkat çeker(Akçura:1971). Bu dönemde İstanbul’da faal nüfusun %30’u, İzmir’de %25’i, Bursa’da %30’u ve G. Antep’te %23’ü sanayi sektöründe çalışmaktadır. Aynı şekilde Ankara ticaret, haberleşme, ulaşım, depolama ve özel sektöre yönelik hizmetlerde de İstanbul’a oranla daha sınırlı bir faal nüfus barındırmaktadır. Nitekim ANPB’nin yaptığı araştırmaya göre 1970 Ankara’sının tüm ilçeleri toptan ticaretini İstanbul ile yapmaktadır. Bu verilerin ışığında kentin bölgesel etki alanının, veya bölgesi ile olan ilişkilerinin, yani toplayıcı ve dağıtıcı fonksyonlarının zayıf olduğu sonucu çıkarılabilir. </p>
<p>1970 yılındaki ekonomik faaliyetleri incelerken özellikle 1955-65 yılları arasında inşaat sektöründeki canlılığa göz atmak gerekmektedir(Tablo 12). Türel inşaat sektörünün bu hareketliliğini kat mülkiyeti kanununun etkisiyle yap-satçıların hızla mevcut stoğu yenilemeleri ve boş arsalar üzerinde kat karşılığı konut inşa etmelerine, aynı zamanda kişisel birikimlerin SSK ve Emlak Kredi Bankası kredileriyle emekli ikramiyelerinin konut alımı için yeterli finansmanı büyük oranda karşılayabilmesi sebebiyle talebin artmasına bağlamakadır(Türel:1986).</p>
<p>Ankara’daki faal nüfus incelenirken göz önünde bulundurulması gereken bir başka konu da kentteki kalabalık öğrenci nüfusunun bulunmasıdır. Bunun yanı sıra göç eğilimleri, savaşın hemen ardından gelen dönemde kentteki erkek nüfusunu arttırmıştır. Bununla beraber 1970 yılına yaklaşıldıkça bu dengesizlik düzelmiş ve nüfustaki kadın oranı arttırmıştır. Artan kadın ve öğrenci nüfusu azalan çalışan nüfusunu açıklamaktadır(bkz Tablo 14).<br />
		1945	1950	1955	1960	1965	1970<br />
	E	82,71	80,32	89,29	86,39	84,61	79,19<br />
ANKARA	K	15,11	15,81	14,5	12,01	11,78	15,83<br />
	T	57,91	54,93	61,26	57,32	54,03	50,99<br />
	E	82,19	85,68	89,32	83,69	81,47	70,25<br />
TÜRKİYE 	K	9,85	20,77	18,06	8,89	8,92	10,84<br />
KENTSEL	T	49,33	48,56	57,88	50,51	48,7	42,95<br />
Tablo 14: Çalışan nüfusun aktif yaştaki nüfusa oranı (1945-1965: 15 ve daha büyük yaştaki,1970 sonrası: 12 ve daha büyük yaştaki) (Nüfus İşgücü Çalışması:1976)</p>
<p>4.3.2. Uluslararası ve Bölgesel Pazarlara Yönelik Faaliyetler:<br />
Bölgesel Pazara Yönelik Faaliyetler:</p>
<p>1970 yılında Ankara’nın çevre merkezlerle ekonomik faaliyetler bakımından ilişkilerine baktığımızda kentin alt bölgesinde ve kendi içindeki ilçe ve kasabaların birçoğu ile çok yakın bir ilişkisinin bulunmadığı görülmektedir. Nitekim Beypazarı, Polatlı ve Şereflikoçhisar’ın Eskişehir ve Konya’ya; ilin kuzeyindeki merkezlerin Zonguldak, Gerede ve Çankırı’ya; doğudakilerin ise Çorum ve Yozgat’a dönük olduğu görülmektedir. </p>
<p>Ticari faaliyetlere bakıldığında kentin etki alanının darlığı anlaşılmaktadır. Ankara ilindeki kentsel ve yarı kentsel merkezler sadece işlenmiş gıda maddelerinin alımı ile tarımsal ürünlerin satımı için Ankara ilesıkı ilişkile içindedir. Merkezler bunun dışındaki ilişkilerini İstanbul ile yürütmekte hatta Polatlı ve Kırıkkale bazı ticari fonksyonları yüklenerek Ankara’ya rakip olmaktadır. </p>
<p>Öte yandan kentin başkentlilik fonksyonunu yüklenmesinden dolayı sosyal, kültürel ve idari hizmetler yönünden tüm Türkiye’ye hizmet etmektedir.</p>
<p>Akçura Ankara’nın bölge merkezliği fonksyonundaki yetersizliğinin bölgedeki nüfus yoğunluğunun azlığına, başkentlilik nedeniyle şehrin ihtisaslaşmış karakterde gelişmesine ve İstanbul ile bölgedeki diğer merkezlerin rekabetine bağlanabileceğini ifade etmektedir(Akçura:1971). Bu dönemde faal nüfusun sadece dörtte birinin milli pazara yönelik olarak çalışması bu gelişmemişliğin bir başka göstergesidir. </p>
<p>Uluslararası Pazarlarla İlişkiler:</p>
<p>İthalat:<br />
Ankara kara ve demiryollarının kesiştiği bir noktada bulunmasına rağmen nakliyatta önemini koruyan deniz yollarına uzak olması sebebiyle ithalatta kıyısı olan büyük kentlerle yarışamamaktadır. Bunun yanı sıra Ankara’da yapılan ithalatın çoğu ya ithalatçının kendi ihtiyacı için, ya da kent içinde satış için yapıldığından girişimcileri, ithal ettikleri malı bütün Anadolu’ya dağıtan İstanbul ithalatçıları kadar ihtisas sahibi olamamış, daha dar bir çerçevenin içinde kalmışlardır(İl Yıllığı:1973). 1970 yılında kent toplam olarak 276 milyon TL. Civarında ithalat yapmıştır. Bu dönemde Türkiye için bu değer 947.6 milyon Dolar-14 milyar TL’dir.(1970 yılı için verilmiş olan bu değer 10 Ağustos 1970’e kadar 1 Amerikan Doları’nın 9.08TL’ye karşılık geldiği düşünülerek verilmiştir. 10 Ağustos’taki develüasyon sonrası bu değer 15.15TL’ye çıkmıştır (İktisadi Rapor:1971). </p>
<p>İhracat:<br />
Diğer kentlerle, özellikle de ihrac merkezi kentlerle karşılaştırıldığında, Ankara’nın ihracatta önemli bir yere sahip olduğu görülür. Ankara’da ihraca yönelik çok sayıda ürünün bulunmasına karşın, kentin kendi bünyesinde bulundurduğu nüfusun alım gücünün yüksek olması ve iç pazardaki fiyatların tatminkar olması, ticari liman kentlerine uzaklık, riskler, ticari sunumda yetersizlikler ve kalite standartlarının yakalanamaması Ankara’nın ihracatını sekteye uğratmaktadır.</p>
<p>1966 ve 1972 yılı ihracatı karşılaştırıldığı zaman her sahada olduğu gibi ihracatta da büyük artışlar olduğu görülecektir. Özellikle Ankara’dan ihraç edilen sanayi ürünlerinde büyük artışlar olmuştur.(Ankara İl Yıllığı:1973)</p>
<p>1966 yılında Ankara Ticaret Odası kanalıyla 39421157 TL’lık ihracat yapılmış, yapılan bu ihracatta beyaz kristal şeker ve halı ihracı büyük paya sahip olmuştur. Özel ve kamu sektörüne ait 1972 yılında Ankara Ticaret Odası tarafından ihrac edilen maddelerin TL tutarı 657757967TL olmuştur. 1972 yılı Türkiye genel ihracat toplamı10992747 TL olduğuna göre, Ankara’nın ihracattaki payı %6 olduğu anlaşılacaktır(Ankara İl Yıllığı:1973).<br />
	1971	1971	1972	1972<br />
Ülkeler	Ton	TL Tutarı	Ton	TL Tutarı<br />
Kıbrıs	13692	1631621	875	110250<br />
Macaristan	159900	19364251	33600	5174468<br />
Suriye	40795	6219417	120000	22532756<br />
Cezayir	18950	3813071	900	203590<br />
Nijerya	7300	920403	23250	3336375<br />
İran	21333	3484745	40000	12880000<br />
Kongo	20000	1930500	x	X<br />
İsrail	x	x	77540	11223863<br />
İsrail (Klinger)	x	x	110425	11234387<br />
Tablo 15: 1971 ve 1972 Yılları İhracat Oranları (Ankara İl Yıllığı:1973)</p>
<p>4.3.3. Katma Değer<br />
1970 yılı Ankara’sının ekonomik faaliyetlerinin Türkiye’ye yaptığı maddi katkılara baktığımızda da kentin sınai faaliyetlerdeki az gelişmişliği anlaşılabilir. 1968 yılında yapılmış bir çalışmaya göre Ankara’da mevcut 16246 işyerinde sağlanan toplam 5.7 milyar kentsel gelirin %37.2’sinin imalat sanayiinden sağlanmakta ve o yıl kentte yaratılan 1.8 milyar TL’lik katma değerin %41.5’inin burada elde edilmektedir. Öte yandan Ankara’da imalat sanayiinin yarattığı katma değerin ülke katma değerine oranı yalnızca %4’tür(bkz. Tablo 16). </p>
<p>Iller	Imalat Sanayi Katma Değeri (1968) (mil TL)	Katma Değerin Ülke Katma Değerine Oranı %<br />
Adana	619708	3<br />
Ankara	863610	4<br />
İstanbul	6842361	35<br />
İzmir	1986911	10<br />
Tablo 16: Beş Büyük Kentte Katma Değerlerin Durumu (1990 Nazım Plan Raporu:1977)</p>
<p>Ticaret sektörü ise kentte yaratılan katma değerin %30.3’ünü oluşturmaktadır. Öte yandan Türkiye’de bu dönemde ticarette çalışanların %4.8’i Ankara’da çalışmakta iken kent bu sektörde Türkiye’de üretilen katma değerin %3.9’unu yaratabilmektedir. Türel bu durumun Ankara’da ticaretle uğraşanların içinde enformel işlerde çalışanların payının Türkiye ortalamasına göre daha büyük olduğunun göstergesi olabileceğini ifade eder(Türel:1986).</p>
<p>Ana faaliyet kolları önem sırasına göre ele alındığında ilk sırayı hizmet sektörü almakta, onu imalat sanayii ve perakende ticaret izlemektedir. Öte yandan kamu sektörü göz önünde bulundurulmadığı takdirde kentin yarattığı katma değerdeki en büyük pay imalat sektörünün olmaktadır(Tablo 17). </p>
<p>Sektör	Çalışan	Katma Değer	%<br />
İmalat	35361	749340	41,5<br />
Ticaret	17913	548283	30,3<br />
Hizmetler	13122	293419	16,3<br />
Diğer	5992	213985	11,9<br />
Toplam	72388	1805027	100<br />
Tablo 17: Ankara’da Ekonomi Sektörlerinde Yaratılan Katma Değerler (1990 Nazım Plan Raporu:1977)</p>
<p>Sektörlerin kendi içlerine baktığımızda imalat sanayiinin yarattığı 749.340 milyon TL’lik katma değere en büyük katkıyı %25.2’lik payla gıda maddeleri imalatı yapmakta, onu %18.3’lük payla madeni eşya imalatı izlemektedir.</p>
<p>Ticaret sektörünün yarattığı katma değer 548.283 milyon TL’dir. Bu değerin (%30.3) %21.1’i perakende, %9.2’si toptan ticaretten gerçekleşmektedir. Toptan ticarette en büyük pay %23.41 ile gıda maddeleri toptan ticaretinde, perakende ticarette yine %29.2’lik payla gıda maddeleri perakende ticaretinde bulunmaktadır. </p>
<p>Hizmet sektörünün yarattığı 293.415 milyon TL’lik katma değere bakıldığında bunun %57.4’ünü şahsi hizmetlerin, %19.4’ünü iş hizmetlerinin, %10.7’sinin tıbbi ve sıhhi hizmetlerin, %12’sinin ise eğlence sektörünün oluşturduğu görülmektedir.</p>
<p>4.3.4. Vergiler-Gelirler:<br />
Ankara’nın başkentlik fonksyonu 1970 yılında kentin bünyesindeki firmaların toplam sermayelerine ve kentteki bankacılık faaliyetlerinin yapısına da yansımatadır. </p>
<p>1968 yılında Türkiye’de bulunan 1237 anonim şirketten 127’si (%10) Ankara’da, 749’u (%62) İstanbul’da, 117’si (%9.5) İzmir’de bulunmaktadır. Bununla beraber ülkedeki anonim şirketlerin 7.5 milyar liralık toplam sermayesinin 2.1 milyarı (%28) Ankara’da, 3.5 milyarı (%47) İstanbul’da, 0.5 milyarı (%7) İzmir’deki şirketlere aittir. Bu durum Ankara’daki anonim şirketlerin İstanbul ve İzmir’dekilerden daha büyük olduğunu göstermektedir. Şirket başına düşen ortalama gelir İstanbul’da 4.5 milyon civarında iken Ankara’da 17 milyon liradır. Ankara’daki bu yoğunlaşmanın nedeni devlet sermayesiyle kurulan anonim şirketlerin merkezlerinin burada olması ve bu şirketlerin genellikle özel şirketlerden daha fazla ödenmiş sermayeye sahip olmasıdır. </p>
<p>Bankacılık faaliyetlerine bakıldığında, yine 1968 itibariyle, Türkiye’de bulunan 49 bankadan 12’sinin merkezinin Ankara’da, 21 tanesinin İstanbul’da, 2 tanesinin ise İzmir’de olduğu görülmektedir. Bununla beraber ülkedeki 25.3 milyar liralık toplam mevduatın 18.2 milyarı (%72) Ankara’daki, 6.9 milyarı (%28) İstanbul’daki, 63 milyonu (%0.2) İzmir’deki bankalarda bulunmaktadır. Bu dönemde küçük şehirlerde bulunan 14 bankanın toplam mevduatı 100 milyonun altındadır(Bayındırlık Bakanlığı). Akçura Ankara’daki bu fazlalığın devletin sermayesi ve özel kanunlarla kurulmuş bankaların (Denizcilik ve Turizm Bankalar, Emniyet Sandığı hariç) merkezlerinin burada olmasından, aynı zamanda bu bankaların belirli devlet fonksyonlarını yerine getirmek için kurulmasından (İlle Bankası, Ziraat Bankası, vb.) kaynaklandığını belirtmektedir(Akçura:1971).Nitekim tasaruf, ticaret ve iş yatırımlarına yönelik milli bankalarda Ankara ancak, devlet desteğiyle kurulmuş olan İş Bankası sayesinde İstanbul ile eşit paya sahip olabilmiştir. Sadece iş hayatına yönelik yabancı bankaların tamamı merkez şubelerini İstanbul’da açmıştır. </p>
<p>Bu dönemde ülke çapında ödenen vergiye bakıldığında 1967 yılında gelir vergisi beyannamesine tabi 327.000 mükelleften %30’u İstanbul’da, %9’u Ankara’da, %8’i İzmir’de bulunmaktadır. Net gelirlere bakıldığında %50’lik payla İstanbul en baştadır. Onu %9.5’lik payla Ankara ve İzmir takip etmektedir. Tahakkuk eden vergide ise İstanbul’un payı %60, İzmir’inki %9.5, Ankara’nınki %9’dur. Bu veriler bu dönemde vergi beyanamesine tabi, ticari ve diğer işler yapan kişilerin ve ortalama iş hacminin Ankara’daki düşüklüğünü göstermektedir. Kurumlar vergisinde ise Ankara’nın payı %17’ye çıkmakta, İstanbul ve İzmir’in payları sırasıyla %46.7 ve %6.1 olmaktadır. </p>
<p>5. MEKANSAL YAPI</p>
<p>Ankara’nın 1970 yılı itibariyle farklı işlevlere göre arazi kullanımı aşağıdaki gibidir:</p>
<p>ARAZİ KULLANIŞLARI		1970 (1)<br />
		(ha)<br />
	Düzenli	2769,3<br />
KONUT	Düzensiz	6163,7<br />
	Toplam	8933<br />
TİCARET- Merkez ve Alt Merkezler		212,3<br />
ENDÜSTRİ VE DEPOLAMA		384<br />
KURUMSAL HÜZMET ALANLARI<br />
Kamu Kuruluşları		321<br />
Uluslararası K.		141<br />
Eğitim		661,7<br />
Sağlık-Sosyal		230,1<br />
Kültür-Eğlence		14,3<br />
Yeşil-Açıkalan-Spor		950,6<br />
ASKERİ ALANLAR		841,5<br />
ULAŞIM-HABERLEŞME-ALTYAPI		1087,8<br />
TOPLAM KENTSEL KULLANIŞLAR		13778,3<br />
TARIM-ORMAN-YEŞİL KUŞAK (Y.K.)		167,2<br />
Tablo 18: Ankara Arazi Kullanımları</p>
<p>5.1. KONUT</p>
<p>Türkiye’de Konut:</p>
<p>1950’lerden sonrası  konut  sorunlarının tüm ülkede yoğun olarak hissedildiği dönemdir. Konut sorununun kavranması nitelik değiştirmiştir. Aynı zaman diliminde sanayisini de güçlendirmek isteyen Türkiye kentleşme ve sanayileşme hedefleri arasında kaynak dağılımı yapmak durumunda kalmış, yatırımlarını daha çok sanayileşmeye kaydırırken bir takım konut politikalarıyla da ucuz kentleşmenin yollarını aramıştır.  Sanayileşen alanlar; elektrik kentlerde üretildiği ve dağıtım sisteminin (enterkonnekte sistem)henüz oluşturulamadığı için kente bitişik alanlardı. Bu dönemde gecekonduların yer seçimleri de bu sanayilerin çevrelerinde oluyordu. Gecekondu hem sanayinin gereksindiği ucuz emeği sağlıyor, hem de kentleşmenin ülkeye maliyetini azaltarak ülkenin sanayiye ayırabileceği kaynakları arttırıyordu.( Tekeli:1996)</p>
<p>1956’da kabul edilen imar kanununda yer alan 6785 sayılı yasa ile planlamada bir üst nazım plan kademesinin gerekliliği kabul edilmiştir ve Türkiye kapsamlı planlama anlayışına girmiştir. Yine aynı kanunda  belediye sınırları dışında imar denetimine olanak sağlayan madde, bölge planlamanın gerekliliğinin anlaşıldığını göstermekteydi. 1958 yılında İmar ve İskan Bakanlığı’nın kurulmasıyla konut ve gecekondu sorunu ilk kez hükümet programlarinda yer almaya başlamıştır. Sonunda ,1961 Anayasası’nda “ Vatandaşa konut sağlama” devletin sosyal görevlerinden sayıldı.  </p>
<p>1963’te çıkarılan 327 sayılı kanunla 1956’da kabul edilen imar kanunundaki, kullanma izni olmayan yapılara belediye hizmeti götürülemeyeceğine ilişkin kanun değiştiriliyor ve İmar ve İskan Bakanliğinca “gecekondu bölgesi” olarak tespit edilmiş alanlarin belediye hizmeti ve tesislerinden yaralanabilecekleri belirtiliyordu.</p>
<p>Arsa değerlerinin artmasiyla  orta sınıf için bir parsel üzerinde tek başına konut sahipliği olanağı kalmamıştı. İlk önce 1954’teki Tapu Kanunu’nda kat mülkiyeti sorunu çözülmüştü,   sonra,1966’da bu kanunun eksiklerini kapayan bir “kat mülkiyeti kanunu” yürürlüğe girdi. Bu kanun müstakil mülkiyeti öngörüyordu. yani her kat sahibinin ayrı bir tapu senedi olacakti. bunun yani sıra 1961’de İmar ve İskan Bakanliği yeni bir “Bölge Kat Nazim Plani” hazırlayarak kent içi parselle üzerinde yapı yapma haklarını arttırmıştı. sonra 1965’te Kat Mülkiyeti Yasası kabul edilmiştir. Bütün bu yasal düzenlemeler kent içinde sırasıyla yapsatçılığı ve yıkıp yapma süreçlerini hazırlamıştır.</p>
<p>Devlet bir yandan da sosyal sigorta fonlari ve kredi kanallariyla kooperatifçiliği teşvik ediyordu.</p>
<p>1965 yılına gelindiğinde konut sunum biçimleriyle ilgili ortaya  şöyle bir tablo çıkmıştır: Tüm konut sunumunun içinde; gecekondu sunumu payı %35, bireysel üretim %30, yap-satçı üretim %12, kooperatif sunumu %2, devlet sunumu %2 payalmaktadır( Tekeli:1996). </p>
<p>Ankara’da Konut:<br />
2. Dünya Savaşı’ndan sonra Ankara ‘da imarlı alanlar dışında kooperatifler yoluyla yapılaşma sürüyordu. Kent içinde, yüksek arsa fiyatları nedeniyle birçok boş alan vardı. Bu kent içi boş alanlarda yapı yapılabilmesi ancak bu kesimlerde yoğunluk arttırılması ile mümkün olabilecekti. Kat mülkiyetinin arttırılması için ilk baskılar 1948’de noter yasasında  kat mülkiyetine olanak tanıyan bir değişiklikle sonuçlanmıştır. Yine bu yıllarda gecekondu olgusu kendini kabul ettirmeye başlamıştı ve ilk kez 1948’de Ankara’daki gecekonduları yasallaştıran bir gecekondu kanunu çıkmıştır.</p>
<p>1950-1970 döneminde konut yapımıyla ilgili  ruhsatlı ve ruhsatsız olma kriterleri altında üç tür süreçten bahsedebiliriz. Birincisi  yeni alanların imara açılmasını zorlayan kooperatifleşme eliyle üretim süreci, ikincisi kentin imarlı alanlarındaki yoğunlaşma sürecidir. Bu iki üretim şekli ruhsatlı konutları oluşturmuştur. Üçüncü süreç  ise ruhsatsız konut olma kriteriyle ele alınacak 1945’lerde beri süregelen gecekondulaşmadır. Ruhsatlı konut alanları 1970 verilerine göre toplam 8933 hektarlık konut alanı içinde  2769.3 hektarlık alan kaplarken, ruhsatsız konut alanı ise 6163.7 hektarlık lan kaplamaktadır.   </p>
<p>5.1.1. RUHSATLI KONUT GELİŞİMİ</p>
<p>Kooperatifleşme:<br />
Bu süreç 1924’te Yenişehir, 1932’de Bahçelievler örnekleriyle başlamıştı. Sonra 1948’de Yenimahalle örneği karşımıza çıkar. Yenimahalle gecekondu sürecinin anlatıldığı bölümde daha ayrıntılı değinilecek olan 5218 ve 5228 sayılı gecekondu kanunlarının belediyeye verdiği haklar sayesinde gerçekleştirilmiştir. </p>
<p>1960’lara gelindiğinde ikinci yapılaşma süreci olarak bahsedilecek “yap-sat” sürecinin arsa rantlarını yükseltmesi nedeniyle konut kooperatifçiliği desteklenmiştir. </p>
<p>Sosyal Sigortalar Kurumu 1950 yılından itibaren kuruma bağlı işçilerin kurduğu yapı kooperatiflerine ipotekli konut kredisi vermeye başlamıştır. Ayrıca kamu kuruluşları ellerindeki arsaları kooperatiflere tahsis etmişlerdir. Aydınlıkevler, Subayevleri, Gazimahallesi, Yenimahalle Subayevleri, Çankaya İş Bankası blokları, Basın Sitesi, Oran bitişiğindeki kooperatifler bu yolla kurulan kooperatif örnekleridir. (Türel:1986)  </p>
<p>1984’ den sonra, Toplu Konut Kanununun kabul edilmesiyle, SSK kredi vermeyi durdurmuştur.    </p>
<p>Kentin imarlı alanlarda yoğunlaşması:<br />
1948’de noter yasasında kat mülkiyeti artırımına olanak sağlanmasıyla başlayan yoğunluk artışı, 16 Ocak 1954 yılında 6217 sayılı Kat Mülkiyeti Yasasının kabulü ile yasallaşarak hız kazandı. Bunun sonuçları Nihat Yücel Planı olarak adlandırabileceğimiz imar planın  1957’de onaylanarak yürürlüğe girmesinden sonra apartmanlaşma şeklinde ortaya çıktı. Bu planda da Jansen planında olan tekrarlanmış ve bu sefer de “ 20 yıl sonra 750000’lik bir nüfus büyüklüğü” veri alınmıştı. </p>
<p>1957 imar planı çok kısa sürede değişiklik taleplerine maruz kalmış ve dönemin siyasi karışıklığının da etkisiyle çok kısa sürede yoğunluk konusunda müdahalelere maruz kalmıştır.</p>
<p>1959 yılında yeni bir imar yönetmeliği uygulamaya sokulmuştur. Bu yönetmelikteki “ kooperatif biçiminde geliştirilen konut alanlarında, yapıların kooperatif yerleşme planını etkileyecek biçimde değiştirilmemesi” yönündeki maddeyi içermemesi sonucu yıkıp yapma süreci başlamış ve Bahçelievler ve Mebusevleri gibi  konut alanları yozlaşmıştır.</p>
<p>1961 yılında İmar ve İskan Bakanlığı’nın onayladığı Bölge Kat Nizamı Planı uygulamaya girmiştir. Bu şekilde çok büyük bir inşaat  kapasitesi yaratılmıştır. Planda öngörülen  yoğunluk artışları şöyledir:</p>
<p>Cebeci, Maltepe Emek,-Gazi Osman Paşa, Çankaya ve Etlik’te 2.5-3 misli, Mebusevleri ve Keçiören’de Bahçelievler’de 6 misli ve daha fazladır. (Tekeli:1996)</p>
<p>Bu dönemin baskın konut üretim şekli yap-satçılıktır. Ali Türel bu üretim şeklini şöyle açıklamaktadır:   </p>
<p>&#8220;Kat mülkiyetine geçişin en büyük etkisi tek parselde çok katlı konut üreten ve yap-satçı olarak tanımlanılan “ küçük kapitalist konut üreticilerinin “ konut üretimindeki paylarının giderek artmasıdır. Şöyle ki; 1954 yılında inşaat ruhsatı verilen 3862 konut biriminden 1500 tanesi ev olarak nitelendirilen 1-2 katlı konut 2361 tanesi apartman konutu iken 1960 yılında ruhsat verilen 4161 konuttan 89 tanesi bireysel üreticilerin yapımını üstlendikleri “ev”dir. </p>
<p>Yap-sat süreci, konutların yapımı sırasında satış işlemlerinin yapılmasına ve ödemenin inşaatın bitiminden sonraya da uzanan geniş bir zamana yayılmasına olanak sağladığı için talebin özelliklerine uyumludur. Ayrıca sermaye birikiminin ve   konut alım kredisi için ayrılan kaynakların yetersizliği koşullarıyla da uyumlu bir süreç olarak ortaya çıkmıştır.”( Türel:1996)<br />
1965’te yeni bir kat mülkiyeti kanunu  yürürlüğe girmiştir. Bunu müteakiben 1968 Bölge Kat Nizamı planı hazırlandı. Aşağıdaki tablo Nazım Planlama Bürosunun 1977’de yaptığı bir araştırmanın sonuçlarını göstermektedir. </p>
<p>Konut Alanı	1957 İmar Planı Öngörüsü Net Nüfus Yoğunluğu (Kişi/Hektar)<br />
	1968 Bölge Kat Nizamı Planı Öngörüsü Net Nüfus Yoğunluğu<br />
(Kişi/Hektar)	ANPB Ölçümlerine Göre 1977’de Gerçekleşen Net Nüfus Yoğunluğu (Kişi/Hektar)<br />
Emek Mah.	378	1124	532<br />
Gazi Osmanpaşa	390	1123	469<br />
Cebeci	447	1122	650<br />
Çankaya	321	1070	477<br />
Maltepe	426	1064	529<br />
Yukarı Ayrancı	473	1051	634<br />
Aydınlıkevler	160	962	410<br />
Bahçelievler	69	915	317<br />
Küçükesat	304	894	586<br />
Mebusevleri	148	888	225<br />
Etlik	245	737	532<br />
Keçiören	100	665	277<br />
Yenimahalle	358	537	379<br />
Tablo 19: Semtlere Göre Nüfus Yoğunlukları (ANPB –1977)</p>
<p>1968 Bölge Kat Nizamı planıyla yoğunluklar arttırılırken, önerilen servis alanlarının arttırılmayışı dikkat çekicidir.</p>
<p>1969 yılında aynı Bölge Kat Nizamı planına “çekme ve çatı kat yapmama koşulu ile” tüm planda birer kat artırma izni getirildi.</p>
<p>Son olarak 1973’te İmar İdare Heyeti 559 sayılı kararla ;Keçiören’de 2 ada, Altındağ’da 3 ada,Lakavuz Bağlarında 30 ada, Dikmen’de 66 ada olmak üzere 104 adaya 1 kat ek imar hakkı verdi.(Tekeli,Güvenç:1986)</p>
<p>Bu tarihten sonra Ankara’da imar haklarını arttırıcı kararlar verilmediği görülür. Bunu nedeni; hava kirliliği ve yoğunluk artışının doğrudan alakalı olduğunun anlaşılması, özel otomobil sahipliliğinin artışı ve kentte dışa yayılma sürecinin başlaması olarak gösterilebilir.  </p>
<p>Bu süreç arsa rantlarının yükselmesine neden olduğu için bireysel konut üretiminin hakim olduğu dönemde olduğu kadar bu dönemde de kooperatifleşmeye olan eğilim sürmüştür.</p>
<p>Fakat birikimleri ve düzenli gelirleri olmayan aileler ne yapsatçılık ne de kooperatifleşme yoluyla konut elde edememişler ve gecekondu üretimlerini sürdürmüşlerdir. </p>
<p>1973 yılından sonra Ankara hakkında ortak kanı yoğunlukların yüksek ve hizmet alanlarının yetersiz olduğu idi. Bu yıldan sonra bölge kat nizamı planlarında değişiklik yapılmadığı yukarıda belirtilmişti. Fakat bu, uygulamada bu şekilde olmadı. Yasa ve yönetmeliklerin açıklıklarından ve esnekliklerinden yararlanılarak imar planı üzerinde nüfus yoğunluğu artışları gözlenmiştir.</p>
<p>Kısaca Ankara; 1970’lere kadar  alınan bir takım yoğunluk arttırıcı kararlarla, bu tarihten sonra da  ada ve parsel ölçeğinde ilgili yasa ve yönetmeliklerin açık noktalarından yararlanılması itibariyle hızlı ve sağlıksız bir kentleşme süreci yaşamıştır. Bunun yanı sıra kent sosyal servislerine ayrılan alanlarda yoğunluk arttırıcı kararlara paralel hiçbir artış olmamıştır. Hava kirlilik oranı hayati tehlikeye ulaşmış ve altyapı taşıdığı nüfusu kaldıramaz hale gelmiştir.</p>
<p>5.1.2. RUHSATSIZ KONUT GELİŞİMİ</p>
<p>Gecekondulaşma:<br />
1950’lere gelinirken bireysel üretim ve kooperatifler  konut gereksinimini karşılamaya yetmemiş dolayısıyla gecekondu yapımı sürmüştür. 1948’de 5218 ve 5228 sayılı yasalar çıkarılmış ve mevcut gecekondular yasallık kazanmıştır. Bu yasalar bireysel üretimin yükselen arsa fiyatları ve yetersiz krediler nedeniyle girdiği krizi, belediyeler eliyle kamu elindeki arsaları ucuz fiyattan konut yapacaklara tahsisi ederek ve ayrıca yapım kredisi vererek çözmeyi amaçlamaktadır. 5228 sayılı yasa “Bina Yapımını Teşvik Kanunudur”. Bu kanuna göre belediye sınırları içindeki hazine ve özel idareye ait arsalar belediyeye devredilecek, belediyeler bu arsaları planlayıp alt yapı getirdikten sonra konut yapacaklara belli sürede inşaat yapma koşuluyla devredileceklerdir. (Türel: 1996) 1948 yılında Yenimahalle  ve 1951 yılında Etlik uygulamaları bu yasanın tek ve başarılı örnekleridir. Yasada bulunan ek bir harita vardır. Bu haritada yer alan 650 hektarı gecekondu ile kaplı 1611 hektar alan belediyeye devredilmiştir. Yasaya göre belediye bu gecekondulara arsalarını düşük bir bedel karşılığı verecektir yani bu alanlar yasallaşacaktır. </p>
<p>1949 yılında çıkarılan 5431 sayılı yasayla tüm Türkiye’deki gecekondular ilk kez yasallaşmıştır. </p>
<p>1950-1955 döneminde Ankara gecekondu bölgelerine baktığımızda;Altındağ iyice gelişmiş, Şafaktepe, Gülveren,Harman, Bahçeleriçi ile doğuya doğru, Abidinpaşa ile Akdere güneye doğru uzamıştır. Kuzeyde ise Hasköy oluşmuştur.</p>
<p>1953’te çıkarılan 6188 sayılı kanunla daha önceki kanunlar yürürlükten kaldırılır ve bu tarihe kadar yapılan tüm gecekondular yasallaştırılır. 1955-1960 dönemine gelindiğinde Altındağ nüvesine doğuya doğru Gütepe, Gülseren, Bahçelerüstü eklenir. Kentin güneyinde Türközü, güneydoğuda Kartaltepe, Tuzluçayır, Köstence, Küçük Kayaş alanları oluşur. Kuzeyde Bağlarbaşı gelişir. Batıda Etimesgut çevresinde imarsız alanlar ortaya çıkar.( Tekeli : 1996) </p>
<p>1960’larda Ulus’un kuzeyi ve kuzeydoğusu ve doğusu gecekondu dolmuştu. 1962 yılında kentteki gecekondu sayısı 80000’i aşmaktaydı ve 450000 civarı nüfus barındırmaktaydı. 1965’te gecekondu sayısı 90000’ e ulaşmıştı. Dolmuş ve otobüs ağları ile birlikte Sanayi, Siteler, İskitler gibi iş merkezleri ve Yenimahalle gibi ticaret merkezleri bu yeni gelişmeleri izleyerek yayılıyordu. ( Şenyapılı : 1996) Tüm gecekondu yerleşimlerinin hedefi mahalle statüsünü elde etmekti. Çünkü bu statü ile mahalle düzeyinde teknik altyapı ve eğitim, sağlık, iletişim gibi üstyapı hizmetler de sağlanabiliyordu. Ankara kentinde 1945’te 77, 1962’de 187’yi bulan mahalle sayısı 1965’te 201’e 1970’te 235’e yükselmiştir. Bu arda 1962 ‘deki imarsız mahalle sayısı 112 idi. Bu rakam 1981’de 186’ya ulaşacaktı. Kentin kapladığı alan ise 1924’te  1500 hektar, 1938’de 1600 hektar iken 1970’te gecekondular ile 31 000 hektara çıkmıştır. ( Şenyapılı : 1996)</p>
<p>1966 yılında çıkartılan ve bugünkü  yasal uygulamaların da genel çatısını oluşturan 775 sayılı yasa,  gecekondulara af getiren ve yenilerinin yapılmasını önlemeyi amaçlayan en önemli yasadır. Bu yasa kapsamında ıslah, tasfiye ve önleme bölgeleri öngörülmüştür. Diğer bir öngörü ise gecekondu önleme bölgelerinde kamulaştırılan arsaların alt yapısı getirildikten sonra halk konutu veya nüve konut yapacaklara tahsisidir. </p>
<p>Belediyeler eliyle yürütülmesi öngörülmüş olmasına rağmen İmar ve İskan Bakanlığınca yapılan gecekondu önleme bölgeleri Ankara’da 1965-1976 döneminde 3208.3 hektar arazinin 15 tane Gecekondu Önleme Bölgesi (GÖB) kurulması şeklinde gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>Altyapı sunumu toplam alanı 1230 hektar olan 6 gecekondu önlem bölgesinde tamamlanabilmiş, diğerlerine kısmen getirilebilmiştir. Bunlardan ilk uygulanan Aktepe GÖB ile 1968’den bugüne kadar yapımı farklı yaklaşımlarla süren Sincan I.GÖB en başarılı olanlarıdır. Diğer gecekondu önleme bölgelerinde kooperatiflere tahsis edilenin dışındaki arazi genellikle işgal edilmiştir. Ali Türel GÖB uygulamalarını şöyle değerlendirmektedir:</p>
<p>“ Kamu eline geçen arsa stokunun büyüklüğü de göz önüne alındığında Ankara’daki gecekondu önleme bölgesinin uygulamasının amaçlarına ulaşmada başarılı olduğu söylenemez.”(Türel : 1996 ) </p>
<p>1965-1980 döneminde çok sayıda gecekondu önleme bölgesi projesi uygulamaya konulsa da gecekondu sayısı yaklaşık 200 000 artmıştır. Buradan; projelerin gecekondu yapımını ruhsatlı konut yapım sürecine dönüştüremediğini, tersine gecekondu yapımı için kolayca işgal edilebilen kamu arsası stokunu arttırdığı sonucuna varabiliriz. (Şenyapılı : 1996)</p>
<p>1970 Ankara’ sı: Ankara Nazım Planlama Bürosu ve DİE, Konut Tespitleri:<br />
Tüm bu konut üretim süreçlerinden bahsettikten sonra Ankara Nazım Planlama Bürosunun  ve DİE’ nin yapmış olduğu tespitler bize çeşitli konularda 1970’te Ankara’nın konut istatistiklerini sağlamıştır. Aşağıda kısaca ANPB kuruluş amaçlarına değinildikten sonra bu büronun konutla ilgili bazı tespitlerine yer verilmiştir.</p>
<p>1970’lere gelindiğinde bütün ülke planlama sistemi içinde yeni bir planlama düzeyi geliştirilmek istenmiştir: “Metropoliten Planlama.”( Çakan, Okçuoğlu:1977)   İmar İskan Bakanlığı içinde, bu amaca hizmet edecek “Metropoliten Alan Nazım Planlama Büroları kurulmuştur.  Çıkarılan bir kararnameyle “ İstanbul, Ankara ve İzmir’in nazım planlarının İmar ve İskan  Bakanlığı’nın  direktifi altında, İller Bankasına bağlı olarak kurulacak müstakil bürolar tarafından ele alınması ve bu planların Belediyelerce aynen uygulanmasını sağlayacak kanuni tedbirlerin alınması” sağlanmıştır. </p>
<p>ANPB kapsamlı araştırmalar yapıp kent için makroform önerileri geliştiriyordu. ANPB çalışmalarına başladığında, 1968’de hazırlanıp 1970’ de Bakanlıkça onaylanan Bölge Kat Nazım Planı yürürlükteydi. Üstelik 1973’ de bu planda yapılan ek kat iznine dair yenilik de ANPB’ ye danışılmadan yürürlüğe girmişti. </p>
<p>Aşağıdaki  ANPB’nin hazırlamış olduğu tablolar  bu raporun araştırma döneminin sonu olan 1970 yılına ait bir takım konut verilerini göstermektedir.</p>
<p>Bölge tanımı	1970 Hane halkları dağılımı(%)	1970 Nüfus dağılımı(%)<br />
Düzenli alan	53	53	43	43<br />
Düzensiz alan<br />
.Eski Ankara<br />
. Kaçak apt.<br />
. Gecekondu<br />
 4<br />
 1<br />
42	</p>
<p>47<br />
 4.8<br />
 1.2<br />
51.0	</p>
<p>57<br />
Toplam	100	100	100	100<br />
Tablo 20: Kentsel nüfus ve hane halklarının düzenli ve düzensiz bölgeler arasındaki dağılımı, 1970 (SAKA verilerine göre tahmin)</p>
<p>ANPB 1970-1990 Raporu:<br />
Tabloda  bahsedilen düzenli alanlar; yürürlükteki 1957 imar planının izin verdiği konut yapılarını, düzensiz alanlar ise 1932 Jansen planı öncesinden kalma kadastro parselli eski Ankara bölgesini, bu plandan sonra ruhsatsız olarak inşa edilmiş konutları göstermektedir. Düzensiz konutkar ise kendi içinde ruhsatsız kaçak çok katlı apartman ve gecekondu olarak ikiye ayrılmıştır.</p>
<p>Düzenli ve düzensiz konut bölgelerinin alansal oranları ise yine aynı araştırma sonucunda şöyle belirtilmiştir:</p>
<p>Düzenli konut alanları toplam alanın %31’ini ,<br />
Düzensiz konut alanları toplam alanın %69’unu oluşturmaktadır.<br />
Bu oranın %66’sını  gecekondu alanları oluşturur.( toplam konut alanı miktarı 8933 hektardır.</p>
<p>Bölgeler	Brüt yoğ.<br />
k/ha	Net yoğ.<br />
K/ha	TAKS	KAKS	Mevcut hizmetlerin gerekli alana oranı<br />
İmar planına göre gelişen alanlar<br />
Cebeci<br />
YukarıAyrancı<br />
Küçükesat<br />
Emek<br />
Etlik<br />
Maltepe<br />
Çankaya<br />
Gop<br />
Aydınlıkevler<br />
Bahçelievler<br />
Keçiören<br />
Mebusevleri<br />
Subayevleri	351<br />
347<br />
332<br />
314<br />
314<br />
313<br />
293<br />
291<br />
267<br />
224<br />
203<br />
174<br />
135	650<br />
634<br />
586<br />
532<br />
532<br />
529<br />
477<br />
469<br />
410<br />
317<br />
277<br />
225<br />
165	0.56<br />
0.43<br />
0.57<br />
0.50<br />
0.40<br />
0.44<br />
0.47<br />
0.41<br />
0.48<br />
0.35<br />
0.22<br />
0.49<br />
0.26	2.40<br />
2.00<br />
2.41<br />
1.87<br />
1.55<br />
1.91<br />
2.41<br />
1.31<br />
1.64<br />
1.15<br />
0.67<br />
1.19<br />
0.48	6.7<br />
8.1<br />
2.5<br />
9.8<br />
12.9<br />
25.3<br />
15.7<br />
17.0<br />
17.8<br />
9.8<br />
7.8<br />
15.3<br />
18.0<br />
Mahalle ölçeğinde planlanmış alanlar<br />
Örnek mah.<br />
Yeni mah.<br />
Varlık mah.<br />
Devlet mah.<br />
Em.sub.ev.<br />
Bankaevleri<br />
İşbank blok.<br />
Saracoğlu<br />
Gazi mah.<br />
Varlık mah.	295<br />
253<br />
236<br />
220<br />
199<br />
181<br />
168<br />
164<br />
162<br />
112	479<br />
379<br />
342<br />
308<br />
268<br />
262<br />
215<br />
209<br />
205<br />
132	0.36<br />
0.37<br />
0.15<br />
0.24<br />
0.18<br />
0.16<br />
0.11<br />
0.22<br />
0.35<br />
0.23	1.81<br />
0.81<br />
0.76<br />
1.95<br />
1.03<br />
0.83<br />
0.99<br />
0.89<br />
0.57<br />
0.23	18.0<br />
18.2<br />
10.2<br />
33.5<br />
15.3<br />
18.2<br />
15.7<br />
20.1<br />
12.7<br />
10.2<br />
Konut kooperatifleri<br />
MESA<br />
Yüksel yapı koop.<br />
İlbank koop.<br />
İsrailevleri(emek)<br />
Yıldızevler(erek)	343<br />
342<br />
302<br />
301<br />
290	620<br />
617<br />
499<br />
496<br />
467	0.56<br />
0.48<br />
0.20<br />
0.36<br />
0.20	7.31<br />
6.26<br />
2.09<br />
1.95<br />
2.42	0.7<br />
2.9<br />
2.5<br />
9.8<br />
9.8<br />
İmar düzeni dışı gelişmeler<br />
Demetevler<br />
Altındağ<br />
Hamamönü(G.K)<br />
Mamak<br />
Karşıyaka<br />
Balgat(G.K)	387<br />
351<br />
346<br />
120<br />
80<br />
49	783<br />
647<br />
631<br />
143<br />
90<br />
52	0.49<br />
0.36<br />
0.50<br />
0.12<br />
0.10<br />
0.07	2.87<br />
0.47<br />
0.96<br />
0.14<br />
0.10<br />
0.07	0.6<br />
0.8<br />
9.5<br />
10.1<br />
6.1<br />
12.9<br />
Merkezi iş alanları<br />
Yenişehir<br />
Ulus			0.56<br />
0.49	2.30<br />
1.41	12.7<br />
11.8<br />
  Tablo 21: Ankara Konut  Alanlarından Örnek Yoğunluk  Özellikleri (ANPB 1970-1990 Raporu)</p>
<p>1970’lerde Ankara’da İmar planlarının yürürlüğe girme aşamasında imara açılacak büyük arazilerin kamulaştırılarak bu araziler üzerinde yüksek rantlar ödenmeden konut üretilmesinin en önemli örnekleri gerçekleşmiştir. Uygulamalarına 1970 sonrasında başlayacak olan Arsa Ofisi ve yetkileri 1966 tarihli 775 sayılı yasa ile genişletilen belediye, toplu konut üretimini canlandıracaklardı. ANPB’nun hazırladığı plan uyarınca kentin batı gelişme koridorunda Arsa Ofisi tarafından büyük parçalar halinde kamulaştırmalar yapılmıştır. Bu arazilerin kente en yakın ve 1035 hektar alanı olan parçası üzerinde katıldığı Kooperatif Birliği Modeli uygulanarak Batıkent inşa edilmiştir. Kente daha uzak ve Eryaman Toplu Konut Alanı olarak bilinen  yaklaşık 1100 hektar arazi ise yeni yerleşmeler alanı olarak kamulaştırılmış, daha sonra Başbakanlık Toplu Konut idaresine devredilmiştir. Toplam  42000 konutun inşa edilmesi planlanan bu arazi üzerinde halen toplu konut idaresi tarafından ortalama  4er bin konutluk sitelerin yapımı sürdürülmektedir.( Türel: 1996 )</p>
<p>Aşağıdaki tablolarda  1953-1970 yılları arası Ankara’da verilen inşaat ruhsatları ve yapı kullanma izni verilen konut sayılarının gösterildiği tablolar  yer almaktadır. </p>
<p>Türkiye‘de konut istatistikleri 1963 yılından itibaren yayınlanmaya başlandığından 2. tablo 1964 yılı itibariyle veri göstermektedir. </p>
<p>İnşaat ruhsatları tablosuna baktığımızda;  1-2 daireli konutlar için alınan ruhsatların 1954-1960 döneminde azaldığını görüyoruz. bunun sebebi  bu “ev” olarak tanımlanan konutların yerini yapımı yapsatçılar tarafından gerçekleştirilen apartmanların almasıdır. 1963’ten sonraki “ev” ruhsatlarındaki artışın sebebi ise kooperatif ruhsatlarıdır.</p>
<p>Yapı kullanma izinlerini gösteren tabloyla kıyaslandığında inşaat ruhsatı verilen 1-2 daireli konut (ev) sayısının çok az olduğu görülmektedir. Bu durum;  yapımına 1-2 katlı  olarak başlanan konutların “ev” statüsüne konmayıp sonradan kat eklenecek apartman statüsüne konulmasından ötürüdür.</p>
<p>Yıllar	Toplam Ruhsat Sayısı	1-2 Daireli Konut Ruhsat Sayısı (Daire)	1-2 Daireli Konut Ruhsat Sayısı Yüzde	Kooperatif Ruhsatlarının Toplam Ruhsatlara Oranı	Kooperatif Ruhsatı Verilen Daire Sayısı	Ev Dairesi Sayısı<br />
1954	3861	1500	38.85	*	*	*<br />
1955	3529	1049	29.72	*	*	*<br />
1956	3749	1037	27.66	*	*	*<br />
1957	4808	726	15.10	*	*	*<br />
1958	5654	440	 7.78	*	*	*<br />
1959	2908	263	 9.04	*	*	*<br />
1960	4161	89	 2..14	*	*	*<br />
1961	5512	132	 2.39	*	*	*<br />
1962	8030	66	 0.82	*	*	*<br />
1963	5206	699	13.42	20.68	1077	*<br />
1964	5394	137	 2.54	 7.50	 405	*<br />
1965	9961	604	 6.06	 3.45	 344	*<br />
1966	8973	78	 0.87	 6.87	 617	-<br />
1967	7442	56	 0.75	 3.65	 272	-<br />
1968	8352	92	 1.10	 4.81	 402	-<br />
1969	12220	588	 4.81	10.13	1238	  12<br />
1970	13094	11	 0.01	17.90	2344	-<br />
*İstatistik elde edilememiştir.<br />
Tablo 22: 1954-1970 Döneminde Ankara’da Verilen İnşaat Ruhsatları (DİE İnşaat İstatistikleri, İstatistik Yılları)<br />
Yıllar	Toplam Daire Sayısı	1-2 Daireli Konut Sayısı	Ev Sayısının Toplam Daire Sayısına Oranı( Yüzde)	Kooperatif İzinleri</p>
<p>				Toplam Daire Sayısı	Ev Daire Sayısı<br />
1964	3348	28	1.31	*	*<br />
1965	5442	67	2.37	*	*<br />
1966	6755	66	0.98	*	*<br />
1967	7188	530	7.37	466	*<br />
1968	8319	270	3.25	696	*<br />
1969	8513	373	4.38	452	*<br />
1970	6645	280	4.21	212	17<br />
Tablo 23: Ankara’da Yapı Kullanma İzni Verilen Konut Sayıları (DİE  İnşaat İstatistikleri)</p>
<p>Tabloda görülmemekle birlikte 1951- 1955 döneminde konut sunumunda yetersiz kalındığını 1965’lere gelinirken bu açığın konut  arzındaki artışla azalmaya başladığinı, bunun konut yatırımlarındaki artıştan ziyade toplam sunum içinde gecekondunun payının bu zaman aralığında %16’lardan  %46’lara yükselmesi olduğunu, İlhan Tekeli’nin araştırmalarından(Tekeli:1996)  biliyoruz.</p>
<p>Ankara’da konut üretiminin gereksinimi karşılama oranları aşağıdaki tabloda hesaplanmıştır. ( Türel : 1996) Gereksinim karşılama oranı 1975’e kadar düşük düzeydedir. nüfus artış hızının da yavaşlamasıyla bu oran ileriki yıllarda artacaktır.</p>
<p>Yıllar	Konut Gereksinimi	İnşaat Ruhsat Sayısı X 100 / Gereksinim	Yapı Kullanma İzni X 100/ Gereksinim</p>
<p>1966	1300	6905	51.96<br />
1967	13800	5393	52.08<br />
1968	14500	5760	57.37<br />
1969	15450	7904	55.10<br />
1970	16380	7994	40.57<br />
Tablo 24: 1966-1983 Döneminde Ankara’da Konut Gereksinimi Ve Konut Üretiminin Gereksinimi Karşılama Oranları (DİE  İnşaat İstatistikleri)</p>
<p>Ankara’da Farklı Gelir Gruplarının Mekansal Dağılımı<br />
Konut alanlarının gelir ve sosyal statü gruplarına göre farklılaşması kentlerde sanayi devrimiyle ortaya çıkan bir özelliktir. Konut ve işyerlerinin birbirinden ayrılmasından sonra ortaya çıkan konut pazarında farklı gelirliler için farklı nitelik ve fiyatta konut üretilmeye başlanmıştır. Değişik nitelikteki konutların kentsel mekanda farklı yerlerde üretilmesiyle, toplumsal yapıdaki ayrışmaya paralel olarak çeşitli grupların konut alanları mekansal olarak da farklılaşmıştır. (Türel:1996)</p>
<p>Ankara gibi gelişmekte olan bir ülke kentinde yakın zamana kadar apartmanların hakim konut türü olması ve toplu taşım araçlarında ücret farklılaşmasının çok küçük oluşu mekansal gruplaşma konusunda çevresel etmenlerin önemini artırmaktadır.</p>
<p>Altyapı ve diğer kamu servislerinin sunum düzeyi, topografyanın sağladığı fiziksel özellikler, hava kirliliği düzeyi gibi nedenlerle semtlerin birbirlerine göre avantajları farklıdır.  En avantajlı semtlere üst gelir grubundaki ailelerin taleplerinin yoğunlaşmasının fiyatların yükselmesine yol açması beklenir. Kiralık konutlar için yapılan fiyat analizi bu semtlerde üst statü gruplarının yoğunlaşmasına paralel olarak konut fiyatlarının yükseldiğini göstermiştir. Henüz banliyöleşmenin yeni başladığı Ankara’da gelire göre farklılaşma banliyö-merkezi semtler ayrımına göre değil,  semtlerin özelliklerine göre oluşacaktır. (Türel:1996)</p>
<p>Ankara’da farklı gelir gruplarının kent mekanında yer alışlarını belirlemeye olanak tanıyan en güvenilir kaynak Ankara nazım plan bürosunun 1970 yılında gerçekleştirdiği anketlerdir. Bu anketlerden ailelerin toplam gelirlerini hesaplamak mümkün olabilmektedir. Ankara belediyesi EGO genel müdürlüğü tarafindan Ankara kent içi raylı ulaşım projesi kapsamında 1980 yılında gerçekleştirilen hane halkı anketleri, aile gelirleri sorulmadığı, yalnız özel araba sahipliği öğrenildiği için, gelir düzeylerini belirlemede kullanılabilecek daha az güvenilir bir kaynak olarak kabul edilebilir. Bunun nedenleri, toplumdaki farklı grupların özel oto taleplerinin gelir esnekliğinin bilinmemesi, taşıtların model, marka ve fiyat olarak farklılaşması ve bazı meslek sahiplerinin, özellikle ordu mensuplarının özel araba alımı için düşük faizli kredi kullanabilmeleridir. 1970 yılından sonra bu konuda daha güvenilir bir kaynak bulunmadığı için, 1980 yılındaki anketten elde edilen bilgilerle her semtte 1000 kişiye düşen araba sayısı hesaplanmıştır. Semtler arası gelir farklılaşmasi, araba sahipliği oranındaki farklılıkla açıklanacaktır.</p>
<p>Ankara’da 1970 yılında gerçekleştirilen anketin verileri 31 kent bölgeciği için özetlenerek ortalama aile gelirleri hesaplanmıştır. Tüm şehir için belirlenen 6 gelir kategorisine göre konut alanlarını farklılaşması gösterilmiştir. Gelir ortalamasına göre Çankaya’da en yüksek gelir grubunun yoğunlaştığı görülmektedir. Topoğrafik olarak yüksekte olan bu semt hava kirliliğinden daha az etkilenmektedir. Cumhurbaşkanliği köşkü ve yabancı elçilikler bu semtin prestijini arttırmaktadir. İkinci en yüksek gelir düzeyi Kavaklıdere, Aşağı Ayrancı, Küçükesat, Kızılay, Maltepe, Bahçelievler ve Emek semtleri için tespit edilmiştir. Demiryolunun güneyindeki Kolej, Cebeci semtleri ve Gazi mahallesi, kuzeyindeki Aydınlıkevler, Subayevleri, Akköprü ve Yenimahalle için hesaplanan gelirler üçüncü yüksek gelir kategorisi içindedir. Düzenli konut bölgeleri içinde en düşük gelirlilerin oturduğu semtlerin Samanpazarı, Etlik ve Keçiören olduğu ortaya çikmiştir. Ulus ve Kazıkiçi bostanları semtlerinde gecekondu sahibi olan ailelerin ortalama gelirlerinin, bu semtteki düzenli konutlar ortalamasına yakın düzeyde olduğu görülmüştür. Daha çok sayıda olan gecekondu kiracılarının ortalama gelirleri ise şehirdeki en düşük düzeydedir. </p>
<p>Gecekondu bölgeleri şehir içindeki en düşük iki gelir kategorisini oluşturmaktadır. Altıncı kategoriye giren en alt gelir düzeyindeki gecekondu bölgeleri Karşıyaka ve Kayaş’tır. Özellikle kiracı oranının yükseldiği gecekondu bölgelerinde ortalama gelir düşmektedir.</p>
<p>Düzenli konut bölgelerinde gelir gruplarinin kent merkezinden uzaklığa göre mekansal dağılımını incelemek için gelir düzeyleri eğilimleri tahmin edilmiştir. Tüm şehir ve demiryolunun güneyindeki bölgeler için istatistiksel olarak güvenilir katsayılar tahmin edilememiştir. Demiryolunun kuzeyindeki bölgeler için tahmin edilen pozitif eğim katsayısı ise Ulus’tan Yenimahalle, Etlik, Keçiören yönüne gidildikçe aile gelirlerinin arttığını göstermektedir. </p>
<p>Güneyde Kızılay’dan başlamak üzere, Çankaya, Bahçelievler ve Cebeci yönündeki üç sektör boyunca katsayılar tahmin edildiğinde birinci ve üçüncü sektörler için istatistiksel olarak güvenilir sonuçlar tahmin edilmiştir. Buna göre, Kızılay-Çankaya yönünde uzaklıkla gelir artmakta, Kızılay-Cebeci yönünde ise azalmaktadır. Kızılay-Bahçelievler yönünde azalma eğilimi görülmekle birlikte tahmin edilen katsayı istatistiksel olarak yüzde on oranında güvenilir değildir. (Türel:1996)</p>
<p>Sonuç olarak, 1970 yılı verilerine göre Ankara’da yüksek gelir gruplarının merkeze yakın semtlerde oturduğu, bu bölgelerin alt gelir gruplarının yer aldığı gecekondu bölgeleri ile çevrildiği görülmektedir. Henüz banliyöleşmenin başlamadığı bu dönemde çeşitli gelir grupları kentin değişik bölgelerinde yoğunlaşarak yer seçmişlerdir. Yüksek gelir gruplarının prestiji yüksek bir semtte oturmayı, kentin uç alanlarında bahçeli ve geniş bir konutta oturmaya tercih ettikleri ortaya çıkmıştır. Yap-satçı konut üretiminin hakim üretim tarzı olduğu bu dönemde, kentin yerleşik alanından uzakta villa türü konutlardan oluşan yerleşmeler ne konut üreticisi firmalar tarafından, ne de kooperatif örgütlenmesi şeklinde gerçekleştirilmemiştir. (Türel:1996)</p>
<p>Bölgecik Adı        	Hane Halkı Geliri (TL)	Bölgecik Gelir Grubu<br />
1- Karşıyaka	9260	6<br />
2- Etlik	17450	4<br />
3- Senatoryum	11860	5<br />
4- Keçiören	19700	4<br />
5- Aktepe	13600	5<br />
6- Hasköy	11650	5<br />
7- Siteler, Ulubey	11250	5<br />
8- Aydınlıkevler	21900	3<br />
9- Akköprü, Varlık	20400	3<br />
10- Yenimahalle	23500	3<br />
11- A.O.Ç Gazi Mahallesi	20300	3<br />
12- Altındağ	11900	5<br />
13- Aktaş, Asri Mezarlık	10400	5<br />
14- Samanpazarı	17550	4<br />
15- Cebeci	22200	3<br />
16- Gülseren, Gülveren	12400	5<br />
17-Karaağaç,Mamak As.Tes.                                                            	            -	                     -<br />
18- Kayaş	9300	6<br />
19- Mamak	13300	5<br />
20-Akdere,İmrahor, T.Köyü	10800	5<br />
21- İncesu,Seyranbağları	26700	3<br />
22- Küçükesat,Kavaklıdere	36400	2<br />
23- Ayrancı	38000	2<br />
24- Çankaya	60800	1<br />
25- Dikmen,Öveçler	14000	5<br />
26- Devlet Mah.	32400	2<br />
27- Balgat,Çukurambar	10800	5<br />
28- Bahçelievler,Emek	33000	2<br />
29- Maltepe,Anıttepe	39000	2<br />
30- Söğütözü	14200	5<br />
31- Yenişehir,Kızılay	31500	2<br />
32- Ulus	13000	5<br />
Tablo 25: Ankara’da 1970 Yılında Bölgeciklere Göre Ortalama Hane Halkı Geliri (1990 Ankara Nazım Plan Raporu:1977)</p>
<p>Ankara’nın sosyal yapısını tanımak amacıyla ANPB tarafından 1970-1971 yıllarında yürütülen sosyal araştırma konut anketi (SAKA)1 sonuçlarından yararlanarak, gelir gruplarının kent mekanında dağılımını özetlersek:</p>
<p>1970 Ankara nüfusunun;<br />
%52 sini düşük gelirliler (0-1200 TL/ay)<br />
%39 unu orta gelirliler (1200-2750 TL/ay)<br />
%9 unu üst gelirliler (2750+  TL/ay) oluşturmaktadir.</p>
<p>sosyal anketin kapsadiği 33 kent bölgeciğinde değişik gelir gruplarinin kent alanini kullanma oranlari ise şöyledir:</p>
<p>- Düşük gelirliler, kentsel alanın %60’ını (7655 ha) kullanmaktadırlar. Bahçelievler-Cebeci aksının kentin kuzeyini ve güneyini ayırdiğını varsayarak, düşük gelirlilerin %57’sinin kuzey kesimde, %43’ünün ise güney kesimdeki gecekondu alanlarında oturdukları görülmektedir.</p>
<p>- Orta gelirli gruplar, kentsel konut alanlarının %30’unu kullanmakta ve bu alanlarında %83’ü kentin kuzey kesiminde (genellikle Keçiören, Aydınlık, Etlik, Yenimahalle, Gazi, Cebeci, Ulubey, Aktepe), %17’si güney kesimde (Dikmen, Ayrancı, Bahçelievler, Seyranbağları) yer almaktadir.</p>
<p>- Üst gelirli kentliler ise, konut alanlarının %10 tutarında bir bölümünde yaşamaktadır. Üst gelir gruplarinin alansal dağilimina bakildiğinda toplam alanin %73’ünün güneydeki Çankaya, Kavaklıdere, K.Esat, Ayrancı, Yenişehir, Maltepe, Bahçelievler bölgelerinde, %17’sinin ise kuzey kesimde yer alan Aydinlikevler, Keçiören, Etlik, Varlık Mahallesi, Yenimahalle gibi konut alanlarinda oturduklari görülmektedir. </p>
<p>Çeşitli gelir gruplarinin oturduğu konut alanlarinin, kent merkezine uzakliklari veya gelir gruplarinin merkeze göre dağilimlari şöyledir:</p>
<p>0-2 km’lik 1. kuşakta:<br />
- düşük gelirli ailelerin yerleştiği konut alanlarinin %3’ü<br />
- orta gelirlilerin konut alanlarinin %17’si<br />
- üst gelirlilerin konut alanlarinin %26’si<br />
2-4 km’lik 2. kuşakta:<br />
- düşük gelirlilerin konut alanlarinin %23.5’i<br />
- orta gelirlilerin konut alanlarinin %29’u<br />
- üst gelirlilerin konut alanlarinin %48’i<br />
4-6 km’lik 3. kuşakta:<br />
- düşük gelirlilerin konut alanlarinin %31’i<br />
- orta gelirlilerin konut alanlarinin %34’ü<br />
- üst gelirlilerin konut alanlarinin %18.5’i</p>
<p>6-11.5 km’lik en diş kuşakta:<br />
- düşük gelirlilerin konut alanlarinin %42.5’i<br />
- orta gelirlilerin konut alanlarinin %20’si<br />
- üst gelirlilerin konut alanlarinin %7’si</p>
<p>Bu alansal dağilim oranlarindan çikarilacak oranlari özetlersek:<br />
- düşük gelirlilerin, arazi ve konut piyasasi koşullari ve ekonomik güçlerin bağimli olarak genellikle 4 km’den uzak diş çevredeki alanlarda yaşadiklari (%73).<br />
- orta gelirlilerin yaşama alanlarinin %46’sinin ilk 4 km’lik kuşaklarda, %54’ünün 4-10 km’lik diş çevrede yer aldiği, yaklaşik olarak bu gelir grubunun da %40’a varan konut alanlarinin gecekondu bölgelerinde bulunduğu,<br />
- üst gelirli gruplarin konut alanlarinin da büyük çoğunlukla (%74) ilk 4 km içinde olduğu anlaşilmaktadir.  </p>
<p>5.1.3. TÜRKİYE’DE KONUT </p>
<p>1950’lerden sonrası  konut  sorunlarının tüm ülkede yoğun olarak hissedildiği dönemdir. Konut sorununun kavranması nitelik değiştirmiştir. Aynı zaman diliminde sanayisini de güçlendirmek isteyen Türkiye kentleşme ve sanayileşme hedefleri arasında kaynak dağılımı yapmak durumunda kalmış, yatırımlarını daha çok sanayileşmeye kaydırırken bir takım konut politikalarıyla da ucuz kentleşmenin yollarını aramıştır.  Sanayileşen alanlar; elektrik kentlerde üretildiği ve dağıtım sisteminin (enterkonnekte sistem)henüz oluşturulamadığı için kente bitişik alanlardı. Bu dönemde gecekonduların yer seçimleri de bu sanayilerin çevrelerinde oluyordu. Gecekondu hem sanayinin gereksindiği ucuz emeği sağlıyor, hem de kentleşmenin ülkeye maliyetini azaltarak ülkenin sanayiye ayırabileceği kaynakları arttırıyordu.( Tekeli:1996)</p>
<p>1956’da kabul edilen imar kanununda yer alan 6785 sayılı yasa ile planlamada bir üst nazım plan kademesinin gerekliliği kabul edilmiştir ve Türkiye kapsamlı planlama anlayışına girmiştir. Yine aynı kanunda  belediye sınırları dışında imar denetimine olanak sağlayan madde, bölge planlamanın gerekliliğinin anlaşıldığını göstermekteydi. 1958 yılında İmar ve İskan Bakanlığı’nın kurulmasıyla konut ve gecekondu sorunu ilk kez hükümet programlarinda yer almaya başlamıştır. Sonunda ,1961 Anayasası’nda “ Vatandaşa konut sağlama” devletin sosyal görevlerinden sayıldı.  </p>
<p>1963’te çıkarılan 327 sayılı kanunla 1956’da kabul edilen imar kanunundaki, kullanma izni olmayan yapılara belediye hizmeti götürülemeyeceğine ilişkin kanun değiştiriliyor ve İmar ve İskan Bakanliğinca “gecekondu bölgesi” olarak tespit edilmiş alanlarin belediye hizmeti ve tesislerinden yaralanabilecekleri belirtiliyordu.</p>
<p>Arsa değerlerinin artmasiyla  orta sınıf için bir parsel üzerinde tek başına konut sahipliği olanağı kalmamıştı. İlk önce 1954’teki Tapu Kanunu’nda kat mülkiyeti sorunu çözülmüştü,   sonra,1966’da bu kanunun eksiklerini kapayan bir “kat mülkiyeti kanunu” yürürlüğe girdi. Bu kanun müstakil mülkiyeti öngörüyordu. yani her kat sahibinin ayrı bir tapu senedi olacakti. bunun yani sıra 1961’de İmar ve İskan Bakanliği yeni bir “Bölge Kat Nazim Plani” hazırlayarak kent içi parselle üzerinde yapı yapma haklarını arttırmıştı. sonra 1965’te Kat Mülkiyeti Yasası kabul edilmiştir. Bütün bu yasal düzenlemeler kent içinde sırasıyla yapsatçılığı ve yıkıp yapma süreçlerini hazırlamıştır.</p>
<p>Devlet bir yandan da sosyal sigorta fonlari ve kredi kanallariyla kooperatifçiliği teşvik ediyordu.</p>
<p>1965 yılına gelindiğinde konut sunum biçimleriyle ilgili ortaya  şöyle bir tablo çıkmıştır: Tüm konut sunumunun içinde; gecekondu sunumu payı %35, bireysel üretim %30, yap-satçı üretim %12, kooperatif sunumu %2, devlet sunumu %2 payalmaktadır( Tekeli:1996). </p>
<p>5.2. ÇALIŞMA ALANLARI</p>
<p>5.2.1. MERKEZ</p>
<p>Ankara 1923’ten 1970 yılına kadar, özellikle 1950 sonrası, hızlı bir kentleşme süreci yaşamıştır. Bu süreç kentin merkez yapısı üzerinde önemli etkiler yaratmıştır.</p>
<p>Buna göre başkent olmadan önce Ankara’da, 20-25 bin nüfusa hizmet eden, Kale önünden bugünkü Ulus’a kadar uzanan iki ucu birbirinden farklı çizgisel bir kent merkezi yapısı sözkonusudur. Kale tarafında Atpazarı, Koyunpazarı, Samanpazarı gibi kırsal üretim işlevlerinin; Ulus tarafında ise, 1892 demiryolu bağlantısının güçlendirdiği görece yeni bir ticaret merkezinin yer aldığı (Bademli,86)</p>
<p>1923’ ten sonra başkent olmasının etkisiyle bir yandan dışardan aldığı göçle nüfusu hızla artmaya, diğer yandan başkentlikle ilgili fonksiyonlarla yüklenmeye başlayan Ankara yeni yapılanma sürecine girerken kent merkezi olarak dönemin gelişme politikalarına uygun olarak istasyon bağlantılı Ulus önem kazanmıştır.1950’lere gelindiğinde Ulus yöresi kent merkezinin çekirdeği, yani kentin merkezi iş alanı olarak durmaktadır. (Bademli:1986)</p>
<p>Zamanla kent merkezi Ulus’tan Kızılay’a kaymaya başlamıştır. 1932 Jansen planı’nda Ulus kent merkezi olarak kabul edilmiş olmasına karşın idari merkez olarak Yenişehir’in seçilmesi ve bu çevrede konut alanlarının açılması ile kent gelişmesinin güneye sıçradığı görülmektedir. Planda Ulus’u Yenişehir’e bağlaması öngörülen ulaşım aksı zamanla önem kazanmış, Yenişehir ve çevresindeki  memur nüfusunun oturduğu konut bölgelerindeki genişlemeye paralel olarak alışveriş fonksiyonları da Yenişehir’de gelişmiştir (AMANPB:71). Ulus’un prestij kaybetmesine neden olan bir diğer olgu özellikle 45-46 yılları sonrası kırsal kökenli göçlerle gelen düşük gelir gruplarının Ulus çevresinde gecekondu alanlarının oluşturması, dolayısıyla üst gelir gruplarının buraları terkederek kuzeye yerleşme eğilimleri olmuştur. Böylece Ulus, prestij ticaret işlevlerini, üst gelir grupları ile Cumhurbaşkanlığı, Bakanlıklar, Üniversite, Elçilikler gibi işlevlerin yoğunlaştığı, Eskişehir yolu ve çevre yolu bağlantılarıyla (Uybadin-Yücel planında önerilen) ulaşılabilirliği artan  Yenişehir’e kaptırmaya başlamıştır (Bademli:86).</p>
<p>Ankara Metropoliten Alan Nazım Plan Bürosunun tespitlerine göre  1970 yılında Vilayet, Adliye, Belediye gibi mali kurumlar ve mahalli idare kuruluşları ile çeşitli ticari ve servis hizmetlerini bünyesinde barındıran Ulus merkezi iş alanı hala kentin en önemli merkez bölgesidir ancak Kızılay’da beliren ikinci MİA hızla gelişmeye başlamıştır( AMANPB:71 ) .Diğer bir yandan  Ulus’un kent nüfusunun büyük oranını teşkil eden düşük gelirlilere hitap eden; Kızılay’ın ise genellikle üst gelir grubunun ve orta gelirli memurların tüketim ihtiyacını karşılayan bir merkez yapısı sergilemektediği görülmektedir ( AMANPB71 ).</p>
<p>Yeni MİA işlevleri Kızılay Bölgesine yönelirken, Ulus’un yavaş yavaş eski önem ve prestijini yitirip yakın kırsal bölge ve görece fakir gruplara dönük bir merkez görünümü alması 1970’lerin ‘ İkili Kent Merkezi’tartışmalarına konu olmuştur.  Tartışmada, Türkiye gibi azgelişmiş ülkelerin büyük kentlerinde biri modern diğeri geleneksel MİA işlevlerinde ihtisaslaşmış iki ayrı kent merkezinin mi, yoksa tek bir kent merkezinin modern ve geleneksel kesimlerinin mi sözkonusu olduğu anlaşılmaya çalışılmaktadır. Ankara’da iki kesimli bir merkez yapısının varlığı üzerinde birleşilmiştir.Ama Ankara’daki modern ve geleneksel kent merkezi kesimleri, İstanbul ve İzmir örneklerinde olduğu gibi bir eklenme veya geçiş deseni sergilememektedir. Kızılay ve Ulus merkez bölgeleri arasındaki yaygın kamusal kullanımlar kuşağı sözonusu MİA kesimlerini birleştirmekten çok birbirinden uzaklaştırmaktadır (Bademli:86).</p>
<p>Merkezi iş alanlarının dönüşümünü etkileyen ve bu dönemde kentlerin aldığı makroformda belirleyici rol oynayan iki önemli etmen yeni konut sunum biçimleri ve yeni ulaşım sorununu çözmeye yönelik çabalardır ( Osmay:86 ). Hızlı nüfus artışı sonucu kentsel topraktaki değer artışlarının etkisi ile kent içindeki yapılaşmış alanda yoğunlaşma, kat yükseltme istemleri  ortaya çıkmıştır. 1954 ‘te tapu kanununda yapılan bir değişiklik ve 1965’te çıkan kat mülkiyeti yasası ile bu istem yasallaştırılmıştır (Altaban:86 ). Kızılay’da bu gelişme önceleri konutların yerlerini merkez fonksiyonlarına terketmesi ile başlamış daha sonra hızla yükselen arsa fiyatlarıyla başedemeyen eski sahiplerin elinden çıkarak prestij büro binalarını oluşturmuştur ( AMANPB:71 ). 1960-70 yılları arasında Atatürk Bulvarı ve ona bağlanan Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, Meşrutiyet Caddesi, Mithatpaşa Caddesi gibi ana caddelerin üstündeki apartmanların çoğu yıkılmış ve yerlerine çok katlı altı işyeri üstü konut olan binalar inşa edilmiştir.Ulaşımda da benzer bir yaklaşım izlenmiş ve merkezdeki trafik sıkışıklığını çözmek için Atatürk Bulvarı genişletilmiştir ( Osmay:86).</p>
<p>1970 yılı Kızılay ve Ulus merkez bölgelerinde arazi kullanış dağılımını karşılaştırdığımızda Kızılay Merkez Bölgesinin 179 ha, Ulus Merkez bölgesinin ise 167 ha’lık bir alana yayıldığı görülmektedir. Kızılay Merkez Bölgesi Ulus Merkez Bölgesinden daha geniş yer kaplamaktadır ancak bu alanın büyük bir kısmını konut, askeri ve resmi kullanışlar oluşturmaktadır. Nitekim AMANPB’nun yaptığı çalışmaya göre Kızılaydaki merkez adalarının % 25’i çekirdek ada özelliği gösterirken bu oran Ulus için % 60’dır. Ayrıca Ankara’daki toplam 17140 işyerinin % 32’si Ulus, % 14’ü Kızılay merkez bölgesinde yer almaktadır. Görüldüğü gibi nicelik olarak Ulus daha fazla merkez özelliği göstermektedir, ancak Kızılay da işyeri başına düşen ortalama istihdam ve ortalama yıllık ciro değerleri Ulus’takinin birbuçuk iki katına ulaşabilmektedir (Bademli:86). Bunun yanısıra merkezlerin işlevlerini tek tek incelediğimizde bu dönemde Ulus’da daha çok manifaturacı, tuhafiyeci, ayakkabıcı, konfeksiyoncu, çantacı, kuyumcu, terzi, dokumacı, bakırcı, tenekeci, çömlekçi, trikocu tipi zenaat hizmetleri; açık hava zahire ve bakliyat pazarları,perakende ve  yarı toptancı ticaret orta sınıf oteller  bulunurken; Kızılay’da yukarı sınıf oteller, pahalı veya orta sınıf lokantalar, yabancı kültür merkezleri, tiyatrolar, sinemalar, kulüpler, parti merkezleri, devlet daireleri sendikalar,dernekler, yabancı ve İstanbul şirketlerinin temsilcileri, İstanbul gazetelerinin Ankara büroları ve organize mimarlık, mühendislik büroları gibi kullanışlar yer almaktadır.(Akçura,T.:1971)</p>
<p>Son olarak Ankara 1970 sonunda 3 alt merkezden oluştuğu izlenimi vermektedir. Bu </p>
<p>merkezler: üst gelir grubuna hitap eden perakende ticaretin yoğunlaştığı Kızılay; kent içi ve kent dışı düşük ücretli işçi, memur ve kendi hesabına çalışan esnafa hizmet veren ve toptan ticaretin yoğunlaştığı Ulus ile küçük bir semt merkezliğinden Bulvar üzerinde güneye doğru uzanan  Elçilikler, devlet ve kültür kullanışlarının da etkisiyle bankaların şube açtığı yabancı film gösteren sinemaların odaklalandığı bir alt merkez  haline gelen Kavaklıdere- Çankaya’dır.</p>
<p>Hakim Kullanışlar	Ulus Merkezi	Yenişehir Merkezi<br />
	Alan ( ha )		Alan ( ha )	<br />
Konut<br />
Yollar<br />
Yeşil Alan<br />
Otopark<br />
Askeri Alan<br />
Resmi Kuruluşlar<br />
Okullar<br />
Diğer Konut Dışı Kullanımlar	       22.32 ha<br />
       40.78 ha<br />
         3.52 ha<br />
         1.88 ha<br />
         1.27 ha<br />
       13.69 ha<br />
         6.58 ha<br />
       77.75 ha	                13.0<br />
                24.0<br />
                  2.0<br />
                  1.0<br />
                  0.7<br />
                  8.1<br />
                  4.9<br />
                46.3	          43.31 ha<br />
          43.26 ha<br />
            4.06 ha<br />
            1.80 ha<br />
          14.50 ha<br />
          25.88 ha<br />
            8.00 ha<br />
          37.00 ha	               26.0<br />
               24.0<br />
                 2.0<br />
                 1.0<br />
                 8.0<br />
               14.0<br />
                 4.5<br />
               20.5</p>
<p>Toplam	     167.79 ha	                100	        179.81 ha	                 100</p>
<p>Tablo 26: 1970 Yılı Ankara Merkez Bölgelerinde Arazi Kullanımı (Ankara Metropoliten Alan Nazım Plan Bürosu 1970 Yılı Ankara Çalışması)<br />
Merkezler	Toplam   Döşeme Alanı (m2)<br />
	Toplam İşyeri<br />
	Toplam İşgücü<br />
	Toplam Yıllık Ciro  ( Mil. TL)<br />
<br />
Ulus</p>
<p>Yenişehir</p>
<p>Merkezler Toplamı</p>
<p>ANKARA	    971 445</p>
<p>    770 578</p>
<p> 1 742 023</p>
<p>-	</p>
<p>100	   5 465</p>
<p>   2 419</p>
<p>   7 884</p>
<p>17 140	31.9</p>
<p>14.0</p>
<p>45.9</p>
<p>100	37 913</p>
<p>36 298</p>
<p>74 211</p>
<p>183 555	20.7</p>
<p>19.7</p>
<p>40.4</p>
<p>100	    1 662</p>
<p>     1 104</p>
<p>      2 766</p>
<p>     5 913	29.3</p>
<p>19.5</p>
<p>48.8</p>
<p>100<br />
Tablo 27: 1970 Yılı Ankara Konut Dışı Kullanışlarda Toplam Alan / İşyeri /Ciro (Ankara Metropoliten Alan Nazım Plan Bürosu- 1970 Yılı Ankara Çalışması)<br />
Ana Kullanış Sınıfları	Ulus	Yenişehir	Merkezler Toplamı<br />
	Alan (m2)		Alan (m2 )		Alan ( m2 )	<br />
Konut<br />
1 Geçici Konut<br />
2 İmalat<br />
3 Ulaşım + H.A.Y<br />
4 Ticaret<br />
5 Servisler<br />
6 Kültür- Eğlence<br />
7 Kaynak Üretimi<br />
8 Boş Alan<br />
9 Bilinmeyen	381 314<br />
157 186<br />
  33 886<br />
  10 800<br />
158 113<br />
510 596<br />
  18 706<br />
       268<br />
  48 757<br />
144 714	 26.0<br />
 10.7<br />
  2.3<br />
  0.7<br />
11.0<br />
35.0<br />
  1.3<br />
  0.0<br />
  3.0<br />
10.0	    976 408<br />
      31 581<br />
      20 141<br />
      16 711<br />
      97 603<br />
    446 361<br />
      33 877<br />
        3 222<br />
      27 056<br />
    105 893	  55.5<br />
   1.8<br />
   1.2<br />
   1.0<br />
    5.5<br />
  25.4<br />
    1.9<br />
    0.2<br />
    1.5<br />
    6.0	  1 357 722<br />
    188 767<br />
      54 027<br />
      27 511<br />
    255 716<br />
    956 957<br />
      52 583<br />
        3 490<br />
      75 813<br />
     250 607	42.1<br />
  5.9<br />
  1.7<br />
  0.9<br />
  7.9<br />
29.7<br />
  1.6<br />
  0.1<br />
  2.3<br />
  7.8<br />
Toplamlar	1 464 340	100.0	1 578 853	100.0	3 223 193	100.0<br />
Tablo 28: 1970 Yılı Ankara Merkez Bölgelerinde Ana Arazi Kullanış Sınıflarında Kat Alanı Dağilımı (1970 Yılı Ankara Çalışması)</p>
<p>5.2.2. SANAYİ ALANLARI</p>
<p>1970 yılı Ankara’sında mekanların kullanım şekli incelendiğinde farklı ölçekteki üretim merkezlerinin değişken yer seçim eğilimleri gözlemlenebilir.</p>
<p>1968 yılı itibariyle Ankara’da 5307 snayi işyeri bulunmaktadır. Bunları %98.5’i 50’den az işçi çalıştıran küçük ve orta boy işletmelerdir. Ankara’nın 1970 yılına kadarki kentsel gelişimi büyük ölçüde küçük sanayi sitelerinin yer seçimi ile ilişkilidir. Türkiye’de  ilk defa 1935 yılında konut alanında görülen yapı kooperatiflerinin 1950 yılından sonra küçük sanayi sitelerinin örgütlenmesinde de görülmüş, bu dönemden itibaren bu tip sanayi sitelerinin yer seçim süreçleri önemli ölçüde değişmiştir. Bu sanayi kooperatifleri merkez alanlarındaki yüksek arazi fiyatları karşısında tutunamayan, bununla beraber önemli ulaşım aksları üzerinde yer bulamayan ve aynı zamanda emek gücünün oturduğu konut alanlarından fazla uzaklaşmak istemeyen küçük ölçekli kuruluşlar için yer seçimi konusunda avantajlı bir durum yarattı. Bu siteler genel olarak Ulus-İskitler bölgesinde yer tutmuş, Yücel-Uybadın plan önerisiyle yapılmış olan çevre yolunun üzerinde yoğunlaşmışlardır. Bu dönemde kurulan sanayi siteleri sırasıyla Yeni Sanayi Çarşısı, Büyük Sanayi Çarşısı, Ata Sanayi Çarşısı, Demir Sanayi Çarşısı ve Siteler’dir. </p>
<p>Yeni Sanayi Çarşısı 1950 yılında, Demirciler-Sobacılar Derneği tarafından gerçekleştirilen Esnaf Dükkanları Yapı Kooperatifi girişimi ile Ulus’ta Roma Hamamı Harabeleri’nin bulunduğu alanla Kazım Karabekir Caddesi arasında kuruldu. Kooperatif öncelikle 90 üyeden oluşuyordu, ancak daha sonra 150 işyeri daha eklendi ve alan 16000 m2’ye yükseldi. Bu sitede yedek parça üreticileri, demir-döküm işleri, çelik eşya, otoboya, inşaat makineleri, tarım aletleri, mobilya, lastik ayakkabı üretimi ve boya atölyeleri yer aldı(Güvenç:1991). </p>
<p>Büyük Sanayi Çarşısı, Yeni Sanayi Çarşısında yer bulamayanlarca oluşturulan Demirbirlik Yapı Kooperatifi tarafından 1953 yılında, İstanbul Caddesi’nin kuzeyinde 14000 m2’lik bir alanda kuruldu. Alanın inşaatı Emlak Bankası kredileriyle yapıldı ve site 1955’te faaliyete geçti. Bu sitede torna, kaynak, demir işleri, kalorifer kazanı, madeni eşya, oto boya, inşaat makineleri, çelik konstrüksyon, akü imalatı, lastik eşya, oto yedek parça imalatı yer aldı. </p>
<p>Ata Sanayi Çarşısı, ikinci kooperatifte yer alamayanlarca 1953’te bir araya gelen kooperatifçe kuruldu. Emlak Bankası kredileriyle inşa edilmeye başlanan site 1962 yılında kullanıma açılabildi. Kooperatif Çubuk Çayı ile İskitler Caddesi arasında itfaiyeye bitişik 20000 m2’lik bir alanda kuruldu. </p>
<p>Demir Sanayi Çarşısı 1954 yılında kurulan Demirciler ve Sobacılar Yapı Kooperatifi tarafından, Ata Sanayi Çarşısı’nın yanında 35000 m2’lik bir alanda hayata geçirildi. İnşaatı 1967’de tamamlanan site ancak 1974’te işler hale gelebildi. Bu dört sanayi sitesi çevrelerini de etkileyerek, Akköprü İskitler alanını bir küçük üreticiler mekanına dönüştürdüler(Güvenç:1991).</p>
<p>Ankara’nın en büyük küçük sanayi sitesi olan Siteler 1959 yılında oluşturulan Keresteciler Kooperatifi  tarafından Çevre Yolunda İskitler Caddesi;’nin devamı olan Samsun Yolunun kenarında  kuruldu. Bu alanda bir yıl sonra ikinci bir keresteciler kooperatifi ve 1969 yılında da Mobilyacılar Kooperatifi kuruldu. Bu alan ilerleyen yıllarda genişlemeye devam ederek ve gecekondu alanlarını kendine çekmiş daha sonra üretim alanları, bu gecekondu alanlarına yayılmıştır. </p>
<p>1950-70 döneminde geçerli olan ithal ikameci politikalar doğrultusunda oluşturulan büyük sanayi kuruluşları Ankara’da genel olarak demiryolu hattı üzerinde yer tutmuşlardır. Bu kurumlardan en büyüklerinden biri olan Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu’na (MKE) bağlı Ankara Fişek Fabrikası (1957) ve Ankara Silah Fabrikası (1968) Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) arazisinde yer tutmuşlardır. Demiryolu hattı üzerinde yer tutan bir başka kurum Ankara Çimento Sanayi AŞ’dir (1953). Bu kurum da AOÇ topraklarnda kurulmuştur. 1962 yılında faaliyete geçen Ankara Şeker Fabrikası da Etimesgut’ta demiryolu üzerinde yer seçmiştir. Bu dönemde kurulan bir başka önemli KİT olan Yem Fabriası ise 1958 yılında Eskişehir yolunun 8.km’sinde kurulmuştur. </p>
<p>1952 yılında kabul edilen ve nüfusu 100000’den fazla olan şehirlerde sütün ve tereyağın pastörize edilmesini zorunlu kılan 5882 sayılı kanun doğrultusunda, 1957 yılında UNICEF’in yardımlarıyla AOÇ’de bir süt fabrikası kuruldu(Güvenç:1991). Bunu 1958’de Zaroğa Süt Mamülleri Fabrikası, 1959 yılında Alemdağ Tereyağ Fabrikası ve İncesu Süt Mamülleri Fabrikası, 1961’de İmren ve Bursa Yoğurthaneleri izledi.</p>
<p>Bu dönemde büyük ölçeli sanayi kuruluşlarının ise genel olarak İstanbul yolu üzerinde yer seçtiği görülmektedir. Bu seçimin sebepleri bu yolun önemli bir bağlantı hattı üzerinde olması, elektrik hattının buradan geçmesi ve yol boyuncaAnkara Çayı’nın bulunuşu ve kuyu ile yeraltı suyu sağlama olanağının bulunması şeklinde sıralanabilir(Güvenç:1991). 1970 yılı itibariyle bu hat üzerinde var olan kuruluşlar İstanbul Yolu 7. km’de kurulan Sensa Çelik Çekme Sanayi (1968), 9. km’de kurulan Erkunt Sanayi (1961), 10. km’de kurulan Nace Makine Sanayi (1955) ve Demsan Demir Çelik Metal sanayi (1968), 12. km’de kurulan Doksan Döküm sanayi (1962), 16. km’de kurulan Layne Bowler Dik Türbin Pompaları Sanayi (1965) ve Muratsal Filtreli Sondaj Boruları Sanayi (1968), ve 18. km’de kurulan Fe-Ga Öngerilmeli Beton Sanayi (1968) olarak sıralanabilir. </p>
<p>Büyük ölçekli sanayi kuruluşlarının bu eğiliminin istisnaları Baraj yolu üzerinde 1957’de kurulan Fruko-Tamek Tesisleri, Elmadağ’da 1967 yılında kurulan Baştaş Çimento Fabrikası, Konya yolu üzerinde 1962’de kurulan Gölbaşı Un Fabrikası ve Remzi Balcı Briket İmalathanesi olarak gösterilebilir. Bununla beraber bir kısmı Çubuk-Esenboğa yolu üzerinde Yenice Köyü yakınlarında, kalanı İmrahor Vadisi’nin Eymir Gölü’ne yakın bölümlerinde bulunan tuğla ocakları bu dönemde yerleşik kent lekesi ierisinde yer seçen tek sanayi kuruluşlarıdır. Bu seçimin sebebi bu tip kuruluşların hammadde dolayısıyla mekana bağımlı olmasıdır. Bir başka istisna da 1945 yılında AOÇ topraklarında, daha once THK’ye tahsis edilmiş arazi üzerinde kurulan Mineapolis-Moline Türk Traktör Fabrikası’dır.  Bu örnek AOÇ’nin bu dönemde kurulan sanayi kuruluşları için arazi stoğu işlevi görmesinin göstergesidir. Bu eğilim ileriki yıllarda da devam etmiştir(Güvenç:1991).</p>
<p>1970 yılına kadarki dönemde Ankara’da sanayi kuruluşlarının yer seçim eğilimlerine genel olarak değinirsek şu sonuçlara varabiliriz: Bu dönemde kamu kesimi sanayi kuruluşları kendi yerlerinde dönüşüm geçirmiş ve genişlemiş, yeni kurulanlar demiryolu hattı üzerinde yer seçmişlerdir. Küçük ölçekli özel girişimlerin yer seçiminde Ulus hakimiyetini korumuş, fakat Kızılay ciddi bir üretim merkezi olarak ortaya çıkmaya başlamış, yapı kooperatiflerinin kurduğu küçük sanayi çarşıları da yine Ulus merkezi etrafında 2 km yarı çaplı bir alanda- özellikle çevre yolu üzerinde- oluşturulmuşlardır. Büyük ölçekli özel girişim sanayi kuruluşlarının genel eğilimi ise 1960’a kadarki dönemde Güvercinlik civarında, daha sonra ise İstanbul yolu üzerinde yer seçmek şeklinde görülmüştür.  </p>
<p>5.2.3. KURUMSAL KULLANIMLAR<br />
Kamu:<br />
1970 yılına kadarki dönemde Ulus genel olarak kamu kullanımlarında önemini korumuştur. Ticari merkez niteliğini koruyan bölge, bununla beraber idari merkez olma niteliğini Kızılay’a kaptırmaya başlamıştır. </p>
<p>Banka genel müdürlükleri, merkez postanesi ve vilayet Ulus Meydanı’nda bulunmakta ve bu durum bu bölgenin şehrin mali karar, kamu ve idari merkez niteliğini elinde bulundurmasını sağlamakla beraber Ankara Sanayi Odası, Türkiye Ticaret ve Sanayi Odası ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin burayı terk etmesi değişimin önemli bir göstergesidir. Ankara Ticaret Odası Ulus’daki yerini korumuştur. Adliye’nin Ulus’ta varlığını sürdürmesi kentin hukuki faaliyetlerinin burada yoğun olarak devam etmesini sağlamıştır. Nitekim kentteki avukatlık bürolarının %80’e yakını Ulus’ta bulunmaktadır.</p>
<p>Öte yandan Kızılay’daki Bakanlıklar Sitesi pek çok bakanlığı bünyesinde barındırmakta ve Kızılay’ı hem kentin yeni idari merkezi haline getirmekte, hem de ticari faaliyetler açısından bu bölgenin Ulus’a ciddi bir rakip olmasını sağlamaktadır.<br />
Kent merkezinin yapısını değiştiren bir başka kullanım alanı şekli ünüversiteler, sağlık binaları ve demiryolu depo alanlarıdır. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Ankara ve Hacettepe Tıp Fakülteleri, Sağlık Bakanlığı gibi kuruluşlar ile demiryolu depo alanı Ulus ile Kızılay arasında yer seçmiş ve bu iki merkezi geniş araziler kapladıkları için ikiye ayırmışlardır.<br />
Bu dönemde bazı başka devlet daireleri, sanayi depolama alanları ile eğitim alanları Konya-Samsun Yolu üzerinde; DSİ, MTA, Kara Yolları Genel Müdürlüğü, Odtü ve bazı askeri kuruluşlar ise Eskişehir Yolu üzerinde yer tutmuşlardır.    </p>
<p>Uluslararası Kullanışlar:<br />
Ankara, bir başkent olarak, uluslararası ilişkilerin, sağladığı, yabancı ülke ve kuruluşlarının da temsil edildiği bir özellik taşımasına karşın, Kentte Diplomatik Temsilciliklerin yer seçimi ve planlaması, Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana etkin bir biçimde gerçekleştirilememiştir. Yabancı temsilciliklerin yaklaşık %20’si Yenişehir-Çankaya aksı üzerinde Atatürk Bulvarı ile Cinnah Caddesi boyunca ve yakın çevresinde karşılıklı anlaşmalara bağlı olarak tahsis edilmiş alanlarda yerleşmiştir. Bu oluşum, 1950’lere kadar devam etmiş, daha sonraki dönemlerde ülkenin gelişen dış ilişkilerine koşut olarak artan Ankara’daki yabancı misyonlara yer gösterilememiş, dolayısıyla yabancı temsilcilikler çok sayıda kiralık yapıya yayılmışlardır.</p>
<p>5.2.4. KAMU HİZMET ALANLARI</p>
<p>II. Dünya Savaşı sonrası göç dalgasından etkilenen Ankara özellikle 1960 sonrasında yık-yap sürecine girmiş, kat yüksekliklerini arttırmaya yönelik yasal düzenlemeler, kentteki yapı yoğunluğunu arttırmıştır.bu süreçler sonrasında, daha sonrasında, daha öncesinde yeterli olan kentsel altyapı, sosyal servisler ve yeşil alanlar yetersiz hale gelmişlerdir. Artan gecekondulaşmabu yetersizliği daha da artırmıştır.</p>
<p>Ankara Nazım Plan Bürosu’nun 1970 yılında yaptığı çalışma kentin kentsel servilser açısından yetersizliğini ortaya koymaktadır. Tablo 29 semt ölçeğinde kent servis alanlarındaki eksiklikleri, tablo 30 kent ölçeğinden tüm kente hizmet eden servis alanları açığını vermektedir. </p>
<p>Semt Ölçeğinde Hizmetler	Varolan Standart M²/Kişi	Olması Gereken M²/Kişi	Varolan Alan /Ha)	Olması Gereken 	Varolan Alanın Olması Gereken Yüzdesi<br />
Ana ve İlkokullar 	0,66	3,2	80,52	387,52	21%<br />
Ortaokullar	0,32	1,8	38,3	217,98	18%<br />
Liseler	0,18	2	21,8	242,2	9%<br />
Yeşil Alanlar	0,42	8	51,27	968,79	5%<br />
Kültür ve Eğlence Servisleri	0,07	0,5	8,29	60,55	14%<br />
İdari Srevisler	0,03	0,1	3,42	12,11	28%<br />
Sağlık Servisleri 	0,02	0,3	2,84	36,33	8%<br />
Dini ve Diğer toplumsal Servisler	0,06	0,4	7,4	48,44	15%<br />
Toplam	1,76	16,3	213,84	1973,92	100%<br />
Tablo 29: Semt Ölçeğinde Kentsel Servis Eksiklikleri (AMNPB, Ankara Kentsel Servisler ve Çevre Standartları)</p>
<p>Kentsel Servisler	Varolan Standart M²/Kişi	Olması Gereken M²/Kişi	Varolan Alan /Ha)	Olması Gereken 	Varolan Alanın Olması Gereken Yüzdesi<br />
Eğitim Tesisleri (ODTÜ, Hacettepe Kampüsleri Ve Askeri Eğitim Hariç)	2,3	4	277,9	484,39	57%<br />
Yeşil Alanlar<br />
A) AOÇ&#8217;nin Kent Lekesi Içinde Kalan Kısmı Dahil	7,85	20	950,6	2421,97	39%<br />
B) AOÇ&#8217;nin Kent Lekesi Içinde Kalan Kısmı Hariç	2,778	20	353,54	2421,97	14%<br />
İdari Servisler	2,52	1,28	305,54	155<br />
Sağlık Servisleri 	1,71	1,4	207,09	169,54<br />
Kültürel, Sosyal ve Diğer Servisler	0,12	2,1	14,35	254,31	6%<br />
Tablo 30: Tüm Kent Ölçeğinde Kentsel Servis Eksikliği (AMNPB, Ankara Kentsel Servisler ve Çevre Standartları)</p>
<p>Tekeli bu verilerden yola çıkarak kentsel servislere katılması gereken alanın 4500 olduğunu hesaplamıştır. Bunun 200 hektarı semt düzeyindeki servis alanlarında 2500 hektarı kent düzeyindeki servis alanlarındadır. ( Tekeli:1986) Tekeli, araştırmadqa kullanılan standartların Avrupa standartlarının altında olduğunu belirtip buna rağmen kentin bu standartlara erişmediğinin altını çizmektedir. Tekeli ayrıca çalışmasında Ankara’da kamunun elinde büyük miktarlarda toprak bulunmasıyla servis alanlarının yetersizliği arasındaki çelişkiye işaret etmiş, bu durum bilinçli bir arsa politikasının güdülmesine, bu toprakların servis ihtiyaçları düşünülmeden elde çıkarılmasına ya da kamu elindeki toprakların belli kuruluşların ipoteği altında kalarak kentsel kullanışlara açılmamasına bağlamıştır</p>
<p>Eğitim Servisleri:<br />
Ankara yüksek öğrenim kuruluşları açısından ihtisaslaşmış bir kenttir ve 1970 yılı itibariyle kent bütünündeki 24 üniversite ve yüksekokulda toplam 40000 öğrenci eğitim görmektedir. ANPB yaptığı çalışmada ODTÜ ve Hacettepe hariç 22 yüksek eğitim kururluşunun 138 hektar alan kullandığını, ODTÜ’nün 4500 ha (81 hektarı eğitim için), Hacettepe’nin Beytepe Kampüsü’nün 1085 ha. alan kullandığını saptamıştır. Ankara’da iki büyük kampüs dışındaki diğer yğksek eğitim kuruluşları kent lekesi içinde sıkışık ve yetersiz alanlar kullanmaltadır.</p>
<p>Sağlık servisleri:<br />
Ankara kenti sağlık açısından tüm Türkiye’ye hizmet eden bir konumda bulunmaktadır. Kentte toplam 9243 adet hasta yatağı bulunmakta ve sağlık servislerinin kapladığı alan 243 hektarı bulmaktadır (ANPB, 1977) </p>
<p>Bununla beraber kentteki sağlık hizmetlerinin ülke ve bölge seviyesinde hizmet vermesi semt ölçeğinde eksiklik yaratmaktadır. ANPB’nin çalışmasında semtlerin sağlık servisi ihtiyacının ancak %15’I sağlanabilmektedir.</p>
<p>Kültürel Faaliyetler:<br />
1970 yılında, Bakanlıklar’ın etkisiyle gelişmeye başlayan Kızılay yabancı kültür merkezleri, tiyatrolar, sinamalar ve çeşitli başka eğlence mekanlarını barındırmakta ve kentteki batı tarzı yaşamın görüldüğü kesim olma niteliğindedir. Bunula beraber bu mekanlar bu bölge içinde dağınık şekilde yerleşmişler ve yukarıdaki tabloda görülebileceği gibi kentsel alan kullanım standartlarının altındadırlar.</p>
<p>5.3. ALTYAPI VE ULAŞIM</p>
<p>5.3.1. ANKARA İÇME VE KULLANMA SUYU</p>
<p>Ankara’nın içinde yer aldığı coğrafi konum itibariyle zengin su kaynaklarına sahip bir yöre olmaması ve özellikle 1950’lerden sonra hızla başlayan kentleşmenin kentin altyapısını olumsuz olarak etkilemesinden dolayı; kentin içme ve kullanma suyu, pis su ve yağmur suyu taşıma sistemlerinin kentin büyüme hızını uygun bir şekilde geliştirememesine neden olmuştur. Çalışma alanımız olan bu bölge; su kaynakları bakımından:</p>
<p>a)	Sakarya Havzası’nın bir uzantısı niteliğindeki Ankara ve Kirmir Çayları,<br />
b)	Batı Karadeniz Havzası’na katılan Gerede Çayı Havzalarına ayırmaktadır.</p>
<p>Ankara kenti içinde yer aldığı coğrafi bölge, iklim itibariyle yarı kurak kuşakta yer alır. Yıllık ortalama yağış 360mm civarındadır. Kentsel alan 800m ile 1200m katları arasındadır.</p>
<p>Ankara ve çevresindeki çay havzalarının yıllık su potansiyelleri incelendiğinde sonucun hiç de iç açıcı olmadığı görülür. Bu havzalardan elde edilen yıllık su miktarı Ankara kenti ölçeğindeki bir kentin su gereksinmesi için yeterli değildir. Bu nedenden dolayı, gelecek zaman içinde daha uzak havzalardan su aktarımı vasıtasıyla bu sorun giderilmeye çalışılmıştır.</p>
<p>Daha önce belirtildiği üzere, Ankara kenti konumu açısından kolay geliştirilebilir su kaynaklarına sahip bir yerleşme olmadığından su temini hemen her dönemde üstesinden gelinmesi gereken bir sorun olmuştur. </p>
<p>1969’da 950000 olan şehir nüfusu 1980’de 1800.000’e ulaşmış, su abone sayısı da aynı dönemde 3,5 misli artmıştır. Su tüketimine bakıldığında kişi başına ortalama verilmesi gereken su miktarının yeterince karşılanmadığı da görülür. Bu yıllarda gerek su kaynaklarının yeterli olmaması gerekse de</p>
<p>a)	Su tesisleri oluşturan ince hidrolik hesapların yeterince yapılamamış olması,<br />
b)	Şehir şebekesinin eskimiş olması,<br />
c)	Ankara’nın topoğrafik yapısı nedeniyle terfili boru hatlarının yüksek basınçlarda çalıştırılması,<br />
d)	Su sistemlerinde kullanılan malzemelerin düşük kaliteli olması, %40’a varan su kaybı nedeniyle enerji kayıplarında çok büyük boyutlara ulaştığı görülmektedir.</p>
<p>1970’li yıllarda Ankara’nın su sorunu incelenmiş ve bu sorunları bir nebze de olsa azaltmak için birtakım çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmaların yoğunlaştığı en önemli alan su temininde önemli bir yer tutan barajlardır.</p>
<p>Barajlar:<br />
Ankara ilindeki barajları, elektrik enerjisi üretimi ve sulama suyu, içme suyu temini amacıyla kurulmuş  barajlar olmak üzere iki kısımda incelemek mümkündür:</p>
<p>a)	Elektrik enerjisi üretimi amacıyla kurulmuş olan barajlar:<br />
Bu amaçla kurulmuş iki adet baraj, Sarıyar ve Hirfanlı Barajlarıdır. Ancak bunlardan Hirfanlı Barajı, Kırşehir İli sınırları içinde olmasına rağmen baraj gölünün bir kısmı Ankara ili sınırları içerisinde bulunmaktadır.</p>
<p>Sarıyar Barajı:<br />
Sakarya Irmağının Ankara ilinin batısında, Sarıyar köyü önlerinde, önce batıdan kuzeye ve sonra yine batıya doğru bir kavisle yönü değiştirdiği mevkide, bu kavisin 1.5 km kadar gerisinde inşa edilmiştir. </p>
<p>Ankara’ya 165km uzaklıkta olan bu baraj, Anadolu’nun elektrik ihtiyacını karşılamak üzere kurulmuştur. 1954 yılında inşaatına başlanan bu barajda 1956 yılının nisan ayında ilk su tutulmuş, 2 Aralık 1956 yılında da hidroelektrik santralı hizmete girmiştir.<br />
	Barajın başlıca özellikleri şunlardır:<br />
	Göl sahası: 8300ha.<br />
	Ölü hacim: 1.900.000.000 metreküp<br />
	Faydalı hacim: 1.590.000.000 metreküp<br />
Tip: Beton<br />
Dolgu hacmi: Temelden 108m., ırmak yatağından 90m.<br />
Tepe uzunluğu: Temelden 250m., ırmak yatağından 480m.	    </p>
<p>Sarıyar Barajı bir beton ağırlık barajıdır. Baraj, elektrik enerjisi üretimi dışında feyezan hallerinde, suyun zarar vermeyecek şekilde akışını tanzim etmek ve böylece Sarıyar’dan Karadeniz’e kadar olan 360km.’lik ırmak vadisindeki şehir, kasaba, köy ve arazileri su baskınlarından korumak amacını da gütmektedir.</p>
<p>Baraj gölünün su toplama havzası 41.778 kilometrekarelik bir sahayı kaplamaktadır. Bu saha Türkiye yüzölçümünün yaklaşık 19 da biridir. </p>
<p>1966 yılının ilk sekiz ayında 432.000.000kwh. enerji üreten sarıyar hidroelektrik santralı halen takat ve yapı bakımından yurdumuzun en büyük hidroelektrik santralıdır.</p>
<p>Hirfanlı Barajı:<br />
Hirfanlı Barajı, Kızılırmak üzerinde inşa edilmiş olup, dere yatağından yüksekliği 92m.’dir. enerji üretimi için kurulan bu baraj 1960 yılının ocak ayında hizmete girmiştir.<br />
	Barajın başlıca özellikleri şunlardır:<br />
	Göl hacmi: 27.700ha.<br />
	Ölü hacim: 4.000.000.000 metreküp<br />
	Faydalı hacim: 2.000.000.000 metreküp<br />
	Tipi: Kaya dolgu<br />
	Dolgu hacmi: 2.600.600 metreküp<br />
	Yükseklik: 81m.<br />
	Tepe uzunluğu: 365m. </p>
<p>En geniş yeri 18400m. ve en dar yeri 2000m. olan Hirfanlı Barajı’nın sulayacağı saha 30.000ha. olup taşkından koruyacağı saha ise 25.000ha.’dır. bu baraj yılda 400 milyon kwh. enerji üretebilecek kapasitededir.    </p>
<p>b) 	Sulama ve içme suyu temini amacıyla kurulmuş barajlar:<br />
Mevcut durumda Ankara’ya su temin eden ana kaynaklar şunlardır:<br />
1) 	Çubuk I Barajı<br />
2) 	Çubuk II Barajı<br />
3) 	Kayaş-Bayındır Barajı<br />
4) 	Kurtboğazı Barajı</p>
<p>Bu barajlar akarsular üzerindeki baraj ve regülatörlerle toplanan ve depolanan suları sisteme vermektedir. Bütün bu sistemlerden temin edilen yıllık ortalama su miktarı aşağıda belirtildiği gibidir.<br />
Çubuk Barajı	 35.106m3<br />
Kayaş-Bayındır Barajı    6.106m3<br />
Kurtboğazı Barajı   57.106m3<br />
İl sınırları içinde kalan bu barajları inceleyelim:  		  </p>
<p>a) 	Çubuk I Barajı:<br />
Çubuk Çayı üzerinde, şehre 12km. uzaklıkta, İç Anadolu’nun stepleri içinde kurulmuş olan bu barajın inşasına 1930 yılında başlanmış ve 1936 yılında işletmeye açılmıştır. Ankara’nın sulama, feyezan kontrolü, mesire yeri, şehrin su ihtiyacının temini, ağaçlandırma gibi amaçlarla kurulmuştur.</p>
<p>Barajın gölü 903m. kodunda, ortalama olarak 300m. genişliğinde ve 5km. uzunluğundadır.</p>
<p>1952 ve 1960 yıllarında Çubuk I Barajındaki su arıtma tesisinin kapasitesi arttırılarak kente sağlanan su miktarı iki misline çıkarılır. Çubuk I aktarım hattına paralel olarak 600mm. çapında ikinci bir aktarım hattı inşa edilir.</p>
<p>b) 	Çubuk II Barajı:<br />
Ankara’nın 54km. kuzeyinde, Çubuk Çayı üzerinde Çubuk İlçesinin 5km. kuzeyinde vadinin nispeten daraldığı bir yerde, 1964 yılında kentin artan su ihtiyacını karşılamak amacıyla kurulmuştur.</p>
<p>Çubuk I ve II Barajlarında regüle edile4n su mansaptaki Çubuk I Barajı dipsavağından alınarak Dışkapı civarında Ziraat Fakültesi yanındaki filtre tesislerine isale edilmekte ve buradan şehir şebekesine verilmektedir.</p>
<p>c) Kayaş-Bayındır Barajı:<br />
Ankara’nın 12km. güneydoğusunda, Kayaş’ın 2km. doğusunda ve Bayındır Çayı üzerindedir. Baraj, Hatip Çayı Bayındır kolunun taşkınlıklarını kontrol ve bu vadilerin taban topraklarının depolanan su ile Ankara şehri içme suyunu besleme ve kanalizasyon artıklarının atılması için yatağa su bırakmak amacı ile kurulmuştur. Bu baraj 1965 yılında hizmete açılmıştır. Bu barajdan alınan sular çelik bir boru ile Kayaş civarındaki filtre tesislerine verilmektedir.</p>
<p>d) 	Kurtboğazı Barajı:<br />
Bu sistem Ova Çayı’nın bir kolu olan Kurtboğazı deresi üzerinde Ankara’nın 56km. kuzeyinde tesis edilmiş olan Kurtboğazı Barajı ile Ova Çayı üzerinde Ankara’nın 30km. kadar kuzeyinde inşa edilmiş Köprübaşı regülatöründen Ova Çayının sularını Kurtboğazı’na aktaran Kışlacık derivasyonundan ibarettir. 1967 yılında inşasına başlanan bu baraja, 1974 yılında Kurtboğazı-İvedik 2200mm. çapındaki aktarım hattı eklenmiştir. Kurtboğazı Deresi’nin tabii suları ile Ova Çayından derive edilen suları toplayan ve regüle eden Kurtboğazı Barajı’ndan alınan sular beton bir boru sistemi ile İvedik Arıtma tesislerine isale edilmekte ve buradan dağıtım şebekesine verilmektedir. Barajdan yaz aylarında sulama maksadıyla bir miktar su alınmaktadır.</p>
<p>Kente su teminini sağlayan diğer bir kaynak da yeraltı suları ve membalardır. Özellikle 1950’lerden sonra nüfus artışının hızlanmasıyla birlikte Çubuk I Barajı’ndan sağlanan su kentin ihtiyacını karşılamaya yetmemiş ve belediye 1950-69 yılları arasında 119 adet kuyu açmış ve yeraltı sularından yararlanma yoluna gitmiştir.</p>
<p>Kentsel nüfus artış hızının yüksek olduğu bu dönemde, açılan kuyularla artan su gereksiniminin önemli bir bölümü karşılanmıştır. Örneğin; 1969 yılında kuyulardan sağlanan su, kentin toplam su tüketiminin %44’ünü, 1980’lerde ise yaklaşık %30’unu karşılamaktadır. Ancak, bu kuyuların da açılmasıyla kent yakın çevresindeki Ankara Çayı akiferinden emniyetli olarak çekilebilecek su miktarının sınırına erişilmiştir. Bu nedenle eldeki kaynaklar daha etkin kullanılarak üretilen su miktarında artış sağlanmaya çalışılır. Genellikle kuyulardan alınan suların kalitesi kimyasal yönden kullanma ve içme maksadına uygun değildir.</p>
<p>Kusunlar Kaptajı ve Elmadağ membalarından da kente su sağlanmaktadır. Kusunlar’dan alınan sular Cebeci’ye, Elmadağ’dan getirilen sular Çankaya’ya verilmektedir. Kusunlar’da vadiyi kesen 12m. derinlikte beton bir yeraltı bendi yapılarak sular toplanmakta ve 600’lükm boruya verilmektedir. Elmadağ’da pınarlardaki sular kaptajlarla toplanmaktadır. Kusunlar’ın normal verimi ortalama olarak 85lt/sn, Elmadağ membalarının verimi ise 87lt/sn.dir.</p>
<p>Mevcut İsale Sistemleri<br />
Çubuk İsalesi:<br />
Çubuk I ve II Barajlarında regüle edilen sular Çubuk I Barajı’ndan 600’lük ve 700’lük iki çelik boruyla alınmakta ve Dışkapı’da Süzgeç diye bilinen filtre tesislerine getirilmektedir. İlk olarak 1935 yılında inşa edilen 600’lük borunun uzunluğu 10500m., kapasitesi 350-400lt/sn.’dir.1960’da servise girmiş olan 700’lük borunun uzunluğu 10500m., kapasitesi ise 600-650lt/sn.dir. Her iki boru ile barajdan şehre 1000lt/sn su verilebilmektedir.</p>
<p>Kayaş-Bayındır İsalesi:<br />
Kayaş-Bayındır Barajı dipsavağından suyu alan ve filtre tesislerine götüren isale hattı 700’lük çelik bir borudur. 1965 yılında döşenmiş olan bu hattın uzunluğu 3700m kapasitesi 400lt/sn. civarındadır.                     </p>
<p>Kurtboğazı İsalesi:<br />
Kurtboğazı Çayı’nın kendi suları ve Ova Çayı’ndan Kışlacık derivasyonu ile Kurtboğazı’na aktarılan ve bu barajda regüle edilen suların Ankara’daki İvedik Arıtma Tesisleri’ne isalesi, beton borularla yapılmaktadır. İsalenin toplam boyu 47200m.dir. Bu hatla Ankara kentine isale edilen su miktarı yılda 60-65 milyon m3 dür. </p>
<p>Yeraltı Suları ve Membaların İsalesi:<br />
Yeraltı kuyularından alınan sular uygun en yakın yerde genellikle pompajla olmak üzere depolara ve sisteme verilmektedir. Kusunlar memba suları 11300m uzunluğunda 600mm çaplı bir boru ile Cebeci’ye verilmektedir. Elmadağ membaları ise 200-250 mm çapında isale hatları ile Çankaya civarını beslemektedir.</p>
<p>Mevcut Su Dağıtım Şebekesi:<br />
halihazırda Ankara şehri Su Dağıtım Şebekesi Dapta Firmasınca hazırlanan ‘Kati Proje Raporu- 1973’ ve Suiş Firmasınca hazırlanan ‘Kati Proje Revizyon Raporu’na göre inşa edilmektedir. Bu projenin hazırlandığı tarihte mevcut olan ve halen de kısmen kullanılan eski şebeke sistemi, depo ve pompa istasyonları zaman içinde devreden çıkmaktadır. Kati proje uygulamasından önce inşa edilen ve halen kullanılmakta olan borularla, kati projeye göre inşa edilmiş 150mm ve daha büyük çaplı isale, ana besleme ve ana dağıtım borularının toplamı yaklaşık 612km.dir. Su Dağıtım Şebekesi içindeki dağıtım depoları ve pompa istasyonlarının inşaatı bu projelere göre yapılmıştır. Dağıtım depolarının hacimleri 1000-60000m3 arasında değişmektedir. Dağıtım depolarının 45’i inşa edilmiştir. Değişik zonlara suyu iletmesi için pompa istasyonları inşa edilmiştir.</p>
<p>Mevcut Arıtma Tesisleri     </p>
<p>İvedik Arıtma Tesisi:<br />
Ankara kentine standartlara uygun su temin etmek amacıyla İvedik mevkiinde dört üniteden oluşan bir arıtma tesisi planlanmıştır. Bu plana göre, bu tesis beş isale hattı ile beslenmektedir. Tesise giriş kotu 920m.dir. Dört üniteden oluşan İvedik arıtma Tesisi’nin ilk ünitesine 1977 yılında başlanmıştır.</p>
<p>Çubuk Filtre Tesisi:<br />
Çubuk Barajı’ndan gelen suları arıtmak için kullanılan bu tesis Süzgeç adı altında Dışkapı ziraat Fakültesi yanında kurulmuştur. </p>
<p>Kayaş-Bayındır Filtre Tesisi:<br />
Bu tesis 1966 yılında devreye girmiş olup kapalı ve tazyikle çalışan bir filtre tesisi durumundadır. Kayaş’ta mevcut derin kuyu ve pompaj istasyonlarının bulunduğu sahada kurulmuştur. Bu filtreler dört üniteden meydana gelmektedir. Filtre tesisinin toplam kapasitesi 25.000m3/gündür. Kayaş’ta filtre tanklarının üst kotu 936m.dir.</p>
<p>Mevcut Sistemdeki Eksiklikler<br />
Ankara kentinin büyümesine paralel olarak artan su gereksiniminin karşılanabilmesi için devreye sokulan yakın çevredeki kaynaklarla kentin içinde bulunduğu havzanın sun potansiyeli tümüyle tüketilmiş durumdadır. Fakat bu kaynaklardan sağlanan su kentin gereksinmesini karşılamaktan çok uzaktır. Çubuk I Barajı dışında devreye giren bütün su kaynaklarının, ancak kentsel su gereksinmesi ile su arzı arasındaki fark belli bir düzeyi aştığında devreye girdiği görülmektedir. </p>
<p>Önemli bir sorun da kat  yüksekliklerinin büyük ölçüde artması ve kent bölgelerinde nüfus yoğunluklarının yükselmesi yetersizlikleri en üst seviyeye çıkarmıştır. Mevcut su şebekesi ancak 150kişi/ha. lık bir yoğunluğa yetecek seviyede hesaplanmışken yaklaşık iki misli büyüklükte bir kenti beslemek zorunda kalınca su dağıtımı da yetersiz kalmıştır. </p>
<p>Nüfusun ve hayat standardının artmasına paralel olarak kişi başına günlük su tüketimi artacağı yerde eksilmiştir. Diğer taraftan, hızlı gecekondulaşma süreci sonunda kentte ikinci bir dağıtım sistemi oluşmuştur: Çeşmeler. Kentin imarlı kesimlerine su sağlıksız koşullarda çalışan basınçlı bir şebeke ile dağıtılırken, gecekondu alanlarında hizmet, çeşmeler aracılığıyla yürütülüyordu. Bu durum kentte imarlı ve imarsız kesimler arasında kişi başına tüketilen su miktarlarının önemli ölçüde farklılaşmasına neden olmuştur. 1968’de Ankara’da minimum su tüketen gecekondu alanlarıyla, tüketim düzeyi en yüksek imarlı kesim arasında kişi başına tüketilen su bakımından 10 kata varan farklar bulunduğu gözlenmiştir. 1975’lere gelindiğinde Ankara’da gecekondu alanlarında bulunana 1700 civarında çeşmede yaklaşık yılda 5 milyon m3 su tüketiliyordu. Daha sonra yerel yönetim tarafından uygulanan altyapı götürme politikaları sonucu bu miktar düşürülmüştür.</p>
<p>Bu eksiklikler, o dönemde sadece Ankara’nın değil diğer bütün büyük kentlerin ortak sorunlarındandı. Sorunların ağırlaşması sonucu o zamana kadar uygulanan bütün müdahale biçimleri bir kenara bırakılmış ve yeni yaklaşım biçimleri benimsenmiştir. İlk olarak, 1053 sayı ve 1968 tarihli yasa ile Ankara-İstanbul ve 100.000’den çok nüfuslu kentlerin su şebekelerinin proje ve uygulamaları Devlet Su İşlerine görev olarak verilmiştir. Dağıtım şebekesinin yapım ve işletimi ise belediyelerin sorumluluğuna bırakıldı. Yasanın verdiği yetki ile DSİ, Ankara’nın içme ve kullanma suyu projesi ve fizibilite etüdlerini Camp-Harris-Mesera adlı yabancı bir firmaya hazırlattırmıştır. Hazırlanan bu master planda, sorunun teknik ve mühendislik boyutunun yanı sıra sosyal, ekonomik, demografik, mekansal, idari ve parasal yönleri de  ele alınmıştır. Fakat , CHM tarafından hazırlanan ‘Ankara Project, Report On Feasibility and Master Plan For Water Supply’ adlı raporda önerilen tesislerin bir kısmının zamanında devreye girmemesi, nüfusun ve hayat standardının artmasına paralel olarak kişi başına günlük su tüketiminin artacağı yerde azalmasına neden olmuştur. Ayrıca 1969 yılında hazırlanan Büyük Ankara İçme, Kullanma ve Endüstri Suyu Projesi gereğince 1972 yılında yapılan ve 1990 yılına kadar olan bütün içme suyu yatırımlarını kapsayan kati projeye göre gerçekleştirilen yatırımlar, 12 adet pompa istasyonu, toplam 275.000m3 hacminde 33 adet su deposu ve 665 km.lik boru hattıdır. Bu projeye göre Ankara İvedik Tasfiye tesisleri ile A.O.Ç .lığını birleştiren hattın doğusunda kalan 18ha.lık Ankara Belediyesi sınırları içerisinde yapılması gereken tesislerin sokak içi dağıtım şebekesi hariç tamamı bitirilmiştir.</p>
<p>İncelediğimiz bu dönemde su talebinin tam olarak karşılanamaması şebekeye fasılalı su verilmesine sebep olmakta, bu durum ise özel depo ihtiyacının artmasına, suların kirlenmesine, zaiyatına ve şebekede arızalara yol açmaktadır.</p>
<p>Ankara’ya verilen suların bir bölümü yeraltı sularından karşılanmaktadır. Yeraltı sularının sertlikleri oldukça yüksektir. Ayrıca yeraltı suları herhangi bir arıtma işlemi görmeksizin klorlanıp doğrudan şebekeye verildiklerinden, fazla sabun tüketimine, borularda alan daralmasına, kaynatıldığında kaplarda kireç birikimine neden olmaktadır.</p>
<p>İvedik Arıtma Tesisleri ile arıtılan Kurtboğazı sistemi suları haricindeki Çubuk ve Kayaş-Bayındır barajlarından temin edilen suların arıtma işlemleri hızlı filtre tesisleri ile yapılmakta ise de yetersizdir. Diğer bir sorun ise eski şebekenin büyük bir bölümünün 150mm.den daha küçük çaplı borulardan oluşmasıdır. Borular zamanla korozyona maruz kalmış ve taşıma kapasiteleri azalmıştır. Oldukça eski olan bu küçük çaplı borular enerji kaybına neden olmakta, kontrolü zorlaştırmakta, kaçak ve sızıntılarla zaiyatın artmasına neden olmaktadır. </p>
<p>Ayrıca kati proje haricindeki bölgelerde, bilhassa yüksek kotlu olan alanlarda hızla artan nüfus ve yerleşim bölgeleri nedeniyle, kısa vadede mevcut tesislerden acilen su iletilmesi zorunluluğu doğmuş ve tesisler kapasitelerinin üzerinde çalıştırılarak aynı hatlara fazla basınçla su verilmiştir. Bu şekilde genellikle istenilen su iletilmekle beraber bu durum pompa ve şebekede arızalara ve enerji kaybına neden olmaktadır.</p>
<p>Sonuç olarak, özellikle 1950’lerden sonra Ankara su gereksinmesinin karşılanamayışı dağıtım sistemindeki yetersizliklerden çok, kente yeterli miktarda su temin edilemeyişinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca sorun, yürütülmekte olan bir yatırımın gecikmesinden değil, gerekli yatırıma, bitirilmesi gereken tarihten sonra başlanmasından kaynaklanmaktadır. Yine CHM Master Planında önerilen yatırımlar konusunda da büyük gecikmeler söz konusudur. Kısaca Ankara’da sorunun temelinde, su temininin, gereksinimi on yıl kadar geriden izlemesi yatmaktadır. </p>
<p>5.3.2. ELEKTRİK   </p>
<p>Ankara’nın elektrik talebi TEK ve EGO’nun santrallerinden karşılanmaktadır. TEK, kenti toplam gücü 240 MW’lık üç indirici merkezden ( Balgat, Akköprü, Mamak ) beslemektedir. EGO santralinin toplam kurulu gücü 25 MW’dır.1976’daki elektrik tüketimi 954,422 milyon MW olup bunun %97’si TEK tarafından karşılanmıştır. Ankara’daki elektrik tüketim talebi yılda ortalama %10 artmaktadır. Kurulu elektrik gücünün 1978’de yetersiz kalacağı, dolayısıyla TEK indirici merkezlerinin kapasitesinin arttırılmasının veya yeni merkezlerin devreye girmesi gerekmektedir. TEK ve EGO Ankara’nın gelecekteki elektrik ihtiyacını karşılamak üzere projelendirme çalışmalarını sürdürmektedir. </p>
<p>Belediye sınırları içinde, yeni kurulan gecekondu bölgeleri hariç elektrik götürülememiş bölge yoktur. Kentin yeni açılan konut ve diğer kullanış bölgelerinde altyapı servis alanlarının yapılanmadan önce temini TEK ve EGO gibi enerji veren kuruluşlar için büyük önem taşımaktadır.</p>
<p>5.3.3. HAVAGAZI<br />
Ankara’nın havagazı ihtiyacı EGO’nun iki fabrikasından ( Maltepe ve Güvercinlik ) karşılanmaktadır. Tüketim talebine karşılık üretilen miktar 180-200 bin m3 civarındadır. Toplam şebeke uzunluğu 515.7 km ve abone sayısı 92.000’dir.</p>
<p>5.3.4. ANKARA&#8217;NIN KANALİZASYON SİSTEMİ</p>
<p>1970 Ankara&#8217;sı kanalizasyon sisteminin gelişimi açısından incelendiğinde, alt yapı gelişiminin , artan nüfus ve bunun doğurduğu talebin sonucu olan makroform gelişim hızını yakalamakta başarısız olduğu görülmektedir . 1970&#8242;te hızlı bir gelişim sürecine giren Ankara , aynı hızı altyapı hizmetlerinde yakalayamadığından , bu anlamda ortaya çıkan birçok problemle yüzleşmek zorunda kalmıştır . </p>
<p>1970&#8242;li yıllarda Ankara&#8217;nın %50&#8242;sinden fazlasında kanalizasyon sistemi bulunmamaktaydı . Kanalizasyon sisteminden bağımsız olan sahalar bu sorunu , tank sistemi yada fosseptik çukurlarla çözmekteydiler .</p>
<p>Bu dönemdeki kanalizasyon sistemi çok sınırlı bir alana yayılmış olmasının yanı sıra ( Yenişehir , Kızılay , Ulus , Akköprü vs) bulunduğu alanlarda da kusursuz bir hizmet verememekteydi . Kullanılan boru tiplerinin yanlış olması , eskimesi ve yenileme sorunun baş göstermesiyle zamanla sistemde sızıntılar oluşmaya başlamış ve pis suyun içme suyu ile karışması sonucunda önemli sağlık sorunları ortaya çıkmıştır .</p>
<p>Bu dönemde ortaya çıkan sorunların ve mevcut durumun anlaşılması için ilk önce kanalizasyon sisteminin incelenmesi gerekmektedir .</p>
<p>Kanalizasyon Sisteminin Genel Yapısı:<br />
Ankara&#8217;nın kanalizasyon sistemi  bu dönemde iki ayrı tipten oluşmaktaydı. Bunlardan birincisi olan karışık sistemde; pis su ve yağmur suyu birlikte toplanmakta ; ,ikincisi olan ayrık sistemde ise sadece pis su toplamakta , yağmur suyu başka bir sistemle taşınmak üzere ayrı tutulmaktaydı .<br />
Bu dönemde sistemce toplanan pis sular Ankara , Çubuk , İncesu , Dikmen derelerine boşaltılmaktaydı.</p>
<p>Ankara Kanalizasyon Sisteminin İncelenmesi<br />
Ankara kanalizasyon sisteminin incelenmesi esnasında bölgeleme yöntemini kullanmak sistemi anlamak açısından daha yararlı olacaktır . Bu bağlamda ; Ankara sekiz ayrı bölgede incelenebilir :</p>
<p>I. Bölge: I. Bölgeyi kentin doğusunda kalan Kayaş ve Uregil oluşturmaktadır . Bölgenin toplam alanı 2966 ha. ve nüfusu 27500&#8242;dür . Bu dönemde birinci bölgeye hizmet eden kanalizasyon sistemi bulunmamaktaydı .Bu yüzden bölge hem bu anlamda sorunlar yaşarken , hem de çayların taşması sonucu ortaya çıkan kötü durumla başa çıkmak zorunda kalmıştır .</p>
<p>II. Bölge: II. Bölgeyi ; Mamak ,Tuzluçayır ,Saimekadın ,Gülveren , Şafaktepe ve sitelerin doğu kısmı oluşturmaktadır . Bölgenin alanı 2481 ha. ve nüfusu 134500 olarak belirlenmiştir . Bu bölgede yer alan  sitelerde ayrı bir kanalizasyon sistemi bulunurken ; diğer alanların kanalizasyon sorunu fosseptik çukurlarla halledilmekteydi .</p>
<p>III.Bölge: III. Bölgeyi ; İncesu ,Topraklık , Akdere ve Seyran oluşturmaktadır . Bölgenin alanı 1775 ha. ve nüfusu 86000 olarak belirlenmiştir . Bu bölge şehir merkezine yakın bir alanda olduğu için mevcut sistemden bir ölçüde yararlanabilmiştir . Bölgede toplanan pis su İncesu deresine dökülmektedir . </p>
<p>IV. Bölge: IV. Bölgeyi ;Aydınlık Evler , Hasköy , Keçiören , Kalaba , Etlik , Subay Evleri , Merkez Bankası Evleri ve Mebus evleri oluşturmaktadır . Bölgenin alanı 4618 ha. ve nüfusu 160000&#8242;dır. Bu bölgedeki sistemin çoğunluğunu karışık sistem oluşturmaktadır.</p>
<p>V: Bölge: V: Bölge ; Yenişehir , Maltepe , Samanpazarı , Akköprü , Hisar , Ulus , Altındağ&#8217;dan oluşmaktadır . Bu alan merkez bölge olarak da isimlendirilebilir .  Bölgenin alanı 1666 ha. ve nüfusu 295000 kişi olarak belirlenmiştir . Bu alan tüm Ankara macroformu üzerinde en gelişmiş kanalizasyon sistemine sahip bölgedir .  Bölgedeki sistem 225 ha.lık bir alana yayılmakta ve toplanan  pis su  Ankara , İncesu ve Çubuk derelerine boşalmaktadır . </p>
<p>VI. Bölge: IV. Bölgeyi ; Dikmen , Ayrancı , Çankaya , Kavaklıdere , Balgat , Bahçelievler , Eskişehir yolu üzerindeki askeri binalar , Konya yolu üzerindeki okullar , Atatürk orman çiftliği ve Gazi mahallesi oluşturmaktadır . Bölgenin alanı 7287 ha. ve nüfusu 123000 olarak belirlenmiştir . Bölgedeki kanalizasyon sisteminin çoğunluğunu karışık sistem oluşturmaktadır . Kavaklıdere ve Çankaya&#8217;da toplanan pis su İncesu deresine ; Askeri binalar , Bahçeli evler ve Konya yolu üzerindeki okullar da toplanan pis su ise Dikmen deresine dökülmektedir .</p>
<p>VII. Bölge: VII: bölgeyi ; Yenimahalle , Karşıyaka  ve Macun&#8217;dan oluşmaktadır . Bölgenin alanı 2085 ha. ve nüfusu 58500 olarak belirlenmiştir . Bu bölgedeki kanalizasyon sisteminde hem karışık hem de ayrık sistem   bulunmaktadır . Sistemde toplanan atık su Ankara deresine boşaltılmaktadır . </p>
<p>VIII. Bölge : Ankara&#8217;nın batı bölümü VIII. Bölgeyi oluşturmaktadır . Bölgenin alanı 10358 ha. ve nüfusu 32500 olarak belirlenmiştir . Askeri kurumların yer aldığı alanda kanalizasyon sistemi bulunmamaktadır . </p>
<p>Bu tabloya göre  kent alanı üzerinde hizmet edilen toplam alan 2733 ha. ve  hizmet edilen toplam nüfus 468550 kişi olmaktadır . Buna göre tüm Ankara kenti üzerinde nüfusun % 51&#8242;ine hizmet verilirken ; alan olarak düşünüldüğünde bu oran % 8&#8242;e düşmektedir .<br />
Sonuç:<br />
 1970 dönemi Ankara&#8217;sı altyapı açısından makroform gelişme hızını yakalayamadığından birçok problemle karşılaşmış ve bu anlamda iyi hizmet verememiştir .  Gerek kanalizasyon sisteminin dar bir alana yayılmış olması gerekse kullanılan materyalin yanlış seçimi , hizmetlerin uygulanmasını daha bir zora sokmuş ve çözülmesi gereken  problemin daha da büyümesine neden olmuştur . </p>
<p>Ayrıca pek çok alanda yağmur drenaj sisteminin de bulunmaması , yağmurlu havalarda pis suların döküldüğü derelerin taşmasına ve sellerin olmasına sebep  olmuş ve bu durum sonucu pis su ile içme suyunun karışması ile Ankara önemli sağlık problemleri ile yüzleşmek zorunda kalmıştır . </p>
<p>Görülmektedir ki 1970 dönemi Ankara pek çok altyapı hizmetinde sağlayamadığı başarıya kanalizasyon sisteminde de ulaşamamıştır .</p>
<p>5.3.5. ULAŞIM</p>
<p>Ankara’nın ulaşım yapısının 1970 li yıllardaki durumu inceleğinde belirli sorunları  ve bu sorunları çözmeye yönelik çalışmalar saptanmıştır. Kimi sorunlar çözülse de bazıları geçmişten günümüze kadar sürmüştür hatta bazıları artık neredeyse çözülemez hale gelmiştir. Bu raporda  Ankara’nın ülke ve bölge ulaşımındaki konumu ve kentiçi ulaşımın yapısı ele alınmaya çalınmıştır.  </p>
<p>5.3.5.1.BÖLGESEL ULAŞIM</p>
<p>Ankara’nın Ülke Ve Bölgesel Ulaşımdaki Konumu<br />
Ankara’nın ülke içindeki konumu ve başkentlik fonksiyonu dolayısıyla ulaşım bağlantıları ,özellikle Cumhuriyet Dönemin’den günümüze büyük gelişme göstermiştir. Marmara ve Ege Bölgeleri’ni; Orta, Doğu, Güney ve Karadeniz Bölgeleri’ne bağlayan karayollarının bir çoğu Ankara üzerinden geçerler. Ülkenin Avrupa bağlantısını sağlayan E-5 Karayolu; Edirne, İstanbul, İzmit, Adapazarı ve Bolu üzerinden Ankara’ya ulaşır. Ayrıca aynı karayolu Adana ve Antakya’ya kadar  Anadolu’yu katederek (1349 km) Ortadoğu ülkelerine devam eder. </p>
<p>Ankara’nın başkent olmasındaki en büyük etkenlerden biri kentin Anadolu ile bağlantısını sağlayan demiryoludur. Ülkenin doğu ve batısı arasında önemli bir düğüm noktası durumunda, yüklü bir transit trafiği hizmet etmektedir.Bu özelliği bakımından   önemli bir konuma sahip olan Ankara; 1970 yılına gelindiğinde  ülkenin diğer kentleriyle bağlantısında demiryolu kullanımı %5.6’dır. Aynı oran Ankara’ya yıllık gelen ve giden yük için %30’dur</p>
<p>Ankara’nın havayolu ulaşımı inceleğinde; Havayolu iç hat seferleri için önemli bir düğüm noktası olan Esenboğa’dan ülkedeki 12 hattın 8’i geçmektedir. Ülkedeki havayolu ile taşınan yolcunun %58.9 ‘u, yükün %52.9’u Ankara bağlantılıdır.1973-1974 yıllarında Ankara’ya gelen ve giden yolcular tüm havayolu yolcularının %37.6’sıdır. Bu oranın%35’i de İstanbul bağlantılıdır. Ankara ile önemli havayolu yolcu ilişkisi olan ikinci kent Adana , üçüncüsü ise İzmir’dir.</p>
<p>Karayolu Ulaşımı<br />
Türkiye’nin  önemli bir karayolu aksı olan (E-23) İzmir’den başlayarak Uşak, Afyon üzerinden Ankara’ya gelir ve Yozgat, Sivas, Erzincan, Erzurum, Ağrı’ya ve İran’a uzanır. Bu aks ülkenin batı ve doğu bölgelerini birbirine bağlar. Ayrıca Anadolu’yu kateden en uzun karayolu(1839 km) bağlantılarından biridir. Bu önemli karayolu bağlantısından başka Ankara-Afyon, Isparta, Antalya; Ankara-Konya, Silifke; Ankara-Çorum, Samsun; Ankara-Çankırı, Kastomunu; Ankara-Eskişehir, Bursa,Balıkesir, Çanakkale; Ankara-Gerede, Zonguldak bağlantıları sayılabilir. (ANPB:1977)</p>
<p>Ankara kentinin dış çevre ile-bölgesi ve ülke ile –ulaşım bağlantılarındaki araç yoğunlukları 1970 yılında dış kordon anketi verileriyle saptanmıştır.( Günay, 1986)  Bu verilere göre :<br />
1.	İstanbul   yönünden gelen   	6018  araç/gün<br />
2.	Eskişehir yönünden gelen	928    araç/gün<br />
3.	Adana yönünden gelen	1250  araç/gün<br />
4.	Erzurum-Samsun yönünden gelen	2564  araç/gün<br />
5.	Ankara ilinden gelen	8628  araç/gün<br />
      Toplam gelen	19296 araç/gün<br />
1970 yılındaki bu değerlere göre  Ankara’ya gelen ve transit geçen araçların geliş yönlerine göre oransal ağırlıkları Ankara ilinden %45, İstanbul yönünden %31, Erzurum-Samsun yönünden %13, Adana yönünden %6, Eskişehir yönünden % 5 olmaktadır. Ankara’dan çıkış yapan ve sözü edilen yönlere giden araçların günlük oranları ise aynı sırayla %45, %30, %13, %7 ve %4 olarak saptanmıştır. </p>
<p>Şekil 2: 1970 Yılı Ankara’ya Gelen Araçların Yönlerine Göre Yüzdeleri<br />
Demiryolu Ulaşımı<br />
Ankara’nın demiryolu yolcu taşımısında en çok bağlantı kurduğu il yıllık 410 000 yolcu ile İstanbul’dur. Bu rakam taşınan toplam yolcu sayısının %37’sını oluşturmaktadır  Bunu %9 ile Balıkesir, %5.8 ile İzmir, %4.3 ile Eskişehir,%4.2 ile Yozgat, %3 ile Zonguldak takip eder. 1973 yılında yapılan istatistiklere göre Ankara kentiçi trafiğine demiryolu ile yapılan dış seyehat yüklemesi günlük ortalama 3000 kişi civarındadır. Bu rakam Ankara şehirlerarası yolcu taşımasının %5.6 ‘sını oluşturmaktadır. (ANPB, 1977)</p>
<p>Ankara demiryolu banliyö servisi 1973 yılında Sincan-Kayaş arasında 36 km’lik çift hat elektrikli tren şeklindedir.Ayrıca günde birer sefer doğuda Elmadağ, batıda Malıköy’e kadar uzatılmaktadır. Sincan-Kayaş arasında tamamı herzaman hizmette olmayan 23 ara istasyon vardır. Banliyö trenlerinin yolcu sayıları artmakta fakat genel ortalamaya bakıldığında (türel dağılım açısından) azalmaktadır.</p>
<p>Havayolu Ulaşımı<br />
Ankara çevresinde hava trafiği için 5 alan mevcuttur, ancak bunlardan 4 tanesi askeri ve eğitim amaçlı olduklarından Ankara’nın ülke ve dışarısı için sivil havayolu bağlantısı Esenboğa hava alanından yapılmaktadır.Ankara Esenboğa hava alanı kentin kuzey doğusunda, merkezden 28 km uzaklıktadır. </p>
<p>Ankara ülke ile yolcu bağlantısının %2.4’ünü havayolu ile yapmaktadır. 1967-1972 yılları arasında gelen ve giden toplam havayolu yolcusu ortalama %18.3 artış oranı gösterir. Bu yolcuların büyük bir kısmı havayolu servis otobüsleri ile bir kısmı da taksi, dolmuş ve diğer ulaşım türleri ile Ankara’ya taşınmaktadır.Ayrıca Ankara’ya havayolu ile gelen ve giden yük miktarı kentin diğer yollarla yaptığı yük taşımasının yanında çok küçük bir değerdedir. </p>
<p>Toplam yolcu/gün	               %<br />
Demiryolu	3000-3200	5.6<br />
Havayolu			1300-1400	                        2.4<br />
Karayolu                                48.000-50000                         92<br />
Tablo 31: Ankara‘nn Şehirlerarası Yolcu Taşıma istemlerinin Payları-1970</p>
<p>5.3.5.2. KENTİÇİ ULAŞIM</p>
<p>Kentsel Gelişme Süreci Ve Ulaşım Altyapısı<br />
Kentiçi ulaşım hareketleri kentin kuzey, güney, doğu ve batı kesimlerinde yerleşen konut alanlarının kent merkezleri (Ulus,Kızılay) ile yoğun ilişkisini sağlayan Keçiören-Çankaya ve Bahçelievler-Cebeci bağlantıları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Tarihi gelişim içinde incelediğimizde; Cumhuriyet’ten önce kale civarında toplanmış küçük bir kasaba iken Cumhuriyeten sonra kuzeyde Keçiören , Etlik ve güneyde Çankaya’da teşekkül eden yerleşmeler ile kuzey-güney istikametindeki bir yol aksı etrafında gelişmelerin teşvik edildiği görülmekte , 1936-37’lerden sonra Sıhhiye, Kızılay-Cebeci bağlantılarının sağlanması ve Bahçelievler’in inşa edilmesine başlanması ile doğu-batı yönünde gelişmenin hızlandığı izlenmektedir. Özellikle doğu-batı aksının kent fiziki yapısında yeralması ve Kızılay yakınında Bakanlıklar sitesinin yerleştirilmesi ile kentin güney yarısında ilişkiler çok hızlı artmış ve Kızılay merkezinin güneyde yerleşen sosyal tabakalara hizmet edecek bir yapıda oluşması gerçekleşmiştir  (EGO Araştırma Raporu: 1994)</p>
<p>Kızılay merkezi, yukarda bahsettiğimiz kuzey-güney ve doğu-batı akslarının kesiştiği yerde hızlı bir gelişme göstermiş ve daha çok üst gelirli sosyal kesime hizmet veren bir alışveriş merkezi niteliğini almıştır. </p>
<p>Kent Makroformu İle Ulaşım Yapısının Etkileşimi<br />
Kent formu ile kentiçi yolcu taşıma hizmetlerinin gelişimi ve niteliği arasında karşılıklı belirleyicilik ilişkileri vardır. Eğer bir alana taşıma hizmeti gidiyorsa, bu sunum o yörenin gelişmesini hızlandırır. Öte yandan bir alanda kentsel yapılaşmanın yoğunlaşması ulaşım hizmetinin sunumunu gerektirir. Bu iki yönlü ilişkide hangisinin etkili olacağını büyük ölçüde sunulan ulaşım hizmetlerinin etkinliği, konfor düzeyi ve örgütlenme biçimi belirler.</p>
<p>Gecekondulaşmanın yoğun olduğu Ankara’da toplumsal yapının sonucu olan marjinal kesimin varlığı ulaşımda küçük girişimci türünün yaygınlaşmasında büyük ölçüde etkili olmuştur. Bu kesim zamanla şirketleşememelerine karşın dernekler aracılığı ile örgütlenerek baskı gurupları oluşturmuşlar ve en karlı yoğun yolculuk istemlerinin bulunduğu hatları ele geçirmiş, toplam yolculuklar içindeki payları kamu toplutaşım araçlarının paylarıyla eşit duruma gelmiştir. (EGO Araştırma Raporu: 1994)</p>
<p>Kent çevresinde yeni gelişme alanlarına hizmet götüren etkin, konforlu ve yüksek kapasiteli bir toplutaşım ağının kurulamamış olması, kent merkezi ile yoğun konut alanları arasında oluşmuş hatlarda çalışan küçük girişimcilerin etkili varlığı hem makroformun gelişimini etkilemiş, hemde kamu işletmelerinin zarar görmesine sebep olmuştur. Böyle bir kentiçi taşımacılık örgütlenmesinin sonucunda kent formunun sağlıklı gelişiminde etkili olan bir ulaşım hizmeti sunulamamış, sürekli olarak, büyüyen kentin yarattığı istemlere cevap vermeye çalışılmıştır. (1970 Yılı Toplutaşım Güzargahları için bkz. Şekil 2)</p>
<p>Ankarada kentiçi yolağı konusunda da önemli sorunlar mevcuttur. Kentin hızlı gelişme süreci içerisinde, merkez içerisindeki ve merkezle konut alanları arasındaki bağlantıları sağlayan ana yollara, alternatif yolların oluşturulamamış olması sorunları güçleştirmektedir. </p>
<p>Kentiçi Ulaşımının Türel Dağılımı<br />
Kentiçi ulaşımın 1970 dönemindeki genel yapısı aşağıdaki başlıklar altında incelenmiştir;  (1930 yılından 1985 yılına kadar Ana Kent İçi Ulaşımın Türel Dağılımı için bkz Şekil 3)</p>
<p>1.  Dolmuş sistemi<br />
2.  Belediye  otobüsleri<br />
3.  Özel oto kullanımı<br />
Şekil 3: 1976 Yılı Ulaşım Sistem Payları</p>
<p>Dolmuş Sistemi :<br />
Gecekondularda yaşayan kesimin ekonomik yönden kısıtlı koşullarda yaşaması özel otomobil kullanım düzeyinin cok düşük olmasına neden olmaktadır. Belediye bütce ve olanaklarının kısıtlı olması ve ruhsatsız alanlara karşı servis sunumundaki tutum, bu kesimlere yönelik farklı toplutaşım mekanizmalarının gelişmesine neden olmustur. Bundan dolayı Ankara`da gecekondu alanlarına hizmet eden dolmus sistemi kendi iç dinamiklerinden güc alarak doğmustur.(Akçura: 1971) </p>
<p>Otobüs:<br />
“1969 yılına gelindiğinde otobüsle taşımacılığın yetersizliği sonucu özel otomobil alacak gücü olmayan halk dolmuş ve minibüs kuyruklarını oluştururken, tecimsel taşımacılık karlı bir meslek haline gelmiştir. Bu sorun doğrultusunda 1969 yılında EGO büyük miktarda bir otobüs alımı yaparak servise verdiği araçlarda bir sıçrama yaratmıştır. Fakat takip eden yıllarda araç alımı yapılamadığı için 1977 yılına kadar bir artış olmamıştır.” (Tekeli: 1986)</p>
<p>Ankara`nın ulaşım sorunlarının kaynağı toplutaşımaya verilen önemin azalmasıdır. Özellikle 1970 dönemiyle başlayan aşırı özel oto alımı nedeniyle toplutaşım kullanım oranı azalmıştır. Oysaki 1977 yılında yapılan bir çalışmaya göre toplu taşımanın şehrin genelinde hakim olması halinde birçok yönde tasarruflar yapmak mümkün hale gelebilmektedir. Böylece şehrin genelinde yapılan bu tasarruflar başka alanlara kaydırılabilir ve şehrin gelişimi ivme kazanabilir. Tekeli`nin çalışmasına göre 1977 yılında tüm yolcuların otobüsle taşınması halinde tasarruf oranları; Ana yatırımda %91, bakım ve onarımda %75, yakıtta %84, insan gücünde %88`dir.</p>
<p>Özel Oto Kullanımı:<br />
1973-1977 yılları arasında Ankara’daki özel oto sayısı %125 artmıştır. 1977 yılını esas alan bir araştırmaya göre, büyük kentlerdeki özel otolar şehiriçi trafiğin %85’ini oluşturmaktadır. Buna karşılık yolculukların ancak %22’si özel otomobillerle yapılmaktadır. </p>
<p>Ankara Kentiçi Toplutaşım Sistemleri<br />
1960’lı yıllar EGO araç parkının ve hat sayısının büyük ölçüde sabit kaldığı yıllardır. Taşınan yolcu sayısı azalmış, kamunun payi ise %30’lara düşmüştür. Bunun nedenlerinden biri de Türkiye’de minibüs üretiminin başlaması ve Belediye’nin çıkardığı bir yönetmelikle minibüs hatlarını denetim altına alarak kontenjanları arttırmasıdır. Minibüs hatları çoğunluğu Ulus’tan, az bir bölümü de Kızılay’dan gecekondu mahallelerine uzanan radyal hatlar halindedirler. Bu dönemde sunulan hizmetin sınıflara göre farklılaşması başlamıştır. Otobüs ve minibüsler düşük gelirli sınıflara hizmet verirken, dolmuşlar orta ve üst-orta gelir grupları için bir seçenek oluşturmuştur.  Dolmuş, Otobüs, Minibüs Hat ve Hacimleri için bkz Tablo 32)</p>
<p>SİSTEM	YÜZDELER<br />
1-Kamu Otobüsü(ego)	15<br />
2-Dolmuş(minibüs ve steyşin)	57.6<br />
3-Özel ve resmi otomobil	21.7<br />
4-Resmi otobüs	2.1<br />
5-Tren	3.6<br />
MOTORLU TOPLAM	100<br />
Tablo 32:  Dolmuş, Otobüs, Minibüs Hat ve Hacimleri</p>
<p>Küçük girişimciliğin bir türü olan taksi taşımacılığında da arz 1960-1965 döneminde hızlı bir artış göstermiştir. Taksi sayısı 7500’lere ulaştığında Ankara Umum Otomobilciler ve Şoförler Derneği İl Trafik Komisyonundan 2.2.1966 günü plaka kısıtlaması kararı çıkartarak taksi sayısını dondurtmuştur. (Tekeli: 1986) </p>
<p>1969 yılında Ego’nun 140 adet otobüs alımı araç sunumunda bir sıçrama yaratmış olmasına karşın 1970’li yılların ilk yarısında yeni alımlar sürdürülememiş ve servise verilen araç sayısında artış sağlanamamıştır. Küçük girişimcilerin araç sayıları büyük ölçüde artmamış daha az araçla daha çok yolcu taşınarak talep karşılanmaya çalısılmıştır. Yolcuların bekleme süreleri uzamış, bir önlem olarak çalışma saatlerinde kaydırmalar yapılarak sabah ve akşam doruklarının yayılmasına çalışılmıştır. </p>
<p>Toplutaşım sunumundaki yetersizlik ve kamu kuruluşlarının kent merkezinden uzakta yer seçmeleri bir başka kentiçi ulaşım türünün doğmasına yol açmıştır. Resmi kuruluşlar kendi personelini taşımak için servis aracı işletmeye başlamışlar ve bu araçların sayısı hızla artmıştır. Bu dönemde  görülen en önemli gelişmelerden birisi de yerli otomobil fabrikalarının üretime geçmesi ve kentiçi trafikte hızla artan özel oto sayılarıdır. 1967 yılında Anadol (Ford)ların, 1971 yılında Renault ve Fiat (Murat) otomobil fabrikalari kurulmuştur. 1975 yılında özel otoların kentiçi yolculuklardaki payı EGO’nun payına ulaşmıştır. Bu gelişme, üst gelir gruplarının konut alanlarını kent saçaklarında seçmesi eğilimini başlatacaktır. (Tekeli: 1986)</p>
<p>1977 sonrası kamu kesimi yeni atılımlara girişmiş, bu dönemde önemli sayıda otobüs alımlarıyla araç parkı yenilenmiş ve servise verilen araç sayısı arttırılmaya çalışılmıştır, Dikimevi-Beşevler arasında 5,3 km.lik otobüs özel yolu hizmete açılmıştır. 1979-80 yıllarında ilk kez körüklü otobüsler servise verilmiş, böylece kentiçi yolcu tasımacılığında bir rahatlama sağlanmıştır. Bunun sonucunda kamunun payı % 32’ye yükselmiş ve aynı dönemde özel girişimcilerin araç parkında bir gelişme olmamıştır. Küçük girişimci örgütlerin amacı araç sayısını sabit tutarak rantlarını korumaya çalışmak olmuştur. </p>
<p>Ulaşım  Planlama Çalışmaları Ve Projeleri<br />
Bu alanda yapılan ilk çalışma Alman kent ve ulaşım plancısı Kurt Leibrand&#8217;ın 1959 yılında EGO için hazırladığı rapordur. Bu yıla gelindiğinde, Ankara&#8217;da toplutaşım sektöründe belediyenin  payı yüzde ellinin altına düşmüş, ancak otobüs hatlarının belli güzergahlarda ve terminal alanlarında yoğunlaşması sonucu belli yerlerde tıkanmalar görülmeye başlanmıştır. Leibrand yüzde yetmişi Ulus&#8217;ta yoğunlaşan, genelde ışınsal güzergahlı otobüs işletmeciliğini  eleştirerek, Ankara için dört noktada (Ulus-Adliye, Dörtyol-Cebeci, Yenişehir, İstasyon) ana kesişme ve terminal alanlarına sahip, genelde çapraz hatlar önermiştir .</p>
<p>Bunun dışında Ankara Toplutaşım Sistemi ve Ulaşım Etüdü konusunda bugüne kadar yapılan dört ayrı çalışma vardır:</p>
<p>a) SOFRETU (Fransız Sofretransport Urbain) + Ankara Belediyesi Ulaşım Çalışması (1972)<br />
Bu çalışma kentsel ağır raylı sistem konusunda Ankara&#8217;da ilk çalışma olup, Leibrand&#8217;dan sonra otobüs sisteminin yeniden örgütlenmesine de yönelik ilk araştırmadır. Sofretu çalışması tümü tünelde olmak ve iki aşamada tamamlanmak üzere, toplam 14 km.lik metro sistemi önermiştir. Her aşama 7&#8242;şer km.lik hat uzunluğuna sahiptir. 1. aşama Kavaklıdere-Dışkapı, 2. aşama ise Dikimevi-Beşevler hattı yapımını öngörmüştür . Ayrıca bu çalışma ile;<br />
a) idari yapının organizasyonu<br />
b) işletme hatlarının ve malzeme bakımının teknik organizasyonu,<br />
c) ücret toplama sistemi,<br />
d) trafiğin, troleybüs ve otobüs ağının etüdü,<br />
e) demografik yapının belirlenmesi ve orta vadeli nüfus tahmini gibi etüdler yapılmıştır. (EGO Araştırma Raporu: 1986 )</p>
<p>b) Yapı Merkezi + EGO Raylı Toplutaşım Çalışması (1978-1980)<br />
Bu çalışma, herhangi bir yabancı danışmanlık firmasının desteği olmaksızın EGO tarafından gerçekleştirilmiştir. Çalışma, o yıllarda EGO Genel Müdürlüğü bünyesi içinde kurulan kentsel ulaşım planlaması alanında uzmanlaşmış ayrı bir birim ile yürütülmüştür.</p>
<p>Bu birim proje faaliyetlerinin denetiminden sorumlu olup, yerel danışmanlık hizmetleri Yapı Merkezi tarafından sağlanmaktadır. Çalışma yüzde doksanı hemzemin olmak üzere toplam 25 km.lik bir raylı toplutaşım sistemi kurulmasını önermiştir. Sistemin tüneldeki bölümünün büyük kısmını kapsayan Bakanlıklar-Sıhhıye kesimi  de dahil olmak üzere, Cumhuriyet Bulvarı/İstiklal Caddesi kesişmesi &#8211; Atatürk Bulvarı/İsmet İnönü Bulvarı kesişmesi arasındaki kesim 1. aşama olarak projelendirilmiştir. Toplam sistemin 3 aşamada gerçekleştirilmesi öngörülmekte idi. </p>
<p>Proje belgeleri Mayıs 1980&#8242;de onay için ilgili kamu kuruluşlarına verilmiştir. Dört ay sonra Belediye, hükümetin onayını beklemeksizin Opera Meydanı&#8217;nda inşaata başlamıştır. Fakat 19 gün sonra yapılan askeri darbe nedeniyle inşaat durdurulmuştur. (EGO Araştırma Raporu, 1986 )</p>
<p>c) 1980-1983 yılları arası Ankara Belediyesi &#8211; EGO işbirliği ile yürütülen proje ve fizibilite çalışmaları<br />
Bu çalışmalar bir önceki çalışmanın mantığı ve veri tabanına dayandırılmaya çalışılmıştır. Ancak Yapı Merkezi ve EGO çalışmasının 110 kişi/hektar kentsel yoğunluk varsayımını 1980 yılı için 85 kişi/hektar varsayımı ile değiştirerek sonuçta daha düşük yolculuk ve trafik yoğunluğu projeksiyonları getirerek, böylece Ankara için bir hızlı raylı sistemin yeterli olacağı kararına varmıştır. Transurb Consult (Belçika)&#8217;dan kısa süreli danışmanlık yardımı alan proje 1984 yılında Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca reddedilmiştir. Bu proje,  aşamada tamamlanmak ve Kızılay-Kavaklıdere tünel kesimi dışında tamamen hemzeminde olmak üzere hızlı raylı sistem önermekte idi (EGO Araştırma Raporu: 1986 )</p>
<p>d) Ankara Kentsel Ulaşım Çalışması (AKUÇ)(EGO-Kanada Konsorsiyumu-Kutlutaş) (1985-1987)<br />
Ankara Kentsel Ulaşım Çalışması, bugün yürürlükte olan ulaşım önlemlerine ve Ankara Metropolitan alanı için bir kentsel ulaşım ana planı üretmetye yönelik bir çalışmadır ve bu güne kadar yapılan çalışmaların en kapsamlısıdır. Büyük bölümü ile yürürlükte olması ve ağır raylı sisteme ilişkin son yapılan çalışma olması nedeni ile önemlidir.</p>
<p>31 Aralık 1986 tarihinde tamamlanan Ankara Kentsel Ulaşım Çalışması dört aşamadan oluşmuştur:<br />
(1) Ulaşım Etüdü,<br />
(2) Ulaşım Ana Planı,<br />
(3)	Yapılabilirlik Çalışması ve Kavram Projesi,<br />
(4)	Sistem Özellikleri ve Avan Proje.<br />
Çalışmanın 1. aşaması olan Ulaşım Etüdü&#8217;nün iki amacı vardır. İlk amaç Ankara&#8217;daki mevcut ulaşım isteminin analiz edilmesidir. İkinci amaç ise tüm ulaşım sistemini oluşturan çeşitli öğelerin genel bir değerlendirmesinin hazırlanmasıdır</p>
<p>2. Aşama olan Ulaşım Ana Planı&#8217;nın amacı geleceğe dönük eğilimleri değerlendiren ve aynı zamanda yönlendirip etkileyebilecek bütünsel bir kentsel ulaşım sistemine dönük bir planın geliştirilmesidir. Çalışma Ankara ulaşım ana planı kapsamında raylı toplutaşım sistemleri için başlıca 8 yol ağı-tür planı seçeneği üretmiş ve yapılan değerlendirmeler sonucunda 8. seçenek  uygun bulunmuştur. Toplam uzunluğu 55 km.yi bulan Ankara metro sisteminin ilk aşamasını oluşturan 14.636 m uzunluğundaki Batıkent-Kızılay hattı ayrıca projelendirilmiştir. 2. aşamada ise Kızılay-Eskişehir yolu olarak adlandırılan kesimin yapımı öngörülmektedir.</p>
<p>Kentsel ulaşım ana planı ayrıca seçilen yolağı-tür planındaki seçenek güzergahları da saptamış  ve bu güzergahları da bir değerlendirmeye tabi tutmuştur. 22.9.1986 tarih ve  UKOME Genel Kurulu Kararı ile Kentsel Ulaşım Çalışmasıyla belirlenen Ankara Raylı Toplutaşım Sistemi&#8217;nin uzun vadeli 54,4 km&#8217;lik raylı sistem ağı ile 15 km&#8217;lik Birinci Aşaması&#8217;nın (Kızılay-Batıkent hattı) güzergah ve sistem özellikleri onaylanmıþştır. </p>
<p>Sonuçlar:<br />
•	Ankara şehrının 1970 yılındaki ülke ve bölgesel ölçekteki ulaşım yapısı incelendiğinde; günlük yolcu sayısı bakımından, 48.000-50.000 yolcu ile en fazla paya %92 ile Karayolu Ulaşımı sahiptir. Karayolu Ulaşımını, 3000-3200 yolcu ile %5.6 paya sahip olan Demiryolu Ulaşımı ve 1200-1400 yolcu ile %2.4 paya sahip olan Havayolu Ulaşımı izlemektedir.<br />
•	Ankara kentinin büyümesine paralel olarak nüfus artışından daha hızlı artan bir araçlı yolculuk talebiliyle karşı karşıya olmuştur. (1935 yılı Ankarası&#8217;nda Belediyenin servisteki bir otobüsüne 1534 nüfus düşmekte iken ,1977 Ankarası&#8217;nda bu rakam %479 artarak 7347&#8242;e ulaşmıştır.)</p>
<p>•	Kentiçi taşımacılık talebi kamu girişimciliğinin ve küçük girişimcilerin arzı ile karşılanmıştır. Kamunun kaynakları kısitli olmuş ancak bazen arzını artırmıştır.(1969, 1976 gibi yıllarda EGO tarafından yeni otobüs alımları yapılmıştır, 1978 yılında Cebeci-Beşevler arasında otobüs özel yolu yapılmıştır). Ama zaman içinde küçük girişimciler karşısında payını kaybetmiştir. (1960-1968 yılları arasında kamunun payı %30, 1975 yılına bu pay %20&#8242;nin altına düşmüştür.</p>
<p>•	Küçük girişimciler örgütlenerek rant oluşturma ve rantlarını koruma eğilimi taşımıslardır. (İl Trafik Komisyonu tarafından taksi(1966), dolmuş (1969) ve minibüs plakalarının dondurulması). Ozel sektor girisimcileri talebin yoğun olduğu saatlerde ve hatlarda çalışmaktadırlar, diğer hatlarda ve saatlerde belediye otobusleri  çalışmaktadir.</p>
<p>•	En göze çarpan özellik özel oto sahipliğinin 1967&#8242;de Anadol&#8217;ların, 1971 &#8216;de Renault ve Fiat&#8217;ın üretime başlaması ile artmasıdır. (1950&#8242;de 123 kişiye 1 oto,  50-60&#8242;da 71 kişiye 1 oto, 60-70 &#8216;de 41 kişiye 1 oto, 70&#8242;de  44  kişiye 1 oto, 76&#8242;da 28 kişiye 1 oto düşmektedir). Bu gelişme ile üst gelir gruplarının konut alanlarının kent saçaklarında seçme eğilimini başlatacaktır.</p>
<p>•	Böyle bir kent içi taşımacılık örgütlenmesinin sonunda kent makroformu sunulan hizmeti değil, sunulan ulaşım hizmeti kent formunu izlemiştir. </p>
<p>•	Demiryolu taşımacılığının özellikleri ve Ankara kentinin mekansal yayılma biçimi nedeniyle demiryolu taşımacılığında  tasinan yolcu orani 1965`te 0.82 iken, 1975`te 1.02 olmustur. 1972 yılında Ankara Banliyö Tren Hattının Ankara-Kayaş arası çift hat haline getirilmesi ile banliyö taşımalarında artış istemi olmuştur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/ankara%e2%80%99nin-turkiye-icindeki-konumu-2.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ege Bölgesi Tanıtımı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/ege-bolgesi-tanitimi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/ege-bolgesi-tanitimi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Jan 2010 17:52:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[bu]]></category>
		<category><![CDATA[Denizli]]></category>
		<category><![CDATA[Edremit KöRfezi]]></category>
		<category><![CDATA[Ege Denizi]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Izmir]]></category>
		<category><![CDATA[Kalan]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara]]></category>
		<category><![CDATA[Nde]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>
		<category><![CDATA[Yle]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>bölgesi</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12879</guid>
		<description><![CDATA[85.000km2 dolayındaki yüzölçümüyle Türkiye topraklarının yaklaşık %11’ini kaplayan, kuzeyde Marmara Bölgesi’ne, doğuda İç Anadolu Bölgesi’ne, güneydoğuda Akdeniz Bölgesi’ne komşu olan bölgemiz batıda da Ege Denizi’yle çevrilidir (adını komşu olduğu denizden alır). Marmara Bölgesi’yle olan sınırı batıda Baba Burnu’ndan başlayarak Edremit Körfezi’nin kuzeyinde yükselen Kaz Dağı’na uzanır. İç Anadolu Bölgesi’yle olan sınırı ise İnönü’nün güneybatısından başlayıp [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>85.000km2 dolayındaki yüzölçümüyle Türkiye topraklarının yaklaşık %11’ini kaplayan, kuzeyde Marmara Bölgesi’ne, doğuda İç Anadolu Bölgesi’ne, güneydoğuda Akdeniz Bölgesi’ne komşu olan bölgemiz batıda da Ege Denizi’yle çevrilidir (adını komşu olduğu denizden alır). Marmara Bölgesi’yle olan sınırı batıda Baba Burnu’ndan başlayarak Edremit Körfezi’nin kuzeyinde yükselen Kaz Dağı’na uzanır. İç Anadolu Bölgesi’yle olan sınırı ise İnönü’nün güneybatısından başlayıp Sultan Dağları’nın kuzey ucuna ulaşır. O noktadan başlayarak Ege Bölgesi Akdeniz Bölgesi’ne komşu olur ve bu bölgeyle olan sınır ise Köyceğiz Gölü’nün batısına kadar uzanır. Ege Bölgesi asıl Ege ve İçbatı Anadolu olmak üzere iki bölüme ayrılır. Ege Bölümü’ndeki illerimiz; İzmir, Manisa, Aydın, Denizli,Muğla İçbatı Anadolu’daki iller; Uşak, Kütahya, Afyon’dur.<br />
NÜFUS: Ege Bölgesi sık nüfuslanmışır. 1990 sayımına göre bölge nüfusu 8.2 milyondur. Nüfus yoğunluğu bakımından Marmara Bölgesi’den sonra ikinci sırada yer alır. Bölge nüfusunun yarısından çoğu kentlerde yaşamaktadır. <span id="more-12879"></span><br />
	      Bölge nüfusunun önemli bir bölümü, kıyı kesimi ile çöküntü ovalarında toplanmıştır. Kıyı kesiminde de nüfus dağılışı bakımından yöreler arasında önemli farklılıklar görülür. Ovalarda nüfus yoğun, ovaları ayıran dağlık kesimlerde nüfus seyrektir. Güneydeki Menteşe yöresi Türkiye’nin en az nüfuslanmış yerlerindendir. İçbatı Anadolu ise genel olarak az nüfuslanmıştır.</p>
<p>                                 YÜZEY ŞEKİLLERİ<br />
Ege Bölümü’nde başlıca dağ sıraları ve bunları birbirinden ayıran vadi olukları, doğu-batı doğrultulu çukurluklar oluşturur. Bu çukurluklar, aralarında kalan doğu-batı doğrultulu yüksek kütlelere dağ sıraları görünümü kazandırır. Çukurlukların batı uçları yakın bir dönemde deniz basmasıyla koy ya da körfez biçimini almış ama daha sonra kısmen ya da tamamen alüvyonlarla dolmuştur  ve parçalı bir yapı gösterir. Yer yer 2000m’yi geçen dağ kütleleri görülür. Bunlar İçbatı Anadolu’nun 1000m’yi geçebilen düzlüklerinden daha alçak olan Ege Bölümü’ndeki ovalar üzerinde heybetli bir görünüm kazanır.<br />
Ege Bölgesi’nde yerin temelini jeologlaron Menderes Masifi adını verdikleri Saruhan-Menteşe eski kütlesi oluşturur. Paleozoyik zaman ortalarında kıvrılmalara uğramış daha sonra aşınarak düzleşmiş olan bu eski temel, Tersiyer Dönem içinde yeniden yer hareketlerine uğrayınca, bir daha kıvrılamayıp kırılmıştır. Belli kırık çizgileri boyunca bazı parçaların çökmesiyle sözü edilen oluk biçimli çukurlar (graben) ortaya çıkmış, bunların arasında da sert ve kristalli kayaçlardan oluşan eski dağ kütleleri (horst) yükselmiştir. Bu eski kütle yeniden kıvrılmamakla birlikte, çevresinde biriken deniz dibi tortulları kıvrılırken onlara kalıp olmuştur.<br />
Doğu-batı doğrultulu çukur alanlarla bunları ayıran aynı doğrultulu yüksek alanlar kuzeyden güneye doğru şöyle sıralanır: Edremit Körfezi ve Edremit Ova’sı çukur alanı, Bakırçay Ovası’ndan Madra Dağı (1.334m) ve Kozak Kütlesi’yle (1.051m)  ayrılır. Bakırçay Ova’sı ile Gediz Ovası arasında Yunt Dağı (1.075m) yer alır; Gediz Ovası’na kuzeyden Akhisar, güneyden de Nif (Kemalpaşa) Ovaları birer körfez gibi katılır. Gediz Ova’sı ile daha güneydeki Küçük Menderes Ova’sı arasına Bozdağlar (2.159m) girer. Bu kütle doğu kesiminde güneydeki Aydın Dağları’yla birleşir, batı kesiminde ise Nif Dağı’na (1.506m) ve kuzeydek Spil Dağı’na (1.513m) bağlanır. Daha güneyde Küçük Menderes ve Büyük Menderes Ovaları arasında Aydın Dağları (1.819m) uzanır. Bu dağlar batıya doğru bükülüp incelenerek Samsun (Dilek) Dağı (1.237m) üzerinden komşu Sisam (Samos) Adasına geçer. Geniş bir alanı kaplayan Büyük Menderes Ova’sı Menteşe yöresi içine Çine ve Bozdoğan Ovalarıyla sokulur.En güzeydeki çukur alanı, Bodrum ve Datça yarımadaları arasında yer alan Gökova Körfezi’dir.<br />
	Batı Anadolu’da yer alan ovalar, genellikle dördüncü jeolojik zamanda meydana gelen epirojenik hareketlerle oluşmuştur. Bu hareketler sonucunda bazı alanlar yükselmiş (horst) ve bugünkü dağlık alanları meydana getirmiş, bazı alanlar ise çökmüş (graben) ve çöküntü alanları oluşmuştur. Bu çöküntü alanlarının akarsular tarafında alüvyonlarla doldurulması sonucunda da günümüzdeki ovalar oluşmuştur. Bölgemizdeki en önemli ovalar ise Bakırçay, Gediz, Küçük ve Büyük Menderes, Balıkesir ve Akhisar ovalarıdır. Ege Bölgesi’nin güneydoğusunda yer alan ovalar ise çökme olaylarının yanında karstik olayların da etkisi ile oluşmuştur. Denizli, Tavas, Çivril gibi ovaların oluşumunda karstik olaylar oldukça etkilidir.<br />
	Meriç deltası, hızlı ilerleyen taşkın alanlarına sahip bir ovadır. Meriç Irmağının taşıdığı alüvyonlarla oluşmuştur. Bakırçay Deltası, aynı adı taşıyan akarsuyun, Çandarlı Körfezi’ni doldurması ile oluşmuştur. Yer yer tuzlu bataklıklar bulunan ovada, eski uygarlıkların kalıntıları da yer alır. Küçük ve Büyük Menderes Deltaları da birer çöküntü alanının(graben) ucunda oluşan birikinti ovalarıdır. Büyük ve Küçük Menderes Irmakları, Ege Denizi’nin seviye değişikliklerine de bağlı olarak tarihi dönemlerde hızla denizi doldurmuştur. Öyle ki, İlkçağ’da bir liman kenti olan Milet, Büyük Menderes’in denizi doldurması ile bu gün kıyıdan bir hayli ileride kalmıştır.<br />
Bölgenin İçbatı Anadolu Bölümü’nde dağ sıraları yerine aralıklı da dizileri görülür. Bu dağlar, güneydoğu-kuzeybatı doğrultusunda birkaç dizi oluştur. Bu dizilerden en doğuda yer alan Emir Dağları (2.307m), Türkmen (1.826m), Domaniç (1.845m) Dağları bölge sınırları dışındaki Uludağ’a kadar uzanır. Bu dağlar dizisi batıda aynı doğrultudaki Afyon-Karahisar-Kütahya-Orhaneli üzerinden geçen bir çukur alanla izlenir. Bu çukur alanın batısında Kumalar (2.247m), Ahır(1.915m), Murat (2.309m), Şaphane (2.120m), Akdağ (2.089m), Eğrigöz (1.931m) dağları yer alır. Bu dizinin daha batısına gidildikçe geniş bir plato uzanır. Gediz Ovası’na dik yamaçlarla inen ve yüksekliği kuzeydoğuda 1.000m’yi aşan bu platoya Gördes-Uşak Plato’su adı verilir. Platonun güney kenarındaki Kula kenti çevresinde sönmüş volkan konileri ve yeni lav akıntıları görülür.<br />
	Ege Denizi’ne dökülen akarsularımız; Batı Anadolu akarsuları, geniş çöküntü hendeklerine yerleşmiştir. Bu çöküntü alanları boyunca batıya doğru akarak Ege Denizi’ne dökülürler. Denize ulaştıkları alandaki koy ve körfezlerde geniş delta ovaları oluşturmuşlardır. Bu akarsular bölgemiz ve ülkemiz tarımı için oldukça büyük değer taşır. Bunların başlıcalrı Bakırçay, Gediz, Küçük ve BüyükMenderes’tir.  </p>
<p>	Ege Bölümü’nün kuzey-güney doğrultulu profili. </p>
<p>          			 İKLİM<br />
Ege Bölgesi genellikle yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı olan Akdeniz ikliminin etkisi altındadır. Bu genel durum daha çok Ege Bölümü için geçerlidir. İçbatı Anadolu’da ise denizden uzaklık ve yükselti nedenleriyle iklim koşullarında değişiklik görülür. Kuzey kesimlerinde sık sık soğuk baskınları görülür. Yıllık ortalama sıcaklıkta coğrafi enlemin etkisiyle güneyden kuzeye ve yüksekliğin etkisiyle batıdan doğuya doğru azalma görülür. En soğuk ay genellikle ocak, en sıcak ay ise temmuz ayı olarak tespit edilmiştir.<br />
Ege Denizi kıyıları boyunca tam bir Akdeniz yağış  rejimi görülür. Yazlar kurak geçer; yağışlar kış aylarında toplanmıştır. Aşağı yukarı bütün meteoroloji istasyonları da yıllık ortalama yağış tutarı 500 mm’nin üstünde, genellikle de 1000 mm’nin altında olarak saptamışlardır. </p>
<p>                      Afyon’un sıcaklık ve yağış<br />
                                    grafiği</p>
<p>                               BİTKİ ÖRTÜSÜ<br />
Ege Bölgesi’nde kıyıdan itibaren 600-800 m yüksekliklere kadar maki toplulukları ile akrışık olarak kızılçam ormanları görülür. Makilerin cılızlaştığı ve toprak örtüsünün inceldiği alanlarda, çoğunlukla dikenli çalılardan oluşan ve “garik” adı verilen bir bitki topluluğu görülür ve genellikle İzmir civarı ile Karaburun yarımadası ve Bodrum civarında yaygındır. Orman alanları Ege Bölümü’nün alçak kesimlerinde makiliklerin, İçbatı Anadolu’da ise step görünüşlü alanları üstünde yer alır. Ormanların alt basamaklarında çeşitli meşelere rastlanır;iğne yapraklı ormanlar arasında en yaygın tür kızılçam ve karaçamdır. Ayrıca Kozak Dağı’nda fıstık çamı yaygındır. Türkiye’nin en önemli çamfıstığı üretim alanıdır. Bütün kıyı kesimlerde zeytinliklere rastlanır. Kuzeyden gelen soğuk hava etkilerinden korunan turunçgiller bölgenin güneyine sığınmıştır. Ayrıca kekik, adaçayı, lavanta çiçeği gibi kokulu bitkiler ve Akdeniz iklimine uyan kaktüsler, frank inciri gibi bitkilerde yaygındır. Maki türleri arasında çeşitli meşe türleri (pırnal meşesi, palamut meşesi) kocayamiş, mersin ağacı, defne, yabani zeytinlere rastlanır.</p>
<p>          			KENTLER VE ÖZELLİKLERİ<br />
Bölgenin en kalabalık nüfuslı kenti İzmir; İstanbul ve Ankara’dan sonra Türkiye’nin üçüncü büyük yerleşme merkezidir. Karalar içine derin biçimde sokulan ve aynı adı taşıyan bir körfezin bitim yerinde kurulmuş olan İzmir, coğrafi konumu sayesinde Batı Anadolu’da çok geniş bir alanın ticaret limanı (İzmir’e gelen mallar, gemilere yüklenmeden önce kentte işlenir) ve ülkemizin İstanbul ‘dan sonra ikinci büyük ticaret merkezi haline gelmiştir. Kent İzmir Körfezi bitiminde bir ayçe (hilal) biçiminde yayılır; kuzeyde Bostanlı’dan başlayan bu ayçe, 27 km’yi aşkın bir eğri oluşturarak, körfezin güneyinde Üçkuyular’da sona erer; daha sonra, Balçova, İnciraltı gibi yerleşmelerde batıya doğru uzanır.<br />
Eskiçağ’da İonia’dan gelen göçmenlerin Bayraklı ve Bornova arasında, o zamanlar deniz kıyısında bulunan bir tepe üstünde kurdukları sanılan kent (Smyrna) Pagoa Dağı (Kadife Kale) eteğinde ikinci kez kurulmuş, Roma ve Bizans egemenliklerinden sonra 1424’te Osmanlı topraklarına katılmış, 1919’da Yunanlılar tarafından işgal edilmiş, 1922’de de kurtarılmıştır.<br />
Bölgenin ikinci büyük kenti Denizli’nin topraklarının büyük bir bölümü, Pamukkale havzasında ve çevresindeki tepelik, dağlık alanda yer alır. Selefkilerden Antiokhos 2’nin karısının adı (Laokide) adı verilerek kurulan kent, Selefkiler ve Bizanslılardan sonra da günümüzdeki yerine taşınmış, yeni kurulduğu yerde bulunan Doğuzlu Köyü’nün adı zamanla Denizli’ye çevrilmiştir.<br />
Bölgenin üçüncü, İçbatı Anadolu Bölümü’ünde başlıca kenti olan Kütahya, Eskiçağ’da, geniş bir ovanın kenarında yükselen Yellice Dağı eteklerinde, Hisar Tepesi adı verilen yerde kurulmuş, Ortaçağ’da Bizans döneminde Kotyaion adıyla oldukça gelişmiştir. Günümüzde hisar kalıntılarının bulunduğu tepenin eteklerinden kuzeydeki ovaya doğru yayılan kentin etkinlik merkezi, Hisar tepesi önünde yer alır. Önemli sanayi ve havacılık merkezidir. Bölgenin dördüncü büyük kenti Manisa, Eskiçağ’da aynı adı taşıyan dağın (Magnesia) kuzey eteklerinde kurulmuş, Roma döneminde gelişmiş, Bizanslılardan 14.yy başlarında Saruhanoğulları’na kısa bir süre sonra da Osmanlılara geçmiş, bir süre şehzadelerin valilik yaptıkları bir merkez olmuş ve önemli anıtlarla süslenmiştir.</p>
<p>             İKTİSAT VE SANAYİ</p>
<p>TARIM: Ege Bölgesi’nde nüfusun çoğunluğu iklim toprak koşulları ve ulaşım kolaylıklarının da elverişliliğiyle geçimini tarımdan sağlar. Ege bölümünde Akdeniz iklimine uygun bazı bitkiler (zeytin,üzüm, vb.) ağır basar. Ege bölümünden, İçbatı Anadolu bölümüne geçildikçe, tarımın niteliği değişir; tahıl ekimi artar ve hayvancılık geçimde daha önemli yer tutar. Tahıl ekiminde buğday başta gelir, onu arpa ve mısır izler. Buğday özellikle Afyon ve Denizli’de üretilir bu illeri İzmir, Aydın ve Muğla izler. Arpa ise Afyon ve Manisa illerinde, mısırın da başlıca ekim alanı Manisa’dır. Pirinç ekimine ovalarda az miktarda yer verilir. Bölgede yaş ve kuru sebze üretimine de önem verilir. İklim koşulları uygun olduğu için, turfanda sebze (domates, fasulye vb.) yetiştirilerek öbür bölgelere yollanır. Soğan ve patates ekimi yaygındır; baklagillerden en çok nohut ekilir. Kavun ve karpuz üretimi de yaygın biçimde yapılmaktadır.<br />
Bölgede yatiştirilen sanayi bitkileri arasında tütün, pamuk, susam, keten ve şekerpancarı baş sıralarda yer alır. Edrmit Körfezi kıyıları yağ zeytini üretimi kesir ağaç sayısı bakımından başta gelir bakımından önemlidir. Üzüm bağlarına da bölgenin her yerinde rastlanır. Üzüm ayrıca şarap ve pekmez yapımında da kullanılır. Kuru üzüm İzmir yöresinde, kış soğuna dayanamayan incir ise kıyı kesimlerde yetişir. Ülkemizdeki incir ağaçlarının yaklaşık olarak %81’i Ege Bölgesi’ndedir. Turunçgiller bölgenin özellikle güney kesiminde yetişir; Bodrum’da mandalina; Aydın ve Nazilli arasında portakal yetişir. </p>
<p>      tütün                                                  zeytin</p>
<p>  pamuk                                                     üzüm</p>
<p>	Ege Bölgesi’nde yetiştirilen başlıca tarım ürünlerinin, Türkiye üretimindeki payı</p>
<p>HAYVANCILIK: Ege bölgesinde hayvancılık çok gelişmemiştir. Üstelik yakın dönemde otlakların daralması nedeniyle, hayvan sayısında azalma gözlenmektedir. Kıyı kesimde daha çok kıl keçisi, tiftik keçisi ve koyun, iç kesimlerde sığır ve manda besiciliği yaygındır. Balıkçılık ise eski önemini kaybetmiştir özellikle İzmir Körfezi’nin sularını pis olmasından dolayı. Yine eski önemini yitirmiş olmakla birlikte Bodrum kıyılarında sünger avcılığı yapılmaktadır. </p>
<p>YERALTI KAYNAKLARI: Ege Bölge’si yeraltı kaynakları bakımından oldukça zengindir; ama madenlerin birçoğu İlkçağ’dan beri işletildiğinden, tükenmiştir. Bölgede yaygın olan linyit yatakları, Kütahya ve Soma yörelerinde toplanmıştır. Kütahya yöresindeki linyitlerin işletilmesi Kütahya-Balıkesir demiryolunun yapılmasıyla kolaylaşmıştır. İşletilen yataklardan biri Değirmisaz havzasıdır; Tunçbilek bölgesindeki yataklarsa daha önemlidir. Soma’dan da oldukça iyi nitelikli linyit kömürü çıkarılmaktadır. Demire katılarak çelik elde etmeye yarayan krom, Kütahya ve Balıkesir arasındaki yataklardan Çardı’da çıkarılırken, günümüzde bu ocak tükendiği için bırakılmış, onun yerine Dağardı ve Dursunbey dolaylarındaki ocaklar işletilmeye açılmıştır. Bölgedeki çok sayıda demir yatağının başlıcaları Edremit yöresinde, Ayvalık’ın güneyinde ve Simav çevresinde yer alır; Selçuk, Uşak ve Tire’de zımpara yatakları işletilir. Ayrıca çeşitli mermer, civa, bor, manganez yatakları vardır. Türkiye’nin en önemli maden suyu Afyon dolaylarında Kızılay tarafından işletilmekte İzmir’in Çamaltı tuzlalarından da Türkiye’nin toplam tuz ürünün 3/5’ü elde edilmektedir.</p>
<p>SANAYİ ETKİNLİKLERİ: Ege bölgesi Türkiye’de Marmara Bölgesi’nden sonra ikinci sırada yer alır. Özellikle İzmir’de toplanmış olan başlıca sanayi kolları arasında dokumacılık, makine ve madeni eşya yapımı, besin sanayisi (un, makarna, konserve fabrikaları), tütün işletmeciliği sayılabilir. Pamuklu, dokumacılık, İzmir’in yanı sıra Aydın, Nazilli, Denizli, ve Uşak’ta gelişmiştir. Yağ sanayisi tesisleri özellikle Edremit-Ayvalık yöresinde, şeker fabrikaları Uşak, Kütahya ve Afyon’da yer alır. Uşak, Kula, Gördes ve Simav’da halıcılık gelişmiştir.</p>
<p>ULAŞIM: Ege Bölgesi ulaşım bakımından Türkiye’nin işlek bölgelerindendir. Doğu-batı doğrultulu vadi olukları, karayollarının iç kesimlere kadar ulaşmasına olanak verir. Bölge çeşitli demiryolu hatlarıyla öbür bölgelere bağlanır. (Ülkemizde ilk demiryolu hattı olan İzmir-Aydın hattı, 1856’da Ege Bölgesi’nde hizmete girmiştir). Karayolları ve demiryolları, İçbatı Anadolu’da Afyon ve Kütahya’da düğümlenir. Denizyolları açısından İzmir limanı (ticaret etkinlikleri bu limanda toplanmıştır) dışında önemli liman yoktur. Turizm bakımındansa Bodrum, Kuşadası, Güllük, Datça ve Marmaris limanları önemlidir. İzmir düzenli hava seferleriyle de İstanbul ve Ankara’yla bağlantı kurmaktadır. </p>
<p>         DOĞAL VE TARİHSEL GÜZELLİKLER, TURİZM OLANAKLARI</p>
<p>Ege Bölgesi’nin turizm bakımından zengin bir doğal ve kültürel yapısı vardır. Dağların kıyıya dik olarak uzanması, son derece girintili çıkıntılı bir kıyı şeridi yaratmıştır ( Ege denizi kıyılarının toplam uzunluğu 593km’dir) ve doğal kumsalların denize girmeye son derece elverişli olmalarının yanı sıra, yüksek kıyılarda da çekici görünümleriyle ilgi toplarlar. Ayrıca yöredeki bük (Akbük, Gökçeler bükü, Değirmen bükü, Palamut bükü, Kargıbük, vb.), özellikle son yıllarda iyice yaygınlaşan yat turizminde, yatlara doğal liman işlevi gören; “Mavi Yolculuk” adıyla yaygınlaşan ve kıyının Kuşadası’ndan Antalya’ya kadar olan koylarını dolaşan yat turizmi, bölgeye önemli miktarda yerli ve yabancı turist çekmektedir; ülkemizin başlıca üç yat limanı (Kuşadası, Çeşme ve Bodrum yat limanları) da bu kıyılardadır.<br />
	Ege Bölgesi’nde egemen olan Akdeniz ikliminin yumuşak niteliği de, turizme son derece elverişlidir: Kışların geç geçmesi, yazın güneşlenme olanakları, deniz suyu sıcaklıklarının uygunluğu çok sayıda turist çeker. Ege Denizi’nde deniz suyu sıcaklıkları, kuzeyden güneye doğru artar ve denize girme süresi de bu doğrultuda uzar: Kıyılarda kuzeyden İzmir’e kadar yılda beş ay olan denize girme süresi, Kuşadası’ndan sonra artmaya başlar ve Bodrum’da sekiz ayı bulur.<br />
	Ege Bölgesi’nde yer alan kaplıca ve içmecelerde sağlık turizmi açısından da ilgi görmektedir: Denizli’de Karahayıt ve Pamukkale kaplıcaları; İzmir’de Balçova, Dikili, Davutlar, Çeşme ve Şifne kaplıcaları; Seferhisar’ın güneyinde Doğanbey kaplıcası; Kütahya’da Simav-Gediz, Yoncalı, Harlek ve Murat Dağı kaplıcaları ve içmeceleri ile Eynal kaplıcalarıdır., Manisa’da Kurşunlu kaplıcası ve Sart kaplıcası; Afyon Sandıklı’da Sandıklı, Gazlıgöl ve Hüdayi kaplıcaları ve içmeceleri yer alır; İzmir’de Urla içmeceleri. Özellikle Pamukkale sıcaksu kaynakları, çok eski dönemlerden bu yana bilinmekte ve ilgi çekmektedir. Pamukkale’nin özelliklerinden biri de travertenleridir: Sıcak maden suları, aşağı döküldükleri dağın yamaçlarını beyaz traverten taraçaları haline getirmiştir (yöreye Pamukkale adı, suyun kapsadığı kalsiyum karbonat nedeniyle oluşan beyazlıktan ötürü verilmiştir). Travertenleri sayesinde çok sayıda turisti çeker.<br />
	Bölgede doğal ve tarihsel güzellikleri korumak amacıyla iki Ulusal park düzenlenmiştir. Bunlardan Dilek Yarımadası Ulusal Parkı, Aydın ilinin Kuşadası ve Söke ilçeleri sınırları içinde yer alır ve Akdeniz bitki örtüsünün en güzel örneklerini kapsar. Ayrıca İonialılar’dan kalma kalıntılar, arkeoloji açısından önemlidir. Manisa ilinin yamaçlarına yasladığı Spildağı üstündeki Spildağı Ulusal Parkı’ysa, 1500m’yi bulan yükseltisiyse yazın Manisa’nın sıcağından kaçanlara barınak oluşturur (Osmanlılar döneminde bir devre adını veren Manisa lalesi, burada doğal olarak yetişir). Ayrıca bu ulusal park da, Eskiçağ kalıntılarını kapsar. Bölgenin çeşitli illerinde düzenlenmiş Ormaniçi Dinlenme Yeri de, yerli ve yabancı turistlere çeşitli hizmetler sunar.<br />
	Ege Bölgesi, arkeoloji ve tarih özellikleriyle de bol bol turist çeker.: İzmir’de Efes ve Bergama; Denizli’de Pamukkale (Hierapolis); Aydın’da Priene, Miletos, Didim, Afrodisias, Datça’da Knidos: Bodrum’da Halikarnassos; Manisa’da Sart yıkıntıları. Dünyanın yedi harikasından ikisi Ege Bölgesi’ndedir (Efes Artemis tapınağı ve Halikarnassos Mausoleion’u). Ayrıca, Selçuk’ta Meryem Ana’nın Evi ve Sen Jan Kilisesi, Didim’de Apollon tapınağı, çok sayıda yabancı turist çekmektedir. Günümüzde Ege Denizi kıyısındaki Akçay, Ören, Ayvalık, Foça, Çeşme, Kuşadası, Didim, Güllük, Bodrum, Datça, Marmaris gibi yerleşim merkezlerimiz, yaz mevsiminde gerçek birer turizm odağı haline gelmiştir.  </p>
<p>				EGE DENİZİ<br />
	Ege Denizi, 41-35 kuzey enlemleriyle 23-27/28 doğu boylamları arasında yer alır. Kuzeyden güneye yaklaşık 660km uzanır; genişliği kuzeyde 270, ortada 150, güneyde ise 400km kadardır. Balkan yarımadasının doğu bölümü ile Anadolu arasında yer alan deniz. Çanakkale Boğazı aracılığıyla Marmara Denizi’ne ve Karadeniz’e bağlanan Ege Denizi’i yüzölçümü 214000km2’dir.<br />
Ege Denizi, yakın bir geçmişte “Aegeis” ya da “Egeid” adı verilen bir kara parçasının, büyük bir bölümünün sular altında kalmasıyla oluşmuştur (adı da buradan gelir); üstündeki adaların çokluğu nedeniyle “Adalar Denizi”diye anılır. Kıyılar son derece girintitli çıkıntılıdır.<br />
Ege’de gelgit önemsizdir ve yol açtığı düzey genişliği ancak bazı dar boğazlarda, rüzgarlarla meydana gelen yığılmaların da etkisiyle 30-40cm’yi bulur. Adalar arasındaki bazı dar ve dolambaçlı boğazlar şiddetli ve karmaşık yerel akıntılara neden olur. Bunların en ünlüsü Eğriboğaz Körfezi’nde görülür.<br />
Ege Denizi’nde, kuzeyde Saros Körfezi’nden başlayarak güneye doğru “S” biçiminde uzanan, tabanının derinliği yer yer 1000m’yi aşan bir oluk yer alır. Ege Denizi’nde çok sayıda ada (toplam yüzölçümleri yaklaşık olarak 23000km2  olan bu adalar, her yana serpilmiş gibi görünmelerine karşın, belli bir düzen ve gruplaşma gösterirler.<br />
Ege Denizi üstünde egemen olan Akdeniz iklimi, bu büyük su kütlesinin etkisiyle bazı değişikliklere uğrar: Ege Denizi’nin etkisi, donlu günlerin sayısını azaltır. Denizi suyu sıcaklıkları da genelde kuzeyden güneye doğru artar. Bu artış kışın daha çok belirlidir. Kıyı ve adalarda kışları yağışlı bir Akdeniz iklimi görülür.<br />
Yazın bütün Ege Denizi ısınır. Kuzey ve güney yüzey suları arasındaki sıcaklık farkı, 1-2C’a iner. Sıcaklığın en yüksek olduğu ayda Ege Denizi’nin her yanında denzi suyu sıcaklığı 23-24C arasındır.<br />
Ege Denizi’nde yıllık yağış tutarı kuzeyden güneye gidildikçe azalır. Yağışlar genellikle kış aylarında toplanmıştır. Komşu karalarda olduğu gibi, Ege Denizi alanında da yazlar çok kuraktır. Yazın Ege Denizi’nin her yanında, kuzeyden ve kuzeydoğudan “etezyen” adı verilen şiddetli bir rüzgar eser. Ege Denizi, biyoloji ve hidroloji özellikleri bakımından Karadeniz ile Akdeniz arasında bir geçiş alanı oluşturur.<br />
Çanakkale Boğazı’ndan üst akıntısıyla gelen ve besin tuzları, oksijen ve plankton bakımından zengin olan Karadeniz suları, kuzeydeki balık yaşamını olumlu yönde etkiler. Ege Denizi, oksijen bakımından zengin olmasına karşın, fosfat ve nitrat bakımından yoksuldur. Bu yüzden güney bölümü, dünyanın balık bakımından en yoksul denizlerindendir.<br />
Son yıllarda Ege Denizi’nde, denzi kirlenmesi ve öteki konulardaki bilimsel araştırmalar yoğunlaşmıştır.  </p>
<p>			KAYNAKÇA</p>
<p>1)	Ana Britannica<br />
2)	Gelişi Hacette<br />
3)	Türkiye Coğrafyası (Yusuf Erdoğdu)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/ege-bolgesi-tanitimi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Doğu Anadolu Bölgesi Tanıtımı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/dogu-anadolu-bolgesi-tanitimi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/dogu-anadolu-bolgesi-tanitimi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Jan 2010 17:39:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Alp]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Bitlis]]></category>
		<category><![CDATA[Cilo]]></category>
		<category><![CDATA[Elbistan]]></category>
		<category><![CDATA[Erzurum]]></category>
		<category><![CDATA[Himalaya]]></category>
		<category><![CDATA[Horasan]]></category>
		<category><![CDATA[Kaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Karasu]]></category>
		<category><![CDATA[Kars]]></category>
		<category><![CDATA[Malatya]]></category>
		<category><![CDATA[Munzur]]></category>
		<category><![CDATA[Nemrut]]></category>
		<category><![CDATA[Pasinler]]></category>
		<category><![CDATA[Plato]]></category>
		<category><![CDATA[Platolar]]></category>
		<category><![CDATA[Tercan]]></category>
		<category><![CDATA[Tunceli]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12877</guid>
		<description><![CDATA[COĞRAFİ KONUMU:Yurdumuzun doğusunda 164.000 km2 lik bir alanla Türkiye yüz ölçümünün % 21&#8242;ini kaplamaktadır. Tüm coğrafi bölgelerimiz arasında yüz ölçümünün büyüklüğü bakımından 1. sırada yer alır. Kuzey-güney yönünde en geniş alan kaplayan bölgemizdir (enlem farkı en fazla). YERYÜZÜ ŞEKİLLERİ :Bölgenin ortalama yükseltisi 2000 &#8211; 2200 m arasındadır. Ortalama yükseltisi en fazla olan bölgemizdir. &#8220;Türkiye&#8217;nin çatısı&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>COĞRAFİ KONUMU:Yurdumuzun doğusunda  164.000 km2 lik bir alanla Türkiye yüz ölçümünün  %  21&#8242;ini kaplamaktadır. Tüm  coğrafi bölgelerimiz arasında yüz ölçümünün  büyüklüğü bakımından 1. sırada yer alır. Kuzey-güney yönünde en geniş alan kaplayan bölgemizdir (enlem farkı en fazla).<br />
  YERYÜZÜ ŞEKİLLERİ :Bölgenin ortalama yükseltisi 2000 &#8211; 2200 m arasındadır. Ortalama yükseltisi en fazla olan bölgemizdir. &#8220;Türkiye&#8217;nin çatısı&#8221; olarak isimlendirilir. Bölgenin en alçak yeri olan Iğdır Ovası (850m) dahi İç Anadolu&#8217;nun ortalama yükseltisine yakındır. Erzurum Ovası 1800 m , Yüksekova 2200 m yükseltiye sahiptir. Bölgede yer alan ovaların ortalama yükseltisi 1500&#8242;dir. Bölgede  bulunan dağlar, doğu-batı doğrultusunda ve üç sıra halinde uzanırlar. Dağlar arasında ise çöküntü ovalan yer alır. Bölgenin kuzeyinde, batıdan doğuya doğru Çimen, Kop, Allahuekber ve Yalnızçam  Dağları uzanır. Orta sırada Munzur (Mercan) Dağları, Karasu-Aras Dağları ve Ağrı Dağı bulunur. Güneyde yer alan dağlar ise Güneydoğu Toroslar, Bitlis Dağları, Buzul (Cilo) Dağlarıdır. Bu dağlar üçüncü jeolojik zamanda Alp-Himalaya orojenik sisteminin uzantısı olarak kıvrılma sonucu oluşmuştur.Bölgede Van Gölü&#8217;nün kuzeyinde kuzeydoğu-güneybatı yönünde uzanan kırık hattı boyunca Nemrut, Süphan, Tendürek, Ağrı (5137m) volkanik dağları uzanır.Ağrı Dağı  Türkiye&#8217;nin en yüksek  noktasını oluşturur.Bölgede kıvrım dağları arasında yer alan çöküntü ovaları da doğu &#8211; batı yönünde uzanır. Bu ovalardan Elbistan, Malatya, Elazığ, Bingöl, Muş, Van, Yüksekova  ve Başkale güneyde, Erzincan, Tercan, Aşkale, Erzurum, Pasinler, Horasan, Kağızman, Iğdır ovaları kuzeyde bulunur. Tunceli, Erzurum ve Kars  çevresi  plato alanlarıdır. Bölgede platolar da geniş alan kaplar. <span id="more-12877"></span>Erzurum-Kars platosu Doğu Anadolu&#8217;nun en geniş plâtosudur. Bundan başka Fırat ve kolları tarafından parçalanmış plato görünümü  kazanmış yüksek yaylalar oldukça fazladır.<br />
 BÖLGEDEKİ  YER ŞEKİLLERİNN BAŞLICA ETKİLERİ ŞÖYLE SIRALANABİLİR:                                                                          Yükseltiden dolayı sıcaklık değerleri düşmüştür.                                                                                                                                                            Tarım  ürünleri düşük sıcaklığın etkisiyle daha geç olgunlaşır.                                                                                                                                  Kuzey-güney doğrultusunda ulaşım zordur. Doğu-batı yönünde ulaşım daha kolaydır.                                                                                                     Ekilebilen alanlar azalmıştır. Yükselti ve yaz yağışlarından dolayı hayvancılık gelişmiştir.                                                                                                         Yükselti ve dağların uzanış doğrultuları akarsuların debi ve rejimlerini, tarım ürünlerini, sosyal ve ekonomik yapıyı etkilemiştir.                     Bölgede  yüzey  şekillerine bağlı olarak yollar doğu  &#8211; balı istikametinde uzanır. Türkiye&#8217;de ulaşım ağının en seyrek ve en elverişsiz olduğu  bölgedir. Van Gölü&#8217;nde deniz ulaşımı yapılır.                                                                                                                                                                                İklim ve Bitki Örtüsü							                                                                                                Kış mevsimi uzun ve soğuktur. Sıcaklık -40°C&#8217;ye kadar düşer. 				                                                                                        Yaz mevsimi ise sıcak ve kısadır. Sı¬caklık 20°C nin üzerine çıkar.                                                                                                                                   Kış mevsiminde ya¬ğışlar genelde kar şeklindedir.                                                                                                                                                               Doğu Anadolu&#8217;da sı¬caklık değerleri düşük olduğundan bağıl nem oran¬ları fazla, mutlak nem miktarı ise karasallıktan dolayı azdır.	                                              Yıllık sıcaklık farkı 30°C den fazladır.                                                                                                                                                                             Yıllık ortalama 500-600 mm yağış alır. Buharlaşma az olduğu için bu yağış yeterli olur.                                                                                         Bölgenin güne¬yine ve batısına doğru gidildikçe sıcaklık ortalamaları artar.                                                                                                                           Bölge, iç Anadolu&#8217;dan daha yüksekte ol¬duğundan daha fazla yağış alır. Kışlar karasallığın etkisiyle daha sert geçer.                                                                                              Iğdır Ovası, Doğu Anadolu Bölgesi&#8217;nin en az yağış alan yeridir. Buranın yıllık yağış, ortalaması 250 mm&#8217;nin altındadır. Buna karşılık Iğdır Ovası, alçakta bulunmasından dolayı kış mevsimi daha ılık geçer.<br />
 TARIM ve HAYVANCILIK:Bölge yüzölçümünün %10&#8242;unda ancak tarım yapıla¬bilir. Bölgedeki tarım etkinlikleri en çok bölgenin gü¬neyindeki çöküntü ovalarında (Elbistan, Malatya, Elazığ ve Muş ovaları) yoğunlaşır. Bölgede hayvan¬cılık yaygındır. En fazla tarımı yapılan ürün arpadır.Düşük sıcaklıklar ve hayvancılığın gelişmiş olması arpa üretimini artırmıştır. Arpadan sonra en fazla ta¬rımı yapılan ürün buğdaydır. Bitlis, Malatya ve Ela¬zığ&#8217;da tütün ile şeker fabrikaları vardır. Bu yöre¬lerde şeker pancarı tarımı yapılmaktadır. Iğdır ova¬sında pamuk yetiştirilir. Malatya, Türkiye ve Dünyada kayısı üretiminde ilk sırada yer alır. Ayrıca patates, lahana gibi çeşitli ürünler de yetiştirilir.Genel olarak sıcaklığın düşük olmasından do¬layı sebzecilik gelişmemiştir. Bundan dolayı sebze tarımına en az elverişli bölge Doğu Anadolu&#8217;dur. Doğu Anadolu Bölgesi, hayvancılıkta elverişli şart¬lara sahip olduğu gibi olumsuz şartlar da taşır. Tarım topraklarının az yer tutmasına karşılık, çayır ve otlakların fazla yer kaplaması hayvancılığı teşvik edici, kışların uzun ve sert geçmesi ise sınırlayıcı bir özelliktir Erzurum-Kars Bölümü&#8217;nde yaz yağışlarının görülmesi, çayırların geniş alan kaplaması büyükbaş hayvancılığın gelişmesini sağlamıştır.Canlı hayvan, yapağı, tereyağı ve peynir halkın önemli geçim kaynaklarıdır. Hakkâri, Kars ve Bit¬lis&#8217;te arıcılık gelişmiştir. Türkiye bal üretiminin %20&#8242;sini Doğu Anadolu Bölgesi verir. İpek böcekçi¬liği Elazığ&#8217;da yapılmaktadır. Ancak son yıllarda ge¬rileme göstermiştir.Bölge halkının %80&#8242;i tarım ve hayvancılık ile uğraşmaktadır.</p>
<p>YERALTI ZENGİNLİKLERİ:Türkiye&#8217;de yeraltı zenginliğinin en fazla olduğu böl¬ge, Doğu Anadolu Bölgesi ve özellikle Yukarı Fırat Bölümü&#8217;dür.	                  Demir: Türkiye&#8217;de çıkarılan demirin %35&#8242;ten fazlası bu bölgede Divriği (Sivas), Hekimhan ve Hasançelebi (Malatya)&#8217;de çıkarılır.	                                                  Krom : Türkiye&#8217;deki kromun %33&#8242;ü bu bölgeden çıkarılır. Ergani, Guleman ve Maden önemli krom yataklarının bulunduğu merkezlerdir.	                                      Bakır : Türkiye&#8217;deki bakırın önemli bir kısmı bölgeden çıkarılır. Maden, Ergani ve Pütürge&#8217;de bakır yatakları vardır.                                                                     Kurşun-Çinko : Kurşunun %90&#8242;ı, çinkonun %75&#8242;i Keban&#8217;da çıkarılır. Bu madenler Keban&#8217;da &#8220;Simli Kurşun İşletmeleri&#8217;nde&#8221; işlenir. Ancak son yıllarda üretim durma aşamasına gelmiştir.                                                                                                                                                                         Linyit : Elbistan, İspir ve Erzurum çevresinde çıkarılır. Türkiye&#8217;deki linyit üretiminin %10&#8242;u bu bölgeden elde edilir. Afşin &#8211; Elbistan termik santralin¬de enerjiye dönüştürülür.                                                                                                                                                                                                                  Oltu Taşı : Erzurum&#8217;un Oltu ilçesinde çıkarılır. Tür¬kiye ve Dünya üretiminde bölge birinci sıradadır.                                                                                                  Asbest: Erzincan çevresinde çıkarılır.                                                                                                                                                                              Barit: Muş ve çevresinde çıkarılır.                                                                                                                                                                                               Kalay : Elazığ ve çevresinde çıkarılır.                                                                                                                                                                       Kaya tuzu : Kağızman, Narman ve Kars çevresinde kaya tuzu yatakları bulunmakta ve bu yataklardan tuz elde edilmektedir.<br />
ENDÜSTRİ <img src='http://www.genelbilge.com/wp-includes/images/smilies/icon_biggrin.gif' alt=':D' class='wp-smiley' /> oğal koşulların olumsuz etkisinin yaşandığı Doğu Anadolu Bölgesi&#8217;nde endüstri yeterince gelişmemiştir. Sanayi bakımından en geri kalmış bölge¬dir. Sanayi kuruluşları yetersiz olduğu için, bölge halkı geçimini daha çok tarım ve hayvancılıktan te¬min eder. Bölgede bulunan kuruluşlar daha çok tarıma dayalıdır. Maden çıkarımı bakımından zengin olsa da madenlerin işletilmesi azdır. Doğu Anadolu Bölgesi, maden varlığı ve elekt¬rik enerjisi üretimi ile Türkiye sanayisinin geliş¬mesine büyük katkıda bulunmaktadır. Yalnızca Keban Barajı Türkiye&#8217;de üretilen elektrik enerji¬sinin yaklaşık % 25&#8242;ini sağlamaktadır		 Bölgedeki endüstri kuruluşları şunlardır:                                                                                     						 Et Kombinaları : Malatya, Elazığ, Erzurum, Ağrı ve Van&#8217;da bulunur. Et üretiminin %25&#8242;i bu bölgeden karşılanır.                                                                                                                                                     Şeker Fabrikaları : Malatya, Elazığ, Van, Erzu¬rum, Muş ve Erzincan&#8217;dadır.                                                                                                              Dokuma ve İplik Fabrikaları : Daha çok pamuklu dokuma gelişmiştir. Malatya ve Erzincan&#8217;daki fabrikalarda pamuk işlenir.                                                                                                                         Sigara Fabrikaları: Malatya ve Bitlis&#8217;te kurulmuştur.                                                                                                                                                    Çimento Fabrikaları : Elazığ, Erzurum, Kars ve Van&#8217;da kurulmuştur.<br />
TURİZM:Doğu Anadolu&#8217;da bulunan, Ağrı Dağı, Van Gölü, Nemrut Dağı, Süphan Dağlan, Sat Dağları, Mercan Vadisi Milli Parkı turistlerin ilgisini çeken doğal güzelliklerdir. Bölgede dağcılık ve kış sporları için çok uygun ortamlar vardır. Palandöken Dağları&#8217;nda, Bingöl&#8217;de ve Sarıkamış&#8217;ta dağ sporları tesisleri bulunmaktadır. Bölgedeki göller, doğal güzellikleriyle birer gezi ve eğlence yerleridir. Ba¬zı göllerin kıyısında da kamplar ve plaj tesisleri vardır. Doğubeyazıt yakınlarındaki İshak paşa Sarayı da önemli turizm alanlarından birisidir. Erzurum ve Diyadin&#8217;de bulunan kaplıcalar sağlık turizmi için önemlidir.<br />
NÜFUS ve YERLEŞME:Yüz ölçümü en geniş olan bu bölgemizde yer şekil¬leri ve iklimin de etkisi ile nüfus azdır. Nüfus bölge¬de daha çok çöküntü hendekleri içindeki ovalarda toplanmıştır. Toplu yerleşme tipi görülür. Nüfus yoğunluğu, Türkiye nüfus yoğunluğunun altındadır.1997 yılı nüfus sayımına göre, Türkiye nüfus yoğunlu km2 ye 81 kişi iken, bölgede 36 kişidir. Bölgede şehirleşme oranı çok düşüktür (%28). Kırsal nüfus oranı ise çok fazladır (%72). Karadeniz Bölgesi&#8217;nden sonra kırsal nüfus oranı en fazla olan bölge Doğu Anadolu Bölgesi&#8217;dir. Bölgede nüfusun %80&#8242;i tarım ve hayvancılık ile uğraşır. Sa¬nayi gelişmediği için diğer bölgelere Karadeniz&#8217;den sonra en çok göç gönderen bölgemizdir. Nüfus yoğunluğu bakımından son sırada yer alır.İklimin sert karasal etkisi ve yer şekillerinin engebeli olması nedeniyle, tarımsal nüfus yoğunluğu fazladır. Bölgenin bazı yerlerinde tarımsal nüfus yo¬ğunluğu 500&#8242;e kadar çıkmaktadır.Erzurum, Elazığ ve Malatya bölgenin büyük yerleşim birimleridir.<br />
Not: Doğu Anadolu Bölgesi&#8217;nde Erzurum. Malatya. Elazığ. Kars ve Van&#8217;da kurulan üniversiteler, bölgenin eğitim ve kültür faaliyetlerine büyük katkıda bulunmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/dogu-anadolu-bolgesi-tanitimi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Deprem Nedir?</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/deprem-nedir.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/deprem-nedir.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Jan 2010 17:37:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Ama]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Milyon]]></category>
		<category><![CDATA[Deprem Tahmin]]></category>
		<category><![CDATA[Dik]]></category>
		<category><![CDATA[Kendi]]></category>
		<category><![CDATA[Sismik]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>deprem</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12875</guid>
		<description><![CDATA[Depremin sözlük anlamı yer kabuğunun derin katmanlarını kırılıp yer değiştirmesi veya yanardağların püskürmesi sırsında oluşan,sarsıntı,yerin hareketidir.Deprem bilimi sismolojidir.Gerçek anlamı ise Dünya yüzeyindeki bir kırık boyunca koparak fırlayan,sıkıştırılmış yada gerilmiş kayaların neden olduğu titreşimler ve sarsıntılar biçiminde görülen ani bir enerji boşalımıdır.Volkanlardan fışkıran lavlarda küçük sarsıntılara neden olabilir.Yılda yaklaşık bir milyon deprem olduğu tahmin edilektedir ama [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Depremin sözlük anlamı yer kabuğunun derin katmanlarını kırılıp yer değiştirmesi veya yanardağların  püskürmesi sırsında oluşan,sarsıntı,yerin hareketidir.Deprem bilimi sismolojidir.Gerçek anlamı ise Dünya yüzeyindeki bir kırık boyunca koparak fırlayan,sıkıştırılmış yada gerilmiş kayaların neden olduğu titreşimler ve sarsıntılar biçiminde görülen ani bir enerji boşalımıdır.Volkanlardan fışkıran lavlarda küçük sarsıntılara neden olabilir.Yılda yaklaşık bir milyon deprem olduğu tahmin edilektedir ama bunların çoğu öyle küçüktür ki farkedilmedn geçerler.Yaygın bir yıkıma yol açan gerçekten şiddetli depremler yaklaşık iki haftada bir olur.Neyse ki bunların çoğu okyanuslar altında yer aldığından insanlara zarar vermez.Yüzeyin 700km altında oluşan depremlere ne gibi nedenlerin yol açıcağı bilinmektedir.<br />
                           <span id="more-12875"></span><br />
         Bir kırık boyunca kayma kırık düzlemi üstündeki sürtünme tarafından önlenir.Bu,enerjiyi ortaya çıkarır;enerjide esnek bir biçim değişimi olarak biriken hareketi üretir.Örn:Bir yay gerildiğinde bu sonuç elde edilir.Sonunda gerilim kritik bir noktaya erişir,sürtünme alt edilir ve kayalar birikmiş enerjilerini öne arkaya titreşerek deprem biçiminde boşaltıp birbirine çarparak fırlatırlar.Esnek biçim değişimini taşıyamayacak duruma gelen kaya büklümleri,bir kırık oluşturacak parçalandıklarında da deprem olabilir.<br />
         Sismik dalgalar merkezden dışarı doğru,tıpkı bir silh ateşlendiğinde ses dalgalarının yayılması gibi her yönde yayılırlar.Başlıca iki tür deprem vardır.Skıştırma dalgaları ve makaslama dalgalrıdır.<br />
Sıkıştırma dalgaları içinden geçtikleri kaya taneciklerinin dalga yönünde öne arkaya sallanmalarına neden olurlar.Makaslama dalgaları ise taneciklerin kendi geçiş yönlerine dik açıyla titreşmelerine yol açarlar.Her iki tür sismik dalagadada tanecikleri fiziksel olarak hareket ettirmez,yalnızca onların arkasından geçer.    Sıkıştırma dalgaları makaslama dalgalrından 1,7 kez daha hızlı hareket eder ve deprem kayıt istasyonunda önce bunlar saptanır.Bu yüzden sismologlar onlara birincil dalgalar,makaslama dalgalrına ikincil dalgalar adını verirler.Sismolglar bir başka dalga türü daha bulmuşlardır:Uzun dalga yada yüzey dalgası.</p>
<p>En yüksek şoklara yol açan  dalgalardır. Depremin şiddetini ölçmek için riçhter ölçeği kullanılır.Şiddet ölçüleri öylesine ayarlanmıştır ki,ölçekteki her birim önceki tarafından bırakılan enerjinin 30 katıdır.2&#8242;lik şiddet çok zor hissedilir oysa 7 şiddetinde bir deprem büyük bir alanda yıkıcı etkiye sahip depremin alt sınırıdır.</p>
<p>         Deprem Nerelerde  Oluşur?<br />
       Deprem herhangibir yerde ve herhangibir  zamanda oluşabilir.Genel olarak depremlerin kabuğu oluşturan levhaların sınırlarında oluştuğu söylernebilir.<br />
         Dünyanın çeşitli yerlerinde benzer nitelikte depremlerin tekrarlandığı gözlenmiştir ve buraları hep levha sınırındadır.Depremlerin yoğun olarak gözlendiği bölgeler yeryüzünde üç ana kuşak oluşturur:</p>
<p>       Pasifik Deprem Kuşağı:<br />
        Şili&#8217;den kuzeye doğru Güney Amerika kıyıları ve Alaskanın güneyinden<br />
Aleutlan   Adaları,Japonya,Filipinler,Yeni Gine,Güney   Pasifik Adaları ve Yeni Zelanda&#8217;yı içine alan en büyük deprem kuşağıdır.Yeryüzündeki büyük depremlerin %81&#8242;i bu kuşak üzerinde gerçekleşir .</p>
<p>         Alpine Deprem Kuşağı:Endonezya&#8217;dan başlayıp Himalayalar ve Akdeniz üzerinden Atlantik Okyanusun&#8217;a ulaşan kuşaktır.Yeryüzündeki büyük depremlerin %17&#8242;si bukuşakta oluşur.</p>
<p>         Atlantik Deprem Kuşağı:Bu kuşak,Atlantik Okyanusu ortasında yer alan levha sınırı boyunca uzanır.</p>
<p>      Kırıklar ve Yeniden Kırılma<br />
            Kaya,basınç altında daha fazla eğilip bükülemiyorsa,kırılır ve kırık meydana gelir.Kayalar biribirinden yarılacak biçimde yarılıyorlarsa normal bir kırık,ters bir sıkışma varsa girişmeli kırık oluşur.Kırık düzlemi  boyunca ortaya çıkan hareketten dolayı,bitişik duvarlarda oluklar ve izler ortaya çıkar.Bu izler yerbilimcinin,kırıklardaki  yanlamasına ve düşey hareketleri incelemesini  v ehreketin çizgisel  mi yoksa dönmeli mi olduğunu anlamsına yarar.Çoğunlukla depremlerle ilinti olan kırıklar,San Andreas kırığı yada Rhine  vadilerinde olduğu gibi,yerin yüzeyinde kırık uçurumları ve oluşum çöküntü vadileri halinde açıkça görülür.</p>
<p>      Aynı basınçların sonucu oldukları için kırıklar,kıvrımlı bölgelerle birlikte ortaya       çıkarlar.Eski ve derinlerdeki bir kırık boyunca yeni bir hareketin baş göstermesi,yüzey tabakalarının parça parça kayalara bölünmesine yol açabilir.Gömülü durmdaki bu çeşit bir kırığın harekete geçmesinin 1966&#8242;da<br />
Taşikent depremine yol açtığı ileri sürülmüştür.Yeniden kırılma eski gerginlik alanaları üzerinde yeni ve farklı gerginlik alanlarının bulunduğu bir çok bölgede ortaya çıkar.Finlandiya ve Kanada&#8217;nın karmaşık Kambriyen bölgelerinde olduğu gibi,bazı bölgeler bir çok kere yeniden kırılmış ve kıvrılmıştır.<br />
         Sismik dalgalar başlıca iki türdür.Birincil dalgalar(P dalgalrı)sıkıştırma dalgalarıdır ve kaya taneciklerinin bir sarmal yay gibi öne arkaya titreşmelerine yol açar.İkincil<br />
dalgalar(Sdalgaları)makaslama dalgalarıdırve taneciklerin bir gitar teli gibi  dalga yönüne dik açıyla gidip gelmelerine neden olur.P ve S dalgaları yüzeye vardıkları zaman uzun dalgalara dönüşür ve bunlar ya yüzey boyunca dalga yönüne dik açıyla yatay olarak titreşerek hareket ederler yada deniz dalgaları gibi hareket ederler.<br />
      Sismik dalgaların izlediği yol kayaların yoğunluğuna göre değişir ve merkezden uzaklaştıkça  eğilir.Birincil dalgalargaz,sıvı ve katıların  içinden geçebilir.Birincil dalgalar en hızlı olanlardır ve basıncın doğurduğu koşullar yüzünden mantodan geçerken hılarını arttırırlar.Bu dalgalar dış çekirdekte yavaşlayıp ve iç çekirdekte hızlanırlar.İkincil dalgalar yalnızca katlardan geçer ve erimiş haldeki yoğun çekirdeğe giremezler.Dalgalar  aşağı indikçe giderek artan yoğunluktaki tabakalarla ve onlar tarafından kırılıp yada bükülerek eğik yollar çizerler ve arasındaki bölgeye hiçbir dalga doğrudan ulaşamaz.Sismik dalgaların yayılma biçimleri yeryüzünün iç kısımları konusunda değerli bilgiler sağlanmıştır.<br />
       Depremler okyanus ortası çukurları ve dağ oluşum alanları gibi jeolojik  olarak aktif alanlarda olur.Ocaklarının derinliğe göre sınıflandıralabilirler;derin ocaklı depremler(siyah kareler)300-600km<br />
arasında,orta derinlikte  ocaklar 55-240km vesığ ocaklar yüzeyle 55km derinlik arasında oluşur.</p>
<p>         Bir deprem merkezinin konumu üç kayıt istasyonundanuzaklığı saptanarak bulunur.Her istasyon P ve S   dalgalarının değişik varış zamanlarını kaydeder ve deprem merkezinden uzaklığın ölçülmesini sağlayan bir grafik kullanılır.Bu uzaklık daha sonra her istasyon çevresinde birer dairenin yarıçapı olarak alınır.Deprem merkezi,bu üç dairenin kesişme noktasında yer alır.Depremin şiddeti yerleşme bölgelerinde yolaçtığı  zarara göre ölçülür. </p>
<p>     Ciddi bir depreme yol açabileçek bir basıncın giderilmesi kırık çevresinde bir dizi küçük sarsıntı oluşturarak sağlanabilir.Araştırmacılar,depremlerin yıkıcı etkilerin oluşlarını düzenleyerek en aza indirme yollarını incelemektedirler.Örneğin birkaç küçük depremle belirli bir zamanda birikmiş gerilimi azaltarak,tek ve yıkıcı bir depremle  aynı tutarda enejiyi açığa çıkarabilir.Bunu yapmanın bir yolu,bir kayganlaştırıcı görevi yapacak su pompalamaktır.Kırık  çizgisi boyunca bir dizi kuyu açabilir.<br />
Daha sonra herhangibir kaynaktan büyük tutarda su kuyuklara pompalanır.Böylece kırıktaki kayalar<br />
arsındaki sürtünme azatılır ve bir dizi hafif sarsıntıya yavaşça  kaymaları sağlanabilir.Küçük sarsıntıları başlatmanın başka bir yolu da bir kırık düzlemi boyunca nükleer araçların patlaması olabilir.</p>
<p>      Büyük Dene Dalgaları(Ensumiler)</p>
<p>          Depremler genellikle yol açtıkları hasarlarla tanınırlar.Toprak titreşimlerinin yada deniz tabanındaki sismik bozuklukarın doğurduğu dev gelgit dalgaların aensumi denir.Denizde ensumilerin dalga boyları (birtepeyle diğeri arasındaki uzaklık )200km&#8217;ye kadar ulaşabilir.Saatte 800km hızla yol alırlar.Hafif eğimli bir kayaya ulaştıları zaman yavaşlarlar ve yükseklikler artar.Ensumi yaklaşırken deniz önce çekilir,Daha  sonra karanın iç kısımlarına  kadar ulaşabilen bir dizi dev dalga halinde geri gelir.<br />
         1755  Lizbon depreminde kent 6 dakika içinde harabe haline gelmişti.Şimdiye kadar kaydedilenlerin en yıkıcılarından biri olan bu deprem sırasında deniz önce çekilip sonra 17m yülseldiğinde bir ensumi olarak hızla geri gelmiş ve yüzlerce kişinin boğulmasına neden olmuştu.Daha<br />
sonraki  küçük sarsıntılarda toprak kaymalarına yol açmıştı ;çeşitli yerlerde yangınlar çıkmış ve 60000 kişi ölmüştü.Bu depremin doğudupu sarsıntılar İngiltere&#8217;nin 40  katı büyüklüğünde bir alan içinde hissedilmişti.</p>
<p>        Depremlerin böylesine yıkıcı olmalarına karşın, bazı durumlarda tehlikeyi en aza indiren önlelemler alma olanağı vardır.Yüksek binalar deprem dalgalarının geçişi sırasında sözcüğün gerçek anlamıyla “yüzen” pekiştirilmiş beton sallar üstüne inşa edilebilir.Dikkatli bir planlamayla sokakların bina yüksekliklerinden daha geniş yapılması sağlanabilir;depremler sırasındaki<br />
ölümlerin çoğu,dar sokaklarda çöken yüksek binalar sonucu ortaya çıkar.   </p>
<p>           Denetim ve Tahmin</p>
<p>        Son araştırmalar depremleri denentim altına alma olanağının bulunduğunu göstermiştir.1960 ortalarında Colarado&#8217;daki bir kuyuya sulu çöpün boşaltılması,bir dizi hafif depreme yol açmıştı.Böylece,bir kırık boyunca derin delikler açıp içine su pompalayarak,gerilimlerin büyük bir depreme yol açacak kadar birikmesini beklemek yerine,bir dizi küçük ve yıkıcı olmayan deprem halinde boşalmalarını sağlamanın olanaklı olduğu düşüncesi doğdu.<br />
         Depremden hemen önce,her iki tarafındaki toprakta bir esnek deformasyon olur.Bu deformasyon,teodolit yada lazer ışını  kullanılan üçgenlere bölme yöntemiyle ölçülebilir.Toprakta meydana gelen eğilmenin saptanması için,eğim  ölçülerinden yararlanılır.Günümüzde geniş alanların gözlenmesinde olanaklı hale gelmiştir.Başlıca kırıkların çevresinde yerleştirilmiş aygıtlardan toplanan<br />
bilgi,yapay uydular aracılığıyla araştırma merkezlerine gönderilir.Dünya yüzeyindeki çok küçük hareketleri bile saptamak ve gerlimin oluşmakta olduğu yerleri bulmak olanaklıdır.<br />
         Yeni bulana başka bir yöntemde,kayaların içindeki su tutarının ölçülmesidir.Kaya göznekleri gerilim altında genişlediğinden,içeri giren su miktarı artar.Depremlerin doğmasında,yeraltı sularının rolü büyüktür.Bu yüzden deprem bölgelerinde yer alan kuyulardaki su düzeyinin bilinmesi çok önemlidir.</p>
<p>         Depremden Önce Neler Yapmalıyız?<br />
       Yaşadığınız mekanı inceleyiniz.Korunma için bılanacağınız yeri ve muhtemel kaçış yolunu belirleyin.Eğer bulnduğunuz noktadan kendinizi 10-15 saniye içinde bina dışına çıkartacak  ve güvenli bir açık alana ulaştıracak pozisyonunuz varsa,bu yolu saptayın.(Bu 1. ve giriş katları içindir)<br />
         Deprem sırasında ilk 10-15 saniye binayı terkedebilmek açısından önemlidir.Daha önce yaşanan<br />
depremlerden elde edilen istitastiki verilere göre,binalarda yıkıma yol açan unsur,hissettiğiniz ilk sarsıntı değil binanın rezonanasa girmesidir.Buda size anılan süreyi kazandırmaktadır.</p>
<p>         Deprem Sırasında Neler Yapmalıyız?</p>
<p>         Deprem sırasında eğer dışarıda bulanuyorsak bina,direk,reklam panosu,duvar gibi devrilecek materyallerin uzağında durmak gerekir.<br />
         Eğer bina içinde bulunuyorsak,en güvenli yerler sağlam ve büyük eşyaların yanıdır.Anne karnındaki pozisyonda yatmak gerekir.Bu alan bir insanın yaşamsı için yeterli olabilmektedir.Ancak çok önemli bir nokta evde belli dönemlerde deprem taabikatının yapılması ve deprem sırasında nerede<br />
ne koşulda olursak olalım hiç düşünmeden doğru olan yere en kıs sürede ulaşma yollarının planlanması gerekmektedir.Eğer bu yol üzerinde engel tekil edecek eşyalar varsa  kaldırılmalıdır.<br />
         Kapı altında durmak,masa yada yatak altına girmekçok sakıncalıdır.Zemin ve birinci katlar riskli katlardır,deprem sırasında 5-6 sanyede mekan terkedilebiliyorsa mutlaka terk edilmesi gerekir.<br />
         Depremden önce yapılacak birkaç basit hazırlık depremden sonraki zor yaşantımızı çok kalylaştırabilir.Örneğin aracımızın bagajında;bir çadır,uzun müddet bozulmayan yiyecek ve içecekler<br />
fener,ilk yardım malzemesi,giysi,telsiz,battaniye,sıhhi malzemeler&#8230;gibi eşyaların bulunması organize yardımın gelmesi için gerekli olan 3-4 gün boyunca bizi çok rahatlatacaktır.Unutmayın ki deprem herzaman biz evdeyken olacak  değildir.<br />
         Bunun dışında salgın hastaklıklar,yiyecek ve içecek kıtlığı,sel  ve artıcı depremler gibi ana deprem şokundan sonra devam eden tehlikelere karşıda mutlaka önlem alınmalıdır</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/deprem-nedir.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kıbrıs Tanıtımı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/kibris-tanitimi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/kibris-tanitimi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 Jan 2010 20:09:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Ama]]></category>
		<category><![CDATA[Andan]]></category>
		<category><![CDATA[Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Hemen]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Nihat]]></category>
		<category><![CDATA[Sabah]]></category>
		<category><![CDATA[Vatani]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>kıbrıs</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12845</guid>
		<description><![CDATA[“Yavruvatan” diye adlandırdığımız,bizden,Türkiye’den bir parça olan en önemli turistik ve yerleşim yerlerinden biridir Kıbrıs&#8230; Bana ise orayı görmek 12 yaşımda nasip olmuştu.O yaşıma kadar Türkiye’nin hemen hemen her şehrini gezmiştim.Ama Kıbrıs başlı başına bir turizm cennetiydi sanki&#8230;Gerçekten çok etkilenmiştim.Turistik yerleri kadar hikayeleri ve savaşları ile gerçekten bir küçük ülkeydi. Ailem geziye turla çıkmaya karar verdiği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>   “Yavruvatan” diye adlandırdığımız,bizden,Türkiye’den bir parça olan en önemli turistik ve yerleşim yerlerinden biridir Kıbrıs&#8230;<br />
   Bana ise orayı görmek 12 yaşımda nasip olmuştu.O yaşıma kadar Türkiye’nin hemen hemen her şehrini gezmiştim.Ama Kıbrıs başlı başına bir turizm cennetiydi sanki&#8230;Gerçekten çok etkilenmiştim.Turistik yerleri kadar hikayeleri ve savaşları ile gerçekten bir küçük ülkeydi.<br />
   Ailem geziye turla çıkmaya karar verdiği için,bize önce Kıbrıs hakkında bilgi verildi.Yaklaşık Cumhuriyet Dönemine doğru öne çıkan Kıbrıs,Türkiye için büyük önem taşımaktaydı.Yolculuğa çıktığımız andan itibarenherhalde beni tarihiyle en çok etkileyen yer olmuştu diyebilirim.<br />
   Burada,her köşe başında 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sırasında yaşanan hemen hemen her anıya dair birşeyler bulabilirsiniz.1974 olayları da burada patlak verdiği için Kıbrıs’ın tarihi açıdan büyük önemi <span id="more-12845"></span>vardır.Elbette biz en baştan en sona her yeri gezdik ve her yeri tanıdık&#8230;İlk çağ ve Orta çağdan kalma anıtlar,Rönesans’ın etkileri ve savaşın en iyi kanıtlarının birleştiği bu yerde ise beni en çok etkileyen Barbarlık Müzesi olmuştu.Bu ev bozması bir müzeydi.Ve bence savaşın en kötü yüzünü gösteren kanıttı.Bu acı hikayeyi sizinle kısaca paylaşmak istiyorum;Rumlarla Türkler arasındaki savaş sırasında şu an müze olan yerdeki evde bir Türk ailesi yaşıyormuş.Yine aile reisi Nihat Bey,vatani görevine gittiği bir sabah aile ve  ev sahipleri kahvaltılarını ediyorlarmış.Rumlar birden içeri baskın yapmaya kalkmışlar ama şanslarına kapı kitliymiş.Ev sahibi kapıya destek yapmış,eşi tuvalete ve ailenin annesi ve 3 çocuğu beraber banyoya küvete saklanmış.Kapı açılınca ise ev sahibini vurup,tüm yalvarışlarına rağmen çocuklarıyla beraber evdeki herkesi katletmişler&#8230;Bunu bulan gazeteciler ise şu açıklamayı yapmışlar; “Savaş insanlık tarihini yokedebilecek tek şeydir.” Birde buradaki savaş fotoğraflarını görseydiniz ,herhalde çok etkilenirdiniz.<br />
   Tabii belki bu Kıbrıs’ın tek acı tarafı olabilir,bunun yanında sahili,doğal cenneti,insanlarıyla gerçekten anlatılmaz yaşanır yerlerden&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/kibris-tanitimi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Malatya İli Tanıtımı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/malatya-ili-tanitimi-2.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/malatya-ili-tanitimi-2.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 Jan 2010 20:06:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Şehirlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[1000m]]></category>
		<category><![CDATA[Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Arazi]]></category>
		<category><![CDATA[Belli]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Derme]]></category>
		<category><![CDATA[Erzincan]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ilin]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey]]></category>
		<category><![CDATA[Malatya]]></category>
		<category><![CDATA[Ovalar]]></category>
		<category><![CDATA[Plato]]></category>
		<category><![CDATA[Sivas]]></category>
		<category><![CDATA[Tohma Suyu]]></category>
		<category><![CDATA[Yok]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>malatya</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12843</guid>
		<description><![CDATA[Doğu Anadolu Bölgesi’nin Yukarı Fırat Havzasında yer alan Malatya, 34° 54’ ve 39° 03&#8242; kuzey enlemleri ile 39° 45&#8242; ve 39° 08&#8242; doğu boylamları arasındadır. İç Anadolu, Akdeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine doğal geçişi sağlayan yol güzergahındadır. Doğu Anadolu bölgesinin güney batısında yer alan Malatya doğuda Elazığ, kuzeydoğuda Erzincan, kuzeybatıda Sivas, batıda Kahramanmaraş, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Doğu Anadolu Bölgesi’nin Yukarı Fırat Havzasında yer alan Malatya, 34° 54’ ve 39° 03&#8242; kuzey enlemleri ile 39° 45&#8242; ve 39° 08&#8242; doğu boylamları arasındadır. İç Anadolu, Akdeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine doğal geçişi sağlayan yol güzergahındadır. Doğu Anadolu bölgesinin güney batısında yer alan Malatya doğuda Elazığ, kuzeydoğuda Erzincan, kuzeybatıda Sivas, batıda Kahramanmaraş, güneyde Adıyaman ve güneydoğuda Diyarbakır illeriyle çevrilidir. Malatya genel olarak yüksek plato ve dağlardan oluşan bir arazi yapısına sahiptir. Ortalama yükseklik 750-1000m dir. Güneydoğu Torosların yüksek batı kısmını oluşturan sıradağlar, ilin güneyinde geniş yer kaplar. Bunlardan Beydağı; 2544m. Bozdağ; 2613m. Karadağ; 2400m. ve Kurudağ; 2100m. yüksekliktedir. Bu dağ sıralarının kuzeyinde Malatya ovası uzanır. Kabaca üçgen şeklinde olan ovanın güney kenarını; Güneydoğu Toroslar,doğu kenarını; Fırat nehri, batı kenarını ise Akçadağ ve Doğanşehir yaylalarının etekleri kuşatır. Bu büyük ovayı Tohma suyu ikiye ayırır.<span id="more-12843"></span></p>
<p>Fırat, Tohma, Derme Suyu, Kuru Çay, Sürgü ve Şiro Çayı Malatya’nın belli başlı akarsularıdır.</p>
<p>OVALAR</p>
<p>Malatya il alanında platolar ve ovalar geniş bir yer tutar.<br />
Başlıca ovalar;<br />
Malatya Ova’sı,Doğanşehir Ova’sı,Mığdı Ova’sı,Sürgü Ova’sı ve Çaplı Ova’larıdır. </p>
<p>BİTKİ ÖRTÜSÜ </p>
<p>Malatya genel olarak dağlar ve yüksek ovalardan oluşan doğal bir yeryüzü yapısına sahiptir. Bu nedenle; tahrip edilen ve yok olan orman dokusunun yerini küçük otlaklardan oluşan bitki örtüsü almıştır. </p>
<p>İlin güney bölümü meşe ağaçlarından oluşan korular ve baltalıklarla, kuzeyi ise bozuk nitelikli yapraklı ormanlarla kaplıdır. Nehir ve çay kenarlarında kavaklık ve söğütlükler bulunur. İl merkezi ve ilçelere bağlı köylerde, kayısı başta olmak üzere geniş meyvelikler yeralır. </p>
<p>İl arazisinin %34’ü tarım arazisi, %11’i ormanlık ve fundalık, %30’u çayır ve mera, %25’i tarım dışı araziden oluşmaktadır.<br />
KARAKAYA DEMİRYOLU KÖPRÜSÜ		                            KARTALTAŞLAR</p>
<p>Türkistan, Orta Asya ve Batı Çin’i içerisine alan çok geniş bir bölgenin kayısının ana vatanı olduğu sanılmaktadır. Günümüzden 5000 yıl gibi çok uzun bir zaman önce kayısı bu bölgede bilinmekteydi. Büyük İskender’in seferleri sırasında kayısı M.Ö. IV’yy’da Anadolu’ya getirilmiş, Anadolu kayısının ikinci vatanı olmuştur. M.Ö. I. yy’ da Roma ve Pers savaşları sırasında tüccarlar tarafından önce İtalya’ya sonra da Yunanistan’a götürülmüştür. İtalya ve Yunanistan’dan diğer Avrupa ülkelerine geçişi uzun yıllar almış 13. yy’ da İspanya ve İngiltere, 17. yy’ da da Fransa ve Amerika’ya da götürülmüştür. </p>
<p>Bugün dünyanın hemen hemen her yerine dağılmış olsa da daha çok Akdeniz ülkelerinde, Avrupa, Orta Asya, Amerika ve Afrika kıtalarında yetiştirilmektedir.</p>
<p>Dünya yaş kayısı üretiminde Türkiye birinci sıradadır. İspanya, İtalya, Birleşik devletler topluluğu, İran Fransa, Yunanistan ve ABD izlemektedir. Bu ülkelerin yaş kayısı üretimleri 100 bin tonun üzerindedir. Fas,Pakistan, Suriye, Çin, Güney Afrika, Macaristan, eski Yugoslavya, Romanya, Avustralya, kayısının yetiştiği diğer ülkelerdir. </p>
<p>KAYISININ FAYDALARI</p>
<p>1.Beynin düzenli çalışmasını sağlar,stres azaltır.</p>
<p>2.Karaciğerin tahrip olan kısmının tamirini yapar.</p>
<p>3.Kemiklerin çok daha düzgün ve sağlam olmasında önemli rol oynar.</p>
<p>4.Kan yapımını artırarak,kansızlığa engel olur.</p>
<p>5.Mide ve oniki parmak bağırsağı ülserinin meydana gelmesine engel olur, meydana gelmiş ülserlerin iyileşmesinde rol oynar.</p>
<p>6.Böbreklerde taş teşekkülünü azaltır.</p>
<p>7.Üreme sistemi üzerinde önemli rolü bulunup, cinsel gücü artırmaktadır.</p>
<p>8.Kansere karşı koruyucu bir etkiye sahiptir.</p>
<p>9.Dişlerin daha sağlam ve kuvvetli olmasında önemli rol oynar.</p>
<p>10.Kalp kaslarını kuvvetlendirir ve daha düzenli çalışmasını sağlar. Klinik ölümündeki reanimasyon çalışmalarında kalbin cevap vermesinde etkili olur. </p>
<p>İlde ekonomik değeri ve kalitesi yüksek olan yeraltı ve yerüstü maden yatakları bulunmaktadır.<br />
Maden Tetkik Arama Bölge Müdürlüğünce ilde, madencilik sektöründe yürütülen faaliyetler, üretilen madenlere göre aşağıdaki gibidir;<br />
Krom : Darende Kuluncak bölgesinde % 40 Cr2O3 tenöründe 320.000 ton rezervli, zaman zaman işletilmektedir.<br />
Bakır : Pütürge-Poluşağı yöresinde % 4-12 5000 ton (muhtemel) rezervli, özel şirket tarafından zaman zaman işletilmektedir.<br />
Kurşun-Çinko : Yeşilyurt Cafana yöresinde % 12-29 çinko, % 68 BaSO4, % 1.6-4 Pb tenöründe 153.462 ton görünür muhtemel rezervli, Çin Kur tarafından işletilmiştir.<br />
Asbest : Yeşilyurt Gündüzbey yöresinde lif yüzdesi düşük 230.000 ton muhtemel rezervli sahada zaman zaman üretim yapılmaktadır.<br />
Profilit : Pütürge yöresinde 5.215.584 ton muhtemel görünür rezervli sahada özel bir şirket tarafından yıllık ortalama 2000 ton üretim yapılmaktadır.<br />
Demir-Hematit-Manyetit : Hekimhan Deveci yöresinde 13.400.000 ton muhtemel rezervli sahada DÇİ tarafından üretim yapılmaktadır. Ayrıca, Hekimhan Karakuz yöresinde de DÇİ tarafından 1.300.000 &#8211; 13.400.000 ton görünür muhtemel rezervli sahada üretim yapılmaktadır.<br />
Kömür : Arguvan Parçikan bölgesinde 30.000.000 ton muhtemel rezervli sahada üretim yapılmaktadır. </p>
<p>Demir Madeni Yatakları,<br />
Malatya-Hekimhan-Hasançelebi Demir Yatağı:<br />
Cevher yatağının yeknesak ve homoje olmaması nedeniyle cevherli zonunun jeolojik yönden dört farklı yapıya sahip olduğu görülmüştür. Demir yatağı A,B,C,D gibi dört zona ayrılmıştır.<br />
 A+B+C+D = 1.414 milyon ton ort. Tenör %14 Fe 304<br />
Hasançelebi demir yataklarının ortalama tenörünün düşük olması nedeniyle doğrudan yüksek fırına verilememektedir. Bunun için zenginleştirilmesi gerekmektedir.<br />
Karakuz Demir Yatağı<br />
Hekimhan ilçesinin 17km kuzeybatısında bulunmaktadır.hematit,manyetit ve limonit başlıca cevher minarelleridir.<br />
Sahada mevcut durumda<br />
%Fe>50=3.297.206 ton<br />
%Fe=45-50=444.299 ton<br />
%Fe =40-45=234.366 ton<br />
%Fe>50 ve %S>2,5=312.711 ton görünür cevher rezervi bulunmaktadır.<br />
Deveci Demir Yatağı<br />
Hekimhan ilçesinin 22km doğusundadır.başlıca limonit ve Seritten oluşmuştur.%50 Fe tenörlü 13.968.015 tonluk okside cevher üretilerek tüketilmiştir.Mevcut durumda % 36.48 tenörlü 56.000.000 ton siderit rezervi bulunmaktadır.<br />
Yerinde kalsine edilerek zenginleştirilmesi durumunda verimli olacaktır.<br />
Endüstriyel hammaddeler<br />
Malatya, Pütürge profilit yatağı:<br />
Cinsi:Profilit<br />
Tenör :%69 SiO2, %19 A12O3<br />
Rezerv :2.000.000 ton(yer karosu)<br />
:4.000.000 ton (seramik)<br />
Enerji Hammaddeleri:<br />
Malatya, Arguvan, Parçikan Kömür yatağı:<br />
Cinsi :linyit<br />
Su :%22.78<br />
Kül :%3544<br />
AID :2200Kcal/kg<br />
Rezerv:1000.000 ton<br />
Malatya ekonomisi ağırlıklı olarak tarıma dayalı bir yapıya sahiptir. İktisaden faal nüfusun yaklaşık %64’ü tarım sektöründe çalışmaktadır. Tüm Türkiye’de olduğu gibi tarımsal üretim geleneksellikten kurtularak,hızla modernleşmektedir. Son yıllarda yapılan barajların da etkisiyle yumuşayan iklim ve sulanabilir arazinin artması nedeniyle zaten verimli olan topraklarda narenciye hariç her türlü bitki yetişebilmektedir. Özellikle kayısı üretiminde dünya piyasasında önemli bir yere sahiptir.1999 yılı kayısı rekortesi 39.879 ton olup,önceki yıldan devreden stoklarla beraber 57.040 ton kayısı ihracatı gerçekleştirilmiştir. Bunun karşılığı olarak yaklaşık 128 milyon dolar ihracat geliri elde edilmiştir.<br />
Diğer önemli tarımsal ürünlerse: hububat,şeker pancarı,tütün, yaş sebze ve meyvedir.<br />
1999 yılında 4.216 Hektarlık alana ekilen Şeker Pancarından 160.000 ton ürün, 1.880 Hektarlık alana ekilen tütünden 2.841 ton ürün elde edilmiştir.<br />
İl arazisinin; 425.045 hektarını tarım alanı, 112.705 hektarını ormanlık ve fundalık alan, 572.729 hektarını çayır-mera ve 120.827 hektarını da tarım dışı alan oluşturmaktadır. Tarım alanının; 327.676 hektarını tarla, 97.369 hektarını bağ-bahçe oluşturmaktadır. Son yıllarda tarımsal girdi maliyetlerindeki artışlar, üreticilerin tarla ziraatından vazgeçerek kayısı ürününe yönelmelerine yol açmıştır. Böylece her geçen gün tarla alanlarında daralma, meyve alanlarında genişleme olmaktadır.<br />
425.045 hektar tarım alanın 391.541 hektarı sulamaya elverişlidir. Bunun 212.531 (%54.28) hektarı sulanabilmekte, 179.010 hektarı ise halen susuzdur. Bunları da sulanabilir hale getirmek için çalışmalar devam etmektedir. DSİ’nin inşaat halindeki<br />
projeleriyle 56.706 hektar,Köy Hizmetlerinin inşaat halindeki projeleriyle 6.488 hektar olmak üzere toplam 63.194 hektar arazi daha sulamaya açılarak sulanan arazi miktarı 261.909 hektara (%66.9) ulaşacaktır.<br />
Malatya ilimizde; tarım alanlarının genişletilmesi, birim araziden daha fazla verim alınması için arazi ıslah çalışmalarının artırılması, nadas alanlarının daraltılması, verimli ve selekte edilmiş tohumluk temini, çiftçi eğitimi, zirai mücadele çalışmalarının zamanında yapılması, kültür ırk hayvan varlığının artırılması, hastalıklarla mücadele ve bu konuda çiftçi eğitimi çalışmalarının sürdürülmesi, boğa barınakları ve tohum temizleme evlerinin kurulması gibi faaliyetler sonucu tarım ve hayvan ürünlerinde büyük miktarlarda artışlar sağlanmıştır.<br />
HAYVANCILIK<br />
Malatya’da tarımın önemli kollarından biri de hayvancılıktır. Geniş meraları ve yeterli besicilik imkanları hayvancılık için uygun bir zemin oluşturmaktadır. Hayvan ırkı ıslah çalışmaları yoğun bir şekilde sürmektedir. Yerli ırk büyükbaş hayvanlar,yerini son zamanlarda melez ırka erk etmiştir. İlde 119.563 büyükbaş, 244.088 küçükbaş, 23.020 kanatlı hayvan ile 9.605 eski usul, 64.425 fenni kovan olmak üzere toplam 74.030 kovan arı bulunmaktadır.<br />
ORMANCILIK<br />
İl ve ilçelerde daha ziyade yakacak olarak kullanılmak için orman ürünleri yetiştirilmektedir.<br />
Malatya Orman İşletme Müdürlüğü; sorumluluğundaki 112.704 hektarlık orman alanında meşe, çam ve sedir yetiştirmekte olup, bunlar sanayi, yakıt ve enerji olarak kullanılmaktadır. 1438 hektarlık normal, 159 hektarlık bozuk koru ile 17.347 hektarlık normal ve 93.280 hektarlık bozuk baltalık orman mevcuttur. Doğanşehir Orman İşletme Şefliğine bağlı 15.178 hektar meşelik orman sahası bulunmaktadır. Pütürge Orman İşletme Şefliğine bağlı 138.176 hektar toplam saha, 41.992 hektar meşelik orman sahası bulunmaktadır. İlimiz ve ilçelerinde ağaçlandırma ve toprak muhafaza çalışmaları sürdürülmektedir.</p>
<p>Malatya’da merkez ilçe hariç 13 ilçe ve 494 köy bulunmaktadır. Ayrıca biri merkez 13 ilçe ve 41’i belde belediyesi olmak üzere toplam 54 belediye teşkilatı mevcuttur.<br />
Malatya Doğu Anadolu’nun İç Anadolu’ya açılan kapısıdır.12.313 km2’lik yüzölçümü ile 81 il içerisinde 23 üncü, 815.105 nüfusu ile 24 üncü sıradadır.Malatya şehir merkezi 400248 nüfusu ile iller arasında 14 üncü sıradadır.<br />
Malatya daha çok kayısısı ile tanınmaktadır.Yılda ortalama 350-400 bin ton yaş kayısı üretilmektedir.Malatya kayısısının %90’nı (80- 100 bin ton) sofralık kuru kayısı olarak ihraç edilmekte bunun karşışlığı 130 milyon dolar girdi sağlanmaktadır.<br />
Her yıl temmuz ayında 15 gün süren “ Malatya Fuar ve Kayısı Şenliği” düzenlenmektedir.Dalbastı kirazı ile de ünlü olan Malatyanın Yeşilyurt ilçesinde her yıl Haziran ayının sonunda “Kiraz Festivali” yapılmaktadır.<br />
Dünyanın 8.harikası olarak bilinen ünlü Nemrut kalıntıları Malatya ile Adıyaman illerinin müşterek hududu üzerindedir.<br />
Malatya üzerinden 94km’lik kara yolu ile Nemrut’a ulaşılmaktadır.Malatya son yıllarda sanayileşmede de önemli atılımlar yapmıştır.Birinci Organize Sanayi bölgesinde 86 fabrika çalışmaktadır.İkinci organize sanayi bölgesinde 3.000.000m2 arsa sanayicilere parasız olarak sunulmaktadır.<br />
Malatya Valisi</p>
<p>Malatya’nın en belirgin özelliklerinden birisi de tarihi ve doğal güzelliklerle dolu olmasıdır. Tarihi camiler, medreseler, hamamlar görülmeye değerdir. Ayrıca Aslantepe, Nemrut Dağı, Fırıncılar Höyük, Ören Höyük, İkinciler Höyük, Aslantaş, Bağköy Kaya Kabartmaları, Levent Vadisi, Ansur ve Kaletepe Höyük görülebilecek arkeolojik alanlardır.<br />
Malatya’da Orduzu Pınarbaşı, Horata, Battalgazi, Karakaya Baraj Gölü, Darende Somuncu Baba, Gürpınar Şelalesi, Doğanşehir Sürgü Takas, Sulu Magara, Yeşilyurt Davullu Pınar, İnek Pınarı, Gündüzbey Pınarbaşı gibi görülmeye değer doğal güzellikler de bulunmaktadır. İspendere, Balaban ve Harapşehir olmak üzere üç yerde de içmece bulunur.<br />
Malatya ili sahip olduğu doğal ve tarihi değerleriyle, bölgedeki yeri ve ulaşım olanaklarının elverişliliği ile önemli bir turizm potansiyeline sahiptir. GAP Projesiyle, barajların faaliyete geçmesinin turizm açısından Malatya’nın önemini artıracağı beklenmektedir. Yapay bir deniz görünümünde olan Karakaya Baraj Gölü etrafında yapılacak dinlenme tesisleriyle de il cazip bir turizm merkezi haline gelecektir.<br />
Malatya ilinde faaliyette bulunan toplam 9 adet belgeli tesiste 729 yatak kapasitesi mevcuttur.<br />
Malatya’da turizm faaliyetlerini yürütmek ve gerekli organizasyonu sağlamak amacıyla 1979 yılında Turizm Danışma Müdürlüğü kurulmuştur.1984 yılından itibaren turizm ile ilgili çalışmalar Kültür ve Turizm Müdürlüğünce yürütülmektedir.1985 yılından beri,başta Avrupa ülkeleri,Uzak Doğu ve Güney Afrika’dan her yıl artan sayıda turist geldiği gözlenmektedir.</p>
<p>Türkiye’nin Güneydoğusunda, Toros Dağları’nın ortasında Kommagene’in kutsal dağı; Nemrut Dağı (2150m.) 1882’de mühendis Karl Sester, dağın doruğunda bulunan kocaman tahtlardan ve heykellerden söz etti. Berlin’deki Prusya Bilimler Akademisi, hemen bir inceleme ekibi gönderdi. Ekibin başında Alman Arkeolog Otto Puchstein bulunuyordu.<br />
İncelemeler sonucunda yayınlanan raporda, dağın doruğunda insan eliyle yapılmış bir taşlık tepe olduğunu bildirdi. Dağın 50m. altında ise doğu-batı arası 150m. olan üç platform bulundu. Ondan sonra kazı çalışmaları zaman zaman dursa da hep sürdü. Ama bugün hala Tanrılar Dağının sırrı çözülmüş değildir. M.Ö. 36 yılında ölen ve arkasında küçük ama iyi örgütlenmiş bir devlet bırakan Kral 1. Antiyokos yaptırmıştı. Antiochos, Nemrud Dağı’ndaki kitabesinde, krallığının sınırları içinde her yere kutsal kültler yaptırdığını belirtiyor. Antiochos, Sofraz Köyü’ndeki kült yerini ,Apollona ve kız kardeşi Tanrıça Artemis Diktynna’ya adamıştır. Kommagene mi daha önce vardı yoksa Artemis Diktynna kültünü ilk olarak Antiochos mu başlattı bilinmiyor.<br />
Kral I.Antiochos, dindar bir tanrı olarak diğer tanrılara yardımlarından dolayı teşekkür amacıyla ve Kommagene hanedanı için geniş kaideli dizileriyle bir atalar galerisi yaptırmıştır. Dağın doğu terasında Kralın baba tarafından atalarının kaidelerinin, güney tarafta ise ana tarafından atalarının kaidelerinin galerisi yer almaktadır. Bütün atalar kabartması aynı şemaya göre yaptırılmıştır. Her kaideye, ön tarafında atanın veya büyükannenin kabartmasını gösteren bir taş levha, levhanın arka tarafında ise, kabartmadaki kişinin kim olduğunu bildiren bilgiler vardır.<br />
Kahta Çayı kıyısındaki Arsemeia’da Kral Mithradates(Tanrı Kral Antiochos’un babası) için yapılan kült’te ölümsüz bir haber emanet etmiştir.<br />
Kitabeye göre bütün bir yıl boyunca baba ve oğlunun doğum günleri kutlanmaktadır. Kitabeden birkaç alıntı:<br />
‘’….Benim tarafımdan Hierothesion için hizmete alınan kadın müzisyenler ve sonradan onlara katılanlar,kızları ve soylarından gelecek herkes, başka tüm işlerden muaf tutulacaktır….<br />
‘’….Tanrıların arzusuyla bu kitabeyi inançlılığımın duyurucusu yaptım. Onun kutsal harflerini naçizane bir dille, tabiatın oluşumunda payı olan ve sadece soylarının ve sınıflarının adıyla birbirinden ayrılan herkese, bildirir. Zeus-Oremasdes’in yardımı ve öbür tanrıların arzusu ile,yavaş bir sesle şunu duyurur….’’<br />
Burada krallığının yönetimi,iyi ve kötü işler yapan insanların ödüllendirilmesi ve cezalandırılması ve bunun gibi bir çok kuralı ilan etmektedir Kral.<br />
‘’Haksız bir hayattan arınmış,kutsal işler yapma hevesiyle dolu herkes,Tanrıların yüzlerine korkmadan baksın. Mutluların hayırlı izlerini takip etsin. Bizi saymalarından ötürü mutlu yıllarda kendi umutlarına iyi bir hayat yolu bulsunlar. Bunların hepsi Zeus’un büyük göksel evini yakından görsünler. Ve tanrıların gözlerinin ve kulaklarının yakınında görevleri olan nezirlerini ve kurbanlarını yerine getirsinler.’’<br />
Bölgedeki kültlerden Zincirlide bulunan anıtın arka yüzündeki hitabelerin tercümelerinden bir kaçı:<br />
‘’Her kim bu anıtı yerinden uzaklaştırırsa, yazılı adımı silerse ve kendi adın oraya yazarsa, onu tozla örter, suya atarsa, karanlık bir yere götürürse, erkekliğini savaş ve çarpışma tanrıçası İştar kadın yapsın ve onu bağlı olarak, düşmanının ayakları önünde oturtsun.<br />
‘’Sonraki bir hükümdar, adımı taşıyan anıtı bulsun, bu ona okunsun, o da anıtı kutsal yağla yağlayıp kutsasın, bir kurban adasın ve efendim Asur’un sözüne uysun.’’<br />
Ziyaretçiler her ay iki kere,onun doğum gününde (16 Audnaios;aslında ana rahmine düştüğü tarihtir onu kutsal yapanda o günkü yıldız ve gezegenlerin konumlarıdır.) ve taç giyme gününde(10 loas), 2 150m yükseklikteki Hierothesion’a her bir yandan, ayin alayları için yapılan özel yolları izleyerek çıkıyorlardı. Yeşile çalan kum taşından yapılmış, hem güneş ışınlarıyla yanan hem de cilalanmış oldukları için küçük birer güneş gibi parlayan ataların kabartmalarından etkilenmemek mümkün değil. Kült şenlikleri başladığında rahipler tarafından, ataların kabartmaları önündeki sunaklarda güzel kokulu otlar yakılıp, kurbanlar adanırmış. Şenlik Hizmetkarları tarafından misafirlere en güzel yemekleri ve sulandırılmış şaraplarla dolu testiler sunarlarmış. Kadın-erkek müzisyenler tanrılar için çalarlar. Baş rahip yerli ve yabancı bütün halkı kardeşçe karşılar ve eşit şartlarda eğlenmelerini sağlar.<br />
I.Antiochos, küçük devletini politik kargaşalardan zarar görmeden kurtardığına inanıyordu. Geride büyük bir devlet hazinesi bıraktı. Ancak tanrılaşmış bir kral bile geleceği göremezdi. Antiochos da Roma’nın gücünü tam değerlendiremedi. Düşmanlarının Roma’yla dostluk politikası izlemeleriyle, M.S.72 yılında kaybedilen son ‘’Kommagene Savaşı’’ ile bağımsızlığı sona erdi ve ülke ‘’Syria’’ eyaletinin bir parçası oldu. Heykellerin arkalarına ve çeşitli taşlara o döneme ışık tutan yazıtlar yazdırmıştı. Yazıtların birinde;<br />
‘’Böylece benim ileri bir yaşa kadar sağlığını korumuş bedenimin dış kılıfı,Tanrı sevgisi ile dolu ruhum Zeus’un göksel tahtına yükseldikten sonra burada sonsuza dek dinlensin.’’<br />
Kral Antiyochos,Nemrut dağının 1 000m aşağısında Eski Kahta’da ki atalarının mezarlarını yenileyerek 6m boyundaki yazıta şunları yazdırıyor.<br />
‘’Adil Tanrıların kararlarını yürütme yetkisini bahşettiği büyük Kral, sonsuza dek anılsın diye, el sürülmeyecek bir anıta ölümsüz bildiriler yazdırarak zamanın sarsılmaz bir yasasını bıraktı.’’<br />
Bugüne kadar yapılan çalışmalarda bu ‘’ölümsüz bildiriler’’e ulaşılamadı Antiochos lahdini dağın tepesine gömdürmüş daha sonrada doruğun çevresi çakıl taşlarıyla kapattırmıştır. Yüzyıllardır 2 000m yükseklikteki sert kış ve yakıcı güneşin etkisi, insanların yıkıcılığı, Tanrılar Dağı’nda büyük tahribatlara neden olsa da tüm tanrıların koruduğu Kral I.Antiochos’un mezarına ve hazinesine ulaşılamamıştır.<br />
Adıyaman’ın il olmasından sonra Adıyaman –Malatya sınırı arasında kalan Nemrut dağı Kommegane Krallığı kalıntılarına; Malatya ilinden ulaşım sağlanabilmektedir. Malatya’nın Pütürge ilçesi üzerinden 94km’lik karayolu ile Nemrut’a ulaşım daha kolay ve daha kısadır. Dağda konaklamayı sağlamak için bir öncü ve örnek yatırım olarak Malatya Özel İdaresi tarafından yaptırılan yataklı otel özel bir girişimci tarafından işletilmektedir.<br />
Nemrut Dağı’nın Malatya tarafından güneşin doğumunu izlemek için havanın açık ve bulutsuz olması gerektiğinden en iyi Ağustos ve Temmuz aylarında gözlenmektedir.<br />
Nemrut Dağından güneşin doğuşunun ve batışının verdiği mistik ve olağanın dışında ki görüntüler bir çok yerli ve yabancı gezginin ilgisini çekmekte,sırf bu nedenle Nemrut Dağına yoğun bir ziyaretçi trafiği oluşmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/malatya-ili-tanitimi-2.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yer Yuvarlağının Özellikleri</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/yer-yuvarlaginin-ozellikleri.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/yer-yuvarlaginin-ozellikleri.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 Jan 2010 20:05:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekvator]]></category>
		<category><![CDATA[Evren]]></category>
		<category><![CDATA[Greenwich]]></category>
		<category><![CDATA[Kabul]]></category>
		<category><![CDATA[Nokta]]></category>
		<category><![CDATA[Tane]]></category>
		<category><![CDATA[Yere]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>yuvarlağının</category>
	<category>yuvarlaĞinin</category>
	<category>Özellikleri</category>
	<category>özellikleri</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12841</guid>
		<description><![CDATA[Bütün gök cicimlerinin içinde bulunduran ortama evren denir.Bu geniş ortamda milyarlarca yıldızdan oluşan topluluklar galaksi denir.Güneş sistemi de Samanyolu galaksisi içindedir.Gezegenlerin en büyüyü Jüpiter en küçüğü ise merkürdür.Dünya güneşten ortalama 150 milyon km uzaklıktadır.Güneşten uzaklaştıkça gezegenlerin yüzey sıcaklıkları düşer.Jüpitercin 10 tane uydusu vardır. Yerin şekli ve boyutları İyonyalı bir bilim adamı mö530 yılında dünyanın küre [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bütün gök cicimlerinin içinde bulunduran ortama evren denir.Bu geniş ortamda milyarlarca yıldızdan oluşan topluluklar galaksi denir.Güneş sistemi de Samanyolu galaksisi içindedir.Gezegenlerin en büyüyü Jüpiter en küçüğü ise merkürdür.Dünya güneşten ortalama 150 milyon km uzaklıktadır.Güneşten uzaklaştıkça gezegenlerin yüzey sıcaklıkları düşer.Jüpitercin 10 tane uydusu vardır.<br />
<strong>Yerin şekli ve boyutları</strong><br />
İyonyalı bir bilim adamı mö530 yılında dünyanın küre şeklinde olduğunu söylemiştir.Yerin kendine has şekline geoit denir.Bu şekil kutuplardan basık ekvatordan şişkindir.Çekül geoidin her noktasına diktir.Ekseni ekliptiği ise 23 derece 27 dakika eğiktir.Dünyanın şeklinden dolayı güneş ışınları her yere dik gelmemektedir.<span id="more-12841"></span></p>
<p>B)PARALEL,MERİDYEN,ENLEM,BOYLAM<br />
Bu bilgilerden yaralanılarak dünya üzerindeki bir yerin kolayca bulunmasına yardımcı olurlar.<br />
Paraleller<br />
Yer yuvarlığını iki eşit parçaya bölen daireye ekvator denir.Paralellerin 90 tanesi kuzeyde 90 tanesi de güneyde olmak üzere toplam 180 tanedir.<br />
Özellikleri<br />
1)Her paralel dairesi tam bir çemberdir.<br />
2)Paralellerin çevre uzunlukları ekvatordan kutuplara gidildikçe azalır.Ekvator çevresi 40.076 km dir.<br />
3)İki paralel arasındaki uzaklık her yerde 111 km dir<br />
4)90 derece paralelleri nokta halindedir.<br />
5)Dereceleri ekvatordan kutuplara gidildikçe büyür.</p>
<p>Meridyenler<br />
Ekvatoru dik açıyla kesen yaylara denir.Başlangıç meridyeni greenwich olarak kabul edilmiştir.Başlangıç meridyenin doğusunda ve batısında 180 tane şer olmak üzere toplam 360 tanedir.<br />
Özellikleri<br />
Meridyen Yaylarının uzaklıkları ekvatordan kutuplara gidildikçe azalır.<br />
2)Meridyen yayları arasındaki uzaklık birbirine eşittir.<br />
3)Meridyenler yarım çemberdir.<br />
4)Dereceleri başlangıç meridyeninden uzaklaştıkça büyür.<br />
5)Aynı meridyen yayı üzerindeki saat aynıdır.<br />
6)İki meridyen arasındaki uzaklık farkı 4 dakikadır.<br />
7)Her 15 meridyen 1 saat dilimini oluşturur.</p>
<p>Enlem ve boylam<br />
Enlem:Herhangi bir noktayla ekvator arasında kalan meridyen yayının açı cinsinden değeridir.Aynı paralel üzerinde kalan bütün noktaların enlem dereceleri aynıdır.<br />
Boylam:Herhangi bir noktayla başlangıç meridyeni arasında kalan paralel yayının açı cinsinden değeridir.</p>
<p>YER YUVARLAĞININ HARAKETLERİ VE SONUÇLARI<br />
İki türlü hareketi vardır.Bunlar kendi ekseni etrafında ve güneş etrafındadır.Kendi ekseni etrafında dönmesiyle gece gündüz,güneş etrafında dönmesiyle de mevsimler oluşur.</p>
<p>Gece-Gündüz<br />
Kendi ekseni etrafında dönüşünü 24 saatte tamamlar buna 1 gün denir.Dünyaydın kendi ekseni etrafındaki dönüş hızı yaklaşık 1670 km dir.Bu hızı kutuplara doğru azalmakta kutuplarda 0 olmaktadır.Karanlık ile aydınlık yerleri birbirinden ayıran sınıra aydınlanma çemberi denir.21 mart ve 23 eylül günleri hariç gece ve gündüz süresi birbirine eşit değildir.Gece ve gündüz oluşmasından dolayı günlük sıcaklık farkları oluşur.</p>
<p>Yerel saatler<br />
Öğlen vaktine göre belirlenen zamana yerel saat denir.Bir meridyen yayı üzerindeki yerel saat her yerde aynıdır.</p>
<p>Tarih değiştirme çizgisi<br />
Tarih değiştirme çizgisinin doğusundaki yerlerde tarih batısındaki tarihlere göre bir gün geridir.Örneğin tarih değiştirme çizgisinin doğusunda tarih 15 şubat ise batısında 16 şubattır.</p>
<p>MEVSİMLER<br />
Yer yuvarlığının güneş etrafındaki dönerken çizdiği yola yörünge denir.Bu yörünge elips şeklindedir.Bu elips şeklindeki yörüngenin oluşturduğu düzleme yörünge düzlemi veya ekliptik denir.Dünya  3 ocakta güneşe en yakın konumdadır.Bu konuma günberi denir.Dünya 4 temmuz da ise güneşe en uzak haldedir. Buna da günöte denir.Dünyanı güneşe en yakın olduğu dönemde kuzey yarım kürede yaz en uzak olduğunda da yaz yaşanır.<br />
İklim elemanları bakımından birbirinden farklı özellikleri gösteren dönemlere mevsim denir.Mevsimleri oluşturan temel etmen sıcaklıktır.Dünyanın 23,27 derece eğik olması yıl boyunca güneş ışınlarının yere düşmesi yıl boyunca etkiler.Mevsimlerin oluşumunda temel etmen dünya ekseninin ekliptiğe eğik olmasıdır.</p>
<p>Dünya ekseninin eğik olması ve dünyanın güneş etrafındaki dolanmasının başlıca sonuçları<br />
1)Mevsimler oluşur<br />
2)Aynı anda her iki yarım kürede de farklı mevsimler yaşanır.<br />
3)Gece gündüz süreleri değişir.<br />
4)Aydınlanma çemberi yıl boyunca kutup noktaları ile kutup daireleri arasında yer değiştirir.<br />
5)Cisimlerin gölge boyları yıl boyunca değişir.<br />
6)Güneş ışınları yıl boyunca sadece dönenceler arasına dik düşer.Ve güneş tam batıdan doğup tam batıdan batmaz.</p>
<p>HARİTA VE ÖLÇEK<br />
Harita yeryüzünün bir bölümünün yada tamamının kuş bakışı görümününün belirli oranda küçülterek düzlem aktarılmasıyla elde edilen şekillerdir.Dünya haritalarını en az hatayla çizmek için geliştirilen yöntemlere izdüşüm denir.Bunlar silindirik,konik ve düzlemdir.</p>
<p>Ölçek<br />
Haritadaki uzunluğunun gerçek uzunluğa oranı olarak tanımlanır.Kesir ve çizik ölçek olmak üzere 2 çeşide ayrılır.</p>
<p>Ölçeklerine göre haritalar<br />
Bunlar 3 e ayrılır.Büyük,Orta,Küçük ölçekli haritalar olmak üzere.<br />
1)Büyük ölçekli haritalar<br />
Ölçekleri 1/200.000 den daha büyük olan haritalardır.Bunlarda küçültme oranı azdır.Çok ayrıntı gösterirler fakat küçük alanı kapsarlar.Tüneller,köprüler,yollar,mağaralar gibi yerleri gösterirler.<br />
2)Orta öl. HAR.<br />
Ölçekleri 1/200000 ile 1/500.000 arasında değişen haritalardır.Bu tür haritalarda ayrıntı azdır.Şehirleri büyük akarsuları gölleri vb. şeyleri gösterir.<br />
3)Küçük ölçekli haritalar<br />
1/500000 den küçük olan haritalardır.(sayı olarak büyük fakat anlam olarak küçük)Türkiyecin fiziki ,siyasi,ve idari duvar haritaları bunların başlıcalarıdır.<br />
Kısacası büyük ölçekli haritalarda ayrıntı fazla küçüklerde ise ayrıntı azdır.<br />
Konularına göre ise haritalar özel ve genel olmak üzere 2ye ayrılır.</p>
<p>HARİTALARDA YÜZEY ŞEKİLLERİNİN GÖSTERİLMESİ<br />
Deniz seviyesinin altındaki yerleri göstermek için çizilen eğrilere eş derinlik denir.<br />
2)Tarama yöntemi<br />
Bu yöntemde Fazla eğimli yerler kısa az eğimli yerler uzun çizgilerle gösterilir.Düz alanlar taranmadan bırakılır.<br />
3)Gölgelendirme yöntemi<br />
Fazla eğimli yerler karanlık azlar ise aydınlık gösterilir.<br />
4)Kabartma yöntemi<br />
Yer şekillerinin gerçeğe en yakın görünümünü verir.Yükseltiler kabartılarak alçaltılar ise çukurluk olarak gösterilir.<br />
5)Renklendirme yöntemi<br />
Denizler mavi ve tonlarıyla Yükseltiler ise  deniz seviyesinden itibaren yeşilden koyu kahveye doğru renklendirilerek yapılır.</p>
<p>                                                     İKLİM<br />
Atmosfer ve özellikleri<br />
Yer yuvarlağının etrafını çevreleyen gaz tabakasına atmosfer denir.<br />
Atmosferin kalınlığı kutuplarda az ekvatorda fazladır.Ortalama kalınlığı 10000 km dir.Atmosferin özellikleri şunlardır:<br />
1)Güneşten gelen zararlı ışınları süzmek<br />
2)Güneş ışınlarını dağıtarak gökyüzünün aydınlanmasını sağlamak<br />
3)Bir kısım ışınları tutarak yerin fazla ısınmasını ve soğumasını önler.<br />
4)İklim olaylarının meydana gelmesini sağlar.<br />
5)Canlılara yaşam ortamı sağlar.<br />
6)Yer şekillerini değiştiren dış güçleri oluşturur.<br />
Atmosferin %78 azot %21 oksijen ve %1 de diğer gazlardır.Bu diğer gazlardan karbondioksit gazı yükseklerde az alçaklarda çoktur.Su buharıda denizlerin üzerinde çok yükseklerde azdır.Atmosferin katmanları ise sırasıyla;<br />
Troposfer<br />
Kalınlığı kutuplardan ekvatora gidildikçe artar.Kutuplarda 6 ekvatorda 16 km olarak kabul edilmektedir.Ortalama ise 13 km kadardır.Bunun nedeni ekvatorun sıcak kutupların soğuk olmasıdır.Burada iklim olayları meydana gelir.Troposfer ile stratosfer arasındaki geçiş kuşağına tropopoz denir.<br />
Stratosfer<br />
25-30 km ye kadar devam eder.Sadece yatay hava hareketleri görülür.Kutuplar üzerindeki sıcaklığı –50 derece kadardır.<br />
Şemosfer<br />
80-90 km ye kadar devam eder.19 ile 45 km arasında ozon tabakası vardır. Bu tabaka mor ötesi ışınları süzerek dünyaya gelmesi engeller.Son zamanlarda ozon tabaksında incelme görülmüştür.Bu inceleme eğer devam ederse güneş ışınlarının geldiği noktalarda canlı yaşayamaz hale gelir.<br />
İyonosfer<br />
Gazlar bu katmanda seyrek olarak bulunur.Bu katmanda bazı gazlara hiç rastlanmaz bu katman radyo dalgalarını yansıttığı için haberleşme açısından önemli bir yere sahiptir.<br />
Eksosfer<br />
Kesin sınırı bilinmemektedir.Bu katmanda yerçekimi çok az olduğundan bazı gazlar uzaya kaçmaktadır.</p>
<p>2)İKLİM VE İKLİM ELEMANLARI<br />
Hava durumu ve iklim<br />
Atmosferin sıcaklık ve nem bakımından aynı özellikleri gösteren bölümüne hava kütlesi denir.Hava kütlesi içinde oluşan sıcaklık,rüzgar,yağış gibi oluşumlara hava olayları denir.Bir yerde kısa süreli etkili olan hava olayına da hava durumu denir.<br />
Yerden 2 metre yükseklikte yapılan ölçümlere sinoptik ölçüm denir.<br />
İklim ise bir yerde uzun yıllar etkili olan karakteristik hava koşullarıdır.<br />
Kısa sürede hava durumunu uzun sürede ise iklimi oluşturan iklim elemanları şunlardır.Sıcaklık,Hava basıncı ve rüzgarlar,Nemlilik ve yağıştır.<br />
İklim etmenleri ise iklim elemanlarını yani rüzgarları filan olumlu yada olumsuz yönde etkileyen etmenlere iklim etmenleri denir.<br />
SICAKLIK<br />
Isı cisimlerin içinde bulunan potansiyel enerjidir.Sıcaklık ise bu enerjinin kinetik olarak açığa çıkmasıdır.Termometre ile ölçülür.Yeryüzünün sıcaklık kaynakları 3 grupta toplayabiliriz.Bunlar:<br />
1)Volkanik etmenler ve yerin altındaki sıcak sular<br />
2)Güneş dışındaki gök cisimlerinden gelen sıcaklık<br />
3)Güneşten gelen sıcaklık<br />
En önemlisi güneştir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/yer-yuvarlaginin-ozellikleri.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İç Anadolu Bölgesi</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/ic-anadolu-bolgesi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/ic-anadolu-bolgesi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 Jan 2010 20:03:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Gelir]]></category>
		<category><![CDATA[Gibi]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Karadeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Kayseri]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Orta]]></category>
		<category><![CDATA[Sivas]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>konya</category>
	<category>kırıkkale</category>
	<category>nevşehir</category>
	<category>kayseri</category>
	<category>buğday</category>
	<category>illeri</category>
	<category>patetes</category>
	<category>cimek</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/ic-anadolu-bolgesi.html/</guid>
		<description><![CDATA[İç Anadolu Bölgesi Türkiye&#8217;nin merkezinde bulunan ıç Anadolu Bölgesi, 151.000 km2lik yüzölçümüyle Türkiye topraklarının yaklaşık %19&#8242;unu kaplar. Bölge Doğu Anadolu&#8217;dan sonra Türkiye&#8217;nin ikinci büyük bölgesidir. Nevşehir, Aksaray, Kırıkkale ve Kırşehir illeri bütünüyle bölge içinde kalır. Diğer illerin bazı toprakları ise Karadeniz, Akdeniz ve Doğu Anadolu bölgelerine taşar. İç Anadolu&#8217;da, tarım ve hayvancılık önemli bir gelir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İç Anadolu Bölgesi Türkiye&#8217;nin merkezinde bulunan ıç Anadolu Bölgesi, 151.000 km2lik yüzölçümüyle Türkiye topraklarının yaklaşık %19&#8242;unu kaplar. Bölge Doğu Anadolu&#8217;dan sonra Türkiye&#8217;nin ikinci büyük bölgesidir. Nevşehir, Aksaray, Kırıkkale ve Kırşehir illeri bütünüyle bölge içinde kalır. Diğer illerin bazı toprakları ise Karadeniz, Akdeniz ve Doğu Anadolu bölgelerine taşar. İç Anadolu&#8217;da, tarım ve hayvancılık önemli bir gelir kaynağıdır. Türkiye tahıl üretiminin yaklaşık üçte biri bu bölgeye aittir. Tahıl türlerinden en fazla buğday üretilir. Buğday üretimi bakımından Konya ilk sırada yer alır. İkinci sırada ise Ankara gelir. Bölgede genellikle makarna, bulgur ve irmik yapımına elverişli sert buğday yetiştirilir. Baklagillerden en çok fasulye ve nohut, az miktarda da mer cimek ekilir.<span id="more-12840"></span> Türkiye&#8217;nin patetes üretiminin üçte biri yine bu bölgede gerçekleşir. Sanayi bitkilerinden ise en fazla şekerpancarı üretilmektedir. Bağcılık ve meyvecilik bakımından Konya, Ankara, Niğde, Nevşehir ve Kayseri illeri önemlidir.<br />
İç Anadolu&#8217;da daha çok orta ve küçük sanayi tesisleri bulunmaktadır. Halıcılık Kayseri, Sivas ve Konya yörelerinde yoğunlaşmıştır. Bölgenin başlıca sanayi kuruluşları Ankara, Eskişehir, Kayseri, Sivas, Konya, Kırıkkale ve Çorum gibi merkezlerde toplanmıştır. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/ic-anadolu-bolgesi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Peri Bacalarının Oluşumu</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/peri-bacalarinin-olusumu.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/peri-bacalarinin-olusumu.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 Jan 2010 17:51:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[150m]]></category>
		<category><![CDATA[Akarsular]]></category>
		<category><![CDATA[Derin]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Kolay]]></category>
		<category><![CDATA[Marn]]></category>
		<category><![CDATA[Volkan]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>oluşumu</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12838</guid>
		<description><![CDATA[Vadi yamaçlarından inen sel suları ve rüzgarın, tüflerden oluşan yapıyı aşındırmasıyla ‘Peribacası’ adı verilen ilginç oluşumlar ortaya çıkmıştır. Sel sularının dik yamaçlarda kendine yol bulması, sert kayaların çatlamalarına ve kopmalarına neden olmuştur. Alt kısımlarda bulunan ve daha kolay aşınan malzemenin derin bir şekilde oyulması ile yamaç gerilemiş, böylece üst kısımlarda yer alan şapka ile aşınmadan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Vadi yamaçlarından inen sel suları ve rüzgarın, tüflerden oluşan yapıyı aşındırmasıyla ‘Peribacası’ adı verilen ilginç oluşumlar ortaya çıkmıştır. Sel sularının dik yamaçlarda kendine yol bulması, sert kayaların çatlamalarına ve kopmalarına neden olmuştur. Alt kısımlarda bulunan ve daha kolay aşınan malzemenin derin bir şekilde oyulması ile yamaç gerilemiş, böylece üst kısımlarda yer alan şapka ile aşınmadan korunan konik biçimli gövdeler ortaya çıkmıştır. Daha çok Ürgüp civarında bulunan şapkalı peribacaları konik gövdeli olup, tepe kısımlarında bir kaya bloku bulunmaktadır. Gövde tüf, tüffit ve volkan külünden oluşmuş kayaçtan; şapka kısmı ise lahar ve ignimbirit gibi sert kayaçlardan oluşmaktadır. Yani şapkayı oluşturan kaya türü, gövdeyi oluşturan kaya topluluğuna oranla daha dayanıklıdır. Bu peribacasının oluşumu için ilk koşuldur. Şapkadaki kayanın direncine bağlı olarak, peribacaları uzun veya kısa ömürlü olmaktadır. Kapadokya Bölgesi’nde erozyonun oluşturduğu peribacası tipleri; şapkalılar, koniler, mantar biçimliler, sütunlar ve sivri kayalardır. Peribacaları en yoğun şekilde Ürgüp- Uçhisar- Avanos üçgeni arasında kalan vadilerde, Ürgüp-Şahinefendi arasında, Nevşehir Çat kasabası civarında, Kayseri Soğanlı vadisinde ve Aksaray Selime köyü civarında bulunmaktadır.  <span id="more-12838"></span><br />
JEOLOJİK OLUŞUM<br />
Kapadokya Bölgesi’ndeki Erciyes, Hasandağı ve Göllüdağ jeolojik devirlerde aktif birer volkandı. Volkanların püskürmeleri Üst Miyosen’de (10 milyon yıl önce) başlayıp, Pliosen’e (2milyon yıl önce) kadar sürmüştür. Neojen gölleri altındaki yanardağlardan çıkan lavlar, platoda, göller ve akarsular üzerinde 100-150m. kalınlığında farklı sertlikler halinde tüf tabakasını oluşturmuştur. Bu tabakanın bünyesinde tüften başka tüffit ignimbirit tüf, lahar, volkan külü, kil, kumtaşı, marn aglomera ve bazalt gibi jeolojik kayaçlar bulunmaktadır. Ana volkanlardan püsküren maddelerle şekillenen plato, şiddeti daha az olan küçük volkanların püskürmeleriyle sürekli değişime uğramıştır. Üst Pliosen’den başlayarak -başta Kızılırmak olmak üzere- akarsu ve göllerin bu tüf tabakasını aşındırmaları nedeniyle bölge bugünkü halini almıştır.<br />
UÇHİSAR<br />
Nevşehir-Göreme yolu üzerinde, Nevşehir’e 7km. uzaklıktadır. Bölgenin en yüksek noktasında yeralan ve en eski yerleşimin ne zaman başladığı bilinmeyen Uçhisar, yerleşim biçimi açısından Ortahisar’a ve Ihlara Bölgesi’nde yeralan Selime Kalesi’ne benzemektedir. Uçhisar Kalesi’nin zirvesi aynı zamanda bölgenin panoramik seyir noktasıdır. Kale içerisinde bulunan çok sayıdaki odalar birbirlerine merdivenler, tüneller ve koridorlarla bağlanmıştır. Odaların girişlerinde ise -tıpkı yeraltı yerleşimlerinde olduğu gibi- giriş/çıkışı kontrol altına almaya yarayan sürgü taşları bulunmaktadır. Çok katlı bir özelliğe sahip olan Kalenin bazı mekanları bugün yer yer göçtüğünden dolayı tüm mekanlara ulaşmak ne yazık ki mümkün olamamaktadır. Uçhisar Kalesi’nde Ortahisar ve Ürgüp’teki (Başhisar) gibi kalesi olan yerleşimlerle savunma amacıyla çevreye uzanan uzun tünellerden bahsedilmektedir. Fakat bu tüneller yer yer göçtüklerinden dolayı bugün esrarını hala korumaktadır.<br />
GÖREME<br />
Nevşehir’e 10km. uzaklıktaki Göreme, Nevşehir-Ürgüp-Avanos üçgeni arasındaki etrafı vadilerle çevrili bölgede yeralır. Göreme kasabası’nın eski adları “Korama, Matiana, Maccan ve Avcılar”dır. Göreme ile ilgili 6. yüzyıla ait bir belgede ilk olarak ‘Korama’ adına rastlanıldığından dolayı en eski adının bu olduğu düşünülmektedir. Bu belgede Aziz Hieron’un 3. yüzyıl sonlarında Korama’da doğduğu, Malatya’da 30 arkadaşı ile birlikte şehit olduğu ve elinin kesilerek annesine; Korama’ya getirildiğinden bahsedilmektedir. Koramalı Şehit Aziz Hieron’un, Göreme Açık Hava Müzesi içinde yeralan Tokalı Kilise’de oldukça büyük boyutta resmedilmiş bir tasviri bulunmaktadır. Göreme ve çevresinin Roma Dönemi’nde Venessalıların (Avanos) nekropol alanı olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Gerek Göreme’nin merkezindeki anıt gibi büyük peribacasının içine oyulmuş iki sütunlu Roma mezarı, gerekse civarında yeralan çok sayıdaki mezarlar bu görüşü desteklemektedir. Orta çağın ilk evrelerinde hıristiyanlar için önemli bir dini merkez olan Göreme, 11. ve 13. yüzyılda Aksaray yakınlarındaki Mokissos’a bağlı bir piskoposluk merkeziydi. Göreme ve çevresinde çok sayıda manastır, kilise ve şapel bulunmasına karşın yapılış tarihleri hakkında yeterli bir kitabe bulunmamaktadır. Bu nedenle bu dini yapılar daha çok ya ikonografik açıdan ya da mimari özelliklerine göre tarihlenebilmektedir.<br />
AVANOS<br />
Nevşehir’in 18 km. kuzeyinde olan Avanos’un antik dönemdeki adı ‘Venessa’dır. Çok sayıda çanak çömlek atölyesi bulunan ilçede seramik yapım geleneği Hititlerden beri süregelmektedir. Kızılırmak’ın getirdiği kırmızı toprak ve milden elde edilen seramik çamuru, Avanoslu seramik sanatçılarının elinde şekil almaktadır. Avanos’u (Venessa) ikiye ayıran Kızılırmak., Anadolu’nun en uzun nehridir. Avanos yakınlarında, Kızılırmak’ın hemen kenarındaki bir Roma mezarlığında ele geçen mermerden lahit, Merkez Kapadokya Bölgesi’nde bugüne kadar ele geçen tek lahit olması açısından ilginçtir. Lahit, 1971 yılında tesadüfen ortaya çıkmış, semerdam biçimindeki kapağı kimliği tespit edilmeyen şahıslarca açılmış ve içindeki buluntular ne yazık ki çalınmıştır. Ceset üzerinde yapılan patolojik ve paleoantropolojik araştırmalar sonucunda lahitin, saçları kına ile boyanmış bir kadına ait olduğu anlaşılmıştır. M.S.1. ve 2. yüzyıla tarihlenen lahit, 2.20m. uzunluğunda, 70cm., yüksekliğinde, 78cm. genişliğinde olup beyaz mermerden yapılmıştır. Kapağı semerdam biçiminde olan lahdin köşelerinde akroterler ve her iki tarafında da beşer arslan kafası yer alır. Lahdin iki uzun kenarı ‘girland’ adı verilen yapraklardan, çiçeklerden oluşan uzunca hevenk biçiminde kabartma olarak yapılmış bezemelerle süslüdür. Girlandlar her iki tarafta üçer adet olup aralarında yarım kabartma sütunlar yer almaktadır. İki dar yüzde girland içinde gorgo başı bulunmaktadır. Gorgo (Meduza), Yunan mitolojisinde saçları yılanlarla örülü, alınlarından yaban domuzu dişleri fışkıran, üç kız kardeşe verilen isimdir. Üç kız oldukları halde efsaneye adı karışan yalnız Meduza’dır. Mezarı soymak isteyenlere ve mezarı kötü ruhlara karşı koruyucu olması için yapılmıştır. Lahit, halen Nevşehir Müze Müdürlüğü’nde sergilenmektedir. Lahit’in bulunduğu alanın bir Roma nekropolü olabileceği düşünülerek Nevşehir Müze Müdürlüğü’nce bu alanda arkeolojik kazılar yapılmış ancak büyük bir Bizans nekropolü açığa çıkarılmıştır. Çok sayıda çanak çömlek atölyesi bulunan Avanos&#8217;ta seramik yapım geleneği Hititlerden beri süregelmektedir. Kızılırmak&#8217;ın getirdiği kırmızı toprak ve milden elde edilen seramik çamuru, Avanoslu seramik sanatçılarının ellerinde şekil almaktadır. Avanos’ta 13. yüzyıl Selçuklu Dönemi’ne tarihlenen Saruhan Kervansarayı ve Alaaddin Camii bulunmaktadır. Çömlekçilik Anadolu&#8217;da çanak-çömlek yapımı, Neolitik devirde M.Ö.7000 yıllarında Konya Çatalhöyük&#8217;te başladığı, M.Ö.2000 yıllarında Mezopotamya&#8217;dan ticaret için gelen Asurlu&#8217;ların Anadolu&#8217;da yaşayan Hititler&#8217;e çanak-çömlek yapımını öğrettikleri, Avanos&#8217;ta da Hititler&#8217;den beri çarkla çanak-çömlek yapıldığı bilinmektedir. Bu el sanatı kavimden kavime, babadan oğula geçerek günümüze kadar gelmiştir. Avanos&#8217;un dağlarından ve Kızılırmak&#8217;ın eski yataklarından yumuşak ve yağlı kil topraklar elenir ve iyice yuğurularak çamur haline getirilir. Çark adı verilen ve ayakta döndürülen tezgah üzerindeki çamurun maharetle şekillendirilmesiyle istenilen çanak yapılmış olur. İşlik denilen atelyelerde üretilen çanaklar önce güneşte, daha sonra da gölgede kurutulduktan sonra, saman ve talaşla yakılan fırınlarda 800 dereceden başlayıp 1200 derece sıcaklık arasında özenle pişirilir. Çanakçılık, yapımından satışına kadar yorucu bir çalışma ve beceri gerektiren el sanatıdır. 1970&#8242;li yıllara kadar, günlük hayatımızda kullandığımız yemek kapları, su testileri, kışlık yiyecek saklamak için çömlekler ve küpler, su künkleri olarak yapılmış hem ilçenin ve bölgenin ihtiyaçları karşılanmış, hem de Tokat ve Samsun illerine kadar eşeklerle ve at arabalarıyla götürülerek satılmıştır. Çanak ürünlerinin kolayca kırılabilir olmasını, XVIII. yy. da yaşamış olan halk ozanı Seyrani &#8221; Kör de bilir Avanos&#8217;un yolunu, Testi bardak kırdığından bellidir.&#8221; diyerek belirtmiştir. Çanakçılık; plastik kullanım araçlarının günlük hayatımıza girmesiyle kısa bir süre duraklama geçirmiş, ancak 1980&#8242;li yıllardan itibaren bölgemizde gelişen turizmle birlikte yeni bir canlılık kazanmıştır. Eskiden beri Seyrani&#8217;nin özdeğişiyle tanınan Avanos, günümüzde ziyaret eden yerli ve yabancılar tarafından &#8221; Kapadokya&#8217;nın el sanatları ve alış veriş merkezi&#8221; olarak tanınmakta ve bilinmektedir. Avanos&#8217;a gelişlerinin anısı olarak çanaktan yapılmış hediyelik eşyalar alan ziyaretçiler, tezgah başına geçerek kendi elleriyle çanak yapmayı da denemektedirler. Üretilen çanak ürünleriyle birlikte, özellikle Kütahya&#8217;da imal edilerek satışa sunulan seramiklere yabancı turistlerin daha fazla ilgi göstermeleri üzerine, 1990&#8242;lı yıllardan itibaren ilçede üretimi yapılan bir el sanatıdır. Seramik çamuru Kütahya&#8217;dan getirilmekte, imalat, süsleme ve fırınlama işlemleri ilçede kurulan atelyelerde yapılmaktadır.<br />
ÜRGÜP<br />
Nevşehir’in 20km. doğusunda olan Ürgüp Kapadokya Bölgesinin en önemli merkezlerindendir. Göreme’de olduğu gibi tarihsel süreç içerisinde çok sayıda isme sahip olmuştur. Bizans Döneminde Osiana (Assiana), Hagios Prokopios; Selçuklular Dönemi’nde Başhisar; Osmanlılar zamanında Burgut kalesi; Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren de Ürgüp adıyla anılmıştır. Ürgüp ve civarındaki ilk yerleşim antik adı Tomissos olan Damsa Çayı’nın doğusundaki Avla Dağı etekleridir. İngiliz Arkeolog Ian Todd’un burada yaptığı yüzey araştırması sonucunda çok sayıda obsidiyenden ve sileksten Paleolitik Dönem’e ait aletler bulmuştur. Daha geç dönemlere ait en önemli kalıntılar ise Ürgüp kasaba ve köylerinde bulunan Roma Dönemi’ne ait kaya mezarlardır. Bizans Döneminde de önemli bir dini merkez olan Ürgüp, köy, kasaba ve vadilerindeki kaya kiliselerin ve manastırların piskoposluk merkeziydi. 11. yüzyılda Ürgüp, Selçuklular’ın önemli kentleri Konya’ya ve Niğde’ye açılan önemli bir kale konumundaydı. Bu döneme ait iki yapı kentin merkezindeki Altıkapılı ve Temenni Tepesi Türbeleri’dir. Bir anne ve iki kızına ait olan ve 13. yüzyılda yaptırılan ‘Altı Kapılı Türbe’, altı cepheli, her cephesinde kemerli pencereli ve üstü açıktır. Ürgüp’ün Temenni Tepesi’nde bulunan iki türbeden birinin, 1268 yılında Vecihi Paşa tarafından yaptırılan ve halk arasında ‘Kılıçarslan Türbesi’ olarak da anılan Selçuklu Sultanı IV. Rüknettin Kılıçarslan’a, diğerinin ise III. Alaaddin Keykubat’a ait olabileceği düşünülmektedir. Ancak araştırmacılara göre bu olasılıklar oldukça zayıftır. 1515 yılında Osmanlı topraklarına katılan Ürgüp, 18. yüzyılda Osmanlı Sadrazamı Damat İbrahim Paşa’nın kadılık makamını doğduğu kent olan Nevşehir’e (Muşkara) bağlaması nedeniyle ilk kez ikinci planda kalır. Şemsettin Sami 1888-1900 yıllarında yazdığı Kamus-ül Alam adlı tarih ve coğrafya ile ilgili eserinde Ürgüp’te 70 cami, 5 kilise ve 11 kütüphane olduğunu belirtir. Ürgüp ilçe merkezinde yer alan Tahsinağa İlçe Halk Kütüphanesi, Türkiye&#8217;de ilk defa 1957 yılında Kütüphane Müdürü Mustafa Güzelgöz&#8217;ün büyük çabalarıyla Ürgüp&#8217;e bağlı köylere &#8221; merkepli gezici kütüphane&#8221; hizmetini başlatmıştır. Bu çalışmalar Türkiye&#8217;deki yayınlanan gazetelerde manşetlerdedir. O yıllarda Amerika&#8217;da &#8220;bütün dünya ülkelerinde yaratıcı insanlar&#8221; tespit edilmesi için çalışmalar yapılmakta idi. Türkiye&#8217;den de Mustafa Güzelgöz seçilerek yarışmaya katılır. Elemelerden sonra Mustafa Güzelgöz yaptığı çalışmalardan dolayı dünya birinciliğini kazanır. Amerika Büyükelçiliği Tahsinağa kütüphanesine bir Jeep hediye eder, gezici kütüphane hizmetleri bu araçla verilmeye başlanır. Ürgüp Müzesi 1971 yılında açılan müze Ürgüp civarından ele geçen fosil örneklerinin dışında Prehistorik, Eski Tunç Çağı, Hitit, Frig Pers, Hellenistik, Roma, Bizans ve Osmanlı Dönemi eseri mevcuttur. Müze de ayrıca yörenin mahalli kıyafetlerinin, eşyalarının ve silahlarının bulunduğu etnografik seksiyonu da vardır. Ürgüp Müzesi’ne bağlı ören yerleri Mustafapaşa Aios Vasilios, Manastır Vadisi Kiliseleri, Yeşilöz (Aziz Theodor Kilisesi ve Pancarlık Kilisesidir. Aziz Theodore (Tağar ) Kilisesi Ürgüp-Kayseri yolundan 8.5km. sonra sağa dönülüp 8km. daha gidildiğinde Ürgüp ilçesinin Yeşilöz köyüne ulaşılır. Buradaki kilise ‘T’ planlı, merkezi kubbelidir. (Kubbe çöktüğünden camla kapatılmıştır. ) Üst katta bulunan galeriye bir merdiven sayesinde çıkılmaktadır. Bu nedenle Kapadokya kiliseleri içinde tek örnektir. Genelde resimleri iyi korunmuş olan kiliseyi üç sanatçı kendi stillerine göre farklı zamanlarda süslemiştir. Aziz Theodore adına yapılmış olan Tağar Kilisesi, 11-13. yüzyıllara tarihlenmektedir. Sahneleri: Deesis, Müjde, Doğum, Peygamberlerin görünümü, Havarilerin görünümü, İsa Çarmıhta, Melekler Gabriel ve Michael, madalyonlar içinde aziz tasvirleri. Pancarlık Kilisesi Ortahisar kasabasının güneyinde, Ürgüp-Mustafapaşa yolunun sağındaki Pancarlık vadisindedir. Düz tavanlı tek nefli ve tek apsislidir. Kilisedeki duvar resimleri daha çok yeşil zeminlidir ve oldukça iyi korunmuştur. İlk bakışta kiliseyi iki farklı sanatçının farklı zamanlarda boyadığı düşünülse de sahneler ve tüm yazılar ayrı ayrı incelendiğinde aynı sanatçı tarafından süslendiği anlaşılmaktadır. Zengin İncil siklusunu içeren kilisede sahneler frizler halinde birbirini takip etmekte, frizin her iki yanını madalyonlar içinde aziz tasvirleri sınırlamaktadır. Pancarlık Kilisesi 11. yüzyılın ilk yarısına tarihlenmektedir. Sahneler: Peygamberlerin görünümü, Müjde, Ziyaret, Bakireliğin ispatı, Beytüllahim’e yolculuk, Doğum, Üç müneccimin tapınması, Joseph’in ikinci rüyası, Mısır’a kaçış, Masum çocukların katliamı, İsa’nın mabete takdimi, Elizabeth’in takip edilişi, Vaftizci Yahya’nın görevlendirilmesi, Vaftizm, İsa’nın denenmesi, Kana düğünü, Şarap mucizesi, Balık ve ekmeklerin çoğaltılması, Havarilerin tanrı yolunda görevlendirilmesi, Şeytan çarpmış adamın iyileştirilmesi, Cüzzamlı adamın iyileştirilmesi, Sakat kadının iyileştirilmesi, Jairus’un kızının iyileştirilmesi, Balıkların çoğaltılması mucizesi, İsa ve Samarralı kadın, Başkalaşım, İsa Golgota yolunda, İsa çarmıhta, İsa’nın cehenneme inişi, İsa’nın göğe yükselmesi, Melek Gabriel ve Michael ve madalyonlar içinde aziz tasvirleri. Kırk Şehitler Kilisesi Ürgüp’ün Şahinefendi köyünün yaklaşık 1km. uzağındadır. Dik bir yamacın eteğindeki peribacasının içine oyulan Kırk Şehitler Kilisesi, 2 apsisli ve 2 nefli ender örneklerdendir. Beşik tonozlu nefler kemerli 2 sütunla desteklenmiştir. Kilisenin kolay ulaşılabilen freskleri hemen hemen yok olmasına karşın her iki nefin üst kısmındaki freskleri oldukça iyi korunmuştur. Güney nefteki David tasvirinin karşısında yer alan yazıt, kilisenin hem adını hem de 1216/17 yıllarına tarihlendiğini belirtmektedir. Sahneleri: Deesis, Müjde, Doğum, Üç müneccimin tapınması, İsa’nın mabete takdimi, İsa çarmıhta, İsa’nın göğe çıkışı, Meryem’in ölümü, kuzeydeki nefte kırk şehitler ve diğer aziz tasvirleri<br />
 ZELVE<br />
Paşabağlarına 1km. uzaklıktaki Zelve, Aktepe’nin dik ve kuzey yamaçlarında kurulmuştur. Üç vadiden olaşan Zelve Ören Yeri, peribacalarının en yoğun olduğu yerdir. Vadideki peribacaları sivri uçlu ve geniş gövdelidir. Zelve 9. ve 13. yüzyılda hıristiyanların önemli yerleşim ve dini merkezlerinden biri olmuş; aynı zamanda rahiplere ilk dini seminerlerde bu yörede verilmiştir. Yamaçların dibinde yeralan ‘Direkli Kilise’ Zelve’deki manastır hayatının ilk yıllarına aittir. Kilise süslemelerinde tercih edilen kabartma haçlar daha çok ikonoklastik düşünce ile yakından ilgilidir. İkonoklastik Dönem öncesine tarihlenen Balıklı, Üzümlü ve Geyikli Kiliseler vadinin önemli kiliselerindendir. 1952 yılına kadar iskan edilmiş vadide manastır ve kiliselerden başka yerleşim yerleri, iki vadiye açılan tünel, değirmen, cami ve güvercinlikler bulunmaktadır. Üzümlü Kilise ve Balıklı Kilise Zelve’nin üçüncü vadisinde, bir manastıra ait doğal avlunun doğusundadır. Giriş kısmı yıkılmış olan Üzümlü ve Balıklı Kilise’nin giriş kapısının üstünde tahtta oturan ve kucağında çocuk İsa bulunan Meryem tasviri yer alır. Kısmen yıkık tonozda daire içinde malta haçı taşıyan Melek Michael ve Gabriel tasviri bulunur. Girişin hemen sağında hücre şeklindeki ‘Güney Şapel’i tek nefli, apsisli ve beşik tonozlu olup kenarlarda oturmaya yarayan platform bulunur. Apsisinde kırmızı çerçeve içinde ayakta duran, bir elinde kitap, diğer eliyle takdis eden İsa; apsis cephesi ise içi noktalı basit üçgen ve daire dizileriyle, tonozu ise çizilerek yapılmış Malta Haçı ve konsantrik daire süslenmiştir. Şapel büyük olasılıkla 10. yüzyılda yapılmıştır. Dikdörtgen planlı yan yana iki bazilikadan güneydeki mekanın apsisinin ön yüzünde kırmızı boya ile yapılmış Malta Haçı’nın her iki tarafındaki balık tasvirlerinden dolayı ‘Balıklı Kilise’ olarak adlandırılmıştır. Burada ayrıca HC ve XC (Jesus Christ) yazıtları yer alır. Üç apsisli kilisenin ana apsisinde oyularak yapılmış haç, yanında banket zeminde ise bir mezar yer alır. Beyaz zeminli apsiste birkaç aziz tasviri kısmen korunmuştur. Tavanında ise kabartma haç, haç kollarında ise malta haçı bulunur. Duvarlardaki haç süslemeleri oldukça tahrip olmuştur. Kuzeydeki bazilika ise tek apsisli ve düz tavanlıdır. Apsisinde beyaz zemin üzerine stilize olarak yapılmış üzüm salkımı tasvirlerinden dolayı ‘Üzümlü Kilise’ olarak adlandırılmıştır. Kiliseler Erken Bizans Çağı’na aittir. Zelve’deki İkonoklastik Dönem sonrası dekore edilen tek kilisedir. Kaynaklara göre bu kilisede Kutsal Haç’ın bir parçası bulunmaktaydı. Paşabağları ve Aziz Simeon Hücresi Göreme-Avanos yolunun sağında, yoldan 1km. içeridedir. Eskiden ‘Rahipler Vadisi’ bugün ‘Paşabağı’ olarak adlandırılan bu alan, kendine özgü peribacalarıyla doludur. Çok gövdeli ve çok başlı olan bazı peribacalarının içlerine şapel ve oturma mekanları oyulmuştur. Üç başlı peribacalarının birinde Aziz Simeon adına yapılmış bir şapel ve inziva hücresi bulunmaktadır. Dar bir baca vasıtasıyla ulaşılabilen hücrenin girişini antitetik haçlar süslemektedir. İçinde ocak, oturma ve yatma mekanları ile ışık girmesini sağlayan pencere aralıkları mevcuttur . 5. yüzyılda Halep yakınlarında münzevi bir hayat sürdüren Aziz Simeon, mucizeler yarattığı söylentileri çıkınca, halkın aşırı ilgisinden kaçarak iki metre yüksekliğinde bir sütun üzerinde yaşamaya başlar. Daha sonra 15m. yüksekliğinde bir sütuna geçen Aziz Simeon, aşağıya sadece müritlerinin getirdiği az miktarda yiyecek ve içeceği almak için iner. Kapadokyalı münzeviler ise bir sütun yerine hazır buldukları peribacalarını oyarak dünyevi hayattan uzaklaşırlar. Peribacasını aşağıdan yukarı doğru oyarak 10-15m. yükseklikte kaya odalarda yaşar, kaya yataklarda yatarlar.<br />
  MUSTAFAPAŞA<br />
Ürgüp’ün 6km. güneyinde yer alan Mustafapaşa, 20. yüzyılın başlarına kadar Ortadoks Rumların yaşadığı bir kasabadır. 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarına tarihlenen eski Rum evleri oldukça zengin taş işçiliği arz ederler. Mustafapa’nın batısında yer alan Gömede Vadisi jeomorfolojik açıdan Ihlara Vadisi’nin küçük bir benzeridir. Ihlara Vadisi’nde olduğu gibi kaya oyma kiliselere, barınaklara ve vadinin içinden geçen bir dereye sahiptir. Mustafapaşa’daki önemli kilise ve manastırlar; Aios Vasilios Kilisesi, Kontantin-Eleni Kilisesi, Manastır Vadisi Kiliseleri ve Gömede Vadisi’nde Alakara Kilise ve Aziz Basil Şapeli’dir. Ayrıca Osmanlı Dönemi’nde inşa edilmiş güzel taş ve ağaç işçiliği gösteren bir de medrese bulunmaktadır. Aziz Basil Şapeli Mustafapaşa kasabasının yaklaşık 2km. batısında, Gömede vadisinin batı yakasındadır. İki apsisli, dikdörtgen planı ve düz tavanlı 2 nefli şapel, iki sütunla desteklidir. Batı nefinin duvarlarında üzeri kırmızı aşı boyası ile süslü yarı kabartma sütunlar ve aralarında nişler yer alır. Doğudaki nef ise oldukça zengin geometrik ve bitkisel motiflerle dekore edilmiştir. Gömede Vadisi’ne bakan, kısmen yıkılmış kapısı olan bu nefin yanında kilise banisine ait olabilecek bir mezar bulunmaktadır. Doğu nefin apsisi herbirinde bir patriğin adı yazılı, etrafı palmetlerle çevreli üç malta haçı ile süslüdür. Tasvirleri yerine isimleri yazılı bu üç malta haçlarından ortadaki Abraham’ı, diğerleri İsaac ve Yakup’u temsil etmektedir. Araştırmacılar bu malta haçları cenneti ya da Golgota’daki 3 haçı sembolize ettiğini belirtmektedirler. Tavandaki büyük boyutta, etrafı geometrik ve bitkisel motiflerle boyalı haç, kornişte yer alan yazıta göre Aziz Konstantin’i simgelemektedir. İkonoklastik düşünce ile ilgili bu motiflerin yanı sıra apsisin ön cephesine iki önemli aziz, Aziz Basil ve Nazianuslu Aziz Gregory resmedilmiştir. Aziz Basil Şapeli, bazı araştırmacılara göre İkonoklastik Dönem’e (726-843) ya da daha geç döneme tarihlenmektedir<br />
NEVŞEHİR<br />
Antik dönemde adı &#8220;Nyssa&#8221; olan Nevşehir’in Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki adı &#8220;Muşkara&#8221; idi. Osmanlı Padişahı III. Ahmet’in damadı ve sadrazamı olan İbrahim Paşa (1660-1730) doğup büyüdüğü yer olan Nevşehir’e ilgi göstermiş, Ürgüp’e bağlı 18 haneli küçük bir köy olan Muşkara’da camiler, çeşmeler, okullar, imaretler, hanlar ve hamamlar yaptırmış, adını da ‘Nevşehir’ olarak değiştirmiştir. Nevşehir Müzesi 1967 yılında Damat İbrahim Paşa Külliyesi&#8217;nin bir kompleksi olan medrese binasında ve imarethanesinde ziyarete açılmış, 1987 yılında Kültür Merkezi&#8217;ndeki yeni binasına taşınmıştır. Eserler arkeolojik ve etnografik iki seksiyonda teşhir edilmektedir. Arkeolojik seksiyon Neolitik, Kalkolitik, Tunç Çağları, Frig, Urartu, Hellenistik, Roma ve Bizans&#8217;tan ibarettir. Ayrıca, İran, Mezopotamya, ve Kıbrıs köenli eserler de sergilenmektedir. Etnoğrafik seksiyonda ise Osmanlı ve Erken Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ne ait aydınlatma araçları, yazma eserler, silahlar, yöresel giysiler, el işleri, halı ve kilimler, erkek ve kadın takıları ile mutfak eşyaları bulunmaktadır. Damat İbrahim Paşa Külliyesi Damat İbrahim Paşa Külliyesi içinde yer alan Kurşunlu Camii 1726’da tamamlanmıştır. 3 kapılı bir avlu içinde caminin 44m. yüksekliğinde zarif bir minaresi vardır. Ana mekanı örten kubbesi kurşunla kaplandığı için bu adla anılır. Caminin iç kısmı çiçek motifleriyle bezenmiştir. Caminin hemen yanındaki külliyeye ait medrese, kütüphane ve imarethane ile hamam bulunur. Şehrin yüksek bir tepesindeki Kale Selçuklular tarafından kervan yollarının güvenliği için inşa edilmiştir.<br />
HACIBEKTAŞ<br />
İlçeye adını veren Hacı Bektaş-ı Veli, bugün İran sınırları içerisinde bulunan Horasan’da 13. yüzyılda dünyaya gelmiştir. Hacı Bektaş ilk eğitimini dönemin ünlü düşünürü Ahmet Yesevi’den almıştır. Hacı Bektaş o yüzyıllarda Türklerin doğudan batıya göçlerini izleyerek Anadolu’ya gelişi Anadolu Selçuklularının siyasi ve iktisadi düzenlerinin bozulduğu, yönetimde bölünmelerin ortaya çıktığı bir devreye rastlamıştır. Hacı Bektaş bu dönemde şehir şehir, köy köy gezerek Türk birliğinin sağlanması, Türk gelenek ve göreneklerin islam inancıyla birleşmesi için çaba harcamıştır. Sulucakarahöyük’te kurduğu okulda öğrenciler yetiştirmiş, Türk dili ve kültürünün yabancı etkilerden ve her türlü yozlaşmadan korunması için çalışmıştır. İçinde Hacı Bektaş Veli’nin ve Balım Sultan’ın Türbeleri’nin bulunduğu 3 avlulu külliyede; cami, çamaşırhane, hamam, aş evi, konuk evi ve çeşmeler yer alır. Hacı Bektaş Veli Müzesi Müze olarak ziyarete açılan Dergah birbiri ardına sıralanan üç avludan ibarettir. 1. Avlu (Nadar Avlusu): Büyük, kemerli bir kapı ile avluya girilir. Hemen sağda 1902 yılında inşa edilmiş ‘Üçler Çeşmesi’ yer alır. Aynı avlu içinde çamaşırhane ve hamam da bulunmaktadır. 2.Avlu (Dergah Avlusu): Buraya giriş Üçler Kapısı’ olarak adlandırılan bir kapı vasıtasıyla girilir. Kapının hemen sağında 1554 tarihinde yaptırılan 1875 yılında Kavalalı Mehmet Ali Paşa&#8217;nın kızı tarafından Mısır’dan gönderilen arslan heykelinin yerleştirilmesinden sonra ‘Arslanlı Çeşme’ adını alan çeşme bulunmaktadır. Bu avluda Osmanlı Sultanı II. Mahmut zamanında yaptırılan bir Cami, dergaha gelen misafir ve yolcuların karşılandığı Konuk Evi ve Aş Evi yer alır. Meydan Evi’nin bitişiğindeki Kiler Evi’nin alt katında dergahın kıymetli eşyaları ve yiyecekleri depo edilmekte idi. 3. Avlu (Hazret Avlusu): Altılar kapısı ile girilir. Girişte hasbahçe, sağ tarafta derviş ve baba mezarları bulunur. Karşı tarafta Selçuklu mimarisi özelliklerini aksettiren ve Orhan Gazi zamanında yaptırılan Hacı Bektaş Veli Türbesi yer almaktadır. Türbeye Selçuklu motiflerinden oluşan mermer bir kapı ile girilmektedir. Hacı Bektaş’ın inzivaya çekildiği Çilehane ve Kırklar Meydanı bu bölümdedir. Hacı Bektaş’ın yeşil sandukalı türbesi, yeşil puşide ve çeşitli şamdanlarla donatılmış, kalem işi süslemeler ve yazı motifleriyle tezyin edilmiştir. Kırklar Meydanı’nın doğusunda Horasan Erleri’nin mezarları, batı tarafta çelebilere ait olduğu söylenen mezarlar ile Güvenç Abdal’ın türbesi bulunmaktadır. Hazret Avlusu’nun sağında 1519 yılında yaptırılan Hacı Bektaş’tan sonra gelen Balım Sultan Türbesi yer alır.<br />
SİVİL MİMARİ<br />
19. yüzyıl Kapadokya evleri yamaçlara, ya kayaların oyulması suretiyle ya da kesme taştan inşa edilmişlerdir. Bölgenin tek mimari malzemesi olan taş, yörenin volkanik yapısından dolayı ocaktan çıktığında yumuşak olduğundan çok rahat işlenebilmekte ancak hava ile temas ettikten sonra sertleşerek çok dayanıklı bir yapı malzemesine dönüşmektedir. Kullanılan malzemenin bol olması ve kolay işlenebilmesinden dolayı yöreye has olan taş işçiliği gelişerek mimari bir gelenek halini almıştır. Gerek avlu gerekse ev kapılarının malzemesi ahşaptır. Kemerli olarak yapılmış kapıların üst kısmı stilize sarmaşık veya rozet motifleriyle süslenmiştir. Evlerin kat aralarında bulunan konsolların araları bazen tek bazen da 2-3 sıralı rozet, yıldız, palmet, yelpaze, fırıldak ve stilize bitki motifleriyle doldurulmuştur. Çoğunlukla konsolların yüzeyi perde püskülünü andırır yüksek kabartma motiflerle kaplıdır. Evlerin pencereleri ikişer veya üçerli olup etrafları daha çok stilize bitki motifleriyle süslüdür. Pencereler &#8216;kanatlı ve &#8216;giyotin&#8217; tarzda olmak üzere iki tiptir. Her iki tip evlerde çok sayıda oturacak odalar, mutfak, kiler, depo, tandır, şarap-pekmez yapma bölümleri v,s, bulunmaktadır. Misafir odalarındaki nişlerde sıva üzerine boyalı bezemeler bulunmakta; genelde püsküllü perde motifinin altında çiçek doldurulmuş kulplu vazolar, su dolduran ya da taşıyan bayanlar resmedilmiştir. Yöresel mimarinin en ilgi çekici örnekleri 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başlarına tarihlenmektedir. Bu ilginç mimari gelenek, Ürgüp, Ortahisar, Mustafapaşa, Uçhisar, Göreme, Avanos, Kayseri sınırları içindeki Güzelöz ve hemen yanındaki Başköy, Ihlara Vadisi civarında Güzelyurt başta olmak üzere tüm Kapadokya kasaba ve köylerinde de görülebilmektedir.<br />
IHLARA VADİSİ<br />
Aksaray’a 40km. uzaklıktadır. Vadiye, Aksaray-Nevşehir karayolunun 11. km.sinden sapılarak gidilir. Hasandağı’ndan çıkan bazalt ve andezit yoğunluklu lavların soğumasıyla ortaya çıkan çatlaklar ve çökmeler kanyonu oluşturmuştur. Bu çatlaklardan yol bulan kanyonun bugünkü halini almasını sağlayan Melendiz çayına ilk çağlarda Kapadokya ırmağı anlamına gelen ‘Potamus Kapadukus’ denilmekteydi. 14km. uzunluğundaki vadi Ihlara’dan başlar, Selime’de son bulur. Vadinin yüksekliği yer yer 100-150m. dir. Vadi boyunca kayalara oyulmuş sayısız barınaklar, mezarlar ve kiliseler bulunmaktadır. Bazı barınaklar ve kiliseler yeraltı şehirlerinde olduğu gibi birbirlerine tünellerle bağlantılıdır. Ihlara vadisi jeomorfolojik özelliklerinden dolayı keşiş ve rahipler için uygun bir inziva ve ibadet yeri, savaş ve istila gibi olağanüstü zamanlarda ise gizlenme ve korunma yeri olmuştur. Ihlara vadisi kiliselerindeki süslemeler 6. yüzyılda başlayarak 13. yüzyılın sonuna kadar devam etmiştir. Vadi boyunca yer alan kiliseler iki gruba ayrılabilir. Ihlara&#8217;ya yakın olan kiliselerin duvar resimleri Kapadokya sanatından uzak, doğu etkisi taşırlar. Belisırma yakınında yer alanlar, Bizans tipi duvar resimleri ile süslüdür. Ihlara Bölgesi’nde Bizans Dönemi’ne ait bilinen kitabelerin sayısı oldukça azdır. Belisırma köyüne 500m. uzaklıktaki Aziz Georgios (Kırkdamaltı Kilisesi&#8217;nde Selçuklu Sultanı II. Mesud (1282-1305) ve Bizans İmparatoru II. Andronikos&#8217;un adlarını içeren 13. yüzyıla ait fresk üzerine yazılmış bir kitabe bulunmaktadır. Bu kitabe bölgeyi ellerinde bulunduran Selçukluların hoşgörülü yönetiminin varlığını kanıtlamaktadır. Ihlara Vadisi’nde yer alan ve resimleri en iyi korunmuş olan kiliseler Ağaçaltı, Pürenliseki, Kokar, Yılanlı ve Kırkdamaltı Kiliseleri’dir. Ağaçaltı Kilisesi Haç planlı, kubbeli haç kolları beşik tonozlu, üç apsisli bir kilisedir. Ana apsis ve güney yan apsis yıkılmıştır. Kilise’ye giriş yıkık olan bu ana apsistendir. Girişin tam karşısındaki duvarda yer alan Aziz Daniel tasvirinden dolayı ‘Aziz Daniel Kilisesi’ de denilmektedir. Beyaz zemin üzerine kırmızı, gri ve sarı renkler kullanılmış, kuzey haç kolu tonozu oldukça zengin bitkisel ve geometrik motiflerle süslenmiştir. Kilise İkonoklastik Dönem öncesine ya da 9.11. yüzyıllar arasına tarihlenmektedir. Sahneleri:Müjde, Ziyaret, Doğum, Üç müneccimin tapınması, Mısır’a kaçış, Vaftiz, Meryem’in ölümü, Daniel arslanlar arasında, kubbede ise İsa’nın göğe yükselişi ve aziz tasvirleri. Pürenliseki Kilisesi Dört bölümden oluşmaktadır. Giriş koridoru beşik tonozlu olan kilise iki nefli ve iki apsislidir. Nefler arası geçiş kemerli iki sütunla sağlanır. Sahneler örgü motifi ve kalın bantlarla panellerle ayrılmıştır. Gerek geometrik motifler gerekse diğer sahneler açısından Kokar ve Yılanlı Kilise süslemelerine benzerlik gösterir. Narteks tonozunun ve güneyinde ve güney duvarındaki ‘Kırk şehitler’, batı duvarındaki ‘Son yargı’ ve güney nefin apsisindeki ‘Peygamberlerin kehaneti’ sahneleri kilisenin önemli sahneleri arasındadır. Kuzeydeki nefin batısındaki narteksin zemininde mezarlar bulunmaktadır. Kilise, 10. yüzyılın başına tarihlenmektedir. Sahneleri:Peygamberlerin görünümü, Deesis, Müjde, Ziyaret, Bakireliğin ispatı, Beytüllahim’e yolculuk, Doğum, Üç müneccimin tapınması, Mısır’a kaçış, Vaftiz, Kudüs’e giriş, Son yemek, İsa çarmıhta, Kadınlar boş mezar başında, İsa’nın cehenneme inişi, İsa’nın göğe yükselişi, Son yargı, Daniel arslanlar arasında ve aziz tasvirleri. Kokar Kilise Tek nefli ve beşik tonozlu olan kiliseye bugün yıkılmış olan apsisinden girilebilmektedir. İhtiyaç nedeniyle kayanın iç kısımlarına doğru oyularak cenaze salonu nefe ilave edilmiştir. Süslemelerin tonunda gri renk hakimdir. Oldukça iyi korunmuş olan tonozda büyükçe bir haç motifi vardır. Haç motifinin ortasında yer alan kare çerçeve içindeki el motifi üçlü kutsama işaretidir. Çevresinde ise oldukça zengin dört alana ayrılmış geometrik bezemeler yer alır. Kilise 9. yüzyılın sonlarına tarihlenmektedir. Sahneleri:Deesis, Müjde, Ziyaret, Bakireliğin ispatı, Doğum, Üç müneccimin tapınması, Vaftiz, Üç yahudi gencin fırında yakılması, Mısır’a kaçış, Son yemek, İhanet, İsa çarmıhta, Kadınlar boş mezar başında, İsa’nın göğe yükselişi, İsa’nın gömülmesi, Pentakost ve aziz tasvirleri.  </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/peri-bacalarinin-olusumu.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Grönland (Kalaatdlit Nunaat)</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/gronland-kalaatdlit-nunaat.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/gronland-kalaatdlit-nunaat.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 12 Jan 2010 18:07:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Adada]]></category>
		<category><![CDATA[Baffin]]></category>
		<category><![CDATA[Danimarka]]></category>
		<category><![CDATA[Dek]]></category>
		<category><![CDATA[Ege]]></category>
		<category><![CDATA[Eski]]></category>
		<category><![CDATA[Eskimolar]]></category>
		<category><![CDATA[Farvel]]></category>
		<category><![CDATA[Folketing]]></category>
		<category><![CDATA[Forel]]></category>
		<category><![CDATA[Frobisher]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Izlanda]]></category>
		<category><![CDATA[Kare]]></category>
		<category><![CDATA[Nuuk]]></category>
		<category><![CDATA[Petermann]]></category>
		<category><![CDATA[Sarp]]></category>
		<category><![CDATA[Smiyh]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyalist]]></category>
		<category><![CDATA[Yy]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>nunaat</category>
	<category>kalaatdlit</category>
	<category>grönland</category>
	<category>grönland</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12791</guid>
		<description><![CDATA[Grönland (Kalaatdlit Nunaat), Atlantik Okyanusu&#8217;nun kuzeyinde yer alan Dünya&#8217;nın en büyük adasıdır (2 175 600 Km).Danimarka Krallığı&#8217;na bağlı bir özerk yönetime sahipitir.Nüfusu 54 600 (1988); başkenti Nuuk (eski adı Gothab;11 209; 1986). COĞRAFYA:Davis Boğazı, Baffin Denizi, Smiyh, Kennedy ve Robenson boğazları ile güneydoğuda İzlanda&#8217;dan, kuzeydoğuda da Svalbard&#8217;dan ayrılan ada; kuzeyden güneye doğru uzanan bir kitle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Grönland (Kalaatdlit Nunaat), Atlantik Okyanusu&#8217;nun kuzeyinde yer alan Dünya&#8217;nın en büyük adasıdır (2 175 600 Km).Danimarka<br />
Krallığı&#8217;na bağlı bir özerk yönetime sahipitir.Nüfusu 54 600 (1988); başkenti Nuuk (eski adı Gothab;11 209; 1986).<br />
 COĞRAFYA:Davis Boğazı, Baffin Denizi, Smiyh, Kennedy ve Robenson boğazları ile güneydoğuda İzlanda&#8217;dan, kuzeydoğuda da<br />
Svalbard&#8217;dan ayrılan ada; kuzeyden güneye doğru uzanan bir kitle durumundadır.Kuzeyde Morris Jusup, güneyde Farvel burnu yer<br />
alır.Ilık su akıntılarının etkisiyle güney ve batı kıyılarında iklim daha yumuşaktır.Güneybatı kıyılarında ocak ayı ortalama<br />
sıcaklığı -5,7 C, temmuz ayı 9,3 C&#8217;dir.Kuzeyde ise, yıllık ortalaması -22,8 C dolayında olan ısı -70 C&#8217;a dek düşer.Adanın<span id="more-12791"></span><br />
büyük bir bölümü (1 milyon 800 bin kilometre kare)İnlandsis adı verilen ve kimi yerlerde kalınlığı 2000 m&#8217;yi bulan buzullarla<br />
kaplıdır.Buzulların bitiminde ince dağ sıraları başlar.Doğu kıyılarında yüksek ve sarp bir yapı gösterir.Bunlardan Forel<br />
(3383 m) ve Petermann dağları (2939 m) önde gelenlerdir.<br />
 TARİH:Grönland ilk kez 900 yıllarında Vikingler tarafından bulundu.Ardından İskandinavlar, Oesterbygd ve Vesterbygd&#8217;de<br />
sömürgeler KURDULAR.Bu sömürgeler XIV ve XV.yy&#8217;da Eskimolar tarafından ortadan kaldırıldı.Frobisher (1578), Davis (1585-1587)<br />
Hudson (1607) ve Baffin (1616) adanın değişik bölgelerini buldular.Norveçli Hans Ege adada sürekli bir koloninin temellerini<br />
attı (1721).1888&#8242;de Nansen, adayı ilk kez baştan başa geçti(560 Km).Adanın tam bir taraması, 1912&#8242;de Grönlandlı Rasmussen<br />
tarafından gerçekleştirildi.Grönlan, 1953 Danimarka Anayasası ile, Danimarka Krallığı&#8217;nın sömürgesi iken, parlementoda<br />
(Folketing) iki milletvekiliyle temsil edilen bir eyalet oldu; ardından, Danimarka parlementosunun 1978&#8242;de aldığı kararla<br />
özerkliğe kavuştu(1 Mayıs 1979).Özerkliğin ertesinde yapılan seçimlerde sosyalist çoğunluğu sağladı.Ayrıca Danca adlar yerine<br />
Grönlandik yer adları benimsendi.Grönland adı da Kalaatdlit Nunaat oldu.<br />
 TOPLUMSAL YAŞAM VE EKONOMİ:Ada halkının çoğunluğunu Eskimolar oluşturur.Bunların başlıcaları Angmagssalik, Godhavn, Thule<br />
olan yaklaşık bin kişilik köylerde yaşarlar.Son zamanlarda çağdaş yöntemlerin de uygulanmasıyla gelişen balıkçılık ve<br />
kürkçülük önde gelen ekonomik uğraşlardır.Ren geyiği ve tilki yetiştiriciliğinin yanı sıra, güneyde iklim koşullarına<br />
dayanıklı bir tür koyun da yetiştirilmektedir.Maden olarak, İvigtut dolaylarında çıkarılan kriolit, kurşun, çinko, grafit,<br />
uranyum ve kömür yatakları bulunmaktadır.Grönland&#8217;da halkın çoğunluğu Eskimoca konuşur.İkinci dil Danca&#8217;dır.Eskimoca 1700&#8242;den<br />
bu yana Latin harfleriyle yazılmakta ve okullarda öğretilmektedir.Ada&#8217;nın Hristiyanlaştırılması 1000 yıllarında başladı.Bugün<br />
halkın büyük çoğunluğu Protestan&#8217;dır.Stratejik bakımdan önemli bir konuma sahip olan adaya ABD ilk kez 1941&#8242;de bir hava üssü<br />
kurdu.1951&#8242;de Danimarka ile yapılan antlaşmalar sonucu ABD&#8217;nin, başlıcaları Thule, Julanehab,<br />
Straemfjord&#8217;da olmak üzere askerî kuruluşlar çoğaldı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/gronland-kalaatdlit-nunaat.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dünya&#8217;nin Oluşumu ve Depremler</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/dunyanin-olusumu-ve-depremler.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/dunyanin-olusumu-ve-depremler.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 12 Jan 2010 18:06:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Ada]]></category>
		<category><![CDATA[Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Alp]]></category>
		<category><![CDATA[Atlas]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Bati]]></category>
		<category><![CDATA[Bul]]></category>
		<category><![CDATA[Buna]]></category>
		<category><![CDATA[Fay]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Ingiltere]]></category>
		<category><![CDATA[Istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Karasi]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Tetis]]></category>
		<category><![CDATA[Yavas]]></category>
		<category><![CDATA[Yok]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>depremler</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12789</guid>
		<description><![CDATA[Üzerinde yasadigimiz dünyanin 5 milyar yillik tüm olusum süreci içerisinde depremler meydana gelmistir. Dünyanin olusumunun büyük bir bölümünü tamamladigi süreç olan Arkeozoik Dönem de 4 milyar yil boyunca yeryüzünün seklini tamamen degistirecek güçte depremler olmustur. Ayrica bu süre içerisinde kita çekirdekleri meydana gelmis ve yerküre üzerindeki ilk kivrimlar yani daglar olusmustur. Paleozoik Dönem&#8217;de yeryüzündeki ilk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Üzerinde yasadigimiz dünyanin 5 milyar yillik tüm olusum süreci içerisinde depremler meydana gelmistir. Dünyanin olusumunun büyük bir bölümünü tamamladigi süreç olan Arkeozoik Dönem de 4 milyar yil boyunca yeryüzünün seklini tamamen degistirecek güçte depremler olmustur. Ayrica bu süre içerisinde kita çekirdekleri meydana gelmis ve yerküre üzerindeki ilk kivrimlar yani daglar olusmustur.<br />
Paleozoik Dönem&#8217;de yeryüzündeki ilk büyük kivrimlar; Hersinyen ve Kaledoniyen kivrimlari ortaya çikmistir. Yine bu dönemde de Arkeozoik dönemdeki kadar olmasa da siddetli tektonik hareketler, kivrilmalar ve volkanik olaylar meydana gelmistir. Süper Kita adini verdigimiz &#8220;Pangea&#8221; kitasi bu olusumlar sonucunda büyümeye daha sonra da kitalara ayrilmaya baslamistir. <span id="more-12789"></span><br />
Mezozoik zamanda ise Pangea kitasi parçalanmaya baslamis ve yavas yavas bugünkü kitalar ortaya çikmistir. Yine bu dönemde Alp-Himalaya kivrimlarinin olusmasi için gerekli olan tortullasma meydana gelmistir. Neozoik zamanda ise çok siddetli tektonik ve volkanik hareketlenmeler olmustur. Mezozoik dönemde birikmis olan tortullar ile Alp-Himalaya kivrimlari olusmustur. Bu dönemde Pangea kitasi tamamen yok olarak yerini bugünkü kitalara birakmis; Tetis Denizi de Atlas ve Hint Okyanuslari&#8217;nin olusmasina neden olmustur. Türkiye&#8217;nin büyük bir bölümü ve Kuzey, Güney ve Bati Anadolu Fay Hatlari da bu seizma sayesinde ortaya çikmistir. Yine seizma nedeniyle seizma nedeniyle deniz çanaklari derinlesmistir. Karadeniz buna çok iyi bir örnektir.<br />
Antropozoik Dönem&#8217;in ilk yarisinda buzullasma meydana gelmistir. Ingiltere, Avrupa&#8217;dan kopup ada haline gelmistir. Deniz seviyesi bugünkü seviyesine ulasmis, Egeit karasi çökmüs ve Akdeniz&#8217;in sulari ilerleyerek Ege Denizi,Çanakkale ve Istanbul Bogazlari&#8217;ni olusturmustur.</p>
<p>Depremlerin Olus Nedenleri</p>
<p>Dünyanin iç yapisi konusunda, jeolojik ve jeofizik çalismalar sonucu elde edilen verilerin destekledigi bir yeryüzü modeli bulunmaktadir. Bu modele göre, yerkürenin dis kisminda yaklasik 70-100 km.kalinliginda olusmus bir Tasküre (Litosfer) vardir. Kitalar ve okyanuslar bu taskürede yer alir.Litosfer ile çekirdek arasinda kalan ve kalinligi 2.900 km olan kusaga Manto adi verilir. Manto&#8217;nun altindaki çekirdegin Nikel-Demir karisimindan olustugu kabul edilmektedir.Yerin, yüzeyden derine gidildikçe isinin arttigi bilinmektedir. Enine deprem dalgalarinin yerin çekirdeginde yayilamadigi olgusundan giderek çekirdegin sivi bir ortam olmasi gerektigi sonucuna varilmaktadir. Manto genelde kati olmakla beraber yüzeyden derine inildikçe içinde yerel sivi ortamlari bulundurmaktadir. Tasküre&#8217;nin altinda Astenosfer denilen yumusak Üst Manto bulunmaktadir.Burada olusan kuvvetler, özellikle konveksiyon akimlari nedeni ile, tas kabuk parçalanmakta ve birçok &#8220;Levha&#8221;lara bölünmektedir. Üst Manto&#8217;da olusan konveksiyon akimlari, radyoaktivite nedeni ile olusan yüksek isiya baglanmaktadir. Konveksiyon akimlari yukarilara yükseldikçe tasyuvarda gerilmelere ve daha sonra da zayif zonlarin kirilmasiyla levhalarin olusmasina neden olmaktadir. Halen 10 kadar büyük levha ve çok sayida küçük levhalar vardir. Bu levhalar üzerinde duran kitalarla birlikte, Astenosfer üzerinde sal gibi yüzmekte olup, birbirlerine göre insanlarin hissedemeyecegi bir hizla hareket etmektedirler. Konveksiyon akimlarinin yükseldigi yerlerde levhalar birbirlerinden uzaklasmakta ve buradan çikan sicak magmada okyanus ortasi sirtlarini olusturmaktadir. Levhalarin birbirlerine degdikleri bölgelerde sürtünmeler ve sikismalar olmakta, sürtünen levhalardan biri asagiya Manto&#8217;ya batmakta ve eriyerek yitme zonlarini olusturmaktadir. Konveksiyon akimlarinin neden oldugu bu ardisikli olay tatkürenin altinda devam edip gitmektedir. Iste yerkabugunu olusturan levhalarin birbirine sürtündükleri, birbirlerini sikistirdiklari, birbirlerinin üstüne çiktiklari ya da altina girdikleri bu levhalarin sinirlari dünyada depremlerin olduklari yerler olarak karsimiza çikmaktadir. Dünyada olan depremlerin hemen büyük çogunlugu bu levhalarin birbirlerini zorladiklari levha sinirlarinda dar kusaklar üzerinde olusmaktadir. Yukarida, yerkabugunu olusturan &#8220;Levha&#8221;larin, Astenosferdeki konveksiyon akimlari nedeniyle hareket halinde olduklarini ve bu nedenle birbirlerini ittiklerini veya birbirlerinden açildiklarini ve bu olaylarin meydana geldigi zonlarin da deprem bölgelerini olusturdugunu söylemistik. Birbirlerini iten ya da digerinin altina giren iki levha arasinda, harekete engel olan bir sürtünme kuvveti vardir. Bir levhanin hareket edebilmesi için bu sürtünme kuvvetinin giderilmesi gerekir. Itilmekte olan bir levha ile bir diger levha arasinda sürtünme kuvveti asildigi zaman bir hareket olusur. Bu hareket çok kisa bir zaman biriminde gerçeklesir ve sok niteligindedir. Sonunda çok uzaklara kadar yayilabilen deprem (sarsinti) dalgalari ortaya çikar.Bu dalgalar geçtigi ortamlari sarsarak ve depremin olus yönünden uzaklastikça enerjisi azalarak yayilir. Bu sirada yeryüzünde, bazen gözle görülebilen, kilometrelerce uzanabilen ve FAY adi verilen arazi kiriklari olusabilir. Bu kiriklar bazen yeryüzünde gözlenemez, yüzey tabakalari ile gizlenmis olabilir. Bazen de eski bir depremden olusmus ve yerüzüne kadar çikmis, ancak zamanla örtülmüs bir fay yeniden oynayabilir. Depremlerinin olusumunun bu sekilde ve &#8220;Elastik Geri Sekme Kurami&#8221; adi altinda anlatimi 1911 yilinda Amerikali Reid tarafindan yapilmistir ve laboratuvarlarda da denenerek ispatlanmistir. Bu kurama göre, herhangibir noktada, zamana bagimli olarak, yavas yavas olusan birim deformasyon birikiminin elastik olarak depoladigi enerji, kritik bir degere eristiginde, fay düzlemi boyunca var olan sürtünme kuvvetini yenerek, fay çizgisinin her iki tarafindaki kayaç bloklarinin birbirine göreli hareketlerini olusturmaktadir. Bu olay ani yer degistirme hareketidir. Bu ani yer degistirmeler ise bir noktada biriken birim deformasyon enerjisinin açiga çikmasi, bosalmasi, diger bir deyisle mekanik enerjiye dönüsmesi ile ve sonuç olarak yer katmanlarinin kirilma ve yirtilma hareketi ile olmaktadir. Aslinda kayalarin, önceden bir birim yerdegistirme birikimine ugramadan kirilmalari olanaksizdir. Bu birim yer degistirme hareketlerini, hareketsiz görülen yerkabugunda, üst mantoda olusan konveksiyon akimlari olusturmakta, kayalar belirli bir deformasyona kadar dayaniklilik gösterebilmekte ve sonrada kirilmaktadir. Iste bu kirilmalar sonucu depremler olusmaktadir. Bu olaydan sonra da kayalardan uzak zamandan beri birikmis olan gerilmelerin ve enerjinin bir kismi ya da tamami giderilmis olmaktadir. Çogunlukla bu deprem olayi esnasinda olusan faylarda, elastik geri sekmeler (atim), fayin her iki tarafinda ve ters yönde olusmaktadirlar. FAYLAR genellikle hareket yönlerine göre isimlendirilirler. Daha çok yatay hareket sonucu meydana gelen faylara &#8220;Dogrultu Atimli Fay&#8221;denir. Fayin olusturdugu iki ayri blokun birbirlerine göreli olarak saga veya sola hareketlerinden de bahsedilebilinir ki bunlar sag veya sol yönlü dogrultulu atimli faya bir örnektir. Düsey hareketlerle meydana gelen faylara da &#8220;Egim Atimli Fay&#8221;denir. Faylarin çogunda hem yatay, hem de düsey hareket bulunabilir.</p>
<p>Depremlerin Türleri</p>
<p>Depremler olus nedenlerine göre degisik türlerde olabilir. Dünyada olan depremlerin büyük bir bölümü yukarida anlatilan biçimde olusmakla birlikte az miktarda da olsa baska dogal nedenlerle de olan deprem türleri bulunmaktadir. Yukarida anlatilan levhalarin hareketi sonucu olan depremler genellikle &#8220;TEKTONIK&#8221; depremler olarak nitelenir ve bu depremler çogunlukla levhalar sinirlarinda olusurlar.Yeryüzünde olan depremlerin %90&#8242;i bu gruba girer. Türkiye&#8217;de olan depremler de büyük çogunlukla tektonik depremlerdir. Ikinci tip depremler &#8220;VOLKANIK&#8221; depremlerdir. Bunlar volkanlarin püskürmesi sonucu olusurlar.Yerin derinliklerinde ergimis maddenin yeryüzüne çikisi sirasindaki fiziksel ve kimyasal olaylar sonucunda olusan gazlarin yapmis olduklari patlamalarla bu tür depremlerin maydana geldigi bilinmektedir. Bunlar da yanardaglarla ilgili olduklarindan yereldirler ve önemli zarara neden olmazlar. Japonya ve Italya&#8217;da olusan depremlerin bir kismi bu gruba girmektedir. Türkiye&#8217;de aktif yanardag olmadigi için bu tip depremler olmamaktadir. Bir baska tip depremler de &#8220;ÇÖKÜNTÜ&#8221; depremlerdir. Bunlar yer altindaki bosluklarin (magara), kömür ocaklarinda galerilerin, tuz ve jipsli arazilerde erime sonucu olusan bosluklari tavan blokunun çökmesi ile olusurlar. Hissedilme alanlari yerel olup enerjileri azdir fazla zarar getirmezler. Büyük heyelanlar ve gökten düsen meteorlarin da küçük sarsintilara neden oldugu bilinmektedir. Odagi deniz dibinde olan Derin Deniz Depremlerinden sonra, denizlerde kiyilara kadar olusan ve bazen kiyilarda büyük hasarlara neden olan dalgalar olusur ki bunlara Tsunamidenir. Deniz depremlerinin çok görüldügü Japonya&#8217;da Tsunami&#8217;den 1896 yilinda 30.000 kisi ölmüstür. </p>
<p>Deprem Parametreleri</p>
<p>Herhangibir deprem olustugunda, bu depremim tariflenmesi ve anlasilabilmesi için &#8220;DEPREM PARAMETRELERI&#8221; olarak tanimlanan bazi kavramlardan söz edilmektedir. Asagida kisaca bu parametreleri açiklayacagiz.</p>
<p>ODAK NOKTASI (HIPOSANTR)<br />
Odak noktasi yerin içinde depremin enerjisinin ortaya çiktigi noktadir.Bu noktaya odak noktasi veya iç merkez de denir.Gerçekte , enerjinin ortaya çiktigi bir nokta olmayip bir alandir , fakat pratik uygulamalarda nokta olarak kabul edilmektedir.</p>
<p>DIS MERKEZ (EPISANTR)<br />
Odak noktasina en yakin olan yer üzerindeki noktadir. Burasi ayni zamanda depremin en çok hasar yaptigi veya en kuvvetli larak hissedildigi noktadir. Aslinda bu , bir noktadan çok bir alandir. Depremin dis merkez alani depremin siddetine bagli olarak çesitli büyüklüklerde olabilir. Bazen büyük bir depremin odak noktasinin boyutlari yüzlerce kilometreyle de belirlenebilir.Bu nedenle &#8220;Episantr Bölgesi&#8221; ya da &#8220;Episantr Alani&#8221; olarak tanimlama yapilmasi gerçege daha yakin bir tanimlama olacaktir.<br />
ODAK DERINLIGI<br />
Depremde enerjinin açiga çiktigi noktaninyeryüzünden en kisa uzakligi, depremin odak derinligi olarak adlandirilir. Depremler odak derinliklerine göre siniflandirilabilir.Bu siniflandirma tektonik depremler için geçerlidir.Yerin 0-60 km.derinliginde olan depremler sig deprem olarak nitelenir.Yerin 70-300 km.derinliklerinde olan depremler orta derinlikte olan depremlerdir.Derin depremler ise yerin 300 km.den fazla derinliginde olan depremlerdir.Türkiye&#8217;de olan depremler genellikle sig depremlerdir ve derinlikleri 0-60 km.arasindadir.Orta ve derin depremler daha çok bir levhanin bir diger levhanin altina girdigi bölgelerde olur.Derin depremler çok genis alanlarda hissedilir , buna karsilik yaptiklari hasar azdir.Sig depremler ise dar bir alanda hissedilirken bu alan içinde çok büyük hasar yapabilirler. </p>
<p>ESSIDDET (IZOSEIT) EGRILERI<br />
Ayni siddetle sarsilan noktalari birbirine baglayan noktalara denir. Bunun tamamlanmasiyla essiddet haritasi ortaya çikar. Genelde kabul edilmis duruma göre, egrilerin olusturdugu yani iki egri arasinda kalan alan, depremlerden etkilenme yönüyle, siddet bakimindan sinirlandirilmis olur. Bu nedenle depremin siddeti essiddet egrileri üzerine degil, alan içerisine yazilir. </p>
<p>SIDDET<br />
Herhangibir derinlikte olan depremin, yeryüzünde hissedildigi bir noktadaki etkisinin ölçüsü olarak tanimlanmaktadir. Diger bir deyisle depremin siddeti, onun yapilar, doga ve insanlar üzerindeki etkilerinin bir ölçüsüdür. Bu etki, depremin büyüklügü, odak derinligi, uzakligi yapilarin depreme karsi gösterdigi dayaniklilik dahi degisik olabilmektedir. Siddet depremin kaynagindaki büyüklügü hakkinda dogru bilgi vermemekle beraber, deprem dolayisiyla olusan hasari yukarida belirtilen etkenlere bagli olarak yansitir. Depremin ºiddeti, depremlerin gözlenen etkileri sonucunda ve uzun yillarin vermis oldugu deneyimlere dayanilarak hazirlanmis olan &#8220;Siddet Cetvelleri&#8221;ne göre degerlendirilmektedir. Diger bir deyisle &#8220;Deprem Siddet Cetvelleri&#8221; depremin etkisinde kalan canli ve cansiz herseyin depreme gösterdigi tepkiyi degerlendirmektedir. Önceden hazirlanmis olan bu cetveller, her siddet derecesindeki depremlerin insanlar, yapilar ve arazi üzerinde meydana getirecegi etkileri belirlemektedir. Bir deprem olustugunda, bu depremin herhangibir noktadaki siddetini belirlemek için, o bölgede meydana gelen etkiler gözlenir. Bu izlenimler Siddet Cetveli&#8217;nde hangi siddet derecesi tanimina uygunsa, depremin siddeti, o siddet derecesi olarak degerlendirilir. Örnegin; depremin neden oldugu etkiler, siddet cetvelinde VIII siddet olarak tanimlanan bulgulari içeriyorsa, o deprem VIII siddetinde bir deprem olarak tariflenir. Deprem Siddet Cetvellerinde, siddetler romen rakamiyla gösterilmektedir. Bugün kullanilan batlica siddet cetvelleri degistirilmis &#8220;Mercalli Cetveli (MM)&#8221; ve &#8220;Medvedev-Sponheur-Karnik (MSK)&#8221; siddet cetvelidir. Her iki cetvelde de XII siddet derecesini kapsamaktadir. Bu cetvellere göre,siddeti V ve daha küçük olan depremler genellikle yapilarda hasar meydana getirmezler ve insanlarin depremi hissetme sekillerine göre degerlendirilirler. VI-XII arasindaki siddetler ise, depremlerin yapilarda meydana getirdigi hasar ve arazide olusturdugu kirilma, yarilma, heyelan gibi bulgulara dayanilarak degerlendirilmektedir. </p>
<p>MAGNITÜD<br />
Deprem sirasinda açiga çikan enerjinin bir ölçüsü olarak tanimlanmaktadir. Enerjinin dogrudan dogruya ölçülmesi olanagi olmadigindan, Amerika Birlesik Devletleri&#8217;nden Prof.C.Richter tarafindan 1930 yillarinda bulunan bir yöntemle depremlerin aletsel bir ölçüsü olan &#8220;Magnitüd&#8221; tanimlanmistir. Prof .Richter, episantrdan 100 km. uzaklikta ve sert zemine yerlestirilmis özel bir sismografla (2800 büyütmeli, özel periyodu 0.8 saniye ve %80 sönümü olan bir Wood-Anderson torsiyon Sismografi ile) kaydedilmis zemin hareketinin mikron cinsinden (1 mikron 1/1000 mm) ölçülen maksimum genliginin 10 tabanina göre logaritmasini bir depremin &#8220;magnitüdü&#8221; olarak tanimlamistir. Bugüne dek olan depremler istatistik olarak incelendiginde kaydedilen en büyük magnitüd degerinin 8.9 oldugu görülmektedir(31 Ocak 1906 Colombiya-Ekvator ve 2Mart 1933 Sanriku-Japonya depremleri). Magnitüd, aletsel ve gözlemsel magnitüd degerleri olmak üzere iki gruba ayrilabilmektedir. Aletsel magnitüd, yukarida da belitildigi üzere, standart bir sismografla kaydedilen deprem hareketinin maksimum genlik ve periyod degeri ve alet kalibrasyon fonksiyonlarinin kullanilmasi ile yapilan hesaplamalar sonucunda elde edilmektedir. Aletsel magnitüd degeri, gerek hacim dalgalari ve gerekse yüzey dalgalarindan hesaplanilmaktadir. Genel olarak, hacim dalgalarindan hesaplanan magnitüdler (m), ile yüzey dalgalarindan hesaplanan magnitüdler de (M) ile gösterilmektedir. Her iki magnitüd degerini birbirine dönüstürecek bazi bagintilar mevcuttur. Gözlemsel magnitüd degeri ise, gözlemsel inceleme sonucu elde edilen episantr siddetinden hesaplanmaktadir. Ancak, bu tür hesaplamalarda, magnitüd-siddet bagintisinin incelenilen bölgeden bölgeye degistigi de gözönünde tutulmalidir. Gözlemevleri tarafindan bildirilen bu depremin magnitüdü depremin enerjisi hakkinda fikir vermez. Çünkü deprem sig veya derin odakli olabilir. Magnitüdü ayni olan iki depremden sig olani daha çok hasar yaparken, derin olani daha az hasar yapacagindan arada bir fark olacaktir. Yine de Richter ölçegi (magnitüd)depremlerin özelliklerini saptamada çok önemli bir unsur olmaktadir.</p>
<p>Yasanmis Olan Büyük Depremler</p>
<p>Dünya&#8217;da büyük depremler kronolojisi</p>
<p>Türkiye, bugün Richter ölçegine göre 6.7 siddetinde merkez üssü Kocaeli olan depremle sarsilirken, dünyada 1980 yilindan bu yana binin üzerinde can kaybina yol açan depremlerin geriye dogru kronolojisi söyle:<br />
30 Mayis 1998- Afganistan&#8217;in kuzeyini vuran siddetli depremde 3 bin kadar insan yasamini yitirirken, Takhar bölgesinde 50 köy yerle bir oldu.<br />
4 Subat 1998- Iran&#8217;da meydana gelen 7.1 siddetindeki depremde en az 2 bin kisi öldü, binlerce kisi yaralandi.<br />
Merkez üssü Afganistan sinirina 150 kilometre mesafede olan depremde 11 köy yok oldu, Kaen ve Birjand kentlerinde büyük hasar meydana geldi.<br />
28 Mayis 1995- Rusya&#8217;da 7.5 siddetinde meydana gelen deprem ülkenin kuzeyindeki Sakhalin Adasi&#8217;nda petrol üretim merkezi Neftegorsk kentinde 1989 kisinin yasamina mal oldu.<br />
17 Ocak 1995- Japonya&#8217;da merkez üssü liman kenti Kobe kenti olan 7.2 siddetindeki depremde 6 bin 500 kisi öldü.<br />
6 Haziran 1994- Kolombiya&#8217;da meydana gelen deprem ve depremde Paez Irmagi vadisinde meydana gelen toprak kaymasinda bin kisi yasamini yitirdi.<br />
30 Eylül 1993- Hindistan&#8217;da ilki 6.4 siddetinde olan bir dizi deprem ülkenin batisi ve güneyinde 36 köyün yikilmasina 22 bin insanin ölmesine yol açti.<br />
Depremin merkez üssünün Maharashtra, Andhra Prades ve Karnataka eyaletlerinin bulundugu bölgede oldugu tespit edilmisti.<br />
12 Aralik 1992- Endonezya&#8217;da, East Nusa Tenggara bölgesindeki birçok adada meydana gelen 6.8 siddetindeki depremde 1490 kisi öldü. Babi Adasi&#8217;nda 700 kisi yasamini yitirdi.<br />
20 Ekim 1991- Hindistan&#8217;in baskenti Yeni Delhi&#8217;nin kuzeydogusundaki Uttarkashi bölgesi yakininda meydana gelen 6.1 siddetindeki depremde 1600 kisi öldü, 2 bin bin kisi yaralandi.<br />
16 Temmuz 1990- Filipinlerde, merkez üssü Cabanatuan kenti olan 7.7 siddetindeki depremde en az 2 bin kisi öldü, 3 bin 500 kisi yaralandi. Deprem sonucu 148 bin kisi evsiz kaldi.<br />
21 Haziran 1990- Iran&#8217;da 7.7 siddetindeki deprem Gilan ve Zanjan bölgelerini vurdu, 35 bin kisi yasamini yitirdi ve 100 bin kisi yaralandi. Deprem, 500 bin kisiyi de evsiz birakti.<br />
7 Aralik 1988- Ermenistan&#8217;in kuzeybatisini vuran 6.9 siddetindeki depremde 25 binden fazla insan öldü, 18 bin kisi yaralandi. Spitak kasabasi tamamen yok olurken, Leninakan kasabasinin yarisi göçtü.<br />
5 Mart 1987- Ekvador Cumhuriyeti&#8217;nde merkez üssü El Reventador olan depremde binin üzerinde kisi öldü, birkaç bin kisi kayboldu.<br />
10 Ekim 1986- El Salvador&#8217;da meydana gelen 7.5 siddetindeki depremde 1500 kisi öldü, 20 bin kisi yaralandi. Deprem 300 bin kisiyi evsiz birakti.<br />
19 Eylül 1985- Meksika&#8217;da 8.1 siddetinde meydana gelen depremde, 6 bin ila 12 bin insan öldü, 40 bin kisi yaralandi.<br />
30 Ekim 1983- Türkiye&#8217;de Erzurum civarinda 6.8 siddetindeki depremde 1155 kisi öldü ve 500 dolayinda kisi yaralandi. Deprem 35 bin kisiyi evsiz birakti.<br />
13 Aralik 1982- Yemen&#8217;de 6 siddetinde meydana gelen depremde 3 bin kisi öldü, 2 bin kisi yaralandi. Deprem baskent Sana&#8217;nin güneydogusundaki Dhamar bölgesinin altini üstüne getirdi.<br />
11 Haziran 1981- Iran&#8217;da meydana gelen 6.8 siddetindeki depremde 1027 kisi öldü, 800 kisi yaralandi. Depremde, Kerman bölgesindeki Golbaf kasabasi yok oldu.<br />
-23 Kasim 1980- Italya&#8217;da 7.2 siddetindeki depremde 2 bin 735 kisi öldü, 7 bin 500&#8242;den fazla insan yaralandi. Merkez üssü Eboli&#8217;de olan deprem en çok Napoli&#8217;de genis bir alani etkiledi. Deprem sonucu 1500&#8242;ün üzerinde kisi kayboldu.<br />
-10 Ekim 1980- Cezayir&#8217;de meydana gelen 7.3 siddetindeki depremde BM verilerine göre 2 bin 590 kisi öldü. Merkez üssü El Asnam kasabasi olan deprem sonucu 330 bin insan evsiz kaldi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/dunyanin-olusumu-ve-depremler.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Modern Türk Haritacılığı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/modern-turk-haritaciligi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/modern-turk-haritaciligi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 12 Jan 2010 18:01:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Azimut]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Goltz]]></category>
		<category><![CDATA[Harita]]></category>
		<category><![CDATA[Harp Okulu]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Jeodezi]]></category>
		<category><![CDATA[Karadeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Kenti]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet]]></category>
		<category><![CDATA[Paris]]></category>
		<category><![CDATA[Riza]]></category>
		<category><![CDATA[Rus]]></category>
		<category><![CDATA[Saltanat]]></category>
		<category><![CDATA[Souris]]></category>
		<category><![CDATA[Yapan]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>haritacılığı</category>
	<category>modern</category>
	<category>türk</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12786</guid>
		<description><![CDATA[Modern Türk Haritacılığı Modern Türk Haritacılığının Başlaması 1880 yılında Genelkurmayın yeni örgütlenmesinde beş şube kurularak bunlardan 5. Şubeye Harita ve Fen İşleri verilmiştir. Ancak 33 yıl saltanat süren Padişah II. Abdülhamid’in zamanında bu konuda fazla bir atılım yapılamamıştır. 1883’de Ordunun yeniden örgütlenmesi için getirilen Colmar Baron von GOLTZ (1843-1916) Paşa ünvanı (Golç Paşa) verilen ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Modern  Türk  Haritacılığı<br />
Modern  Türk  Haritacılığının  Başlaması</strong><br />
1880 yılında Genelkurmayın yeni örgütlenmesinde beş şube kurularak bunlardan 5. Şubeye Harita ve Fen İşleri verilmiştir. Ancak 33 yıl saltanat süren Padişah II. Abdülhamid’in zamanında bu konuda fazla bir atılım yapılamamıştır. 1883’de Ordunun yeniden örgütlenmesi için getirilen Colmar Baron von GOLTZ (1843-1916) Paşa ünvanı (Golç Paşa) verilen ve Genelkurmay 2. Başkanlığına atanan bu Prusya subayı ilk olarak ülkenin harita eksikliğini görerek  çıkarttığı bir buyruk ile bu önemli işi 5. Şubenin sorumluluğuna verdirerek Rumeli ve batı Anadolu haritalarını yaptırmaya çalıştı. Ancak bu konuda sağlıklı bir çalışma yapılamadı. Sadece 1888-1895 yılları arasında İstanbul kenti ve Karadeniz Boğazı’nın 1:100.000 ölçekli haritası yapıldı. Bunun dışında bu şube Rusların 1877 seferinde istikşaf yoluyla yaptıkları  1:210.000 ölçekli Trakya haritası kopya edilerek ve Avusturyalıların yaptığı Batı Rumeli’nin  1:300.000 ölçekli haritaları enlem ve boylam çizgilerine bakılmaksızın pantografla  1: 210.000 ölçeğine çevirerek Rus haritaları ile <span id="more-12786"></span>birleştirmişlerdir. Bundan sonra arazide yapılan sağlıksız bütünleme ile ortaya hiçbir işe yarayamayan bir harita çıkmıştır. 1890-1894 arasında Paris’te jeodezi öğrenimi yapan Mehmet Şevki ÖLÇER (1866-1927) ve Kurmay Yzb. HAKKI ve daha sonra 1892’de gönderilen Harp Okulu öğretmenlerinden Kurmay Yarbay RIZA Paris’teki jeodezi öğreniminden sonra bu iç subay özel bir işlemle Nice yakınındaki Alpler’de  I. Ve II. Derece nirengi çalışmaları yaparak Paris’te bu ölçülerin değerlendirilmesini öğrenmişler ve daha sonra Mont Souris gözlemevinde enlem, boylam ve azimut ölçü ve hesaplarını görmüşlerdir.<br />
1894’de İstanbul’a dönüşte Genelkurmaya bağlı Harita Komisyonunda çalışan bu elemanlardan Kurmay Yarbay RIZA, tekrar Paris’e gönderilerek Gautier (Gotye) fabrikasından üç adet semt dairesi ve altı teodolit satın alarak dönmüştür. Harita Komisyonuna  Fransa’dan bazı astronomik ve jeodozik aletlerle birlikte Fransa Coğrafya Dairesinden topçu birliği başkanı ve dünyanın çeşitli yerlerindeki çok sayıda sarkaç ile gravite ölçüleri yapmış Yarbay DEFFORGES (1852-1915),  Tuğgenaral rütbesi ile (Deforj Paşa) Harita Komisyonu Başkanlığına getirilmiştir. Yine kendisi ile gelen Yüzbaşı BARİSİEN ise yarbay rütbesi ile topografya öğretmenliğine getirilmiştir. Sözleşmeli olarak getirilen bu elemanlar Türkiye’ye gelirken bazı teodolit, sarkaç ve kronometre gibi aletleri Fransa Coğrafya Dairesinden ödünç alarak getirmişlerdir.<br />
1895 yılında Türk subayları ve Fransız harita uzmanları ile oluşan bu Taksim-i Arazi (Jeodezi) komisyonu baz ve nirengi esaslarına dayalı modern anlamda bir harita yapımına başlamak üzere teşkilatlanmaları nedeniyle 1895 yılı, hesaba dayalı modern Türk haritacılığının başlangıç noktası olarak kabul edilmiştir.<br />
Her ne kadar 1932-1941 arasında Harita Genel Müdürü Yardımcısı olan ve Türk haritacılık tarihi ile ilgili iki kitap ve birçok makale yazmış General Abdurrahman AYGÜN (1878-1943) Türk haritacılığının 1909’da başladığını söylemekte ise de bu öneri pek benimsenmemiştir.<br />
İlk modern harita çalışmalarına Vardar havzasında Fransızlar tarafından Türk subaylarının da beraberliğinde ufak bir arazi parçasının kadastrosu yapılmıştır. Bir yıl sonra da 1896 Mayıs ayında da Eskişehir’de 7235.52 m.’lik bir baz ölçülerek ve bir noktada enlem, azimut tayini ve sarkaçla yerçekimi ölçülerek bu baza dayalı 1:50.000 ölçeğinde Eskişehir ve Ağapınar paftalarının nirengisi ve topografik bütünlemesi yapılmış, ayrıca  1:10.000 ölçekli Eskişehir planı meydana getirilmiştir.<br />
Hesaplamalar büyük eksen uzunluğu 6378.253 m. basıklığı  1/293.46 olan İngiliz albaylarından CLARK tarafından hesaplanan 1880 elipsoidi üzerinde yapılmıştır. Komisyonun 1897 yılı ve daha sonraki çalışmaları II. Abdülhamid yönetiminin kuşkulu tutumu yüzünden ekipteki yabancılar tekrar görevlendirilmeyerek ülkelerine dönmüşler ve çalışmalar yapılamamıştır.<br />
1900 yılında İSMET KAPTAN komutasındaki “Heybetnüma” korveti ile Aliağa ve İzmir limanlarının hidrografik haritaları ve İzmir’in  1: 500 ölçekli kent planı yapılmıştır. 1900 ve 1901 yıllarında İngiltere’de bakır üzerine grave (kazıma) öğrenmek üzere deniz subayları gönderilmiş, dönüşlerinde 1881 yılında kurulmuş olan Kasımpaşa’daki Deniz Matbaasında kurulan bir kazıma kısmında İngiliz haritalarını Osmanlıca’ya çevirerek basmışlardır.1903’de Deniz subayı RAHMİ beyin kumandasında Basra Körfezi’nin hidrografik haritası yapılmıştır. 1909 yılına kadar Türk hidrografi çalışmaları Genelkurmayın 5. Dairesi tarafından yürütülmüş ve bu tarihte bu bölüme “Mesaha-i Bahriye ve Seyrisefain” adı verilmiştir. 1909’da Deniz haritalarının yapılması için bir şube kurulmuş, bu şube 1911’de Genelkurmay Başkanlığına bağlanmıştır. 1914 yılında bazı subaylarla takviye edilen bu şubeye Beyrut ve Galata yatları ölçü gemisi olarak verilmiştir. 1911 yılında deniz matbaası ve yayınevi idaresi ile zaman tayini görevlerini de üstlenen Türk hidrografi teşkilatı, görevini Genelkurmay 8 Şubesi olarak sürdürmüştür. 1928 yılında 7. Şube olan Deniz Şubesi Harita Genel Müdürlüğüne bağlanmıştır. İsmi 1943 yılında “Hidrografi Şubesi” olarak değiştirilmiş 1949 yılında ise Deniz Kuvvetlerine bağlı “Hidrografi Dairesi” olarak yeniden düzenlenmiştir. 1950 yılında dairenin görev alanı genişletilerek ismi de “Seyir ve Hidrografi Dairesi Başkanlığı” adını almış, en sonra da “Seyir, Hidrografi ve Oşinografi Dairesi” ismini alarak Çubuklu’da yeni binasına geçmiştir.<br />
1903’de J. SLONIEWS’nin yaptığı İstanbul haritası etrafında bulunan Paris İkonları, bu haritanın Fransızlar için yapıldığı olasılığını kuvvetlendirmektedir. 1908’de ilan edilen İkinci Meşrutiyet ile haritacılık konularında da bir kımıldama olmuş ve 1909 yılında Genelkurmayda Harita Şubesi’ne bağlı nirengi ve topografya kısımlarından oluşan “Hürriyet Anıtı”nın ekseninden geçen (daha sonra Ayasofya kubbesi) meridyen alınmıştır. Ayasofya kubbesinin Paris gözlemevi ile olan boylam farkı 260 38’ 44’’ olarak hesaplanmıştır. Rumeli ve Anadolu için 44 grad’tan geçen enlem dairesi ortalama enlem dairesi olarak kabul edilmiştir. Irak, Arap yarımadası ve Trablusgarp için başka enlem dairesi seçilecektir. Paftalar 40&#215;50 cm. ölçüsünde yapılacaktır. Aynı yıl (1909), ülkenin 1: 25.000 ölçekli haritalarının yapımına Makrıköy (Bakırköy) paftası ile başlanmıştır. Bu amaç için Bakırköy bazı ölçülmüş ve bu bazın güney noktasında astronomik gözlemlerle coğrafik enlem saptanmıştır. Bu haritaların yapımında Bonne projeksiyon sistemi uygulanmıştır. Aynı yıl Boğazın iki tarafında  1:25.000 ölçeğinde 12 paftalık bir alanın nirengisi yapılmış, topografya şubesi de 10 paftalık çalışma yapmışlardır.<br />
1911 yılında Edirne’nin Karaağaç istasyonu yakınında 2.nci bir baz ölçülmüş ve bu baza dayanarak 12 paftalık müstahkem mevki (kuvvetlendirilmiş yer) nirengisi yapılmıştır. Diğer taraftan Bakırköy bazını Eskişehir bazına bağlamak amacı ile Eskişehir ve İstanbul’dan getirilen zincir Adapazarı’nda birleştirilerek burada da bir baz ölçülmüştür. Bu çalışmalar her yıl eklenen yeni noktalar ile 1950’li yıllara kadar sürmüştür. 1933’de Türkiye’ye gelen ünlü Alman bilim adamı H. BOLTZ’un yönetiminde 6106.972 m.lik Balıkesir bazı ölçülmüştür. Boltz, Türkiye için Gauss-Krüger projeksiyonunu önermiştir. 1912 yılında Erzurum’da 6127.396 m.lik bir baz ölçülmüş, Erzurum hükümet konağı yakınında bulunan “Markof” kışlası pavyonunun Rus astronomu GUEDEONOF tarafından Paris’le olan farkı 380 56’ 11’’  olarak saptandığından Erzurum-Ayasofya arası 13.66789 grad bulunmuştur. 1911-1014 yılları arasında Zonguldak, İzmit, Seymen, Gölcük, Rumeli Karaburun ve Gideros limanları haritası ve Oşinograf Alfred MERTS ve Ahmet Rasim BARKINAY tarafından İstanbul Boğazı’nda akıntı ölçmeleri yapılmıştır.<br />
Mehmet Şevki (ÖLÇER) Paşa 1915’de Harita Şubesi Müdürü olarak Birinci Dünya Savaşında ordunun harita gereksinimini karşıladı. 1921’de Kurtuluş Savaşında 60 subay ve 170 sandık eşya ile Harita Dairesi, İstanbul’daki Pangaltı’dan Ankara’ya taşındı. 23 Temmuz 1921 yılında 657 sayılı yasa ile Harita Genel Müdürlüğü adını aldı. Bu kurumda haritacılık çalışmalarına katkıları olan bir çok subay yetişmiş ve Türk haritacılığına katkıda bulunmuşlardır. Kurumda daha sonraları 1939’da Tuğgenaral olan Abdurrahman AYGÜN Harita dergilerinde bir çok makaleler yazmış ve iki ciltlik “Türk Haritacılık Tarihi” 1980’de yeniden basılarak birçok olaylar gün ışığına çıkarılmıştır. 1915-1925 yılları arasında Zühaf korveti ile Yeşilköy, Çekmece kıyıları ile İstanbul (1916), Trabzon (1917) ve Samsun (1921) liman haritaları, Meriç nehrinde sınır belirleme (1923), Haliç’in planı (1924), Büyükdere ve İzmir Yenikale geçitlerinde (1925) hidrografik haritalar yapılmıştır. 1916’da Kızılırmak üzerinde Zara’dan Yahşihan’a kadar 600 km.lik bir yerde Kızılırmak’ta motor ve şalupalarla taşımacılık ve nehir trafiğinin mümkün olup olmadığının keşfi için bir istikşaf haritası yapılmıştır. 1911-1029 yılları arasında Korgenaral Mehmet Şevki (ÖLÇER) yönetiminde  1:200.000 ölçekli 123 paftadan oluşan Türkiye’ye ait istikşaf haritaları yapıldı. Bu haritalar 40 x 50 cm. boyutlu (80 km x 100 km) grad bölümlü, Clark elipsoidi üzerinde Bonn projeksiyonlu B = 44 grad olup başlangıç Ayasofya kubbesidir). Alman şehircilik uzmanı Prof. Hermann JANSEN, 1925-1930 yıllarında Türk haritacılarının yaptıkları  1:2.000 ve  1:500 ölçekli haritalar üzerinde modern Ankara’nın gelişme planlarını çizdi.<br />
2.  HARİTANIN  YARARLARI<br />
1908’de Meşrutiyet ilanından sonra ülkede yapılan yeni atılımlar paralelinde o dönemdeki adı ile İstanbul Şehremaneti (Belediyesi) de İstanbul’da ilk harita çalışmaları Şehremini (Belediye Başkanı) Cemil TOPUZLU paşa döneminde yaptırmaya karar vermiştir. Bu amaçla İstanbul Yarımadası (Eminönü-Haliç-Surlar arası), Beyoğlu (Galata-Beşiktaş-Şişli) ile Üsküdar ve Kadıköy merkezi olmak üzere sık yerleşim yerlerinin  1:500,  1:1.000 ve  1:2.000 ölçeğinde haritalarının yapılmasını bir Fransız şirketine (İnşaat ve Keşfiyat Türk Anonim Şirketi) ihale suretiyle verilmiştir. Bu amaçla Fransızlar 1910 yılında nirengi esasına göre çalışmalara başlamışlar ve Yeşilköy’de bir baz ölçmüşlerdir. 8.000 hektarlık bir alanın nirengi istikşaf ve tesisleri yapılmış ve Galata kulesi koordinatları için yuvarlak bir değer alınarak hesaba geçilmiştir. Harita, araya Balkan ve 1. Dünya Savaşının girmesiyle uzamış, 1914 yılından itibaren Alman firması işleri üstlenerek devam etmiş ve ancak 1923 yılında haritalar ortaya çıkabilmiştir.<br />
1928 yılında Y. Müh. Rahmi ARI Boğaziçi, 1932 yılında Bakırköy ve bostancı, 1936 yılında Adaların haritalarını yapmıştır. Bu haritalar meskun yerlerde  1:200,  1:500,  1:1.000 ölçekli  eşyükseklik eğrili yapılmışlardır. Haritaların orijinalleri vatman kağıdına, kopyaları da muşambaya işlenmiştir. Bir kısmı Fransızca, bir kısmı eski Türkçe, 1928’den sonra yapılanlar ise yeni Türkçe ile yazılmışlardır. Yapım için yabancı firmalara altın olarak büyük paralar ödenmiştir. Durum 1935 yılına kadar böyle devam etmiştir. Bu haritalar daha sonra Türk mühendisleri tarafından tamamlanmışlardır. Nitekim 1928’den sonra şirketi devam ettiren R. ARI şirketi tasfiye edip Belediye ile olan anlaşma gereği her yıl mevcudun %10’unu ekleyerek  Boğaziçi-Kadıköy-Bostancı-Merdivenköy-İçerenköy sahaları ile Eyüp sırtlarından başlayarak sur dışının Küçük Çekmece’ye kadar olan kısımlarını ve Adaların 1936’ya kadar haritalarını tamamlamıştır.<br />
 Bu haritalardan sonra imar planları çalışmalarına esas olmak üzere surlardan Yeşilköy’e kadar olan sahanın haritası bir üstenciye verilerek İller Bankası kontrolüğünde yaptırılmıştır. Astrolon altlıklar üzerine  1:1.000 ölçekli ve 1956 yapım tarihli olan bu haritalar uzun süre kullanılmışlardır. Bundan sonra kentin Belediye sınırları içerisinde ve hatta kısmen mücavir alanını da kapsayacak şekilde nirengi ve nivelman ağının yeniden ele alınarak mevcutların tamir, yeniden yapılması ile yenilerinin konulmasına gereksinim duyulmuştur. İller Bankası kanalıyla ihaleye verilen (Avni PAR) bu iş sonucunda bu noktalara dayanarak ilk defa fotogrametrik  1:5.000 ölçekli, tamamı 40 paftadan oluşan haritalar elde edilmiştir. 1958 yılının halihazır durumunu gösteren bu haritalar eşyükseklik eğrilidir. İstanbul Belediyesi haritanın önemini anlayarak daha önce imar müdürlüğüne bağlı harita bürosunu 1962’de bağımsız Harita Müdürlüğü şekline getirmiş ve ilk iş olarak Fatih, Levent ve Kadıköy’de fotogrametrik yöntemle  1: 1.000 ölçekli topografik haritalar yapılmıştır. İstanbul belediyesinde 1961-1974 dönemine ait  1: 1.000 ölçekli  482 pafta mevcut olup bu işlem için sur içinde ve dışında toplam  9.452 poligon noktası atılmıştır. 1974-1975 yıllarında toplam 62 kilometrekarelik bir alanın revizyon ve yeni alımı için ihale yapılmıştır.  1: 2.000 – 1: 10.000 ölçekli 1024 kadasktral harita vardır. 1987-1990 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesince yapılan 87.500 hektarlık  1: 500  ve  1: 1.000 ölçekli metropolitan alanda imar, planlama, çevre düzenleme, yol, su, elektrik, kanalizasyon, turizm, endüstri vb. gibi her türlü proje ve teknik hizmetlerin tasarım, yapım ve uygulamasında temel altlığı oluşturacak bir proje çalışması sonunda geniş çapta bir haritacılık hizmeti yapılmıştır.<br />
3.  JEODEZİK  ÇALIŞMALAR<br />
Türkiye’de jeodezik çalışmalar Harita Genel Komutanlığı tarafından yürütülerek sonuçlandırılmıştır. Aşağıda bu çalışmalar kısaca açıklanmıştır.<br />
3.1.  Türkiye  Ulusal  Nirengi  Ağı<br />
1910 yılında başlanmış olan ve 1942 yılında Meşedağ noktası başlangıç seçilerek 1944-1953 yılları arasında yoğun çalışma ile bitirilen I.derece nirengi ağı ortalama 180 km. (max.272 km,  min. 85 km) uzunluğunda  66 zincir ve 27 poligondan (kapalı lup) oluşmuştur. Poligonlar ortalama 1.300 km (max. 2.295 km,  min. 612 km) dir. Poligon kapanmaları enlemde ortalama 7.2” (max. 11.0”,  min. 1.9”) boylamda ortalama 0.7” (max. 1.4”,  min. 0.1”) dir.<br />
Başlangıçta yüzey ağı olarak kurulmaya başlanan nirengi ağı, 1944 yılında mühendis ve subayların katıldığı bir toplantıda tartışılarak ABD örneği zincir sistemine geçilmiştir. Ayrıca 1944-1946 arasında köşegenli dörtgenlerle kurulan bu zincirler daha sonra iş hızında %25 artma sağladığı gerekçesi ile üçgen zincirlere dönüştürülmüştür. Üçgen kenarları 25-35 km.dir (max. 55 km,  min. 12 km). Gözlemler Wild T3 ve Tovistok teodolitleri ile 24 dizi, 1930-1947 yıllarında Schreiber’in bütün kombinasyonları ile açı ölçümü yöntemine göre yapılmıştır. Geceleri Zeiss TSG pırıldaklarına, gündüzleri ise helyetrop’a bakılarak yapılmıştır. Doğrultu ölçmelerine çekül sapmaları bileşenlerinden dolayı olanların dışında her türlü indirgeme, elipsoid yüksekliği yerine ortometrik yükseklikler alınarak yapılmıştır. Ölçülen 41 adet bazlar 6-10 km. arasında ve bağıl hataları 1:2 milyon civarındadır. Bazların indirgenmelerinde de elipsoid yüksekliği yerine ortometrik yükseklikler kullanılmıştır.</p>
<p>1953’de bitirilen bu ağda:<br />
İstasyon sayısı	786<br />
Gözlenen doğrultu sayısı	3.538<br />
Laplace koşulu	98<br />
Baz sayısı	40<br />
Normal denklem sayısı	1432=786&#215;2-(98+40+2)<br />
Üçgen sayısı	1.027<br />
Gözlenmiş bir doğrunun<br />
ortalama hatası;	0”681 dengelemeden sonra<br />
Üçgenlere ait ortalama kapanma hatası	0”907<br />
Maksimum üçgen kapanması	4”046<br />
Ferrero bağıntısından	0”670<br />
Enlemde	0.19”(max. 0.44”)<br />
Boylamda	0.24”(max. 0.66)<br />
Azimutda	0.35”(max. 0.60)</p>
<p>Bilinmeyenler arasında koşullar bulunan dolaylı ölçüler dengelemesi biçiminde olan hesap modelinde koşul denklemleri düzeltme denklemlerinin içinde yerine konularak hem koşul denklemleri ortadan kaldırılmış hem de bilinmeyen sayısı koşul sayısı kadar azaltılmıştır. Bu nedenle normal denklem sayısı istasyon sayısının iki katı alınarak (yöneltme bilinmeyenleri normal denklem kurulmadan önce yok edilmişlerdir) bulunan değerden 98 Laplace koşulu ve 40 baz koşulu çıkarılmıştır. Bulunan sayıdan Meşe dağı başlangıcı için iki bilinmeyen daha çıkarılmıştır. Çünkü bu noktanın koordinatları bilinen olarak kabul edilmiştir. Böylelikle normal denklemin boyutunu veren bilinmeyen sayısı 1432 elde edilmiştir.<br />
Bu ağ 1953-1954 yıllarında dolaylı ölçüler yönteminde (Variation of Coordinates) ABD’de (AMS = Army Map Servise) bir UNIVAC bilgisayar sisteminde dengelenmiştir. Çünkü bu yıllarda Türkiye’de henüz bilgisayar yoktu. 786 durak noktasında 570’inin içinde bulunduğu triyangülasyon zincirleri, daha önceden azimut ve baz koşullu zincir dengelenmesi yöntemiyle Türkiye’de hesaplanmıştır. AMS bu zincir dengelemesi sonuçlarını geçici koordinat olarak değerlendirmiştir. 216 noktaya ait geçici koordinatlar ise AMS’de hesaplanmıştır. Düzeltme denklemlerinin katsayılarını yalınlaştırmak amacı ile bütün ağ, Hayford Uluslar arası elipsoidi üzerinde Lambert konform konik projeksiyonu üzerine alınarak (390 paralel ve 350 doğu meridyeni) dengeleme düzlem üzerinde yürütülmüştür. Asıl dengelemeye geçilmeden önce Laplace azimutları bir ön dengeleme ile kesinleştirilmiştir. Dengelemeden sonra Lambert koordinatlarından Coğrafi ve Gauss-Krüger koordinatlarına dönüştürülerek listelenmiştir. Bu elipsoid önce Ankara civarındaki I. Derece noktalarından Meşe dağında çekül sapmaları sıfır alınmak ve Duatepe noktasına olan astronomik azimut Laplace azimutu kabul edilmek üzere uzayda yerleştirilmiştir.<br />
Ağın, Trakya’da Bulgaristan ve Yunanistan ile Ege’de Yunanistan, güneyde Kıbrıs, güney doğada Irak ve doğuda İran ile bağlantıları yapılmıştır. 1954’de yapılan dengelemede bilinmeyenlere ait maksimum koordinat hatası  ±0,64m. olup Helmert hata elipsine göre konum hatası  ±1,17m.dir. Diğer taraftan ağ, 1950 yılında hesaplanan Avrupa Datumu ED 50’ye göre hesaplanmış sekiz adet Yunanistan ağına ait noktalardan yararlanarak Türkiye ağındaki tüm noktalar ağın iç duyarlığı bozulmaksızın ED 50  sisteminde hesaplanmıştır. Böylelikle ülke I. Derece nirengi ağının hem ulusal datum’da (TUD = Türkiye Ulusal Datum) ve hem de ED 50 Avrupa datumunda koordinatları vardır.<br />
Ülke nirengi ağının II. Derece noktaları, I. Derece zincir arasında ve poligonlar ortasındaki boşlukları doldurmak amacı ile oluşturulan, birbirleri ile komşuluk bağlantıları sağlanmış yüzey ağları yapısındaki II. Derece I. Basamak noktaları ile I. Derece içindeki boşlukları doldurmak ve sıklaştırmak amacıyla kurulan II. Derece II. basamak noktalarından oluşmaktadır. 20-25 km. kenarlı, Wild T3 aleti ile 12 dizi ölçülen II. Derece I. basamak noktalarının oluşturdukları yüzey ağları, çevredeki I. Derece noktalar sabit tutularak topluca dengelenmiştir. 15-20 km. kenar uzunluklu Wild T3 aleti ile 8 dizi gözlenen II. Derece II. basamak noktaları sıklaştırma noktaları olup bunlar çıkış veren I. Derece noktaların hatasız oldukları varsayılarak nokta dengelemesi yöntemiyle hesaplanmışlardır. Ülke I. Derece ağ içine 3.320 adet  II. Derece nokta atılmıştır.<br />
Bu işlemler 1961’de bitmiştir. Bu noktalar arasına da kenar uzunlukları 4-15 km. olan 55.000 adet 3. derece nokta kenar uzunluğuna göre 3-8 dizi ve kenar uzunlukları 1-6 km. olan 120.000 adet IV. derece nokta atılmıştır. III. Derece noktalar ise I., II. yada kendilerinden önce belirlenmiş III. Derece noktalara dayalı olarak nokta dengelemesi yöntemi ile hesaplanmıştır. İki dizi ölçülen IV. Derece noktalar dengelemesiz, önden kestirme yöntemi ile hesaplanmışlardır. Genellikle üzerlerine alet kurulmayan noktalardır ve fazla ölçü sonucunda bulunan koordinatların ortalaması alınarak hesaplanır.<br />
Bu ağda iyileştirme çalışmaları olarak 155 baz Tellürometre MRA III ve 359 baz Range Master III ile ölçülmüş, birçok noktalardaki doğrultular yenilenmiştir. Bu ölçülere ek olarak Doppler, GPS, SLR ölçüleri 131 noktada enlem ve boylam ölçüleri ve 33 noktada enlem, boylam ve azimut ve 145 noktada enlem, boylam ölçüleri yapılmıştır.<br />
Bunlara ek olarak modern uzaklık ölçerle yapılan ek ölçüler ile ağın iyileştirilmesi çalışmaları devam etmektedir. Ülke nirengi ağının %40’ının zemin tesisleri tahrip edilmiştir. Ağın 1954’de bu şekilde hesaplanması sonucu değerlerine Türkiye Ulusal Datum (TUD-54) denmiştir. Daha sonraları jeoid kesiti için orta zincir boyunca batı-doğu doğrultusunda 1961 yılına kadar 19 astronomi noktası daha alınmıştır. Astronomik ölçüler Wild T4  aleti ile yapılmış, her zincirin başında, ortasında ve sonunda birer astronomi (Laplace) istasyonu seçilmiştir. Boylam ölçülerinde yıldızların meridyen geçişlerinden yararlanılmış, ölçü ve zaman değerleri kronograf üzerine otomatik olarak kaydedilmiştir.  Her istasyonda dört gece olmak üzere ve her gecede zenitin kuzey ve güneyindeki 15 zaman yıldızı ile deklinasyonları 75-80 derece olan üç yıldıza ölçü yapılmıştır. Enlem tayini ise genelde Harrobow Taleott yöntemine göre her istasyonda iki gece olmak üzere ve her gecede 12 çift yıldıza ölçü yapılmak suretiyle tayin edilmiştir. Azimut tayini üç gecede 18 tam dizi olarak ve yer hedef noktasında Zeiss TSG pırıldaklarına bakılarak ölçülmüştür.<br />
3.2.  Türkiye  Ulusal  Nivelman  Ağı<br />
Türkiye’de ülke nivelman ağı oluşturma çalışmalarına 1934 yılında başlamıştır. Bu amaçla Antalya’da 1935 yılında bir mareograf istasyonu kurulmuş bir yıl sonra 1936’da İzmir-Karşıyaka’da bir mareograf istasyonu daha kurulmuştur. Bunlara ek olarak 1949’da Karadeniz Ereğlisi, 1952 yılında İskenderun mareograf istasyonları hizmete sokulmuştur. Mareograf istasyonları arasındaki ortaya çıkan yükseklikteki farklılıklar dolayısı ile ülkenin ortasında seçilen bir noktaya taşınılan yükseklikler ortalaması ülke nivelman ağının başlangıç kotu olarak kabul edilmesi düşünülmüştür. Mareograf istasyonları olarak 1956 yılında Trabzon, 1961’de Samsun, 1967’de Bodrum istasyonları hizmete girmiştir.<br />
1953 yılında kabul edilen nivelman yönetmeliğine göre ülke nivelman ağı I., II ve III. Derece biçiminde üç sınıfa ayrılmıştır. Ana yollar ve demiryolu geçkileri boyunca 2,5-3 km.de bir yapılan I. ve II. Derece nivelman noktaları arasındaki ölçüler gidiş-dönüş olmak üzere iki kere yapılmışlardır. I. Derece nivelman halkasının çevresi 650-1.400 km. ve bunların kapanma artıkları 10-15 cm.dir. II. Derece nivelman noktaları, I. Derece geçkilerinin aralarını doldurmak ve bunları birbirlerine bağlamak amacı ile yapılmışlardır. III. Derece nivelman noktaları sıklaştırma amacı ile yapılmışlardır. Ölçüler Wild N3 ve 1988’den itibaren Zeiss Ni002  nivoları ile invar miralar kullanılarak yapılmıştır.<br />
Noktalarda Helmert Ortometrik yükseklikleri belirlenmiştir. 1960 yılına kadar I. ve II. Derece toplam 20.820 km., 1964 yılına kadar 18.328 km. I. Derece, 7.449 km. II. Derece, 1970 yılına kadar 19.800 km. I. ve 8.900 km. II. Derece, 1974’de 25.800 km. I. Derece, 7.500 km. II. Derece, 1973-1991 arasında 18.560 km. I. 3.770 km. II. Derece yenileme ve toplam 6.370 km. I. ve II. Derece yenileme, 23.015 km. I. Ve II. Derece geometrik nivelman geçkisi ve 22.156 düşey kontrol noktası 1991, 1991’de 20.263 km. 162 I. Derece geçkide ve 8.386 km. 88 II. Derece geçkide ölçüler yapılmıştır.<br />
1955 yılında İstanbul Boğazı üzerinden (860 m) ve Çanakkale boğazından 1.450 m) vadi geçiş nivelman yöntemi ile karşı tarafa geçilmiştir.<br />
1965 yılında nivelman ağı dengelemesine başlanmış ancak bu hesaplamalarda yer çekimi ölçülerinin önemi anlaşıldığından 1966 yılından itibaren geometrik nivelman noktaları üzerinde gravite ölçülerinin yapılmasına başlanmıştır.<br />
1973 yılından sonra I. ve II. Derece noktalardan oluşan ülke temel nivelman ağının iyileştirilmesi ve uluslar arası standartlara uygun duruma getirilmesi çalışmalarına hız verilmiş, bu amaçla 1983 yılında eski mareograf istasyonları iptal edilmiş ve bunların yerine Antalya, Menteş/İzmir, Bodrum ve Erdek’te dört yeni istasyon kurulmuştur. Bu istasyonlar 1985 yılında çalışmaya başlamış ve 1986 yılından itibaren saat başı alınan veriler yıllık bültenler halinde yayınlanmaya başlanmıştır.<br />
1973 yılından sonra ülke temel nivelman ağı ölçüleri için saptanan yeni ölçütlere göre ve 10 yıllık bir çalışma planı ile düşey kontrol ağının yenilenmesi amaçlanmış olup 1989 yılı sonuna kadar 18.941 km.lik I. derece ve 3.528 km.lik II. Derece nivelman geçkisi yenilenmiştir.<br />
3.3.  Türkiye  Ulusal Gravite  Ağı<br />
Türkiye’de ilk gravite çalışması Fransa’dan getirilen DEFFORGES’nin 1896’da Eskişehir ve Bakırköy’deki sarkaçla ölçtüğü mutlak gravite ile başlamıştır.<br />
Daha sonraları 1936’da Kandilli Gözlemevinde sarkaçla yapılan mutlak gravite ölçümü Potsdam’a bağlanmıştır. Postdam’daki yer çekim g= 981.274 gal ve Kandilli’de g = 980.296 gal elde edilmiştir. Son çalışmalarda Potsdam değerinin 0.014 gal kadar değişmesi gerekeceği saptanmıştır.<br />
Türkiye’de genel anlamda gravite çalışmalarına 1956’da gravite ağı yapımı ile başlandı. 17 havaalanına gravite istasyonları kurularak bu noktalar arasında uçakla taşınan gravimetrelerle ölçüler yapılmıştır. Bu şekilde 24 noktadan oluşan I. derece gravite ağı 1956-1958 yılları arasında kurulmuştur. Bu ölçüler Nörgaard NK 325 ve NK 468 aletleri ile yapılmıştır.<br />
Bazın kuzey-güney yönde olması gravite farkının büyük olması nedeni ile arzu edilmesine karşın İstanbul-Erzurum alınmıştır. Bu noktalarda sarkaçla elde edilen gravite değerleri mevcut olduğundan ve yükseklik farkından dolayı en fazla gravite farkı (656.85 mgal) oluştuğundan seçilmiştir. Daha sonra İstanbul-Erzurum arasında enlem farkının az oluşu ve uzaklığın uçuşa uygun olmayışı yüzünden baz olarak İstanbul-Konya (582.95 mgal) alınmıştır. I. derece ağda Bouguer, serbest hava ve topografik redüksiyonları yapılmıştır. Isostatik düzeltmeler AIRY’ye göre hesaplanmıştır. I. derece ağın İstanbul, Ankara, İzmir, Konya, Sivas, İskenderun, Diyarbakır ve Erzurum’da Sterneck sarkaç ölçüleri ile mutlak graviteleri de yapılmıştır. Daha sonra alınan Worden ve La Coste &#038; Romberg gravimetreleri ile II. Derece gravite istasyonları, I. ve II. Derece nivelman geçkilerinde 5-10 km. aralıklarla (1991 yılı itibarı ile 3.718 nokta) alınmıştır. III. Ve IV. Derece noktaları (5.400 nokta) her  1: 25.000 paftada 6-10 nokta olacak şekilde alınmıştır. Bu geçkilerin dışındaki noktaların yükseklikler inivelman veya trigonometrik yöntemle ±10 cm. incelikle hesaplanmıştır. I. derece gravite ağı 1958’de dengelenmiştir.<br />
4.  KARTOGRAFİK  ÇALIŞMALAR<br />
Haritalar genelde ölçeklerine göre adlandırılırlar<br />
Coğrafya haritaları :<br />
Ölçekleri  1: 5.000.000 – 1: 1.000.000 olan haritalara coğrafya haritaları adı verilir.<br />
Kartoğrafya haritaları :<br />
Ölçekleri  1: 1.000.000 – 1: 200.000 olup büyük ölçekli  haritalardan küçültülerek yapılır.<br />
 İstikşaf haritaları :<br />
Ölçekleri  1 : 200.000 – 1: 100.000 dir. Haritası olmayan ülkelerde hızlı yapılan  haritalardır.  1 : 100.000 ölçekli haritalar çoğunlukla  1 : 25.000 ölçekli topografya haritalarından küçültülerek yapılır.<br />
Topoğrafya haritaları :<br />
1: 100.000 – 1:10.000 ölçeğindedir. Arazinin doğal ve yapay tüm ayrıntıları ile şehir, kasaba, orman, çalılık, bataklık ve göl çevrelerini, her çeşit yollarla patikaları, kuru ve sulu derelerle ayrıntıları açık olarak gösterirler.<br />
	Topografik planlar :<br />
1 : 5.000 – 1 : 1.000 ölçeğindedir.<br />
Kadastral haritalar :<br />
1 : 5.000 – 1 : 500 ölçeğindedir. Belediye hizmetleri, kadastro, imar vb. işlerde kullanılır<br />
yapımına Harita Genel Komutanlığınca 1911’de başlanan  1 : 200.000 ölçekli haritalar 1925 yılında hızlandırılarak 1930’da tamamlanmıştır. 40 x 50 cm. boyutlu Bonne projeksiyonunda ve yersel yöntemle yapılan bu haritalar seri nirengiye dayanmaktadır. 124 paftadan oluşmakta olup eşyükseklik eğrilidir. Boylam başlangıcı Ayasofya kubbesi alemidir.  1927’de Bonn projeksiyonu terk edilerek yine 3 gradlık Ayasofya başlangıçlı Gauss-Krüger projeksiyonu uygulandı.<br />
1 : 25.000 ölçekli haritaların yapımına 1909’da Clarke elipsoidi ve Bonne projeksiyon sistemi uygulanarak başlanmış, 1931 yılından itibaren Hayford elipsoidi kullanılarak Gauss-Krüger dilimleri kullanılmış, 1946’da derece dilimde UTM (Universal Transversal Mercator) sistemine geçilmiştir. Yapılan ilk pafta Bakırköy paftasıdır. Daha sonra bunlara İstanbul, Kağıthane, Bahçeköy, Kilyos, Çamlıca, Hisarlar, Kavak, Rumeli Feneri, Maltepe ve Kınalı paftaları eklenmiştir.<br />
Önceleri 1911-1930 arasında klasik ölçü denilen plançete yöntemi olan Alidat Nivelatris (tam grafik yöntem) ve Alidat Holometrik (yarı grafik yöntem), 1929’dan sonra yersel fotogrametri ve 1932’den sonra hava fotogrametrisi ve 1940’dan itibaren sadece hava fotogrametrisi ile hızlanan bu çalışmalar ile Türkiye’nin tamamını kapsayan 5.547 pafta 1973’de bitirilmiştir. 1938 yılında havai fotogrametrinin uygulanmasından sonra yerden harita alımı tamamen terkedilmiş ve  1 : 25.000 ölçekli fotogrametrik yöntemle harita yapımında yer çalışmaları ancak bütünleme görevinde uygulanmıştır.<br />
Başlangıç meridyeni M. Şevki Paşa tarafından Ayasofya’dan Hürriyet tepesi anıtına aktarmak istenildi, ancak araya giren savaşlar dolayısı ile bu mümkün olmadı. 1932’de Kandilli Rasathanesi başlangıç alınmak istendi. Ancak bu da mümkün olmadı. Ayasofya’nın coğrafik koordinatları:<br />
B  =  45.56483671 gon veya  410 00’30”,<br />
L  =  32.20145793 gon veya  280 58’52” dır. (bazı yayınlarda 28058’50,6” veya 32.20087 gon) dur.<br />
Kamu hizmetlerinde gerekli olan projelerin yapılmasında ve yerel uygulamalarda ihtiyaç duyulan  1 : 5.000 ölçekli standart topografik haritaların yapımına Harita Genel Komutanlığınca klasik yöntemle 1940’larda küçük bölgelerin haritaları ile başlanmış, 1945 yılında fotogrametrik yöntemle devam edilmiştir.<br />
Bu haritalar daha sonraları 1955 yılında Tapu Kadastro Genel müdürlüğünce kırsal kesimlerde kadastro ihtiyacını karşılamak amacı ile standart topografik kadastral harita olarak üretimine devam edilmiştir. Bu haritaların yapımı 1961’de 203 sayılı yasa ile hızlanmış ve 1969-1970’de yapım hızı en yüksek düzeye gelmiştir. 1986’da 14.718 pafta bitirilerek 1987 yılı sonu itibariyle 1 : 5.000 ölçekli  55.064 pafta yapılmıştır.<br />
Eş yükseklik eğrili olarak yapılan haritaların Tapu ve kadastro Genel Müdürlüğünce kadastral hale getirilmesine 1959 yılından sonra başlanmıştır. Ülkemizde  1 : 5.000 ölçeğinde haritalanması gereken alan 500.000 km.2 olup bu ise 134.500 adet  1 : 5.000 ölçekli pafta demektir. Bunun da 1982’de %55’i  bugünse  %75’i  gerçekleşmiştir. 1:5000 ölçekli Standart-Topografik -Kadastral Memleket Haritaları Yönetmeliği’nin uygulanmasından önce     (1 mart 1966)  1 : 25.000 ölçekli paftanın her iki yönde dörde bölünmesiyle elde edilmekteydi.<br />
Bu haritalardan yararlanarak daha küçük ölçekli   1 : 50.000 (toplam 1.456 paftanın yarısı yapıldı) ve  1 : 100.000 ölçekli haritalar (toplam 390 paftanın tamamı yapıldı) 1 : 250.000,  1 : 500.000 ve  1 : 1.000.000 ölçekli haritalar da üretilmektedir. Birinci baskıları tamamlanmış olan haritalardan; 1 : 25.000  ölçekli paftaların  %66,  1 : 100.000  ölçekli paftaların %51,           1: 250.000 ölçekli paftaların %39’unun revizyonlu 2. baskısı bitmiştir.<br />
Yeni düzenlemeyle STF (Standart, Topografik, Fotogrametrik)  haritaların üretimi sürdürülmektedir. Hedeflenen 83.300 paftanın halen %70’i tamamlanmıştır (1989). Atlas yapımına 1930’larda başlandı. 1980’li yıllara kadar Viyana’da basılırdı. Patenti alınarak artık baskı işleri Türkiye’de yapılmaktadır.</p>
<p>Ölçek	Boyutları<br />
1:1.000.000	40	60	İstanbul	8	Tamamlandı<br />
1:500.000	2	3	Edirne	18	Tamamlandı<br />
1:250.000	1	1 130’	Çanakkale	74	Tamamlandı<br />
1:100.000	30’	30’	Çanakkale-H16	390	Tamamlandı<br />
1:50.000	15	15	Çanakkale-H16-c	1456	%75’i tamamlandı<br />
1:25.000	7’30”	7’30”	Çanakkale-H16-c2	5557	1925-1973’de tamamlandı<br />
1:10.000	3’	3’	Çanakkale-H16-a-01	_<br />
1:5.000	1’5”	1’5”	Çanakkale-H16-a-01-a	_<br />
1:2.000	45’	45’	H16-a-01-a-1	_<br />
1:1.000	22”5	22”5	H16-a-01-a-1-a	_	</p>
<p>1984’de Prof. Dr. Mehmet SELÇUK tarafından  1 : 600.000 ölçekli atlas haritası ise 70 x 115 cm. olup Clarke elipsoidi üzerinde Bonne projeksiyon sisteminde grad bölümlü 34 paftadan meydana gelmiştir.<br />
Harita Genel komutanlığında Kartografya konusunda otomasyona geçiş için 1986’da manuel sayısallaştırıcılar ve otomatik çizim makineleri alınarak çalışmalara başlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/modern-turk-haritaciligi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Senir Kasabası’nın  Tarihi, Coğrafi Ve Kültürel Durumu</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/senir-kasabasi%e2%80%99nin-tarihi-cografi-ve-kulturel-durumu.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/senir-kasabasi%e2%80%99nin-tarihi-cografi-ve-kulturel-durumu.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 12 Jan 2010 18:00:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Belli]]></category>
		<category><![CDATA[Bilmeceler]]></category>
		<category><![CDATA[Biz]]></category>
		<category><![CDATA[Ele]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenekler]]></category>
		<category><![CDATA[Kaynak]]></category>
		<category><![CDATA[Maniler]]></category>
		<category><![CDATA[Oyun]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan Manileri]]></category>
		<category><![CDATA[Sona]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>kasabası’nın</category>
	<category>senİr</category>
	<category>kasabasi’nin</category>
	<category>senir</category>
	<category>coĞrafİ</category>
	<category>coğrafi</category>
	<category>kültürel</category>
	<category>kÜltÜrel</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12784</guid>
		<description><![CDATA[Türk Edebiyatı’nın yapı taşlarını oluşturan sözlü ve yazılı kaynakların tespiti hem bizim neslimiz hem de gelecek nesiller için mühim bir sorumluluktur. Derlememizi yaparken bu sorumluluk duygusuyla hareket ettik. Çalışmamızı, bünyesinde bilinmeyen sayısız kültürel unsurları taşıyan güzel Anadolu’muzun küçük bir kasabasında gerçekleştirdik. Bu çalışmayı yapmamızın diğer bir sebebi de Senir Kasabası’nı ve halkını tanımak, sözlü geleneği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türk Edebiyatı’nın yapı taşlarını oluşturan sözlü ve yazılı kaynakların tespiti hem bizim neslimiz hem de gelecek nesiller için mühim bir sorumluluktur. Derlememizi yaparken bu sorumluluk duygusuyla hareket ettik. Çalışmamızı, bünyesinde bilinmeyen sayısız kültürel unsurları taşıyan güzel Anadolu’muzun küçük bir kasabasında gerçekleştirdik.<br />
Bu çalışmayı yapmamızın diğer bir sebebi de Senir Kasabası’nı ve halkını tanımak, sözlü geleneği yazıya geçirmektir. Kasabada derleme yapmadan önce çalışmamızda faydalanabileceğimiz halk edebiyatı kaynaklarını taradık. Sahada yaptığımız derleme sırasında gözlem ve mülakat tekniğini kullandık. Kasaba halkıyla sıkı bir ilişkiye girerek onlardan çalışmamız için kullanılacak bilgileri topladık. Milli kültürümüzü oluşturan, bizi biz yapan ve bizi diğer milletlerden farklı kılan folklorik unsurlarımıza küçük bir katkıda bulunabilmek düşüncesiyle derlemimizi oluşturduk.<span id="more-12784"></span><br />
Çalışmamızı üç bölümde topladık. Girişte derleme yapılan sahanın tarihi, coğrafi ve kültürel durumu hakkında kısa bir bilgi verdikten sonra birinci bölümde halk edebiyatını ele alarak şu başlıklar altında inceledik:<br />
1. Maniler<br />
   a. Ramazan Manileri<br />
   b. Diğer Maniler<br />
   c. Hikayeli Söyleşiler<br />
2. Türküler<br />
   a. Oyun Türküleri<br />
   b. Söyleyeni Belli olan Türküler<br />
   c. Ağıtlar<br />
3. Tekerlemeler<br />
4. Bilmeceler<br />
5. Ninniler<br />
6. Halk Şiiri<br />
7. Yöresel Söyleşiler<br />
İkinci bölümde ise halk edebiyatını ele aldık:<br />
1. Evlenme ile İlgili Gelenekler<br />
2. Doğum ve Çocukla İlgili Gelenekler<br />
3. Beslenme ile İlgili Gelenekler<br />
4. Geleneksel El Sanatları<br />
Bu başlıklar altında çalışmamızı sona erdirdik. Çalışmamızın sonunda kaynak kişiler hakkında bilgi bulunmaktadır. Bunlardan başka yöreye ait fotoğraflar da çalışmamızın son sayfalarını oluşturmaktadır.<br />
Çalışmalarım sırasında yardımlarını esirgemeyen değerli hocam Yrd. Doç. Dr. Ali YAKICI’ya ve Senir Kasabası halkına teşekkür ederim.<br />
								Hanife ÖZCAN</p>
<p>I. GİRİŞ: SENİR KASABASI’NIN  TARİHİ, COĞRAFİ VE KÜLTÜREL DURUMU<br />
Senir halkı şimdiki yerleşim alanına gelmeden önce halen Kılıç Kasabası sınırları içinde kalan Farı-Köyiçi denen mevkide, Kılıç halkı ile birlikte yaşadıkları rivayet edilir. Bu topluluk içinde bilinmeyen bir nedenle kavga ve hoşnutsuzluk çıkar. Bu çekişme sonucu Kol Saldı Ali adlı bir kişinin önderliğinde yedi ailelik bir grup şimdiki bulunduğu yere yerleşerek buraya SENİR adını verirler. Kalanlar ise biraz daha kuzeye giderek yerleşir ve buraya Kılıç adını vererek burada yaşamlarını sürdürürler.<br />
Senir, kelime anlamı olarak “taş ucu” veya “dağ eteği” anlamına gelmektedir.<br />
Senir’in bulunduğu yere yerleşmesi takriben 350-400 yıl kadar olduğu tahmin edilmektedir. Kasabanın kuruluş yıllarında su ihtiyacını kuyulardan karşılamakta iken daha sonraları Çelik Paşanın annesinin incili kürkünü “Ellik Gavurları”na satarak, Farı mevkisinden cazibeli su getirtmiş olduğu bilinmektedir. Horasan dövmekle su kanalının yapıldığı belirtilmektedir (Horasan: Tuğla tozu ve kireçle yapılan harç).<br />
Senir kasabası, denizden yüksekliği 850 metre olan Burdur Gölünün kuzeyinde yer almaktadır.  Isparta’ya  48 km, Keçiborlu’ ya 15 km uzaklığındadır.<br />
Kasaba 1914 yılında büyük bir deprem geçirmiş olup, o depremde 200 den fazla insan hayatını kaybetmiştir. Daha sonra 1971 yılında olan depremde ise can kaybı olmamıştır. 1995 yılındaki Dinar depremi sırasında kasaba depremi yaşamışsa da hiçbir maddi hasar görmemiştir.<br />
Senir Kasabası’nda yaşanan tabii afetlerden biri de su baskınıdır. Burdur Gölü’nün taşması sonucu 1970 yıllarında 40-45 ev sular altında kalmış, 200 ev de zarar görmüştür. Göl 1985 yılından sonra tekrar geri çekilmeye başlamış, işgal ettiği yerleri terk etmiştir. Kasaba gerek hareketli bir bölgede oluşu gerekse gölün çekilmesi sonucu toprakta çökmeler ve binalarda çatlama ve yarılmalar ortaya çıkmaktadır.<br />
Kasaba iklim olarak Akdeniz iklimi etkisinde olsa da genellikle iklim kuraktır.Yıl içinde kasabaya düşen yağış miktarı oldukça düşük bir yüzeydedir. Kasaba diğer yerleşim birimlerine göre daha ılıman ve sıcaktır. Çevrede kasaba için “Küçük Antalya” tabiri kullanılır. Kasabanın kuzeyinin Tınaz Tepesi ile kaplı olduğundan soğuk kış rüzgarlarından diğer yerleşim birimlerine göre daha az etkilenmektedir.<br />
Kasaba köy olarak kurulduğunda 1954 yılına kadar muhtarlıkla idare edilmiştir. İlk köy muhtarı Kol Saldı Ali olarak bilinmektedir. 1954 yılı Mayıs ayının birinci gününde Belediye teşkilatı kurulunca komşu köyler olan Tepecik ve Kuşçular’ı  mahallesi olarak bünyesine almıştır.<br />
Senir Kasabası’nda bir Belediye Başkanı, üçü merkezde ve ikisi de Kuşçular ve Tepecik’te olmak üzere beş muhtarlık vardır.<br />
Kasabada Cumhuriyet dönemi öncesinde medrese eğitim yapılıyordu. Cumhuriyetle birlikte beş sınıflı ilk okul öğretime açılmıştır. 1924 yılından 1945 yılına kadar bu okulda öğretim yapılmıştır. 1945 yılında halkın emeği ile yeni bir okul yapılmış ve eğitim-öğretime devam edilmiştir. Bu okul gölün yükselmesi ile birlikte bazı hasarlar görmüş ve daha sonra oturulması sakıncalı görülerek boşaltılmıştır.<br />
Kasabanın Cumhuriyet mahallesinde bulunan ve İmar planında okul olarak gösterilen yerde 1984 yılında 4 katlı bir okul binası, inşaatına başlanmış ve 1986-1987 öğretim yılında hizmete giren ve aynı zamanda Ortaokulu da içerisinde barındıran bir okul binası yapılmıştır. Bu okul 1990-1991 öğretim yılında Cumhuriyet İlköğretim okulu olmuştur.<br />
Kasabanın Yeni Mahallesindeki okul 1989-1990 öğretim yılında eğitim öğretime başlamıştır. Kasabada 1993-1994 öğretim yılında lise açılmış ve eğitim öğretime başlamıştır.Kasaba halkının %95’i okur-yazardır. Kasaba halkı okumaya karşı ilgi gösterse de, istenen düzeyde değildir. Kasabada halk kütüphanesi bulunup okumak isteyenler kütüphaneden faydalanabilmektedir. Kütüphane binası 1986 yılında belediye tarafından yapılmıştır.<br />
1960 yılından sonra kasabada bazı kazılar yapılmışsa da önemli bir tarihi eser bulunamamıştır. Sadece Kurt İlyas mevkisinde oyma mezarlar vardır. Yine kasabamız Yazyurdu mevkisinde 1 adet sarnıç mevcut olup bu sarnıç ve oyma mezarların Bizanslılardan kaldığı sanılmaktadır.<br />
Kasaba halkı modern yeniliklere açıktır. Bu yüzden ihtiyacı olan bütün kuruluşlara sahiptir. Hemen hemen bütün ihtiyaçlarını pazara gitmeksizin kasabada temin edebilir.</p>
<p>Kasabada dört berber, on iki bakkal dükkanı, bir kırtasiye, bir eczane, iki elektronik eşya satıcısı, beş manifaturacı, bir televizyon tamircisi, iki elektrik tesisatçısı, altı hisar ve doğrama atölyesi, dört demir doğramacı, üç kaportacı, bir benzin istasyonu, bir mezbahane,   on bir kahvehane, iki PTT şubesi, iki postane, üç ayakkabıcı, dört terzi vardır.<br />
Ayrıca kasabada dört cami, dört içkili lokanta vardır. Herkes istediği yere gider, kimse kimseye müdahale etmez. Kasabada Sağlık Ocağı modern cihazlarla donanmış olup sağlık hizmetlerini en iyi şekilde vermektedir.<br />
Tohum temizleme istasyonu, Ziraat Teknisyenliği, Tarım Kredi Kooperatifi, Gül Birlik Kooperatifi, Toprak Su Kooperatifi gibi kuruluşlar da bulunmaktadır.<br />
Kasabada hububat tanımı, sebzecilik, meyvecilik ve hayvancılık bilinçli olarak modern bir şekilde yapılmaktadır.</p>
<p>I. BÖLÜM :  HALK EDEBİYATI<br />
1. MANİLER<br />
a. Ramazan Manileri<br />
Davulumun ipi bütün<br />
Sırtımdaki davul yüküm<br />
İşte geldim kapınıza<br />
Selam olsun hepinize</p>
<p>Yeşil yapraklar da vardır<br />
Beyefendiyi erken kaldır<br />
Türlü türlü kısmet vardır<br />
Arslan beyim binler yaşa</p>
<p>Tepside katmeri itmem<br />
Geldim kapınıza gitmem<br />
Çok nimetinizi yedim<br />
Bahşiş almadan da gitmem</p>
<p>Ne diyeyim ne diyeyim<br />
Aldım bahşiş gideyim<br />
İki gözümde sensin beyim<br />
Arslan beyler gönlüm eyler</p>
<p>Şekerim var ezilecek<br />
Tülbentlenerek süzülecek<br />
Çok bekletmeyin beni<br />
Çok yerim var gezilecek</p>
<p>Dağda davar guzuladı<br />
Sıra sıra diziledi<br />
Çok beklettiniz beni<br />
Elim kolum sızıladı</p>
<p>Havalarda savrulur saman<br />
Göklere çıkıyor duman<br />
Beyim artık gidiyom<br />
Ben boş yere çene yoramam</p>
<p>Davulumun ipi kayran<br />
Sırtımda kalmadı mintan<br />
Beyefendi bahşiş verir ise<br />
Bayramda mintansız kalmam</p>
<p>Arıgdan atlayıp geçme<br />
Arkadaş derdimi deşme<br />
Kimseyi bırakıp geçme<br />
Uyan arslan beyim uyan</p>
<p>Buna Ramazan derler<br />
Balla kaymağı yerler<br />
Kusura bakma efendim<br />
Şimdi geldi sana sıra</p>
<p>Ördek gibi suya daldım<br />
Arkadaştan geri aldım<br />
Bu evde katmer kokuyor<br />
Şimdi haberini aldım</p>
<p>b. Diğer Maniler<br />
Karayer kalın olur<br />
Kazıldıkça derin olur<br />
Oraya giren kayıp olur<br />
Ah kabirimin ilk gecesi</p>
<p>Al evimden ayırdılar<br />
Cansız ata bindirdiler<br />
Beni gelmez yere gönderdiler<br />
Ah kabirimin ilk gecesi</p>
<p>Merdivanım var gırkayak<br />
Gırkına vurdum dayak<br />
Yar gapıdan gelirken<br />
Ne el tuttu ne ayak</p>
<p>Caminin daşı göze<br />
Dışından başı göze<br />
On yedi atlının içinde<br />
Yarin yaşı göce</p>
<p>Şu dağı delmeli<br />
Kumunu elemeli<br />
Oğlu çok güzel ama<br />
Anası olmamalı</p>
<p>Harman yerine kuyu kazdım<br />
Toprağı çöneğe benze<br />
Yenileyi yar sevdim<br />
Atmaca doğana benze</p>
<p>Tren gelir öterek<br />
Kömürlerini dökerek<br />
Ben yarimden ayrıldım<br />
Gözlerinden öperek</p>
<p>Trenin gedikleri<br />
Ötüyo düdükleri<br />
Hiç aklımdan gitmiyo<br />
İnsanların dedikleri<br />
Harman yeri taşlı<br />
Allah versin sana kara kaşlı<br />
Harman yeri ürünlü<br />
Allah versin sana gözü irinli</p>
<p>Harman yeri yarıldı<br />
Kaynana bana darıldı<br />
Darılırsa darılsın<br />
Oğlu bana sarıldı</p>
<p>İneğin danası var<br />
Birde sağır anası var<br />
Neden varmıyon Zıttık<br />
Hatıptan babası var</p>
<p>Ekmek ettim terledim<br />
Dışarı çıktım parladım<br />
Yar geliyo dediler de<br />
Goca kurban bağladım</p>
<p>Su gelir merdim  merdim<br />
Su değil benim derdim<br />
Sular mürekkep olsa<br />
Yazılmaz benim derdim</p>
<p>Entarisi aktandır<br />
Başımıza ne gelirde haktandır.</p>
<p>Bahtiyarım bahtiyar<br />
Beyler gibi tahtı var<br />
Bahtiyarım berelendi<br />
Çifte güller sıralandı</p>
<p>Gökte yıldız sıra sıra<br />
Yarim gitti Mısır’a<br />
Yarim geklik ben palaz<br />
Giderim ardı sıra</p>
<p>Gergefte işlenir pullar<br />
Yarim bana mektup yollar<br />
Dua edin de kardeşler<br />
Kavuşsun hasretli kollar</p>
<p>Gergefte sırma mısın ?<br />
Kabe’de hurma mısın ?<br />
Sen orada ben burda<br />
Ah çekip durmaz mısın ?</p>
<p>Saçım yok ki uzatsam<br />
Yar yolunu gözetsem<br />
Buralarda dengin yok<br />
Seni kime benzetsem</p>
<p>Dağlar dağladı beni<br />
Gören ağladı beni<br />
Zincirle bağlanmazken<br />
Bir kız bağladı beni</p>
<p>Karanfilim dizi ile<br />
Kim görmüş gözü ile<br />
Vallahi ayrılmam ben<br />
Düşmanın sözü ile</p>
<p>Altın tabak olaydım<br />
Sofrasına gonaydım<br />
Yarim bir saat olmuş<br />
Kösteği ben olaydım<br />
Denizde kaymak olmaz<br />
Güzde doymak olmaz<br />
Gel bir kez sarılalım<br />
Yolcuya durmak olmaz</p>
<p>Karanfilsin kararın yok<br />
Gonca gülsün tımarın yok<br />
Ben seni zaten severdim<br />
Senin bundan haberin yok</p>
<p>Karanfilsin darçınsın<br />
Neden böyle kaçarsın<br />
Ne büyük ne küçük<br />
Tam benim kararımsın</p>
<p>Gergef üstünde pullar<br />
Allı yeşilli mumlar<br />
Gurbetteki yarimin<br />
Gulakları hep çınlar</p>
<p>Al şalım, mor şalım<br />
Dağları dolaşalım<br />
Aramız derya deniz<br />
Biz nasıl buluşalım ?</p>
<p>Küp içinde unum var<br />
Allah’tan umudum var<br />
O yar benim olursa<br />
Dedelere mumum var</p>
<p>Sarı ipek bükerim<br />
Hem balım hem şekerim<br />
Hiç yüzüme bakmayın<br />
Ben bir sevda çekerim<br />
Gave önünden geç ağam<br />
Cigaranı iç ağam<br />
Seni bana vermezlerse<br />
Öpte keç ağam</p>
<p>Altın tabakta reçel<br />
Bu günler gelir geçer<br />
Dilim ağzım söylemez<br />
Galbimden neler geçer</p>
<p>Sandığımın gilidi<br />
Üstüne gül bürüdü<br />
Sen orada ben burada<br />
Olan ömrüm çürüdü</p>
<p>Garanfilsin sakarsın<br />
Açılmaya gorkarsın<br />
Yar geliyo deseler<br />
Ölü olsan galkarsın</p>
<p>Garanfilin filizi<br />
İşte yarimin izi<br />
Acı bir rüzgar esti<br />
Ayırdı ikimizi</p>
<p>Garanfilin moruna<br />
Ölüyom yoluna<br />
Varsam elin oğluna<br />
Alır beni goynuna</p>
<p>Odam mavi boyalı<br />
İçi bülbül yuvalı<br />
Böyle sevda görmedim<br />
Ben anamdan doğalı<br />
Isparta’nın gülüyüm<br />
İzmir’in bülbülüyüm<br />
Çekirdek değilim emme<br />
Yarimin sümbülüyüm </p>
<p>Gölde yıldız ay gider<br />
Bir duru, bir gider<br />
Benim bir sevdiğim var<br />
Sanasın padişah gider</p>
<p>Garanfilim tasta gider<br />
Gokusu dosta gider<br />
Beni seven oğlan<br />
Evine hasta gider</p>
<p>Güvercinimin göğsü beyaz<br />
Ayrı düştük biz bu yaz<br />
Beni sahi seviyosan<br />
Mektubunu sıkça yaz</p>
<p>Mektup yazdım kışıdı<br />
Galemim gümüşüdü<br />
Daha neler yazacaktım<br />
Parmaklarım üşüdü</p>
<p>Dama guzu bağladım<br />
Girdim çıktım ağladım<br />
Eller yarim dedikçe<br />
Yüreğimi dağladım</p>
<p>Mektup yazdım acele<br />
Al eline hecele<br />
Mektup benim vekilim<br />
Al koynuna gecele<br />
Mektup yazdım karadan<br />
Dağlar kalksın aradan<br />
Mektupla dert anlatılmıyor<br />
Kavuştursun yaradan</p>
<p>Tezek attım tarlaya<br />
Güvercinler parlaya<br />
Seni seven şu oğlan<br />
Burçak burçak terleye</p>
<p>Portakal dilim dilim<br />
Gidiyo benim yarim<br />
Ne dedim de darıldın<br />
Kurusun ağzım, dilim </p>
<p>Altın tas, altın tarak<br />
Varamam yollar ırak<br />
Öncesi diz dizeydik<br />
Şimdi yolumuz ırak</p>
<p>Ekin ektim yerlere<br />
Biçtirmedim ellere<br />
Bunca yıl yar sevdim<br />
Sezdirmedim ellere</p>
<p>Ak karpuz, kara karpuz<br />
Kayın ağalar pek ırsız<br />
Irsız olsa ne yapacak<br />
Oğlu durmuyor yarsız</p>
<p>Ata binesim geldi<br />
Köye gidesim geldi<br />
Kara gözlü yarimi<br />
Yine göresim geldi<br />
Gözlerim oldu ırmak<br />
Haram bana burda durmak<br />
Ne çekilmez dert imiş<br />
Böyle yardan ayrılmak</p>
<p>Kısa kürek beden örtmez<br />
Irağa mektup gitmez<br />
Senin bana ettiğini<br />
Dini ayrı gavur etmez</p>
<p>Taze yaprak devşirdim<br />
Yare dolma pişirdim<br />
Yar aklıma geldi de<br />
Olan aklımı yitirdim</p>
<p>Zeytin yaprağını dökmez<br />
Sevgin benden gitmez<br />
Gözlerim seni gördü<br />
Başkasına meyletmez</p>
<p>Yılanım akıp giderim<br />
İki yanıma bakıp giderim<br />
Kimseden vefa görmedim<br />
Düştüm yola çıkıp giderim</p>
<p>Güççücük iğne misin<br />
Halimi bilmez misin<br />
Yana yana kül oldum<br />
Halimi bilmez misin </p>
<p>Ateş oldum külüm yok<br />
Bülbül oldum dilim yok<br />
Yardan ayrı düşünce<br />
Ah çekmedik günüm yok</p>
<p>Mendil aldım direkten<br />
Bir ah çektim yürekten<br />
Beni yardan ayıranın<br />
Kolu kopsun bilekten</p>
<p>İnci muska başında<br />
Galem oynar gaşında<br />
Gız sana görücü gelecek<br />
Gelecek ayın başında</p>
<p>c. Hikayeli Söyleşiler<br />
Isparta’nın berisi Çünür<br />
Bizde olduk Keliksizlerle dünür<br />
Ailenin büyüklerinden Ülker Teyze ailesiyle birlikte kız istemeye giderler. Biraz oturup hoş sohbet ettikten sonra asıl konuya girilir ve kız istenir.kız evi önceden de tanıyıp bildiği bu aileyi kıramaz ve isteklerine olumlu cevap verirler. Bunun üzerine zaten en başından beri yerinde duramayıp sürekli etrafına bakınarak beğenmez tavırlar sergileyen Ülker Teyze kız evinde o kalabalığın içinde bu beyti söyler. Onları küçümser, fakirlikleriyle kendince alay eder.<br />
Yine evin düzenini (dünürlerinin) beğenmeyen Ülker Teyze:<br />
Tahta başında fay<br />
Ilgın başında say<br />
diyerek de kız evinin tahta başı denen ve bulaşık yıkanan yerin fay olduğunu söyler. yani onların evlerinin düzenleri kötü ama bizim Ilgında (bir mevki) say say tarlalarımız var demeye getirir.<br />
Afyon çiçek açtı<br />
Esme Hasan’la  gaçtı<br />
Köy halkının en büyük geçimleri arasında afyon yani haşhaş yetiştiriciliği gelmektedir. Daha önceki dönemlerde önemi daha fazla olmasına rağmen şimdilerde haşhaş üretimini yerini başka şeylere bırakmıştır. Köyde Esme ve Hasan isimli iki genç vardır ve birbirlerini sevmektedirler. Ama aileleri bu iki gencin kesinlikle bir araya gelmelerine izin vermez. Bunun üzerine Esme ve Hasan afyonların çiçek açtığı zaman kaçarlar ve aileleri mecburen evlendirirler ve onlarda muratlarına ermiş olurlar. Muratlarına ermiş olurlar olmalarına ama arkalarından da işte böyle bir beyit köylülerce söylenir ve halada yeri geldikçe söylenmektedir. Çünkü köyde bir kızın bir oğlana kaçması hiç de kabullenilecek bir şey değildir. Bu yüzden köylülerin değimiyle Esme ve Hasan köyün ağzına sakız olmuşlardır.</p>
<p>Arabanın tekeri<br />
Çıkmaz yokuş yukarı<br />
Külhan Bey dükkan açmış<br />
Ondan alın şekeri<br />
 Köyde köylüler tarafından ve çevre köylerce de çok sevilen adına Devriş Mehmet denilen yaşlı, saygılı birisi varmış. İnsanlara dini konularda yardımcı olan ve aynı zamanda köyün diğer büyükleriyle zaman zaman toplanıp onlarla fikir alışverişinde bulunan bu yaşlı hatıpın (ulema) üç kızı varmış. O zamanlar yani savaştan hemen sonraki yıllarda yokluk çeken köyde bir dükkan yokmuş. Köylüler ihtiyaçlarını ayda bir şehre inen kişilere ısmarlarlarmış. Tabii aldıkları şeylerde sayılı şeylermiş ve köyde sadece belli kişiler alabilirlermiş. İşte köyün maddi durumu iyi olanlardan Devriş Mehmet’e köylüler Külhan Bey dükkan açar açmaz bu dörtlüğü söylemişler.<br />
Molla Hasanların horozları<br />
Ötüp gide birazları<br />
Savaşın başladığı dönemlerde geçen bir olay üzerine söylenmiştir. Köyde yaşayan Molla Hasanlar sülalesi ile bu beyiti onlara söyleyen sülale bir ağustos sıcağında harman kaldırmaktadırlar. Sülaleler birden bire sebebinin ne olduğu tam olarak bilinmeyen bir kavgaya tutuşurlar. Zaten herkes tarafından biraz dik başlı, birden parlayan ve öfkeli olarak bilinen Molla Hasan sülalesinden eğitmen Salih bir orakla diğer sülalenin fertlerinin üzerine yürür. İşte eğitmen Salih’ in bu öfkeli halini gören çevre harman yerlerinde bulunan kişiler bu beyiti söylerler.</p>
<p>2. TÜRKÜLER<br />
a. Oyun Türküleri<br />
SERENLER<br />
Serenler serenler, yüksek serenler,<br />
Ben gidiyorum, mamur da kalsın viranlar.<br />
Boş çeşmelerden sular da içtim kanmadım,<br />
Dokuz da yerimden kurşun yedim ölmedim.</p>
<p>SEPETÇİOĞLU<br />
Sepetçioğlu bir ananın guzusu<br />
Hiç gitmiyor kollarımın sızısı<br />
Böyle imiş alnımın yazısı<br />
Yassıl dağlar yassıl, Osman Efem geliyor.<br />
Yaman olur Isparta’nın uşağı<br />
Salıvermiş belden aşağı kuşağı<br />
Kalk gidelim şöyle şundan aşağı<br />
Yassıl dağlar yassıl, Osman Efem geliyor.<br />
HARMANDALI<br />
Harmandalı efem geliyor<br />
Bileğimden kanlar akıyor<br />
Aynalı gümüş martinimin<br />
Namlusundan şimşek çakıyor.</p>
<p>TEKE ZORTLATMASI<br />
Karabaş koyunu güde güde getirdim,<br />
Getirdim de, kaba ardıcın gölgesine yatırdım.<br />
Ablası sağdı, ben bakracı götürdüm,<br />
Ablası güzel kendi kara sevdiğim.</p>
<p>Aşar isek kanlı dağlar aşalım,<br />
Düşer isek tozlu yola düşelim.<br />
Sever isek esmerleri sevelim,<br />
Beyazların kahrını çekmek zor olur.</p>
<p>ÇEK DEVECİ<br />
Çek deveci develeri Çorum’a<br />
Yük vurmuşlar altı aylık toruma<br />
Ferman olmaz böyle zoru zoruna.<br />
Deveci densiz, ben olmam sensiz<br />
Gerdanı bensiz, dinsiz imansız<br />
Çek deveci develeri engine<br />
Şimdi rağbat güzel ile zengine<br />
Bir düşmedim ben de dengi dengime.<br />
Deveci densiz, ben olmam sensiz<br />
Gerdanı bensiz, dinsiz imansız<br />
Çek deveci develeri yokuşa<br />
Gönül ister senin ile konuşa<br />
Gül memeler birbirine tokuşa<br />
Deveci densiz, ben olmam sensiz<br />
Gerdanı bensiz, dinsiz imansız</p>
<p>HANİ BENİM ELLİ DİRHEM PIRASAM<br />
Hani benim elli dirhem pırasam<br />
Mumlar yaksam Konyalımı arasam.<br />
Yürü yavrum yürü<br />
Konyalım yürü&#8230;<br />
Hani benim elli dirhem ırakım.<br />
İçer içer bitmez benim merakım<br />
Yürü yavrum yürü<br />
Konyalım yürü&#8230;<br />
Gıcır gıcır gelir yarin kağnısı<br />
Ben de bilmem benim yarim hangisi<br />
Aman aman yosmanın kızı<br />
Gel bize bazı, etme bu nazı</p>
<p>Salın da boyunu göreyim aman<br />
Ben aşkından öleyim aman<br />
Aman aman yosmanın kızı<br />
Gel bize bazı, etme bu nazı</p>
<p>SÜPÜRGESİ YONCADAN<br />
Süpürgesi yoncadan<br />
Gayet beli inceden<br />
Ben seni sakınırım<br />
Yerdeki karıncadan<br />
					Yarim şaşırdın beni<br />
					Aşka düşürdün beni<br />
					Hanım Ayşem bile gel<br />
					Allar giy de taze gel.<br />
Gidin bulutlar gidin<br />
Yarime selam edin<br />
Yarim uykuda ise<br />
Uykusun haram edin.</p>
<p>YÜRÜ<br />
Yürü dilber yürü, ömrümün varı<br />
Eridi, kalmadı dağların karı<br />
Günde on beş kere gördüğüm yari<br />
Aylar yıllar geçti, göremez oldum.</p>
<p>					Dağların başında bir top kar idim<br />
					Yağmur yağdı güneş vurdu eridim<br />
					Evvel yarin sevgilisi ben idim<br />
					Şimdi uzaklardan bakan ben oldum</p>
<p>AY DOĞDU AŞMAK İSTER<br />
Ay doğdu aşmak ister<br />
Al yanak yaşmak ister<br />
Sen orada ben burada<br />
Gönül kavuşmak ister.<br />
				Şu gelen kimin kızı<br />
				Feracesi kırmızı<br />
				Gerdanında beni var<br />
				Sandım sabah yıldızı<br />
Çeşmeleri yan yana<br />
Su içtim kana kana<br />
Seni doğuran ana<br />
Olsun bana kaynana.</p>
<p>HÜKÜMETİN ÖNÜNDEN GEÇTİM<br />
	Hükümetin önünden geçtim<br />
	Kırmızı şemsiyemi açtım<br />
Ben Haççemi görünce<br />
Nişanlımdan vazgeçtim.</p>
<p>HARMAN YERİ<br />
Harman yeri yaş yeri<br />
Usul bas, yavaş yürü<br />
Kız gerdanın altında<br />
Otuz iki diş yeri.</p>
<p>				Ay Ayşem, menevşem<br />
				Böyle olalım her akşam.<br />
Harman yeri yarıldı<br />
Anam bana darıldı<br />
Ne darılırsın be ana<br />
El kızıdır sarıldı.<br />
				Ay Ayşem, menevşem<br />
				Böyle olalım her akşam.</p>
<p>b. Söyleyeni Bilinen Türküler</p>
<p>Senir derler köyümüzün adını<br />
İçen bilir kahvemizin tadını<br />
Doyum olmaz hoş sohbetini yadını </p>
<p>Benim köyüm bir dağ bir göl arası<br />
Olmamıştır çevresinde yüz karası</p>
<p>Tınaz tepe kuzeyinde gerili<br />
Burdur Gölü güneyinde serili<br />
Yerleşime nasıl bir ad verilir</p>
<p>Benim köyüm bir dağ bir göl arası<br />
Olmamıştır çevresinde yüz karası<br />
Hüseyin KARADEMİR</p>
<p>Dağında kekliği<br />
Gölünde mekiği<br />
Ovasında soğanı<br />
Tabağında çiğirdeği<br />
Haydi anam haydi bacım<br />
                                  Ahmet ÖZCAN</p>
<p>c. Ağıtlar<br />
İşlediği bir suç yüzünden hapis damına düşen bir gencin ağıdı:<br />
DEMİR PARMAKLIKTAN BAKAR BAKAR AĞLARIM!<br />
Yüce dağ başında, ötüşen kuşlar;<br />
Hayra çıkmadı hiç, gördüğüm düşler<br />
Alnımın yazısı başa gelen işler<br />
				Düştüm bir zindana, yanar ağlarım,<br />
				Demir parmaklıktan, bakar ağlarım!<br />
Ocağım söndü, dikildi incir<br />
Ellerim kelepçe, boynumda zincir<br />
Kelepçe yerleri durmadan sancır<br />
				Düştüm bir zindana, yanar ağlarım,<br />
				Demir parmaklıktan, bakar ağlarım!<br />
Hapishane içinde, yanıyor gazlar<br />
Bayramdan bayrama çalınır sazlar<br />
Çok kışlar geçirdim, görmedim yazlar<br />
				Düştüm bir zindana, yanar ağlarım,<br />
				Demir parmaklıktan, bakar ağlarım!</p>
<p>Daha beş aylık gelin iken manda süsmesinden ölen gelinin ağıdı:<br />
KÖR OLASI KARA CAMIZ ÖLDÜRDÜN BENİ<br />
Bugün günlerden pazardır, Pazar<br />
Açma yaralarım daha çok azar<br />
Demeyin anama, deli olur gezer<br />
			Kör olası kara camız öldürdün beni<br />
			Gülüm gonca idi soldurdum beni.<br />
Geçti Pazar, geldi pazartesi<br />
Duvarda asılı gelinin fesi<br />
Camızın altından geliyor sesi<br />
		Düştüm bir zindana, yanar ağlarım,<br />
		Demir parmaklıktan, bakar ağlarım!</p>
<p>3. TEKERLEMELER<br />
A.<br />
Araba gelir takır tukur<br />
Benim babam neden fakir<br />
Belki de fakir değil<br />
Anam neden halı dokur<br />
Kardeşlerim ağalarım<br />
Ben dizimi ovalarım<br />
Aman ana canım ana<br />
Ben gidiyom oynamaya</p>
<p>B.<br />
Evvel zaman içinde<br />
Kalbur zaman içinde<br />
Develer top oynarken<br />
Eski hamam içinde<br />
Horozlar tellal iken<br />
Pireler hamal iken<br />
Ben anamın beşiğini<br />
Tıngır mıngır sallar iken<br />
Anam düştü beşikten<br />
Babam düştü eşikten<br />
Biri kaptı maşayı<br />
Dolandım dört köşeyi</p>
<p>C.<br />
El el epildek<br />
Elden çıkan topuldek<br />
Topuldeğin yarısı<br />
Hacı amcamın karısı<br />
Bana peynir vermedi<br />
Aldı gitti, çaldı gitti<br />
Çek şunu&#8230;<br />
D.<br />
Leylek leylek havada<br />
Yumurtası tavada<br />
Gelsin bizim hayada<br />
Leylek leylek lekırdek<br />
Hani bana çekirdek<br />
Çekirdeğin içi yok<br />
Süleyman’ın suçu yok</p>
<p>E.<br />
–  Hu, hu ! komşu  komşu, Oğlun geldi mi ?<br />
- Geldi<br />
- Ne getirdi ?<br />
- İncik boncuk<br />
- Kime kime ?<br />
- Sana bana<br />
- Başka kime ?<br />
- Kara kediye<br />
- Kara kedi nerde ?<br />
- Ağaca çıktı<br />
- Ağaç nerde ?<br />
- Balta kesti<br />
- Balta nerde ?<br />
- Suya düştü<br />
- Su nerde ?<br />
- İnek içti<br />
- İnek nerde ?<br />
- Dağa kaçtı<br />
- Dağ nerde ?<br />
-	Yandı bitti kül oldu</p>
<p>F.<br />
Çin çin çikolata<br />
Hani bana limonata ?<br />
Limonata bitti<br />
Kız gelin oldu gitti<br />
Nereye gitti ?<br />
Pazara gitti<br />
Pazardan ne alacak ?<br />
Terlik, pabuç alacak<br />
Terlik pabucu ne yapacak ?<br />
Düğünlere gidecek<br />
Gidipte ne yapacak<br />
Şıngır mıngır oynayacak</p>
<p>G.<br />
Yağ yağ yağmur<br />
Teknede hamur<br />
Ver Allah’ım ver<br />
Sicim gibi yağmur</p>
<p>H.<br />
Yağmur yağıyor<br />
Seller akıyor<br />
Arap kızı camdan bakıyor<br />
Ne bakarsın Arap kızı<br />
Sana gönlüm yanıyor</p>
<p>I.<br />
Fış fış kayıkçı<br />
Kayıkçının küreği<br />
Hop hop eder yüreği<br />
Akşama fincan böreği<br />
Yesem yesem doymasam<br />
Suya düşsem ölmesem<br />
İ.<br />
Portakalı soydum<br />
Başucuma koydum<br />
Ben bir yalan uydurdum<br />
Duma duma dum<br />
Kırmızı mum<br />
Koca karı kalk<br />
Lambalarını yak<br />
Üç göbek at<br />
Tekrar yatağına yat</p>
<p>K.<br />
Ooo!  Lili  lili<br />
Papatya dilli<br />
Kız senin saçın kaç telli<br />
Lili lili<br />
Sümikli</p>
<p>4. BİLMECELER</p>
<p>A.<br />
Yedi delikli tokmak<br />
Bunu bilmeyen ahmak<br />
(baş)</p>
<p>B.<br />
Biz ne idik ne idik ?<br />
Samur kürklü bey idik<br />
Bizi yere düşürdü<br />
Kızgın közde pişirdi<br />
(kestane)</p>
<p>C.<br />
Sapı var ip gibi<br />
Kendisi küp gibi<br />
(kabak)</p>
<p>D.<br />
Üstü pamuk biçilir<br />
Altı çeşme içilir<br />
(koyun)</p>
<p>E.<br />
Takır takır takraba<br />
İçindeki akraba<br />
(bebek)</p>
<p>F.<br />
Altı tahta üstü tahta<br />
İçinde bir sarı safra<br />
(badem)<br />
G.<br />
Altı tak tak<br />
Üstü tak tak<br />
İçinde oynar<br />
Kara fattak<br />
(tosbağa)</p>
<p>H.<br />
Bir ufacık fıçıcık<br />
İçi dolu turşucuk<br />
(limon)</p>
<p>I.<br />
Alçacık tatar<br />
Yan gelip yatar<br />
Çadırını satar<br />
(mantar)</p>
<p>İ.<br />
Bağlarım gider<br />
Çöğreğim durur<br />
(çarık)</p>
<p>K.<br />
Dolu gider, boş gelir<br />
Ağzımıza hoş gelir<br />
(kaşık)<br />
L.<br />
Kat kat döşek<br />
Bunu bilmeyen eşek<br />
(kitap)</p>
<p>M.<br />
Ben giderim o gider<br />
Cebimde tık tık eder<br />
(para)</p>
<p>N.<br />
El kadar mezar<br />
Dünyayı gezer<br />
(ayakkabı)</p>
<p>O.<br />
Sarıdır safran gibi<br />
Okunur Kur’an gibi<br />
Elden ele dolaşır<br />
Mısır’da sultan gibi<br />
(altın para)</p>
<p>Ö.<br />
Kat kat kadayıf<br />
Kendisi pek zarif<br />
İçinde var özü<br />
Başında var gözü<br />
(mum)</p>
<p>5. NİNNİLER </p>
<p>Nenni dedim ben guzuma<br />
Uykular girsin gözüme<br />
Hele bir bakın yüzüne<br />
Basayım bağrıma nenni<br />
Nenni desem seslenir<br />
Altın kafeste beslenir<br />
Yavrum büyür de uslanır<br />
Uyusun da büyüsün nenni<br />
Tıpış tıpış yürüsün nenni</p>
<p>Evimizin önü kaya<br />
Kayadan bakarız aya<br />
Yavrumun babası binmiş<br />
Tırıs gelen doru taya nenni<br />
Nenni benim yavrum nenni<br />
Evine varayım kuzum<br />
Önüne koy leblebi üzüm<br />
Yavrum benim iki gözüm<br />
Sana yok hiç sözüm nenni<br />
Nenni benim yavrum nenni</p>
<p>Ak çocuğum nenni nenni<br />
Güzel yavrum nenni nenni<br />
Sarı papatyam nenni nenni<br />
Uyusun güzel yavrum nenni nenni</p>
<p>Ninnilerle uyutayım<br />
Tıpış tıpış yürüteyim<br />
Allah’ım büyüdüğünü göreğim<br />
Nenni yavrum nenni nenni</p>
<p>Nenni desem uyur mu ?<br />
Uyuyup da büyür mü ?<br />
Nenni yavrum nenni nenni</p>
<p>Söğüt gibi dal veresi yavrum<br />
Kavak gibi boy veresi yavrum<br />
Kazanılmış mal yeyesi yavrum<br />
Deliksiz altın sayası yavrum<br />
Nenni yavrum benim nenni</p>
<p>İnce eleğin unu aktır.<br />
Yavrumu arayan çoktur.<br />
Gıymatını bilen yoktur.<br />
Böyüde bilelim gıymatını<br />
Nenni yavrum benim nenni</p>
<p>Nenni diyem beşiğine<br />
Ay güneş doğsun eşiğine<br />
Böyüdüğünü görürsem<br />
Güller serem döşşeğine<br />
Nenni yavrum benim nenni</p>
<p>Gül goncası budamışlar<br />
Pembe güller bitsin diye<br />
Analar oğlan beslemiş<br />
Asker olsun gitsin deye nenni<br />
Nenni yavrum nenni</p>
<p>Çamdan beşik oydurayım<br />
İçine gül doldurayım<br />
Baban bu yılda gelmezse<br />
Seni ona göndereyim nenni<br />
Nenni yavrum nenni</p>
<p>Taylar gider yaylasına<br />
Kuşlar konar tarlasına<br />
Beş yüz altın vermişler<br />
Şu yavrumun uykusuna nenni<br />
Nenni yavrum nenni</p>
<p>Nenni derim nennisine<br />
Yavrum gider teyzesine<br />
Teyzesi kucaklar öper<br />
Şeker koyar ceplerine nenni<br />
Nenni yavrum nenini</p>
<p>Dandini dandini tan atmış<br />
Rabbim neler yaratmış<br />
Yavrumun babası pazara gitti<br />
Mallarını hep satmış nenni<br />
Uyusun yavrum nenni</p>
<p>Dandini dandini dan olur<br />
Sevi düşer yar olur<br />
Çıkma oğlum sokağa<br />
Kızlar yaman olur nenni<br />
Uyusun tosunum nenni</p>
<p>Dandini dandini can uyku<br />
Ver Allah’ım sen uyku<br />
Baban geliyor olmalı<br />
Geliyor güzel koku nenni<br />
Uyusun yavrum nenni</p>
<p>Dandini dandini dastana<br />
Danalar girmiş bostana<br />
Kov bostancı danayı<br />
Yemesin lahanayı nenni<br />
Nenni benim oğlum nenni<br />
Dandini dandini daslarım<br />
Ben sütümle beslerim<br />
Babası müjde isterse<br />
Ben yavrumu gösteririm nenni<br />
Nenni yavrum nenni</p>
<p>Dandini dandini tüy kabası<br />
Mamalar getir bey babası<br />
Yedirsin cici anası nenni<br />
Uyusun benim yavrum nenni</p>
<p>Dandini dandini danalı bebek<br />
Elleri kolları kınalı bebek<br />
Şimdi babası gelecek<br />
Ona mama getirecek nenni<br />
Nenni yavrum nenni</p>
<p>6. HALK ŞİİRİ</p>
<p>SENİR’İN KİŞİLİĞİNDE</p>
<p>Malı kayasına dönüp yüzümü<br />
Yumadan yemezsem salkım üzümü<br />
Kanımca hayatın yoktur lüzumu<br />
Senir Kasabasız olamıyorum&#8230;</p>
<p>Nar çiçeği açarken zakkum zakkum<br />
Dik kuyruk ayağını yıkarken kum<br />
Ilgın kavunları olurken lokum<br />
Senir Kasabasız olamıyorum&#8230;</p>
<p>Bülbül gülistanda güle taparken<br />
Güneşimiz gölde banyo yaparken<br />
Herkes estetikten hisse kaparken<br />
Senir Kasabasız olamıyorum&#8230;</p>
<p>Sertel öz evinde hapis yatarken<br />
Küskünlüğün dehlizinde batarken<br />
Derdimize bir dert daha katarken<br />
Senir Kasabasız olamıyorum&#8230;</p>
<p>Birinden başlarsan de ötekini<br />
Özcan, Taşdemir’ i ve Ertekin’i<br />
Temsil etmişlerdir bilim erkinini<br />
Senir Kasabasız olamıyorum</p>
<p>Burdur Gölü askerini çekerken<br />
Yıllar süren işgal böyle biterken<br />
Hemşehriler bağ bahçe dikerken<br />
Senir Kasabasız olamıyorum&#8230;<br />
Uyanırdım eğer geçse rüya<br />
Yaşarım Şapur’suz  Koç’suz dünyada<br />
Yaşadığımı sanıyorum ya da !<br />
Senir Kasabasız olamıyorum&#8230;</p>
<p>Bir de erdem vardır bizim beldede<br />
Benzeri bulunmaz örnek bir dede<br />
Adı geçer her müspet meselede<br />
Senir Kasabasız olamıyorum&#8230;</p>
<p>Ağustosta  varıp eylül yaşarsam<br />
Her tatilde gözlerimden taşarsam<br />
Kalbi yanık “ gurbet il’e “ koşarsam<br />
Senir kasabasız olamıyorum&#8230;<br />
Ali  DÖNMEZ</p>
<p>            SENİR LİSESİ<br />
Bin dokuz yüz doksan üçte açıldın<br />
Yürüdün ileri, Senir Lisesi<br />
Çok kısa zamanda bir ümit oldun<br />
İleri, ileri Senir Lisesi.</p>
<p>					Atamız bizleri hedef gösterdi<br />
					En hakiki mürşid, ilimdir dedi<br />
					Güvenin, çalışın, övünün haydi<br />
					Hedefin, ileri Senir Lisesi</p>
<p>Bilgiye susayan sana koşacak<br />
Sayende gençliğim çağlar aşacak<br />
Türkiye’m seninle, gurur duyacak<br />
Durmadan ileri, Senir Lisesi.</p>
<p>					Müdür, öğretmenler, size sözlerim<br />
					Umudumuzsun inan bizlerin<br />
					Allah, yardımcınız olsun sizlerin<br />
					Birlikte ileri, Senir Lisesi.</p>
<p>Hey Gençler! Yiğitler, sözümü duyun<br />
Gururlarısınız, sizler bu köyün<br />
Fırsat elinizde buyrun okuyun<br />
Koşarak ileri, Senir Lisesi.<br />
					Türkün, makus talihini siz yenin<br />
					Uzay, bilgisayar çağıdır yerin,<br />
					Oradan da öte çağlar keşfedin<br />
					Öyleyse ileri, Senir Lisesi.<br />
Beyhani diyor ki çalışalım biz<br />
Yurdumuza hizmettir hedefimiz<br />
Çalışıp hedefe yürümeliyiz<br />
Parolamız ileri, Senir Lisesi.<br />
							H. Beyhan</p>
<p>SENİR SPOR<br />
Pembesini gülümüzden almışlar<br />
Mavisini gölümüzden almışlar<br />
Ve böylece pembe-mavi olmuşlar<br />
Gülünü, gölünü sevmişler&#8230;<br />
					Sanki şampiyonluğa kilitlenmişler<br />
					Karşısına çıkan takım bitmiştir<br />
Niceleri mağlup olup gitmiştir<br />
					Sahanı kaleni sevsinler senin&#8230;<br />
Ara sıra deplasyona çıkmışlar<br />
Karşıki kaleye şut çakmışlar<br />
Şampiyonluğun tadına bakmışlar<br />
Şutunu, gölünü sevsinler senin&#8230;<br />
					Kulüpten istediğin bana kalırsa<br />
					Lig sonunda hep birinci olursa<br />
					Şampiyon olup da kupa alırsa<br />
					Topunu fileni sevsinler senin&#8230;</p>
<p>Hayal bu ya bir gün maya tutarsa<br />
Bu takım birinci lige çıkarsa<br />
Üç büyüğü sahasında yıkarsa<br />
O zaman gözünü sevsinler senin&#8230;</p>
<p>7.  YÖRESEL SÖYLEYİŞLER</p>
<p>Balta girmemiş orman<br />
Açlıktan nefesi kokuyor<br />
Kafa değil ki hamam tokmağı<br />
Her boyaya girer<br />
İçinden pazarlıklı<br />
Yere bakan yürek yakan cinsinden<br />
Saman altından su yürütür böyleleri<br />
Keçesi çamura batmış.<br />
Ne kokar ne bulaşır.<br />
Yağmur yel ile düğün el ile olur.<br />
Ayranı yok içecek, dişi yok leblebi yiyecek.<br />
Yüz verdik astarını istedi.<br />
Adın kader olacağına kaderin kader olsun<br />
Besle kargayı oysun gözünü.<br />
Bacak kadar boyu var, türlü türlü huyu var.<br />
Armudun sapı var, üzümün çöpü var.<br />
El demez gün demez dediğini yapar.<br />
Ayda kazanılan günde yenmez<br />
Herkesinki talih bizim ki kör Salih.<br />
Bugün bulduğumu bugün yerim, yarına Allah kerim<br />
Durdu durdu turnayı gözünden vurdu.<br />
Düğün bizim oyna kızım.<br />
Ardında emeri yok, sırtında semeri yok.<br />
Ellim hamur karnım aç.<br />
Ellimi sallasam ellisi başımı sallasam sırma tellisi<br />
Herkese şapur şupur bize yarabbi şükür.<br />
Herkes gider Mersin’e bizim ki gider tersine<br />
İt ite buyurmuş it kuyruğunu kıvırmış.<br />
İpiyle kuyuya inilmez, suyuna bulgur konulmaz.<br />
Kabul olmayacak duaya amin denilmez.<br />
Kaşıkla verip kepçeyle istedi.<br />
Saldım çayıra Mevlam kayıra<br />
Tıngır elek tıngır saç, elim hamur karnım aç.<br />
Zengin canı isteyince, fakir bulunca yer.<br />
Allah emek yağlığı versin.<br />
Anan, baban, ölmüşlerin ruhuna değsin.<br />
Allah bunalanı bunda koymaz.<br />
Ekmeğin yağlı olsun.<br />
Sabah ola hayrola<br />
Sağ olsun  da dağın ardında olsun<br />
Sabahın şerri akşamın hayrından iyidir.<br />
Gün ola harman ola<br />
Umardan değil verenden ol.<br />
Teneşirlere gelesin<br />
Başın yastık gözün yumruk olsun.<br />
Kursağı delinsin.<br />
Gözünü toprak doyursun.<br />
Naha olmaya komaya erme emi.<br />
Boyun posun devrilsin<br />
Hortlayısıca, gebermeden gidesice<br />
Yetişmeye komaya erme<br />
Şişipte kalasıca<br />
Sen tazı ol; ekmek tavşan ardından koş yürü.<br />
İki yakan bir araya gelmesin.<br />
Davulculara düşesin.<br />
Çağrılan yere varılır; çağrılmayan yerde kalınır.<br />
Kaşıkla verdi; kepçe ile istedi.<br />
Tutuğun altın olsun.<br />
Allah hayırlara getirsin.<br />
Ağacı kurt, insanı dert öldürür.<br />
Duvara dayanma yıkılır; insana dayanma ölür.<br />
Alışmış kudurmuştan beterdir.<br />
Borç yiyen kesesinden yer.<br />
Yatan ölüye borcu var.<br />
Borç ödenmekle, yol yürümekle biter.<br />
Dide yediğini öde.<br />
Bunların ikisi de aynı kabakta iş görür.<br />
Yarası olan gocunur.<br />
Bilmediğin aş; ya karın ağrıtır ya baş<br />
Erken gittim işime, şeker kattım aşıma<br />
Şeytan görsün yüzünü<br />
Kör şeytandan bulasın.<br />
Nerede çalgı, orada kalgı.<br />
Nerede hareket, orada bereket.<br />
Mart martlatır, kazma kürek yaktırır.<br />
Yemek bulursan yanaş; dayak bulursan kaç.<br />
ki gönül bir olunca samanlık seyran olur.<br />
Her horoz kendi küllüğünde öter.<br />
Hem suçlu hem güçlü<br />
İman evinden aş, ölü gözünden yaş çıkmaz.<br />
İşini bilmeyen kasap, ne bıçak kor ne masat.<br />
Elden gelen öğün olmaz. O da vaktinde bulunmaz.<br />
Kötü söyleme eşine, ağı katar aşına<br />
Allah, ne çok verip taşırsın ne de az verip şaşırtsın.<br />
Oğlan dayıya, kız halaya çekermiş.<br />
Para ile imanın kimde olduğu bilinmez.<br />
Saç tava gelir, hamur biter; İnsan olgunlaşır ömür biter.<br />
Parasız iş tutulmaz; mayasız yoğurt çalınmaz.<br />
Ummadığın taş baş yarar.<br />
Armudun sapı, üzümün çöpü diye diye böyle oldu.<br />
Varsa aşın, rahattır başın.<br />
Yazın başı pişenin kışın aşı biter.<br />
Yarım elma, gönül alma.<br />
Zenginin malı züğürdün çenesini yorar.</p>
<p>II. BÖLÜM: HALK BİLİMİ<br />
1.	EVLENME İLE İLGİLİ GELENEKLER</p>
<p>Kasaba halkında evlilikler diğer yerleşim birimlerine göre çok daha erken yaşlarda gerçekleşmektedir. Erkeğin de kızın da “gözünün dışarıda olmaması”  için 16 – 18 yaşları evlenme çağı olarak değerlendirilir.<br />
Günümüzde bu anlayış değişmiştir.Evlenme çağı, erkekler “işini eline alması”  kızlar da ise 18-20 olarak değişmiştir. Tabii bütün bunların yanında evlenecek olan çiftlerin okuyor olması ya da önüne herhangi bir engelin (kızın abisinin ya da bekar ablasının, oğlanın askerliği v.s.) olması gibi sorunların da olmamasına dikkat edilir.<br />
Kasabada oldukça genç evlenmelerin  olmasına rağmen boşanmaların az olması da takdir edilecek bir durumdur.<br />
Eş seçiminde serbestlik, çok sınırlı bir kesim için geçerlidir; görücü yöntemi, evlenme geleneklerinin başında gelir. Bundan en az on yıl önce çiftler evlenmeden önce birbirlerini ancak düğünden sonra görebiliyorlardı. Oğlanın kızı, kızın oğlanı sevmesi, beğenmesi çoğunlukla yadırganıyor ve ayıp sayılıyordu. Ana – baba, hısım akraba ne derse ona uyulurdu. Uyulmak zorundaydı.<br />
Şimdilerde ise görücü usulü ile evlenmeler yine görülse de kız ve oğlan düğünden önce görüşebilirler. Ama yinede kızlar evlenmek istedikleri kişileri anne ve babalarına  söyleyemezler. Ama bunun yanında kız istedikten sonra kızın anne ve babası kıza gönlünün olup olmadığını sorar ve genellikle kızın verdiği cevaba göre hareket ederler. Kız ve oğlan düğünden önce özellikle nişanlılık dönemlerinde çok rahat bir şekilde görüşebilmekte ve hatta bayram ziyaretlerinde her iki tarafın akrabalarını beraberce ziyaret etmelerinde hiçbir sakınca görülmemektedir. Böylece evlenecek çiftler birbirini daha iyi tanıma imkanı bulurlar.<br />
Kız istemeye önce kadınlar gider. Bundan da önce istenecek kız hakkında oğlanın annesi ya da hısım ve akrabaları etraflıca bir bilgi edinirler. Düğünlerde, bayramlarda, topluca yapılan işlerde kızın hal ve hareketlerini iyice gözlenir ve istemeden önce komşulara kız hakkında sorular sorulur.<br />
Kız tarafından olumlu bir cevap çıkacak olsa da verilen karar ilk istemede belirtilmez. Bunun üzerine ikinci bir isteme grubu gelir. Bu grup da kasabanın hatır gönülü sayılır, tanınmış kişileri vardır. İşte bu gruba kız ailesi tarafından karalaştırılan cevap verilir. Bu karar aile içinde alınmış kıza da sorularak, fakat genellikle babanın vermiş olduğu cevaptır.<br />
Olumsuz cevap verilmiş ise artık bundan sonra kız evine tekrar istemeye gidilmez. Ama cevap olumlu ise aileler arasında bundan sonra yapılacaklara karar verilir. Sadece aileler arasında biten bu söz kesimi yakın akrabalara, komşulara ve tüm kasabaya duyurmak için kız evinde toplanılır ve oğlan evi tarafından getirilen lokum ve bisküviler misafirlere ikram edilir. Bu  “lokum yeme” adetidir.<br />
Lokum yendikten sonra artık bunu nişan takip eder. Son zamanlarda iyice gelenekleşen nişan törenleri kasabada bulunan özel bir düğün salonunda düğünden önce yapılmaktadır. Hatta kasaba nüfusunun büyük bir çoğunluğunu oluşturan gurbetçiler, yazın geldiklerinde verdikleri kız yada aldıkları kız için özel bir nişan töreni yaparlar. Bu durum artık zorunluluk halini almıştır.<br />
Nişandan birkaç gün sonra kız evinden oğlan evine “sini hediyesi” gönderilir. Sinide güvey için hazırlanan iç giysisi, yakın akrabaları için de küçük hediyeler vardır. Nişan ve düğün arasında kız evinden oğlan evine oğlan evinden de kız evine “bohça” gider. Bu bohçada kız ve oğlan için ailelerin kendilerine göre hazırladıkları küçük hediyeler vardır.<br />
Nişanla düğün arasında kızın çeyiz hazırlamasına yetecek kadar bir süre bırakılır. Bu sürenin uzamamasına özen gösterilir. Çeyiz, gelin olacak kızın küçük yaştan beri yavaş yavaş hazırladığı el emeği, göz nuru yazma oyaları, danteller, nakış işlemeleri, dokunan halılar ve yine yavaş yavaş oluşturulan ev eşyalarından oluşur. Bunun dışındaki diğer büyük eşyalar ise en geç düğünden bir hafta önce alınır. Önceleri, düğünün ilk günü, kızın çeyizini dost ve akrabaların görmesi için sergilenirdi. Şimdi  ise bu adet uygulanmamaktadır.<br />
Düğünden bir hafta önce “urba görme” ye gidilir. Kız ve oğlan için giysiler alınır. Bunun dışında alınacak büyük eşyalar da bakılarak ortak karar verilir. Alınanların masraflarını ise kızınkileri oğlan tarafı; oğlanınkileri ise kız tarafı öder.<br />
Bu arada evlenecek çiftlerin yüzükleri ve kıza takılacak olan altınlarda bu urba görümü sırasında alınır. Urba görümünde ise genellikle Isparta’ya ya da Burdur tercih edilir.<br />
Düğün ya salı başlayıp perşembe biter ya da cuma başlayıp pazar biter. Bunun dışındaki günlerde bittiği pek görülmemiştir.<br />
Düğüne davet için yakın akrabalara, tanıdıklara, komşulara ve uzaktaki dostlara “oku” adı altında kumaşlar, gömlekler gönderilirken diğerlerine ise yakınlık derecelerine göre havlu, yazma ve kart gönderilir. Bu davetiyeleri alan aileler ise düğün evine “mübarek olsun” a gelirler ve gelirken de kesinlikle boş gelmezler. Aldıkları bu oku karşılığında ya para ya altın ya da küçük ev eşyası gibi hediyeler getirirler.<br />
Üç gün olan bu düğün sürecinde kız ve oğlan evinde kazanlarla yemekler pişirilir ve gelen misafirlere ikram edilir.<br />
Düğünün ilk gecesi kız evinde, kız evine yakın bir yerde veya kiralanan düğün salonunda çalgılar çalınır ve kızın arkadaşları, düğüne davet edilen kadın ve genç kızlar oynayarak eğlenirler.<br />
Yine aynı akşam kıza kendi evinde konuklar dağıldıktan sonra kına yakılır.<br />
Bu ilk günün öğlesinde ise oğlan evinde yemekler pişirilir ve kız evinin büyükleri, hısım ve akrabaları (sadece kadınlar) oğlan evine yemek yemeğe giderler. Buna “yufka yeme” adeti denir.<br />
Yine burada yemek yendikten sonra çalgılar çalınır, oynayarak eğlenilir.<br />
Düğünün ikinci günü sabahtan kız ve yakın arkadaşları, onları davet eden bir yakın akrabanın evine hamam için giderler. Hamamdan sonra yine kız ve kızın arkadaşları öğleyin yapılacak olan nişan töreni için kuaföre götürülür.<br />
Öğle saatlerinde düzenlenen nişanda yine çalgılar eşliğinde oynanır. Eğlencenin ardından kız oyun meydanına bir sandalyeye oturtulur.yüksek sesli ve hürmet edilen bir kadın tarafından oğlan evi, kız evi akrabalarının, oğlan evinin akrabalarının kıza takmak istedikleri takılar takan kişilerin ismini yüksek sesle söyleyerek takılır. Böylece kimin ne taktığı herkes tarafından öğrenilmiş olur.<br />
Yine aynı günün akşamında kız evindeki eğlenceye devam edilir. Bu arada erkek evinde damat ve damadın arkadaşları da eğlenirler. Kız evinde eğlence bittikten sonra oğlan evinden kız evine heybelerle çerezler getirilir ve bunlar kız evinde eğlenceler yapılarak yenir.<br />
Düğünün son günü sabahı ise damat ve arkadaşları hamama giderler. Evlendiğinin anlaşılması için damadın avuç içine kına yakılır. Bugün gelin çıkarma günüdür. Öğle namazı kılındıktan sonra oğlan evinin büyükleri önde, çalgılar arkada olmak üzere kız evine gidilir. Kız evine gelindiğinde “cezayir” denilen hava çalınır. Gelin düğün alayı gelmeden önce hazırlanmış ve ailesi ile vedalaşmıştır. Gelin ata; -günümüzde gelin arabasına- bindirilip kasabada kornalar çalınarak gezdirildikten sonra oğlan evine getirilir. Burada kız arabadan yada attan kendisine damadın anne babasından bir şey almadan inmeyebilir. Yani onlardan “ attan inmezlik “ ister. Oğlan evi kıza bir tarla veya başka bir şey vereceğini söyleyerek indirir ve hemen orada “uslu olsun, koyun gibi olsun” diye koyun kesilip gelin kurban kanı üzerinden geçirilir.<br />
Gelin önde, damat arkada eve girilir. Güvey bir süre sonra konukların yanına çıkar. Kadınlarsa gelinin yanına gider, eğlencelerini sürdürürler. Gelinin duvağı gerdeğe kadar açılmaz. Şimdilerde birçok güzel adetimizi geride bıraktık.Düğünler modern tarzda yapılmaktadır.<br />
2. DOĞUM VE ÇOCUKLA İLGİLİ GELENEKLER<br />
Kasabada yakın döneme kadar bahçe işlerinin insan gücüne dayanması çok çocukluluk olgusunu getirmiştir. Kasabada kız çocuğuna olan yaklaşım her zaman bilinenden daha farklıdır. Bir çok yörede kız çocukları horlanırken burada böyle bir duruma rastlanmaz. Bu yaklaşımda halıcılık, bağ, bahçe işlerinin temel uğraşları oluşturması başlıca etkenlerdir.<br />
Çocuğun ana karnında üç aylıkken devinimi erkek, dört aylıkken sola devinimi kız olacağına yorulur. Çocuğu olmayanlar muska yazdırılır,  adak adar ve tedavi görürler.<br />
Aşerme döneminde kadına canının çektiği verilmezse doğacak çocuğun organlarından birinin eksik olacağına; ciğer yer, çiçek ve gül koklarsa, vücudunun bir yerinde ciğer renginde bir gül (ben) olacağına yine hamilelik döneminde ayva yenirse çocuğun güzel ve gamzeli olacağına inanılır.<br />
Doğumdan sonra çocuk yıkanır ve tuzlanır. Göbek bağı, okusun diye okula; inançlı olsun diye cami avlusuna veya baba evini terk etmesin inancıyla da eve bırakılır. Ana ve çocuk kırkı dolmadan dışarıya çıkarılmaz.<br />
Al basmasından korunmak için Kur’ an, sarımsak, mavi boncuk çocuğun yanına konur veya boynuna asılır. Çocuğa nazar değmesin diye yüzüne mavi ve oyalı yazma örtülür, iğde çekirdeği çizilir ve yine mavi boncukla beraber omzuna asılır. Çocuk sarılık olmasın diye yüzüne sarı yazma örtülür. Böylece çocuğun bazı hastalıklardan ve nazardan korunacağına inanılır.<br />
Yeni doğan çocuğun ismini koymak için genellikle ailenin büyükleri seçilir ve bu kişiler çocuğun kulağına ezan okuyup üç defa konacak ismi tekrarlarlar. Böylece çocuğun ismi konulmuş olur. Birde çocuğun “ ağzını açma “ diye bir adet vardır ki bundan da düzgün konuşan biri çocuğu kucağına alır ve “ağzını açtım gül gibi, konuşsun bülbül gibi” diyerek çocuğun ağzına tükürür ve böylece çocuğun ağzı açılmış olur.<br />
Çocuk kırkını doldurduktan sonra akrabalar ve komşular çeşitli hediyelerle ziyarete gelirler. Yine çocuk kırkını geçirdikten sonra başka bir eve gittiğinde çocuğa “ayak bastı”  hediyesi verilir.<br />
Çocuğun çıkan ilk dişini kim görürse o çocuğa iç çamaşırı almak zorundadır. Çocuğun dişleri çıkarken daha kolay çıkarır inancıyla çocuğun annesi “gölle (dirgit)” pişirerek komşu ve akrabalarına evde ikram eder. Bu gölle’nin içinde buğday, nohut, fasulye, karnıkara, mısır vs. tahıllar bulunur. Pişen bu gölleden en iyi bulgur tanelerinden otuz iki tanesi seçilip ipe çizilerek   “dişleri sırma gibi olsun” diye çocuğun  omzuna asılır.<br />
Bundan sonra ise çocuk oturtturulup önüne Kur’an, makas, bıçak, tarak, ayna, kalem konulur. Çocuk bunlardan hangisini alırsa ilerideki mesleğinin ne olacağı hakkında yorumlar yapılır. Mesela makas alan çocuğun ileride “ terzi “ olacağı söylenir ve buna inanılır.<br />
3. BESLENME İLE İLGİLİ GELENEKLER<br />
Doğal koşulların elverişliliği, kasabanın ekonomik gelişimi, zengin bir beslenme kültürünü getirmiştir. Fasulye, “garnı gara” denilen böğrülce, patlıcan, biber, pekmez, üzüm şırası, tel helvası, ayran ve bulgurla yapılan pilavlar ve tarhana kasaba mutfağının vazgeçilmezlerindendir.<br />
Her evde muhakkak yufka ekmeğinin yapıldığı bir “tandır” vardır. Ekmeğin, katmer, peynirli, sade pide ve tahinli ekmek (nokul), haşhaşlı pide çeşitleri vardır.<br />
Bundan bir süre önce yemekler baca içinde kerpiçten yapılmış “küre ocağı” üstünde pişirilmiş, kaplar duvarda raf yerine kullanılan “tahta başı”na dizilir. Ocağa yakın köşede tahtadan kaşıklık bulunurmuş.<br />
Yemekler genellikle yer sofrasında yenilir. Yer e”sofra altı” denilen geniş bir yaygı serilir. Kasnak ya da küçük bir iskemle üstüne sofra sinisi yerleştirilir. Yemekler bakır sahanlarda, tahta kaşıkla yenir. Hemen tüm mutfak araçları yakın yıllara değin bakır kaplardan oluşuyordu. Bunlar her yıl Ramazan’dan önce kalaylatılırdı. Günümüzde bakır tencere ve kazanların yerini alüminyum, sahan ve tabakların yerine ise plastik, cam ve porselen tabaklar almıştır. Pekmez, turşu ve salçaların konulduğu  çömleklerse hala varlığını sürdürmektedir.<br />
Pekmez, reçel, salça yapımı ve etlik kesimi bağ bozumu sonrasının temel uğraşlarındandır.<br />
Pekmez yapımına üzümlerin “korta”ya boşaltılmasıyla başlanır. Bu işlemler genellikle Ağustos sonu ve Eylül’de yapılır. Korta,  meşeden kalın tahtalarla yapılmış, tekne biçiminde büyükçe bir kaptır. Yere değmesin diye büyük direkler üzerine yerleştirilir. Üzümler çiğnenerek ezilir. Şıra kortanın dibindeki oluktan “”dağar” denilen kaplara akar.  Daha sonra su kaplarıyla büyük pekmez tavalarına aktarılır. Tavalar bahçenin bir yanında kurulan sun’i ocaklara yerleştirilir. Katılaşıncaya dek kaynatılarak pekmez yapılır. Pekmez şırası kaynatılırken de içine fesleğen çiçeği ve pekmez toprağı denilen ve dağdan getirilen bir çeşit toprak katılır. Bu pekmezin güzel kokulu ve kıvamında olması için yapılır. Su katılmamış açık pembe renklilere “baş pekmez”, az şıra ve sulandırılmış üzüm cibresiyle yapılan koyu renkli pekmez ede “sulu pekmez” denir. Baş pekmez sırlı küplerde saklanır.<br />
Reçel ve tatlı yapımında da pekmezden yararlanılır. Pekmezle yapılan kabak tatlısı, ayva, patlıcan pestilleri ve yine pekmezle tatlandırılan aşure tatlısı yörenin özgün tatlılarındandır.<br />
Kışa hazırlanan yiyeceklerin önemli bir bölümünü de turşular oluşturur. Kavun, karpuz gibi meyvelerin yanında, pancar, şalgam, domates, salatalık, acur, fasulye, havuç ve lahanadan da turşu yapılır.<br />
Kışın bulgur ve kuru sebzelerle yapılan yapraklar, turşu ve tatlılarla yenir. İlkbaharda kışlık yiyeceklerin bitmeye yüz tutması ve bağ-bahçe işlerinin başlaması beslenme düzenini değiştirir. Yemekler genellikle bahçeden elde edilen ürünlerle bahçede yenilir. Yaza doğru ise yenilen yemekler daha hafif yemeklerdir. Daha fazla meyve tüketimine önem verilir. Yaz ya da kış haşhaş yada “tahan garması” yörenin vazgeçilmez yiyecekleri arasındadır.<br />
Şehir merkezinde “nokul” olarak adlandırılan, kasaba halkı tarafından ise “dığan ekmeği” olarak bilinen yiyecek ise ekmek hamuruna tahin ya da haşhaş karması eklenerek yapılır. Yörenin vazgeçilmezleri arasındadır, denilebilir. Hamur küçük yumaklar halinde unla açılır, içine yağla karışmış tahin ya da haşhaş sürülür. Silindir biçimi verilerek yumruk büyüklüğünde parçalara ayrılır. Bu parçaların üstüne de susam serpilir. Yağlanmış tepsiye dizilerek harlı fırında pişirilir. Bu ekmekler genellikle “hayır” olarak dağıtılmak için yapılır.<br />
4. GELENEKSEL EL SANATLARI<br />
Senir Kasabası’nın aynı zamanda geçim kaynağını oluşturan en önemli el sanatı halıcılıktır. Şimdilerde yerini sebzecilik ve hayvancılığa bırakan bu el sanatı hala bazı evlerin geçim kaynağı olarak varlığını sürdürmektedir. Halıcılıktan önce ise kasaba halkı göl kenarındaki kamışlıklardan kamış toplayıp bunları bükerek “hasır” dokuyorlardı. Yine dokumalar arasında “çapıt kilimler”, “kıl çullar ve kıl kilimlerde” bulunmaktadır.<br />
Halılar kasabada belli evlerde tezgahlarda toplu olarak dokunurdu. Zamanla her evde bir halı tezgahı kurulmuştur.<br />
Yine bu yüzden kız çocukları, ilkokuldan hemen sonra hatta bazen ilk okulu bile bitirmeden okuldan alınır ve halı dokumasını öğrenmesi için tezgahlara gönderilirmiş. Halıcılık kasaba halkının tüm geçim kaynağını oluşturduğundan kimi evlerde erkek çocuklarına bile dokutturulurmuş.<br />
Dokumacılıkta atkıların geçirildiği uzunlamasına iplere çözgü denir. Halıların çözgüsü pamuk ipliğindendir. Çözgü üzerine geçirilen atkı iplikleri ise yündür. İlmek de çözgülerin üzerine atkılarla atılan düğümlerdir. Desenleri Ispartalı sanatçılar ve Sümerbank İplik Fabrikası desinatörleri çizmektedir. Halk, halılarını kasabada bulunan, halıların alım-satımı, çözgü ve tezgahların ayarlamasını yapan bir-iki kişi için dokurlar. Bu kişiler halka dokutturdukları halıları büyük pazarlarda satarlar. Halılar karşısında ödenecek olan ücret ise ilmek hesabına göre yapılmaktadır. Bu halılar halıların “Isparta halıları” olarak tanınmasını sağlayan halılardır.<br />
Halkın el sanatları arasında bir de yaşlı kadınların ördükleri yün çoraplar gelmektedir. Koyun yünlerinin “çellik”le bükülmesiyle elde edilen ipler kadınlar tarafından beş tane şişle çorap haline getirilir. Hemen her elli yaşını geçmiş kadın yün çorap örmesini ve “yün eğirmesini” bilir. Bunun yanında yine yaşlı kadınlar heybelere ve şimdilerde ise evin çeşitli yerlerine asmak için küçük süs eldivenleri örerler. Bu eldivenleri satarak geçim kaynağı oluşturan yaşlı nineler çoktur (özellikle gurbetçiler bunları Almanlara götürmektedir).<br />
Genç kızlarımız ise el sanatı olarak genellikle çeyizleri için çeşitli renkte ve boncuklarla oyalar örerler, kanaviçe işlerler. Yine bunları satarak geçim kaynağı yapan genç kızlarımız da vardır.</p>
<p>KAYNAK KİŞİLER<br />
Hasan ÖZCAN; İlyas, Senir Kasabası, 1932, ilkokul, emekli, evli, babasından ve arkadaşlarından.<br />
Rahime ÖZCAN, Keçiborlu, Senir Kasabası, 1938, ilkokul, ev hanımı, evli, annesi ve arkadaşlarından.<br />
Ayşeli EROL, Keçiborlu, Senir Kasabası, 1932, ilkokul, ev hanımı, evli, annesi ve arkadaşlarından.<br />
Nazmiye KAYA, Keçiborlu, Isparta, 1971, ortaokul, fabrika işçisi, annesinden ve arkadaşlarından.<br />
Ahmet ÖZCAN, Senir Kasabası, 1930, ilkokul, emekli, evli, babası ve arkadaşlarından.<br />
Hacer CANBEY, Senir Kasabası, 1930, ilkokul, ev hanımı, annesi ve arkadaşlarından.<br />
Yüksel ÖZCAN, Keçiborlu, Senir Kasabası, 1938, ilkokul, ev hanımı, annesi ve arkadaşlarından.<br />
Hüseyin BEYHAN, Keçiborlu, Senir Kasabası, 1967, Öğretmen arkadaşlarından.<br />
Kaynak kişilerle ilgili bilgiler şu şekilde verilmiştir:<br />
Kaynak kişinin;<br />
1.	Adı – soyadı<br />
2.	Doğum yeri,<br />
3.	Yaşadığı yer,<br />
4.	Doğum tarihi,<br />
5.	Öğrenim durumu,<br />
6.	Mesleği,<br />
7.	Medeni hali,<br />
8.	Anlattıklarını kimden duyduğu.</p>
<p>SÖZLÜK<br />
Arık 	:		Suyun aktığı kanal<br />
Afyon	:		Haşhaş<br />
Acur	:		Bir çeşit salatalık<br />
Aba	:		Abla<br />
Ayaz	:		Soğuk rüzgar<br />
Ağıl	:		Koyun v ekeçilerin konduğu yer<br />
Ağı	:		Zehir<br />
Aş	:		Yemek<br />
Buğar	:		Pınar<br />
Bun	:		Sıkıntı<br />
Babıç	:		Terlik<br />
Basma	:		Bir tür kumaş<br />
Bohça	:		İçine eşya konulan bez parçası<br />
Bazlama	:		Mayalı hamurdan yapılan ekmek<br />
Ciğirdek	:		Haşhaş ve pekmezle yapılan tatlı<br />
Çeki	:		Alna bağlanan yazma<br />
Çöğen	:		Bir ot çeşidi<br />
Çellik	:		Yün eğirmeye yarayan bir araç<br />
Dikkuyruk	:		Bir tür kuş<br />
Döşek	:		Yatak<br />
Dığan	:		Tepsi<br />
Divan	:		Somya<br />
Don	:		Şalvar<br />
Entari	:		Elbise<br />
Emme	:		Ama<br />
Eğitmen	:		Öğretmen<br />
Emer	:		Düşünce, tasa<br />
Elekçi	:		Çingene<br />
Esvap	:		Giysi<br />
Firma	:		Hurma<br />
Gedik	:		Çıkıntı<br />
Gidişmek	:		Kaşınmak<br />
Gulu gulu	:		Hindi<br />
Göğermek	:		Morarmak<br />
Gergef	:		Nakış işlerken kullanılan çember<br />
Gocuk	:		Manto, kaban<br />
Harar	:		Çuval<br />
Hatıp	:		Ulema<br />
ırak	:		Uzak<br />
ibrik	:		İçine su konulan bakır kap<br />
Kov	:		Dedikodu<br />
Kaytan	:		İki ucu birleştiren ip<br />
Kasnak	:		Sini altına konulan çember<br />
Küp	:		İçine un konulan kap<br />
Kalgımak	:		Oynamak<br />
Köynek	:		Gömlek<br />
Mesel	:		Bilmece<br />
Mıh	:		Çivi<br />
Mintan	:		Elbise<br />
Martin	:		Bir tür silah<br />
Oku	:		Davetiye<br />
Peşkir	:		Havlu<br />
Palaz	:		Kuş<br />
Sülale	:		Birbirine yakın akrabaların oluşturdukları topluluk<br />
Say	:		Arazi ölçü birimi<br />
Sini	:		Üzerinde yemek yenilen büyük tepsi<br />
Şalgam	:		Küçük turp<br />
Tülbent	:		Beyaz baş örtüsü<br />
Tırıs	:		Bir at yürüyüşü biçimi<br />
Tekne	:		Hamur yoğrulan kap<br />
Tahan	:		Tahin<br />
Tandır	:		Yufka ekmek yapılan yer<br />
Urba	:		Giysi<br />
Umar	:		İstemek<br />
Yaşmak	:		Başörtüsü<br />
Yazgı	:		Kader<br />
Züğürt	:		Eli boş gezen, parasız kişi<br />
	:<br />
	:<br />
	:<br />
	:<br />
	:		</p>
<p>Şekil 1. Senir Kasabası Gül Bahçelerinden Bir Görünüm</p>
<p>Şekil 2.  Senir Kasabası El Sanatlarından Olan Halıcılıktan Bir Görünüm</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/senir-kasabasi%e2%80%99nin-tarihi-cografi-ve-kulturel-durumu.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kırgızistan Cumhuriyeti  Coğrafi Yapısı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/kirgizistan-cumhuriyeti-cografi-yapisi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/kirgizistan-cumhuriyeti-cografi-yapisi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 12 Jan 2010 17:58:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Ala]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Diller]]></category>
		<category><![CDATA[Eski]]></category>
		<category><![CDATA[Gelen]]></category>
		<category><![CDATA[Greenwich]]></category>
		<category><![CDATA[Nehri]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Asya]]></category>
		<category><![CDATA[Parlamento]]></category>
		<category><![CDATA[Tabiat]]></category>
		<category><![CDATA[Talas]]></category>
		<category><![CDATA[Tiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>
		<category><![CDATA[Yasama]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>kırgızistan</category>
	<category>kırgızistan</category>
	<category>cumhuriyeti</category>
	<category>yapısı</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12782</guid>
		<description><![CDATA[a. ÜLKE BİLGİLERİ Resmi Adı Kırgız Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Asker AKAYEV Bağımsızlık Kabulü 31 Ağustos 1991 Nüfusu (1999) 4.852.400 Yüzölçümü 199.900 km² Resmi Dil Kırgız Türkçesi Konuşulan Diller Kırgızca ve Rusça (Oranları belirsiz) Başkenti Bişkek (Eski Fruze) 626.000 Milli Marşı Kırgız milli marşına ait şiir, Calil Sadıkov ve Şaban Kuluyev tarafından yazılmıştır ve 300 şiir arasıdan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>a. ÜLKE BİLGİLERİ<br />
Resmi Adı	Kırgız Cumhuriyeti<br />
Cumhurbaşkanı	Asker AKAYEV<br />
Bağımsızlık Kabulü	31 Ağustos 1991<br />
Nüfusu (1999)	4.852.400<br />
Yüzölçümü	199.900 km²<br />
Resmi Dil	Kırgız Türkçesi<br />
Konuşulan Diller	Kırgızca ve Rusça (Oranları belirsiz)<br />
Başkenti	Bişkek (Eski Fruze) 626.000<br />
Milli Marşı	Kırgız milli marşına ait şiir, Calil Sadıkov ve Şaban Kuluyev tarafından yazılmıştır ve 300 şiir arasıdan yarışma ile seçilmiştir.<br />
Yönetim Türü	Cumhuriyet<br />
Yasama Gücü	Parlamento<br />
İdare Bölümleri	6 bölge: (Çuy (771.700), Issık-Göl (415.900), Narın (249.100), Talas (199.500), Celal-Abad (871.400), oş (1.555.300).<br />
Para birimi	Som<span id="more-12782"></span><br />
Komşuları	Kazakistan (Kuzey), Çin Halk Cumhuriyeti (Güneydoğu ve Doğu), Özbekistan (Batı), Tacikistan (Güneybatı)<br />
Nüfus Yapısı (1999)	Kırgız (%61.2), Rus (14.9), Özbek (%14.4), Ukraynalı (%1.5), Diğer (%7.8)<br />
İklimi	Karasal<br />
Dış İlişkileri	Kırgızistan’ı 135 ülke  tanımış, 96 ülkeyle diplomatik ilişki kurmuştur.<br />
Ulaşım	Demiryolları (1990) : 370 km, Karayolları (1990) : 28.400 km.<br />
l- TABİAT ŞARTLARI VE İKLİM<br />
Kırgızistan Türklerinin yaşadığı ülke manasına gelen Kırgızistan&#8217;ın bugünkü yüzölçümü 199.900 km², nüfusu 4,5 milyon ve başkenti Bişkek şehridir. Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan ve Çin işgalindeki Doğu Türkistan ile komşu bulunmaktadır.<br />
70-80 Doğu enlemi (Greenwich’c göre) 43,24 – 39,37 Kuzey arzı arasında bulunan Kırgızistan Cumhuriyeti, orta Asya’nın Kuzey-Doğu köşesindeki dağlık bölgede kurulmuş bir Müslüman Türk Cumhuriyetidir.  Doğu-batı arasındaki uzunluğu 925 km, Kuzey-Güney doğrultusundaki genişliği 454 km’yi bulur.   Kuzeyinde İli ötesi Ala-Tavı, Küngey, Kırgız Dağları sırtları ve daha ötede, Batı’ya doğru Çu nehri, Batı’da Tanrı Dağları (Tiyan-Şan) silsilesinin Güney Batı kısımları (5.500 m. yükseklikte), Güney’de İli Ötesi dağ sırtları (7.000 m yükseklikte), Doğu’da Tanrı Dağları (Tiyan-Şan)ın orta kısmı (Han Tengri, 7000 m.) ve Güney Doğu’da Kaşgar ve Kök-Şal Dağları hudutlanır. Tanrı Dağları (Tiyan-Şan) eteklerinin bir kısmını teşkil eden Çu ve Talas nehirleri vadileri ile Fergana vadisi buraya dahildir.<br />
Dağlık bir bölgede olan Kırgızistan’da çeşitli göller oluşmuştur. Dünyadaki en büyük krater göllerinden biri olan Issık-Köl Kırgızistan’da bulunmaktadır. 6.202 km² bir alana sahip olan Issık-Köl, 702 metrelik derinliği ile büyük bir su rezervine sahiptir. Krater gölü olması sebebiyle suları sıcaktır. Sıcaklığını şiddetli kış mevsimlerinde bile korur. Bu nedenle “Sıcak göl” manasına gelen “Issık Köl” denir. Gölün deniz seviyesinden yüksekliği 1609 m.dir. bu yüksekliği ile Güney Amerika’da yer alan Titicaca Gölü’nden sonra yükseklik ve sıcaklık bakımından dünyanın ikinci büyük gölüdür.  Son-Kol ile Çatır-Kol diğer büyük gölleri teşkil eder.<br />
Bu dağlık ülkede akan nehirlerin en belli başlılarını ise şöyle sıralamak mümkündür; Narın Nehri, Tar Nehri, Kurşat (Sir Derya’ya akar), Kızıl Su (Amu Derya’ya kavuşur), Aksu Nehri, Aksay-Koşkul (Tarım’a akar), Mucun Nehri, Çu Nehri, Talas Nehirleridir. Bu nehirler üzerinde kurulan sayısız hidro-elektrik santrallerinden bol miktarda enerji elde edilir (165-175 milyar kw). Bu santrallerden elde edilen enerji Kırgızistan’a yettiği gibi, komşu ülkelere de ihraç edilir.<br />
İdari bakımdan olduğu gibi iktisadi bakımdan da ülke bölgelere ayrılmıştır. Bu iktisadi bölgeler şunlardır:<br />
1.	Fergana: Ülke nüfusunun %42’sini barındıran bu vadinin pamuk, ziraat ve hayvan üretiminde de başta geldiği bilinmektedir.<br />
2.	Çu ve Kebin Vadileri ile Ala-Tav Etekleri:  Bu bölgede ziraat, tütün ve hayvan üretiminde önde gelir.<br />
3.	Talas Vadisi:  Ziraat, tütün ve hayvan beslemede önde gelen bölgelerden biridir.<br />
4.	Issık-Köl Havzası:  Hayvan besleme, afyon ve hardal yetiştirmede önemli bir merkezdir. Tanrı Dağları (Tiyan-Şan) Bölgesi hayvancılıkta ve ziraatçılıkta ileri gitmiştir.<br />
Kırgızistan’da genel olarak karasal iklim hüküm sürer. Yazlar sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve kar yağışlıdır. Ülkenin diğer Türk ülkelerinden daha yüksek oluşu, kışların daha şiddetli geçmesine yol açmaktadır.<br />
Nitekim Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te en yüksek sıcaklıklar, Temmuz ve Ağustos aylarında görülmekte v e34 dereceyi bulmaktadır. En düşük sıcaklık ortalaması, Ocak ayında –24 dereceye kadar düşmektedir. Yıllık en yüksek sıcaklık ortalaması 21,7 derece iken, en düşük sıcaklık ortalaması –4,6 derece olarak tespit edilmiştir. Kuşkusuz bu değerler, Kırgızistan’daki sıcaklık farklarının ne derece yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Temmuz ayı ortalamaları ülke içinde, 25 derece ile 6 derece arasında değişirken, Ocak ayı ortalaması ise –5 derece ile 38 derece arasında yaşanmaktadır. Öte yandan Bişkek’te ortalama yıllık yağış miktarı 585 mm. Olarak ölçülmüştür. Yağışın %44’ü ilkbaharda, %20’si yaz ve %20’si sonbaharda düşmektedir. Kış mevsiminin payı ancak %16’dır.<br />
Kırgızistan iklimini ayrıntılı bir şekilde incelediğimizde bazı farklar göze çarpar. Dağların etek bölgeleri, sıcak çöl rüzgarlarının etkisi altındadır. Yüksek dağlarda da soğuk çöl şartları hüküm sürer. Batı ve Kuzeydeki dağların yamaçları 200-335 mm’ye kadar yağış alır, yüksek vadilerde ise 100-150 mm’ye kadar azalır.<br />
Kırgızistan’ın düzlüklerinde bozkır, yüksek yaylalarda kutup altı, yüksek dağlarda tundra ve Narin Vadisi’nin doğusu ile Issık Gölü kıyılarında Akdeniz iklimine benzer bir iklim görülmektedir.<br />
Ülke topraklarının %6’sı ormanlarla kaplıdır. Ormanlar daha ziyade dağların 2000 m. yüksekliğine kadar tutunabilmiştir. Daha yüksek kesimlerde Alpin çayırları vardır. 3200 m. dolayında otsu formasyon yaygınlaşır.<br />
2. TARIM VE HAYVANCILIK<br />
Tarım sektörü Kırgız ekonomisinde önemli bir yere sahiptir. 1997 yılında tarım sektöründe %10,7 1998 yılında ise %4 oranında bir büyüme gerçekleşmiştir. Böylece bağımsızlığın kazanılmasından sonra ilk defa sektörde sağlanan bir canlanma gözlenmektedir.<br />
Başlıca tarım ürünleri tütün(yıllık 55,000 ton), yün, pamuk, deri, ipek, meyve ve sebzedir. Tarım sektörü GSYİH içindeki %40 oranında payı ile GSYİH&#8217;ya en önemli katkıda bulunan sektördür. 1997 yılında bu ürünlerin üretiminde önemli derecede artış kaydedilmiştir. Tütünde %44, patateste %21 ve sebze-meyve üretiminde % 30 artış göstermiştir. Tarımsal üretimin büyük bir kısmı özel sektör tarafında gerçekleştirilir.<br />
Ülke yüzölçümünün %37,5&#8242;unu oluşturan Fergana Vadisi(72.000 km) Kırgız nüfusunun %42&#8242;sinden fazlasını barındırır. Fergana vadisi Kırgızistan&#8217;ın mükemmel bir “tarım kuşağını” oluşturur. Pamuk, arpa, tütün, kenevir, üzüm, meyve ve çeşitli sebzeler yetiştirilir. Ülkede yapılan 30,000 km uzunluğundaki sulama kanalları sayesinde, l milyon hektar arazi sulanabilmektedir.<br />
Tarım, istihdam açısından önemli bir sektördür. Toplam istihdamın %50&#8242;si bu sektör tarafından sağlanmaktadır. Hükümet girdi desteği hususunda önemli bir rol oynadığı gibi, tarımsal ürünlerin birinci alıcısı durumundadır.<br />
1996 yılında ülkenin hububat ihtiyacımın yalnız %40&#8242;ı ülke içinde üretilmekte iken 1997 yılındaki üretimde kaydedilen %21,8 araş sonucu hububat konusundaki dışa bağımlılık azalmıştır, şeker, bitkisel yağ ve süt ürünlerinde dışa bağımlılık devam etmektedir.<br />
Sektörde potansiyelin altında üretim yapılmaktadır, Tarım üretimi ve verimliliğinde 1996 yılma kadar yasana düşüşün nedenleri çiftçi gelirlerinin düşük olmasına, doğal kaynakların bozulmasına, sulama sisteminin, teşviklerin ve toprak edinme sisteminin yetersizliğine bağlanmaktadır. 1997 verilerine göre ekilebilir alanların ancak %85&#8242;i ekilebilmiş, %8&#8242;i nadasa bırakılmış, %6&#8242;dan fazlası ise boş bırakılmıştır. Tarım alet ve makinaları yetersiz durumdadır. Yüksek fiyatlar nedeniyle yeni alet ve makine alınamamakta, nitelikli tohumluk ve tanın ilacı kullanılamamaktadır.<br />
Özelleştirilmiş yada özelleştirme sürecindeki tarım işletmeleri yabancı yatırımlar için yeni olanaklar sağlamaktadır. Yerli yatırımcılar EBRD ve yeni dört işletmeci Kırgız Taran İşletmesi (KAÇ) adındaki yeni bir işletmeye 22 milyon dolar yatırım yapmışlardır. KAÇ projesi çerçevesinde 50 bin hektarlık ekimi sağlanacak ve 300 bin ton tahıl işlenebilecektir.<br />
Ülkenin dağlık oluşu tarıma pek imkan vermemektedir.  Bu nedenle Kırgızlar dağlık alanda hayvancılıkla daha fazla uğraşmışlardır. Hayvancılıkla uğraşan Kırgızların çoğu, ilkbahar sonu ve yaz mevsiminde köylerini terk ederek daha yüksek yaylalara göç ederler. Yaylalarda koyun ve yak beslenir. Yaylacı Kırgızların ana besin kaynağını et, süt ve peynir oluşturur. Koyun ve at en fazla beslenen hayvanlardır.<br />
31 Aralık 1997 tarihi itibariyle ülke genelindeki canlı hayvan mevcudu şöyledir.<br />
Büyük baş &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;	   873.300<br />
Koyun ve Keçi&#8230;.. 	9.278.300<br />
Domuz&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;	     88.500<br />
Kümes hayvanı&#8230;.. 	2.148.100<br />
Tüm bölgeler ortalamasına göre 1997 yılında hayvan sayısındaki genel artış oram %2,4 olmuştur. Sadece koyun ve keçi sayısında %3,2 oranında düşüş yaşanmıştır.<br />
Yaklaşık 10 milyon koyundan yılda 38,600 ton yün elde edilir. Bu nedenle Kırgızistan Bağımsız Devletler Topluluğu toplam yün üretiminin %61&#8242;ni karşılar.<br />
Dağların yüksek kesimlerinde bir cins sığır olan Yak besiciliği önem arzeder. Yak, boynu kırmızı hörgüçlü, uzun fallı, alaca veya kırmızı renkli bir cins sığırdır. Soğuğa dayanaklı olması dolayısıyla Kırgızistan en ideal besin alanlarından biridir, Kırgızistan’da çalışabilen nüfusun %34&#8242;ü tarım ve ormancılıkta çalışmaktadır. Ülke dağlarında yer alan ormanlardan faydalanılır. Ayrıca 600.000 hektarlık bir alanda ceviz ağacı yetiştirilir ve elde edilen kereste ihraç edilmektedir.</p>
<p>3. DOĞAL KAYNAK VE ENERJİ<br />
Kırgızistan’ın jeolojik yapısı fevkalade özel bir görünüm sergilemektedir. Çünkü ülke yeryüzünün en önemli iki kıvrım kuşağının adeta birbirine düğümlendiği bir noktada yer almaktadır. İşte bu merkezi jeolojik yapı, Orta Asya’nın çok zengin yataklar halinde bulunan petrol ve doğalgaz kaynaklarına yeterince sahi olmamakla birlikte, bu iki kalem dışında dünyada mevcut olan tüm önemli yer altı kaynaklarını bünyesinde barındırmaktadır.<br />
Kırgızistan Cumhuriyetine ait madenler ulusal mülkiyettir. Alım satım taahhüdü altında değildir. Madenler alıcılara kullanılmak üzere verilir. Karşılığı ise yatağın endüstriyel olarak işletilmesi sırasındaki ekonomik değeri esas alınarak taksitler halinde tahsil edilir. Kırgız Cumhuriyeti Hükümeti madenlerin idaresine yönelik fonksiyonlarını devlet adına Kırgız Devleti Jeoloji Komitesi (KSCG)’ne devretmiştir.<br />
Kırgızistan topraklarında 115 çeşit mineral yatağı ve zuhuru ortaya çıkarılmıştır. Devletin hammadde hammadde kaynak stoklarında 1000’den fazla endüstriyel yatak ve cevher zuhurları olmakla birlikte, 170000’den fazla doğal mineral hammadde ocağı mevcuttur. Günümüzde devletin 250’den fazla maden araması yapılmış ocağı bulunmaktadır. Kömür, petrol, gaz, demir dışı ve nadir metaller (bakır, kurşun, çinko, antimuan, kalay, volfram vb.) altın, nadir toprak ve radyoaktif elementler, çeşitli tipte yapı malzemeleri, kimyasal taşlar, yer altı tatlı ve sıcak mineralli su kaynakları mevcuttur.<br />
Kırgız Cumhuriyetinin mineral kaynakları sadece bulunan yataklarla sınırlı değildir. Çeşitli tipte 2500’den fazla mineral zuhuru bulunduğu da ortaya konmuştur.<br />
Kırgızistan’da Kumtar, Jarur, Makmar, Tellibulak Lavobarazni’de ve Akyüz-Bordu cevher bölgelerinde küçük ve orta ölçekli altın kaynakları mevcuttur.  Şu anda ülkenin bu altı değişik bölgesinde tahmini rezervleri 2 ile 20 ton arasında değişen yataklar tespit edilmiş olup, bölgenin jeolojik yapısı müteakip yıllarda yapılacak aramalarla mevcut yatakların birkaç katı miktarında yeni altın yataklarına ulaşılacağını göstermektedir. Bugün itibarıyla Kumtar Bölgesindeki altın yataklarından yılda 1,5 tonluk istihsal kapasitesi ile altın elde edilmekte ve sadece bu yataktan istihsal edilecek altın miktarının 2000 yılından önce yılda 15,18 ton seviyesine çıkartılması programlanmış bulunmaktadır.<br />
Büyük altın yatakları altın-bakır, altın-antimuan, altın-polimetal, altın-kobalt vb. gibi bileşik cevher yataklarında yoğunlaşmıştır. Bu gibi mineral yataklarında altın genellikle kalıntı bir bileşik olup, altının cevherden ayrıştırılması teknolojik olarak zor ve bazen de ekonomik açıdan rasyonel değildir. Buna rağmen, bazı ülkeler bileşik cevherler için büyük ölçekli endüstriyel işlemler uygulamakta ve sonuçta önemli miktarda altın işlemektedir. Kırgızistan’da Çatkal, Sandalaş nehir havzalarında ve Talas çöküntüsündeki Kırgız Dağı’nın sırtındaki güney yamaçta, bir grup altın-bakır yatağı bulunmuş ve işletilmiştir (Tardilbulak, Andaş ve Aktaş) Doğu Alai’deki Savoyardi yatağı altın-antimuan tipindedir.  Kırgız Dağları7ndaki Kuranjailyau yatağı ise altın-polimetal tipindedir. Kapkatas Dağları’ndaki Minonov yatağında da altın ve bizmut cevheri vardır.<br />
Makmal yatağındaki altın, devletin bünyesindeki “Kırgız Altın”a ait bir grup altın cevher işletmesi tarafından işletilmektedir. Buna da açık işletme yöntemi uygulanmaktadır.<br />
Kırgızistan’da eski madenciler, Talas sırtının kuzey yamacından çok miktarda gümüş çıkarmışlardır. Kırgızistan’da önemli miktarlarda demirli metal, demir ve titanyum yatakları bulunmuştur.<br />
Henüz hiçbiri işletmeye açılmamış olan zengin demir yataklarından sadece Narın bölgesindeki Jatim yataklarında 5 milyar tonluk cevher rezervi tespit edilmiştir. Aynı şekilde yine hiçbirisi işletilmeye açılmamış zengin titanyum yatakları bulunmaktadır.<br />
Kırgızistan, eski Sovyetler Birliği ve bugünkü BDT ülkeleri içerisinde tek cıva üreticisi olan ülke konumundadır. Şimdilik ülkenin bilinen 4 cıva yatağında 50 bin tona yakın cıva rezervi tespit edilmiştir. Yıllık ortalama 700-800 tonluk üretim kapasitesi ile sadece bilinen bu cıva rezervleri bile 60-70 yıllık bir üretim potansiyelini ifade eder. Yine BDT ülkeleri içerisinde antimuan yataklarına sahip tek ülke Kırgızistan’dır.<br />
Alüminyum, bakır, bizmut, kalay volfram, cıva ve antimuan yatakları, demirdışı ve nadir metallerin hammadde  tabanını teşkil eder. %20-22 alüminyumoksit içeren Sandık ve Zardanak yataklarındaki nafatinli siyanitler, alüminyum üretimi için kullanılabilirler. Bu yatakların rezervleri önemli miktarlara ulaşmaktadır.<br />
Ülkedeki bakır üretimi, Çatkal Bölgesindeki Kuru-Tigarak ve Bozymcak yatakları esas alınarak yürütülebilir.<br />
Kalay ve kalay-volfram mineralizasyon birimlerine Sarıcaz Cevher Bölgesinde rastlanmaktadır. Buradaki başlıca incelenen yataklar Trudovay, Uchkoshkan ve Kansu’dur.<br />
Ülkenin mermer, granit ve kireçtaşı gibi yapı endüstrisinde kullanılacak doğal kaynakları son derece büyük bir çeşitlilik ve zenginlik arz etmekte olup, bu kaynakların tespit edilmiş rezerv toplamı 40 milyon m3 üzerinde bulunmaktadır. Bu sahadaki yıllık istihsal kapasitesi azami 200 bin m3 civarında olduğuna göre, ülkenin inşaat sanayii için gerekli olan bu maddeler yönünden asgari 200 yıllık bir doğal kaynağa sahip olduğu anlaşılmaktadır.<br />
Ülke ayrıca termal ve maden suyu kaynakları açısından şaşırtıcı bir zenginliğe sahip bulunuyor. Anılan termal kaynaklardan halen Issık Göl ve Celal-Abad Bölgesi’ndeki sağlık merkezleri ve otellerde faydalanılmakta, maden suları ise önemli bölümü Bişkek ve Aksu bölgelerinde olmak üzere çeşitli istihsal merkezlerinde şişelenerek pazarlanmaktadır.<br />
Enerjisinin büyük kısmını ithalatla karşılayan Kırgızistan’ın enerji tüketimi, sanayi yapısına ve kişi başına düşen gelire oranla bir hayli yüksektir. Enerji tüketiminin yarıdan fazlası petrol ve doğalgazdan oluşmaktadır. Kişi başına düşen enerji tüketimi yaklaşık 0,715 TEP’dir. Hidroelektrik enerjisinin tamamı, kömürün ise büyük bir kısmı yurt içinden temin edilirken, petrol ve doğalgaz ihtiyacının önemli bir bölümü ithalatla karşılanmaktadır.<br />
Hidroelektrik enerji, Kırgızistan’ın en önemli enerji kaynağıdır. Cumhuriyet, ürettiği enerjinin büyük bir kısmını Özbekistan, Kazakistan ve Tacikistan’a satmaktadır.<br />
Hidroelektrik en yüksek seviyesine, nispeten daha az enerji ihtiyacı duyulan yaz aylarında ulaşılmaktadır. Ülkenin yıllık toplam hidroelektrik potansiyelinin 142500 milyon kWst, potansiyel kapasitenin ise, 26000 mWst civarında olduğu tahmin edilmektedir.<br />
Enerji sistemi, 659000 kW’lık termik santral ve 271300 kW’lik 18 hidroelektrik santralini kapsayan, toplam 33720000 kW’lık kapasitesi olan ve donanımları hazır durumda bulunan 20 güç istasyonunu içermektedir.<br />
Kırgızistan, belirtilen 3400 MW’lık toplam kapasitesi haricinde, 2700 MW’lık kapasiteli hidroelektrik tesisleri işletmektedir.<br />
Narın Nehri neredeyse tesise dönüştürülmüştür ve bu kapasitenin 2600 MW’ını karşılamaktadır. Toktagul hidroelektrik santralinde, uzun vadeli ihtiyaçlara cevap verebilecek bir su regülasyon barajı bulunmaktadır.<br />
Kırgızistan’ın petrol ve gaz yatakları Fergana Vadisi’nin kuzeydoğu kesiminde yer almaktadır. Bu yataklar petrol ve gaz oluşabilecek şekilde tabakalıdırlar.<br />
Şu anda Sanayi Bakanlığı’na bağlı bir endüstri kuruluşu olan Kyrgyz Naft Şirketi, 7 petrol, 3 de petrol ve gaz yatağı işletmektedir.<br />
1991 petrol  üretiminin yarısı ulaşımda, bunun da %28’i havayollarında, kalanın büyük bir kısmı ise karayolu taşımacılığında kullanılmıştır.<br />
Kırgızistan, petrol ürünleri ve doğalgaz ithalatını, yaptığı anlaşmalar çerçevesinde; Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan ve Rusya Federasyonu’ndan sağlamaktadır.<br />
Devlet kurumu olan “Kırgızoil”, petrol ve gaz çıkartılması, nakliyesi, tespit edilmesi ve sondaj işlerini yerine getirmektedir.<br />
Faaliyette olan 12 yataktaki petrolün üretimi yıllara göre düşüş göstermektedir.<br />
Kırgızistan, orta Asya’daki bütün kömür rezervlerinin yaklaşık yarısını elinde bulundurmaktadır. Kahverengi ve bitumlu kömür yatakları Tuştuk Fargana (Sulyukta, Kızıl-Kiya, Başburhan), Üzgen (Kok-Yangak, Taşkömür b.) Kavak (Minkuş, Karakeçi vb), Issık-Kul (Jargalan, Soguty) ve Alay (Norus-Kul) kömür bölgelerinde bulunmaktadır. Genellikle açık işletme şeklinde olan kömür madenciliği ülkenin güney kesiminde yürütülmektedir. En son araştırmalar, rezervi yaklaşık 5 milyar ton tahmin edilen Soklı ve Sakımarda arasındaki bölgede kahverengi kömür sahasının varlığını ortaya çıkarmıştır.<br />
Ayrıca hükümet 1994 yılından başlayarak, güneş, rüzgar, jeotermal, mini hidroelektrik santralleri gibi konvaksiyonel olmayan enerji kaynaklarından da yararlanmıştır.</p>
<p>4. SANAYİ<br />
Kırgız Cumhuriyeti’nin ekonomisinde tarımdan sonra ikinci büyük sektör sanayi sektörüdür. Ancak, tarım ve yeraltı kaynaklarının işlenmesine yönelik bir takım sanayiler kurulmuş ve gelişme göstermiştir. Özellikle gıda sektöründe önemli sıçramalar kaydedilmiştir. Kırgızistan gıda sanayi ve konservecilik alanında BDT ülkeleri arasında dördüncü durumdadır. Bunun yanı sıra pamuk, ipek ve yün işleyen fabrikalar olmasına rağmen, bunlar eski teknoloji ile donatılmış, verimli olmakta uzak işletmelerdir.<br />
Ekonominin yarattığı zor koşullar, doğal olarak sanayi sektörünü de olumsuz etkilemiştir. Finansman yetersizliği, hammadde ve malzeme yetersizliği ve eski teknoloji sorunları ile karşı karşıya olan Kırgızistan’ın sanayi üretiminde, geçmiş yıllarla kıyaslandığında sürekli bir düşüş gözlenir. 1994 yılının ilk yarısında sanayi üretimi 3910 milyon Som olarak gerçekleşmiştir ki bu rakam 1999 yılının aynı dönemi ile kıyaslandığında %269’luk bir düşüş olduğu göze çarpar. 1993 yılında ise bir önceki yıla göre düşüş %24 olarak gerçekleşmiştir. 1994 yılının ilk yarısında 50 sınai üretimini durdurmuş, 20 sanayi tesisi de düşük kapasite ile çalışmaya başlamıştır. Metal sanayiinde üretim %61 azalmış, elektrik enerjisi ile çalışan makineler, araba yedek parçası imal eden tesisler, bilgisayar ve izole kablo üretimi tamamen durmuştur. Bina üretiminde kullanılan ara madenlerin üretilme oranı %40 gerilemiştir. Tüketim malları üretimi, yılın ilk altı aylık döneminde 1424,5 milyon Som olarak gerçekleşmiştir. Ayakkabı, dokuma, konfeksiyon ve çocuklarla ilgili tüketim mallarının üretimi %60-80 oranlarında azalmıştır.<br />
1996 yılından itibaren sanayide olumlu gelişmeler yaşanmaya başlanmıştır. Yeni dönemde petrol işleme sektörünün temeli atılmıştır. Kırgızistan’da gelecek vaat eden sektörler arasında maden ve hidroenerji sektörleri bulunmaktadır. 2000 yılında ülkede 14,031 milyar kW enerji üretilmiştir. Aralık 2001’de kabul edilen yeni kanun gereğince Kırgızistan’ın su kaynakları ticari bir mal olarak kabul edilmiştir.<br />
2000 yılında maden sanayiinde 9,7 milyar Som’luk ürün üretilmiş, bunun %95,3’i renkli madenler sanayisine tekabül eder. 1986 yılında kurulan Makmal altın madeni tesisi 2000 yılında 2,1 ton altın üretmiştir. Kırgız Kanada “Kumtor Operating Company” ortak şirketi (1906 yılında faaliyete geçmiştir) sadece 1998 yılında 20,3 ton altın satmıştır. Altın elde edilmesi Kara-Balta maden fabrikasında yapılmaktadır. Söz konusu fabrika uranyum madenlerini de işlemektedir.<br />
Kırgızistan, BDT ülkeleri arasında sürma üretimi konusunda tekelci konumundadır. Kadam-Cay Sürme fabrikası Tacikistan-Kazakistan ve Saha Yakutistan’dan gelen sürme hammaddesini işlemektedir. 1942’de cıva fabrikası olarak kurulan Haydarkan Devlet Anonim Şirketi 2000 yılında 33,8 ton cıva üretmiştir.<br />
Kırgızistan yamaçları ormanlarla kaplıdır, bu da yüzölçümünün %3,7’si civarındadır. Ülkenin 600.000 hektarlık tarım arazisinde ceviz ağacı ekili olup, ağaçların kerestesinden yararlanılmaktadır.<br />
Ülkede milli parklar ve doğal rezerv alanları %0,4’dür. Planlara göre bu alan %2’ye kadar yükselecektir. Bu alanla da flora ve fauna doğal denge şartları altında bulundurulacaktır.<br />
Kırgızistan’da hafif sanayi kesimi ekonomide büyük yere sahiptir. Ülkede bu alanda faaliyet gösteren 125 kuruluş vardır. Hafif sanayi kesiminin başlıca üç alt kesimi vardır. Bunlar yüzdelerine göre sırasıyla %26,2 tekstil, %8,6 konfeksiyon, %2,2 deri, ayakkabı ve kürk’tür. Tekstil sektöründe 12 fabrika ve birlik (holding) vardır. Üretimin bir bölümü ihraç edilmektedir. Örneğin saf yünden iplik veya ipliklik yün gibi.<br />
Hafif sanayi toplam sanayi üretiminin %30’nu üretmektedir. KOBİ’Ler hafif saniyede daha başarılı bir şekilde gelişmektedir. Şırdak, tuz, kiyiz milli motifli deri ürünlerini üreten çok sayıda özel işletmeler ortaya çıkmıştır.<br />
Oş kendinde Büyük İpek İşleme Fabrikası için Kırgız – Lihtanştayn ortak yatırımı yapılmıştır. Şirketin adı “Alay İtal” olmuştur.<br />
Kürk ve konfeksiyon sektöründe 25 fabrika vardır. En büyükleri başkent Bişkek’dedir. Kırgızistan’da yerli kürk hammaddesini işleyen 2 fabrika bulunmaktadır. Deri sanayinde 10 fabrika faaliyettedir. Bunların 6’sı ayakkabı, 1’i deri eşya, kalan 3’ü ise ham deri işleme fabrikalarıdır. Ham deri işleyen fabrikalardan İtalya’ya domuz derisi, ABD’ye keçi derisi ihracatı yapılmaktadır. Frunza Deri Fabrikası’ndan da Türkiye’ye kösele ihracı yapılmaktadır. Ayrıca ham ve yarı mamul deride gönderilmektedir. Hollanda’ya ise, domuz derisi hammaddesi ihraç edilmektedir. </p>
<p>Tokmak kentinde 1 deri fabrikasının yapımı 1993 yılında bitmiştir. Oldukça büyük kapasiteli olan fabrika, günlük 60 ton sığır derisi, 4 bin koyun derisi ve 1000 domuz derisi işleyebilecek kapasitede olup, Kırgız Türk Limited Şirketi (Promota’nın ortaklığı) tarafından kurulmuştur.<br />
Elektrik makinelerini Elektrik Makineleri Kurumu üretmektedir. Kurumun 11 fabrikası vardır. İnşaat malzemeleri (kiremit, tuğla, boya, sıhhi tesisat) üretim tesislerine büyük ihtiyaç duyulmaktadır. Ekmak ve unlu mamuller sanayi ise, gelişme göstermektedir.<br />
Kırgızistan’da sanayi, idari bakımdan 1991 Mart ayında kurulan Sanayi Bakanlığı’na bağlanmıştır sanayi Bakanlığı’na bağlı sektörler; tüm madenler, makine üretimi, hafif sanayi, kimya yakıt ve elektrik enerjisi sanayileridir. 22 Eylül 1993 tarihine kadar devlete ait 1801 kuruluş özelleştirilmiştir. Bu rakam  devlete ait kuruluşların toplam sayısının %26,2’sini oluşturmaktadır. Sanayi sektöründe özelleştirilen kuruluşların, bu sektörde yer alan kuruluşların toplamına oranı %38,7’dir. Kırgızistan’da sanayinin  en büyük sorunu Rusya’ya bağımlı olmayı gerektiren koşullardır. Çünkü mevcut sanayinin idamesi için (yedek parça vs açıdan) Rusya’ya bağımlılık söz konusudur. Sanayi girdilerinin diğer ülkelerden sağlanması ekonomik güçlükler yaratmaktadır.<br />
Uygulamaya çalışılan özelleştirme politikası ve istihdam politikası sonucunda istihdam problemleri ortaya çıkmaktadır. Ayrıca üretim teknolojisi bakımından çağın çok gerisinde kalınmıştır. Tüm bu olumsuzlukların doğal sonucu olarak da sınai üretim azalma göstermiştir. 1994 yılında sanayi ürünleri üretimi 6211,5 milyon Som olarak gerçekleşmiştir. Sanayi kuruluşlarının %80’i üretim açısından bir yıl önceki seviyelerine ulaşamamıştır.<br />
5. EĞİTİM VE KÜLTÜR<br />
Sovyet döneminden önce Kırgızlar arasında eğitim hayatı oldukça zayıftı. Bunun en önemli sebebi Kırgızların göçebe hayatı yaşamaları idi. Kışlak ve yaylak hayatı sürdüren Kırgız Türkleri okuma-yazma bilhassa Kur’an okuma öğreten mekteplere sahiptirler. Kırgızlar arasında yetişen edip ve şairler ile din adamları Taşkent, buhara, Semerkand ve Hive medreselerinde tahsil görürlerdi. Fakat bunların sayıları da son derece azdı. Dolayısıyla halka tesirleri yok denecek kadar azdı.<br />
Kırgızistan’da mektep ve medreselerin yaygınlığı bu asrın başlarına rastlamaktadır. Mektep ve medrese sayılarının artmasına ve hatta öğrenci sayılarının da fazlalaşmasına rağmen Kırgızlar, istedikleri eğitim seviyesine bir türlü ulaşamamışlardır. Bunun en büyük sebebi XIX. Asrın ikinci yarısında Rus işgaline uğradıktan sonra Rusların, Kırgızistan’da takip ettikleri eğitim sistemidir.<br />
Önderliğini ve hocalığını Nikolay İlminski’nin yaptığı Rus eğitim sistemi ve siyaseti çerçevesinde açılan Rus-Tatar, Rus-Kazak okullarında Müslüman Türk çocuklarının Rusça eğitim görmeye ve Müslümanlığı bırakıp Hıristiyanlığı kabule zorlanmalarıdır. Nikolay İlminski’nin 1896’da öldürülmesinde sonra eğitim sahasındaki bu Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma hareketleri kısmen durmuştur. Ayrıca töresine ve dinine bağlı olan Kırgız Türkleri, Rus okullarına tepki göstermeye başlamıştır. Bu tepkinin gelişmesinde Rus idaresine düşen Türk kavimlerinin Müslümanlığını kaybetmeden modern bir eğitim sistemi ile ilerleyeceklerini gösteren Gaspıralı İsmail Bey’in fikirlerinin tesirleri büyük olmuştur. Buna rağmen Kırgız Türkleri arasındaki eğitimin, bilhassa mecburi eğitimin başlaması oldukça gecikmiştir.<br />
Kırgızistan’da modern anlamda eğitim Sovyet döneminde başlamıştır. Fakat, eğitimdeki aksaklıkları düzeltmek oldukça vakit almıştır. Mesela, Kırgızistan’daki 7 yıllık ilkokulu bitirme mecburiyeti 1934’te konmuştur. Aynı şekilde, kız çocuklarının tamamını bu okullarda okuma mecburiyeti ise 1950’lerin başında gerçekleşmiştir. Sovyet döneminin en çok ihmal ettiği cumhuriyetlerin başında Kırgızistan gelmektedir. Nitekim Kırgızistan İlimler Akademisi dahi 19654 yılında kurulmuştur. Sovyet cumhuriyetlerine götürülen hizmetlerin çok azı Kırgızlara götürülmüştür. Maksat, Kırgızistan’ı Sovyetlerin et ve hayvan stoku yapan bir ambarı durumunda bırakmaktı. Bu yanlış politika neticesinde Kırgız Türklerine eğitim ve ilim alanlarında daha az hizmet götürülmüş, bu ise onların geri kalmalarına sebep olmuştur. Böylece Sovyet sisteminin eşitlik ilkesi daha önceden bozulmuş oluyordu. Fakat bu haksızlıklara ve ihmallere rağmen Kırgız Türkleri son 40-50 senede eğitim alanında büyük başarılar elde etmişlerdir.<br />
1871-1972 istatistiklerine göre Kırgızistan’da mevcut okul sayısı 1700 civarında olup, bu okullara devam eden öğrenci sayısı da 999.000 idi.<br />
İlkokul ve onun seviyesinde okulların adedi 1700 civarında olup, bunların yarısı Kırgız Türkçesi’nde, diğer yarısı da Rusça eğitim görmektedir. Bu okullara 1972 yılında giden öğrencilerin sayısı 822.000 idi. Bu öğrencilerin öğretmen sayısı ise 41.800 idi. Muhtelif dallarda eğitim veren orta dereceli okulların sayısı 36 olup, bu okullarda 41.500 öğrenci okuyordu.<br />
Yüksek tahsil müesseselerine gelince; 13.370 öğrencisi olan Kırgız Devlet Üniversitesi, muhtelif dallarda 7.000 öğrenciye eğitim verip mezun eden Bişkek Tarım Enstitüsü, Bişkek Sağlık Enstitüsü, Bişkek Politeknik Enstitüsü, Bişkek Spor Akademisi, Bişkek Kadınlar Pedagoji Enstitüsü, Oş Pedagoji Enstitüsü, Oş Politeknik Enstitüsü başlıca yüksek öğrenim müesseselerini teşkil ediyordu. 1971’de bu öğrenim müesseselerinde öğrenim gören öğrencilerin sayısı 48.900 idi.<br />
Kültür meselesine gelince; Türk tarihinin ilk devirlerinde bazı dramatik gelişmelere karşın Kırgız Türkleri, bilhassa Uygur Devleti’ni yıktıktan sonra müstakil Kırgız Devleti (840-920) zamanında kendi kitabelerini dikmişlerdir. O zamanki yazı dilinde olduğu sanılan bu kitabelerin, bugünkü Çin sınırları içinde kalması ve ortaya çıkarılmasına izin verilmemesi, Kırgız Türklerinin kültür ve tarihleri ile ilgili en önemli malzemenin kararlıkta kalmasına sebep olmaktadır. Bazı Sovyet yetkililerinin iddiaları hilafına Kırgız Türkleri Bolşevik rejiminden önce de yazılı kaynaklara sahipti. Çarlık Rusya’sının işgal ve ilhakına maruz kalan Kırgız halkının sinesinden çıkan pek çok edip ve şairi, Rus işgali öncesinde de kültür ve edebiyat alanında güzel eserler vermişti. Bu sessiz kahramanların eserleri bugün Kırgız araştırmacıları tarafından bir bir ortaya çıkarılmaktadır. Sovyet döneminden önce, Gaspıralı İsmail Bey çağında yetişmiş olan Kılıç Manurkan Kırgız Türkçesi’nde ilk eserini 1911 yılında neşretmiştir.<br />
Manurkan’ın “Zelzele” adını taşıyan bu eseri bugün Kırgız kültür tarihinin en güzel örneklerinden birini teşkil etmektedir. Bunu 1913’de Esenkalı Arabay’ın yeni alfabe  denemesi ile Osman Sadık ile Manap Sabdan’ın yazdıkları Kırgız tarihleri (1941) takip etmiştir. Bunlardan başka Rus işgalinin, ülkeleri ve insanları üzerinde bıraktığı menfi tesirleri dile getiren Arslanbek, Kalıgul, Dilikuz gibi şair ve ediplerin yazdığı eserler bugün Kırgız edebiyatının en güzel örneklerini teşkil etmektedirler. Kırgız Türklerinin en şanlı günlerini idealleştirerek Rus işgaline isyan eden Kılıç, Kalmurza, Toktogul, Sagınbay ve İsak gibi edip ve şairlerin eserleri de Kırgız kültürünün kıymetli unsurlarıdır. Bu edip ve şairler bütün güçleri ile Kırgız halkının milliyetçilik esası dahilinde yeniden yapılanma için gayret göstermişlerdir. Kazak Türklerinin milli şairi Magcan Cumabay&#8217;ın tesiri ile yazan ve Kazak Türkleri ile Kırgız Türkleri&#8217;nin birleşerek kuvvetli ve müstakil yeni bir devlet kurmalarını savunan Sadık Karaç, Kasım Tınıstan, B. Kenasrin ve Ş. Köken Kırgız edebiyatının şahsiyetlerini  oluştururlar.<br />
Yukarıdaki edip ve şairlerin haricinde bazı edip ve şairler de Kırgız Türklerinin dramatik hayatlarım anlatan acıklı, kahramanlıklarla dolu destanlarını, hikayelerini, masallarını toplayıp bugünkü nesillere aktarmışlardır. Bir araştırmacının da dediği gibi, &#8220;Türk destan edebiyatının en güzel numunelerini Kırgız destanları teşkil eda. Kırgız Türkleri arasında inkişaf etmiş olan ve son zamanlara kadar müsait bir muhit ve hava içinde canlı bir şekilde devam eden destanlar, bir taraftan Kırgızların muhtelif devirlerdeki mücadelelerini tasvir ederken diğer taraftan dinleyicilerini bugün ve yarının şartları içinde yapılması zaruri olan mücadeleye de hazırlamak suretiyle, bir milli kuvvet kaynağı vazifesini görmüştür. Manas destanı bunun en güzel örneğini teşkil etmektedir&#8221;.<br />
Kırgızların sözlü edebiyatının en ünlü ürünü “Manas Destanı”dır. Bu destanda Kırgız tarihinden anılarla halk yaşamım yansıtan gözlemler birleşir. Savaşçı Manas&#8217;ın serüvenini konu edinen destan, kahramanın oğlu Semetey ve torunu Seytek&#8217;in yaşamlarını ele alan bölümlerle bir üçleme oluşturur.<br />
Manas destanı, yarım milyon dizesiyle epey hacimli manzum bir eserdir. Bin yıllık olduğu söylenen bu eser, hem Kırgız halk kahramanının yani Manas&#8217;ın öyküsü, hem de özgürlüğe, mertliğe ve Kırgız aşiretlerinin birliğine düzülmüş bir methiyedir. Alimler Manas&#8217;ın yasayıp,yaşamadığından emin değiller. Fark etmez. Kırgızistan devlet başkanı Asker Akayev&#8217;in sözleriyle bu öykü &#8220;ruhumuzun temeli&#8230;gururumuz, gücümüz ve umudumuzdur.&#8221; Sovyet döneminde destanın, resmi ideolojiye uydurulmak üzere yeniden yazılan bölümleri dışında, okullarda okutulması yasaklanmıştı. Moskova diğer yerlerde yaptığı gibi Kırgızistan&#8217;a da ulusal gelenekleri baskı altına almıştır. Ancak Sovyet otoritesi başı dumanlı Pamir ve Tanrı dağlarının bulunduğu bölgeye kolay sızamadı., böylece buralarda yaşayan Kırgızlar da köklerine sıkıca sarıldı. Çoban ateş çevresinde Manas’tan parçalar okurken anne babalar da dizeleri çocuklarına ezberlettiler.<br />
Sözlü geleneğin önemli ürünlerinden biri de Ertöşlük Destanı’dır. Bu tür destanları anlatan destancı halk şairleri yanında ezgi eşliğinde türküler, ağıtlar söyleyen şairler vardır. Halk şiirinin XIX. yüzyıl sonuyla XX. Yüzyıl başında yetişmiş temsilcilerden Bayımbet Abdurrahmanov (1864-1939), Berpi Alikulov (1884-1942), içinde yaşadıkları toplumun türlü bozukluklarını sergilediler. Devrimden sonra önce T. Moldo (1860-1942) ve A. Usanbavey (1894-1963) ve ardından Kızıl Kıvılcım’ın demokrat yazarları sayesinde bu edebiyat toplumcu gerçekçi estetiğe ve Avrupa kökenli edebiyat türüne kavuştu. 1924’te Taşkent’te çıkmaya başlayan Erkin Too Gazetesi Altı Tokombayev,, Mukay Emebayev gibi halk şairlerinin yaşamı ve sorunları konu edinen ürünleri yayımladı. Modern gerçekçi edebiyatın gelişmesine D. Bokonbyev (1910-1944), A. Osmanov (1915-1950) gibi yazarların katkısı oldu. Kubaniçbek Melikov (1911) toplumsal içerikli çağdaş destan yazarı, şairi olarak tanındı. “halk yazarı” ünvanını kazanan Tügelbay Sıdıkbekov (1912) roman türünün ilk örneklerini (Keng su, 1937), Temür (1940), Zamanemizin Adamları (1948) verdi. Nasrettin Baytemirov (1916), İkinci Dünya Savaşı’nın etkilerini (Saltanat (1949), toplundaki değişmeleri (Ahırki Ok (1955) vb. konu edindi.<br />
Savaştan sonra K. Malikov (1911-) gibi oyun yazarlarıyla A. Osmanov ve S. Eraliyev (1921-) gibi şairlerin oluşturduğu genç kuşak Stalinciliğin şekilciliğinde uzaklaştı. Çağdaş edebiyatın başlıca yapıtları arasında Cengiz Aytmatov’un (1928) yapıtları (Cemile, 1958), Kopar Zincirlerini Gülsarı (1967) vb. yer alır.<br />
Tölögön Kasımbek İle Cengiz Aytmatov’dan sonra milli ve dini hisleri kuvvetlendiren eserler veren ünlü edip ve şairlerin başında Ali Tokombayev ile Ramis Rıskulov gelmektedir. 1950’de yazdığı “Kanlı Yıllar” adlı eserinde Kırgız Türkleri’nin milli ve dini değerlerine yer verdiği için Pan- İslamist  ve Pan-Turanist olarak tenkit edilen Tokombayev, Kırgız halkının manevi değerlerini cesaretle savunmaya devam etmiştir. Şair Ramis Kıskulov da 1960’lı yılların başında yaptığı konuşmalarla Kırgız milli kültürünün komünist partinin müdahalesinden ve yönlendirmesinden uzak, serbest bir şekilde işlenmesi gerektiğini ifade etmiştir ki, onun bu cesur tutumu pek çok meslektaşının tasvip ve desteğini görmüştür.<br />
6. NÜFUS<br />
Kırgızlar Türk kökenli Orta Asya halkları arasında en küçük topluluğu oluşturmaktadır. 1989 sayımına göre Sovyet topraklarında 2.5 milyon Kırgız yaşarken bunların %88’i Kırgız Cumhuriyetinde oturmaktaydı. Bunun dışında da Doğu Türkistan Sincan yöresinde 80.000, Afganistan’da da 25.000 kadar Kırgız’ın yaşadığı tahmin edilmektedir. Yine 1989 sayımına göre 4.2 milyonluk Kırgız nüfusunun %52.34’ünü Kırgızlar oluştururken ikinci en kalabalık nüfus %21.53 ile Ruslara aittir. %12.92’sini Özbeklerin oluşturduğu Kırgızistan nüfusu içinde diğer kayda değer yabancı toplulukları ise Tatar, Kazak, Alman ve Ukraynalılar oluşturmaktadır.<br />
1994 itibarıyla yapılan gayri resmi tahmine göre de toplam ülke nüfusu (4.6 milyon) için Kırgız, Rus, Özbek, Ukraynalı ve Almanların oranı sırasıyla %52.4, %21,5, %12,9, %2,5 ve %2,4 olarak verilmektedir.<br />
%8,3 oranındaki diğer topluluklar içinde Kazak, Tatar, Uygur, Azeri, Dungan (Müslüman Çinli) ve diğer etnik gruplar yer almaktadır. Özellikle II. dünya Savaşı’ndan sonraki göçlerle artan Rus nüfus oranının giderek azalması ve 1959 ile 1994 arasındaki %30,2’den %21,5’e düşmesi ise tamamen Kırgız nüfusunun artış oranı ile ilgilidir.<br />
Ülke toplam nüfusunun %48,8’ini erkek, %51,2’sini kadın nüfusu oluşturur. Hane halkı büyüklüğü ise 4,5 kişi kadardır.<br />
Geçen yüzyıl Kırgızistan’da çok ulusluluk başlamıştı. Toprak sahibi olmayan Rus köylülerinin Çarlık Dönemi boyunca yeniden yerleştirilmesi ile başladı ve Rus Bolşeviklerinin tüm istihsal araçlarını kamu malı ilan etmeleri ve sanayileşme döneminde özellikle de II. Dünya Savaşı’ndaki tahliye sonrasında göçle devam etti. 1960’dan beri sanayi değirmenleri, fabrika ve su gücüyle çalışan tesislerin kurulması, ithal edilen işgücüyle gerçekleştirildi. Rusya, Ukrayna ve başka ülkelerden gelen bu güçlerin sonucunda Kırgızistan’ın etnik yapısı çok değişti.<br />
Rusların ve  diğer Avrupalı ulusların göçleri 1960’da zayıfladı ve sonra azaldı. Bu nüfus istatistiği uygulamaları, Kırgızların nüfusuna yansıdı.<br />
1980’den sonra, Kırgız doğum oranının artması, Rus ve diğer Avrupalı halkların geri dönmeleri ile Kırgız nüfusu daha çok artmaya başladı. Nitekim son üç yıl içinde (1991-1993) 163.383 kişi Kırgızistan’dan ayrıldı.<br />
Kırgızlar nüfusun %48’inden daha azını oluşturdukları kendi cumhuriyetlerinde, halkın yaklaşık %80’i toplu göçebe yaylacılığına katılır.<br />
Geleneksel Kırgız yaşamında, bağımsız olarak en önemli ekonomik ve siyasi birim “oy”  yada aile halkıydı. Oy genel olarak bir erkek, karısı veya karıları, evlenmemiş çocukları, oğulları ve onların çocuklarından oluşurdu. Kocanın ölümü yada yetişkin oğulların bulunmadığı durumlarda bir kadının ailenin reisi olabilmesine rağmen, “oy” yetişkin bir erkek tarafından yönetilirdi. Bir oy’un üyeleri genellikle toplanabilir bir ağaç kafes yapısına sahip, yuvarlak, keçe kaplı Orta Asya çadırı, yani tek bir “yurt”a sahiptiler.<br />
 Sadece çok zenginlerin, misafir evi veya ikinci bir eş kullanılmak üzere ikinci bir yurdu vardı. Ev halkı kendi sürüsüne sahipti ve diğer baba tarafı akrabaları ile otlatma haklarını paylaşırlardı. Aynı “keçek orug”a (soy) alt birkaç aile beraber kamp yapar ve göç, ticaret, sürücülük ve dini törenlerde birbirleri ile işbirliği yaparlardı. İyi meralara ulaşım ve yeterli işgücüne göre ailelerin sahip olduğu sürülerin büyüklüğü değişmesine rağmen aşırı zenginlik ve fakirlik enderdi.<br />
Kırgız sosyal yapısı soylar boyunca süregelmiş prensiplere dayanır. Bütün Kırgızlar, çoğunluğun adını ve kimliğini bilmediği aynı ortak atadan geldiklerini iddia ederlerdi. Kırgızlar “ceng oruk” veya “orav” (klan veya kabile) ve “keçek orug” (aile) denilen birçok akraba grup ve kısımlara ayrılmıştı. Erkeğin yedi nesil boyunca gelmiş atalarının bilinmesi, Kırgızlar için kimliğin kanıtlanması ve belli bir “oruk”a aitliğin iddia edilebilmesi için çok önemliydi. Bunu yapmayanlar, Kırgız – Kırgız olmayan yada Kırgız – Kazak olmayanların karma evliliğinden doğan çocuklar gibi “kul” (köle) olarak kabul edilirlerdi.<br />
Her çeşit akrabalık bağları, kan ve evlilik ilişkilerinin Kırgız ekonomik, sosyal ve politik hayatı üzerinde önemli bir rolü vardı. Önemli mahalli liderler genellikle “oruk” gruplarının saygıdeğer üyeleriydi. Liderlik özellikleri; cesaret (askeri yetenek), dürüstlük, halk içi konuşmalarda ikna kabiliyeti, güçlü karar verebilme, iyi bir Müslüman olabilme, büyük bir “oruk”un üyesi olma ve büyük bir sürünün başarılı çobanı olabilme yeteneğinin yanı sıra diğer maddi konularda da zengin olmayı kapsıyordu.<br />
Kırgız kadınlarının aile ile ilgili bütün önemli meselelerde söz hakkı vardı.<br />
Kırgız kadınları kaça takmak ve akraba olmayanlarla temas kurmaktan kaçınmazlardı. Bazı kadınlar önemli büyüklükteki kendi sürülerine sahiptiler ve kocalarının ölümünden sonra aile başı  olmuşlardır. Çoğu evliliklerin anne-baba ve ailenin diğer erişkin üyeleri tarafından düzenlenmesine rağmen, evlilik öncesi kız-erkek arkadaşlığı yaygın olduğu gibi, sık sık eşlerin seçimlerini de etkilerdi.<br />
Kırgızlar doğum, sünnet, evlilik, ölüm ve İslami günleri törenlerle kutlarlardı. Bununla birlikte, siyasi istekleri olan zengin aileler için iki olay –evlilik ve önemli bir aile ferdinin ölümünün birinci yıl dönümü- önemli kutlamalar ve halk törenleri için çok sayıda insanın toplanmasını sağlardı. </p>
<p>KAYNAKÇA<br />
	Mehmet SARAY, Yeni Türk Cumhuriyetleri Tarihi. Ankara, 1999.<br />
	www.tika.gov.tr/tur/ulka/index/kr.htm.<br />
	www.tika.gov.tr/tur/ulka/index/kr.htm.<br />
	Ekrem MEMİŞ, Nuri KÖSTEKLİ, Yeni ve Yakınçağda Türk Dünyası. Konya, 2002.<br />
	www.tika.gov.tr/tur/ulka/index/kr.htm.<br />
	Feyzullah BUDAK, “Kırgızistan, Dünü, Bugünü, Yarını”, Yeni Türkiye Dergisi, Sayı: 16, 1997.<br />
	Kırgızistan Ülke Raporu, Tika Yayınları, Ankara, 1996.<br />
	Kırgızistan ülke Raporu, Tika Yayınları, Ankara, 1993.<br />
	Tıngtıkbek Çorotekin, “Kırgız Cumhuriyeti”, Çev: Nurgül Moldolova, Öztürkler Dergisi , Cilt 19, Ankara 2002.<br />
	Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, XI. Cilt, İstanbul 1985, s. 6705.<br />
	National Geographic, Şubat 2002, s. 168.<br />
	Bağımsızlığın İlk Yılları, Kültür Bakanlığı Başvuru Kitapları, Ankara, 1994.<br />
	Ramazan ÖZEY, Dünya Platformunda Türk Dünyası, Aktüel Yayınları, İstanbul 1999.<br />
	Rakhat Achylova, “Kırgızistan Dış Politikasındaki Öncelikler ve Politik Kültür”, Avrasya Etütleri Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 1, Ankara 1995.<br />
	Müslüman Halklar Ansiklopedisi, Cilt: 2, İnsan Yayınları, İstanbul 1991.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/kirgizistan-cumhuriyeti-cografi-yapisi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kafkasya’nın Kültürel Yapısı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/kafkasya%e2%80%99nin-kulturel-yapisi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/kafkasya%e2%80%99nin-kulturel-yapisi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 17:08:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Alar]]></category>
		<category><![CDATA[Almak]]></category>
		<category><![CDATA[Arada]]></category>
		<category><![CDATA[Belli]]></category>
		<category><![CDATA[Bile]]></category>
		<category><![CDATA[bu]]></category>
		<category><![CDATA[Dair]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Dilde]]></category>
		<category><![CDATA[Ele]]></category>
		<category><![CDATA[etnik]]></category>
		<category><![CDATA[Hazar]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkas]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[Karadeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Nokta]]></category>
		<category><![CDATA[Ortak]]></category>
		<category><![CDATA[Realist]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Tek]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>kafkasya’nin</category>
	<category>kafkasya’nın</category>
	<category>kÜltÜrel</category>
	<category>kültürel</category>
	<category>yapısı</category>
	<category>yapisi</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12779</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/kafkasya%e2%80%99nin-kulturel-yapisi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Isparta İli Tanıtımı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/isparta-ili-tanitimi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/isparta-ili-tanitimi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 17:03:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Isparta]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12777</guid>
		<description><![CDATA[Coğrafi Konumu Isparta ili Akdeniz Bölgesinin batı bölümünde ve iç kesiminde yer alır. &#8220;Göller Bölgesi&#8221;nin merkezi konumundadır. İl; 30 derece 20 dakika ve 31 derece 33 dakika doğu boylamları ile, 37 derece 18 dakika ve 38 derece 30 dakika kuzey enlemleri arasındadır. Yüz ölçümü 8.933 km2 &#8216;dir. Isparta doğudan Konya&#8217;nın Beyşehir, Doğanhisar ve Akşehir ilçeleri, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Coğrafi Konumu</strong><br />
Isparta ili Akdeniz Bölgesinin batı bölümünde ve iç kesiminde yer alır. &#8220;Göller Bölgesi&#8221;nin merkezi konumundadır. İl; 30 derece 20 dakika ve 31 derece 33 dakika doğu boylamları ile, 37 derece 18 dakika ve 38 derece 30 dakika kuzey enlemleri arasındadır. Yüz ölçümü 8.933 km2 &#8216;dir. Isparta doğudan Konya&#8217;nın Beyşehir, Doğanhisar ve Akşehir ilçeleri, kuzeyden Afyon&#8217;un Çay, Şuhut, Dinar ve Dazkırı ilçeleri, batıdan Burdur&#8217;un merkez, Ağlasun ve Bucak ilçeleri, güneyden ise Antalya&#8217;nın Serik ve Manavgat ilçeleri ile komşudur. İlde merkez ilçe ile birlikte Aksu, Atabey, Eğirdir, Gelendost, Gönen, Keçiborlu, Senirkent, Sütçüler, Şarkikaraağaç, Uluborlu, Yalvaç ve Yenişarbademli olmak üzere 13 ilçe vardır. Merkez ilçeden sonra gelen en büyük ilçe merkezi Yalvaç&#8217;tır. En az nüfuslu ilçe ise Yenişarbademli&#8217;dir. <span id="more-12777"></span><br />
İlin yüksek ve engebeli olan toprakları, kuzeydoğudan ve doğudan Sultan Dağları, Beyşehir Gölü ve Dedegöl Dağları&#8217;nın güney uzantıları, güneyden Antalya havzasının yüksek kesimleri, batıda ve güneybatıda Karakuş Dağları, Söğüt Dağları, Burdur Gölü ve Ağlasun ve Bucak yaylaları gibi doğal sınırlarla kuşatılmıştır. Isparta İli toprakları genelde engebeli bir yapıya sahiptir. Yöredeki yüksekliği 3.000 metreyi bulan dağlar yanında, ova ve vadi özelliğindeki düzlükler, değişik büyüklükteki tabii göller ilin doğal yapısını belirlemektedir. İlin rakımı 1.050 m. civarındadır.<br />
<strong>ISPARTA’NIN TARİHİ</strong><br />
Yakın çevresi ile birlikte Pisidia yöresinin önemli yerleşim merkezlerinden birisi olan Isparta&#8217; nın tarih öncesi dönemlere kadar ulaştığı bilinmektedir. Yörenin yerleşme tarihi Paleolitik (Eskitaş) dönemle başlamaktadır. M.Ö.2000&#8242;lerde ise Pisidia Bölgesi, Luvi ve Arzava topluluklarının yerleşme alanı idi. Hititler bir siyasi güç olduktan sonra yöreye ilgi duymuşlar, ancak yüzyıllarca süren çatışmalara karşılık Arzava ülkesi üzerinde kesin bir egemenlik kuramamışlardır.<br />
M.Ö. 1.200&#8242;lerde &#8221;Ege Göç Kavimleri&#8221; adı verilen topluluklar Balkanlardan gelerek Anadolu&#8217;nun siyasi yapısını bütünüyle değiştirdikleri gibi Arzava Ülkesi Konfederasyonu&#8217;nun da siyasi varlığına son vermişlerdir. Bu toplulukların en önemlisi Frigler, M.Ö. 8. yüzyıldan sonra, giderek güçlerini kaybetmiş ve M.Ö. 690&#8242;da bu topraklarda Lidya Devleti egemenliğini kurmuştur. Yöre M.Ö. 546&#8242;da Perslerin egemenliğine girmiş ve M.Ö. 334&#8242;e kadar onların egemenliği altında kalmıştır. Bu tarihten sonra yöreye Büyük İskender egemen olmuştur. Helenistik dönemde Minassos (Minasın), dikkati çeken bir yerleşme olarak görülmektedir. M.Ö. 323&#8242;te Büyük İskender&#8217;in ölümü üzerine Isparta sırayla Bergama Krallığı&#8217;nın, Seleukoslar&#8217;ın, son olarak da M.Ö. 190&#8242;da Romalıların yönetiminde bulunmuştur. Roma egemenliği M.S. 395&#8242;e kadar sürmüştür. M.S. 395 yılında Bizans egemenliği başlamış, Selçukluların Batı Anadolu&#8217;da denetimi kesin olarak ellerine aldıkları 1204 yılına kadar devam etmiştir. Roma yönetiminde Isparta&#8217; nın önemli yerleşme merkezleri Bayat (Selevcia Sidera), Uluborlu (Apollonia), Yalvaç (Antiocheia), Sütçüler (Sağrak-Adada), Şarkikaraağaç (Neopolis) ve Gelendost (Debenae)&#8217;dur. M.Ö. 395 yılında Roma imparatorluğunun ikiye ayrılmasından sonra Isparta Bizans imparatorluğuna bağlanmış, 7 ve 9. yy.da yapılan idari taksimata göre bir eyalet olmuş, din merkezi niteliği almıştır. 8. yüzyılda kısa bir süre Abbasi yönetimine giren kentin adı Arap kaynaklarında Sabart olarak geçmektedir. 1204 yılında Selçuklular tarafından fethedilen kent 1300 yılında Hamitoğulları egemenliğine girmiştir. 1390 yılında kent Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1919- 1923 yılları arasında Milli Mücadele döneminde Isparta, yörede söz konusu olan yabancı işgallerden en az etkilenen illerden biri olmuştur. İtilaf devletlerinden olan İtalyanların nüfuzuna bırakılmış olan Isparta işgale boyun eğmemiş, iç Anadolu, Ege ve Akdeniz Bölgelerini birbirine bağlayan önemli bir coğrafi konumda bulunan kent çeşitli yönlerden önemli gelişmelerini Cumhuriyet döneminde sağlamıştır.</p>
<p><strong>Isparta Adı ve Tarihi </strong><br />
Kente niçin Isparta denildiği, Isparta adının nereden geldiği, kesin olarak bilinmemektedir. Bu konuda pek çok araştırma, inceleme, görüş ve fikirler vardır. Böcü zade Süleyman Sami&#8217;nin Isparta tarihinde, Meydan Larusse&#8217;da, Kaamus&#8217;ul- Alâm&#8217;de Isparta adının Pisidia şehirlerinden Baris&#8217;in yerine kullanıldığı ifade edilmektedir. Baris adının Sanskritçe &#8220;Su&#8221; anlamına gelen &#8220;Vari&#8221; kelimesiyle bağlantısı olduğu sanılmaktadır. Bu adın başına &#8220;Is&#8221; zarf edatı getirilerek &#8220;Isparita&#8221; şeklini aldığı, galat olarak &#8220;Isparta&#8221; denildiği belirtilmektedir.<br />
Bir başka görüşte Isparta&#8217;nın tarihte en çok geçen adının Baris olduğudur. Bu isim Hititler tarafından verilmiş olup, &#8220;Bereket&#8221; anlamına gelmektedir. Romalılar Pisidia bölgesine hakim olunca, Baris adını kendi dillerine uydurup &#8220;Sbarita&#8221; demişlerdir. Kente Türklerin eline geçtikten sonra Isparta şehrine dönüşmüş ve bu isim altında anıla gelmiştir.<br />
Mitolojide Isparta  kelimesi &#8220;Ekilmiş&#8221; anlamına gelmektedir.<br />
Isparta ve çevresinde Hititlere ait bazı eserlerin ele geçirilmiş olması, bu bölgedeki Hitit hakimiyetine işaret ederse de, Isparta&#8217;nın bu devirdeki tarihini tam anlamıyla açıklığa kavuşturmak mümkün olmamıştır. Şehrin tam anlamıyla kuruluşu Lidyalılar döneminde olmuştur.<br />
Isparta daha sonra Pers&#8217;lerin, akabinde İskender İmparatorluğunun, bundan sonra Selevküslin eline geçip Bergama Krallığına bağlanmış, MÖ.II. yüzyılda da Roma hakimiyetine girmiştir.<br />
Roma yönetiminde Isparta&#8217;nın önemli yerleşme merkezleri Bayat (Selvesia Sidera), Uluborlu (Apollonia), Yalvaç (Antiocheia), Sütçüler (Sağrak Adada), Şarkikaraağaç (Neopolis) ve Gelendost (Debenae)dur.<br />
Roma imparatorluğunun MÖ. 395 yılında ikiye ayrılmasından sonra, Bizans İmparatorluğuna bağlanan Isparta, VII. ve IX. yüzyılda yapılan idari taksimata göre bir eyalet halini alıyor ve bir din merkezi niteliği taşıyordu.<br />
Selçuklu Devletinin kurulması, Anadolu&#8217;nun geleceği için önemli tarihi olayların başlangıç ve Malazgirt Meydan Savaşı ile Anadolu kapıları Türklere açılmıştır.<br />
Isparta&#8217;mızın tarihinde öyle bir sayfa mevcut ki, Haçlı savaşları durmuş, Anadolu&#8217;nun Türk Yurdu olduğunu bütün dünya duymuştur.<br />
Malazgirt&#8217;ten 105 ve Selçuklu Devletinin kuruluşundan 101 yıl sonra 1176 yılında Selçuklu Sultanı  II. Kılıç Arslan ile Bizans İmparatoru Manuel Komnenos arasında geçen Miryokefalon Savaşı Anadolu&#8217;nun Türk Yurdu olduğunu bütün dünyaya ispat etmiştir. Yıllarca süren  haçlı seferleri ve Bizans&#8217;ın Orta Anadolu&#8217;yu Türklerden alma arzusu hayal derecesinde olsun zihinlerden silinmiştir. Bundan böyle Bizans&#8217;ın siyaseti, Anadolu kıyılarında tutunabilmek endişesinden ibaret kalmış, Türk Devletinin ebedi olduğu meydana çıkmıştır.<br />
Yalvaç ve Gelendost İlçeleri arasında olduğu bilinen ancak iki ilçenin de benimsemesinden dolayı kesin yeri hakkında bir çok iddialar ortaya atılan Miryakefalon; Türklerin bir nevi var olma, yok olma savaşı, aynı zamanda bütün İslâm milletlerinin iştirak ettiği bir iman savaşı idi.<br />
Isparta yöresi, bütünüyle ve kesin olarak Kılıç Arslan döneminde Anadolu Selçuklularına katılmıştır. Anadolu Selçuklu Devletinin çöküşüyle  Hamitoğulları beyliğinin hakimiyetine giren Isparta, 1426 yılında Osmanlı hakimiyetine girmiştir.<br />
Isparta&#8217;nın Osmanlı Devletine bağlanmasından sonra XVI. yüzyıl başlarına kadar önemli bir olay olmamıştır. Bu dönemde sancak beylerinin etkisi ile imar faaliyetlerine hız verilmiştir.<br />
Dünya haritasının yeniden çizilmesine yol açan Birinci Dünya Savaşı Osmanlı İmparatorluğunu da etkilemiş, 30 Ekim 1918 yılında imzalanan Mondros Mütarekesiyle galip ülkeler, daha önce kendi aralarında yaptıkları anlaşmalarla yurdumuzu bölge bölge işgal etmeye başlamışlardır.<br />
<strong>ISPARTA’NIN İKLİMİ</strong><br />
Isparta İli Akdeniz iklimi ile Orta Anadolu iklimi arasındaki geçiş bölgesinde yer almaktadır. Bu sebeple il sınırları içinde her iki iklimin özellikleri de görülür. İlde ne Akdeniz&#8217;in yağışlı, ne de Orta Anadolu&#8217;nun kurak iklimi tam olarak gözükmez. İlin yaylalık kesimleri ovalık alanlara göre daha soğuktur. Meteorolojik araştırmalara göre, Isparta&#8217;nın iklim yapısı, soğuk yarı kara iklim tipi olarak belirlenmiştir. İlin Akdeniz&#8217;e yakın olan güney bölgesinde Akdeniz ikliminin özelliği gözlenir. Yazları sıcak ve kurak, kışlar ilin kuzey bölümlerine göre ılık ve yağışlı geçer. Kuzeydoğuya gidildikçe karasal iklim özellikleri kendini gösterir. Kuzey bölgelerde kışlar daha soğuk geçer ve daha az yağış alır. ilin yıllık ortalama sıcaklığı (l2.1 0C)&#8217;dir. Yıllık ortalama don1u günler sayısı 69,5 gündür. yıllık ortalama yağış 600, 4 mm. yağışlı günler sayısı ortalama 104, nispi nem %62, ortalama günlük güneşlenme müddeti 6,6 saattir. İlde açık günler sayısı ortalama 146,4 (bulutluluk ortalaması 2/10&#8242;dan az olan günler) dir.<br />
<strong>ISPARTA’NIN EKONOMİK YAPISI</strong><br />
Isparta ekonomisi eski çağlardan beri sanata dayalıdır. Toprağın verimsiz ve çorak oluşu, tarıma elverişli toprağın azlığı halkı sanat ve ticarete sevk etmiştir. Bez dokumacılığı ve deri işletmeciliği gibi küçük sanat dallarında Isparta&#8217;da büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.<br />
Isparta, Orta Çağda  ekonomik yönden bir ticaret merkezi; tuz, şarap ve liris ihraç eden ve hatta para basan bir şehir olarak tarihe geçmiştir. Toprağın, kokulu tıbbi bitkileri yetiştirmeye elverişli olması anlaşılmış ve gül tarımı başlamış; günümüzde ülkemizin olduğu kadar dünyanın da bir numaralı gülcülük merkezi haline gelmiştir.<br />
Dünün basit dokumacılığı da Cumhuriyet Dönemi ile gelişmiştir. Bilhassa 1950&#8242;li yıllara kadar sürmüş ve Isparta bu dönemlerde halıcılıkta &#8220;Altın Devri&#8221;ni yaşamıştır.<br />
1924 yılında Isparta&#8217;da 2.450 tezgâhta 7.350 işçi 106.000 m2 hali üretirken, 1950 yılında 5.928 tezgâhta 12.870 işçi 186.000 m2 halı üretir duruma gelmiş ve 1978 yılında tezgâh sayısı 44.000, istihdam edilen işçi sayısı 100.000, imalat halı miktarı da 2.150.000 m2 ye ulaşmıştır.<br />
Fakat 1970&#8242;li yıllardan itibaren Isparta halıcılığında bariz bir düşüş görülmeye başlanmıştır. Bu gerileme 1980&#8242;li yıllardan itibaren yıldan yıla artarak halen sürmekte ve halıcılıkta tehlike çanları çalmakta ve içinde bulunduğumuz son on yılda tezgâh sayısının ortalama 16-20.000, işçi sayısı 40-50.000 ve üretilen halı miktarının 1.000.000 m2 &#8216;ye kadar düşmüş olması bu durumu gözler önüne sermektedir.<br />
Son yıllarda elmacılıkta büyük gelişmeler sağlanmış olup, yıllık üretim (1989 da) 300.000 tonu aşmış ve buna paralel olarak soğuk hava depoculuğunda da gelişmeler gözlenmektedir.<br />
İstakoz, kervit, tatlı su balıkları ve çeşitli göl mahsulleri üretimi de yine son yıllarda bölge ticaretinde ağırlık kazanmaya başlamış ve su ürünleri sanayiinde de gözle görülür gelişmeler sağlanmıştır.<br />
Mermer, mermer-fayans işletmeciliği, pomza taşı ve barit madeni işletmeciliği alanlarında da sıçramalar görülmektedir.<br />
Bir halıcılık merkezi olan Isparta&#8217;da halı imalatçılığının yanı  sıra yün ve pamuk ipliği imalatı, halı yıkamacılığı ve halı kırkımcılığı ve de ip boyama sanayii gibi çeşitli yardımcı sanayii kollarında da gelişmeler olmuştur.<br />
İlimizde gülyağı üretimine yönelik gül yetiştiriciliğinin yoğun oluşu bu sektörde; gülyağı, gül konkreti (katı gülyağı), gül suyu ve gülden mamul ürünleri üretiminde önemli bir yere sahiptir.<br />
Deri işletme alanında ilde söz sahibi olan Yalvaç ilçesinde 80 civarında deri işleme atölyesi mevcuttur. Yılda 1.800 ton kösele ve 500.000 adet küçük baş hayvan derisi işlenmektedir. Deri sanayii ve buna paralel olarak ihracata yönelik deri giyim sanayii de kurulmaya başlamıştır.<br />
İlde konfeksiyon sanayiinde de gelişmeler gözlenmekte, çeşitli fabrikalar işletmeye girmiş bulunmaktadır.<br />
Isparta&#8217;da gıda sanayiinde un ve mamulleri, alkolsüz meşrubat, gül mamulleri, şekerli mamuller ve ihracata yönelik tatlı su ürünleri işleyen sanayii kuruluşları mevcuttur.<br />
Isparta&#8217;da elmacılığın büyük gelişmeler göstermesine paralel olarak meşrubat fabrikaları kurulmuştur. Bunların başında da kapasite olarak en aşta geleni Fruko-Tamek Meyve Suları Fabrikası gelmektedir.<br />
Bilhassa kırsal bölgelerde yaygın olarak görülen hayvancılık ve besicilik gelişmekte olup ihtiyacı, ilde mevcut iki adet yem fabrikasından karşılanmaktadır.<br />
1989 yılında 750.000 ton tıraşlı çimento ve 250.000 ton normal çimento üreten Göltaş Çimento Fabrikası üretimini sürdürmektedir.<br />
İlin orman bakımından zengin olması, orman ürünleri sanayiinde gelişmeler göstermiştir. İlde orman ürünleri sahasında 180 civarında firma faaliyet göstermekte olup yıllık kapasite 200.000 ton m2 keresteye ulaşmıştır.<br />
Kerestenin yanı sıra ağaç doğrama, mobilya, dekorasyon, ahşap doğrama, ambalaj sanayii ve yonga levha (sunta) imali yapılmaktadır.<br />
Maden ve toprak işleme dalında, bu sektörün en faal işletmesi olan Keçiborlu Kükürt İşletmeleri 1989 yılında 49.000 ton ham kükürt işlenmiştir. Kükürt rezervlerinin azalması gerekçe gösterilerek devletçe 1996 yılında bu fabrika kapatılmıştır.<br />
Mermer sanayii yaygın olmasa da bu alanda da faaliyet gösteren işletmeler mevcuttur.</p>
<p>El Sanatları ve Halıcılık<br />
Isparta, el sanatları bakımından çok özel ve çok önemli bir konuma sahiptir. Bilhassa ülkemizde yegane &#8220;Halıcılık merkezi&#8221; pozisyonundadır. Isparta, halıcılıkta, ülke genelinde olduğu kadar dünyada da ünlüdür. Zira, dünyada halı borsası yalnızca Isparta&#8217;da oluşmaktadır. Bu borsa, yılın her haftasının tatil günleri dışında oluşur. Yurdun her yöresinden gelen ihtiyaç sahipleri bizatihi üretici ile yüz yüze alış veriş imkanı bulur.<br />
Isparta halı pazarında yalnız Isparta tipi el dokuması halılar değil, yurdun çeşitli yörelerinden gelen diğer halı çeşitlerini de bulmak kabildir. Halıcılığa paralel olarak son yıllarda el sanatçılığına dayanan hediyelik eşyada da önemli gelişmeler gözlenmektedir. Bu bakımdan Isparta hediyelik eşyada da büyük bir potansiyele sahiptir. Bu potansiyel, gül mamulleri ve kozmetik eşya ile birlikte düşünülürse; Isparta, &#8220;Bavul Turizmi&#8221; için yurt genelinde en geniş imkanlara sahiptir.<br />
Fakat ne var ki, bilhassa kadın nüfusa istihdam yaratma, yatırım ucuzluğu bakımından üstünlükler taşıyan ve ülkemize büyük gelirler sağlayabilecek olan el sanatları sektörü ve el halıcılığı sektörü yıldan yıla gerilemektedir. Eğer teşvik ve destek sağlanmaz ise Orta Asya&#8217;dan Anadolu&#8217;ya gelip yaygınlaşan ve dünyada daha çok Türk&#8217;e has bu meslek dalı olan halıcılık yakın bir gelecekte yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır.<br />
Her Türk kadınının son derece yatkınlığı (aşinalığı) ve ruhu dinlendirici özellikleri de bulunan el dokumacılığı ile, ülkemiz darboğazını aşabilir.<br />
Makine halıcılığının yaygınlaşması ve yatırım teşvikleriyle ülke genelinde el sanatlarına gerekli önemin verilmeyişi bilhassa Isparta halıcılığına bir darbe niteliği taşımaktadır. Isparta&#8217;da yapılan her yatırımda, fabrikada, okulda, camide  halı vardır. Yatırımın sermayesi, okulun tuğlası, caminin minaresi hep halıdır. Halıdan sağlanan gelirlerdendir.<br />
İlin Enerji ve Hidroelektrik Santralleri<br />
Isparta, elektrik enerjisini ildeki hidroelektrik santrallerinden ve ulusal şebekeden karşılayan bir ilimizdir. İlde elektrik enerjisi üreten 2 hidroelektrik santraline 1989 yılı sonunda faaliyete geçen Çayköy-Aksu Hidroelektrik Santrali de eklenmiş ve üretime geçmiştir. İlk tesis, 1956 yılında yapımına başlanan ve 1960 yılında faaliyete geçen Kovada I. &#8216;dir.<br />
Kovada Hidroelektrik Santrali Eğirdir&#8217;e 26 km. uzaklıkta Kırıntı Köyü yakınlarında, hem bölgenin elektrik ihtiyacını karşılamak hem de sulamada yararlanılmak üzere Kovada Belediyeler birliği adına İller Bankasınca yaptırılmış daha sonra T.E.K.&#8217;na devredilmiş ve ulusal şebekeye bağlanmıştır. Kurulu gücü 48 megavat olup, 1988 yılı enerji üretimi 25.220.000 kw&#8217;tır.<br />
Kovada II.  Hidroelektrik Santrali de Aşağı Gökdere kesiminde 1971 yılında üretime geçmiştir. Gücü 52 megavat olup &#8220;Kademe&#8221; santral tipindedir. 1988 yılı enerji üretimi 137.460.000 kw. Dır.<br />
<strong>ISPARTA’NIN NÜFUSU</strong><br />
Isparta ilinin 1990 nüfus sayımına göre 434.771 nüfusa sahip olduğu tespit edilmiştir. Aynı yılda il merkezinin 112.117 nüfusu vardır. Bir önceki sayıma göre nüfus artışı binde 25.44&#8242;tür. İl genelinde km2,ye 49 kişi düşerken Merkez ilçede bu rakam 227 kişiyi bulmaktadır. Toplam nüfusun %69&#8242;u kent merkezlerinde %31 ise köylerde oturmaktadır. Halkın %55&#8242;i tarım, %45&#8242;i diğer sektörlerde istihdam edilmektedir. Devlet İstatistik Enstitüsü ve devlet Planlama Teşkilatınca il nüfus artış oranı göz önünde tutularak yapılan tahminlere göre 2000 yılı tahmini nüfusu 550 bin olarak belirlenmiştir.<br />
<strong>FİZİKİ ÖZELLİKLER</strong><br />
Dağlar :<br />
İldeki dağlar, Torosların uzantısı durumundadır. Büyük alanlar kaplayan ve Antalya Körfezinin kara içine sokulan girintisine paralel olarak körfezin doğusundan başlayan bu dağlar, kuzeye doğru giderek yükselmiş bir vaziyette bir birine yaklaşır ve Göller Bölgesinin kuzeyinde birleşir.<br />
Akarsular :<br />
	İlin dönemli akarsuları Aksu Irmağı ile Köprüçay&#8217;dır. Köprüçay, Sorgun Yaylasından doğar, Antalya&#8217;nın Side yakınlarında Akdeniz&#8217;e dökülür. Köprüçay Antalya havzasında birçok eşsiz güzellikte çağlayanlar ve turizm yönünden büyük imkanlar sunmaktadır.<br />
Aksu çayı da, Isparta&#8217;nın doğusunda doğup, irili ufaklı bir çok dere ve ırmakçığın katılmasıyla oluşmaktadır. Antalya yakınlarında Gebiz Irmağının da kendisine katılmasıyla büyümekte ve Antalya&#8217;nın Aksu İlçesi sınırlarından Akdeniz&#8217;e dökülmektedir.<br />
Ovalar ve Vadiler :<br />
	Isparta&#8217;da irili ufaklı bir çok vadi mevcuttur. Bunların en önemlileri Akdağ&#8217;ın kuzey yamaçlarında başlayan Aksu Vadisi ile Dedegül Dağlarının orta kesiminde başlayan köprü suyu vadileridir.<br />
Plâtolar, Yaylalar :<br />
Isparta topraklarının  %44.84 &#8216;ünü plâtolar oluşturmaktadır. Başlıcaları; Keçiborlu, Atabey, Barla, Senirkent ile  bir bölümü Isparta sınırları içinde kalan Afyon plâtolarıdır. Bu plâtolar üzerinde ise yaylalar bulunmaktadır. Bizatihi kendisi yaklaşık  1.050 metreyi bulan yükseltisiyle bir yayla durumunda olan Isparta, &#8220;Yayla Turizmi&#8221; bakımından çok büyük imkanlar bahşetmektedir.<br />
Hidroklimatolojik üstünlükler göstermektedir. Bu bakımdan Isparta&#8217;da bir çok yayla bulunmasına rağmen Sütçüler Orman Bölgesi, Tota Yaylası ve içmesi ile Söğüt ve Zengi yaylaları, Aksu Sorgun Yaylasının ne kadar üzerinde durulsa azdır. Tota Yaylasındaki çam ağaçları, dağları ve şırıl şırıl akan çam kokulu suları, cıvıldayan kuş sesleri ormanın ıssızlığında adeta ritmik bir müziği andırmaktadır.<br />
Sorgun yaylasının rakımı 1.600 metre, Aksu&#8217;ya uzaklığı 10 km. olup, ham yolla ulaşım sağlanmaktadır.<br />
Çandır Söğüt yaylası; tabii kaynaklar ve tabii sit alanı oluşu sebebiyle dikkati çekmektedir. 1.700 metre yüksekliğinde, Çandır Köyüne 20 km. uzaklıkta ve ulaşım stabilize orman yolu iledir. Isparta&#8217;da daha pek çok yayla bulunmaktadır. Bunların başlıcaları; Kuvvet Alanı Yaylası, Kötürnek Yaylası, Çayır Alanı Yaylası, Sultan Dağları Yaylası, Cennet Taşı Yaylası, Beşoluk Yaylası (Şarkikaraağaç), Çayır Yaylası (Yenişarbademli), Kızıldağ Yaylası (Yukarı Yaylabel Köyü) dır.<br />
Eğirdir İlçe sınırları dahilinde de Kurucaoluk Yaylası, Camili Yayla, Belova Yaylası, Belkuyu Yaylaları bulunmakta olup, il merkezi Gelincik köyünde Gelincik Yaylaları yer almaktadır.<br />
Göller :<br />
Günün değişik zamanlarında değişik ve çok güzel görünümler kazanan, güneşin batışı vaktinde seyrine doyum olmayıp harika bir güzelliğe bürünen Eğirdir Gölü (Grup vakti), Göller Bölgesinin bir turizm incisi durumundadır. 517 km.2 lik yüzölçümü ile Türkiye&#8217;nin 4. üncü büyük gölü olup, kuzey-güney uzunluğu 50 km, doğu-batı genişliği ise 3 ile 15 km. arasında değişmektedir. Kuzeyde kalan kısmına Hoyran Gölü, güneyde kalan bölümüne ise Eğirdir Gölü denilmektedir.<br />
Eğirdir Gölü ile bir sahil şehri görünümü kazanan Eğirdir özellikle stressiz, gürültüsüz ve mutena bir dinlenme arzusu duyanlar için sessiz bir yurt köşesidir. Ayrıca bir krater gölü olan Eğirdir&#8217;e bilhassa etrafında bulunan çeşitli yükseklikteki dağlar da ilginç bir görünüm kazandırmaktadır. Göl, su sporları için olduğu kadar dağcılık sporları bakımından da büyük imkanlar sunmaktadır.<br />
Gölün tatlı suyunun, tatlı su balıklarının yaşamasına elverişli olması amatör ve profesyonel balık avcılığı imkanı sağlamaktadır. Gölün sayısız özelliklerinin bir araya geldiği bu yurt köşesinin dış ve iç turizm bakımından ne büyük bir potansiyel taşıdığı aşikardır.<br />
Bir krater gölü olan Gölcük Gölü de gerek doğal güzelliği ve gerekse şehir merkezine yakınlığı (13 km.) bakımından potansiyel turizm değerine haizdir. Gölün etrafı gölden yüksekliği 150-300 metreyi bulan volkanik küllü tepelerle çevrilidir. Daireyi andıran gölün çapı 1.500 metreye, derinliği ise yer yer 32 metreye ulaşmaktadır.<br />
Mağaralar:<br />
Turizmde çok çeşitlilik arz eden Isparta, Mağara Turizmi bakımından da büyük bir önem taşımaktadır. Bilhassa son yıllarda dikkatlerin yoğunlaştığı mağara turizmi, ili bir turist çekim merkezi haline getirebilecek potansiyele sahiptir.<br />
Aksu İlçesi Sorgun Yaylası, Zindan  Deresi mevkiinde bulunan Zindan Mağarası başlı başına bir turizm değeridir. Ayrıca Eurmedon Açık Hava Tapınağı ve tarihi roma Köprüsü ile cazibesi daha da artmaktadır. Mağara, 765 metre uzunluğu, içerisindeki ilginç sarkıt ve dikitleriyle cildi güzelleştirdiği söylenen tabii yer altı deresinden akan suyu ile dikkat çekmektedir.<br />
Yenişarbademli&#8217;ye 8 km. mesafede Çaydere Ormanlarının içinde bulunan Pınargözü Mağarası ve su kaynağı da bir tabiat harikası niteliğindedir. Dünya literatürüne de geçmiş bulunan Pınargözü Mağarası yerli ve yabancı doğabilimci ve mağaracılar tarafından araştırması yapılmıştır.<br />
Pınargözü Mağarası çevresi bitki örtüsünün de (çeşit ve tür bakımından) dünyanın en zengin ve sayılı yerlerinden biri olduğu ifade edilmektedir. Biyoloji Profesörü Hasan PEŞMEN, 1975 yılında yaptığı kısa bir araştırma ile 213 çeşit bitki türü tespit etmiş ve bu sav&#8217;ı doğrulamıştır.Kesme Kasabasında da benzer mağaraların var olduğu da bilinmektedir. Bütün bu gerçekler Isparta&#8217;nın Mağara Turizmi bakımından önemli bir değer taşıdığını göstermektedir.<br />
<strong>ULAŞIM DURUMU</strong><br />
Karayolu Ulaşımı<br />
Isparta İç Anadolu&#8217;yu Akdeniz&#8217;e bağlar. Bu nedenle Afyon-Sandıklı güzergahından kente gelen vasıtalar, Ağlasun-Bucak Karayolu ile Antalya&#8217;ya ulaşır.<br />
Keçiborlu-Dinar güzergahında da Ege Bölgesi ile bağlantı kurulur. Isparta ili Eğirdir-Şarkikaraağaç güzergahını takiple Konya ili irtibatlıdır. Bu yol özellikle maden nakliyatında Antalya iline bağlantı sağlar.<br />
Isparta&#8217;nın İç Anadolu&#8217;ya bağlantısının ilk basamağı olan Isparta-Baladız (Gümüşgün) ve Isparta çevre yolları da dahil edildiğinde inşa edilen yolun uzunluğu toplam 138 km. ye erişmektedir. Baladız kavşağından Isparta Sav Kasabasına kadar uzanan 31 km.lik kesim bölünmüş yol olarak inşa edilmiştir.<br />
Güzergaha 4 km.lik bir yolla bağlanan, Isparta&#8217;ya 28 km. mesafedeki Süleyman Demirel Havaalanı da devreye girmiş ve bölgenin ekonomik kalkınması için gerekli alt yapı çalışmaları büyük ölçüde tamamlanmıştır. 1964 yılında karayolları ağına alınarak, 1965 yılında Ağlasun Köroğlu Beli Varyantı ile Antalya&#8217;ya ulaşım sağlayan mevcut yol, Ağlasun üzerinden 146 km. uzunluğundadır.<br />
Yeni yol 1986 yılında programa alınmış, yolun Dereboğazı Köprüsü ile Isparta ayrımı, II. Tünel girişi arasının yapım ihalesi gerçekleştirilerek çalışmalara başlanılmıştır. I-A   standardında, platform genişliği 12 metre olarak inşa edilen yol , 8 Temmuz 1995 tarihinde hizmete sunulmuştur.<br />
Demiryolu Ulaşımı :<br />
Isparta, Cumhuriyet Devri&#8217;nde kurulan demiryolu şebekesi ile Türkiye&#8217;nin demiryolu bulunan merkezlerine ulaşım sağlar. İzmir-Aydın Demiryolunun bir uzantısı olan Isparta Demiryolunda tarifeye bağlı olarak Pamukkale Ekspresi, Göller Ekspresi, Posta Treni, Mototren çalışmaktadır. Her gün İzmir, İstanbul, Ankara ve bu güzergahlar üzerindeki yerleşim yerlerine demiryolu ile ulaşım imkanı mevcuttur.<br />
Havayolu Ulaşımı :<br />
Yeni açılan Süleyman Demirel Havaalanı, halen haftada iki kez İstanbul &#8211; Isparta, Isparta &#8211; İstanbul seferi yapmakta, İstanbul bağlantılı olarak da yurdun değişik havaalanlarına ve yurtdışına bağlantı sağlamaktadır.<br />
<strong>ISPARTA’DA TARİHİ KÜLTÜREL VE ARKEOLOJİK VARLIKLAR</strong><br />
Camiler<br />
Kutlubey Camii (Ulu Camii) :<br />
I. Murat Döneminde Kutlubey tarafından inşa ettirilmiştir. Birçok tamir ve eklentilerle orijinalliğini kaybetmiş olan caminin MS: 1488 (H.884) tarihinde yaptırıldığı vakfiyesinden anlaşılmaktadır.<br />
Firdevs Paşa Camii (Mimar Sinan Camii) :<br />
Isparta Valisi Firdevs Bey tarafından yaptırılmış olan camii, Mimar Sinan stilinde inşa edilmiştir. Beş kubbeli son cemaat mahalli geniş merkezi kubbesiyle dikkati çeker.<br />
  Hızırbey Camii :<br />
Keçeci Mahallesinde bulunan camii, Isparta&#8217;da hüküm süren Hamitoğullarından Dündar Bey&#8217;in kardeşi Hızırbey tarafından yaptırılmıştır. Camii 1312 yılından bu güne kadar ayaktadır.<br />
 İplik Camii (Hacı Abdi Camii) :<br />
Halk dilinde İplikçi Camii diye de anılan bu yapı, 1554 yılında Ispartalı zenginlerden Hacı Abdi Ağa tarafından yaptırılmıştır. Bu caminin yakınlarındaki bir evde doğup büyümüş olan Sadrazam Halil Hamit Paşa, 1781 yılında caminin sağ ve sol cephelerini yıktırıp genişletmiştir.</p>
<p>Kavaklı Camii :<br />
1782 yılında Abdi Paşanın yardımıyla o zamanki Isparta Valisi tarafından yaptırılmıştır. Bu camii, içindeki bitkisel dekorlu Kütahya çinileriyle dikkati çeker.<br />
Çeşmeler<br />
Yılankıran Çeşmesi :<br />
İl merkezindeki tek Selçuklu eseri olup, yapılış tarihi 1135 dir. Arapça ve Farsça kitabeleri Isparta Müzesi&#8217;ndedir.<br />
Karbuz Çeşmesi :<br />
Halil Hamit Paşa tarafından 1768 yılında yaptırılmıştır. Mimar Sinan Camii kapısından, bugünkü mimar Sinan Caddesi&#8217;ndeki (1945) yerine nakledilmiştir.<br />
Hamamlar<br />
Keçeci Hamamı :<br />
Isparta&#8217;da hüküm süren Hamitoğullarından Dündar Bey&#8217;in kardeşi Hızır Bey tarafından Keçeci mahallesindeki Keçeci Hamamı 1284 yılında yaptırılmıştır. Yeni Hamamı 1691’de Yeniçeri ağası Savlı Dalboyunoğlu Ahmet Ağa  yaptırılmıştır.<br />
Mesireler<br />
Mesire, gezinti yeri anlamına gelmektedir. Genellikle  suyu, yeşilliği olan ve güzel manzaralı kırsal gezinti yerleridir. Isparta insanının hayat biçiminde mesirenin özel bir anlam ve yeri var olagelmiştir.  Başlıca Mesireler şunlardır:<br />
Ayazma (Ayazmana) :<br />
Ayazma adı zamanla Ayazmana&#8217;ya dönüşmüştür. Ayazmalar daha çok Hıristiyan Rumların ziyaret ve seyran yerleri idi. Ayazmana, şehrin 4 km. güneydoğusunda (şimdi birleşmiş durumdadır),  kestane ağaçları ile kaplı bir tepenin eteğinde, soğuk bir suyu, bol yeşilliği ve kademeli oturma yerleri ile ünlü bir mesiredir.<br />
Milas :<br />
Milas; Gölcük Gölü&#8217;ne giden asfalt yol üzerinde soğuk suyu, zengin yeşilliği ile öteden beri ilgi gören mesirelerden biridir. Çevresi bahçelerle kaplıdır. Milas&#8217;ta bir gazino, alabalık tesisleri ile yeme-içme tesisleri bulunur.<br />
Mesirelerin büyük ilgi görmesi, yeniden çevre düzenlemesi yapılarak, bilhassa mahalli yemeklerin hakim olduğu yeme-içme tesislerinin kurulması, otopark düzeni sağlanması ilgiyi daha da artırmaktadır.<br />
Kirazlıdere :<br />
Hisartepe yamaçlarında Isparta&#8217;yı kuşbakışı baştan ayağa gören etrafı bağ ve bahçelerle kaplı ve birde gazino bulunan bir dinlenme yeridir. Bilhassa yaz mevsiminde Kirazlıdere serinliğinde, Isparta&#8217;nın güzel manzarasının seyrine doyum olmaz.<br />
Davras Dağı Kış Sporları Turizm Merkezi :<br />
Davras Dağı Kış Sporları Kayak Merkezi 15.12.1994 gün ve 94/6345 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla &#8220;Turizm Merkezi&#8221; ilan edilmiştir. 1/25.000&#8242;lik Çevre Düzeni Planı, Turizm Bakanlığı&#8217;nca hazırlanmış ve onaylanmıştır. İl Merkezine 27 km. mesafede bulunan Kayak Merkezinin yolu açılmış, 7,7 km. lik Çobanisa Köyü-Kayak Merkezi arasındaki mesafe 1997 yılında asfaltlama ve diğer sanat yapıları tamamlanmıştır. İçme ve kullanma suyu çalışmaları da bitirilmiştir. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/isparta-ili-tanitimi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Isparta Gölcük Ve Çevresi Teknik Gezi Raporu</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/isparta-golcuk-ve-cevresi-teknik-gezi-raporu.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/isparta-golcuk-ve-cevresi-teknik-gezi-raporu.html/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 16:59:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Alanda]]></category>
		<category><![CDATA[Andezit]]></category>
		<category><![CDATA[Flor]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Kar]]></category>
		<category><![CDATA[Kemikler]]></category>
		<category><![CDATA[Kum]]></category>
		<category><![CDATA[Marn]]></category>
		<category><![CDATA[Pilav]]></category>
		<category><![CDATA[Pomza]]></category>
		<category><![CDATA[Volkano]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12775</guid>
		<description><![CDATA[İlk olarak gölü kuşbakışı olarak görebileceğimiz yüksek bir alana çıkıldı. Buradan göl kuşbakışı olarak izlendi. Gölün alanı: 0,8 km2’dir. Göl daha önce içme suyu kaynağı olarak kullanılmıştır. Ancak; gölün suyunun azalması, kemikler ve dişler üzerindeki önemli olumsuz etkileri sonucunda bundan vazgeçilmiştir. Bunun yerine Eğirdir Gölü içme suyu kaynağı olarak kullanılmıştır. Dişler ve kemiklerde olumsuz etkiler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İlk olarak gölü kuşbakışı olarak görebileceğimiz yüksek bir alana çıkıldı. Buradan göl kuşbakışı olarak izlendi. Gölün alanı: 0,8 km2’dir.<br />
Göl daha önce içme suyu kaynağı olarak kullanılmıştır. Ancak; gölün suyunun azalması, kemikler ve dişler üzerindeki önemli olumsuz etkileri sonucunda bundan vazgeçilmiştir. Bunun yerine Eğirdir Gölü içme suyu kaynağı olarak kullanılmıştır. Dişler ve kemiklerde olumsuz etkiler doğuran neden göldeki flor oranının yüksek olmasıdır. Kuşbakışı gölü izlemek için üzerine çıktığımız alan farklı kayaç gruplarından oluşmaktadır. Bunlardan ilki Sedimanter kayaçlardır. En yaşlı kayaç türüdür. Akdağ kireç taşları içerisinde yer alırlar. Bir diğer grup serisi ise Volkano sedimanter seridir. Bu seri ofiyolit Melanji, radyolarit ve serpantinden oluşmaktadır. Son grup serisi ise Denizel klastik seridir. Bu seri; kum taşı, kireç taşı ve marn’dan oluşmaktadır. Bu volkanizma oluşumunun ilk evresinde kireçtaşı ile volkano sedimanter seri alloktan (yerinde oluşan), konglemera, denizel plast seri atoktondur. (Yerli yerin oluşmamış = taşınmış). Ardından volkanik kayaçlar tarafından örtülmektedir.<span id="more-12775"></span><br />
Volkanizmanın ikinci evresinde ise traki andazitik ve trakit kökenli tüflerden oluşmaktadır.<br />
Volkanizmanın üçüncü ve son evresinde ise andezit ve trakit lavları oluşmaktadır. Trakitlerin en belirgin olduğu yer bu alanda yer alan pilav tepesidir.<br />
Tüflerin kapladığı alan 25 km2’dir.<br />
Yağan yağmur suları barajları oluşturuyor. Sonra bunlar kaynak olarak ortaya çıkarak gölün beslenmesini sağlarlar.<br />
Gölcük gölü iki türlü beslenmesi vardır;<br />
İlk meteorolojik beslenme (Yağmur ve kar suları ile) ikincisi ise iç beslenme (kaynaklar şeklinde beslenme) bütün bu olaylar ilk olarak görülen bölümde incelenmektedir.<br />
İkinci bölümde ise;<br />
Felsik minerallerin egemen olduğu pomza morstarısana ait bir alandır. Çevrede bol miktarda sanidin, bir miktar biyotit, piroksen, aksesuar olraka florit vardır. Tefrifonolitler içinde çok koyu renkli kayaçlar görülecektir.<br />
Üçüncü bölümde ise;<br />
Bu alanda tüf yağmur salarının etkisiyle topraklaşıyor. Bu torağa folio toprak adı verilir. Ayrıca bölgede pomzada bulunmaktadır.<br />
Dördüncü bölümde ise;<br />
Bu alanda tefrifonolitleri görmekteyiz. Genelde homojen olup renkleri koyu gri – yeşil arasında değişir. Mikroskop altında incelendiğinde mikrokristalin bir matrix’ten oluştuğu görülür. Kayaç içinde idiyomorf – hipidiyomit – ojit gibi minerallerden oluşur. Kayacın içinde apatit bulunur. Matrix’de cam yoktur. Terfrifonolitler içinde olivinde bulunmaktadır.<br />
Beşinci bölümde ise;<br />
Tefrifonolitler üzerinde gerçek tüfler bulunmaktadır. Bunlar geçirimsizdirler. Tüfler ise geçirimlilerdir. Tüfler içindeki farklı erozyonlar sonucu ighimbirit denilen kaynaşmış tüfler oluşmuştur. Kaynaşmış tüfler gerçek tüfler içinde de bulunmaktadır.<br />
Altıncı bölümde ise;<br />
Bu alan pilav tepesi denilen kısmı kapsar. Pilav tepesi içerisinde yer alan trakitler (en genç volkanik kayaçlar)  trakiandezitle birlikte “kaldera” içinde volkanik kayaçların üçüncü fazını oluştururlar. Bu kayaçlar porfirik dokuludurlar ve mineral bakımından sanidin egemen durumdadır. Kayaç yapıcı mineral biyotit, piroksendir. Matrix hipidiyomorflardan oluşmuştur. Aksesuar minerali olarak apatit ve sifen’i sayabiliriz. Bazikten asidik yapıya doğru gidildikçe flor oranında azalma oluyor.<br />
Yedinci bölümde ise;<br />
Kireçtaşı mostrasının yer aldığı alandır. Tüfler erozyonla taşındıktan sonra açığa çıkıyor. Tüflerin eskiden bulunduğunun kanıtı teflifonolit parçalarının bulunmasıdır. Bu parçalar tüflere oranla daha dayanıklıdırlar. Kalınlıkları 150 – 200 m. arasında değişmektedir. Mikroskop altında mikritik, sparatik doku gösterirler.. mikritik kireçtaşı kalsit kristalinden oluşuyor. Apanitik kireçtaşları, kalsit kristalleri ve içindeki çatları dolduran sekonder kuvarslardan oluşur. Kireçtaşları genelde gri renkli fozillerden oluşurlar.<br />
Sekizinci bölümde ise;<br />
Bu alanın batı ve doğusunda konglemeralar bulunuyor. Oligosenden miyosenekadar yaşı değişim göstermektedir. Konglemeralar içinde yuvarlak kireçtaşı volkanosedimanter seriye ait serpantin ve çakıltaşları yer alır. Çakıllar yuvarlaktırlar.<br />
Dokuzuncu bölümde ise;<br />
Renk karşılaştırması sonucunda inceleme yapılacaktır. Toprağın yeşil ve kırmızılaştığını görüyoruz. Kırmızı olanlara “volkanosedimanter” denilir. Gri yerlerde ise kireçtaşı yer alır. Yeşil alan sedimanterle kayaç arasında sınırlıdır. Bu alan içerisinde görülen yeşil kayaç ofiyolittir.<br />
Onuncu bölüm ise;<br />
Volkanosedimanter seri tektonik bindirme sonucunda kireç taşlarına doğruyönelim göstermiştir. Alterasyonla ultrabazik kayaçların içindeki primer mineraller başka şeylere dönüşmüş ve değişik renkler almışlardır. Bu tür kayaçlarda “şist” ve “nitleşme” sonucunda bir alterasyon durumu söz konusudur. Meydana alterasyon sunucunda bu alanlarda fazla sayıda altın yatakları oluşmuştur.<br />
Onbirinci bölümde ise;<br />
Bu alanda ofiyolitik adı verilen yeşil renkteki kayalar yer alırlar. Yapısında olivin, piroksen, pirojoklas bulundurabilirler. Olivinlerin çoğu serpantinitleşmişlerdir. Faneritik dokulu kayaç silisli olduğundan sert bir yapısı vardır. Ayrıca radyorolittir.<br />
Onikinci bölümde ise;<br />
Kaynak oluşum görülmektedir. Tektonik bir fay hattı bulunmaktadır. Ayrıca üzerinde kireçtaşları bulunmaktadır. Kireçtaşı ile ultrabazik kayaçlar arasında bir bindirme bulunmaktadır. Kireçtaşı içinde yapısındaki çatlaklardan dolayı su birikir ve ultrabazik kaya kontenjanında “kaynak” olarak açığa çıkar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/isparta-golcuk-ve-cevresi-teknik-gezi-raporu.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Muğla Kula İlçesi Tanıtımı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/mugla-kula-ilcesi-tanitimi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/mugla-kula-ilcesi-tanitimi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 16:56:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Bunu]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Demirci]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Karayolu]]></category>
		<category><![CDATA[Kula]]></category>
		<category><![CDATA[Manisa Ili]]></category>
		<category><![CDATA[Yle]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12773</guid>
		<description><![CDATA[Şehrin ilk sakinlerinin Lidyalılar, daha sonra Persler, Büyük İskender, Romalılar, Bizanslılar olduğu ileri sürülse de bunu belgeleyen bir kent yapılaşması tespit edilmemiştir. Germiyanoğulları Beyliği ile birlikte yöre Türk yönetimine girmiştir. 1410 yılında Osmanlı yönetimine bağlanan Kula, Osmanlı döneminde önemli bir sanayi ve ticaret merkezi oldu. Kula ilçesi, Manisa İli’ne 128 km. uzaklıkta olup, yüzölçümü 920 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Şehrin ilk sakinlerinin Lidyalılar, daha sonra Persler, Büyük İskender, Romalılar, Bizanslılar olduğu ileri sürülse de bunu belgeleyen bir kent yapılaşması tespit edilmemiştir. Germiyanoğulları Beyliği ile birlikte yöre Türk yönetimine girmiştir. 1410 yılında Osmanlı yönetimine bağlanan Kula, Osmanlı döneminde önemli bir sanayi ve ticaret merkezi oldu.<br />
Kula ilçesi, Manisa İli’ne 128 km. uzaklıkta olup, yüzölçümü 920 km2, denizden yüksekliği ise 720 m. olan bir yerleşim yeridir. Kuzeyde demirci ve selendi, batıda Salihli, güneyde Alaşehir, doğuda da Uşak İli’yle sınırlandırılmıştır. İlçede kırsal kesimde yaşayan insanların çoğunluğu çiftçilikle uğraşırken %25’de hayvancılıkla uğraşır. Şehir merkezinde ise, küçük esnaf ve sanatkarlar grubunun yanısıra dokumacılık, tabakçılık (dericilik), ayakkabıcılık, leblebicilik ve halı-kilim dokumacılığı gibi makineyle üretim yapan sanatlarla da uğraşılmaktadır.<span id="more-12773"></span><br />
Son zamanlarda küçük esnaf ve sanatkarların  yanısıra dokuma, dericilik, leblebicilik, ayakkabıcılık ve halı dokumacılığı gibi, makine ile üretim yapan sanayi kolları çalışmalar başlamışlardır. İlçenin en önemli özelliklerinden birisi de turistik ve tarihi yerlerin çok olmasıdır.<br />
İlçe; volkanları, tarihi evleri, kaplıcaları, peribacaları, camileri, Yunus Emre ve Tabduk Emre Türbeleriyle görülmeye ve tanınmaya değer bir beldedir. İlçe İzmir-Ankara karayolu üzerindedir.<br />
Manisa’da Halıcılık<br />
Manisa’nın Türk egemenliğine girmesiyle birlikte, Türkmen ve Yörükler de yöreye gelip yerleşmişlerdir. Göçebelikten yarı göçebeliğe ve yerleşik yaşam düzenine geçen Türkmen boyları, gelenek ve göreneklerini korumuşlar ve yaşama biçimlerinin gereği olarak, halı v ekilim gibi nesneleri dokumayı da sürdürmüşlerdir.<br />
Anadolu’da Türk halıcılığı içinde Türkmen ve Yörük halıları kendine özgü özellikleriyle tanınmıştır. Bu nedenle halılar dokundukları yörenin ya da yerleşmenin adı ile adlandırılmıştır. Gördes halısı, Kula halısı, Demirci halısı, Bergama halısı gibi.<br />
Doğal boya ile dokunan, çıkış noktası doğadaki biçim ve varlıklardan kaynaklanan, Türk insanının beğeni ve inceliğini yansıtan Türk halıları, 14. yüzyılda İzmir limanından dış pazarlara gönderiliyordu.<br />
Bu dönemde, Manisa ve yöresi dokumacılık, halıcılık, ağaç oymacılığı, tabaklık, saraçlık, boyacılıkta oldukça gelişmiş bir düzeydedir. Bölge ticaretini etkileyen Manisa’nın halıcılıkta ayrı bir önemi vardır. 19. yüzyıla dek Batı Anadolu’nun en önemli halı dokuma merkezleri olan Gördes, Kula, Demirci, Bergama’yı görüyoruz. Manisa ve diğer halı dokuma merkezlerinde üretilen halılar “İzmir halısı” adıyla Avrupa ve Amerika’ya kadar yayılmıştır.<br />
Özel koleksiyonlarda korunan bu halılar, genellikle çiçek ve yaprak bezemelidir. Çift düğüm denilen Türklere özgü ilmek tipinin tüm dünyada “Gördes Düğümü” olarak adlandırılması ve bilinmesi Manisa halıcılığının önemini vurgulanmaktadır.<br />
19. yüzyılın ikinci yarısında üç İngiliz tüccar, Uşak dolaylarında halıcılara iplik vererek sipariş yöntemiyle halı dokutmaya başlamışlardır. 1890 yılında ise, merkezi İzmir’de bulunan bir İngiliz Şirketi, bölgedeki tüm halı dokuma merkezlerini yönlendirmeye başlamış ve Avrupa beğenisine uygun renk ve desende halı dokumasını gerçekleştirmiştir. Böylece seri üterime hızla gidilirken Avrupa ve Amerika pazarlarının beğenisine göre halı dokumacılığı, geleneksel Türk halıcılığının özgünlüğünü yozlaştırmıştır.<br />
Günümüzde, geleneksel Türk halıcılığının eski önemini kazanması amacıyla, bazı çaba ve girişimler gözlenmektedir. Manisa’da Yunt Dağı Turizm Geliştirme Kooperatifi kurulmuştur. Marmara Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen DOBAĞ (Doğal Boya Bitkileri Araştırma Geliştirme) projesi, yöre halıcılığında doğal boyaların kullanımına ve geleneksel desen ve motiflere dönüş başlatmıştır. Bu yolla üretilen günümüz halıları, dünyanın çeşitli pazarlarında değer görmekte ve aranmaktadır.<br />
Kula Batı Anadolu’ya ait yün halılarının yapılmış olduğu şehirdir. Kula’nın köy halıları yünlerin ve doku atıklarının eğilmesi ve birçok yerlerinin geometrik dizayn verilmesiyle dokunur. Renkler zengindir. Fakat pas renginin yumuşak toprak tonu yeşil, altın sarısı ve genelde mavi renkler hakimdir. Bununla beraber pastel renkler vardır. Bu yünlerin en önemli özellikleri bunların yüzde yüz yün iplikle dokunması ve modellerin, renklerin ve şekillerin değişimidir.<br />
Kula halıları metrekarede 160.000 düğüm içermektedir. Bugün Kula modelleriyle çeşitli Anadolu modelleri birlikte Kula halılarında görülür. Kula halıları diğer Uşak, Gördes gibi Anadolu ürünlerine geniş kenar renklerin dizginlenmesiyle benzer.<br />
Kula Halıları<br />
Yörede dokunan seccadeler 17. yüzyıldan bu yana kendine özgü renk ve motifleriyle tanınmıştır. 18 –19. yüzyılda en güzel örnekleriyle klasiklenmiştir.<br />
Kula halılarında, sarı ve mavinin tonları egemendir. Deve tüyü, kahverengi, limon küfü gibi renkler  pastel tonlarda verilmektedir. Düğüm sıklığı Gördes halılarına göre daha gevşek olup, atkı ve çözgü yündür. Mihrap kemerine üçgen formu verilmiştir. Sütunceler desenleriyle doldurulmuştur. Halıların ayetlik ve tabanlık bölümlerinde stilize hayvan figürlü desenler görülmektedir. Kula halılarının en önemlileri “Kömürcü Kula” ve Çubuklu Kula”dır. Günümüzde çeşitli kuruluşlarca geleneksel tarihi Kula halılarının dokutulmasına yeniden başlanmıştır.<br />
Kula Seccadeleri<br />
Argaçlar, kırmızı beyaz çift bükümlü; arışlar, tek bükümlü beyaz yün veya pamuk ipliktir. Gördes&#8217;e yakın olduğu için araların¬da benzerlik vardır. Kula seccadelerinde mihrap daha sadedir, üçgen şeklinde düz veya ince kademelidir. Küçük çiçekli bir şerit mihrap nişini çizer. Üstte yatık dikdörtgen ayetlik vardır. Mihrap zemini yumuşak kır¬mızıdır, sarı, lacivert, beyaz olanlar da var¬dır. İçinde stilize çiçekler, ortadan inen ters vazolar görülür. İç kenarlardan küçük karan¬filler sarkar, küçük çiçekler kandilin yerini almıştır. Kula seccadelerinin renkleri daha mattır. Kayısı ve altın sarısı, en önemli olarak kırmızı, mavi, beyaz ve seyrek olarak yeşil kullanılmıştır. Bordürler detaylı işlenmiş in¬ce şeritler halindedir. Sayıları 10&#8242;a kadar çıkan bu şeritler, bazen hep aynı genişlikte (ortalama 2,5 cm), bazen biri esas bordur olarak daha geniş tutulmuştur.<br />
Kula seccadelerinin en göze çarpan şekil¬leri, mihrap zemini manzara motifleriyle doldurulmuş olanlarıdır. Bunlarda küçük evlerle bir çeşit servi ve bir ağaçtan ibaret kompozisyon mihrap zemininin iki tarafına üst üste sıralanmıştır. Serviler arasında me¬zar taşları da görüldüğünden, bunlara Mezarlıklı Kula adı da verilir. Basamaklı mihrap üçgeni iki taraflıdır, ortası iri çiçeklerle bir eksen halinde belirtilmiştir.<br />
En karakteristik Kula seccadeleri, 17. ve 18. yüzyılda yapılmıştır. 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyılda bütün Anadolu seccadelerinde bir karışma, kalite düşüklüğü, desenlerde çözülüp dağılma kendini gösterir. Bu za¬manda Gördes ve Lâdik etkileri ile marpuçlu ve üç nişli Kula seccadeleri yapılmış olup, bunları Gördes&#8217;lerden ayırmak güçleşir. Ku¬la bölgesinde saf seccade yapılmamıştır.</p>
<p>KULA   HALILARI</p>
<p>Öğretmen Adı	:	Erhan TÜRELİ<br />
Konu			:	Kula  Halıları<br />
Öğrenci Adı	:	Leyla ERCAN<br />
Öğrenci No		:	00-33<br />
Sınıfı			:	Halıcılık II<br />
Kaynaklar		:	Türk El Sanatları Ansiklopedisi<br />
Ana Britanica Ansiklopedisi.<br />
Gelişim Genel Kültür Ansiklopedisi.<br />
Sanat Ansiklopedisi<br />
Türk Soylu Halkların halı, Kilim, Cicim<br />
Sanatı, Yazar: Berna Cengiz.<br />
Meslek Yüksek Okulları İçin El Dokumacılığı,<br />
Halıcılık, Bayram Bayrakçı (Öğr. Gör.)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/mugla-kula-ilcesi-tanitimi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hidrografik Ölçmeler</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/hidrografik-olcmeler.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/hidrografik-olcmeler.html/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 16:53:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Denizci]]></category>
		<category><![CDATA[Gemi]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Gibi]]></category>
		<category><![CDATA[Harita]]></category>
		<category><![CDATA[Haritalar]]></category>
		<category><![CDATA[Hemen]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Kolay]]></category>
		<category><![CDATA[Kremer]]></category>
		<category><![CDATA[Ku]]></category>
		<category><![CDATA[Mercator]]></category>
		<category><![CDATA[Okyanus]]></category>
		<category><![CDATA[Paris]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>hİdrografİk</category>
	<category>hidrografik</category>
	<category>hidroğrafik</category>
	<category>Ölçmeler</category>
	<category>ÖlÇmeler</category>
	<category>ölçmeler</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12771</guid>
		<description><![CDATA[Kısa Tarihçe XII. yüzyılda Arapların pusulayı icat etmeleri ve bunun denizciler tarafından kullanılmaya başlanması, insanoğlunun denizlere açılmasına, dolayısıyla denizlere ait bilgilerin çoğalmasına olanak sağlamıştır. Projeksiyon yöntemine göre yapılmış ilk deniz haritası 1659 yılında Gerhart Kremer (takma adı Mercator) tarafından gerçekleştirilmiştir. XVII. yüzyıla kadar yapılan haritaların ana amacı, kıyıya yakın de¬nizlerde gemi ulaştırmacılığının güvencesini sağlamak olmuştur. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kısa Tarihçe</strong><br />
XII. yüzyılda Arapların pusulayı icat etmeleri ve bunun denizciler tarafından kullanılmaya başlanması, insanoğlunun denizlere açılmasına, dolayısıyla denizlere ait bilgilerin çoğalmasına olanak sağlamıştır.<br />
Projeksiyon yöntemine göre yapılmış ilk deniz haritası 1659 yılında Gerhart Kremer (takma adı Mercator) tarafından gerçekleştirilmiştir.<br />
XVII. yüzyıla kadar yapılan haritaların ana amacı, kıyıya yakın de¬nizlerde gemi ulaştırmacılığının güvencesini sağlamak olmuştur. Bu ha¬ritalar genellikle özel kurum veya kişiler tarafından yapılmıştır. Daha sonraki yıllarda, XVII. yüzyılın ortalarına kadar Felemenkliler hükümet¬lerinin de kontrolü altında deniz haritaları yapmışlardır. Benzer şekilde Fransızlar da 1720 yılında Paris’te bir Deniz Harita bürosu kurarak res¬mî anlamda harita yapımına başlamışlardır.<span id="more-12771"></span><br />
XIX. yüzyıldan itibaren deniz ticaretinin ve hidrografik araştırmala¬rın önem kazanmaya başlamasıyla hemen hemen her denizci ülkede, özel¬likle denizcilikte ilerlemiş ülkelerde Hidrografi büroları veya şubeleri ku¬rulmuştur.<br />
Hidrografik Haritalar ve Genel Özellikleri<br />
Deniz ulaştırmacılığı, bilimsel araştırma, teknik hizmetler ve benzeri amaçlar için Deniz, Göl ve Akarsularda yapılan ve sualtı zemini ile kıyıya ait topoğrafik verileri kapsayan haritalara, «Hidrografik Harita¬lar» denir. Bu haritaların genel özellikleri ve kapsadıkları ayrıntılar ölçeklere göre aşağıdaki gibi sıralanabilir :<br />
l . Okyanus Haritaları<br />
Dünya haritasının tamamlanması ve okyanus aşırı deniz ulaştırma yollarının belirtilmesi amacıyla yapılan 1/5.000.000 ve daha küçük öl¬çekli haritalardır. Bu haritalar genellikle okyanus aşırı seyir amaçları için kullanıldığından kolay ve ekonomik seyre olanak sağlayan projek¬siyon yöntemlerine göre çizilmişlerdir. Bunlarda, enlem ve boylam dai¬relerinin oluşturduğu coğrafî koordinat ağı açık olarak görülür. Adala¬rın genel görünümleri hariç karalara ait ayrıntılar bulunmaz.<br />
Önemli seyir yolları (güzergâhları) ile bu yollar üzerindeki sualtı zeminine ait derinlik değerleri gösterilmiştir.<br />
2. Genel Görüntü Haritaları<br />
Bu haritalar, okyanus haritaları ile normal deniz haritaları arasın¬da bağlantıyı oluştururlar. Ölçekleri 1/5.000.000 ilâ 1/1.000.000 arasın¬dadır. Genellikle seyir amaçları için kullanıldığından kolay ve ekonomik seyre olanak veren projeksiyon yöntemlerine (Mercator ve Gnomonik projeksiyon) göre çizilmişlerdir.<br />
Genel görüntü haritalarında, okyanus haritalarında gösterilen ay¬rıntılara ek olarak, büyük görüş uzaklığı olan ışıklı fenerler, konum be¬lirlemek için otomatik sinyal veren telsiz istasyonları, yangın ihbar is¬tasyonları, seyir yolları üzerinde daha sık aralıklarla derinlik değerleri, 20, 40, 100, 200, 500, 1000 ve 2000 m. ana derinlik çizgileri (tesviye eğri¬leri=izobatlar) ve bölgesel manyetik pusula sapmaları vb. gösterilmiştir.<br />
3. Normal Deniz Haritaları<br />
Bu haritalar okyanuslar dışındaki denizlerde ulaştırma hizmetlerini kolaylaştırmak ve güvencesini sağlamak amacıyla yapılan 1/1000 000 ilâ 1/250 000 ölçekli haritalardır. Yelken haritaları adı ile de tanınan bu haritalarda genel görüntü haritalarındaki ayrıntılara ek olarak, denizde ve kıyıda bulunan fenerler, şamandıralar ve telsiz istasyonları gibi önem¬li seyir yardımcıları, kıyıdaki yüksek tepeler, liman tesisleri, genel yerleş¬me bölgeleri, sıklaştırılmış derinlik değerleri ve ana derinlik eğrileri, var¬sa sığlıklar ve banklar vb. ayrıntılar gösterilmiştir.<br />
Sabit pafta boyutları içine Mercator veya Gnomonik projeksiyon yöntemlerine göre çizilmişlerdir. Kapsadıkları ayrıntılardan anlaşılacağı gibi Normal Deniz Haritaları gemiciler için Yersel Navigasyona (kıyıda¬ki cisimleri görerek yapılan seyir) olanak sağlayan haritalardır.<br />
4. Kıyı Haritaları<br />
Kıyı haritaları ayrıntı yönünden en zengin Hidrografik haritalardır. Denizlerin karaya yakın bölgeleri için yapılırlar ve ölçekleri 1/250.000 ile 1/40.000 arasındadır. Karaya ait daha zengin ayrıntıyı kapsadıkla¬rından Yersel Seyire daha uygun haritalardır.<br />
Kıyı haritaları seyir dışında başka amaçlarla da kullanıldığından, Mercator ve Gnomonik projeksiyonların dışında değişik projeksiyonlarla çizilmiş olanlarını da görmek mümkündür. Bu haritalarda ana derinlik eğrileri ile özellikle sığ kısımlarda ara derinlik eğrileri de çizilmiştir.<br />
5. Özel Haritalar<br />
Deniz ve Göllerde yapılan 1/40 000 ve daha büyük ölçekli Hidrografik haritalardır. Seyir amaçları yanında, sualtı ve su kıyısında yapıla¬cak araştırma, inşaat ve işletme hizmetleri için çok yönlü kullanılma amaçları vardır. Özel haritalar sınıfına giren haritalardan bazıları şun¬lardır :<br />
1) Liman haritaları,<br />
2) Gemi demirleme sahalarına ait haritalar,<br />
3) Boğaz ve su yolu (kanal) haritaları,<br />
4) Doğal ve yapay göl haritaları,<br />
5) Özel araştırma haritaları,<br />
6) Askerî amaçlı haritalar vb.<br />
Özel haritalar genellikle amaca uygun projeksiyon yöntemine göre çizilirler ve gereksinilen ayrıntıyı kapsarlar. Ancak bunların büyük çoğun¬luğunda sualtı zemininin ve kıyının topoğrafik durumu açık olarak gös¬terilmiştir. (Şekil 5), bir akarsuyun denize döküldüğü bölgenin kara ve deniz ayrıntılarını belirten bir Amerikan Deniz (nautik) haritasına ait bir örnektir.<br />
6. Hidrografik Plânlar<br />
Deniz ve göl kıyıları ile akarsularda yapılan 1/5 000 ve daha büyük ölçekli Hidrografik plânlardır. Araştırma ve işletme hizmetleri için yapı¬lırlar ve bunlara uygun ayrıntıyı kapsarlar. Genellikle küçük sahalarda yapıldıklarından projeksiyonları serbest, fakat presizyonları yüksektir. Akarsu plânlan ve kesitleri ile özel hidrografik ölçmelere dayalı çizimler bu sınıfa dahildir.</p>
<p>Şekil 1. Özel deniz haritalarına bir örnek</p>
<p>HİDROGRAFİK HARİTALARIN YAPIMINA AİT GENEL BİLGİLER<br />
Hidrografik haritaların yapımında klâsik harita ölçmelerine göre ba¬zı yöntem benzerlikleri varsa da, çalışma ortamının sularla örtülü olma¬sı nedeni ile yöntemlerin uygulanma biçimi ve aletler yönünden önemli ay¬rıcalıklar görülür.<br />
Klâsik çalışmalarda olduğu gibi burada da jeodezik bir ağın kurul¬ması zorunludur. Ancak bu ağ, çalışma ortamının su olması nedeniyle harita alanını tamamen kapsamaz ye genellikle kıyıda tesis edilen jeodezik noktalardan oluşur.<br />
Sualtı tabanına ait ölçmeler, su üzerindeki bir taşıttan yapılır. Bu çalışmada, derinlik ve konum belirlemesi için birbirinden bağımsız iki de¬ğişik ölçme söz konusudur. Sualtı tabanını doğrudan görmek olanağı bulunmadığından, ölçme¬ler önceden saptanan doğrultular üzerinde ve belirli aralıklarla yapılır.<br />
Hidrografide «iskandil» adı verilen derinlik ölçmeleri, klâsik hari¬tacılıktaki yükseklik belirlemesi (Nivelman) ile eş anlamlı olmasına rağ¬men, burada uygulanan yöntemler ve aletler tamamen farklıdır. Ancak derinliği ölçülen noktanın yatay düzlemdeki konumunu saptamak için genellikle klâsik yöntemlerden ve aletlerden yararlanılır.<br />
Derinlik ölçmeleri sürekli değişen su seviyesine göre yapıldığından, ölçülerin ortak bir yüzeye indirgenebilmesi için, kıyıda maregraf (bö¬lümlü latalar) istasyonları kurulur veya mevcut maregraflardan yararla¬narak seviye değişmeleri izlenir.<br />
Kıyı şeridine ait topoğrafik durum ve diğer ayrıntılar hidrografik haritanın özelliğine göre ya daha önce yapılmış güvenilir haritalardan alınır veya kıyıdaki jeodezik noktalardan ölçülür.<br />
Su üzeri çalışmalarında Hidrografi taşıtı genellikle hareket halinde olduğundan yöntemlerin presizyonu jeodezik presizyonlara oranla daha azdır.<br />
HİDROGRAFİK HARİTALARIN JEODEZİK NOKTALARI<br />
Genel Bilgiler<br />
Klâsik haritalarda olduğu gibi, Hidrografik haritaların iskeletini de jeodezik noktalar ve bunların oluşturduğu bir ağ teşkil eder. Bu ağ ka¬radan başlayarak denize doğru uzanır. Ancak ağın su üzerine rastlayan noktaları için konum stabilitesi (sabitliği) tam anlamıyla sağlanamadı¬ğından, homogen bir yapısı yoktur. Bu nedenle zorunluk olmadıkça su üzerinde jeodezik nokta tesisinden kaçınılır.<br />
Elektromanyetik Uzaklık Ölçerlerin hidrografiye girmesine kadar geçen devrede, özellikle kıyıdan uzak denizlerde yapılan harita çalışmaları için su üzerinde de jeodezik nokta tesis edilmesi zorunlu olmuştur.<br />
Deniz Triyangülasyonu ve Deniz Poligonu olarak adlandırılan bu çalışma, elektrometrik yöntemlerin ge¬lişmesi sonucu günümüzde önemini kaybetmiştir. Bu nedenle Hidrografik haritaların iskeletini özel uygulamalar dışında tamamen karadaki triyangülasyon ve poligon noktaları oluşturur.<br />
Gemi Yönetimi<br />
Triyangülasyon ağının kurulmasına olanak vermeyen kıyılarda, koor¬dinatları bilinen noktalar arasına tesis edilecek yeni noktaların gemiden ve kıyıdan aynı anda yapılacak açı ölçmeleri ile koordinatlarının hesap¬lanmasını sağlayan bir yöntemdir.<br />
Şekil 2’de gösterildiği gibi, A ve D koordinatları bilinen triyangülasyon noktaları arasına B, C gibi yeni triyangülasyon noktaları tesis edilmiştir.</p>
<p>Şekil 2 .   Gemi yöntemi</p>
<p>Hidrografi gemisi kıyıdan uygun bir uzaklıkta S gibi bir nok¬taya geldiğinde, kıyıdaki A, B, C noktalarından geminin direğine yönelt¬me yapılarak , 1, 2 ve  &#8230;.. açıları ölçülür. 1 ve 2 açıları, ölçülen açı¬ların 200g a tamamlanması ile bulunabilirse de, kontrolü sağlamak amacıyla sekstantlar ile gemiden ölçülür. AB kenarı doğrudan ölçüldüğüne veya aşağıda açıklanan biçimde hesaplandığına göre, BC kenarı için ASB ve BSC üçgenlerine sinüs teoremi uygulanırsa;</p>
<p>yazılabilir. Birinci bağıntı BS e göre çözülür, ikincide yerine konursa;</p>
<p>olarak BC kenarının hesaplanacağı bağıntı elde edilir.<br />
Dizinin diğer kenarları da benzer Ölçme ve hesaplama düzeniyle bu¬lunduktan sonra, yeni noktaların koordinatları «Hesap Poligonu» yönte¬mi ile hesaplanır.<br />
Açı ölçmeleri anında geminin sallantılı ve hareketli olması nedeniyle açıların, dolayısıyla yöntemin presizyonu azdır.<br />
Poligon Dizileri<br />
Hidrografik haritalar için kıyı şeridinin topoğrafik durumunun ve¬ya özel ayrıntıların, arazideki ölçmelerle belirtilmesi gerektiğinde genel¬likle poligon dizilerinden yararlanılır. Ayrıca kıyıya yakın küçük alan¬larda yapılacak hidrografik çalışmalarda, su üzeri konum ölçmeleri için triyangülasyon noktalarının yoğunluğu yeterli olmayabilir. Bu koşullar¬da jeodezik nokta olarak poligon noktalarından ve bunların oluşturacağı dizilerden yararlanılır. Özellikle iskandil noktalarına ait konum belirle¬mesinde uygulanan Sabit Doğrultu yöntemlerinde, her iki kıyıda veya kı¬yılardan birinde, birbirine paralel iki poligon dizisi tesis edilir.<br />
Hidrografik amaçlarla tesis edilen poligon noktalarının yer seçimin¬de, noktaların yaklaşık aynı yükseltilerde ve kıyıya yakın olmaları dik¬kat edilmesi gereken önemli hususlardır. Ayrıca poligon noktalarının kul¬lanılma amaçları, yer seçiminde yeni koşullar gerektirebilir.<br />
Poligon noktalarının zemin işaretleri ile ölçme ve hesap işlerinde klâsik poligonasyon kuralları aynen geçerlidir.<br />
İskandil noktaları için yapılacak konum belirlemesinde poligon nok¬talarından yararlanılması halinde, bu noktalara özel zemin üstü işaret¬leri dikilir.<br />
Jeodezik Noktaların Zemin Ve Zemin Üstü İşaretleri<br />
Klâsik haritalarda olduğu gibi Hidrografik haritaların geçerliliği de jeodezik noktaların zeminde bulunabilmesine bağlıdır. Bu nedenle kıyıda tesis edilen triyangülasyon ve poligon noktaları için jeodezik kurallara uygun zemin işaretleri yapılır ve röperlenir.<br />
Bu noktalara, jeodezik ölçmeler sırasında ve daha sonra su üzerin¬den yapılacak konum ölçmeleri için özel zemin üstü işaretleri dikilir.<br />
Hidrografik çalışmalarda, başka bir deyişle su üzerinden yapılacak ölçmelerde bu noktalara dikilecek zemin üstü işaretlerinin, jeodezinin klâsik işaretlerinden bazı ayrıcalıkları vardır. Örneğin ahşap veya me¬talden yapılan bu işaretlerin boyları, su üzerinden maksimum görüş uzak¬lığına veya yöntemlere bağlı olarak 4 ilâ 17 m. arasındadır. Bunların uzak¬tan kolay seçilebilmelerini sağlamak amacıyla işaretlerin üst kısmına özel kanatlar, plâkalar, bezden flamalar vb. gibi elemanlar takılır.<br />
Şekil (3) ve (4)’de iki değişik zemin üstü işareti gösterilmiştir. Hidrografik çalışmalarda jeodezik noktalara zemin üstü işareti dikilmesi zorunluğu, su üzerinde konum belirlemesi için uygulanacak yöntemlere bağlıdır. </p>
<p>Şekil 3. Kıyıda jeodezik nokta işareti</p>
<p>Örneğin, Önden kestirme ve Elektrometrik yöntemler için jeodezik noktalara işaret dikilmez. Hidrografi taşıtından uygulanacak Geriden kes¬tirme yönteminde ise sadece uygun konumdaki noktalara zemin üstü işa¬retleri dikilir. Ayrıca, fazla presizyon aranmayan çalışmalarda ise kıyı¬daki yüksek yapıtların uygun yerlerinden yararlanılarak, üzerine işaret dikilecek nokta sayısı minimuma indirilir.</p>
<p>Şekil 4. Kıyıda – su içinde – iki jeodezik nokta işareti</p>
<p>Su Üzerindeki Jeodezik Noktalar<br />
Deniz Triyangülasyonu<br />
Su üzerinde tesis edilecek jeodezik noktalarda tam konum stabilitesinin sağlanamamasına rağmen, yakın bir geçmişe kadar açık denizlerde yapılan hidrografik çalışmalarda Deniz triyangülasyonu zorunlu olmuştur. Su üzerinde karadakine benzer engeller bulunmadığından deniz triyangü¬lasyonu için ideal üçgenlerden oluşacak bir ağ kurmak mümkündür.<br />
De¬niz triyangülasyon noktaları Şekil (5) da gösterildiği gibi özel olarak yapılmış şamandıralarla belirtilir. Şamandıranın konumunu mümkün ol¬duğu kadar sabitleştirmek için tel veya zincirle en az bir yerinden demir¬lenir. 30 &#8211; 60 kg arasındaki bir ağırlık tabandan 3 &#8211; 5 m kadar yukarda bulunacak biçimde tel veya zincire takılır.<br />
Su içinde akıntının varolması halinde veya triyangülasyon ağının ba¬samağına bağlı olarak, şamandıraların demirleme teli adedi artırılır. Şa¬mandıranın uzaktan görülebilmesini ve gerekli gözlemelerin yapılabilme¬sini sağlamak için, üzerine ahşap veya metalden yapılmış özel su üzeri işareti monte edilir. Ayrıca, şamandıranın dengesini sağlamak için işaret elemanları şamandıranın altına simetrik olarak uzatılır (Şekil 5).</p>
<p>Şekil 5.  Deniz triyangülasyon noktaları</p>
<p>Deniz triyangülasyonu için geometrik olarak ideal şekiller gerçek¬leştirilmesine rağmen, şamandıraların üzerine alet kurulamadığından ölç¬meler bu noktalara yaklaşan hidrografi gemisinden dış merkez olarak yapılır. ayrıca ölçme yapılan nokta ile gözlenen noktaların (şamandıraların) sallantılı olması nedeniyle, açı ölçmesinde zorunlu olarak sekstantlar kullanılır. </p>
<p>Sekstantın açı ölçme presizyonu teodolitlere oranla çok az olduğundan Deniz Triyangülasyon ağının presizyonu, klasik (kara) triyangülasyona oranla daha düşüktür. Tek yerinden demirlenmiş triyangülasyon noktalarının oluşturduğu üçgenlerde açı kapanması için hata sınırı W =  4&#8242;, iki yerinden demirlenmiş noktaların oluşturduğu üçgenlerde ise W =  2,5&#8242; kabul edilir. Deniz triyangülasyon ağı daima kara triyangülasyonuna dayalı olarak hesaplandığından genellikle su üzerinde baz ve astronomik &#8211; jeodezik ölçmelere gereksinme duyulmaz. Deniz triyangülasyon ağının çok büyük olması halinde ve bir ağ dengelemesi için, ağın sonunda baz ve azimut ölçmeleri zorunlu olur. Ancak, su üzerinde klâsik biçimde baz ölçülemeyeceğinden Elektromanyetik Uzaklık Ölçme yöntemlerinden yararlanılır.</p>
<p>Şekil 6. Hidrografik kestirmeler<br />
Deniz triyangülasyon ağının kıyıya yakın noktaları genellikle karadaki triyangülasyon noktalarından açı veya kenar ölçmeleri ile önden kestirilir. Karadan görülemeyen triyangülasyon noktaları ise karadan kestirilen noktalara dayalı olarak Hidrografi gemisinden  (geriden)  kestirilir. Bu özel uygulamada önden kestirme açıları teodolit ile, geriden kestirme açıları ise zorunlu olarak sekstant ile ve dış merkez olarak ölçülür, iskandil yapılacak tüm alan ölçme şamandırası olarak adlandırılan şamandıralarla donatılır. Şamandıralar arasında karşılıklı gö¬rüş olanağı bulunmalıdır. Şamandıra ağında, bir şamandıra konumunun astronomik yolla belirlenmesi yararlıdır. Bu şamandıra ikinci bir şaman¬dıra ile ağa ait bir baz oluşturur ve bu doğrultunun azimutu da astrono¬mik olarak veyahut da jiroskoplu teodolit ile belirlenir.<br />
Deniz triyangülasyonu açık denizlerde uygulandığından, bölgesel akıntı ve dalga etkilerinin farklılığı nedeniyle ağı oluşturan noktalarda homogen konum presizyonu beklenemez. Ayrıca şamandıraların konumu¬nu açı ölçme presizyonunu etkilemeyecek biçimde sabitleştirebilmek için en az iki yerinden ve derinliğin yaklaşık 1,5 katı uzunlukta tel veya zincirle demirlenmesi gerektiğinden, Deniz Triyangülasyonu klâsik triyangülasyona oranla daha masraflıdır.<br />
Deniz Poligonu<br />
Deniz triyangülasyonunun nokta yoğunluğunu artırmak veya kıyı ya yakın alanlar ile adalar arasında yapılacak çalışmalarda jeodezik nokta sayısını artırmak için Deniz Poligonundan yararlanılır. Poligon noktalarının belirtilmesi için burada da özel ölçme şamandıraları kullanılır. An çak, çalışma alanının küçük olması nedeniyle şamandıra, üzerine yerleştirilen işaretlerin boyutları da küçüktür.<br />
Deniz poligonu amaç yönünden klâsik poligona benzerse de, poligon noktaları iskandil noktalarının konumunu belirlemek için triyangülasyon noktaları gibi kullanılır. Bu noktalardan klâsik poligonasyonda olduğu gibi doğrudan ölçme yapılmaz.</p>
<p>Şekil 7. Deniz poligonu</p>
<p>Deniz poligonu, çalışma ortamının uygun olması nedeniyle genellik¬le tam bir doğrultu üzerinde tesis edildiğinden poligon açılarının ölçül¬mesine gerek duyulmaz. Bu durumda poligon kenarları çalışmanın presizyonuna bağlı olarak ya geminin aldığı yoldan veyahut elektrometrik veya optik boy ölçmesi ile belirlenir (Şekil 7-8).</p>
<p>Şekil 8. Deniz poligonu</p>
<p>Yanyana birden fazla poligon dizisinin gerekli olması veya kenar ölç¬mesinden kaçınılması halinde, Şekil (9) de gösterildiği gibi üçgenler zin¬ciri tesis edilebilir. Bu durumda üçgen açıları sekstant ile ölçülür.<br />
Deniz poligonunun kıyı boyunca uzanması ve kıyıda yeteri sayıda jeodezik nokta bulunması halinde, poligon noktalarının konumu karadan veya su üzerinden yapılacak kestirme ölçmelerine göre belirlenir (Şekil 10).</p>
<p>Şekil 9. Üçgenler zinciri şeklinde bir deniz poligonu</p>
<p>Şekil 10. Poligon noktalarının kestirilmesi</p>
<p>Kıyıdaki arazi koşullarının uygun olmaması halinde, kestirmeler Hidroğrafi gemisinden sekstant ile ölçülen açılara göre yapılır.<br />
Deniz poligonunun başlangıç ve son noktaları deniz veya kara triyangülasyonuna bağlanır. Kıyıdan uzaklaşan poligonlarda ise üçgenlerin veya köşegenli dörtgenlerin oluşturduğu, kıyıya bağlı kapalı poligonlar tesis edilir (Şekil 11).<br />
Sekstant ile ölçülen açıların presizyonu 2&#8242;, merkeze dönüştürül-muş açılara göre üçgen kapanma hatası ortalama 4&#8242; olarak kabul edilir. Poligon noktalarının konum stabilitesi tam olarak gerçekleştirilemediğinden, 1/40.000 ve daha küçük ölçekli çalışmalarda sekstant açılarının merkeze dönüştürülmemesi presizyonu etkilemez.</p>
<p>Şekil 11. Köşegenli dörtgenlerle kıyıya bağlanmış bir deniz poligonu</p>
<p>Hidrografik çalışmalarda su üzerindeki jeodezik noktalar için yük sektik ölçmesi söz konusu olmadığı gibi, karadaki jeodezik noktaların bir kısmının da yükseltileri belirlenmeyebilir.<br />
Deniz poligonunda kenar uzunlukları uygulanacak yönteme ve harita ölçeğine bağlı olarak 500 ilâ 1500 m. arasında değişir.<br />
Poligon hesapları, genellikle klâsik poligonasyondaki gibi yapılır, fakat hata sınırları en az 3 kat daha büyük alınır.<br />
Ortalama Su Seviyesinin Belirlenmesi<br />
Her harita çalışmasında karadaki veya sualtındaki ayrıntı noktala-rı ortak bir yüzey (referans yüzeyi) üzerinde değerlendirilir. Referans yüzeyi kara haritalarında olduğu gibi hidrografik haritalar için de aynıdır. Yani, denizlerin ortalama seviyesinden geçip karaların altında da devam ettiği kabul edilen sıfır yükseltili nivo yüzeyidir.<br />
Sualtı zeminine ait derinlik ölçmeleri o andaki su seviyesine göre yapıldığından, ölçülerin referans yüzeyine indirgenebilmesi için su seviyesindeki değişmelerin belirlenmesi gerekir. Zira su yüzeyi dinamik ve meteorolojik etkenler altında sürekli seviye değiştirir, hatta bu değişme su ortamının bulunduğu bölgeye göre mevsimlik, aylık ve saatlik olabil-inektedir. Bu nedenle ortalama su seviyesine göre belirlenecek bir yüzey, derinlik ölçülerinin indirgenebileceği yüzey olarak kabul edilir.<br />
Memleket referans yüzeyinin belirlenmesi amacıyla yapılacak su seviyesi gözlemeleri ile bölgesel hidrografik çalışmalar için yapılacak seviye gözlemelerinin alet, süre ve değerlendirme yönünden bazı ayrıcalıkla vardır, örneğin, birincisinde presizyonlu Maregrafların kullanılması ve uzun süreli gözlemelerden ortalama su seviyesinin hesaplanması zorunlu olmasına karşın, bölgesel hidrografik çalışmalar için basit Maregraflar ve kısa süreli gözlemeler genellikle yeterlidir.<br />
Maregraflar<br />
Su seviyesindeki değişmelerin izlenmesi amacıyla kıyıda tesis edi¬len Maregraf aletlerinden yararlanılır. Maregraflar konstrüksiyon ve presizyon yönünden; Basit Maregraflar, Kaydedici Maregraflar olmak üze¬re iki gruba ayrılır. Maregraf aletlerinin genel yapısı ile istasyon yerle¬rinin seçilmesinde dikkat edilmesi gereken hususlar aşağıda açıklanmıştır.<br />
Basit Maregraflar<br />
1)   Lata Maregraf<br />
Lata maregraf, üzerinde bölümler bulunan ahşap veya metalden ya¬pılmış bir cetveldir. Boyları 2 ilâ 5 metre, genişlikleri 0,10 ilâ 0,25 metre arasında değişir, ölçmenin yapılacağı bölgede uygun bir yere düşey ko¬numda ve cetvel bölümlerinin sıfırı genellikle minimum su seviyesinin altında kalacak biçimde tespit edilir. Kullanılma koşullarına göre cetve¬lin tek veya her iki yüzünde bölümler bulunur ve en küçük bölüm değeri 2 cm. veya daha büyüktür. Su seviyesi belirli zamanlarda bir eleman ta¬rafından okunur. Okumalar dış etkilere açık serbest su yüzeyine göre ya¬pıldığından Lata Maregraf ile sağlanacak presizyon 1-5 cm. arasında değişir.<br />
Maregraf ölçülerinin yükselti (kot) olarak belirlenmesi gerekirse, la¬tanın herhangi bir yerine, genellikle sıfır çizgisine nivelman röperinden kot verilir. Şekil (12) de iskeleye tespit edilmiş bir Lata Maregraf gös¬terilmiştir.<br />
Su seviyesindeki değişmelerin cetvel boyunu geçtiği yerlerde, örne¬ğin baraj rezervuarlarında, birinin son bölüm çizgisi diğerinin sıfır çiz¬gisi seviyesinde olmak üzere kademeli lata maregraflar kullanılır (Şe¬kil 13).</p>
<p>Şekil 12.</p>
<p>Şekil 13.Kademeli tesis edilen lata maregraflar</p>
<p>2)   Şamandıralı Maregraf<br />
Su yüzeyindeki dalgaların maregraf ölçülerine etkisini minimuma in¬dirmek amaciyle Şamandıralı maregraflar geliştirilmiştir. Şekil (14) da gösterildiği gibi bir şamandıralı maregraf, 2 ilâ 4 m. boyunda bir boru ile bunun içinde hareket eden ve üzerinde ince bir cetvel taşıyan bir şa¬mandıradan oluşur.<br />
Maregraf, kıyıda uygun bir yere düşey konumda tespit edilir ve ya¬tay konumlu bir boru yardımıyla su ile bağlantısı sağlanır. Baza şaman¬dıralı maregraflarda, maregraf borusunun alt yüzeyine açılmış ince de¬likler ile su bağlantısı sağlandığından, boru doğrudan su içine indirilir.<br />
Maregraf borusunda olurunca durgunlaşan su yüzeyine bağlı olarak şamandıra ve ona bağlı cetvel düşey doğrultuda hareket eder.<br />
Herhangi bir andaki su seviyesi maregraf borusu üzerindeki bir gösterge yardımıyla okunur. Bazı maregraflarda şamandıranın ve cetvelin ağırlığı, kar¬şı bir ağırlık ile dengelenmiş olduğundan şamandıranın çok küçük hara ketleri okunabilir (Şekil 15). Bu tür maregrafların presizyonu daha yük¬sektir.</p>
<p>Şekil 14. Basit bir şamandıralı maregraf</p>
<p>Şekil 15. Geliştirilmiş bir şamandıralı maregraf</p>
<p>Maregraf borusunda su yüzeyi durgunlaştırılmış olduğundan şaman¬dıralı maregraflar ile sağlanan presizyon  0,5-1 cm. arasındadır.<br />
Şamandıralı maregraflar tesis edilirken;<br />
a)	maregraf borusunun tam düşey olmasına,<br />
b)	bağlantı borusunun yatay ve minimum su seviyesi¬nin altında bulunmasına dikkat edilir.<br />
Maregraf ölçülerinin yükseltiye dönüştürülebilmesi amacıyla mareg¬raf borusu üzerindeki herhangi bir noktaya (genellikle sabit konumda¬ki göstergeye) nivelman röperinden kot verilir. Şamandıralı maregraf¬lar konstrüksiyonlarımn basit, fakat presizyonlarınm latalara göre yük¬sek olması nedeniyle her su ortamında yaygın kullanılma alanı vardır.<br />
Kaydedici Maregraflar<br />
Kaydedici maregraflar, su seviyesindeki değişmeleri otomatik olarak kaydeden presizyonlu aletlerdir. Çok değişik tipleri mevcut olmasına rağ¬men bunlarda;<br />
a)	Durgunlaştırma (sükûnet) kuyusu,<br />
b)	Şamandıra,<br />
c)	Kaydedici mekanik sistem, ortak elemanlardır.<br />
Kaydedici maregraflar sürekli gözlemeler için kullanıldığından, kı¬yıda sağlam zemin üzerinde inşa edilen beton duvarlı bir kuyu üzerine monte edilir. Durgunlaştırma kuyusu adı verilen bu kuyunun en az iki adet yatay konumlu boru yardımıyla su ile bağlantısı sağlanır. Bu sa¬yede dalga, çamur ve kum etkilerinden korunmuş olan şamandıranın dü¬şey doğrultudaki hareketleri bir tel yardımıyla kuyunun üst kısmında bulunan kaydedici mekanik sisteme iletilir. Mekanik sistemdeki bir çizi¬ci uç, bu hareketi ölçekli olarak özel kayıt kâğıdı üzerine işaretler. Kay¬dedici maregraflar sürekli olarak çalıştığından, kayıt kâğıdı da belirli bir hızla hareket ettirilerek su seviyesi değişmelerinin sürekli ve ölçekli grafikleri elde edilir. Bu grafikler çalışmanın amacına göre günlük, haftalık veya aylık olarak düzenlenebilir. Şekil (16) kaydedici bir maregraf istasyonunu göstermektedir.</p>
<p>Şekil 16. Kaydedici maregraf istasyonu &#8211; şematik</p>
<p>Kuyu içindeki şamandıranın çok küçük hareketlerini tespit edebil¬mek için şamandıraya bağlı tel veya kablo, sabit bir çekme kuvveti tat¬bik eden bir yay ile veya ters doğrultuda hareket eden bir ağırlıkla den¬gelenmiştir (Şekil 17).</p>
<p>Şekil 17. Kaydedici maregraf istasyonu<br />
Kaydedici maregraflar yardımıyla su seviyesindeki değişmeleri + 0,1 ilâ 0,5 mm. presizyonla saptamak mümkün olduğundan, presizyonlu ve sürekli gözlemelerde örneğin, ortalama deniz veya göl seviyesinin belir¬lenmesinde kullanılırlar.<br />
Lata İskandili<br />
İskandil Lataları<br />
İskandil lataları, 4 ilâ 6 m. uzunluğunda, 5 ilâ 7 cm. çapında daire veya çokgen kesitli özel çubuklardır. Ahşap veya hafif metalden yapıl¬mış olan bu çubukların üzerine metre ve desimetre bölümleri işaretlenmiş ve okumanın kolaylaştırılması amacıyla renklendirilmiştir.<br />
Latanın suya kolay dalmasını sağlamak, fakat yumuşak zeminlere batmasını önlemek amacıyla ucuna metal bir başlık takılmıştır. Taban¬dan numune alınması gerektiğinde bu başlıktan yararlanılır veya zemin¬den parça koparan özel bir başlık takılır. Sığ sularda uzun lata boyunun ortaya çıkardığı kullanma güçlüğünü azaltmak için birbirine eklenebilen latalar yapılmıştır.<br />
İp İskandili<br />
İskandil Aleti<br />
İp iskandilinde ölçme aracı olarak iyi cins keten, kenevir veya son yıllarda sentetik liflerden özel şekilde örülmüş ipler kullanılır, ipin su¬ya batmasını ve kısa sürede düşey doğrultuya girmesini sağlamak amacıyla ucuna metal bir ağırlık bağlanır. Bu ağırlık suyun derinliğine ve varsa su içindeki akıntının hızına bağlı olarak 2,5 ilâ 10 kg. arasında de¬ğişir.<br />
İskandil ipinin zamanla boy değiştirmesini azaltmak amacıyla bölümlendirme yapmadan önce bir gün kadar su içinde bekletilir ve daha son¬ra iki direk arasına gerilerek kurumaya bırakılır.<br />
Termometrik İskandil<br />
Sualtı tabanında aynı noktada sıcaklık ve basınç ölçmek suretiyle derinliğin bulunması yöntemin temel ilkesini oluşturur.<br />
Termometrik iskandil Aleti olarak bir plâka üzerinde yan yana tespit edilmiş iki adi termometre kullanılır.<br />
Termometrelerden biri su basıncına karşı kalın bir cam mahfaza tü¬pü içine alınmış, diğeri ise açıktır.<br />
Alet, bir ip veya tel yardımıyla termometreler baş aşağı gelecek bi¬çimde sualtı tabanına indirilir.<br />
Mahfazasız termometrenin alt kısmı açık olduğundan, su basıncı cı¬va haznesini ve kılcal boruyu etkileyerek cıvanın yükselmesine neden olur. Mahfaza içindeki termometre ise sadece inilen derinlikteki sıcaklığı ölçer.<br />
Alet sudan çıkarıldığında her iki termometreden farklı değerler oku¬nur. Yaklaşık olarak her 10 m.’lik su tabakası için termometre değerle¬ri arasındaki fark 0,1°C olacağından, önce hidrostatik basınç, daha son¬ra da derinlik değeri hesaplanır. Ancak, derinliğin doğrudan hesaplanması amaca daha uygun oldu¬ğundan,</p>
<p>formülünden yararlanılır.<br />
Bu formülde;<br />
 ,   basınç sabitesi,<br />
t, termometrelerden okunan sıcaklık farkı,<br />
pm, ortalama su yoğunluğu,<br />
anlamındadır.<br />
Termometrik yöntem özellikle 1 000 m. ve daha derin sularda uygu¬lanır ve sağlanan presizyon  0,005 H metredir. Uygulama sırasında sar¬kıtma telinin veya ipinin akıntı nedeniyle bükülmesinin derinlik değeri üzerinde önemli etkisi yoktur. Termometrik iskandil sürekli ve hızlı ça¬lışmaya olanak vermediğinden günümüzde pratik değeri kalmamıştır.<br />
Akustik İskandil<br />
Genel Bilgiler<br />
Ses dalgalarının su içinde yayılma ve yansıma özelliklerinden yarar¬lanılarak derinliklerin ölçülmesi yöntemin temel ilkesidir.<br />
Su içindeki bir ses üretecinden sağlanan ve düşey doğrultuda yönelti¬len ses impulsları, dalgalar halinde yayılarak sualtı tabanına ulaşırlar ve buradan da yansıyarak tekrar su yüzeyine gelirler.<br />
Ses dalgalarının su içindeki yayılma hızı V bilindiğinden, impulsların gidiş &#8211; dönüş seyir süresi t ölçülerek, su derinliği;</p>
<p>hız &#8211; zaman bağıntısından bulunur.<br />
Sesin su içinde yayılma hızı suyun yoğunluğuna, başka bir deyişle sıcaklığına, tuzluluğuna ve derinliğine (basmca) bağlı olarak değişir. Su ortamlarında görülen maksimum minimum yoğunluklara göre sesin ya¬yılma hızı 1 390 m/s ilâ 1 650 m/s arasındadır. Normal koşullar olarak adlandırılan 0°C su sıcaklığı, % 035 tuzluluk ve 760 mmHg basıncı al¬tındaki su içinde sesin yayılma hızı V0 = l 500 m/s kabul edilir.<br />
(1) bağıntısına göre hesaplanacak su derinliğinin hidrografik pre¬sizyon yönünden anlamlı olabilmesi için impulsların (t) seyir süresinin 10-3 ilâ 10-4 saniye presizyonla ölçülmesi gerekir. Bu nedenle akustik iskandilde  seyir süresini elektronik olarak ölçen ve Ekolot, Echo-Sounding ve Fadometre gibi adlarla tanınan modern aletler kullanılır.</p>
<p>KIYI ŞERİDİNİN ÖLÇÜLMESİ<br />
Hidroğrafik Topografyanın uygulama alanı kıyı çizgisi ile sınırlan¬dırılmış olmasına rağmen, hidroğrafik haritanın veya plânın kara ile bağ¬lantısının sağlanması amacıyla kıyı çizgisinin ve kıyı şeridinde gereksini¬len bazı ayrıntıların ölçülmesi gerekir.<br />
Hidroğrafik haritalar için kıyı çizgisinin saptanması zorunlu olma¬sına rağmen, kıyı şeridi için belirlenmesi gereken ayrıntılar, haritanın ya¬pılış amacına ve ölçeğine bağlı olarak değişir. Örneğin küçük ölçekli de¬niz haritalarında kıyı şeridinin topoğrafik durumundan ziyade, Yersel veya Elektromanyetik seyire yardımcı olacak işaretlerin gösterilmesi bi¬rinci derecede önemlidir. Kıyı çizgisi ve kıyı şeridine ait gereksinilen ayrıntı, özel durumlar dışında memleket kara haritalarından alınır. Aynı ölçekte bir kara haritasının mevcut olmaması halinde, daima büyük öl¬çekten küçük ölçeğe dönüştürme ve genelleştirme yapılır. Bölgede hiç kara haritası yapılmamış olması veya kıyı şeridinin presizyonlu olarak ölçülmesi gerektiği durumlarda, küçük sahalar için klâsik yöntemler (takeometri, plânçete vb), büyük sahalarda ise genellikle fotogrametrik yön¬tem uygulanır.<br />
Kıyı çizgisi, su seviyesindeki değişmelere paralel olarak sürekli ko¬num değiştirdiğinden, özellikle gel-git olayının çok hissedildiği kıyılar¬da, akarsular üzerindeki göllerde ve plaj özelliği gösteren sığ sularda, maksimum ve minimum su seviyesine ait kıyı çizgileri gösterilir. Ancak, kıyı çizgisinin saptanacağı su seviyesi konusunda bugün için ülkeler ara¬sında farklı uygulamalar vardır. Örneğin Batı Almanya&#8217;da ve İngiltere&#8217;de en düşük gel &#8211; git seviyesi, Amerika&#8217;da Atlas Okyanusu için alçak su se¬viyeleri ortalaması esas alınmıştır.<br />
Ülkemizdeki doğal ve yapay göllerde kıyı çizgisi minimum su sevi¬yesine göre saptanmakta, ayrıca maksimum su seviyesindeki kıyı çizgisi, suyun bıraktığı iz ve çökeltilerden ölçülmektedir.<br />
KONUM ÖLÇME YÖNTEMLERİNİN AYIRIMI<br />
Derinliği ölçülen noktaların yatay düzlemdeki konumunu saptamak amacıyla yapılacak ölçmelere «Konum ölçmeleri» denir. Sualtı tabanına ait noktalar görülemediğinden, bunların su yüzeyindeki karşıtları (izdüşüm¬leri) olan noktaların, başka bir deyişle derinlik ölçmesinin yapıldığı nok¬taların konumu ölçülür. Konum ölçmeleri daima karadaki jeodezik nokta¬lara bağlanır ve genellikle klasik haritacılıkta bilinen yöntemler uygula¬nır. Ancak, su üzeri çalışmasının özellikleri nedeniyle yöntemlerin uygulama<br />
biçiminde ve aletlerde bazı ayrıcalıklar vardır. Hidroğrafik konum ölçmelerinde uygulanan yöntemler;<br />
a)    Klâsik yöntemler,<br />
b)   Elektrometrik yöntemler, olarak iki kısma ayrılır.<br />
Klâsik yöntemler kıyıya yakın sularda uygulanmakta olup bunlardan bazıları şunlardır:<br />
1)   Sabit doğrultu yöntemleri,<br />
2)   önden kestirme yöntemi,<br />
3)   Geriden kestirme yöntemi.<br />
Elektrometrik yöntemler, elektromanyetik dalgalarla ölçme yapan aletler ve sistemlerle uzaklık veya uzaklık farkı ölçmesine dayalı modern yöntemlerdir.<br />
Çalışma alanının jeodezik istasyonlardan olan uzaklığına göre elektrometrik yöntemler geometrik çözüm yönünden;<br />
1. Doğrusal yöntem,<br />
2. dairesel yöntem,<br />
3. Hiperbolik yöntem<br />
biçiminde üç ayrı grup oluştururlar.<br />
KONUM ÖLÇMELERİNDE KULLANILAN KLASÎK ALETLER<br />
SEKSTANTLAR<br />
Genel Bilgiler<br />
Sekstant yatay, düşey ve pozisyon açılarının tek bir gözleme ile öl¬çülmesine olanak sağlayan hafif, bu nedenle de elde taşınarak kullanılan klâsik bir açı ölçerdir. Kullanılmalarının kolay, buna mukabil presizyonlarının az olması nedeniyle, jeodezide fazla kullanmamalarına karşın hidroğrafik ölçmelerde ve özellikle yersel ve astronomik navigasyonda uy¬gulama alanı geniş bir alettir. Açı ölçmesinin çok kısa sürede yapılabilme¬si nedeniyle hareketli taşıt üzerinden yapılacak kestirme ölçmelerinde çok kullanılmaktadır. Yapılarına göre,<br />
a)    Klâsik sekstant,<br />
b)   Kutu sekstant, olmak üzere iki değişik sekstant tipi vardır.<br />
Şekil &#8230;.. de klâsik bir sekstant, Şekil &#8230;. de de kutu sekstant göste¬rilmiştir.</p>
<p>Şekil 18. Klasik bir sekstant</p>
<p>Şekil 19. Kutu sekstant</p>
<p>Sekstant’ın Yapısı<br />
	Kalik bir sekstantın yapısını oluşturan temel elemanlar ve bunların özellikleri şunlardır.<br />
Sekstant Çerçevesi: Genellikle metalden yapılmış 60 derecelik yayı olan bir daire parçasıdır. Ağırlığının azaltılması düşüncesi ile daire düz¬lemi göz göz boşaltılarak çerçeve şekline getirilmiş ve sekstantın tüm ele¬manları bu çerçeve üzerine tespit edilmiştir.<br />
Çerçevenin yay kısmı üzerinde açı bölümleri ve okuma donatımı bu¬lunur. Yay 60° lik olmasına rağmen sekstantlarm temel ilkesinin özelliği nedeniyle açı bölümleri gerçek değerlerinin iki katı olarak sayılandırılmıştır. Bu nedenle yay üzerinde 0° ilâ 120° arasında sayılandırma görülür.<br />
Sekstant&#8217;m kullanılması<br />
Sekstant operatörü ölçülecek açının tepe noktasında bulunur. Alet sağ elinde olmak üzere dürbünü, uzakta olan veya keskin görülemeyen hedefe yöneltir. Diğer hedefin aynalardan yansıyan görüntüsünü dürbün¬den görecek biçimde gösterge kolunu ileri geri hareket ettirir, ikinci gö¬rüntünün kolaylıkla sağlanabilmesi ve birinci görüntü ile çakıştırılabilmesi için sekstant düzleminin her iki hedeften geçecek biçimde tutulması zorunludur. İkinci hedef dürbün içinde görülünce, gösterge kolu genel tespit vidası ile bağlanır. Az hareket vidası yardımıyla her iki hedefin görün¬tüsü ufak aynanın sırlı &#8211; sırsız arakesiti üzerinde çakıştırıldıktan sonra açı okunur.<br />
Gözlenen noktaların farklı yükseltilerde olması halinde okunan açı bir pozisyon açısıdır. Gözlenen noktaların aynı düşey düzlem içinde olma¬ları halinde düşey açı ölçülmüş olur. Dürbün, ölçülecek açının solunda ka¬lan noktaya (hedef) yöneltilmesi halinde, sekstant tutamağı altta bulu¬nur ve bu konum aletin normal konumudur. Dürbünün sağdaki noktaya yöneltilmesi halinde, soldaki noktanın aynalardan yansıyan görüntüsünün alınabilmesi için sekstant 180° çevrilerek (tutamak üste gelecek biçimde) kullanılır.<br />
KONUM BELİRLEMESİNDE UYGULANAN KLÂSİK YÖNTEMLER<br />
ÖNDEN KESTİRME YÖNTEMİ<br />
Genel Bilgiler<br />
Kıyıdaki en az iki jeodezik noktadan açı ölçmek suretiyle iskandil noktaları konumunun belirtilmesi yöntemin te¬mel ilkesidir. Açı ölçmesinde genellikle teodolitler kullanılır, ancak presizyonun önemli olmadığı çalışmalarda sekstantlardan da yararlanılabilir.<br />
Yöntem, klâsik önden kestirmenin aynı olmasına rağmen, su üzeri ça¬lışmalarında hidrografi botunun genellikle hareket haünde olması nede¬niyle, yöntemin uygulanmasında bazı ayrıcalıklar vardır. Bunlardan en önemlisi, bir iskandil noktasına ait kestirme açılarının aynı anda ve çok kısa sürede ölçülmesi gereğidir. Bu nedenle yöntemin uygulanması sıra¬sında bot ile kestirme istasyonları arasında işaretleşme veya telsiz &#8211; tele¬fon haberleşmesi zorunludur.<br />
Yöntemin Uygulanma Biçimi<br />
Çalışma bölgesi için önceden saptanan en az iki jeodezik noktada teo¬dolitler ölçmeye hazır duruma getirilir. Her iki aletin dürbünleri bilinen noktalara (doğrultulara) yöneltilerek yatay daireler bölüm başlangıç değerine bağlanır. İskandil postasını taşıyan hidrografi botu iskandil doğ¬rultularından birinin başlangıç veya bitim noktasına yöneltilir. Bot, bu doğrultu üzerinde sabit hızla yol alırken, posta başının vereceği işaretlere göre aynı anda derinlik ve kestirme ölçmeleri yapılır ve ölçüler özel kar¬nelere yazılır. Kestirilen noktaların ve açıların birbirine karışmasını önlemek amacıyla, ölçmenin yapıldığı an, saat ve dakika olarak tespit edi¬lir ve karneye yazılır. Bunun için çalışmaya başlamadan önce, teodolit ope¬ratörleri saatlerini posta başının saatine göre ayar ederler.<br />
Bot ile kestirme istasyonları arasında telsiz haberleşmesinin mevcut olması halinde, çalışmanın yürütülmesi kolay ve güvencelidir. Bu durum¬da kestirme ölçülerinden yararlanarak botun rotası, başka bir deyişle ön¬ceden saptanan iskandil doğrultusu üzerinde ilerleyip ilerlemediği kontrol edilebilir. Bunun için kestirme açıları aynı anda telsizle bota bildirilerek iskandil noktaları bot kanavasına grafik olarak işaretlenir, noktaların di¬zilişinden botun rotası görülür ve gerekirse rota düzeltmesi yapılır. </p>
<p>Şekil 20.  Önden kestirme yönteminin uygulanma biçimi</p>
<p>Bot, bir iskandil doğrultusunun sonuna geldiğinde, gerekirse kısa bir ara verilerek posta elemanlarının dinlenmesi sağlanır. Bot daha sonra komşu iskandil doğrultusuna sokularak çalışmalar benzer biçimde sür¬dürülür.<br />
Yöntemin Hata Kaynaklan ve Presizyonu<br />
Önden kestirme yönteminde, su üzeri çalışmaları genellikle hareket halindeki bottan yapıldığından kestirme ölçmelerinin derinlik ölçmesi ile aynı anda yapılması ve çok kısa sürede tamamlanması zorunludur. Bu ne¬denle teodolit operatörlerinin bot üzerindeki bir hedef işaretini sürekli iz¬lemeleri ve bottan verilecek işarete göre hemen ince yöneltme ve açı oku¬ması yapmaları gerekir, ince yöneltme süreci içinde botun fazla yer de¬ğiştirmemesi için, bot hızı operatörlerin yöneltme (çalışma) hızından küçük olmalıdır.<br />
Her iskandil noktasının iki kestirme açısı ile saptanması halinde bu açılardan birinin veya her ikisinin hatalı ölçülmesi noktanın konumunu doğrudan etkileyeceğinden, kontrolü sağlamak ve yöntemin presizyonunu yükseltmek amacıyla 3 üncü bir açı ölçülür. Bu açı çalışmanın ölçeği¬ne ve presizyonuna bağlı olarak ya sekstant ile bottan veya kıyıdaki üçün¬cü bir jeodezik noktadan ölçülür.<br />
Yöntemin presizyonu, kestirme açılarının presizyonu ile kestirme üç¬geninin geometrik yapısına bağlıdır. Kestirme açılan botun hareketli ol¬ması nedeniyle sadece bir kez ölçülebildiğinden presizyonları, klâsik kes¬tirme presizyonuna göre daha azdır.<br />
Kestirme üçgenleri için ideal şekil eşkenar üçgen olmasına rağmen, bu durum her iskandil noktası için sağlanamaz. Ancak su üzeri çalışma¬larının planlanması sırasında, kestirme açıları hiç bir zaman 30° den küçük 60° den büyük olmayacak biçimde jeodezik nokta çiftleri seçilir.<br />
Önden kestirme yöntemi, çalışma koşullarının uygun olması halinde kıyıdan maksimum 5 km. açıklara kadar uygulanabilir.<br />
GERİDEN KESTİRME YÖNTEMİ<br />
Genel Bilgiler<br />
Hidroğrafik çalışmalarda çok uygulanan bu yöntemin temel ilkesi klâsik geriden kestirmenin aynıdır. Burada kestirme gözlemeleri, kıyıda¬ki üç adet jeodezik noktadan yararlanmak suretiyle bot üzerinden yapı¬lır. Hidrografi botu çalışmalar sırasında genellikle hareket halinde olduğundan kestirme açılarının aynı anda ve çok kısa sürede ölçül¬mesi zorunludur. Botun sallantılı ve hareketli olması nedeniyle açı ölç¬mesi zorunlu olarak «sekstant» ile yapılır.</p>
<p>Şekil 21. Getiren kestirme yönteminin uygulanma biçimi</p>
<p>Geriden kestirme yönteminde tüm hidrografi personeli botta bulu¬nacağından, önden kestirme yöntemindeki gibi, kıyı ile işaretleşme veya haberleşme gereği yoktur.<br />
Ayrıca, iskandil noktalarının bot kanavasına işaretlenmesi ve dolayısıyla bot rotasının kontrol ve düzenlenmesi, önden kestirme yöntemine göre daha kolaydır.<br />
Yöntemin Uygulanma Biçimi<br />
Hidrografi botu önceden saptanan bir iskandil doğrultusuna sokulur. Bot bu doğrultu üzerinde sabit bir hızla yol alırken, iskandil ve sekstant operatörleri posta başının vereceği sözlü işaret ile aynı anda gerekli ölç¬meleri yaparlar. Her iki kestirme açısı botun uygun bir yerinde bulunan iki operatör tarafından ölçülür ve yazıcı duyacak biçimde yüksek sesle okunur.<br />
Her iki operatör, ilke olarak ortadaki nokta ortak olmak üzere iki¬şer jeodezik noktaya yöneltme yaparlar.<br />
Kestirilen iskandil noktaları, ölçülen açılar yardımıyla anında bot ka¬navasına işaretlenerek botun rotası kontrol edilir, işaretleme işlemi «üç kollu iletki» yardımıyla grafik olarak yapılır.<br />
Kestirme açılarının aynı anda ve kısa sürede ölçülebilmesi için ope¬ratörlerin daha önce kaba yöneltmeyi yaparak hazırlıklı bulunmaları ve¬ya sekstant dürbünü ile sürekli olarak kıyıdaki hedef noktalarım izleme¬leri zorunludur.<br />
Derinlik ve kestirme ölçmeleri belirli zaman aralıklarında benzer bi¬çimde sürdürülür.<br />
Botun hızı, derinlik ve konum ölçme yöntemlerine bağlı olarak sap¬tanır. Örneğin, derinlik ölçmelerinin klâsik yöntemlerle yapılması halin¬de, kestirme açılarının ölçülmesi daha hızlı yapılabildiğinden, bot hızı de¬rinlik ölçme hızına uygun olarak saptanır. Derinliklerin akustik iskandil aletleri ile ölçülmesi halinde bot hızı sekstant operatörlerinin çalışma hı¬zına bağlı olarak saptanır.<br />
SABİT  DOĞRULTU YÖNTEMLERİ<br />
Genel Bilgiler<br />
Sabit doğrultu yöntemlerinde su üzeri çalışmaları, kıyıda tesis edi¬len noktaların belirlediği sabit doğrultular üzerinde yapılır. Bu amaçla kıyıda bir veya iki dizi poligon tesis edilir ve bunların konumları jeodezik ölçmelerle saptanır.<br />
Çalışma ortamının şekline ve büyüklüğüne göre, doğrultu belirleyen noktalar ya her iki kıyıda veya kıyılardan birinde bulunur. Kıyıdaki nok¬taların seçiminde doğrultuların mümkün olduğu kadar kıyıya dik olma¬sına dikkat edilir. </p>
<p>Şekil 22. Sabit doğrultuların konumu<br />
Sabit doğrultular düz kıyılarda birbirine paralel, yön değiştiren kı¬yılarda ışınsal olarak uzanır. Doğrultu aralıkları, çalışma yöntemi ve öl¬çek dikkate alınarak, iskandil nokta yoğunluğuna uygun olarak saptanır.<br />
Hidrografi botunun doğrultu üzerinde ilerlemesi bottan yapılan göz¬lemelerle sağlandığından, doğrultu belirleyen nokta çiftlerinin yaklaşık aynı yükseltilerde olması ve bunlara, uygun zemin üstü işaretleri yerleş¬tirilmesi zorunludur. Sabit doğrultu yöntemlerinde botun saptanan doğ¬rultularda ilerlediği ve dolayısıyla iskandil noktalarının bu doğrultular üze¬rinde bulunduğu kabul edilir, iskandil noktalarının doğrultu üzerindeki yeri, kıyıdan veya bottan yapılacak açı, hız, uzaklık ölçmesi vb. ölçme¬lerle belirlenir.<br />
Yöntemlerin Ayırımı<br />
İskandil noktalarının sabit doğrultu üzerindeki yerini (konumunu) saptamak amacıyla yapılacak ölçmenin türüne göre, sabit doğrultu yön¬temlerinin ayırımı şöyledir:<br />
1) Sabit doğrultu ve açı ölçme yöntemi,<br />
2) Sabit doğrultu ve uzaklık ölçme yöntemi,<br />
3) Sabit doğrultu ve sabit hız yöntemi,<br />
4) Sabit doğrultuların kesişmesi yöntemi,<br />
Sabit Doğrultu ve Sabit Hız Yöntemi<br />
Bu yöntemde iskandil noktalarının doğrultu üzerindeki yeri, sabit hız¬la ilerleyen botun belirli zaman aralığında aldığı yola göre saptanır. Bo¬tun doğrultuya giriş noktası pusula veya sekstant ile belirlenir. Derinlik ölçmesi yapılacak noktaların ara uzaklıkları (s) iskandil yoğunluğuna gö¬re bilindiğinden, bot v sabit hızı ile ilerlerken t = s/v zaman aralıkları<br />
Bu yöntemde bot hızım sürekli olarak sabit tutmak genellikle müm¬kün olmadığından, iskandil noktalarının konum presizyonu diğer yöntem¬lere göre daha azdır.<br />
Derinliklerin akustik aletlerle ölçülmesi halinde, sabit hız yöntemi için daha basit bir uygulama olanağı şöyledir: Bot, başlangıç ve son nok¬tası belirlenen bir doğrultu üzerinde sabit hızla ilerlerken sualtı tabanı¬nın ölçekli eko grafiği elde edilir. Çizimin başlangıç ve son noktası belir¬lenerek, bunlar arasında enterpolasyonla istenen aralıklarda yeni iskan¬dil noktalan saptanır.<br />
Sabit Doğrultuların Kesişmesi Yöntemi<br />
Bu yöntemde iskandil noktalarının konumu, birbirini kesen sabit doğ¬rultuların kesişme yerleri olarak saptanır. Konum presizyonunu yükselt¬mek amacıyle doğrultular, mümkün olduğu kadar birbirini dik açı altın¬da kesecek biçimde alınır.<br />
Yöntemin uygulanma biçimi : Bot, doğrultulardan biri üzerinde her¬hangi bir hızla ilerlerken bunu kesen doğrultulara gelindiğinde sadece derinlik ölçmesi yapılır. Bir doğrultu üzerindeki çalışma tamamlanınca, bot komşu doğrultuya sokularak çalışma benzer biçimde sürdürülür.<br />
Bu yöntemde iskandil noktalarının konumu için herhangi bir ölçme¬ye gereksinme duyulmaz, doğrultuların presizyonuna bağlı olarak iskan¬dil noktalarının konum presizyonu da yüksektir. Ancak doğrultu belirle¬yen çok sayıda nokta tesis edilmesi gerektiğinden yöntem ekonomik de¬ğildir. Belirli peryotlarla ölçmelerin tekrarlandığı özel hidroğrafik çalış¬malarda bu yöntem tercih edilebilir.<br />
TAKEOMETRİ YÖNTEMİ<br />
Yöntemin temel ilkesi: Klâsik takeometrinin aynıdır. Burada, iskan¬dil noktalarının konumunu saptamak için kıyıdaki bir jeodezik nokta¬dan açı ve uzaklık ölçmesi yapılır. Bu ölçmelerde takeometre, otoredüktör takeometre (redüksiyon takeometresi) veya takeoğraf gibi aletler kullanılır. Ölçme mirası botta ve düşey konumda bulunur.<br />
Yöntemin uygulanma biçimi : Takeometre, kıyıdaki bir jeodezik nok¬tada ölçmeye hazır duruma getirilir. Aletin yatay dairesi bilinen bir doğ¬rultuya göre yöneltilir veya sıfıra bağlanır (repetitör takeometre).<br />
Ölçmelerin yapılacağı an, basit veya modern haberleşme ile kıyıdaki alet operatörüne bildirilir. Operatör bu anda bottaki miraya ince yönelt¬me yaparak, önce stadimetrik gözleme çizgilerinin karşılığını, daha son¬ra düşey açıyı okur. Botun sabit bir doğrultu üzerinde hareket etmeme¬si halinde ayrıca yatay açı da okunur. Mira okumaları, açı ölçüleri ve ölç¬menin yapıldığı an (saat ve dakika olarak) takeometre karnesine kay¬dedilir.<br />
Takeoğraf ile çalışılması halinde, iskandil noktalan aletin plançete tablası üzerine yerleştirilen bir kanavaya anında işaretlendiğinden, çizim işinin bir kısmı arazide tamamlanmış olur.<br />
Yöntemin uygulama alanı mira boyu ile sınırlıdır. Boyu uzatılabilen özel miralar yardımiyle kıyıdan 600 m. açıklara kadar ölçme yapılabilir.<br />
Yöntemin presizyonu : Takeometri yönteminde iskandil noktalarının konum presizyonu, birinci derecede doğrultu açılarının presizyonu ile mi¬ra okumalarının presizyonuna bağlıdır.<br />
Ölçmeler sırasında botun hareket halinde olması durumunda, özellik¬le mira okumalarının çok kısa sürede tamamlanması zorunludur. Bu yön¬temde her iskandil noktası için yatay ve düşey açılar da ölçüldüğünden bot hızının çok az olması veya botun her iskandil noktasında durması, ayrıca tecrübeli operatör kullanılması ölçülerin, dolayısıyla yöntemin presizyonu için önemli faktörlerdir. Ancak, bot kıyıdan uzaklaştıkça yönte¬min presizyonu azalır.</p>
<p>İÇİNDEKİLER<br />
HİDROGRAFİK ÖLÇMELER	1<br />
Kısa Tarihçe	1<br />
Hidrografik Haritalar ve Genel Özellikleri	1<br />
l . Okyanus Haritaları	1<br />
2. Genel Görüntü Haritaları	2<br />
3. Normal Deniz Haritaları	2<br />
4. Kıyı Haritaları	2<br />
5. Özel Haritalar	3<br />
6. Hidrografik Plânlar	3<br />
HİDROGRAFİK HARİTALARIN YAPIMINA AİT GENEL BİLGİLER	4<br />
HİDROGRAFİK HARİTALARIN JEODEZİK NOKTALARI	5<br />
Genel Bilgiler	5<br />
Gemi Yönetimi	5<br />
Poligon Dizileri	7<br />
Jeodezik Noktaların Zemin Ve Zemin Üstü İşaretleri	7<br />
Su Üzerindeki Jeodezik Noktalar	9<br />
Deniz Triyangülasyonu	9<br />
Deniz Poligonu	12<br />
Ortalama Su Seviyesinin Belirlenmesi	15<br />
Maregraflar	16<br />
Basit Maregraflar	16<br />
1)   Lata Maregraf	16<br />
Şekil 14. Basit bir şamandıralı maregraf	18<br />
Kaydedici Maregraflar	19<br />
Lata İskandili	21<br />
İskandil Lataları	21<br />
İp İskandili	21<br />
İskandil Aleti	21<br />
Termometrik İskandil	21<br />
Akustik İskandil	22<br />
Genel Bilgiler	22<br />
KIYI ŞERİDİNİN ÖLÇÜLMESİ	24<br />
KONUM ÖLÇME YÖNTEMLERİNİN AYIRIMI	24<br />
KONUM ÖLÇMELERİNDE KULLANILAN KLASÎK ALETLER	25<br />
SEKSTANTLAR	25<br />
Genel Bilgiler	25<br />
Sekstant’ın Yapısı	26<br />
Sekstant&#8217;m kullanılması	27<br />
KONUM BELİRLEMESİNDE UYGULANAN KLÂSİK YÖNTEMLER	27<br />
ÖNDEN KESTİRME YÖNTEMİ	27<br />
Genel Bilgiler	27<br />
Yöntemin Uygulanma Biçimi	28<br />
Yöntemin Hata Kaynaklan ve Presizyonu	29<br />
GERİDEN KESTİRME YÖNTEMİ	30<br />
Genel Bilgiler	30<br />
Yöntemin Uygulanma Biçimi	31<br />
SABİT  DOĞRULTU YÖNTEMLERİ	31<br />
Genel Bilgiler	31<br />
Yöntemlerin Ayırımı	32<br />
Sabit Doğrultu ve Sabit Hız Yöntemi	32<br />
Sabit Doğrultuların Kesişmesi Yöntemi	33<br />
TAKEOMETRİ YÖNTEMİ	33</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/hidrografik-olcmeler.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hazar deniz mi? Hazar  göl mü?</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/hazar-deniz-mi-hazar-gol-mu.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/hazar-deniz-mi-hazar-gol-mu.html/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 16:46:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[163]]></category>
		<category><![CDATA[Azerbaycan]]></category>
		<category><![CDATA[bu]]></category>
		<category><![CDATA[Ciddi]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Hazar]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Kanallar]]></category>
		<category><![CDATA[Karadeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Kazakistan]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Petrol]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Varil]]></category>
		<category><![CDATA[Ve Don]]></category>
		<category><![CDATA[Volga]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>hazar</category>
	<category>hazar</category>
	<category>deniz</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12769</guid>
		<description><![CDATA[Hazar Denizi yaklaşık 371.000 km karelik bir alanı kapsayan, denizlerle ve okyanuslarla nehir-kanal şebekesi dışında herhangi bir doğal bağlantısı bulunmayan bir tuzlu su kitlesidir. Volga ve Don nehirlerinin kollarına eklenen kanallar aracılığıyla Karadeniz ve Baltık Denizi’ne bağlanmıştır. Hazar Denizi kıyılarının kuzeyden güneye uzunluğu yaklaşık 1.200 km olup, doğudan batıya genişliği de 210 km ile 490 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hazar Denizi yaklaşık 371.000 km karelik bir alanı kapsayan, denizlerle ve okyanuslarla nehir-kanal şebekesi dışında herhangi bir doğal bağlantısı bulunmayan bir tuzlu su kitlesidir. Volga ve Don nehirlerinin kollarına eklenen kanallar aracılığıyla Karadeniz ve Baltık Denizi’ne bağlanmıştır. Hazar Denizi kıyılarının kuzeyden güneye uzunluğu yaklaşık 1.200 km olup, doğudan batıya genişliği de 210 km ile 490 km arasında değişmektedir. Hazar Denizi’ne 10 büyük akarsu dökülmektedir. Uzun yıllar boyunca sürekli düşme gösteren Hazar’ın su seviyesi 1977’den sonra aniden yükselmeye başlamıştır. Ortalama su seviyesi 1977’den bu yana yaklaşık 2 metre yükselmiştir ve halen de her yıl 10-15 cm yükselmektedir. Bu durum ciddi ekonomik zararlara neden olmuştur. Kıyı şeridindeki bir çok köy su altında kalmış ve balıkçılıkta ciddi kayıplar olmuştur. Kazakistan’daki alanlar yavaş yavaş su altında kalmakta ve bu durum ciddi sorunlar doğurmaktadır. Kazakistan’ın kuzey kıyı şeridindeki 1000’in üzerinde petrol kuyusu bu yüzden işe yaramaz hale gelmiştir ve bu kuyulardan Hazar’a petrol sızmaktadır. <span id="more-12769"></span></p>
<p>Hazar havzası doğal kaynaklar açısından oldukça zengindir. Hazar’da balıkçılık önemli bir gelir kaynağıdır. Bölge dünya havyar ihtiyacının yüzde 90’ını karşılamaktadır (Bilici, 1998:43). Bunun yanısıra Hazar’da 163 milyar varil petrol ve 17.6 milyar metreküp doğalgaz rezervi vardır. Bu da 1996 rakamlarıyla dünya petrol rezervlerinin yüzde 16’sı ve dünya doğalgaz rezervlerinin yüzde 12’sine denk gelmektedir. </p>
<p>1991’e kadar Hazar’a tartışmasız olarak sadece Çarlık Rusyası/ Sovyetler Birliği ve İran kıyıdaş devletler olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra onun halefi durumundaki Azerbaycan, Kazakistan, Rusya ve Türkmenistan kıyıdaş devlet durumuna gelmiş ve böylece İran’la birlikte kıyıdaş devletlerin sayısı beşe yükselmiştir. Yeni kıyıdaş devletlerle birlikte Hazar’ın hukuksal statüsü tartışmaları da gündeme geldi. Zengin petrol ve doğalgaz yatakları dolayısıyla Hazar sadece kıyıdaş devletlerin değil tüm dünyanın ilgi alanı olmuştur. Hazar’ın hukuksal statüsünün belirlenmesi konusu esasen 1994 yılından itibaren uluslararası bir sorun haline gelmiştir. Azerbaycan Hükümeti Eylül 1994’te Amerikan ve Avrupalı şirketlerin oluşturduğu bir konsorsiyumla 8 milyar dolarlık bir anlaşma imzalamıştır. Pek çok yorumcu tarafından “Yüzyılın Anlaşması” olarak nitelendirilen bu girişim ile Bakü’ye bitişik kıyılardaki Güneşli, Çırak ve Azeri sahalarından 4 milyar varil petrol çıkartılması öngörülmektedir. Bu üç sahanın üç yıllık dönemde 511 milyon ton ham petrol üreteceği umulmaktadır. Azerbaycan Eylül 1994 tarihli petrol anlaşmasından sonra 1995 ve 1996 yıllarında uluslararası konsorsiyumlarla sonuçlandırdığı üç ayrı anlaşma daha imzalamıştır. Azebaycan’ı Tengiz petrol sahasının ihaleleri ile Kazakistan takip etmiştir. Diğer kıyıdaş devletlerden Rusya ve İran ise bu ihalelere tepki göstererek Hazar’ın statüsü sorununu sürekli olarak gündemde tutmaya başlamışlardır.</p>
<p>Bu durum Hazar’ın statüsünün belirlenmesinde uluslararası hukukun yanında siyasi ve ekonomik unsurları da devreye sokmuştur. Bu yüzden her kıyıdaş devlet kendi hukuksal tezini oluştururken diğer kıyıdaş devletlerin yanında üçüncü devletlerin de desteğini almaya çalışmaktadır. </p>
<p>Hukuksal statüsünün belirlenmesi açısından ilk olarak Hazar’ın bir göl mü yoksa bir deniz mi olduğunun saptanması gerekmektedir. Hazar deniz olarak kabul edildiği taktirde, 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (BMDHS) göre, her kıyıdaş devletin karasuları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgesinin olması gerekmektedir.<br />
Hazar göl olarak kabul edilirse, bu durumda ulusal sınırların belirlenmesinde iki yöntem ortaya çıkmaktadır. Bunlardan birincisi Hazar’ın tamamen ulusal sektörlere bölünmesi, ikincisi ise ortak kullanımdır.<br />
Statü sorununu çözüme kavuşturmada öncelikle Hazar’a ilişkin yapılmış antlaşmalar, ikinci olarak da bölgesel yapılageliş (teamül) kuralları büyük önem taşımaktadır. Uluslararası hukukta Hazar için örnek teşkil edebilecek benzer durumlar da sorunun çözümüne yardımcı olacaktır. </p>
<p>SSCB&#8217;nin dağılmasından bu yana statüsü konusunda görüş birliği sağlanamayan Hazar Denizi hakkında önemli gelişmeler yaşanıyor. Türkmenistan Devlet Başkanı Saparmurad Niyazov bütün dünyayı ilgilendiren ve Türk dünyasının en önemli meseleleri arasında yer alan Hazar&#8217;ın statüsü ve Hazar&#8217;dan faydalanma konularında bir çözüm planı hazırladı.</p>
<p>DG- Türkmenistan Devlet Başkanı Niyazov&#8217;un söz konusu önerisini 23 Nisanda Türkmenistan&#8217;ın başkenti Aşkabat&#8217;ta Rusya, Azerbeycan, Türkmenistan, İran ve Kazakistan&#8217;ın katılımıyla düzenlenecek zirve toplantısında açıklanacağı belirtiliyor. Dünyanın 3. büyük petrol ve doğalgaz yataklarını barındırdığı tahmin edilen Hazar Denizi&#8217;nin paylaşımı Sovyetler Birliği&#8217;nin dağıldığı 1991 yılından bu yana, bütün enerji piayasalarını ve Avrasya dengelerini doğrudan etkileyen bir konu.</p>
<p> 	Rusya ve Azerbeycan denizi ortalayan çizgilerle bölünmesini istiyor. İran ise bu durumda en az payı alacağından karşı çıkıyor. SSCB döneminde Hazar&#8217;da büyük avantaja sahip olan İran&#8217;ın eşit veya nispi paylaşıma razı edilmesi kolay görünmüyor.</p>
<p>Avrasya bölgesinde denize çıkışı olmayan en büyük su kütlesi Hazar&#8217;ın Basra Körfezi ve Sibirya&#8217;daki rezervlerden sonra en büyük petrol ve gaz rezervlerine sahip olduğu tahmin ediliyor. 1991&#8242;e kadar iki devletin kıyısının bulunduğu Hazar Denizi, Sovyet kıyı petrol çıkarımında da en büyük paya sahipti. Hazar petrolü İran için Basra Körfezi rezervleri ile karşılaştırıldığında, coğrafi koşullar ve bölgesel güç dağılımı nedeni ile çok önemli olmadığından, Sovyet donanması ve petrol tesisleriyle Hazar Denizi Sovyet kontrolü altındaydı.</p>
<p>           Hazar&#8217;ın statüsü konusunda SSCB ve İran arasında 1921 ve 1940 yılları arasında iki anlaşma imzalandı. Bu anlaşmalar ile Hazar&#8217;da, deniz üzerinde nispeten istikrarlı bir güç paylaşımı sağlandı. Ancak SSCB&#8217;nin dağılması ile bu anlaşmalar pratikte geçersiz hale geldi.</p>
<p>          Hazar&#8217;da bugün Rusya ve İran&#8217;ın yanı sıra Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan da kıyıdaş ülke. Hazar&#8217;a kıyıdaşlık ülkelere Batılı sermaye ve uluslararası güvenlik şemsiyesinin yolunun açılmasında yardımcı olurken, bölge istikrarını da hem zorunlu hem de zorlu hale getirdi.Bir taraftan Rusya&#8217;nın ekonomik bağımsızlık arayışındaki bölge ülkelerine bakış açısı, diğer taraftan Sovyet ardılı cumhuriyetlerin birbiri ile sorunları Hazar&#8217;ın nihai statüsüne kavuşmasını engelledi. Hazar&#8217;ın statüsü özellikle petrol aramaları ve üretimi projeleri açısından hayati önem taşıyor. Pek çok petrol kuyusunun geleceği doğrudan denizin kazanacağı statüye bağlı. </p>
<p>            Azerbaycan&#8217;ın kıyılarından 120 mil açıktaki petrolün çıkartılmasıyla ilgili Batılı şirketlerle Azerbaycan&#8217;ın imzaladığı sözleşmeler için de statü sorunu geçerli. Sözleşmeler Hazar&#8217;ın bir deniz olarak tek taraflı kullanımını ortaya koyuyor. Aynı zamanda Türkmenistan kendisine ait olarak gördüğü Hazar&#8217;ın orta kısmındaki petrol sahalarında Azeri-İngiliz petrol işletme	   taleplerini   yasadışı   ilan	etti.</p>
<p> 	Rusya, 5 Ekim 1994&#8242;te BM&#8217;ye başvurarak, BM Genel Kurulundan Hazar&#8217;ın hukuki rejimi sorununun gündemine alınmasını istedi. Rusya, denizin ortak mülkiyeti ilkesinin Hazar için de geçerli olmasını istiyor ve kıyı devletlerinin tek taraflı eğilimini kınıyor. </p>
<p> 	Rusya&#8217;nın memorandumunda yer alan &#8220;Hazar Denizi ile ilgili tek taraflı bir eylem hukuk dışıdır ve yasal düzeni yeniden kurmak ve tek taraflı eylemlerin sonuçlarını gidermek için gerekli ve uygun önlemleri alma hakkını saklı tutan Rusya Federasyonu&#8217;nca tanınmayacaktır. Önemli maddi zarar dahil bu olayları bütün sorumluluğu tek taraflı eyleme kalkışanların olacaktır ve bu devletler Hazar Denizi&#8217;nin hukuki durumunu ve uluslararası antlaşmalardan doğan yükümlülüklerini göz ardı etmiş olacaktır.&#8221; İfadesi Moskova&#8217;nın tutumunda ne kadar ısrarlı olduğunu da ortaya koyuyor. </p>
<p>              Hazar bir deniz, yarı deniz veya kapalı bir deniz olarak tanımlanırsa, 1982 Sözleşmesi uygulanacak. Sözleşme uygulandığı zaman da her bir kıyıdaş devlet deniz karasularına, bitişik bölgelere, özel ekonomi bölgelerine ve kıta sahanlığına kendi bölgesindeki doğal kaynaklarını işleme hakkıyla beraber bölecek. Hazar&#8217;ın deniz olduğunun kabul edilmesi halinde beş ulusal bölgeye bölünebilir. </p>
<p>Hazar bir göl olarak tanımlanırsa uluslararası sınır gölü statüsünü kazanacak. 1981 Sözleşmesi konu dışı kalır. Uluslararası hukukta sınır gölleri için geçerli bir yöntem veya kural yok. Bu durumda Hazar&#8217;da bütün kıyıdaş devletlerin sahillerinden eşit uzaklıkta çizilen merkez hattıyla ve bu merkez hattı üzerindeki kara sınırlarının son noktasından çizilen bir dikey hatla ulusal bölgelere ayrılabilir. O takdirde devletlerin sınırları göl üzerindeki sınır çizgisi boyunca devletlerin topraklarına ilgili bölümlerin eklenmesiyle geçer. Devletlerin bu bölümler üzerindeki doğal kaynakları çıkarma hakları sınır çizgisine kadar olan göl sularını kapsar. Sınır gölü konusunda ABD ve Kanada arasında Büyük Göller, Fransa ve İsviçre arasında Cenevre Gölü örnekleri var.</p>
<p>Bu arada bazı ara formüller de mümkün. Her bir kıyıdaş devlet, 12 millik kara sularına sahip olması ve gölün geri kalanının ortak kullanımına açık olması tercih edilebilir. Aynı şekilde Hazar&#8217;ın yüzeyinin ve sahanlığının, yani altının ve üstünün de farklı uzlaşmalarla paylaşımı da olabilir.  </p>
<p>Hazar’ın Statüsü İle İlgili Devletlerin Görüşleri:</p>
<p>RUSYA</p>
<p>Rusya&#8217;nın Hazar&#8217;da gördüğü en önemli sorun üç eski Sovyet Cumhuriyeti ile petrol antlaşmaları imzalayan batılı petrol şirketleri. Bölgesinde ikinci plana itilmeyi istemeyen Rusya açıkça dile getirmese de tepkili. Rus nüfuzunun bölge üzerinde artan Amerika&#8217;nın etkisi karşısında hızla azalmaya başlamasından	 endişe	ediyor.  </p>
<p>           Moskova&#8217;nın bu yaklaşımı, 13 Mayıs 1997 de İstanbul&#8217;da düzenlenen Karadeniz Ekonomik İşbirliği Konseyi toplantısında somutlaştı. Toplantı çerçevesinde ele alınan Hazar&#8217;ın kirlenmesi konusuna ABD ve Özbekistan gibi ülkelerin masada olması Rusya&#8217;nın memnuniyetsizliğini ortaya koymasına yol açtı. Rusya ayrıca devletler düzeyindeki Hazar sorununda	petrol	şirketlerinin	müdahil   olmasını doğru bulmuyor. </p>
<p>             ABD&#8217;nin &#8220;Hazar bölgesi, ABD&#8217;nin stratejik çıkarları olan bir bölgedir&#8221; açıklaması ve Bakü-Ceyhan&#8217;daki ısrarı, Kremlin&#8217;de &#8220;Rusya güvenlik sistemine saldırı&#8221; olarak yorumlanıyor.<br />
Rusya&#8217;nın Hazar&#8217;ı bir deniz olarak kabul etmek istememesinin bir nedeni de Hazar&#8217;ı açık denizlere bağlayan su yollarının Hazar&#8217;ın deniz olarak kabul edilmesi durumunda uluslararası su yolları olarak tanınacağı ve Hazar&#8217;ın uluslararası denizciliğe açık hale gelebileceği kaygısı. Rusya açısından bunun kabulü mümkün değil. Çünkü bir su havzasını deniz olarak tanımlanmasında temel ilke; havzanın kapalı denizlerle, su yollarıyla, açık denizlerle direkt ya da başka türlü bağlantısının olması. Hazar&#8217;ın böyle bir bağlantısı olmadığı için deniz olarak kabul edilemez. Yapay kanallar ve nehirler uluslararası hukukun konusu olmadığı için Hazar 1982 Sözleşmesine	konu	olamaz.</p>
<p>         Moskova bu nedenle Hazar&#8217;da, kara sularında, bitişik bölgelerde, özel ekonomik bölgelerde veya kıta sahanlığında kıyı devletlerinin yetkisi konsepti uygulanamayacağında ısrarlı. Rusya, Hazar&#8217;ın 1921 yılına kadar bir iç su havzası olarak değerlendirildiği, ama kara su hudutlarının belirlenmesi sorunu hiçbir zaman gündeme getirilmediği için tercihini &#8220;gölden&#8221; yana kullanıyor. İran ve	 SSCB	Hazar&#8217;ı	 deniz	olarak	değerlendirmemişti.</p>
<p>         Rusya&#8217;nın çıkarlarına en uygun olan seçenek, Hazar&#8217;ın ulusal bölgelere bölünmemesi. Moskova, böyle bir paylaşım olursa, Türkmenistan ve İran&#8217;la ortak sınırını kaybedecek. Kazakistan-İran sınırı	da olmayacak. Rusya, ortak kullanım sayesinde Hazar&#8217;ın ekolojik açından kurtarılabileceğine ve özellikle somon balığı gibi doğal kaynakların hızla tükenmesinin engellenebileceğine inanıyor. Ortak paylaşım ayrıca havyarın eşit paylaşımını sağlayacak. </p>
<p>AZERBAYCAN</p>
<p>Azerbaycan Hazar’ın bir “sınır gölü” olduğu düşüncesinden hareketle, orta hat (median line) esasına göre beş ulusal sektöre bölünmesini savunmaktadır. Azerbaycan Hazar’ın sularının ve deniz dibinin tamamen taksim edilerek, egemenlik alanlarına bölünmesini ve her ülkeye ait alanda mülkiyet ve egemenlik ilkelerine dayalı olarak o ülke mevzuatının geçerli olmasını savunmaktadır.</p>
<p>Azerbaycan ikinci bir teklif olarak Hazar’a “açık deniz” statüsünün uygulanabileceğini ileri sürmektedir. Bu durumda Hazar’a 16 Kasım 1994’te yürürlüğe giren 1982 BMDHS’nin uygulanmasını istemektedir. Böylece her kıyıdaş devlet 12 millik karasuları, 200 mil veya daha fazla kıta sahanlığı ve 200 millik münhasır ekonomik bölgeye sahip olacaktır.</p>
<p>Azerbaycan açısından önem taşıyan nokta Hazar’ın göl veya deniz statüsünde tanınmasından çok, kıyı ülkelerinin deniz üzerinde münhasır yetkilerini kullanabileceği ulusal egemenlik alanlarına bölünmesidir. Ancak Hazar’ın hukuksal statüsü kesin olarak belirleninceye kadar, Azerbaycan her kıyı devletinin kendi bölgesinde kalacak petrol ve doğalgaz rezervlerini işletebilmesini savunmaktadır. Azerbaycan, 6 Temmuz 1998’de Rusya ve Kazakistan’ın imzaladıkları ve Hazar’ın deniz tabanını bölen anlaşmayı olumlu bir gelişme olarak değerlendirdi. Ancak Bakü, bu paylaşımı yeterli bulmayıp deniz tabanının üstündeki tüm su kütlesinin de ulusal sektörlere bölünmesi gerektiği görüşünü tekrarladı.  </p>
<p>Ayrıca, Azerbaycan&#8217;ın bu konuda özel bir yeri var. Çünkü Azerbaycan, 1901 yılında dünya petrol üretiminin yarısını sağlamış bölgenin en eski petrol üreticisi. Aynı zamanda Azerbaycan konunun tek Kafkas ülkesi ve Batıya en yakın olan kıyıdaş ülkedir.<br />
.<br />
            Her ne kadar Azerbaycan&#8217;ın üretim kapasitesi Sovyet yönetimi altında sürekli azalmış olsa da, bugün Hazar&#8217;daki en aktif oyuncu. Petrol rezervleri 40 milyar varil düzeyinde tahmin edilen Azerbaycan, Eylül 1994 tarihinde 11 uluslararası şirketle 7,4 milyar dolarlık &#8220;yüzyılın antlaşmasını&#8221; imzaladı. Azerbaycan Rusya&#8217;nın 45 millik kara suyu önerisini ret etti. Çünkü Azerbaycan&#8217;ın mineral kaynakları 45 millik bölgenin ilerisinde bulunuyor ve Rusya&#8217;nın öneriyi buna dikkat ederek yaptığı görüşüne sahip. </p>
<p>KAZAKİSTAN</p>
<p>Kazakistan ve Azerbaycan’ın görüşleri karşılaştırıldığında, Azerbaycan’ın Hazar’ın tümüyle ulusal sektörlere bölünmesini savunurken, Kazakistan’ın deniz yatağının paylaşılması, Hazar’ın sularının ise belirli bir münhasır yetki alanı dışında ortak kullanılmasını benimsediği görülmektedir .</p>
<p>Kazakistan ve Azerbaycan arasındaki bu küçük tutum farklılığı Kazakistan’ın Rusya ile Temmuz 1998’de anlaşma imzalamasını kolaylaştırmıştır. Kazakistan, deniz tabanının tamamen bölünmesini kabul ederken su kütlesinin ortak kullanılmasını kabul etmekle, Hazar’ı bir sınır gölü olarak değerlendirdiği izlenimi vermektedir. Çünkü Hazar’a deniz hukuku uygulansaydı, kıyı devletlerinin tam egemenliğinin olduğu 12 millik karasuları dışında, 200 millik veya karşı kıyıdaş devletin sınırına kadar münhasır ekonomik bölgeye sahip olacaktı. </p>
<p>Azerbaycan gibi Kazakistan da Hazar&#8217;ın ulusal sektörlere bölünmesini savunuyor ve ortak mülkiyet istemiyor. Kazakistan da Primakov&#8217;un 45 millik önerisinden memnun olmadı. Tahminlere göre Kazakistan&#8217;ın Hazar&#8217;da en zengin rezervlere yani 10 milyar ton petrol ve 2 trilyon	m. Doğalgaz	rezervine sahip.  Kazakistan sorunlu demografik yapısı ve Rusya ile kopması mümkün olmayan bağları nedeniyle Hazar konusunda daha çok gelişmeleri gözlemlemeyi ve dikkatle not etmeyi tercih ediyor. </p>
<p>İRAN </p>
<p> 	Rusya gibi İran da Hazar’ın ulusal sektörlere bölünmesine şiddetle karşı çıkmaktadır. İran, Hazar’ın bir göl olduğunu ve beş kıyıdaş devlet tarafından ortaklaşa kullanılması gerektiğini söylemekte ve üçüncü devletlerin Hazar’dan yararlanmasına karşı çıkmaktadır. Azerbaycan ve Kazakistan’ın Hazar’ın kaynaklarını tek taraflı olarak işletmesini de eleştirmektedir . İran’a göre 1940 Antlaşması 10 millik kıyı şeridi dışında ortak kullanım ilkesini benimsemiştir. İran, ortak kullanıma ilişkin olarak Hazar’ın 12 ulusal sektöre bölünmesini önermektedir. Vance Owen’ın 10 kantonluk Bosna planına benzeyen bu öneri, çok karışık ve uygulanması oldukça zordur. </p>
<p>İran uzun süre, Rusya’nın tezini desteklemekle birlikte Temmuz 1998’de imzalanan Rusya-Kazakistan Anlaşması ile İran ve Rusya’nın Hazar’daki yolları ayrılmıştır. İran, Rusya ve Kazakistan’ın Hazar’ın deniz dibini paylaşmalarını Mayıs 1998’de BM nezdinde protesto etmiştir (BBC, 1998c:11). İran bu protestosunda, Hazar’ın beş kıyı devletinin rızası olmaksızın paylaşılmasının kabul edilemeyeceğini ve tüm eski Sovyet cumhuriyetlerinin Sovyetler Birliği ve İran arasında yapılan 1921 ve 1940 antlaşmalarıyla bağlı olduğunu bildirmiştir. Ayrıca İran, Türkmenistan ile 7 Temmuz 1998’de (Rus-Kazak Anlaşması’ndan bir gün sonra) ortak bir bildiri yayınlayarak Moskova ve Astana’nın imzaladıkları anlaşmayı reddetmiş ve Hazar’ın ancak tek hukuksal statüsü olabileceğini, kaynakların da adil ve eşit bölüşülmesi gerektiğini belirtmiştir. </p>
<p>İran, Rusya Federasyonu’nun bu politika değişikliği ile, Hazar’a ilişkin politikasında yalnız kalmıştır. İran’ın bugün Rusya ile uzlaştığı tek noktanın Hazar’dan boru hattı geçirilmemesi olduğu söylenebilir. Diğer kıyıdaş ülkelerin statü konusunda bir uzlaşmaya varmaları halinde, İran’ın bu gelişmenin dışında kalamayacağı düşünülmektedir. Ancak Rusya ile birlikte bir çok sorunlar yaratarak Hazar’daki petrol yataklarının işletilmesini güçleştirebilecektir.</p>
<p>Aslında hukuksal açıdan İran’ın iddiaları güçlü değildir. Çünkü, İran 1991’den önce 10 millik kendi kıyı şeridi dışındaki alanı fiilen Sovyetler Birliği’nin kullanımına terk etmiştir. Bugün Azerbaycan ve Kazakistan’ın kendi kıyılarına yakın alanda petrol çıkarmasına karşı çıkan İran, Sovyet döneminde Bakü açıklarında Moskova tarafından petrol çıkarılmasına sessiz kalmıştır.Bu durum İran tarafından o dönemde Sovyetler Birliği gibi süper bir devlete karşı koymanın mümkün olmadığı gibi bir tezle açıklanmaya çalışılmaktadır. </p>
<p>TÜRKMENİSTAN</p>
<p>Türkmenistan’ın Hazar’a ilişkin tutumu, uzunca bir süre diğer kıyıdaş devletlere göre daha belirsiz ve esnek olmuştur. Türkmenistan, Rusya ve İran’ın baskıları nedeniyle önce bu ülkelerin görüşüne yakın bir görüşü Ocak 1997 tarihine kadar savunmuş ve kıyıdaş ülkelere bırakılacak 45 millik münhasır yetki alanı dışında kıyıdaş devletlerin ortak kullanımına açık bir alan tesis edilmesi gerektiği görüşünü benimsemiştir. Türkmenistan daha sonra bu görüşünü değiştirmiş ve idari paylaşımın orta hat esasına göre yapılması, ayrıca kıyıdaş beş ülkenin Hazar’ın kendi sektörlerinde kalan bölümünde mineral kaynakları münhasıran kullanmakta serbest olması gerektiği görüşünü savunmaya başlamıştır.</p>
<p>Ocak 1997’de Türkmenistan Cumhurbaşkanı Saparmurat Türkmenbaşı Azeri ve Çırak petrol sahalarının Azerbaycanlılarca konan isimlerini değiştirmiş ve kendi adını vermiştir.<br />
Bu petrol sahaları, 45 millik kıyı şeridinden daha ötede olduğu için Türkmenistan’ın Hazar’ın fiilen ulusal sektörlere bölünmesini desteklediği söylenebilir. Ancak işin ilginç tarafı Hazar’da aynı tezi savunmaya başlayan Türkmenistan ile Azerbaycan, petrol sahaları yüzünden kendi aralarında anlaşmazlığa düşmüşlerdir. </p>
<p>Fakat son zamanlarda Türkmenistan’ın tekrar tutum değiştirdiği gözlemlenmektedir. Türkmenistan Cumhurbaşkanı Saparmurat Türkmenbaşı’nın 6-9 Temmuz 1998 tarihlerindeki Tahran ziyareti sırasında yayımlanan ortak bildiride, Hazar’ın statüsü konusunda kıyıdaş devletlerin onayladığı bir anlaşma ortaya çıkana kadar İran ve Sovyetler Birliği arasında imzalanan anlaşmaların geçerli olacağı belirtildi. Böylece Türkmenistan, Hazar’ın hem deniz tabanının hem de su kütlesinin ortak kullanımını savunan İran’ın görüşlerine daha yakın hale gelmiştir. </p>
<p>Türkmenistan’ın Rusya-Kazakistan Anlaşması sonrasında İran ile belirli ölçüde ortak bir tepki sergilemesinin ardındaki en önemli etken, bu ülkenin Azerbaycan ile Hazar’daki tartışmalı petrol sahalarından kaynaklanan sorunların çözümlenmesini bir süre daha mümkün olmayacağı düşüncesi ve Azerbaycan’a karşı bir destek arayışı içinde olması şeklinde açıklanabilir. Bununla birlikte Türkmenistan’ın tutumu halen çok açık değildir. Üstelik Türkmenistan kıyılarına 104 km uzaklıkta bulunan Serdar/Kepez petrol sahası üzerindeki tek taraflı egemenlik iddiasından vazgeçmiş değildir. </p>
<p>Türkmenistan uluslararası petrol ve doğal gaz piyasasında sahip olduğu 320 milyon varil petrol rezervi ve 2.6 trilyon m3 gaz rezervi ile güçlü bir konumda. Türkmenistan ilk önce Azeri ve Kazak taraflarının Hazar&#8217;ın ulusal bölgelere bölünmesi görüşünü savundu. Daha sonra 1994 yılında Cumhurbaşkanı Niyazov, Hazar&#8217;ın geliştirilmesi için uluslararası bir konsorsiyum oluşturarak ortak faaliyetleri sınırlamayı önerdi . Devamında tutumunu değiştirerek 45 millik İran-Rus teklifi yönünde  görüş belirtti.</p>
<p> 	Bugün Türkmenistan&#8217;ın İran-Rus çizgisinden uzaklaştığı kesin. Ocak 1997&#8242;de Niyazov Azeri ve Çırak petrol sahalarının Azerice olan isimlerini değiştirdi ve kendi ismini verdi. </p>
<p>İSRAİL’İN BÖLGEYLE İLİŞKİSİ<br />
 	İsrailli yöneticiler Kafkasya ve Orta Asya’daki yeni Cumhuriyetlere geziler düzenledi. Bu cumhuriyetlerden bazı yöneticiler de İsrail’e gittiler. İsrail “Tarımsal İşbirliği” adı altında anlamlı bir yöntemle bu devletlere yaklaşırken, bir yandan da Mossad ajanı Shaul Eisenberg vasıtasıyla bölgedeki uyuşturucu ticaretine el atıyor.<br />
 	İsrail’in bölgeye yönelmesindeki temel etkenlerden biri bölgenin İslâmi bir potansiyele sahip olması ve gerçek anlamda İslamileşmesinden çekinmesidir. Gn.Kur.Bşk.Ehud Barak bölgede yeni Müslüman Cumhuriyetlerin doğmasının İsrail’in çıkarlarına uygun olmadığını açıkça belirtmiştir.<br />
Rusya’nın da en korktuğu şey yeni Cumhuriyetleri İslam&#8217;a kaptırmaktı.<br />
 	Yitzhak RABİN’in Yeltsin ile 1993 yazında Moskova’daki görüşme aralarındaki ittifakı pekiştirmişti. Rabin Yeltsin’e “radikal İslâm” konusunda yeterince duyarlı bulduğunu açıklamıştı.<br />
 	İsrail’in Müslümanlara karşı Rusya ile birlikte desteklediği bir başka bölgesel güç de Ermeniler idi Azerileri katleden Ermeni ordusu saflarında İsrailli subaylar da yer alıyordu. (T.D.News:05 Şubat 1993) Weizmann Ermenistan ve Yahudi Filistin’i Doğu’nun İslâmi hakimiyetine son verebilir.” Sözünün aktif siyasete dönüştürüldüğü görülmektedir.<br />
 	C.Dudayev’in özel temsilcisi Safifa Murad’ın açıkladığına göre “Yeltsin’in arkasında Yahudiler var.” Yeltsin’in Kafkasya ve Orta Doğu politikalarını belirleyen Vitaly NAUMKİN’di. Mayıs 1995’te Ankara’da Graham FULLER ve İsrailli Dışişleri görevlilerinin de katıldığı “Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya” konulu bir konferansta konuşan, NAUMKİN, “Rusya’nın Çeçen direnişini kırmak için her türlü yolu kullanmaktan çekinmeyeceğini söylemişti.<br />
 	Rus saldırılarının başlamasından iki ay önce İsrail, Çeçenya’daki Yahudileri İsrail’e aktarmıştı.<br />
 	Bu olay da İsrail’in Rus saldırılarından en az iki ay önce haberdar olduğunu gösterir ki, Yeltsin’in arkasında Yahudilerin olduğunu destekler.<br />
 	Azerbaycan’ın devrik Cumhurbaşkanı E.ELÇİBEY “İsrail’le Askeri alanda işbirliği yapmak üzere diplomatik ilişkilerin kurulacağını” açıkladığı sırada İsrail-Azerbaycan ilişkilerini üst düzey Mossad yetkilisi David Kinche yönetiyordu. Resmen diplomatik ilişkiler kurulmamış olmasına rağmen İsrail’in temsilcisi Lev BARDAKİ Bakü’de bir eve yerleşmiş ve İsrail’in “gözü kulağı” işleri görmeğe başlamıştı bile. Azerbaycan’daki Yahudi cemaati önde gelenleriyle görüşürken Elçibey ve Savunma Bakanlığıyla da sık sık bir araya geliyordu.<br />
 	İngiliz Orta Doğu uzmanı Peter Mansfield: “Bugün için İsrail önünde tek düşman kalmıştır –İslâmi hareketler. Rabin’in Yeltsin’le görüşmesinin en önemli gündem maddesi bu konuda Rusya’dan destek almaktı.” </p>
<p>Hazar’ın Statüsü İle İlgili Anlaşmalar</p>
<p>10 Şubat 1828 Türkmençay Antlaşması: Antlaşmanın 4. maddesi Rusya ile İran arasındaki sınırın Hazar’da sona erdiğini ifade etmekte, 8. maddesi ise sadece Rusya’nın Hazar’da savaş gemisi bulundurma hakkına sahip olduğunu belirtmektedir. Böylece Hazar, kara sınırının tespitinde ölçü olarak alınmıştır. </p>
<p>26 Şubat 1921 Moskova Dostluk Antlaşması: 11. madde ile İran’ın Hazar’da donanma bulundurmasını engelleyen Türkmençay Anlaşması iptal edilmiştir. İki taraf Hazar’da kendi bayrakları altında seyrüsefer konusunda eşit haklara sahip olacaklardır.</p>
<p>27 Ağustos 1935 Tarihli Antlaşma: Antlaşmanın 14. ve 15. maddelerinde Sovyet ve İran gemileri için serbest seyrüsefer hakkı ile 10 millik bir münhasır balıkçılık alanı kurulması öngörülmüştür. Ancak resmi sınır tayin edilmemiştir. Anlaşmaya dair nota teatisinde Hazar bir “Sovyet-İran Denizi” olarak zikredilmiştir.</p>
<p>25 Mart 1940 Tahran Antlaşması: Bu antlaşma büyük ölçüde 1935 Antlaşması’nın hükümlerini teyit etmektedir. 12. Maddenin 4. fıkrası ile 10 mile kadar olan sularda balıkçılık haklarının kıyı devletinin bayrağını taşıyan gemilere ait olduğu kaydedilmektedir.</p>
<p>Bu antlaşmaların hiçbirisi Hazar’da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ve İran arasındaki sınırı belirlemediği gibi, ortak kullanım konusunda da bir hüküm içermemekte, sadece seyrüsefer ve balıkçılıkla ilgili konuları düzenlemektedir. Mevcut antlaşmaların yetersizliğinden dolayı, antlaşmalar hukukuna göre Hazar’ın statüsünü çözmek mümkün değildir. Bu yüzden Hazar’a kıyıdaş devletlerin bugüne kadar ki uygulamaları büyük önem taşımaktadır. Bölgesel yapılageliş kurallarına Hazar’ın göl veya deniz olma tartışmalarında değinilecektir. Bundan önce kıyıdaş devletlerin iradelerini açık bir şekilde ortaya koyan hukuksal tezlerine değinmek gerekmektedir. </p>
<p>Türkiye’nin Tutumu</p>
<p>Burada önemli olan Azeriler ile Türkmenlerin anlaşmaları. Aktif olması gereken Türk diplomasisine düşen de bu uzlaşmanın zeminini hazırlamaktır.<br />
Türkiye&#8217;nin, Hazar Denizi&#8217;nin, statüsü konusundaki görüşlerini &#8220;Ege tezleri&#8221;ne göre değerlendirmeye aldığı öğrenildi. Hazar&#8217;ın statüsü için bugüne kadar net görüş bildirmeyen Ankara, Ege&#8217;de savunduğu tezler ile çelişki yaratacak bir adım atmak istemiyor.<br />
İran&#8217;la Azerbaycan arasında Hazar&#8217;da yaşanan gerilim, Ankara&#8217;nın dikkatlerini yeniden bölgeye çevirdi. Diplomatik kaynaklar, Türkiye&#8217;nin her zaman Azerbaycan&#8217;ın yanında olduğunu, ancak komşusu İran&#8217;ı karşısına almak gibi bir düşüncesinin de olmadığını kaydettiler. Yetkililer, Ankara&#8217;nın, taraflar arasında diyalog yoluyla uzlaşmaya varılmasına verdiği önemi vurguladılar. (Cumhuriyet)<br />
-Anlaşma ateşkese yetmedi. Ankara Makedonya&#8217;da varılan anlaşmadan memnun.<br />
Türkiye, Makedonya&#8217;da 6 aydır süren çatışmaları sona erdirmek amacıyla Arnavut ve Makedon siyasi partilerin barış anlaşmasına varmasını, memnuniyetle karşıladı. Dışişleri Bakanlığı&#8217;ndan yapılan açıklamada, Türkiye&#8217;nin duyduğu memnuniyet belirtilerek şöyle denildi: &#8220;Çerçeve Anlaşması&#8217;nın, Makedonya&#8217;daki bunalımın çözümü için temel teşkil etmesini ve ülkeyi kalıcı istikrara taşımasını dileyen Türkiye, Makedonya&#8217;da yaşanan, Türk azınlığı dahil, tüm toplulukların huzur ve güvenliğini tehdit eden ve can kayıplarına yol açan silahlı saldırıların artık geride	bırakılacağını	ümit	etmektedir.&#8221;(Cumhuriyet)  </p>
<p>Hazar’ın Deniz Statüsünde Değerlendirilmesi:</p>
<p> Hazar’ın deniz veya göl olarak hukuksal statüsünün belirlenmesinde sırasıyla şu üç yola başvurulabilir. Bunlar; Hazar’a ilişkin bugüne kadar yapılan antlaşmalar, en gelişmiş deniz hukuku kurallarını ortaya koyan 1982 BMDHS ve Hazar’a ilişkin olarak oluşmuş yapılageliş kurallarının saptanması.</p>
<p> Bugüne kadar Hazar’la ilgili dört temel antlaşma yapılmıştır. Bu antlaşmaların birinde Çarlık Rusyası diğer üçünde Sovyetler Birliği tarafken, İran her dört antlaşmaya da taraftır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan dört yeni kıyıdaş devlet (Rusya, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan), Aralık 1991’de yayınladıkları Alma-Ata Bildirisi ile selef devlet Sovyetler Birliği’nin yaptığı tüm antlaşmalarla halef (ardıl) devlet olarak bağlı olduklarını bildirmişlerdir. Dolayısıyla tüm kıyıdaş devletler Hazar’la ilgili antlaşmalara bağlı durumdadır. Ancak en yenisi 1940’ta yapılmış olan bu antlaşmalar Hazar’ın statüsünü açıklığa kavuşturmaktan oldukça uzaktır. 1935 Antlaşmasıyla sadece 10 millik kıyı şeridi balıkçılık alanı olarak belirlenmiş ve 1940 Antlaşması da bunu teyit etmiştir. Bunun ötesinde deniz tabanı ve su kütlesiyle ilgili bir düzenleme yoktur. Zaten kıta sahanlığı kavramı 1945’ten sonra ortaya atılmış ve gelişmiştir. Dolayısıyla bu antlaşmaların fiilen bir işlerliği yoktur. </p>
<p>Deniz hukuku hakkında en son düzenlemeleri içeren 1982 BMDHS’ye müracaat etmek konu açısından yararlı olacaktır. 16 Kasım 1994’te yürürlüğe giren bu sözleşmeyi Hazar’a kıyıdaş hiç bir devlet onaylamamıştır. Bunlardan sadece İran ve Rusya Federasyonu sözleşmeyi imzalamış ama onaylamamıştır. Ancak bu devletler, sözleşmenin yapılageliş kuralı kaynaklı ve itiraz etmedikleri hükümleri ile bağlıdırlar. </p>
<p>1982 BMDHS’nin 122. maddesinde “kapalı ve yarı kapalı deniz, iki veya daha fazla devlet tarafından etrafı çevrilmiş ve başka bir denize veya okyanusa dar bir çıkışla bağlanan veya tamamen veya esas itibariyle iki veya daha fazla sayıdaki kıyı devletinin karasuları ve münhasır ekonomik bölgesinden oluşan bir körfez, havza veya deniz, manasına gelir” şeklinde tanımlanmıştır. 123. maddede, kapalı ve yarı kapalı denize kıyısı olan devletlerin sözleşmeden doğan haklarını kullanırken ve görevlerini yerine getirirken birbirleriyle işbirliği yapmaları öngörülmektedir. </p>
<p>Bu tanıma göre Hazar’ın kapalı veya yarı kapalı deniz statüsünde kabul edilmesi, Hazar’ı, Karadeniz ve Baltık Denizi’ne bağlayan yapay kanalların uluslararası su rejimine tabi olmaları sonucunu doğurucaktır. Ancak gerek Sovyetler Birliği döneminde ve gerekse bugünkü Rusya Federasyonu döneminde bu kanallar iç sular rejimine tabidir ve bulunduğu ülkenin bu kanallar üzerinde münhasır yetkileri var olagelmiştir. Zaten Rusya’nın Hazar’ın deniz olmasına sürekli olarak itirazı vardır. Eğer Rusya Hazar’ı deniz olarak kabul ederse Don-Volga ve Volga-Baltık kanallarında uluslararası suyolu rejimini uygulamak zorunda kalacaktır. Bu durumda Hazar’a kıyısı olan diğer devletler bu kanallardan transit geçiş yapma hakkına sahip olabileceklerdir. </p>
<p>Diğer yandan Sovyetler Birliği’nin halefi durumunda bulunan Azerbaycan, Türkmenistan ve Kazakistan’ın, kazanılmış haklar (acquired rights) ilkesi gereğince, bu kanallardan transit geçiş yapma hakkına sahip olmaları gerekmektedir. Bu uygulama Hazar deniz statüsünde olmasa bile halef devletler için geçerli olmak durumundadır. İran da daha önceki uygulamalar ölçüsünde kanallardan geçiş yapma hakkına sahip olabilecektir. Ayrıca 1982 BMDHS’nin 124. maddesine göre Azerbaycan, Türkmenistan ve Kazakistan coğrafi bakımdan elverişsiz ülke konumundadır ve bu açıdan kanallardan serbest geçiş yapma hakkına sahip olmaları gerekmektedir. Kıyıdaş devletler bu sözleşmeyi onayladıkları zaman, ilgili madde Hazar için uygulanabilecektir.</p>
<p> Kazakistan, Hazar’ın deniz olduğunu ve bundan dolayı 1982 BMDHS’nin uygulanması gerektiğini söylüyor. Ancak Kazakistan’ın Şubat 1998’de Rusya ile vardığı anlaşma, Hazar’ı göl gibi değerlendirdiği izlenimi uyandırmaktadır (Aksay, 1998a:8). Hazar’ın deniz olduğunu savunan ikinci bir devlet de Azerbaycan’dır. Ancak Azerbaycan öncelikle Hazar’ın bir “sınır gölü” olduğunu iddia etmekte ve ikinci bir seçenek olarak Hazar’ın deniz olduğunu kabul edebileceğini söylemektedir (Gökay, 1998: 57). Zaten Azerbaycan için önemli olan Hazar’ın göl veya deniz statüsünde olması değil kendi egemenlik alanının tanınmasıdır. </p>
<p>Diğer kıyıdaş devletlerden Rusya, İran ve Türkmenistan Hazar’ı ortak kullanım ilkesinin geçerli olduğu bir göl gibi değerlendiriyorlar. Ayrıca 1935 Antlaşması her ne kadar Hazar için “Sovyet- İran Denizi” nitelemesi yapmışsa da 1991’e kadar kıyıdaş olan iki devletin Hazar’a sınır gölü muamelesi yaptıkları görülmektedir. Dolayısıyla kıyıdaş devletler Hazar’ın göl olduğu konusunda rahatlıkla mutabık kalabileceklerdir. Ancak esas tartışma da Hazar’ın sınır gölü mü yoksa ortak mülkiyetin olduğu bir göl mü olacağı konusunda yoğunlaşmaktadır.</p>
<p>Hazar’ın Göl Statüsünde Değerlendirilmesi:</p>
<p> Uluslararası göllerin kullanımına ve paylaşımına ilişkin geniş geçerliliği olan uluslararası hukuk kurallarının varlığından sözetme olanağı yoktur. Bu yüzden kıyıdaş devletlerin uzlaşması önem taşımaktadır. Bugüne kadar Hazar’ın kullanımı ve paylaşımı için iki önemli öneri vardır. Bunlardan biri “condominium” (ortak mülkiyet) olarak da belirtilen ortak egemenlik görüşü, diğeri ise sektörel paylaşım görüşüdür. Tarafların tezlerinin doğruluğunun gözden geçirilmesi açısından tarihi uygulamalara (historical practice) bakmak gerekmektedir. Böylece, bölgesel nitelikli yapılageliş (teamül) kurallarına ulaşmak mümkün olabilecektir. </p>
<p>Fikret ERTAN: Hazar’ın Durumu</p>
<p>Hazar&#8217;ın hukuki statüsü, Sovyetler&#8217;in dağılmasından bu yana bir türlü çözüme kavuşturulamamış çok zor bir konu. Hazar&#8217;a kıyıdar 5 ülke yaklaşık 10 yıldır yaptıkları çeşitli temaslara ve ziyaretlere rağmen bu konuda bir türlü anlaşamıyorlar.<br />
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin&#8217;in 9-10 Ocak&#8217;ta Azerbaycan&#8217;a yaptığı önemli ziyaret Hazar&#8217;ın statüsünün devlet başkanları seviyesinde konuşulduğu en son fırsattı bu bapta. Putin ve Aliyev, ziyaretin son günü &#8216;Hazar Denizi&#8217;nde İşbirliğinin İlkeleri&#8217; başlıklı ortak bildiriye imza atarak Hazar&#8217;ın statüsü konusunda yakınlaştıkları intibaını vermişlerdi dünyaya. Bu ortak bildiri, Hazar&#8217;ın &#8216;bir barış ve dostluk denizi olması&#8217;, denizin yeni hukuki statüsünün kıyıdar ülkelerce tespit edilmesi ve bu tespitin bütün kıyıdar ülkelerce kabul edilmesi halinde geçerli olması gerektiğine işaret ediyordu. Bildiride ayrıca &#8216;her iki tarafın Hazar Denizi&#8217;nin deniz yatağının ortalama hat boyunca beş kıyıdar ülke arasında bölünmesi hususunda mutabık oldukları&#8217; belirtilirken &#8216;Taraflar deniz sularının ortak kullanımda kalmasını desteklerler.&#8217; şeklinde çok önemli bir tespite de yer veriliyor ve her kıyıdar ülkenin kendi bölgesindeki maden kaynakları üzerinde münhasıran hak sahibi olduklarına da vurgu yapılıyordu.<br />
Bu son vurgu, Rusya&#8217;nın geçen sene savunduğu bir tezden sanki vazgeçtiğine işaret etmişti. Rusya geçen yaz yaptığı bir teklifte, hidrokarbon kaynaklarının mülkiyeti konusunda iki kıyıdar ülkenin herhangi bir sebeple ihtilafa düşmeleri halinde bu ülkelerin ihtilaflı kaynakları ortak kullanmalarını teklif etmişti. Türkmenistan ile ihtilaflı bulunan Azerbaycan, Rusya&#8217;nın bu teklifini daha önceleri reddetmişti. Ortak bildirideki &#8216;Her kıyıdar ülke kendi bölgesindeki maden kaynakları üzerinde münhasıran hak sahibidir&#8217; cümlesi Rusya&#8217;nın eski teklifinin artık söz konusu olmaktan çıktığını göstermişti bize o zaman.<br />
Özetle anlattığım Bakü Zirvesi&#8217;nden Hazar&#8217;la ilgili bu sonuçlar çıkarken zirveyi uzaktan kaygıyla izleyen Türkmenistan Devlet Başkanı Türkmenbaşı, zirvenin son günü bir çağrı yaparak Aşkabat&#8217;ta mart ya da nisanda bir Hazar Zirvesi yapılmasını teklif etti. Bu teklif ilgili ülkelerce önce kabul edildi; ama martta İran zirvenin bir ay ertelenmesini talep etti; zirve nisana ertelendi; ama bu defa Türkmenbaşı ile Putin&#8217;in 7 Nisan&#8217;da yaptıkları telefon görüşmesi sonucu ikinci defa ertelendi. Şimdi kimse bu zirvenin ne zaman yapılacağını bilmiyor; en olumlu tahminlere göre eylülde yapılması ihtimal dahilinde.<br />
Zirveyi ilk ertelettiren İran, Hazar&#8217;ın hukuki statüsü konusunda 5 kıyıdar ülkenin mutlaka ortak bir mutabakata varmalarını savunuyor ve kaynakların eşit şekilde paylaşımını istiyor. Nitekim, defalarca dile getirdiği bu tezlerini 12 Kasım&#8217;da bir kere daha açıklamıştı.<br />
Kazakistan&#8217;a gelince; bu ülke Rus tezine yakın durumda bana göre. 1998 yılında Yeltsin ve Nazarbayev Moskova&#8217;da Rusya ve Kazakistan&#8217;ın Hazar&#8217;da kendilerine düşen deniz yatağı bölgelerini eşit olarak paylaşmayı, deniz yüzeyini ise ortak kullanmayı öngören bir mutabakata varmışlardı. Sanırım bu mutabakat bugün hâlâ geçerli. Burada kısaca hatırlatmak gerekirse Rusya, Hazar&#8217;ın deniz yatağının her kıyıdar ülkenin sahil şeridi uzunluğu esas alınmak kaydıyla milli sektörler halinde paylaşılmasını, denizin üstünün, yani deniz sularının ise denize kıyıdar 5 ülke tarafından ortak kullanılmasını istiyor. İran ise Rus görüşüne karşı çıkıyor, hem deniz yatağının ve hem de deniz üstünün 5 kıyıdar ülke arasında eşit şekilde paylaştırılmasını savunuyor.<br />
Bu durumda, Rusya, Kazakistan ve Azerbaycan Hazar&#8217;ın hukuki statüsü konusunda hemen hemen aynı safta yer alıyorlar. Türkmenistan&#8217;ın durumu ise tam belli değil. İran ise tabiatıyla karşı safta bulunuyor.<br />
Bu saflaşmanın da ötesinde bugün Azerbaycan ile Türkmenistan birisinin Kayapaz, diğerinin Serdar dediği, Hazar&#8217;ın kendi kıyılarına yakın orta kısmında bulunan önemli bir petrol sahasının paylaşılması dolayısıyla derin ve ciddi bir ihtilaf içindeler. Haberlere göre, Azerbaycan konuyu BM&#8217;ye, Türkmenistan ise milletlerarası mahkemelere götürmeyi düşünüyor. Diğer yandan, İran&#8217;ın dini lideri Hamaney geçen gün yaptığı bir konuşmada Hazar&#8217;da ikili anlaşmalara karşı olduklarını söyleyerek diğer Hazar ülkelerinin kendi aralarında anlaşmalarını asla kabul etmeyeceklerini vurgulamış oldu.<br />
Bizde Mavi Akım dolayısıyla gündeme gelen Hazar&#8217;da son durum anlattığım gibi çok karışık ve ihtilaflı. Gerek karışıklığın, gerekse de ihtilafların ne zaman, nasıl sona erecekleri meçhul. Bu durumda acaba Hazar&#8217;ın altından petrol ya da doğalgaz boru hattı geçer mi, geçebilir mi? Bilen varsa söylesin&#8230;  </p>
<p>SONUÇ</p>
<p>Hazar, büyüklüğünden ve suyunun tuzlu olmasından dolayı tarih boyunca sürekli deniz sıfatıyla anılmıştır. 1935’te Sovyetler Birliği ve İran arasında yapılan antlaşmayla Hazar bir “Sovyet-İran Denizi” olarak tanımlanmıştır. Ancak Hazar’ın doğal kanallar veya boğazlarla açık denizlere çıkışının olmayışı onun göl olarak değerlendirilmesine de yol açmıştır. 1991’e kadar olan uygulamalar Sovyetler Birliği ve İran’ın Hazar’ı fiilen bir göl gibi değerlendirdiklerini göstermiştir. Ancak Hazar üzerindeki tartışmalar, onun göl veya deniz olmasında değil, ne şekilde paylaşılıp kullanılacağı üzerinde yoğunlaşmıştır. Özellikle 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılıp ortaya yeni kıyıdaş devletlerin çıkması ve bu yeni devletlerin Hazar’daki petrol ve doğalgaz yataklarını işletmeye açmaları beraberinde büyük tartışmalar getirmiştir. Günümüze kadar Hazar’ın paylaşımına ilişkin kesin düzenlemelerin olmaması, bu tartışmaları daha da körüklemiştir. </p>
<p>Bugüne kadarki tarihi uygulamalara bakıldığında, Hazar’ın bir sınır gölü olduğu ve burada sektörel paylaşımın esas olduğu konusunda bir yapılageliş kuralının olduğu izlenimi doğmaktadır. Ayrıca Hazar’ın kendine özgü (sui generis) özelliğe sahip bir göl olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak bu Hazar’ın ulusal sektörlere bölünmesine engel değildir. Kıyıdaş devletler Hazar’ın sui generis özelliğinden dolayı özellikle çevre sorunlarının çözümü konusunda sıkı bir işbirliği yapmak zorundadırlar. Ayrıca su seviyesinin sürekli yükselmesi çevre sorunları çıkarmasının yanısıra, ulusal sınırların saptanmasını güçleştirmektedir. Bu nedenle kıyıdaş devletler kesin sınırların belirlenmesi için adil ve hakkaniyete uygun çözümler üretmeleri gerekmektedir.</p>
<p>Sonuç olarak, Hazar’daki mevcut hukuksal sorunlar nasıl çözülürse çözülsün, deniz hukukunun dolayısıyla uluslararası hukukun gelişimine büyük katkı sağlayacaklardır.<br />
KAYNAKLAR</p>
<p>-	Dergi Makalesi: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt:53, Ocak-Aralık 1998, No:1-4. http://scolakoglu.homestead.com/files/hazarm.htm<br />
-	http://www.diplomatikgozlem.com/turkish/turk_dunyasi/20020419_01.html<br />
-	http://scolakoglu.homestead.com/files/hazarm.htm<br />
-	http://www.angelfire.com/ms/siyaset/ortaasya.html<br />
-	http:/www.mfa.gov.tr/turkce/grupc/cb/2001/08/15082001.htm<br />
-	http:/212.154.21.40/2001/05/12/yazarlar/Fikret ERTAN.htm</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/hazar-deniz-mi-hazar-gol-mu.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Afganistan’ın Coğrafi, Tarihi Ve Ekonomik  Konumu</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/afganistan%e2%80%99in-cografi-tarihi-ve-ekonomik-konumu.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/afganistan%e2%80%99in-cografi-tarihi-ve-ekonomik-konumu.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 03 Jan 2010 12:58:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Afganistan]]></category>
		<category><![CDATA[Alanda]]></category>
		<category><![CDATA[Amu]]></category>
		<category><![CDATA[Anglo]]></category>
		<category><![CDATA[Derya]]></category>
		<category><![CDATA[Durran]]></category>
		<category><![CDATA[Durrand]]></category>
		<category><![CDATA[Egemen]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Herat]]></category>
		<category><![CDATA[Himalaya]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Kandahar]]></category>
		<category><![CDATA[Kunduz]]></category>
		<category><![CDATA[Olur]]></category>
		<category><![CDATA[Pakistan]]></category>
		<category><![CDATA[Rus]]></category>
		<category><![CDATA[Umman]]></category>
		<category><![CDATA[Yani]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12700</guid>
		<description><![CDATA[Ortaasya , Hindistan ve Ortadoğunun kesiştiği bir alanda bulunan Afganistan 650.000. km2 yüzölçümü ile kuzeyden Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, doğudan Çin (Doğu Türkistan), güneyden de Pakistan ve batıdan da İranla komşudur. Kuzeyden üç Ortaasya Cumhuriyeti ile 2000 km, güneyden Pakistanla 1700 km’lik bir sınırı paylaşmaktadır. Ülkenin en batısıyla en doğusu arasındaki mesafe ise 9000 km’dir. Dağlık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ortaasya , Hindistan ve Ortadoğunun kesiştiği bir alanda bulunan Afganistan 650.000. km2 yüzölçümü ile kuzeyden Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, doğudan Çin (Doğu Türkistan), güneyden de Pakistan ve batıdan da İranla komşudur. Kuzeyden üç Ortaasya Cumhuriyeti ile 2000 km, güneyden Pakistanla 1700 km’lik bir sınırı paylaşmaktadır. Ülkenin en batısıyla en doğusu arasındaki mesafe ise 9000 km’dir. Dağlık bir ülke olan Afganistan’ın en büyük kentleri sırasıyla Kabil, Kandahar, Herat, Mezarı Şerif, Kunduz, Celalabad, Faryab’dır.<br />
Afganistan doğudan İncevahan koridoru ile 240 km ile birlikte doğu batı yönünden yaklaşık 1280 km, kuzeyden güneye 970 km uzunluğundadır. Doğudan güneye Pakistan sınırı 1810 km, Batıdan İrana 816 km, kuzeyden Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan 1680 km dir. Hiç kıyısı olmayan Afganistan’a en yakın deniz 480 km güneyde olan Umman Denizi’dir. Kuzeydeki yayla büyük ölçüde çöller ve yarı çöllerle kaplıdır.<span id="more-12700"></span> İki bölge arasında Himalaya dağlarının uzantısı olan Hindukuş dağlarını da içine alan 414.400 km2 dağlık alan bulunur. Genel olarak yarı kurak, bozkır ikliminin egemen olduğu Afganistan’da kışlar çok soğuk yazlar ise çok sıcak geçer. Ancak oradaki dağlık bölgelerde kutup altı kuşağı özellikleri görülür. Kışlar dondurucu, yazları kısa ve serin olur. Güney batıdaki Celalabad’ta Temmuz ayı sıcaklığı zaman zaman 49Co  ulaşır.<br />
Afganistan ve Güney Türkistan hududları Anglo-Rus ittifakı tarafından tayin edilmiştir. Pakistan ile Duran hattı ve İran’la sınırlar çizilmiştir. Kuzeyden Amu Derya’sıyla Türk Cumhuriyetleri ile sınır olmuştur. Güney Türkistan büyük Türkistan’ın bir parçasıdır. Güney yani Pakistan’la Afganistan sınırı olarak bilinen Durran hattını Regway ve Durrand isminde iki Anglo tayin ederken İranla Afganistan sınırını Fahreddin Paşa çizmiştir. Bu belirlemeyle Horasan şimdiki Afganistan ve Güney Türkistan topraklarında olmasına rağmen Meşhed ili dahi İran’a bırakılmıştır.<br />
Güney Türkistan’ın % 60’ı ekilir. Geri kalan kısmı ise sarp dağlıktır. Hindukuş dağları Tirbendi Türkistan ve Baba dağları gibi çeşitli isimlerle kuzeydoğudan kuzeybatıya uzanıp Afganistan’ın belkemiğini oluşturur. Orta kısım başşehri Bamyan yazları çok serin olup, Hazara Türkleri yaşamaktadırlar. Kuzeyde ise Türk boyları Turanlılar ikamet etmektedir.<br />
Irmaklar: Türkler her nerede yaşadıysa ırmaklara yakın yerlerde ikamet etmişlerdir. Bunlardan biri de Amu Derya ırmağıdır. Amu Derya Afganistan’daki Pamir Dağlarından başlayıp Tacikistan, Özbekistan, Tükmenistan’dan geçerek Aral gölüne dökülür. Uzunluğu 2400 km’dir. Kökçe ırmağı ise Pamir dağından başlar. Kunduz ırmağı Hazaracat Bamyan’ından geçip Amu Derya ırmağı ile birleşir. Uzunluğu 480 km’dir. Taşkorgan ırmağı Hazaracat’tan başlayıp Ergenekon çöllerine kadar varır. Uzunluğu 190 km’dir. Belh ırmağı Hazaracattan başlayıp tarihi Belh şehrine akar ve uzunluğu 480 km’dir.   Serpul ırmağı Orta Türkistan’daki dağlardan süzülerek Şıbırgan’a akar, uzunluğu 320 km’dir. Kaysar ırmağı Türkistan dağlarından başlayıp Maymane ve Andhoy’a dökülür. Uzunluğu 320 km’dir. Herat ırmağı Hindukuş dağlarından başlayıp İran’dan geçip Türkmenistan’a dökülür. Uzunluğu 650 km’dir. Margab ırmağı Tribendi Türkistan’dan başlayıp  Afganistan’dan geçip, 700 km. Afganistan, 700 km de Türkistan’dan geçer. Hilmend ve Argandap ırmakları Hazaracattan başlayıp İran topraklarına akar. Hilmen ırmağının uzunluğu 1300 km, Argandap ırmağı 56 km’dir. Kabil ırmağı Kabil dağlarından başlayıp Pakistan topraklarında Sın ırmağı ile birleşir. Uzunluğu 350 km’dir.<br />
Ülkenin büyük kısmı ise ilkbahar yağmuru ile sulanır. Ülkenin gerçek ormanları güneyde yer alır. Orta kesimdeki dağlarda fıstık ağaçları yetişmektedir.<br />
Afganistan’ın komşuları ile ticari ve gidiş gelişte şu gümrükler kullanılmaktadır; Pakistan’la sınır olan Celalabad kentinde Hayber gümrüğü, İran ile İslamkala , Türkmenistan’la iki gümrük olup birisi Heratta Turgundi ve Faryab ilçesi Andhoy’da Akina, Özbekistan sınırında Hayratan, Tacikistan sınırında ise Şirhanbender gümrükleri bulunmaktadır. </p>
<p>2- Afganistan’ın  Tarihçesi<br />
M.Ö.4000 yıllarda Baktariya devleti ve daha sonra ise Pars,Yunan,Hint, Arap,sonrası ise Türkler bağımsız devletlerini ve Moğollar da  Afganistan’da devlet kurmuşlar. İpek yolunu oluşturan Afganistan 240 sene önce bağımsız bir devlet olarak Ahmet Han tarafın dan kuruldu.<br />
Elli bin  yaşındaki Tutan Afganistan olur mu? 1900’lerden önce tarihlere bakarsak Afganistan adına bir memleket yoktur. Bu günkü Afganistan adıyla tanınan ,eskiden Turan veya Baktaria, Atlı Göçebeler , Diyari Atlı Akıncılar imparatorluğu ,İskitler,Setler, ve Sakalar. Ülkesi, Partlar, Sartlar, Baktaria, Belh, Horasan, Güney Türkistan yani Turan zemin olarak biliniyordu. Bu topraklarda hakimiyet kuranların hükümdarları kendilerinin ve sülalelerinin adıyla tanınmaktaydı. Hakhamansahilar, Siyungunlar, Hunlar, Oğuzlar, Kuşaniler, Samaniler, Şeybaniler, Harezmi , Sahiler, Gazneliler, Guriler, Selçuklular, Avşarlar, Timuriler, Baburiler olarak tanınıyordu .Demek ki orası Türk toprağı ve Türk ülkesiydi. Amerikalı Prof. Lvis Pres’e göre Afganistan  Arapça “fıgan” kelimesinden türetilmiştir. Fıgan kelimesi “İnlemek” demektir<br />
   DR. Murat Argun Afganistan hakkında şöyle söylemekte”Afganistan tarih boyunca çeşitli isimlerle anılmıştır. Bir zamanlar Turan  diye anılan bölge için deydi. Afganistan’da gerçekten  eski  Türk devletleri burada kurulmuştur. Bu günkü Afganistan güneyde ki Sistan vilayetinin ismi Saka Türklerinden kalmadır. Hazarpes ve Kapisa bölgelerine hakim olan Kuşaniler başşehri ise Bamyandı. Kabil ise Yefteliler(Ak Hunlar)Türklerinin başkentiydi. Bu yüzden çeşitli isimlerle anılan Uluğ Türkistan coğrafyasının güneyi(Güney Türkistan)teşkil eden bölge bir zamanlar Turan daha sonra Horasan adıyla anılmıştır. Afganistan adı 19.asrın ikinci yarısından sonra  yani 1870’li, yıllardan sonra kullanıldı. Emir Abdurrahman Han kral iken kaleme aldığı (Siracüh tavarih)isimli kitapta “   Ben Horasan ve Türkistan kralı”diye yazdı. Güney Afganistan için ise Horasan ismi kullanılıyordu. Emir Abdurrahman Han’nın oğlu Emir Habibullah han zamanın da İngilizler ilk defa Afganistan adını kullandılar. yani 120-130 yıl önce Afganistan kelimesi ortaya çıktı.<br />
Bugünkü Afganistan eskiden adı Ariyana’dı. Ariya milleti kuzeyden soğuk bölgelerden güneye sıcak bölgelere yerleşmişler. Daha sonra Ariyali’lar Hindukuş dağlarından geçerek İran oradan Hilici Fars(körfez bölgesi)e ve Uman deryasının etrafında yayılmışlar. Bazıları Afganistan’ın güneyine yani Hayber geçidinden geçerek Hindistan’da göçebe hayatı yaşamışlar ve yerleşmişler. Bunların yayılması M.Ö.3000-4000 yıllarda olmuştur. Birinci Darviş zamanında Afganistan’ın büyük bir kısmı Huhamanşi imparatorunun elindeydi. Baktaria imparatoru Herat, Kandahar gibi yerler ellerindeydi. Büyük İskender Huhamanşahi devletini yenerek İran’ı alarak Hindistan’a kadar ilerledi. İskender Yunan’a dönerken Afganistan’ı elden vermemek için kendi adamlarını orada yerleştirdi ve Afganistan da yerleşen Yunanlar daha sonra ise Baktaria isminde bir devlet kurdular daha sonra İran da güçlenen Sasaniler Baktaria devletine son verdiler.<br />
“Eskiden Afganistan Bahtar olarak Kabilistana bağlıydı ve eskiden Afgan kelimesi Avgan olarak kullanılıyordu. Daha sonra ise Afganistan adını bütün ülke söylemeye başladı.<br />
 Afganistan’ın stratejik durumundan ilk istifade edenler Eski İranlılar olmuştur. M.Ö.500 yıllarda İranlı Dara’nın ordular ülkeyi işgal ederek güney İndus vadisine inmeye çalışmışlar. Ülke iki asır İranlıların  hakimiyetinde kalmıştır. Makedonya kralı Büyük İskender İranlıları yenerek İranî ve Afganistan’ı işgal ederek Hindukuş dağlarını aşarak ve Sogdlar ülkesine kadar varmıştır. İskender’den sonra bir grup Yunanlı memlekete Baktaria adında bir devlet kurmuşlar .Baktaria Devleti M.S.50 yılında Hindistan dan gelen başka bir devletle son buldu. Bundan sonra M.S.50 ila 125 yılına kadar Türk asıllı olduklar tahmin edilen Sakalar(İskitler)M.S. 125-450 yıllar arası Türk oldukları tahmin edilen Kuşaniler Ariyana(Afg.)da hakimiyetlerini sürdürler.480 den sonra Ariyana’nın  hakimiyeti Türklerin eline geçmeye başladı. Ak Hunlar olarak bilinen Halaç Türkleri bu devirde Ariyana ya yerleşmeye başlamışlar ve bir asır Afganistan’da devlet kurmuşlar. Ak Hunlar’dan sonra orda kalanlar Halaç Türkleri olarak devam etmişler. İslâmiyet’in  yayılmasıyla Afganistan Araplar hakimiyeti altında girmişler. Araplar dan sonra  ise İran Samani devleti Afganistan ın büyük bir kısmını ellerin de tutuyordu. Bu ordunun büyük bir kısmını Türkler oluşturuyordu. 10. Asırda Samani devletini zayıflamasıyla Türk asıllı Sübüktekin isimli birisi Horasana gelerek meşhur Gazne şehrini kendine Başkent seçti.<br />
Sübüktekinin oğlu sultan Mahmut babasını yerine geçerek (999-1030)kadar hüküm sürdü ve Abbasi halifesi tarafından sultanlık unvanı verildi. 17 defa Hindistan’a seferler düzenledi ve oradaki putlar kırarak put kırıcı Mahmut ismini kazandı. O tarih tan sonra Hint Müslüman krallıklarının görevlileri ve yöneticileri Afganlarla Afganlaşmış Türkler arasında seçilmeye başladı .<br />
Sultan Mahmut tan sonra yerine oğlu Sultan Mesut tahta geçti. Gazneliler’i devletini kuzeyden gelen başka bir Türk devleti olan Selçuklar yıktı. Selçuklular  Hindistan’a kadar ilerlediler. Selçukluların son Sultanı olan ünlü Sultan Sançar ın ölümünden sonra (1119-1157) Guriler kısa sürede Horasanın tamamını ellerine geçirdiler. XII. asırda Guriler Devleti’ni başka bir Türk kökenli olan Harzemşahlar  son vererek 1220 yıları yani Moğolların saldırısına kadar hüküm sürdüler. Moğollar ülkeyi işgal ederek 1.5 asır kaldılar.<br />
1369’da Emir Timur sahip kuran dünyaya geldi ve 1370 yılında Endecan’da Tac giydi. Horasan, İran, Hindistan’a ve Anadolu’ya kadar  ilerledi. Son seferi olan Çin e giderken yolda vefat etti. Timur’un ölümünden  sonra oğulları ve torunları  yönetimi ele geçirerek hüküm sürdüler. Herat’ta, Şah Ruh iktidarı ele alarak 1447 yılına kadar idare etti. Herat’ın gelişmesi için Gavher şad hatun yani hanimi ile çok çalıştı ve tarihi eserler bıraktılar. Şah Ruh tan sonra tahta Sultan Husyen’i  Baykara tahta geçti.1469-1506’ya kadar hüküm sürdü ve  ünlü veziri Ali Şiri Nevayi ile ülkenin gelişmesi için çok çalıştı. Endican da ise  Babür’ün babası iktidarı ele aldı babasının ölümünden  sonra Babür 12 tahta geçti 1500’de. Babasında kalan Endican’ı bir türlü ele tutamadı başka Türk asıllı olan Şeybani Han güçlerince yenilerek Horasan’a gitmeyi tercih etti. Önce Kunduz daha sonra ise Kabili ele geçirerek güney deki Peştunları hakimiyeti altına aldı ve aradan da Hindistan ele geçirdi. Hindistan’da Türk İslam imparatorluğunu kurdu. Baburun torunu olan Avrangzip döneminde ise Afganistan da Peştunlar güçlenerek Afganistan’ı kısa bir süre elerinde tuttular. 1500 yıllarında Horasan’ın kuzey ve güneydoğusu Baburilerin elinde ve ülkenin batısı ve güneybatısı ise İranlıların yani Safevi Devletini hakimiyeti altında idi. 1708 de Peştun aşiretlerinin Gilzaylar’ından olan Mir Vayis Han  Kandahar’da Safevi ,Devletine karşı ayaklanarak Kandahar’ın  Safeviler’in elinden aldı. Mir Vayis Han’ın ölümünden sonra oğlu olmadığı için yeğeni iktidarı ele alarak Safevilerler’in den İran’ı ele geçiriyor. İran da ise Nadir Afşar isminde bir Türk komutanın yıldızı parladı kısa sürede İran’ı sonra Afganistan’ı ve Hindistan’ı ele geçirir. Nadir Kandaharı ele geçirdiğinde daha önce Herat’tan Kandahar’a savaşmaya gelen  Peştun asıllı olan Ahmet Han Gilzaylar tarafın dan esir edilmişti. Nadir Afşar Hindistan’dan dönüşünde ise Ahmet Hanı kendisi ile İran’a götürerek Mazandaran valisi tayin eder. Ahmet Han Nadir şahın ölümünden sonra Horasana dönerek ilk Afgan milli devletini kurdu.<br />
 1747 yılında Büyük İran Sultan’ı Nadir Afşar’ın ölümünden sonra Ahmet Han Abdalı ki Peştun aşır atlarının reisi bir grup Afganlı askerlerle ki ben Nadir Afşar’dan sonra onun kormuş olduğu imparatorluğunu sonuna kadar muhafıza edeceğim bahanesiyle Nadir den kalan teçhizatı kendisiyle Afganistan’a götürüp Kandahar’da Ahmet şah kendisini şah ilan etti.<br />
Ahmet Han Kandahar’da şahlığını  ilan ettikten  sonra Özbekler ,Hazaralar, Kızılbaşlar, Tacikler ve diğer halkları de hakimiyeti altına alarak Afganistan’ın tamamına hakim olmuştur. Ahmet Han Hindistan’a 1756-1757 yılları arası altı defa sefer düzenledi ama Sihiler yüzünden hep yenildi. Ahmet Han Hindistan la uğraşırken İranlılar Meşhedi ve Türkler yani Buhara Emri ise Afganistan Türkistan’ını bir kısmını ele geçirdiler. 1772 de Ahmet şahın ölümünden sonra yerine oğlu Timur şah tahta geçti.<br />
 Timur babası kadar devlet işlerine başarılı olamadı. İlk defa merkez hükümeti Kandahar dan Kabile nakil etti. Babadan kalan imparatoru ele tutamadı. Güneyde Sihiler, kuzeyde Buhara Emir’i ilerliyordu.  Timur 20 sana hakimiyetinden sonra 1793 yılında vefat etti. Yerine oğlu Zaman Şah geçti. Zaman şah yedi sana iktidardan sonra 1800 yılında kardeşi  Mahmut tarafından tahtan indirildi.  Sonra Mahmut’un kardeşi Şüca,ül mülük Sihiler yardımı ve İngilizlerin desteğiyle savaşlar başlatıldı. O günden sonra İngilizler Afganistan’ı sömürgeleştirmeye başlamıştır. Şüca,ül mülük Kabil’i ele geçirerek kardeşini hepse atı. sonra Fatih Han isminde bir vezir Şüca,ül mülk’ü yenerek ve Kabil’i ele geçirir. Mahmut’u ikinci defa tahta çıkarır ve sonra ise  Mahmut tamamen Fetih Han’ın hükmü altında hareket etmek zorunda kalır. Herat’ta bir ailevi karışıklıktan dolayı Mahmut Fetih Han’ı öldürüyor ve yaptığı iş hayatının sonu ve Sadozai kabilesinin yıkılışına sebep oluyor. Fetih Han’ın kardeşleri Dost Muhammed Han’ın başkanlığa toplanarak Kabil’i kısa sürede ele geçirirler. yönetin sadozai aşireti kolundan Barakzai (muhammezai),  koluna geçmiş olur. Bu gelişmeden faydalanan    Sihiler güneyden Peşaver ve güneydeki bütün illeri ele geçiriyor. Şüca ülkü Kandahar’a saldırır Dost Muhammed Han Şüca’ül mülkü yenerek kendisini Afganistan Emir’i ilan eder.<br />
  Üç  Afgan İngiliz savaşı olur. Birincisi 1842 yılında kabil halkı    İngilizlere karşı Kabil’de bir ayaklan da 16 bin İngiliz askeri öldürülüyor.  Şüca,ül mülük ise İngilizlerin desteğiyle ikinci defa kabil’de   şah  olur. İngilizler Şüca ül mülkü kullanarak ikinci defa Afganistan’ı  ele geçiriyorlar. Şü,caül Mülük Afganistan halkı tarafından vatan haini olarak ilan eder. 1829’da Afganistan istiklalli tamamen yok oluyor.<br />
 Güneyden İngilizler kuzeyden ise Ruslar Afganistan’ı sıkıştırıyorlar. Ruslar Türkistan kentlerini birer, birer ele geçirerek Afganistan topraklarına doğru ilerliyor. Dost Muhammed Han Türkistan’a kaçmasından sonra İngilizlere teslim olur ve İngilizler tarafından Hindistan’a gönderilir ve bir müddet sonra İngilizler tarafından ikici defa Afganistan Emiri tayin edilir, ölümüne kadar İngilizlere vefalı kalır. Dost Muhammed Han Kabil’e gelmeden önce  oğlu Vezir Ekber Han başkanlığında bir ayaklanmada 5900 İngiliz askeri ve Ekber Han’da İngilizlerin Başkomutanını öldürür. 28 şubat 1842 de  İngilizler yine kısa sürede Afganistan’ı ele geçirir. İsyancıları yakalayıp hepsini  öldürürler ve  Camiler, binaları  yıkarlar.<br />
28 şubat 1868’de Türkmenlerin yardımıyla Herat’ı  Dost Muhammed Han’a kazandırırlar ve Dost Muhammed Han ilk defa Afganistan’ın tamamına hakim olur ve  9 ay sonra 1863’te Herat’ta vefat eder. 1858 yılında oğlu Şir Ali Han tahta geçer ve kardeşler arsında taht kavgaları başlar. Şir Ali yenilerek Herat’a çekilmek zorunda kaldı. Tahta Şir Alinin kardeşi önce Efzel han  sonra onun yerine kardeşi Azam han geçeri. Sonra ise  Şir Ali han ikinci defa tahtı ele geçirir. Daha önceleri Şir Ali Hanla savaşan  Abdurrahman Han ise Türkistan’a kaçar ve böylece kardeş kavgaları 1868’de sona ermiş olur. İngilizlerle anlaşamayınca Şir  Ali Han  tahtı oğlu Yakub’a bırakarak Afgan Türkistan’ına kaçınca yolda vefat eder(1879). Yakub Han bir hatası yüzünden Hindistan’a sürgün edilir. Afganistan tahtına daha önce Türkistan’a kaçan Abdurrahman Hanı getirilir. Abdurrahman han da ölene kadar İngilizlere vefalı kalır. Ruslar da Bencide, Mervi ele geçirirler. Merv’deki Abdurrahman han bir hastalık yüzünden 28 Eylül 1901 de vefat eder ve yerine büyük oğlu Habibullah han tahta geçeri ve babası gibi dostluğunu  İngilizlere aynan devam ettirir. Ruslarla da  ilişkilerini düzeltir. Afganistan  ilk defa Habibullah Han döneminde 24 büyük elçilik açar. Babası zamanındaki Derran hattını de tekrar den imzalar.(21 mart 1905). Habibullah Han Birinci dünya savaşına da katılmaz. 19 şubat 1919 de  faili meçhul kişiler tarafın dan Celalab’da öldürülür. Yerine büyük oğlu Amanullah han tahta geçer. Amanullah han tahsil görmüş,dünyadan haberdar,açık görüşlü ve demokrat birisi olarak hemen Afganistan’ın istiklalini almak için çalışmalar yapar. Amanullah Han İngilizlere bir mektup göndererek Afganistan’ın istiklalini istemiş ve İngilizlerde bunu reddetmiştir  Üçüncü İngiliz Afgan  savaşı çıkmış oluyor. 8 Ağustos 1919 da beş maddelik bir anlaşma  imzalanarak Afganistan iç işlerine olduğu gibi dış işlerine de tam bağımsız bir ülke olur. Afganistan’ı ilk tanıyan Rusya olur ve iki ülke arasında büyük elçilikler açılır ve  1 mart 1921’de Afganistan ve Türkiye arasında bir ittifak kurulmuş olur. 1920-1921 yıllar arası Cemal paşa ve Enver paşa Afganistanın ordusuna eğitim vermeye gelir. Amanullah han 1927 yılın da bir dünya türüne önce. Mısır, Fransa, Belçika, İsviçre, Almanya, İngiltere, Rusya, İran ve Türkiye yi ziyaret ederek Mustafa kemal la yakından görüştü. Amanullah han ülkesine döndüğün de hemen Avrupa ve Türkiye’de gördüğü yenilikleri Afganistan’a da uygulamaya başlayınca bunları kaldıramayan halk  Amanullah Han’a karşı isyan ederek Tacik asıllı çete reisi Habibullah Han ki lakabı Beçeyi Sakavdır. Kabil’e saldırır Amanullah Han kardeşi İnayetullah Han tahta bırakıp kendisi Avrupa’ya kaçar ve üç gün sonra kardeşi de Avrupa’ya kaçmak zorunda kalır.  İsyancıların lideri Mir Habibullah  “Beceyi sakav” kısa sürede  kabil’i ele geçirir.Beçeyi sakav okuma yazma bilmeyen cahil birisidir. Mir Habibullah yönetimi ele aldığında ülke tam anlamıyla çöker  9 ay tahta kalabilir.<br />
 Daha önce Afganistan’ın istiklaline başarılı rol oynayan Nadir han kardeşleri ile Fransa dan Afganistan’a girdiler (25 Şubat 1929). Nadir han Mir Habibullah Hanla savaşır 12 ekim 1929’da Habibullah Hanı yakalayarak idam eder. 16 Ekim 1929’da kendisini Afganistan şahı ilan eder. 31 Ekim 1931’de yeni bir anayasa çıkartı ve bu anayasa 1964’e kadar devam etmiştir. Nadir han daha önce Hazara milletine mensup bir çocuk tarafından öldürülür. Sonra Nadir’in büyük oğlu Zahir şah 19 yaşında tahta geçer. Afganistan da 1937 yılında Türkiye,İran,Irak,Afganistan Sadabad Paktını kurulur. İkinci dünya savaşına Zahir şah katılmadı.<br />
 Zahir şah ABD silah yardımı istedi reddedildi. Rusya den istedi olumlu yanıt aldı ve kısa sürede iki devlet arasında dostluk anlaşması imzalanır  Rusya ve Türkiye’ye de öğrenci gönderilir. 1953-1963’te babasından kalan anayasanın değiştirerek yeni anayasa çıkartır. Bu anayasada basın ,düşünce özgürlüğü, Parti kurma serbestliği ilan edilir ve yönetim de şahın yakınları bulunamayacaktır. 1965’te Komünist, Marksistler ADHP(Afganistan Demokrat halk parti)’yi kurdular. Davud daha önce Rusya’ya öğrenci göndermişti,öğrenciler ülkelerine döndüğünde ADHP’ini kurdular. Bundan sonra Üniversitelere eylemler baş gösterdi. Afganistan’ı çok kötü etkilemiş olur. O yıl tam 80 bin kişi hayatını kaybeder. Zahir şah ADHP’i  Üniversiteleri ve tüm partileri kapattı. M.Zahir Şah 1933-1973 arası 40 sana Afganistan da Cumhurbaşkanlığı yaptı. Zayıf,tembel, dış dünyaya kapalı uyuşuk bir hükümdardı. Devleti onun adına amcaları ve diğer yakınları yönetiyordu.<br />
 Zahir Şah kırk yıllık yönetiminde sadece halkın serbestçe dalaşabilmesi, kimsenin kimseye karışamaması, savaştan uzak fakat eğitim, ekonomi, insan hakları, vs. Hiç bir  ilerleme olmadı. buda halkın cahil kalmasına sebep oldu.<br />
Zahir Şahın İtalya da olduğu sırada daha önce Başbakan olan kuzeni Sardsar M. Davut han solcu subaylarla Zahir Şaha bir kansız darbe vurdu ve yönetimi ele geçirerek  Cumhuriyet ilan etti.  Daha önce solculara bazı bakanlıklar verdi daha sonra ise solcularla arası bozuldu ve İslamcılarla yakınlaşmaya başladı Rusya’ya sırt çevirdi, İran ve ABD yakın ilişkiler için olmaya başladı . ABD tavsiyesiyle Pakistan’la arasını düzelti Rusya ise bu gelişmelerden çok rahatsız oldu ve Afganistan’ı elden vermek istemiyordu. 1977 de Davut Han Rusya’ya son gezisinde komünist partisinin genel sekreteri  olan Brejnevle tartışarak kızgın bir şekilde Rusya ı terk eder. Komünistler ve General Abdülkadir askerleri ile sarayı basarak Davut Hanı, çocuklarını, hanımı ile birlikte öldürdü ve böylece “İnkilabi Savur” isminde bir inkılâp yapılmış oldu.<br />
 Darbeye kilit noktayı ADHP i gizlice çalışmakta idi. ADHP ikiye ayrıldı ADHP i lideri Nur  Taraki ve Hafızullah Emin seçildi.Perçem liderliğine Berak Karmal seçildi. İkisi arasında ciddi rekabetler yaşandı. Bu günkü Afganistan İslami liderler Davud’a karşı çıkarak Pakistan’a kaçmışlılardı. 24 Şubatt1977 da yeni anayasa çıkartıldı. ADHP ve perçem partisi bir koalisyon kurdular. Afganistan Cumhuriyeti, Afganistan Demokrat olarak değiştirildi. Cumhurbaşkanı Taraki ve Başbakan,Diş işleri Bakanı ise Hafizullah Emin seçiliyordu. Bu dönemde kadınlar özgürlük, halkın arazileri zorla alınarak fakirler bahanesiyle ordu arasında paylaşılıyordu. Bu defa de iktidarda ADHP ve Perçem anlaşamıyordu, Taraki  Perçemileri yönetimden uzaklaştırdı ve liderini de Çekoslovakya’ya Büyükelçi olarak gönderdi. Taraki öldürmeye çalıştıysa da başarılı olamadı ve kendi kazdığı pusuya düşerek Emin tarafından öldürüldü ve Emin cumhurbaşkanı oldu.<br />
 Mücahitler de bazı illerde  direnmeye başlamıştı. Afganistan’a ilk yardım eden Pakistan oldu ki onun amacı Afganistan da iç karışıkları çıkararak Durran Hattını erteletmekti . Pakistan dan sonra ise İran İslami Cumhuriyeti ,İran yardımı Şii ve başka gruplara vermezken Peştun asıllı Gülbeddin Hikmetyar’a vermekte idi. Mücahit gruplar  Emin Cumhurbaşkanı olduktan sonra  saldırıya geçtiler ve savaş şiddetlendi.  İlk defa Pakistan, İran, ABD, İsrail, İngiltere, S.Arabistan, Almanya, Fransa, Japonya başta olmak üzere daha sonra da 26 ülke silah ve her türlü yardım etmeyi resmen ilan ediyorlar. Emin ise Rusya’dan yardım talep ediyor Taraki gibi Emini de reddedilir. Ama Rusya gizlice yardım ediyordu.<br />
1979’da Ruslar askerleri Afganistan’a havadan inerek Afganistan Cumhurbaşkanı olan Emin’i  öldürdüler. 27 Aralık ayında Bebrak Karmal Ruslar tarafından Afganistan Cumhurbaşkanı tayin ediliyor.<br />
Babrak Karmal Emin gibi hata yapmamak için siyasi tutukluları serbest bıraktı, İslam dinide önem verdi konuşmalarında bismillah ile başladı, Cuma namazlarına gitti ve mollalar poz verdi. Barış için çok çaba gösterdi. Ama halkın gönlünü fethedemedi.<br />
Rusların Afganistan’a girmesini ilk önce ABD, Avrupa ülkeleri ve İslam ülkeleri 14 ocak 1978 de BM uyası olan 140 ülke tepki göstererek Rusların Afganistan’dan çekilmeleri için oy kullanıyorlar. Bu 140 ülkeden  18’i ret 18’i de çekimser, geri kalan ülkeler ise Rusların çekilmesi için oy kullandılar. Dünyadaki  Komünist partilerin hepsi ve sadece Fransa komünist partisi hariç Rusların Afganistan dan çekilmesini istiyorlardı.<br />
Binlerce bina, okul, cami, hastane, köprü, yollar ağır hasar gördü ve yıkıldı. Rusların 500 e aşa uçakları düşürüldü. Ruslar 1979 da 10 bin askerle  Afganistan a girerken 1980 de 70 bin,1987 de ise bu rakam 125 bin olmuştur.<br />
Mücahitlere yardımlar sürmekte idi.1980 da 30 milyar 1981 de ise 50 milyar  1891’de  ABD ve S.Arabistan 208 milyar dolara ulaştı. Mücahit liderleri Pakistan da oldukları için bu işten Pakistan karlı çıkıyordu. Pakistan’daki  beşli gruplar yediye yükseldi ve aynı günde de Perçem ve ADHP’si de uzlaştı.  İran’daki  dokuzlu  partiler tek parti olarak Hizbi Vahdet partisi oldu. Mücahitler  gün gittikçe güçlenmekte idiler, Ruslarda Babrak Karmal yerine eski “KHAT” (Afganistan gizli İstihbarat)  başkanını Dr. Necibullah’ı  getirdiler.<br />
Cenevre’de BM Rusların Afganistan dan çekilmeleri için bir toplantı yaptı.  1986’da Dr. Necibullah Afganistan Cumhurbaşkanı  Rusya devlet Başkanı M. Gibacup’la görüşmek için Rusya’ya gitti. Bu görüşmelerde ilk önce 1986 Ekimin de 80 bin , yani 9 ay içinde Ruslar’ın hepsi Afganistan dan çekilecekti. Anlaşmalara göre Rusların Afganistan dan çekilmelerimden sonra hiçbir ülke mücahit gruplarına yardım etmeyecekti. 15 Şubat 1989 da mücahitler ülkelerine geri döneceklerdi.<br />
Savaş hızlı bir şekilde devam ediyordu. Sovyetler bu işten zararlı çıkmışlardı. 140 bin Sovyet ordusundan 25 bin ölü ve binlerce yaralı ve sakat bırakmıştı. Sovyet’in günlük askeri harcaması ortalama 10 milyon dolar civarında idi. Bu yüzden Ruslar çekildi ve komünist devletin yıkılmaması için Rus uzmanları Afganistan’a kalıyorlardı. Dr. Necibullah mücahitlere anlaşmak ve barış istedi bunu mücahit  liderleri reddetti. Necibullah kendi hükümetini ayağa tutmak için  Mücahitleri kendine çekiyordu. Bazen de mücahit komutanlarla anlaşamıyordu ki bunlardan biri Kandaharlı İsmet Müslümdü. Bu kişi zalim  ve kızları zorla kaçırıyordu. Kuzey bölgesin de ise Türk asıllı General Dostum kuzey bölgesinin elinde tutuyordu. Dr. Necibullah G.Dostum’u Kabile çağırdı ve en zor savaşlara G.Dostumu gönderdi ve savaşları da başarılı bir şekilde yerine getiriyordu. En zor savaşlardan biri olan Kandahar’a İsmet Müslüm’e karşı gönderdi bu savaşı da başarılı bir şekilde yerine getirdi ve İsmet Müslüm ve adamlarını yok etti ve halkın sevgisini kazandı. Mücahitlere karşı da bir çok zaferlere imza attı. Her savaşta terfi ediyor ve ödüllendiriliyordu. Bu cesaretin den dolayı general oldu ki bun dan Peştunlar ve Necibullah ta endişe ediyordu.<br />
General Dostum uzun yıllardan beri ezilen Türkleri tek çatı altına toplamı başardı. Dr. Necibullah ta Dostumun önünü kesmek için kuzeyde bazı Peştun komutanları atıyordu ve uçağına bomba koyuyordu ama hiçbir şey yapamıyordu. Mücahit gruplar Mezari Şerifi ele geçirmek istediler ama G.Dostum mücahitlerden erken davranarak  Mezari Şerifi ele geçirdi ve kuzey bölgesindeki yedi ilin tek hakimi oldu. Kabili ele geçirmek için Penşir vadisinde G:Dostum ve  Şah Mesud bir araya gelerek  Kabili almak için bir ittifak kurdular. Kabil’de ise  savaş şiddetli bir şekilde sürmekte idi. Kabil halkı ise  savaştan Pakistan ve  kuzey bölgesinde kaçıyorlardı. Dr. Necibullah hükümetten istifa etti, Kabil’de iktidar boşluğu oluştu bunu  fırsat bilen G. Dostum kuzey bölgesinden 11 uçak dolusu ile Kabil’e havadan asker indirdi ve Hikmetyar askerlerinin önü keserek Kabili ele geçirdiler. Dr. Necibullah ta BM yardımcısı ile Kabilden Hindistan’a  kaçarken G. Dostumun askerleri tarafından engellendi ve BM binasına sığındı. Kabil ve Afganistan halkı ilk önce mücahitlerden çok memnundular savaşın bitiğini sanıyorlardı ama sevinçleri uzun sürmedi. Mücahit liderler koltuk savaşına başladılar.<br />
Kabil’deki şeriat devleti ilk olarak kadınların evden çıkmalarına kısıtlılık getirdi. Daha önce etekle dolaşan Kabil bayanları 1992 den sonra artık kapanacaktı. Bu yasaklara karşı çıkan Kabil kadınlarının üzerine,yüzüne, asit döktüler ve iyice dövdüler.  İnsanları  halkın önünde astılar.<br />
Mücahitlerin Kabil’i ele geçirmesi ile cumhurbaşkanı olarak 2 aylığına Sıbgatullah Müceddidi cumhurbaşkanı olacaktı daha sonra ise 4 aylığın Burhaneddin Rabbani  cumhurbaşkanı olacakı. Sıbgatullah Mücededi 2 ay cumhurbaşkanlıktan sonra hükümeti Rabbani’ ye teslim verdi. Rabbani  ise hükümetten bir daha çekilmek istemedi. Bunun üzerine G .Hikmetyar Kabili bomba yağmuruna tuttu, her gün binlerce masum, günahsız Kabil halkı hayatlarını kayıp ettiler.<br />
Önce G. Dostum Şah Mesutla birlikte Hikmetyar’a karşı savaşırken aniden Hikmetyar’la ittifak kurup Şah Mesud’a karşı savaştı ve Kabil harabeye döndü, mücahitlerin koltuk kavgaları yüzünden on binlerce halk hayatını kayıp etti ve Pakistan’a muhacir oldular. Mücahitler marketleri, mağazaları, dükkanları yağmaladılar, kütüphaneleri  okulları yaktılar, öğretmenleri komünist diye öldürdüler. Kızlarla zorla evlendiler ve zorla tecavüz ettiler.<br />
Afganistan’da bunlar yaşanırken 1994’te Taliban isminde yeni bir grup çıktı. Daha önceleri bu gruba pek önem verilmezken gün gittikçe güçlendiler ve Afganistan’ın vilayetlerini teker, teker ele geçiriyorlardı. Talibanların Afganistan’a girmeden önce o günkü Pakistan Dışişleri Bakanı, İran, Türk cumhuriyetleri ile ticari anlaşmalar yapmak için  Afganistan’ın batı bölgesini elinde bulunduran İsmail Hanla da antlaştılar.   Pakistan’dan ticari Tırları Kandahar’dan geçerken  Kandahar’da bulunan komutanlar ticari araçlara saldırdı bahanesi ile Pakistan’dan gelen mollalar araçları kurtarmak için komutanlarla savaştılar ve onları yendiler. Haşhaş ve eroinleri yakarak yasak olduğunu söylediler. İlk defa Kandahar’ı ele geçirdiklerinde “Allah’ın zemininde Allah’ın hükmünü hakim kılacağız” dediler. Kabil’de yönetim Taciklerin elinde olduğu için Taliban’ın gelmesi ile en çok Peştunlar sevinmişti ve Taliban da Peştunlar’dan ibaretti. Önce güney bölgesinin Peştunlar’ın elinden savaşmadan ele geçirdiler,  daha sonra ise Afganistan’ın batı bölgesini elinde bulunduran İsmail Han hakimiyeti olan batıyı ele geçirdiler. Sonra Kabil’i Şah Mesud’un elinden aldılar ve BM binasında sığınan Dr. Necibullah’ı da trafik lambasına astılar. Şah Mesud   Rabbani ve adamları ile birlikte kuzey bölgesinde sığındılar. Rabbani daha önce G. Dostuma cihat ilan etmişti , Mezari Şerife gelerek Dostum’a  sığındı. Hikmetyar ve bir çok lider Dostumun yanına geldiler. 1995’te Dostumun komutanlarından biri olan Resul Pehlivan bir suikastta öldürülmüştü. Resul Pehlivan’ın kardeşi Melik pehlivan benim abimi Dostum öldürdü bahanesi ile  Talıbanlarla birleşti ve  Mezari Şerifi ele geçirdi ve G. Dostumda Türkiye’ye kaçtı. İki gün geçmedi ki Melik Talibanla Mezari Şerif’te savaştı. Çok sayıda Talibanın adamlarının bir kısmı  öldürüldü ve bir kısmı da esir edildi. Melik iktidarda birkaç ay kalabildi .  Bir kaç ay sonra ise G. Dostum ülkesine dönerek tekrar iktidarı ele geçirdi ki, 1998 de Taliban güçleri Kuzey bölgesini ele geçirdi ve G. Dostum yine Türkiye’ye sığındı. Talibanlar  Mezari Şerifi ele geçirince 8 bin Hazara’yı öldürmüştü. Taliban kadınları evden dışarıya çıkmalarını ve TV. Teyp, müzik, sinema, hemen, hemen  her şeyi yasakladı. Her şey yasaklanırken haşhaşın ekilmesi serbest bırakıldı. Taliban 5 sene yönetime böyle devam ettiler. Finansmanları ABD, S. Arabistan, Arap asıllı Üsame Bin Ladin ve  Arap ülkeleri iken askerleri de Pakistan sağlıyordu. 10 Eylülde Şah Mesud suikastte öldürülmesinden sonrada   11 Eylül 2001’de Newyork’taki ikiz kulelere Üsame Bin Ladinin saldırması ile ADB ve NATO Taliban’a bir operasyon düzenledi. Kuzey bölgesinin güçlü komutanı G. Dostumun öncülüğü ve ABD‘ın uçaklarının bombaları ile önce Mezari Şerifi ve kuzey bölgesini Dostumun güçleri ele geçirmesinden sonra Kabili de Tacik  asıllı General Fehim ele geçirdi.<br />
Almanya’nın Bonn şehrinde geçici hükümetin kurulması için bir toplantı düzenlendi ve 4 aylık bir geçici  hükümet kuruldu. Bu hükümetin başına Peştun asıllı Hamit Karzayi getirildi ve ilk defa Afganistan tarihinde az olsa da bütün etnik gruplardan Bakanlar seçildi.  İlk defa bütün milletlerden “LOYI CIRGA” ya (TBMM gibi) katılmaları istendi. Bu geçici hükümetten sonra ise iki yıllığa yeni bir hükümet kurulacağından söz edilmektedir.<br />
2- Ekonomi Durumu<br />
 Afganistan 1946-1953 yıllarında ekonomiye büyük önem vermiş, önemli yatırım yapmıştır. Ancak malın az olması sebebiyle fazla bir ilerleme kaydedememiştir. Rusların yardımıyla 5 yıllık planlar yapılmıştır. Bunun amacı, sanayi, enerji, madencilik sahalarında devleti  geliştirmektir.<br />
Afganistan çok zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. 1950-1988 arasında Ruslar bu yer altı kaynaklarını belirlemek için bir çok araştırmalarda bulunmuşlardır.  İşgali de bu kaynaklara sahip olmak için yapmışlardır. Afganistan’da en önemli madenlerden doğalgaz, petrol, demir, kömür, altın, kıymetli taşlar vb. madenler bulunmaktadır. Bunlardan sadece doğalgaz, kömür, tuz kullanılmış ama altın, gümüş, uranyum gibi kıymetli madenler gizlice kullanılmış ve yurtdışına götürülmüştür.<br />
Ülke gelirinin % 50’sini doğalgaz oluşturur. Rusların çıkışıyla satışlar gerilemiş, Necibullah yönetiminin 1991’de yıkılışıyla Rus doğalgaz hattı kesilmiştir. Doğalgaz Afganistan’da bol miktarda bulunmakta, ama yeterli miktarda kullanılmamaktadır. Şıbırgan, Mezarı Şerif halkına doğalgaz verilmekte ve fabrikalarda kullanılmaktadır. Elektrik olarak Afganistan barajları yeterli olmamakta, ihtiyacını  Türk Cumhuriyetlerinden karşılamaktadır.<br />
Afganistan’ın % 15’i tarıma müsaittir. Bunun yarısında ziraat yapılır. Bu topraklarda yağmur dışında bir sulama yoktur. Savaşlardan önce buğdayının % 50’sini kendisi üretiyordu, savaşlar nedeniyle ziraat yapılmadı ve Rusya’dan almak zorunda kaldı. Arazilerde Haşhaş ekimi başladı.<br />
Afganistan’da sanayi çok az gelişmiştir. Afganistan sanayi ürünlerini Avrupa’dan karşılamaktadır. Fabrikalar genellikle Kabil ve kuzey bölgesinde yoğunlaşmaktadır. Tekstil, Çimento, Gübre, Yağ, Şeker, Cam, İlaç gibi fabrikalar mevcuttur. Kuzeyde yaşayan Türkler tarafından halı, kilim, dericilik gibi el sanatları işlenmektedir. Savaş nedeniyle bu fabrikaların bir çoğu hasar görmüştür.<br />
Afganistan’ın para birimi Afgani’dir. 1963’te bir Amerikan doları resmi olarak 45 Afgani iken serbest piyasada ise 650 Afganiye kadar yükselmektedir. 1991’den sonra bu rakam 65.000’e kadar yükselmiştir. 1995’e kadar banknotlar 10 Afgani’den 1000 Afgani’ye varken, 1995’ten sonra 5000-10000’lik banknotlar şeklinde basılmıştır. Bu da Afganistan’daki finans durumunu açık bir şekilde göstermektedir, diyebiliriz. Milli gelir 1981 3.000.000.000 Dolar, 1986’da 3.800.000.000 Dolardır. Kişi başına düşen milli gelir 273 dolardır. Halkın % 66’sı ziraat, % 15’i madencilik, % 3’ü ise başka işlerle meşgul ve geri kalanı % 14’ü ise işsizdi. Bankalar 1930’larda açılmıştır. </p>
<p>Savaşlardan önce Afganistan’ın gelir kaynaklarından biri de Turizmdi. Turistler Bamyan dev heykeli, tarihi Belh şehri, Hayber geçiti ve Herat’taki tarihi minareleri görmeye geliyorlardı. Savaşlardan sonra ise Turizm bütünüyle sona ermiştir diyebiliriz.<br />
Afganistand dış ülkelere maden ve tarımsal ürünleri ihraç eder, Amerika, Avrupa ve Rusya’dan her türlü elektronik ve makina gibi her türlü sanayi malları ithal etmektedir. Ülke 1946’da BM lere üye oldu.  1986-1987 yıllarında Afgan ticaret geliri 1.4 Milyar dolara ulaşmıştır.<br />
“Sovyetlerin işgaliyle Afganistan ekonomisi ağır darbe yedi. Örnek olarak tarımsal alanda 70 milyar zarara uğradı. Komünistlerin yıkılışı Mücahitlerin yönetime gelişiyle birlikte ekonomiye 10 milyar dolar zarar geldi. Taliban’ın gelişiyle ekonomi iyice çöktü. Gelecek 50 yıla kadar düzelmesi imkansızdır. Çünkü ekonomik hiçbir hizmet yapılmadı.”<br />
Taliban haşhaşın ekimine çok önem verdi. Arazilerin % 80’inde haşhaş ekiliyordu. Taliban’ın tek ticaret geliri haşhaştır. Haşhaş Önce Pakistan, İran, Türkiye ve Türkiye’den de Avrupa, Amerika ülkelerine gönderiliyordu. Celalabad kaçakçıların ve teröristlerin merkezi olmuştu. Bununla birlikte pek çok yerleşik alanda halk açlıktan eşyalarını satıyorlardı.  Afganistan Taliban döneminde Dünyanın % 70 haşhaşını sağlıyordu. Bundan yıllık ortalama 70 milyar gelir sağlandığı tahmin edilmektedir. Afganistan dünyada eroin satımında birinci sırada yer almaktadır denebilir. Molla Ömer bir konuşmasında haşhaş uyuşturucusu ekimi yasak değildir, çünkü Afganistan’ın ekonomik durumu çok kötüdür. İyi olana kadar haşhaş ekimine devam edilecektir. Ülke dışına satılması serbest, ama Afganistan halkının kullanması ise yasaktır, demiştir.  </p>
<p>II.  BÖLÜM</p>
<p>AFGANGİSTAN‘DA SOSYAL YAPI<br />
1-  Afganistan’ın  Etnik Yapısı<br />
Afganistan’da çeşitli milletler yaşamaktadır. Eskiden beri Afganistan’da iki temel ırk vardır. Birisi Beyaz, diğeri ise Sarı’dır.  Peştunlar, Tacikler, Hazaralar, Nuristaniler beyaz ırka mensupturlar. Özbekler, Türkmenler, Moğollar kısaca Türkler sarı ırka mensup. Afganistan’daki yaşayan etnik gruplar ise Peştunlar, Türkler (Özbek, Türkmen, Kazak, Hazaralar…) Kızılbaşlar, Aymaklar, Hintliler, Nuristanilerdir.<br />
Özbekler, Kırgızlar, Kazaklar… 1978’de yapılan sayının yarısını Tükler oluşturmakta.  Çok milletli olan Afganistan’da yaklaşık 18 milyonu ülkede,  2 milyonu İran ve Pakistan’da yaşayan 20 milyon nüfuslu bir ülkedir. Ülkede bir milyon şii mezhebine ve geri kalanı da Hanefi mezhebine mensup insan yaşamaktadır. Ülkenin her yerinde çeşitli diller konuşulmakta ve resmi dil Farsça ve Peştucadır. Peştu dili resmi olarak geçerli ise de, halk arasında pek geçerli değildir. Eski ülkenin % 60’ı bu dili bilmemektedir. Ülkenin ikinci resmi dili Farsça’yı herkes konuşabilmektedir. Bundan dolayıdır ki Farsça dili diğer milletlere de tesirini göstermiştir.<br />
Afganistan’da Afgan adıyla herhangi bir halk veya topluluk bulunmamaktadır. Afgan sözünden genellikle Peştun anlaşılmaktadır. Afganistan’da herkes kendi milleti ve aşireti ile tanınmaktadır. (Kuzeyde aşiret sistemi yok, aşiret sistemi güneyde geçerlidir. Zira Eskiden kuzey bölgesi beyliklerle yönetiliyormuş.) Afganistan’daki halklara kimsiniz sorusunu sorduğumuzda; ben Özbek, Tacik, Peştun, Türk cevabını alırsınız. Afganım diye bir cevabın alınması oldukça zordur.<br />
Afganistan’da hiçbir zaman gerçek ve objektif bir nüfus sayımı yapılmamıştır. Ancak Cumhuriyet döneminde nüfus sayımı yapılmış ise de sağlıklı değildir. Peştun yöneticiler yönetimi ellerinde bulundurabilmek için Peştunların sayısını çok fazla belirtmişlerdir. Bütün dünyadaki kaynaklarda da Türkler ve diğer milletlerin sayısı az Peştunların sayısı çok fazla olarak yazılmıştır. Bütün yabancı yazarlar kitap yazarken Peştunların kaynaklarını kullanmışlardır. Tabii ki diğer milletlerin tarihi eserleri Peştun yöneticiler tarafından yakılmış, yok olmuş. Peştunların sayısı diğer milletlere göre fazla olduğu gerçektir. Ama sözde 8 milyon Türk var, tarihlerde sayıları 3 milyonu geçmiyor. Kısaca Afganistan’da hangi milletin n e kadar nüfusu var, kimse kesin bir bilgiye sahip değildir, düşüncesindeyiz.<br />
a) Peştunlar (Patanlar):<br />
Peştunların sayısı tahmini olarak 10 milyon civarındadır. Peştunlar Afganistan’da Babur Şah zamanında yani 1500’lü yıllarda tarih sahnesinde gözükmüşlerdir. Peştunlar eskiden genellikle Süleyman dağlarında yaşamaktadır.) Aria ırkından olduğu tahmin edilmektedir. Peştunlar Afganistan’ın güneyinde ve güneydoğusunda ve Hindukuş dağlarında yaşamaktalardır. Ancak Abdurrahman Han zamanında Peştunlar ülkenin çeşitli yerlerinde yerleştirilmiştir. Dilleri ise Aria dilinin bir lehçesini konuşurlar. Peştunlar iki büyük kısma ayrılıyorlar.<br />
1-	Gilzayı (galcayi)  ve  2-Durraniler.<br />
Gilzayılar Peştunların yaşadığı kuzeydoğuda, Durraniler ise Peştunların yaşadığı batısında ikamet etmektelerdir. XI. yy.da Durraniler’in Kandahar’dan Herat’a sürgün edilmeleriyle Kandaharı Gilzayılar ele geçirdiler. 1747’de daha sonra Nadir Afşar’ın ölümünden sonra Durrani (Abdali) koluna mensup olan Ahmet Han Kandahar’a gelerek kendini şah ilan etti. Böylece Kandahar tekrardan Abdalî (Durranilerin) eline geçti. Durranilerin bir kolu olan Sadazayiler 1747 yılından 1818’e kadar hüküm sürdü. 1818’den 1978’e kadar yönetim Durrani’nin başka bir kolu olan Barakzayilere geçti. Ondan sonra ise, kısa bir süre yönetim Gilzayiler’in eline geçti. Peştun kabileleri asırlarca yönetim için savaştılar, bu düşmanlık şimdi de devam etmektedir.<br />
1747’den şimdiye kadar Afganistan’ın hükümetini sadece Peştunlar yönetmiş diğer milletlere hiçbir hak verilmemiş, çünkü köle olarak kullanmışlardır. 1926 Anayasasında Afganistan’ın resmi dili Peştuca olarak kabul edildi. General Elphintone kitabında Peştunlar hakkında şöyle yazmaktadır: “Peştunların şeri(kötülüğü) şundan ibarettir. Kin, intikam almak, hased etmek, zorla baskı yapmak, hırslı, çok yiyen, şiddetli, kendini beğenen, özgürlükçü, dostlarına karşı vefalı, misafir perver, mert, suça meyyal gibi özelliklere sahipler. Peştunlar Sünni İmam Azam’ın mezhebine mensup ama az sayıda içlerinde şii mezhebinde olanlar vardı. Dağlarda yaşamaktadırlar.<br />
Afganistan’ın nüfusunun yarısını Peştunlar oluşturuyorlar. Peştunlar milattan önce ve sonraki yüz yıllarda Orta Asya’dan İndus vadisine göç eden, değişik kavimlerin torunları olduğu tahmin edilir. Gilzayiler 10.yy’da Afganistan’ın güneyinde yaşayan Halç Türklerinden geldikleri iddia edilmektedir. Gilzayilerin altı boyu vardır. Turan, Buran, Tokhi, Hotak, Ender ve Taraki sözlükte bu isimlerin aslı Türkçedir. Bunlar ya Türk ve Türklerin etkisi çok fazla olmuşdur. Tarih boyunca dağınık yaşayan Peştunlar 1747’de ilk defa Ahmed Han başkanlığında bir araya toplanıp ilk defa bir hükümet kurdular. Daha önce de Mirveys Han başkanlığında bir devlet kurmuşlardır. Bundan dolayı çeşitli aşiretler yüzyıllardır birbirleriyle savaşı ve kan davalarını sürdüre gelmişler. “Kan kanla yıkanır” Peştunların yazısız kanunudur.<br />
Peştunlar Afganistan’ın en kalabalık nüfusunu oluşturmaktadır. Bir kısmı göçebe hayatı sürmektedir. Konuştukları Peştuca dili Hind ve Arap dilinden oluşup 1926’da Farsça’nın yanında resmi dil olarak devlet tarafından kabul edilmiştir. Peştunlarda kabilecilik çok etkilidir. 1893 Martında Abdurrahman Han döneminde İngilizlerin Durand hattını çizmesiyle Peştunların büyük kısmı Hindistan ve şimdiki Pakistan topraklarında kalmıştır.<br />
Peştunlar çiftçilik ve çobanlıkla meşguldürler ve bölgelerinde şeker kamışı, portakal, nar vb. meyveler yetiştirilmektedir. Göçebe hayatı yaşayan Peştunlar ise kışın sıcak yerlerde yazında yaylalarda göç etmekteler. Bunlar genelde hayvancılıkla uğraşırlar.<br />
Abdurrahman Han ve Zahir Şah zamanında bir çok Peştun ailesi güneyden kuzeye yerleştirilmiş ve kuzey bölgesinde yaşayan Türklerin evleri ve arazileri alınıp peştunlara verilmiştir. Eskiden kuzey bölgesinde sadece Türkler yaşıyordu. Bölge Türkistan adıyla anılmakta idi.<br />
c) Türkler<br />
Türklerin sayısı tahminen 6 milyon civarındadır.  Afganistan’da yaşayan Türkler farklı boylardan oluşmaktadırlar.<br />
1- Özbekler: Özbeklerin sayısı tahminen 3 milyondur.  Özbek Türkçesi konuşmaktadırlar. Özbekler Hindukuş dağlarının kuzeyinde yani Afgan Türkistan’ın da yaşarlar. Özbekler, yani Türkler Afganistan’ın doğusu yani Bedahşan’dan Herat’a kadar uzanan illerde yaşamaktadırlar. Özbekler ziraat ve ticaretle meşguldürler. Hayvancılık önemli bir geçim kaynağıdır. Afganistan’ın en iyi atlarını Özbekler yetiştirmektedir. Koyun karakolu olarak bilinen ki bu sadece kuzey bölgesinde Türkler üretirler, dünyaca ünlü olup,  Avrupa ve Amerika’ya satılır. Özbekler de diğer milletler gibi hakları mahrum edilmiş ve Peştunların zulüm ve işkencesinin altında yaşamışlardır. Özbeklerin yaşadığı Cevzican (Şibirgan) da doğalgaz kaynakları vardır. Ülke ekonomisine çok katkı sağlıyor. Afganistan’ın kuzeyinde her yerde maden çıkmış ve çıkmaktadır.<br />
2- Türkmenler: Türkmenlerin sayısı ise 700 bin civarındadır.  Türkmenler de Özbek Türkleri gibi Afganistan’ın kuzey bölgesinde Türkistan bölgesinde Amu Deryanın güneyinde yaşamaktalardır. Türkmenler de hayvancılık, ziraat, halıcılık gibi işlerle uğraşmaktadırlar. Türkmenler ve bütün Türkler sarı ırktan gelmekte ve Hanefi mezhebine mensupturlar.<br />
3- Kırgızlar: Kırgızların sayısı 400 bin civarındadır.  Kırgızlar da Türk ırkına mensuplar. Afganistan’ın kuzey doğusu aynı zamanda doğu Türkistan’ın batısında Vahan koridorunda yaşamaktadırlar. Kırgızlar da hayvancılık ve tarımla… uğraşırlar ve çadırlarda yaşarlar. Ruslar Afganistan’a gelince Kırgızları Vahan’dan Pakistan’a sürgün ettiler. Onlardan bir çoğu 1982’de o zamanki Türkiye Cumhurbaşkanı tarafından Türkiye’ye götürülüp yerleştirilmiştir.<br />
Aslında Afganistan’da Türkler ciddi bir azınlık teşkil etmeseler de, genelde azınlık gibi gösterilmişler. Nüfusun % 17’sini oluşturan Türkler Hindukuş dağlarının bitişi ve Afganistan’ın Tükistan’ı olarak bilinen kuzey bölgesinde çoğunluğu oluşturmaktadırlar. Milattan sonra birinci yüzyılda yaşamış olan en eski Türk boyu Yuhaçiler’den 1747’ye kadar yani Nadir Afşara kadar yönetim hep Türklerin elinde olmuştur. 250 yıldır ülkeyi yöneten Peştunlar, Türkleri yönetimden safdışı bırakmışlardır, Yapılan nüfus sayımında da Türklerin nüfusu gerçek dışı gösterilmiştir.<br />
Afganistan’da Peştunlardan sonra ülkenin en kalabalık nüfusunu Türkler oluşturuyor. Türkler Afganistan’ın kuzeyinde Türkistan bölgesinde yaşarlar. Afganistan Türkistanı olarak meşhur olan bölge her ne kadar Afganistan sınırları içinde kalsa da Hazar Denizinden Kaşgara, Vurallar’dan Hindukuş dağlarına kadar uzanan büyük Türkistan’ın doğal bir parçasıdır. Ülkenin en doğusundan Vahan koridorunun en batısındaki tarihi Herat’a kadar uzanan Afganistan Türkistanı Katagan ve Türkistan olmak üzere iki bölgeye ayrılmaktadır. Bir Özbek beyi ve beylik başı olan Katağan bölgesinin merkezi Kunduz ve Türkistan bölgesinin merkezi de Cevizcan (Şıbırgan) dır.<br />
Afganistan’ın kuzeyinde hep Türkler yani Özbekler, Türkmenler, Kazaklar, Kırgızlar, Kızılbaşlar, Karakalpaklar gibi Türk toplulukları yaşamaktadır. Ülkenin güneyinde de Türk boyları bulunmaktadır. Ancak bunlar çoğunlukla maalesef Peştunlara karışmış milli kimliklerini kayıp etmişlerdir. Kuzeyde herkes Türkçe’nin çeşitli lehçelerini konuşmaktadırlar. Türklerin sayısı 5 milyon olarak tahmin edilmektedir. Bunun çoğu Özbek, bir kısmı Türkmen geri kalanı da diğer Türk topluluklarındandır. Türkmenler, Özbekler Moğol karışımı bir ırktır.<br />
1468’de Özbekler ikiye ayrıldılar. Bir grup Sir deryaya yerleşerek bugünkü Özbekistan’ı kurdular. İkinci grup ise başı boş olarak göçebe hayatı yaşadılar ve bu gruba kazak ismi verildi ve sonra küçük Hanlıklar (Beylikler) kurdular. Türkmenler ise 19. yy. a kadar göçebe hayatı yaşıyorlardı. 20. yy. da hepsi birden yerleşik hayata geçtiler. 1920’de Bolşeviklerle amansız bir mücadele verdiler. 7. yy. dan beri Afganistan’da yaşayan Türkmenler önemli bir kısmı 1887’de Afganistan’ın sınırının çizilmesiyle bugünkü Türkmenistan’a geçtiler. 1920-30’da Ruslar Türkistan’a ilerlemesiyle büyük bir Türkmen göçü Afganistan’a başladı. Kazak Türkleri de Rusya’nın zulmünden kaçıp Afganistan’da yaşamışlar. 50 bin civarındadırlar.  Karakalpak Türkleri de Özbekçe ve Türkmence’den farklı bir konuşmaları vardır. Sayıları 20 bine ulaşır. Bunlar Afganistan’ın güneyinde Celalabad kentinde yaşarlar. Afganistan’da tek şii Türk gurubu olan Kızılbaşlardır. 18. yy. larda Afganistan’ı işgal eden Nadir Afşar kentini de geriye bırakmıştır. Sayıları 60 bin olarak tahmin edilir. Afganistan’daki Türkler genelde Ziraat, ticaret, hayvancılık, halıcılık, tarım… gibi şeylerle uğraşmaktadırlar. Dillerini, kültürlerini, örf ve adetlerini halen kayıp etmişlerdir, Hanefi mezhebine mensupturlar. Sadece Kızılbaş Türkleri şii olup Farsça’nın tesirinde kalarak Farsça konuşurlar ama Türk olduklarının bilincindedirler.<br />
4- Hazaralar: Hazaraların nüfusu ise 1 milyon civarındadır.  Afganistan’ın orta kısmı, yani merkezde ve Hindukuşun tepelerinde yaşarlar. Orasına Hazaracat ismini koymuşlardır. Araştırmalara göre Hazaralar Moğol soyundan geldikleri iddia edilmektedir. Cengiz Han onları geri bırakmışlardır. Başka bir araştırmacılara göre ise Hazaralar Farsça konuştukları için Moğollardan önce İranlılar bırakmış olabilir. Hazaraların bir kısmı da İran sınırı yakınlarında yaşamaktalar. 1890’da Abdurrahman Han Hazaralara çok zulüm etti ve çok sayıda insanları katletti ve her şeyden mahrum bırakmıştır. Hazaralara Peştunlar çok zulüm ettiler, ağır işlerde çalıştırdılar. Arazileri, evleri ellerinden alınıp Peştunlara verildi. Bu işkencelerden biride “kafa oyunu” dur ki bununla eğleniyorlarmış. Hazaralar tarım ve hayvancılıkla uğraşıyorlar, bölgeleri dağlık olduğu için ziraate müsait değildi. Hazaralar çok fakir ve geri kalmış bir topluluktur. Onların baş şehri Bamyandır ve Afganistan’ın kömürü ordan sağlanıyor. Hazaralar Afganistan’ın en kalabalık şii grubundan biridir.<br />
Afganistan’ın dördüncü etnik grubu olan Hazaralar Moğolların yani Cengiz han’ın askerleri olarak bilinir. Besut aşireti saf Hazara olarak sayılmış ve Hazarlar dağlarda hayat sürmekteler. Hazaraların bir kısmı Peştunlar ve Taciklerle evlenerek onların kültürleri altında kalmışlar. Hazaralar Farsça konuşmaktalar. Konuştukları dilde çok sayıda Çağatay Türkçesi ve Moğolca kelimeleri ve deyimleri mevcuttur. Yaptıkları en yaygın işleri ise hamalcılıktır. Komünistler döneminden beri yani 1979’dan beri Hazaracat bağımsız bir yönetime sahiptir ve İran desteklemektedir. İran onlara hem dil hem mezhep olarak yakın olduğu için onların aracılığı ile etkisini Afganistan’da yaymaktadır.<br />
Hazaralar 13. ve 15. yüzyıllar arasında bölgeye gelen Moğolların torunu olarak bilinir. Hazaralar daha önceleri Budizm dinini benimsediği iddia edilmekte ve kendilerini Türk ve Moğol karışımı olduklarını da iddia etmekteler. Hazaralar diğer Türkler gibi 250 yıldır iktidar tarafından dışlanmışlar.<br />
b) Tacikler<br />
Taciklerin nüfusu 4 milyon olarak tahmin edilmektedir.  Bunlar Farsça dilinin bir dalı olan Darice’yi konuşuyorlar. Tacikler Afganistan’ın kuzeydoğusunda yaşıyorlar. Tacikler kendilerini “Tac” kavramı olarak isimlendirirler. Araplar ülkeyi ele geçirdiklerinde “Taj” diye farsça’ya geçmiştir. Tacikler çobanlık ve çiftçilikle uğraşırlar. Taciklerin çoğu yerleşik ve yarı yerleşik hayatı yaşamaktadırlar.<br />
Tacikler ülkenin ikinci kalabalık nüfusunu oluşturmaktalar ve ülkenin en eski etnik gruplarından sayılır. Tacikler 13. yy. da Delhi’de kurdukları devleti  Timur yıkmıştır. 1929’da bir çete reisi olan Beçe-i Sakav birkaç aylık Afganistan’da hüküm sürmüştür.<br />
Afganistan’ın Tacikleri Dağ Tacikleri ve Farsivan Tacikleri olmak üzere ikiye ayrılır.<br />
Tacikler Afganistan’ın kuzeydoğusunda yaşamaktalar ve Hanefi mezhebine mensupturlar. Sadece Vahan’daki Tacikler şii mezhebine mensupturlar. Dağ Tacikleri çok fakir, Farsivan Tacikler ise kırsal kesimlerde yaşamaktalar ve dağ Taciklerine göre çok zengindirler. Ülkenin batısında Herat’ta da farsivan Tacikleri yaşamaktadır. Bazı milletler  Tacik olmadıkları halde Farsça konuşurlar. Yani Hazaralar ile örneğin Afganistan’ın kuzeyinde yaşayan bazı Türk asıllı aileler Taciklerin etkisinde kalarak ikinci dil olarak Farsçayı konuşuyorlar.  Tacikler Tacikistan’da yaşayan Taciklerden farklı bir Tacikçe dilini konuşmaktadırlar.<br />
Tacikler şehir merkezlerinde yaşamakta olup, aşiret sistemini bırakmışlardır. Tacikler  barışçı, şair, mütevazi, misafirperverdirler ve ziraatle uğraşırlar. Tacikler bu kadar sakin gözükseler de peştunlar gibi kin, nefret dolu, kavgacı, kendini beyenen bir karaktere sahiptirler.…<br />
d) Diğer Etnik Gruplar:<br />
Nuristaniler (kafirler): Nuristanlıların sayısı ise 100 bin civarındadır.  Afganistan’ın güneydoğusunda Pakistan’ın sınırına yakın dağlık bölgede eski adı kafiristan ve şimdiki adı Nuristan’da Nuristanlılar yaşamaktalar. Bazı iddialara göre “Nurileri” Büyük İskender Afganistan’ı işgal ettiğinde ülkesine dönerken geriye bıraktıkları askerler olarak biliniyor. Gazneli ve Timuriler döneminde Nuristanlıların varlığı sözedilmektedir. 1896’da Abdurrahman Han bölgeyi ele geçirip halk da İslam dinini kabul ettiler. Sonra kafiristan adını Nuristan olarak değiştirdiler. Nuristanlılar ikiye ayrılmaktadır: 1) Siyahpaş ,  2)Sefitpaş. Bunlardan siyahpaşlar kati denilen bir dil konuşmaktalar. Kültürleri Afganistan’da yaşayan diğer milletlerden daha farklı onlar keçi, sığır, at yetiştirmekteler. Müslüman olmadan önce Tanrılarına keçi gibi hayvanlar kesmekte idiler. Bunlar ölülerini bir tabuta koyarak  köyün dışında bırakırlar. Müslüman olduktan sonra bu geleneklerinin değiştirdiler, değişmeyen pek çok gelenekleri halende mevcut. Başka milletlerle kaynaşmamışlardır.<br />
Diğer milletler gibi Nuristanlılar da yönetimden hakları verilmemiş.<br />
Beluçiler: Beluçiler Afganistan’ın güney batısında çadırsız, çöllerde yaşamaktalar. Çöller kurak olduğu için ziraate az müsaittir. Bu bölgenin gelişmesi için hiçbir çaba harcanmamış hatta unutulmuş. Baluciler her zaman isyan etmişler. Şu madenler bulunmaktadır: Gaz, Kömür, Demirtaş, kimyasal maddeler… gelecekte ekonomik yönden onların için sevindiricidir.<br />
Göçebe bir hayat sürmekteler. Beluçiler Afganistan, İran, Pakistan sınırlarının kesiştiği bölgede yaşıyorlar. Bu bölge siyistan olarak biliniyor. Sayıları 100.000 olduğu tahmin edilmektedir. Beluçilerin en önemli kaynağı kaçakçılaktır. Üç ülkenin sınırlanın kesiştiği bölgede yaşadıkları için bir ülkeden aldıkları malı diğer ülkeye kolaylıkla satabilirler. Bu kaçakçılığı sadece Afganistan Beluçileri değil Pakistan, İran Beluçileri de yapmaktalar.<br />
Çaymaklar: Afganistan’ın batısında yaşıyorlar. Taciklerin kültürünün etkisinde kalmışlar ve Moğol kökenli bir halktır. Çaraymak “dört aşiret anlamına gelir” Aymaklar Firukuhi, Taymani, Çemşidi, Taymuri olarak dört boydan gelmekteler. Bunların ilk üçü şii dördüncüsü sünnidir. Farsça konuşuyorlar. Sayıları 450.000 civarında tahmin edilmiş. Genelde göçebe ve yarı göçebe hayatı sürdürmekteler, çadırlarda yaşıyorlar.<br />
Hindular: Afganistan’da tek Müslüman olmayan etnik grup Hindulardır. Hindular Hintçe konuşmaktadırlar. Bunlar Başkent Kabil’de yaşıyorlar. Genellikle bankacılık, eczacılık, kuyumculuk, ticaretle meşguller. Landa adlı bir değişik şiveyi konuşuyorlar. Sayıları 60.000 civarındadır. Komünistleri desteklemişler, savaşlara katılmayan tek etnik gruptur. Hinduların sayıcı çok az olmasına rağmen Hint kültürü, filmi, müziği Afganistan’da çok etki olmuş. Hinduların yabancı oluşu, Müslüman olmayışı, farklı kültürlere sahip oluşlarına karşı diğer etnik grupların tepkisine maruz kalmamışlar.<br />
Araplar: Araplar Taciklere çok benzemekte Farsça konuşuyorlar. Sünni mezhepli ve Tacikler tarafından asimilaştırılıyorlar. Arap kültüründen hiçbir iz kalmamıştır. 8. yy.da Türkistan’ı ele geçirerek geri bıraktıklar asker olarak tahmin edilmekte. Hz. Muhammed’in soyundan geldiklerini iddia eden Sait Araplar’da mevcuttur. Araplar, Türk, Peştun, Tacik, Hazaralarla karışmış ve o milletin dilin kültürünü benimsemişlerdir.</p>
<p>2- Aile  Yapısı<br />
Aile; toplum yapısının en önemli unsuru, çekirdeğidir. Afganistan’da bazı yerlerde ve köylerde insanlar büyük aile olarak yaşamakta bazı yerlerde ise küçük aile olarak yaşamaktalar. Afganistan’da genel olarak evin tek hakimi, reisi erkektir, yani babadır. Eğer babadan büyük olarak baba ve amca varsa evde onun sözü geçerlidir. Büyüklerin sözünün geçerli olmasının nedeni Afganistan’da büyüklere çok saygı göstermelerindendir. Babadan sonra evde en çok söz sahibi olan kadınlardır. Afganistan’da Amanullah’ın reformları ile kadınlara hak tanınmaya başlamıştı ki, Amanullah Han başarılı olamadı. Ama kadınlar her ne kadar haklarını alamazlarsa da bu reform kadınları haklarını almaları için uyandırmıştı.<br />
“Afgan toplumu erkek egemenliğine dayanan ataerkil aile yapısına sahiptir. Erkek ailenin tek hakimidir. Aile için onun sözü geçerli ve kadının durumu ise içler acısıdır.”<br />
Biraz önce söylediğimiz gibi Afganistan’da evin tek hakimi erkektir. Ama kadının durumu hiçte içler acısı değildir. Şöyle düşünürsek bir ülkede Dışişleri Bakanı dışarıdaki işlerle sorumlu, İçişleri Bakanı ise içerideki olan şeylerle sorumludur. Afganistan’da da bir aile erkek dışarıdaki işlerle yani aileyi geçindirmek için çalışmakta, erkekler il merkezlerinde ticaret, dükkan, mağaza, idare gibi işlerde çalışmakta (Taliban dönemi hariç idari işlerde bayanlarda çalışmaktalardı) köylerde ise erkekler aile geçimini sağlamak için çiftçilik, bağ ve bahçe tarım gibi işlerle uğraşmakta kadınlar ise genelde evdeki işlerle yani yemek, içmek, çocuğa bakmak ve büyütmek vb. işlerle meşguldür. İl merkezlerinde ise idari işlere giden çok sayıda kadın var. Köydeki kadınlar idari işlerle uğraşmasalarda bu işleri ve bazıları kocalarına yardım etmekte ve evde inek, koyun, el sanatları varsa onlarla uğraşmaktalar. Merkezdeki aile, anneler erkenden kalkıp kahvaltıdan sonra anne çocuklarını okula yollar ve okula gitmeyen erkek çocuksa babasıyla iş yerine götürülmekte. Kız ise annesine yardım etmektedir. Son zamanlarda köylerde erkek okulları açıldı ise de çocuklar pek okula gitmemekte, şehir merkezlerinde ise okula gidenin sayısıda çoktur. Eğer köydeki çocuk okula gitmiyorsa babasıyla araziye götürülmekte. Güney bölgesinde köylerde daha önceden kız okulları açılmıştı, ama kuzeydeki köylerde ve Afganistan’ın bir çok ilinde kız okulu daha açılmadı. Okula gidemeyen köy kızları evde annelerine yardım etmekte veya evde el sanatlarıyla ilgili halı, kilim dokumak, dikiş işleriyle uğraşmaktalar. Bazı aileler hariç Afganistan’da kadınlara hiçbir zulüm, işkence yapılmıyor. Ama kadın hakkı diye bir şeyde yoktur. Bazı kesin bilgilere göre Afganistan’ın güneyi Nuristan, Pektiya gibi yerlerde kadınlara çok zulüm edilmektedir. Kadın hakkı diye bir şey yoktur. Kadınlar erkenden kalkıp ev işleriyle ve çocuklarla uğraşmakla birlikte bir de arazilere giderek yaz sıcağında tarlada çalışırlar. Erkekler ise evden dışarı çıkmamakta gününü uykuyla geçirmekteler.<br />
Köylerde büyük aileler halinde yaşarlarken, şehirlerde küçük aileler şeklinde yaşarlar. Aynı evde birkaç aile yaşadığı da görülür. Evler genelde büyüktür. Büyük illerde ise aileler genelde küçük aile tipi olarak yaşamaktalar. Yakın akrabaları ile münasebetleri çok sıkıdır. Çocuğun evlendirilmesi, okula gitmesi gibi şeyler babanın vazifesidir. Bunun nedenleri oğlan baba desteği olmaksızın tek başına evlenememesidir. Çünkü Afganistan’da başlık parası çok ağırdır. Baba hayattayken çocuklarının düğününü görmek ister. Baba ölürse çocukları kimse evlendiremez korkusunu da aynı zamanda taşımaktadırlar. Afganistan’da genelde kızlar 18, erkekler 20 yaşında evlendirilirler. Küçük yaşta evlendirilmelerinin sebebi de çok çocuk sahibi olmaktır. Çocukların ahlakının bozulmaması içinde erkenden evlendirildiği olur.<br />
Dışarıya çıkmak için kadın ve çocuklar aile reisinden izin almaktadırlar. Aynı zamanda Afganistan savaş durumunda olduğundan kimin nereye gittiği bilinsin diye baba haberdar edilir. Kadınlar evin hakimiyeti ve işleri düzenlemede babaya etkin bir şekilde yardım ederler. Büyük illerde ve il merkezlerinde kocalar hanımlarına çok saygı duymakta ve onların sözünden çıkmamaktadırlar. Afganistan’da boşanma çok azdır. Bunun nedenleri ise yakından ve kocanın birbirleriyle iyi anlaşmaları veya kadınların kocalarından korkmalarıdır. Bu aynı zamanda ahlaki ve geleneksel yapıdan da kaynaklanmaktadır.<br />
Afganistan’da akraba evliliğine çok önem verilmektedir. Bu akraba evliliği köylerde çok görülmekle beraber şehirlerde pek yaygın değildir. Güneyde Peştunlar kızlarını genelde aşiret dışına vermezler. Özbekler. Tacik ve Peştun kızlarıyla evlenmektelerse de , Tacikler ve Peştunlar’ın Özbek kızlarıyla evlilikleri pek nadirdir. Tükmenler ise kızlarını başka etnik grublara vermezler. Seyyitler Afgan halkından kız almakla birlikte bunlara kız vermemektedirler. Hz. Peygamber’in soyundan geldikleri için onlara saygı göstermeleri bunda etkilidir.<br />
Akraba evliliğinin sebepleri, kız yabancıya gitmemesi, kızla erkek birbirlerini küçüklükten beri tanımış olmaları, başlık parasında indirim yapmak veya başlık parasını vermemek için yapılmaktadır. Aynı zamanda kızlarını yanlarından ayırıp uzak kalmamak için bu yol tercih edilmektedir.<br />
Afganistan’da birden fazla evlilik görülmektedir. Zenginler, aşiret reisleri ve komutanlar gibi güçlü olanlar dört kadına kadar evlenebilmektedirler. Fakat dört kadınla evlenenlerin sayısı azdır. İki kadınla evlenenlerin sayısı biraz daha fazladır. Ama bunlar evdeki otoritelerini kurmakta zorlanmaktadırlar. Afganistan’da  halkın geneli tek kadınla evlenmektedir. Bununla beraber parasızlıktan dolayı evlenemeyen gençlerde vardır. Birden fazla kadınla evlenilmesinin sebepleri İslam’ın dört kadına cevaz vermesi, savaşlarda erkek nüfusunun azalması, kimsesiz kalanların evlendirilmesi ve kendi arzuları doğrultusunda bu kadar kadınla evlenilmesi gösterilebilir.<br />
Afganistan mücahit liderlerinden Peştun asıllı Vehhabi mezhebine mensup olan Abudurrab Resulüs-Seyyaf’a göre kızlar 9 erkekler 15 yaşında evlendirilmek zorundadırlar.<br />
Afganistan’daki liderlerin, reislerin, yaşlıların aileler üzerinde çok büyük bir etki sahibidirler. Genelde güney Afganistan’ın her yerinde aileler arası anlaşmazlık, kavga, savaş, kan davası yaşandığında bu olayları bu büyükler çözmektedirler.<br />
Kızın ailesi damadın evinde olup bitenlere karışmamaktadır. Aileler genelde çok çocuk sahibidirler. Erkek çocuk kıza göre daha önemlidir. Çocuk ilk evlendiğinde bir müddet ailesinin yanında kalır ve daha sonra başka bir eve taşınır. Koca ve karının malı ortaktır. Erkek çocuklar miras olarak büyük payı alırlar. Kadınlar ise bunun yarısını alırlar. Baba ölürse evin idaresi büyük olan çocuk üstlenir. Köylerde abi vefat ederse bunun hanımı ile kardeşi evlenir. Misafir geldiğinde köylerde kadın ve erkekler ayrı olarak oturmakla birlikte, şehirlerde bu ayrım yoktur. Bunlar benim gözlemlerim ve arkadaşlarımın gözlemleridir<br />
3- Örf ve Adetler<br />
a) Ad  Koymak<br />
Daha önce aile yapısı konusunda evlilik hakkında bahis etmiştik. Evlilikten sonra karı, kocanın öncelikli istekleri çocuk sahibi olmaktır. Çocuk dünyaya gelmeden önce anne, baba adayları çocukları için yatak, giysi gibi bazı ihtiyaç olan şeyleri hazırlar. Bir de çocuk için güzel bir ad koymayı daha önceden düşünürler.<br />
Çocuk dünyaya geldikten sonra ailedeki herkes mutlu ve sevinçlidir. Babası ise küçük çocuklara sevincinden bazı hediyeleri alacağını vaat etmek ve para vermekte, çocuk doğmadan üç gün sonra yani üçüncü gününde cami imamı veya dede çocuğun iki kulağına da ezan okur. Çocuğun ismi de üç defa çağırılır. Çocuğa ne ad verilecekse daha önceden aile üyeleri tarafından kararlaştırılıyor. Çocuğa isim verildikten sonra oradakilere ve komşulara, yakın akrabalara şeker ve tatlı türü şeyler dağıtıyorlar. Komşu ve yakın akrabalar ise tatlı tabaklarını boşaltıp verirken, tatlı tabağına bir miktar para koyarlar ki, bu gelenek Afganistan’ın her yerinde mevcuttur.<br />
Afganistan’ın genelinde çocukların ismi Kuran’dan Allah’ın ve Peygamberlerin ismi verilmekte. Herkes çocuğunun ismini İslam Dinine uygun bir şekilde koyarlar. Bir de Hz. Peygamber (sav)’in sahabilerinin ve dört büyük halifenin ismini, İslam dinine hizmet eden, şehit olan büyük kişilerin ismi tercih edilmekte. Sonra ise padişahlar, kahramanlar, şairler ve yazarların ismini çocuklara koyarlar. İsimler genelde vezin, kafiyeye göre koyarlar. İsimlere ek olarak Abdül, Muhammed, Allah gibi isimleri takarlar. Bir de çocuk mübarek ay, mübarek günde dünyaya gelmiş ise o ayın, günün ismi verilir.<br />
Allah’ın isimleri olarak Abdurrahman, Abdurrahim, Abdulcabbar, Abdulkerim, Gafur, Gafar, Hekim, Settar gibi isimleri çocuklarına verirler. İslam dininde önceki dinler gözetmeksizin peygamberlerinin ismi olarak İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Nuh, Salih, Halil, İdris, İsa, Musa, Harun, Yunus, Davud, Süleyman, Yusuf, Meryem (Zuleyha) Muhammed (Mehmed), Mustafa, Ahmed, Nebi, Resul gibi isimler koymaktalar. Sahabiler olarak Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Hüseyin, Halid gibi isimler konulmaktadır. Dini isim olarak isme dini ekleyerek, Mağzaddin, Mehrabuddin, Şerefuddin, Burhaneddin, Tacaddin, Alüddin, Sıracuddin, Sebahaddin, Sebraddin gibi isimler mübarek aylar olarak Ramazan, Şaban, Receb mübarek günler olarak Cuma, kurban, bayram, ayid, berat gibi isimler konulur. İsimlere ek olarak isim şükrü ise Şükrü+Allah= Şükrullah, Şefikullah, eğer isim kahar ise Abdül+Kahar= Abdülkahhar ismi kullanılır. Birde en çok isim konulurken vezin, kafiyeye göre isim koyarlar. Babasının ismi Meymetullah ise oğullarının ismi Atavullah, Nakibullah, Şukrullah, Şefikullah, Rahmetullah. Babasının ismi Abdülkerim ise oğullarının ismi Abdülcebbar, Abdülcelil, Abdülkahar gibi isimler kullanılır. İkiz (çift) çocuk dünyaya getirdi ise Erkek ise Hasan, Hüseyin, Tahir, Zahir kız ise Fatma, Zühra gibi isimleri kullanırlar.<br />
Afganistan’ın genelinde kızlara şu isimler verilir: Meryem, Züleyha, Fatma, Zühra, Ayşe, Hatice, Amine, Şahle, Nergis, Nesrin, Atife, Arifa, Şefika, Suheyla, Necibe, Aliye, Habibe, Sürreya, Frişte, Şügüfe, Nesibe, Latife, Huma, Fıriba gibi<br />
Özel olarak milletlere has olarak bazı gelenek isimler verilmektedir. Türklerin geneli eski Padişahların, kahramanların, Alperenlerin, şairlerin, yazarların ismini unutulmaması için çocuklarında yaşatmaktalar. Kuzey bölgede bir ailede bir isim verildiğinde aynı ismi başka bir yakını ve akrabası çocuğuna veremez. Eğer verirse nezaketen ayıp sayılır. Kuzeyde yaşayan Türkler genelde şu isimleri koymaktalar: Mahmud, Timur, Babur, Uluğbey, Şahruh, Sencer, Arslan, Bahtur, Berzu, Koyaş, Pamir, Elmas, Arman, Bektaş, Aybes, Alişin, Sabur, Alperen, Taş, Hudaybendi (Allah verdi), Baykara, Ergeş, Yoldaş, Ayid, Peygamberkol, Boribey gibi isimleri kızlara ise de: Ayhanım, Gevher Şad Hatun, Ayhan, Aybala, Aykız, Halime, Senem, Sevinç, Arzu, Saire, Badem, Meyna, Ayidhal gibi. Kuzeyde en çok kafiye veznine göre babasının ismi Babur ise oğullarının ismi Batur, Tahır, Bektaş gibi Annelerinin ismi Bahar ise kızlarının ismi Gülnar, Gülnigar, Gülbahar gibi isimler.<br />
Yine kuzeyde daha sonradan çocuk sahibi olan aileler evlatlarının ismini Ömür, Murat, Nazir, Nazirkol, Lütfullah gibi isimler koymaktalar. Bazı ailelerde çocukları dünyaya geldikten sonra belli bir hastalık yüzünden ölürlerse bu aileler çocuklarına özellikle şu isimleri koyarlar: Dursun, Tuhta, Tahta, Hudeybendi (Allah verdi), Buri bey (kurt) gibi isimler koyarlar. Türkmenlerde çocukları ardı ardına gelirse sırasıyla şu adları vermekteler: Core (çift), Çari (dördüncü), Benci (beşinci) gibi isimler. Şurası çok ilginçtir, Türkmenler Türkçe isim yerine Çari, Benci gibi Farsça isimleri kullanmışlardır. Bir de Türkler kız çocuklarına Yıldız erkelere Koyaş (güneş) isimleri vermekteler. Türklerde kafiyeye göre ardı ardına gelen çocuklara Vahid, Vahide, Sani, Saniye, Rabia gibi isimler koymaktalar.<br />
Tacikler genelde çocuklarına Kuran’daki Allah ve peygamberlerin ismini ve padişahların ismini vermekteler. Ama özel olarak kendilerine has bazı isimleri vardır ki, bu isimler şunlardır: Erkeklere, Ferid, Cemşid, Kanişka, Yama, Huşang, Kavalı, Eraydun gibi kızlara ise, Şekila, İncila, Necla, Leyla, Furuan, Firiba, Şahla, Sivita gibi isimler koymaktalar. Taciklerde gelenek olarak aile büyük oğlu ve kızı öldüğü zaman daha sonraki çocuklarına abisinin ismini unutulmaması için küçük kardeşine vermekteler. Taciklerde kafiyeye göre ve ard arda gelen çocuklarına Vahid, Sani, Selalsa, Rabia gibi isimler koymaktalar.<br />
Peştunlarda çocuklarının ismini Kuran’dan ve Dine uygun olarak koymaktalar. Diğer milletler gibi Peştunlarında kendilerine has bazı isimleri var. Erkeklere şu isimler vermekteler. Kandil Han, Mehrdil Han, Zinaray, Turyalay, Beryalay, Nigyalay, Limar, Rahmetgül, Meyvend, Hayber, Emal, Ecmal gibi kızlara ise Spojmay, Brişna, Zarguna, Gülgülay, Sloney, Mine gibi isimler verilmektedir.<br />
Hazaralarda çocuklarına genelde dini isimler koymakta ayrıca kendilerine has şu isimleri verirler. Erkeklere, Batur, Çağatay, Cengiz, Heloka, Temuçin gibi kızlara ise Barışgül, Başgül, Begum, Payışgül, Çaman, Uzra gibi isim koymaktalar. Bu isimlerin Türkçe oluş sebebi ise Hazaralar Moğol soyundan geliyor. Bir de şii mezhebine mensup oldukları için erkeklere Ali, Hasan, Huseyin, Haydar, Cafer, Muhammed gibi kızlara ise Fatma, Hatice, Zehra gibi isimler koymakta. Bir de yakın akrabalar arası aynı ismi her aile çocuğa koyarsa ayıp sayılmaz.<br />
Afganistan’daki ad koymakla bazı gelenekler şunlardır: çocukların vücudunda birden fazla Ben varsa onun ismini Halid, Hal (Ben), Halmurad, Haliyen gibi isimler, Afganistan’ın kuzey bölgesinde batıl inanç olarak bazı aileler çocukları bazı hastalıklardan küçük yaşta ölürse çocuklarının ölmemesi için ölü kurdun ağzından geçirir vb. bazı hurafeler mevcuttur. Afganistan’ın genelinde dedesi ölen torununa dedesinin ismini verirler. Çocuğu olmayan aileler velilerin, evliyaların mezarlarına giderek çocuk istemekte ve eğer çocuklar olursa o, velinin ismini çocuğa koymaktadır. Bazı kırsal kesimdeki aileler şehir merkezinde yaşayan aydın, imam, büyük kişilerden çocuklarına nasıl bir isim vermek için onlardan soruyorlarmış. Son zamanlarda Afganistan’da Hint filmleri çok seyir edildiği için film aktörlerinin kız olsun erkek olsun fark etmez isimleri çocuklara vermektedir. Bazı çocuklar doğuştan sünnetli olarak dünyaya geldi ise onların ismini Süleyman koyuyorlar. Afganistan’da soyad zorunlu olmadığı için okumamış insan kullanmazken, genelde aydın kişiler kullanmaktadır. Bir de takma ad olarak yaptığı şeye göre kahraman, hacı, molla, Dr. gibi isimleri daha sonradan verilmektedir.<br />
b) Bayramlaşma<br />
Bilindiği üzere Müslümanların senede iki dini bayramları vardır. Bu bayramlardan biri Ramazan bayramı, ikincisi de Kurban bayramıdır.<br />
1) Afganistan’da Ramazan (Şeker) Bayramı<br />
Ramazan ayı ile Şeker bayramı birbirine yakın bağları olduğu için her zaman komünist dönemi de dahil bayramdan önce bir de Afganistan halkı % 99 Müslüman olduğu için herkes oruç tutar. Kim ki oruç tutmazsa halkın gözünde nefretle karşılanır. Oruç tutmayan birisi açıkça halkın önünde bir şey yiyemez, içemez. Lokantalar ise bir ay boyunca gündüz kapalı, akşam açık olur. Camiler cemaatten dolup taşar, her camide 3-10 gün içinde hatim indirilir. Hatim bitince cemaate tatlı dağıtılır. Kadir gecesi herkes nafile namaz kılarlar ve ertesi gün camilerde halk toplanır ve Kuran’dan ayetler okurlar. Ramazan ayının her akşam iftar için yemek gibi ve tatlı türü, helva getirirler. Bir yandan da halk bayram için hazırlık yaparlar. Bayramdan bir hafta önce anne, baba kendilerine ve çocuklarına elbise ve giyecekler alırlar ki, almaları çok önemlidir. Bayramda giysi alamayan kişinin bayram onun için hiç tadı olmuyor. Yani çok önemlidir. Durumları iyi olmayan kişiler genelde Bayramda elbise alamıyorlar, zengin, fakir ayrımı açıkça görülmektedir. Bayramdan bir veya iki gün önce insanlar anne, baba, dede ve yakın bir akrabalarının mezarına giderek kendisi veya oradaki bir Mollaya Kuran okutuyorlar ve ölünün ruhuna dua ediyorlar.<br />
Hanımlar ise evleri temizlerler. Bayramdan bir gün önce herkes evine bir Mollayı çağırarak Kuran okutur ve mollaya bir miktar para verirler. Şeker Bayramı olduğu için bayram şekeri, tatlı, nohut, kek, ama kabil halkı keki kendileri yapıyorlarmış. Kabilli sosyeteler ise en pahalı kekleri satın alıyorlarmış ve çekirdek tür kına alıyorlar. Bayramdan bir gün önce nişanlı olan damat ve gelin birbirinin evine damat, geline, gelin tarafı da damada elbise gibi bazı şeyleri bir düğün şeklinde gönderiyorlar.<br />
Ramazan ayı ile bayramı bağlayan akşamda ise herkes evinden çorba, börek, tatlı, helva gibi yiyecek şeyler geriyorlar. Yatsı namazından sonra herkes heyecanla Radyo ve Televizyonlara kulak veriyorlar. Çünkü Afganistan her zaman Ramazana başbakanı, Bayramlarda hep Suudi Arabistan’ı takip etmiştir. Suudi Arabistan yarın Bayram olduğunu söylerse, Afganistan’daki Radyolar ve Televizyonlar yarın Bayram olduğunu halka duyuruyor. Her evde bir ve birden fazla silah ve havayi fişek olduğu için halk sevinçten havaya ateş etmeye başlıyorlar ki, bu saatlerce sürüyor, bazı talihsizlerin ölmesine sebep oluyor. Onlar, için Bayram değil, yas oluyor. Genelde Bayanlar, çocukları ve bazı erkekler ellerine kına koyuyorlar. Kına koyma geleneğini bütün Afganistan’da herkes yaparken, Afganistan’ın orta kısmında yaşayan Hazara Şiileri ellerine kına koymamakta bir de Ramazan ayı ile Bayram ayını bağlayan gecelerin sahuruna diğer mezheplerden kimse kalkmazken, şii Hazaralar kalkarmış. Bayram da Cumhurbaşkanı, Siyasi parti liderleri valilikler Afganistan, halkına Bayram tebrik mesajı veriyorlar.<br />
Bayram sabahında herkes erken uyanır. Banyo, sakal traşı olurlar ve bay-bayan bayramlık elbiselerini giyerler. Erkekler bayram namazını kılmak için evin, büyüğü ve yaşlısı olan önde, oğullar, torunlar arkadan camiye doğru yola çıkarlar. Bayanlarda kahvaltıyı hazırlıyorlar. Afganistan’da Bayram namazı saati 9 ile 10 arası kılınır. Namazdan da önce Başkentte ise Cumhurbaşkanını il ve ilçelerde ise vali ve komutanlar geçecekleri için her taraf temizleniyor ve emniyete alınıyor. Cumhurbaşkanı askeri kıta ile karşılıyorlar. Sonra Cumhurbaşkanı, vali camiye girerek ilk safta imam arkasında duruyor. Namaz çıkışında herkes kucaklaşıyor. Yine askeri kıtayı selamlıyor. Devlet adamları, liderler ise hastane gibi bazı yerleri ziyaret ediyorlar.<br />
Bayram namazından sonra ise babalar, ağabiler küçüklere oyuncak gibi şeyler alıyor, en önemli geleneklerden biri hiç değişmeyen şey büyükler küçüklere para vermesidir. Çocuklar anne, baba, dedelerinin ve bazı yaşlıların ellerini öperler. Afganistan’da anne, baba, dede dışında kimsenin elini öpmezler. Damat, gelin sabah erkenden anne, babalarının elini öpmek için onların evlerine giderler.<br />
Bayramın ilk günü namazdan sonra daha önce yakınlarından biri vefat etti ise erkek ve kadınlar ölünün evine giderek, molla Kuran’dan ayet okur ve ölünün ruhuna bağışlarlar. Bir de bazı yerlerde yani benim ilim, Faryab ve Andhoy da mahalle halkı “kavm mescid”  her evden bir kişi camide toplanır. Cami imamı önde ve ev, ev yani herkesin evini ziyaret edip, bayramlaşır, komşulardan biri daha önce vefat etti ise onun ruhuna dua da bulunurlar. Her evden onlara çay, şeker, kek, badem, ceviz… ikram edilir. Bayramlaşmaya gelen büyükler, küçüklere para veriyorlar. Çocuklarda paraları çocuk eğlence yerleri ve lunapark gibi yerlerde harcarlar.<br />
Bayramda küs ve dargınlar barıştırılıyor. Kızlar kız arkadaşlarıyla, erkekler erkek arkadaşlarıyla birbirlerinin evine giderler ve eğlenirler. Bayramın ikinci, üçüncü günü de bayramlaşmayla geçer.</p>
<p>2) Afganistan’da Kurban Bayramı<br />
Kurban bayramı, hemen hemen şeker bayramıyla her şey yine aynı olur. Bazı farklar var. Kurban Bayramında daha önceden Kurbanlık alınır. Durumu iyi olanlar elbise alırlar. Mezarlıklara ölüler ruhuna fatiha okunur. Evler temizlenir ve her eve molla gelerek Kuran’dan birkaç cüz okur. Bayramdan önceki akşam camiye helva gibi yiyecek götürülür. Halk Radyo, Televizyonlardan bayramın olduğunu öğrenir. Yine silahlar patlar, havayi fişekler atılır. Sabah erkenden herkes banyo, sakal traşı yapar. Erkekler namaza gider, namaz kılmadan hiçbir şey yemez. Erkekler eve gelip hafif kahvaltıdan hemen sonra, bağ, bahçe veya uygun bir yerde Kurbanlığı kasaba kestirir. Hayvan derisi cami imamına verilir. Kurbanlık etinden birazını hemen pişirirler. Etleri küçük parçalara bölerler. Bazı ile ve ilçelerde birbirinden biraz farklı olarak kurban etini şöyle bölerler, Kabilde eti üçe bölerlermiş. Bir bölümü komşulara, ikinci bölümünü akrabalara, üçüncü bölümünü kendilerine saklarlar, kendi payında düşen eti öğlen ve akşamda bayramlaşmaya gelen misafirlere ikram ediliyormuş. Hazaracat bölgesinde Şiiler ise eti ikiye bölerlermiş. Bir kısmını komşu ve akrabalara dağıtırlarmış, ikinci kısmını ise pişirirlermiş ve yakın akrabalarını davet ederlermiş. Kuzey bölgesi Adhoy’da gelenek olarak iki şekil varmış. 1. şekil eti ikiye bölüp bir bölümünü yakın komşu, akrabalara dağıtırlarmış , ikinci bölümünü ise evde nohut, patates eti de birlikte pişirerek Bayramın ikinci, üçüncü gününde Bayramlaşmaya gelenlere ikram ederlermiş. “. Şekli ise zengin olan kişiler evli olan evlatlarıyla 7 kişi bir deve veya dana olarak keserlermiş. Sadece etlerin hepsini büyük toncalarda akşamdan sabaha kadar döverek, parça parça olana kadar pişiriyorlarmış ki bu yemeğin adı da “Arse” imiş. Bizim il Faryab’da ise et ikiye bölünür. Bir bölümü komşu, akraba, fakir kimselere verilir. İkinci kısmı da bayramın ikinci günü et, nohut, patatesle birlikte pişirilir. (Afganistan’ın genelinde kavurma yapılmaz) ki eti pişirip bayramın ikinci, üçüncü gün bayramlaşmaya gelenlere ikram edilir. Genelde kuzey bölgesinde devam edegelmiştir. Sadece Faryab ilinde şu gelenek devam etmekte. Bayramın ikinci, üçüncü gününde et pişirilir, ilk önce her evden bir çok tabak et yemeği camiye götürülür, sofralar hazırlanır mahalle halkı birlik beraberlik için bir arada getirdikleri yemekten yiyorlar. Bunun asıl amacı ise durumu iyi olmayıp et yiyemeyen fakirler bayram vesilesi ile et yiyebilsinler düşüncesidir ki bu et yemekleri fakirlere ikram edilir. Faryab’da cami yemeğinden sonra yine ikinci gün diğer iller de ise yine Bayramın ikinci günü imam önden cemaat, kavmi mescidle birlikte mahalledeki evlere giderek bayramlaşıyorlar. Ev sahibi etli yemek ikram ediyor. Küçüklere para veriliyor. Üçüncü günde yine et yemesi yapılıyor, millet bayramlaşıyor, dargınları barıştırıyorlar vb.<br />
Benim bu yazmış olduklarım bütün Afganistan’ı kapsıyor. Bazı gelenekler dışında hemen hemen % 80-85 Afganistan’ın her yerinde illerinde aynıdır. Bu yazmış olduklarını Afganistan, hepsini kapsıyor, ama Afganistan’ın güney bölgesinde de aynı şeyler yapılıyor. Ama güney bölgesi için fazla bilgiye sahip değilim. Ama bayram kutlamalarında pek bir farklı bir şey olduğunu zannetmiyorum.</p>
<p>c) Düğünler<br />
Düğünler geleneksel ve modern olarak devam etmektedirler. Köylerin genelinde geleneksel devam ederken, şehir merkezlerinde teknolojinin etkisiyle düğünler modernleşmiştir. Şehirlerde düğünler yarı geleneksel olarak devam ederken % 40 civarında etkilenmiştir. Düğünlerin geleneksel oluşunu sebebi ise İslam dininin etkisi olsa gerek. İslamiyet’in geleneği ile Afganistan’daki gelenekler çok yakındır. Ne kadar teknoloji etkili olursa da düğünler geleneksel biçimde devam etmektedir.<br />
1) Evlilik Merasimi<br />
Düğünün yapılması için şu aşamalardan geçmesi gerekir:<br />
1. Kız istemek, 2. Nişan, 3. Nikah, 4. Taht cami (Taht toplamak), 5. Pay bazi<br />
Geleneksel düğünlerin oranı % 60, modern düğünlerin oranı % 40’dır. Modern düğünlerde sanatçı, kamera, oyun dansı, kadın ve erkek karışıktır. Bu gibi şeyler olurken geleneksel düğünlerde bunlara yer verilmez. Nedeni ise İslam dininin etkisi olsa gerektir. Büyük şehirlerdeki modern düğünlerin bir kısmı otellerde yapılmaktadır. Geleneksel düğünlerde ise sanatçı, kamera gibi şeyler bulunmaz. Kadınlar ayrı erkekler ayrı olarak bir araya gelerek eğlenirler. Köylerde halkı düğüne davet etmek için camiden ilan edilirken, şehirlerde ise davetiye kartı gönderilmektedir. Köylerde gelin ve bazı yakınları kendilerine yeni elbise alırken, şehirlerde herkes yeni elbise alabilmektedir. İslamiyet’in etkisiyle İmam nikahı geçerli, resmi nikah ise sadece Kabil gibi büyük şehirlerde de nadiren görülmüştür. Şehirlerde çocukları evlendirirken erkekler okulu ve askeri bitirecek, kızlar ise okulu bitirmesi yeterlidir. Köylerde ise genelde ise küçük yaşta evlendirilirler. Genelde erkekler 23 yaşında kızlar ise 18-19 yaşlarında ve bazı kimseler ise çocuklarını çok küçük yaşta yani erkek 15, kız 12 gibi yaşlarda evlendirirler. Bazı aileler ise çocuklarını beşik kertmesi olarak evlendirirler. Başlık parası erkekler tarafından ağır bir şekilde ödenmektedir. En ağır başlık parası Türkmenler arasında yaygındır. Çünkü kadınların halı dokuma marifeti vardır. Başlık parasının belli bir miktarı veya belli bir sınırı yoktur. Eğer düğün masraflarını kız tarafı üstlenirse başlık parası alınacak, eğer kız tarafı başlık parası istemezse bütün masrafları erkek tarafı yapmak zorundadır. Kız kaçırmak çok nadir görülmüştür. Yakalandığı zaman sonucu ölümdür. Boşanmakta çok nadir görülmüştür. Bunun sebebi ise İslam’a bağlı olmasından ve başka evliliğin imkansız gibi görülmesindendir. Genelde köylerde akraba evliliği yaygın olmakla birlikte şehirlerde bu çok azdır. Bazı yerlerde bazı kişiler tarafında değiş-tokuş evliliği de vardır. Bu ise köylerde çokça görülmektedir. Bunun sebebi başlık parasının ağır olmasıdır.<br />
Afganistan’da genelde görücü usulü evlilik geçerlidir. Bu ise üç şekilde olur: 1- Anne-babanın istemesiyle, 2- Kız ve erkek birbirleriyle tanışıp evlenirler,  3- Anne-baba tarafından erkek ve kız zorla evlendirilirler.<br />
Şehirlerde kız-erkek okullarda, düğünlerde, çarşıda gibi yerlerde tanışabilmektedirler. Ama köylerde böyle bir durum yoktur. Kız ve erkek tanışıp birbirlerini beğenmişlerse erkek bunu annesine-babasına söyler. Annesi-babası kabul ederse kız ailesini, geçmişini, ahlakını araştırırlar. Eğer münasip görürlerse kızın evine misafir olurlar. Kızı yakından incelerler. Bu ziyaretler en az 3-4 kere olur. Eğer kızın ailesi kabul ederse erkeklerinizi gönderin der. Yok kabul etmezlerse bizim kızımız daha küçük, abisi, ablası evlenmedi diye bahane ederler. Kabul ederlerse kız tarafı erkek tarafına bir liste gönderirler ki, bu listenin başında başlık parası ve eşyalar sıralanmıştır. Kız tarafı da erkeğin aynı şekilde ahlakını, ailesini araştırırlar. Eğer erkek tarafı listeyi kaldırabilecek güçte ise erkeğin babası, dayısı, yakınları kız istemeye giderler. Kızın babası kabul ederse tatlı ve şeker dağıtır. Bunu bütün mahalleye duyururlar.<br />
Başka bir gün nişan için hazırlıklar alınır. Yakın akraba ve dostlar davet edilir. Nişan günü damat tarafı kızın evine malzeme ve ne eşya lazımsa gönderir. Yemek yapılır, yemekten sonra ipek mendil içinde tatlı, şeker koyularak davetlilere dağıtılır. Düğün sahibi zenginse sanatçı çağırırlar. Bugünde ise düğünün ne zaman yapılacağı için bir gün belirlerler. Düğün en azından 6 ay, 1 sene veya 3-4 sene kadar uzayabilir. Bunun nedeni ise düğün için bazı hazırlıklar yapmaktır. Düğün yaklaştığında eğer yakın akrabalardan biri ölürse düğün ertelenir.<br />
Büyük düğünden birkaç gün önce gelin tarafından damada takım elbise gibi damatlık şeyler alınır. Damadın babası, annesi, kardeşlerine elbise türü şeyler hediye edilir. Bunun yanında börek, çörek, tatlı da gönderilir. Bu düğüne sadece bayanlar katılır. Bir iki gün sonra ise damat tarafı geline gelinlik ve makyaj malzemesi gibi ihtiyaçları ve yakınlarına elbise türü şeyler börek,çörek gibi şeyler gönderilir. Merasimden sonra iki tarafta birbirlerine sini içinde para gibi kıymetli şeyler gönderirler. Bu düğünlere erkekler katılmaz, sadece bayanlar katılır.<br />
Düğünden bir gün önce ise kına gecesi olur. Kına gecesi kızın evinde yapılır. Şehirde bu düğün yapılırsa damat, gelin ikisi bir arada bulunur. Birbirlerinin eline kına koyarlar. Gecenin geç saatlerine kadar eğlenirler. Modern düğünlere damat katılırken, geleneksel düğünlere damat katılmaz<br />
Kınada sonra  ise büyük düğün merasimi başlamış oluyor. Yakın akraba  ve  dostları  düğüne davet edilirler.  Büyük Düğünler büyük şehirlerde otellerde yapılırken küçük şehirlerde ve köylerde ise evlerin büyük olması ile evlerde yapılır. Düğünden önce davetiye kartı gönderilir. Düğünden bir akşam önce ise yemek yapmak için hazırlıklar yaparlar. Yemek otelde verilirse davetliler otele  veya yemek evde verilirse davetiler eve gelecekler ki yemek öğlen sunulur ve  sadece erkekler katılır.<br />
Düğün günü imam tarafından aynı günde nikah ta yapılır. Sonra akşam için hazırlıklar başlarlar. Eğer düğün evde yapılırsa akşam damat yakın dost ve arkadaşları ile gelinin evine gelir. Düğün otelde yapılırsa gelin ve damat ve davetliler otele giderler. Damat ve arkadaşlarına özel yemekler sunarlar. Yemekten sonra ise gelin ve damat takı takma merasimi için bir araya gelirler. Yakınlar takı taklar takırlar ama bizim orada altın gibi şeyler takamazlar  genelde ise elle yapılan güller takılır. Sonra sanatçıların eşliği ile gecenin geç saatlerine kadar dans oyunlar yelenceler devam eder. Köylerde ise kadınlar ayrı erkekler ayrı olarak eğlenirler. Bazı özel yerlerde su gelenek görülmüştür ki takı merasiminden sonra gelinle damadı oturtmak için anne baba arazimi, evimi, bağ, veya bahçemi hediye edeceğim der sonra damat ve gelin oturur ve eğlence yaparlar.<br />
Düğünden sonra ise gelini eve götürmek herkese göre farklıdır. Birincisi ise merasim bitince damat gelini evine götürür. İkincisi ise düğün merasiminden sonraki akşam gelini eve götürür. Üçüncüsü ise gelin 6 ay veya 1 sene babasının evinde kalır damat bazı özel akşamlar kayınpederinin evine varırı buna “kalığ” denir. Dördüncüsü ise kayınpederin isteği ile damat ömür boyu kayınpederin evine kalır.<br />
Gelini  evine getirmek için bir arabayı gelin ve damat için güzel bir şekilde süslenir. Afganistan’ın genelinde damat gelini babasının evine getirir veya kendisinin evi varsa kendi evine götürür. Damat gelini arkadaşlarının eşliği ile babasının evinden almaya varırlar,baba kızına kuranı kerim hediye eder ve dua vererek yolar. Damat tarafı gelini evden çıkarırken Faryab’da şöyle bir gelenek var. Gelin tarafının haberi olduğu halde gelinin evinden tabak,bardak türü şeylerden çalıyorlar ki bunu genelde gelin tarafı ortalıkta bırakıyor. Sonra gelin damat arabası önden diğer arabalar arkadan şehri   birkaç kez turlarlar sonra damadın evine vardırdıklarında gelin ve damadın yağı altında koyun veya keçi türü hayvan keserler ve hayvanın kanından damat ve gelinin ayakkabısına sürerler. Bazı yerlerde ise gelin ve damadı yakılan ateşin etrafından birkaç defa dolaştırıyorlar.  Zerdüştlükten kalan gelenek olabilir. Sonra ise damadın evine gelen kişilere yemek verilir ve sanatçıların eşliği ile gecenin geç saatlerine kadar eğlenirler.<br />
Birkaç gün sonra ise “taht yığdı”(taht toplama) olarak küçük bir merasim  oluyor ki bu merasimde gelin ve damadın yakınları katkı olarak gelin damada tabak,bardak,tencere gibi eşyalar hediye ediyorlar. Son bir küçük merasim olarak Farsçacı “paybazi” Özbekçisi “ayak oynatmak” tir ki önce baba kızın,damadı,damadın babası,annesi,kardeşlerini kendi evine yemeğe davet ediyor. Birkaç günden sonra ise damat tarafı gelinin annesi,babası,kardeşlerini evlerinde yemeğe davet ediyor. Bundan amaç ise her iki tarafı da birbirlerinin evine rahatça gidip gelebilmelerini sağlar. </p>
<p>2) Sünnet Merasimi<br />
Afganistan halkı % 99 Müslüman oldukları için İslam Dininin emir ve yasaklarına uyarak İslam’daki farz ve sünnetleri yerine getirmeye gayret gösterirler. Sünnet merasimi Afganistan’da bir başkadır. Sünnet düğünü en pahalı düğünlerdendir diyebiliriz. Afganistan’da halk gücü yettiği kadar çocukları için masraflı bir şekilde sünnet merasimi tertip ederler. “Sünnet ettirmek” deyimi diğer Türk boylarında olduğu gibi Özbek lehçesinde ve Türkmen lehçesinde… yine Sünnet olarak kullanılmaktadır. Özbekçe’de “kestirmek” anlamındadır.<br />
Afganistan’ın genelinde sünnet merasimleri gelenek görenekleri aşağı-yukarı aynı olmakla birlikte gelenekler bazı yerlerde farklıdır. Afganistan’ın bütün il merkezlerinde yapılan sünnet merasimi bazı gelenekler, aynı iken, köylerde ve ilçelerde daha farklı oluyor. Burada farklılıkları esas alarak bazı örnekler vereceğiz. Biz güney bölgesindeki gelenekler hakkında yeterli bilgi sahibi olmadığımız için örneklerimiz Kuzey Bölgesinden seçilmiştir.<br />
Afganistan’ın genelinde çocuklar 7-15 yaşları arası belli bir mevsimde sünnet edilirler. Ayaktan başa kadar herkes elbise giysi alacaklar ki bu çok önemlidir. Afganistan’da düğünlerde, bayramlarda giyim almak en önemli şeylerden biridir. Çocuğu sünnet etmeden önce yakın akraba, dost , komşu vb. yemeğe davet edilmek için davetiye kartı gönderilir. Önce hafızlar gelip hatim yapıyorlar. Davet edilen kişilerde   Yemekten sonra çocuğun sünneti yapılır, herkes çocuğa bir miktar para bazı hediyeler  bazı yerlerde maddi yardım olarak pirinç, et gibi şeyler getirirler. Büyük şehirlerde sünneti düğün eğlenceli düğün salonlarında yapılırken, küçük il, ilçe köylerde kendi evlerinde yapılır. Eğer sünnet düğünün sahibi zengin ise sanatçılar getirilir, “ağlak”  yapılır. “Güreş tutulur vb. başka eğlenceler düzenlenir. Eğlenceler gecenin geç saatlerine kadar devam eder.<br />
Faryab: Eğer il ve ilçeleri örnek verirsek benim yaşadığım Faryab ilinin merkezinde sünnet düğünü şöyle yapılır. Halk çocuklarını iki şekilde sünnet ederler. Çocuk dünyaya geldiğinde hemen aynı gün cami imamı ve birkaç kişi akraba ve ustayı çağırarak çocuğu sünnet ettirirler. Bunu genelde maddi durumu iyi olmayanlar yaptırırlar. Kanaatimizce bu uygulamada dini motifler de etkilidir. Arap kültürü etkisi olabilir. Ancak daha yaygın olan sünnet merasimi; çocuk 7-10 yaşları arası sünnet ettirilir. Sünnet etmeden önce bazı hazırlıklar yapılır. Çocuğa ayakkabıdan elbiseye kadar her şeyini alırlar ve çocuğun anne, baba, abla, abi, teyze… gibi yakınları da giyecek şeyler alıyorlar. Çocuğu sünnet etmeden birkaç gün önce akrabalar komşular dostlar kadın, erkek sünnet düğünü yemeğine davet edilir. Yemekler genelde evlerde yapılır ve öğlen yemeği olarak ikram edilir. Davet edilen kimseler toplanınca öğlen yemeği yenir. Yemekten sonra ise sıra çocuğu sünnet edilmesine gelir. Davet edilenler giderken sadece çocuğun yakınları kalır. Bizim ilde ve Ahdhoyda şu gelenek devam etmekte. Çocuğu sünnet etmeden önce ise dayısı veya abisinin omuzlarına alarak dolaştırır ki biz ona “LALLALİ” deriz. Çocuk dayının omuzlarında dolaştırılırken, arkadan da küçük çocuklar gelirler, çocuğun teyzesi halası çocuğa bazı hediyeler verir. Ve arkadan gelen çocuklara ise tatlı şeker gibi şeyler verilir. Sonra sıra sünneti gerçekleştirmeye gelir. Daha önceden çocuk için ayrı bir oda ve yatak hazırlarlar. Sonra çocuğu usta (sünnetçi)  sünnet etmeye başlar, çocuğun etrafında anne, baba, akraba, yakınları toplanır ve çocuğa moral, cesaret verirler. Yakınlarından biri çocuğun ayaklarından tutar, ağlamasın diye ağzına tatlı türü bazı şeyler verilir. Usta ise elindeki kesici aletle çocuğu sünnet eder. Daha önce de bir tabak içinde pamuğu yakarak külünü hazırlayıp kıymışlardır. Kanı durdurmak için o, pamuklardan kullanırlar. Bir de çocuğu sevindirmek ağlamaması için davet edilen kişiler çocuğa bir miktar para ve bazı hediyeler verirler. Bazı çocuklar ise sünnet edilmeden korkup kaçarlar. Zengin aileler ise sünnet düğünlerine sanatçı getirirler. Sabahtan gecenin geç saatlerine kadar eğlence devam eder. Birkaç gün sonra ise usta çocuğu görmeye gelir ve pamukları yavaşça alır. Bütün il merkezlerinde aşağı, yukarı sünnet böyle yapılır. Kabil, Mezarı Şerif gibi büyük yerlerde biraz farklıdır. Büyük şehirler olduğu için genelde sünnet düğünü otellerde yapılır. Yemek, para verme geleneği gibi… aynıdır. Andhoy ilçe ve köylerde örnek olarak Andhoy’u gösterebiliriz. Andhoy’da sünnet şöyle yapılır. Çocukların çift yaşta iseler düğün yapılmaz. Çocukları genele 3-5-7-9-11 yaşları olarak sünnet edilir. Hatim indirilmeden yemek verilmeden sünnet yapılmaz ve Andhoy da sünneti maddi durumu iyi olmayanlar üç gün düğün yaparlar. Zenginler ise 7-8 gün düğün yaparlar.<br />
Çocuğu sünnet etmeden önce çocuğun babası etraftaki her mahalleden iki “yaşuluğ”  ve zengin arkadaşları çağırılır ve onlarla bir araya toplanarak onların görüşlerini, düşüncelerini alır. Düğün sahibi onlara ben oğlumu sünnet edeceğim şehirden de diğer illerden diyelim 600 kişi 100 atlı gelecek ve şehir merkezinden ise 400 kişi davet edilecektir. Zengin arkadaşları ise ona her birisi birer illerden gelen bir ilin misafirleri bu 7 gün içinde her türlü masrafı olursa karşılanır ve atlarına bakar, onlara elinden gelen her türlü hizmeti yapar. Ayrıca maddi yardım olarak pirinç, yağ… yardım ederler. Önce bir hatim yapar, zengin arkadaşları. Mahalleli yaşuluğları ve her mahalleden onar kişi çağırılır. Hatimden sonra yemek yenir. Sonra ise düğün programı yapılır. Yüzlerce genç çeşitli işlere görevlendirilir. Bu gençlerin görevleri ise etraftan haberdar olmak. Misafirlere hizmet etmek, gizli polis gibi bazı görevleri yapmaktır. İllerden davet edilen misafirler ise yavaş, yavaş gelmeye başlar ve iline göre konağı olanlar sahipleri karşılıyorlar. Hatimin ertesi günü ise gündüz oğlak gece güreş yapılır. Güreş yapmak için her ilden birkaç pehlivan gelir. Bunlara ödüllerini zengin arkadaşların oğulları verir. Evde ise sanatçılar bayanları coşturur. Her şey yedi gün kadar böyle sürer. En sn gün ise, o gün çocuğun sünnet edilme günüdür. Sabahleyin il ve ilçelerden köy ve mahalleden davet edilen insanlar sünnet sahibinin evinde yemeğe davet edilmişlerde gelmeye başlıyorlar. Misafirlere Türklerin özel yemeği olan Özbek Pilavı ikram edilir. Yemek işi iki saat sürer. Bu iki saat içinde sünnet edilecek çocuğu eğlendirirler ve “LALLALİ” ederler. Yemekten sonra ise düğün sahibinin yakın akraba, dost, arkadaşları kalır ve diğer misafirler ise giderler. Sonra sıra kesmeye gelir, daha önce de anlattığımıza göre çocuğu usta sünnet eder. Çocuğa para verilir. Böylece sünnet düğünü sona erer.<br />
Bir de maddi durumu iyi olmayanlar ise üç gün sünnet düğünü yaparlar. İlk gün hatim, yemek ve yaşuluğlar toplanırlar, Kuran okurlar. İkinci gün, bayanlar davet edilir, yemek, eğlence … gibi şeyler yapılır. Üçüncü gün ise erkekler davet edilir de çocuğu sünnet ederler.<br />
Afganistan’ın orta kısmında Hazaracat bölgesindeki Hazaralar şii mezhebe mensup olanlar yaşamaktadır. Onlar çocuklarını iki şekilde sünnet ettirirler. Birinci şekli ki herkesin tarafından yapılan sünnet ki çocuk dünyaya gelir gelmez hemen sünnet ettirilir. İkinci şekli ise çok az sayıda halk çocuklarını yedi yaşına bastığında sünnet ediyorlarmış. Hazaracat’ta genelde çocuğu akşam sünnet ediyorlarmış. Bir koyun nezir ederek o, koyunu keserlermiş ve yakın akrabalarını davet ediyorlarmış. Zengin insanlar sünneti düğününe sanatçı getiriyorlarmış ve sabaha kadar herkes eğleniyorlar. Eğer çocuğu 40 günlüğünde sünnet edeceklerse “koca pilav”  yemeğini yaparlarmış. Bu yemeği komşu, akrabaları dağıtılırmış. Böylece sünnet edilirmiş.<br />
Afganistan’da sünnet aşağı-yukarı böyle yapılır. İl merkezlerinden Faryab örnek gösterilmiştir. Kabil gibi büyük şehirlerde ise sünnet diğer yerlerden biraz farklı olarak doktor tarafından yapılıyor. Ama bazı gelenekler farlı olabilir. İlçelerden Andhoy örnek gösterdik bütün köy ve ilçelerde sünneti bunun gibi yapılır. Herkes maddi durumuna göre bazıları 1 gün….8 güne kadar düğün verenler vardır. Bu yazdıklarım benim ve arkadaşlarımın yakından görüp, yaşadıklarımızdır.<br />
Sünnet merasimlerinde yöresel farklılıklar görülmektedir. Sünnet merasimleri, ekonomik, dini ve sosyo-kültürel şartlara göre şekillenmektedir. Dini motifler oldukça yönlendiricidir.(Hatim, dua vs.).<br />
d)  Oyunlar:<br />
Oyunlar olarak spor oyunlar,halk oyunları, eğlence oyunlar olarak üçe ayrılıyor. Spor oyunlar olarak atla yapılan Farsçısı “buzkeşi” Türkçe olarak yani  Özbekçe, Türkmence, olarak “oğlak oyunu” çünkü bu oyun Türklere aittir. Daha sonra ise ülkenin diğer illerine de yayılmıştır. Bu oyun şöyle yapılmaktadır. Çok sayıda atlı insanlar katılır ve bir daire çizilir bu daire içerisinde küçük bir danayı bırakırlar. Oyuna başlar, kim ki daire içinden danayı alırsa çok uzak bir yerde bir bayrak dikilidir o bayraktan dalaşıp danayı tekrar daire içine bırakabilirse oyunu kazanmış olur ve ona ödül verilir. At üzerinden mızrak atmak ve mızrak oyunu gibi oyunlar mevcuttur.<br />
Güreş olarak deve  ve  boynuz güreşi, köpek, huruz, tavuk ve  bildiricin dövüşü mevcuttur. İnsan güreşi de yapılmakta ama Türkiye’deki gibi yağlı olmuyor ve her bölgenin kendine has güreşi vardır.<br />
Halk oyunları olarak her bölgede her etnik grubun kendine has oyunu var.<br />
Çocuklarında kendilerine göre oyunları var. Bazıları şunlardan ibarettir: uçurtma, top oyunu (küçük bir topu, ince uzun odunla oynarlar.) saklanma  oyunu, çiz oyunu ve bunun gibi bir çok oyunlar mevcuttur.</p>
<p>e)  Hurafeler<br />
Hurafe bir şeyi aslından olmayıp daha sonra ortaya atılan bir takım inanışlardır.Hurafeye kısaca batıl bir inançta diyebiliriz.<br />
Afganistan ‘da çok sayıda hurafe mevcuttur.Bunlara örnek vermek gerekirse; baykuşun ötmesi uğursuzluk getirir inancı, karganın ötmesinin karın yağacağına ve birisinin öleceğine delalet olması inancı, yatan birinin üzerinden başkasının geçmesinin onun boyunu kısaltacağı inancı, gece sakız çiğnemenin ölmüş insan eti çiğnemek gibi olduğu inancı, özel bir ağaca çivi çakarak diş ağrısını tedavi etme inancı, küçük yaştaki çocukların bayılması durumunda cam kırılması inancı, kapı eşiğine oturmanın uğursuzluk getireceği inancı, gece aynaya bakmanın ve çocukların aynaya bakmasının uğursuzluk getireceği inancı, iki bayanın arasından geçmenin bahtı kapatacağı inancı, nazara karşı evlere ve çocuklara nazar boncuğu takma inancı, yeni yapılan evlere kırmızı bez bağlama inancı, köpeğin havlamasının bir felakete delalet olduğu inancı, soğan kabuğunun ateşte yakılmasının uğursuzluk getireceği inancı, kuru çay tanelerinin çayın içine düşmesinin ve örümcek ağının insan üzerine düşmesinin misafir geleceğine delalet olduğu inancı, ayakkabıların üst üste konulmasının yolculuğa çıkılacağına delalet olması inancı, uyurken horlayan birinin horlamasını durdurmak için ayakkabılarını ters çevirme inancı, çocukları sürekli ölü doğanın doğan çocuğu ölü kurdun ağzından geçirme inancı, türbelere bez bağlayıp dileklerde bulunmak inancı,bazı günlerin hayırlı bazı günlerin hayırsız olduğu inancı, yastığın üzerine oturmanın baş ağrısına sebep olacağı inancı, dişi çıkmayan çocukları atın ve eşeğin üzerine bindirmek inancı, saç tellerine basmanın baş ağrısına sebep olacağı inancı, elbisesi yırtılan binin elbisesini üzerinde dikmeme inancı, gece ev süpürmeme,süpürgeyi başkasına vermeme,süpürgeyle birisinin dövülmesinin felaketlere sebep olacağı inancı, kırkını doldurmamış çocukların dışarı çıkarılmayıp,misafirlere gösterilmeme inancı, parmakla birilerinin sayılmasının onların ölümüne sebep olacağı inancı, birisi hakkında bahsederken o kişinin gelmesinin onun ömrünü uzatacağı inancı, ay tutulması sırasında tencere ve kaşıklarla ses çıkarmak inancı, sofranın üzerinden geçilmesinin uğursuzluğa sebep olacağı inancı,kötülüklere karşı muska takma inancı, at nalın uğur getireceği inancı, türbelerde mum yakma inancı, yeni gelen gelinin ateşin etrafında dolaştırılması inancı, tılsım, büyücülük,falcılık gibi kavramlara ve sihirbazlara,perilere inanmak,küçük çocukların namaz kılacağının birisin ölümüne delalet olacağı inancı, herkesin içinde, odada uyumanın birisinin öleceğine sebep olacağı inancı, yarasanın gece ötüşünün ölmüş birisin ruhunun geldiği inancı, evin kapı,pencere gibi kısımlarının ses çıkarmasını o evin sahibin zengin olacağına delalet olduğu inancı, kulak çınlamasının kişinin  birisi tarafından anılılığı  inancı, kulakta kendi sesini duyup cevap verildiğinde ölüneceği inancı, yıldız kaymasının birinin ölümüne sebep olacağı inancı, kedinin gece ses çıkarmasının cin olduğu inancı, kedinin üzerine su dökülmesinin eli yara yapacağı inancı, yürürken ayak sürmesinin kavgaya sebep olacağı ve bunu önlemek için tokalaşmak inancı, örümcek ağının uğursuzluk getireceği inancı, aka kuşunun sevinçli bir haber getireceği inancı, gece beyaz güvercin görmenin cin görmek olduğu inancı, sağ gözün seğirmesinin iyilik,sol gözün seğirmesinin kötülük haberi verdiği inancı, göz seğirmesini önlemek için üstüne kıymık koyma inancı, horozun erken ötmesinin birinin öleceğine delalet olduğu inancı, yürüyerek ekmek yiyen birisinin fakir olacağı inancı, yere yazmanın babanın fakirliğine sebep olacağı inancı, damadın nikaha giderken bahtının kapanmaması için cebine bıçak koymak inancı, gece uyurken korkmamak için yastık altına bıçak koymak inancı, küçük çocukların ateşle oynamasının uyurken altlarına yapacağına sebep olacağı inancı, külün üzerine küçük abdestin yapılmasının körlüğe sebep olacağı inancı gibi hurafeler vardır.<br />
4)  Sanat ve Kültür<br />
a) Edebiyat ve Sanat:<br />
Afganistan da dil ve edebiyat komşu dil ve edebiyatının etkisi altında gelişmesini göstermiştir. Peştu dili ve edebiyatı üzerin de Hintçe’nin Dari edebiyatı üzerinde ise Farsça’nın etkisi büyüktür. Kuzey bölgesinde konuşulan çak sayıda mahalli dil üzerinde ise Orta Asya dilleri ve kültürlerinin etkisi görülür. Peştu dilinde ise yazılan edebi ve dini bir çok  eserler vardır. Afganların şairi olarak Ahmet Şah ve Oğlu ve bazıları örnek verebiliriz ki Peştu dilinde bazı eserleri vardır. Peştunlar’ın en ünlü yazarları ise Gulam Muhammed  Gubar ve Mahmut Begi Terzidir. Terzi Türkiye de eğitim gömüştür. Gazeteci ve dergicilik alanlarında ise Emini Afgan,Enis,ıslah gibi yazarları görmekteyiz. Sovyet ve komünistler zamanında ise radyo, televizyon, gazetecilik alanında komünistlerin ve Sovyet’in etkisi büyük olmuştur ve bir az olsun ilerleyebilmiştir.<br />
 İlk Afganistan devleti kurulmada önce ve sonra ise bir çok Türk şairleri,yazarları,ulaması geçmiştir. Türk şairleri olarak örnek verecek olursak Mirza Uluğbeğ, Mirza Baykara, İbn Yemen, Ağbedi, Kerim Şıbırganı, Ebu Nasrı Faryabi, Natura Hatun, Azim Azimi, Abdul Kadır Bedıl, İbn Sina, Farabi, Emir Timur, Zahiredin Muhammed Babur, Zahireddin faryabi, Celaluddin Ekber, Hilmi Faryabi, Mevlana Celaluddin gibisi.<br />
Afganistan tarihte İslam dünyasının en önemli ilim ve kültür merkezlerinin gelişmesine sahne olmuştur. Gazneliler zamanında Gazne, Timurlar zamanında ise Herat şehirleri dönemin en çok sayıda ilim adamı yetiştirirken en  önemli ilim ve kültür merkezleri idiler. Gazneli Mahmut’un sarayında coğrafyacı,edipler yetiştirilmiştir. Bunlar dan Beruni, Beyhakı, Utbi, Firdevsi gibi en meşhurlarındandır.<br />
Afganistan da Peştu dilinden başak Farsça ve Türkçe’de kullanılmıştır. En  ünlü ve tanınmış şairlerinden Barlas aşeratından  Türk asıllı olup uzun yıllar der barında Farsça dili ile şiirler yazmış olan Mirza Abdul Kadiri Bedildir. Örfi, Hakim, Fahreddini Razi de Afganistan’ın sevilen şairlerindendir.<br />
Afganistan 5000 yılık geçmiş tarihe sahip olup Orta Asya’ nın uygarlık tarihinde  ilk ülkeler arasında yer almıştır. Geçmişinde   el sanatı olarak “fılz kari” (demircilik gibi işlerle meşgul olana denir) mimarlık gibi sahalarda ise çok ileride olduğu söyleniyor.Ariyalılar Belh şehrinde ilk Ariyalılar devletini kurdular. Ticaret olarak ipek yolu tarihi Belh şehrinden geçerdi.<br />
Afganistan’daki zengin tarihi ve mirası eserler ülkenin mirasını yaşatan önemli yapılarıdır. M.Ö.3000 yılına kadar giden tarihi eserler Helenistik dönemine aittir. Ülkenin çeşitli yerlerinde Budistlik tapınaklarına rastlanmak mümkündür. Ortaçağdan kalan çeşitli kuleler, camiler,türbeler ve zaviyelerin dışında özellikle Gazneliler’den kalma çok sayıda dini eserler vardır. Cami minaresi(12.yy),Herat camii ve Gavher Şad türbesi(15.yy), kuzey bölgesi Belh’te ise Hoca Ebu Nasrı Paşa camii ve türbesi (15.yy), Mezar-i Şerif camii (15-17.yy), Hz. Ali türbesi, Gazne’de bulunan Gazneli Mahmut’un diktirdiği zafer abidesi ve Gazneli Mahmut’un türbesi,kabilde Babur şahın türbesi ve bir çok şair ve sanancıların türbesi ve tarihi eserleri bulunmaktadır. Türk İslam sanatının en güzel örneklerindendir. Herat mektebi tarafından temsil edilen Ortaçağdaki güzel sanatlarından halı,seramik ve el sanatlarının örnek verebiliriz. Son zamanlarda  kabilde yapılan üniversite,otel havaalanı belli başlı mimari yapıları zikretmeye değer.  Bu tarihi eserlere ek olarak Tahhar vilayetinde ki Ay Hanıma ait bir çok tarihi eserler bulunmuştur. Faryab İlçesi olan Kaysar da Selçuklu Sultanlarından Sultan Sencer’e  ait bir çok tarihi eserlerin bulunduğu söylentiler arasında. Bu tarihi eserler komutanlar tarafından ülkeden gizlice dışarıya götürülerek satılmıştır.<br />
Afganistan dünyanın tarihi eserler olarak bilinen ülkelerinden biridir. Budistler,Hintliler,İslam’ın yayılmasıyla bir çok tarihi eserler ülkesi olmuştur. Bir çok büyük imparatorluklar Büyük İskender,Timuriler,Gazeliler gibi tarihi eserlerini bu ülkede bırakmıştır. Tarihi Herat şehri, Mezar-i cam ismindeki  minare 12 yy.dan kalmıştır. Bu minare dünyanın en eski minarelerinden olup şimdiye kadar sağlam kalabilmiştir.<br />
b) El sanatları:<br />
Dünya sanayileşirken  dünyanın bir çok ülkesin hala el sanatlarına önem vermektedir, ki bu ülkelerden biri de Afganistan dır. El sanatları olarak çeşitli dikiş türleri, terzilerde dikilen elbiseler, her bölgede kendine has olarak  etnik grubun elle dikilen şapkaları, Türkmen ve Özbeklerin halı ve  kilimleri,  Hazaralar’ın da kilimleri meşhurdur.  Dericilik, ressamlık, minyatür sanatı, hattatlık, heykel tıraşlık özellikle at, aslan, kurdun heykellerinin yapılması, çinicilik, mimarlık, marangozluk, demircilik, gibi el sanatları mevcuttur.<br />
c) Kültür:<br />
Budizm ilk defa  bu ülkede görülmüştür ve sonra ise Ariyalılar tarafından Çin, Japon, Kore ve Endonezya taraflarına kadar yayılmıştır. Bir İngiliz yazarı Prof. Tynebee Afganistan kültürel medeniyetin eski dinler,tapınaklar tarihi  Belh şehrinden gecen kervan  ticaret yolu ile doğunun en eski tarihli ülkesi olduğunu söylemiştir. Afganistan’ı Büyük İskender’in ele geçirmesi ile doğu ile batının kültürleri karşı karşıya geldi. Ariyalılar ise Yunanlılardan tarihi el yazısını, mimari yeteneklerini alarak diğer ülkelere yaymaya çalıştılar. Afganistan ondan sonra İran Sasanileri, İslam medeniyeti ve sonra ise Türk imparatorluklarının kültürlerinin etkisi altında kaldılar.<br />
Afganistan’ın gelenek ve kültürü İslam kültürü ve geleneğinden ibarettir. Afganistan halkı dini inançlarına çok bağlıdırlar kültür din içinde devam etmiştir. Hiçbir güç bunun karşısına duramaz ,gençler İslam dini ve kültürüne göre büyürler. Afganistan kültürü ile İran kültürü birbirine çok yakındır. Resmi olarak ülkenin hiç bir yerinde içki satılmıyor, İslam dinine uygun bir şekilde giyinirler. Kırsal alanda yaşayanlar şehirlilere göre dinlerine bir az sıkıdırlar. Resmi yerlerde pantolon ve takım elbise giyilirken, resmiyet sonra ise herkes milli kıyafetlerini giyerler ve isteyen sarık sarabiliyor. Modayı takip etmeyi de unutmamışlardır. Komünistler döneminde büyük il merkezlerine kadınlar “çadari” yani uzun hırka giymezlerken mücahitlerin yönetimi ele geçirmeleri ile bayanların hırka giymeleri zorunlu oldu.<br />
Otel, restoranlar, çayhaneler açıktır. Halkın geneli pilav ve et yemeyi yemektedir. Biri yeşil diğeri  siyah iki tür çay kullanıyorlar. Çok misafirperverdirler. Savaşlar yüzünden eğlence yerleri kapatılmıştır.<br />
Farklı etnik gruplara mensup kitlelerin yaşadığı Afganistan’da zengin bir müzik kültürünün varlığı görülmektedir. ülkede dil ve kültürlerin az çok farkı halkların yaşamaları ve kendilerine has müzik kültürüne  sahip bulunmaları Afganistan müziğinin karma ve zengin bir yapıda olmasını sağlamıştır. Çeşitli nefesli vurma ve yaylı müzik araçları Hint,İran, Orta Asya kültürünün etkisini yansıtır. Komşu ülkelerin ve kültürlerinin tesiri edebiyat ve dil alanında olduğu gibi müzik olanında da görülmektedir.<br />
    Taliban’ın gelmesi ile kadınların evden çıkması yasaklandı ve kültüler faaliyetler durduruldu tarihi eserler yağmalandı,yıktırıldı,gizlice ülkeden çıkarılarak Pakistan’da satıldı ve ya hediye edildi. Televizyon, teyp, müzik yasaklandı. Televizyonlar. Kasetler,el sanatları,minyatürü halkın önünde parçalandı. Bütün örf ve  adetle nevruz  yasaklandı. Halkı camiye gitmelerini için zorladılar ve çocuk oyuncaklarını yasakladılar. Kültür sanat diye bir şey kalmadı.<br />
Dr. Necibullah tan sonra Afganistan da sosyal kültürel durumu olarak ilk kültür değişikliği olarak televizyon ekranı adeta mescidin minberine dönüştü, sürekli olarak halka vaaz ve nasihat veriliyordu. Kuzey bölgesinde ise 6 ay televizyon, radyo mevcut şartlar içinde normal yayın hattına devam etti. Halkın derdini dile getirmek için sürekli  bir gazete yayınlanıyordu. Talibanların gelmesi ile televizyon, gazete,dergi yayınlanması bir yana televizyonlar, kasetler parçalanarak ağaçlara asıldı. Bütün tarihi belgesel film arşivleri yakılıp yok edildi. Sinemalar ya yıkılıyor ve ambar haline getiriliyordu. Radyolar sürekli milli marş ve ilahiler söylüyordu ki yas ve kin havasında idi. Nevruz kutlamaları haram ve yasaklandı.  </p>
<p>III. BÖLÜM</p>
<p>A-  AFGANİSTAN’DA EĞİTİM VE DİN EĞİTİMİ<br />
I- İslam’dan Önce Afganistan’da Eğitim<br />
Afganistan çok eskiden beridir eğitim ve öğretim merkezi olmuştur. Bu ülkede yaşayan insanlar sürekli ilme, okumaya, yazmaya önem vererek eğitim sahasının büyümesi için her zaman çaba göstermişlerdir. Ahlak ve meslek eğitimi her zaman İlahi olan ve İlahi olmayan dine göre verilmiştir. Kitaplar sayfalar okutularak ezberletilmiş, din derslerinden sonra ise nücum ve mezhep kitapları okutulmuştur. Prenslere ve askerlere zihni ve bedeni eğitim verilmiştir. Eğitim öğretim ve beden eğitimi saraylarda ağaçlar altında ibadethanelerde yapılmıştır. Medeniyet ülkenin batısına doğru yayılarak Büyük İskender ülkeyi ele geçirinceye kadar böyle devam etmiştir. Anneye, babaya, komşuya, büyüklere milletin namusuna vb. gibi değerlere saygı bu zamanda ders olarak temel ilkelerden sayılmıştır. Milli marş ezberlemek, nücum, riyaziyat (matematik), dini kitaplar okutmak tıb ilmini öğretmek, yüksek öğretim alanlarından sayılmıştır.<br />
Ülkede (m.ö. 237) putperestlik dini yayılmaya başladı. Putperestlik dini okullarda eğitim-öğretim olarak 6 yaşından 20 yaşına kadar verilmekteydi. Bundan sonra ise nesir, mantık, felsefe, doğa bilimi öğretiliyordu. Bunları öğrendikten sonra ise sınava tabi tutuluyorlardı. Sınavı kazananlar yüksekokul’a kaydediliyorlardı. Budist rahibler ibadet hanelerde mabethanelerde yaşamaktalardı. Bu ibadethaneler ilim, marifet, bilgi, eğitim merkeziydi. Örnek verecek olursak; Belh kenti ve Nabahan’daki ibadethanelerde yüzlerce öğrenci eğitim ve öğretimle meşguldü.<br />
II- İslam Sonrası Afganistan’da  Eğitim<br />
Yüce İslam dini Arabistan’dan çıkarak dünyanın büyük bir kısmına yayıldı. İslam dini Horasan’ın bir kısmı Afganistan’a 3. halife Hz. Osman zamanında yayılarak Emeviler zamanında ise bütün Horasan İslam Dinini kabul etti. İslam dini Horasan’a bir din olarak değil de, bir medeniyet olarak girmiştir. Bu zamanda okutulan dersler: Fıkıh,Tefsir, Hadis, Sarf, Nahiv, Edebiyat, Dini inanç, Felsefe olarak sıralanabilir. Eğitim-öğretim cami ve medreselerde yapılırdı. Eğitim-öğretim gayri resmi bir şekilde toplu veya ferdi olarak yapılmaktaydı. Çocuklar camide dinin temel esaslarını kendi dillerinde öğreniyorlardı. Peştunlar Peştuca, Türk boyları Türkçe, Tacikler Farsça vb. dilleri öğreniyorlardı. Bazı kişiler yüksek İslam eğitim derslerini medreselerde veya özel olarak alıyorlardı. Bazı ilme düşkün kişiler daha çok bilgi sahibi olmak için ülke dışına gidiyorlardı. Ülkelerine döndüklerinde ise temel dini esasları ve dinle ilgili dersleri başkalarına öğretiyorlardı. Şimdiye kadar bu durum böyle devam edegelmiştir.<br />
Afganistan’da ilk defa eğitim-öğretim Emir Ali Şir Han zamanında Resmi olmuştur. Bu dönemde eğitim sahası çok küçüktü. Eğitim müdürlüğü, yabancı öğretmenler, yardım dernekleri, tahvildar (depo sorumlusu), kitap kırtasiye, öğretmen, personel maaşlarıyla ilgilenmekteydi. Şir Ali Han zamanında Harbiye ve Mülkiye Mektebleri açıldı. Bunun yanında Taş matbaası açılıp gazete ve kitaplar basılıp yayınlandı.<br />
Habibullah Han da eğitim-öğretimin resmi oluşu ve gelişmesi için çok çaba harcadı ve kendi ismiyle Habibiyye okulunu açtı. O, zamanın modern okulu idi. Prenslerin eğitim ve öğretimi, enstitü ve kazai okullarının temeli onun zamanında atıldı.<br />
Amanullah Han (Afganistan’ın kurtuluşu) döneminde eğitim ve öğretim farklı şekillerde gelişti. Bu dönemde Afganistan bir taraftan İstiklaline kavuşurken başka bir taraftan da ilim kültür ilerlemesinde dünya ile bağlantılarını kurdu. İlk defa okullar ülkenin il merkezlerinde açılmaya başladı. Yabancı öğretmen ve uzmanlar getirildi. Öğrenciler yüksek tahsil görmek için Fransa ve Türkiye’ye gönderildi. Ticaret, Defterdarlık, Camcılık, Çimentoculuk okulları ve kursları açıldı. Yüksek öğrenim olarak Amaniye ve Amani Gazi okulları açıldı. Bu okullar bugün Amani Gazi , Şir Ali Habibiye liseleri olarak anılmaktadır. Bunun yanında kız okulları açılarak şehir merkezlerinde kız öğrencilere kurslar verilmeye başlandı. Amanullah Han’dan sonra Behçi Sakav döneminde kısa sürede okullar kapatıldı. Nadir Han yönetime geçmesiyle eğitim ve öğretime tekrardan önem verildi. Bu dönemde okullar dört devre olarak ilkokul, ortaokulu, lise, yüksekokul olarak derecelendirildi. Yine bu dönemde Tıp, darül-İlim, Arabiye, Eczacılık Fakülteleri açıldı. İlk defa tarihte büyük bir gelişme olarak Üniversite açıldı. Zahir Şah döneminde (1933-1973) kırk yıllık bir zaman içerisinde meslek okulları bütün illerde açıldı.  Edebiyat, Hukuk, Ziraat, Mühendislik, Teknik, Tıp ve bir çok kız okulları  açıldı. Bu dönemde de yurt dışındaki üniversitelere kız ve erkek öğrenciler gönderilmiştir. Haziran 1973’te Zahir Şah’ın kuzeni eski başbakan Davud Han bir darbe ile yönetimi ele geçirdi. Krallığa son vererek Cumhuriyeti kurdu. Davud Han zamanında çocuklar okuldan önce eğitime hazırlandı, Halkın ihtiyaçlarına göre mesleki okullar genişletildi. Eğitim öğretime faydalı olabilmesi için Milli Eğitimi Bakanlığı yüksek öğretim ve meslek eğitimleri için ayrı  programlar hazırlamaya başladı. İlkokul sekiz, lise dört yıl olarak değiştirilmiştir. Birinci sınıftan 3. sınıfa kadar öğrenciler sınıfı otomatik olarak geçeceklerdir. Sayısal dersler ayrı okutulmaktayken, bu dönemde birleştirilmiştir. Ve bunlar 7., 8. sınıflarda anlatılacak ve tek sınava tabi tutulacaktır. 9. sınıf hazırlık sınıfıydı. Bu sınıfı bitirenler çalışkanlıklarına göre bir üst sınıfa geçerek sayısal ve sözel olarak ayrılacaklar, 12. sınıfa kadar bu bölümlerde okuyacaklardır. Mezun olan öğrenciler seçme ve yerleştirme sınavından sonra sayısal bitirenler sayısal bölümlere, sözel bölümünü bitirenler sözel bölümlere yerleştirilmektedir.<br />
Afganistan’da 1978’de Komünistlerin devrimiyle eğitim ve öğretim sistemi bütünüyle değişerek ilköğretim 12 yıla çıkarılmış sınıflar 3+3+6=12 şeklinde düzenlenmiştir.  Bu düzenleme ilk olarak Muhammed İtibar okuluna uygulandı. Daha sonra ise başka okullara uygulamaya başladı. Savaş yüzünden pek başarılı olamadı.<br />
1988’de Bakanlar Kurulu ve Meclis toplanarak ders kitapları, okullar, dini medreseler, öğretmen yetiştirme okulları olmak üzere bütün okullara bazı değişiklikler getirildi. 1990’da Afganistan Cumhurbaşkanı Dr. Necibullah eğitimde bir çok değişikliklerin getirilmesini istedi. 1991’den sonra eğitim-öğretim 12 yıl olarak bütün ülkenin genelinde uygulanacaktı. 1990’da Afganistan’ın okul sayısı 1401’dir. Bunlardan 343’ü lise, 480 ortaokul, 577’si ilkokuldur. Toplam öğrencilerin sayısı 909.870 dir.  </p>
<p>III. Eğitimin Hedefleri ve Kurumsallaşması<br />
Eğitimin öncelikli hedefi<br />
9 yaş arası çocukların okumaları için eğitim-öğretim sahasını müsait kılmaktır. Diğer bir hedefi de öğrencilere vatan sevgisi, namusa saygı, milli menfaatler, İslam ahlakı ve inancını öğretmektir.<br />
Okuma-yazma bilen insanların sayısını çoğaltmak, eğitimsizliği önlemek, çağımızdaki teknoloji, fen, ilim sahasını genişleterek öğrencileri dünyadan haberdar kılmak, Öğrencileri ileriki dönemlerde karşılaşacakları problemlere hazırlamak, öğrencilere yükseköğretim ve meslek sahaları hazırlamak, Sağlıklı yaşamak için, ruh sağlığını, temizlik ve çevre temizliğine önem vermeyi öğretmek, Uluslararası gelişmelerden haberdar etmek ve ülkede barışı öğretmek, milli gururunun yükseltilmesini öğretme, kültür sahasındaki ilerlemeyi geliştirmek, eğitimin genel hedeflerindendir.</p>
<p>1) Öğretmen Yetiştiren Enstitülerin Kurulması<br />
Bütün okullarda değişiklikler yapıldığı gibi öğretmen yetiştirme okullarında da bazı değişiklikler yapılmıştır. Bu değişiklikler ihtiyaçlara göre yapılmıştır. Bu değişiklikler sosyal, siyasi, ekonomik, ilmi, kültürel alanlarda milli ve uluslararası ilişki ve gelişmelere göre yapılmıştır. Bu değişiklikler bütün eğitim ve öğretim sahasında hem öğretmen yetiştirme hem de kreş, ilk, orta , lise okullarında yapılmıştır.<br />
1978’de ülkede 14 öğretmen yetiştirme okulu faal olarak devam ediyordu. Daha sonra da bir çok öğretmen yetiştirme okulları açılmıştır. Bu okullardan mezun olanlar kreş, ilk, orta ve lise okullarında öğretmen olarak seçilirler. 1984’te M.E.B. tarafından öğretmen yetiştirme meslek okulları Pedagoji  enstitüsü haline getirildi. 1987’de Herat, Belh, Celalabad, 1988’de Faryab ilindeki öğretmen yetiştirme okulları Pedagoji enstitüsüne çevrilmiştir. Pedagoji enstitülerinin genel hedefi Öğretmen adaylarının mesleklerini ve çeşitli ihtiyaçlara göre yetiştirmek, İslam dini kültürü ve geleneklerine açıklık getirmek, yetenekli öğretmenleri yetiştirerek öğrencilere yol göstermek için eğitim seviyesini yükseltmek, anlatımını güçlendirmek. Öğretmenlerin eğitim-öğretime başlamadan önce bilgi sahalarını genişletmek için konferanslar, seminer, sempozyumlar, hazırlamaktır. Pedagojiyle ilgili alanlarda ilmi araştırma ve incelemeler yapmak. Vatan aşkı öğretmenlik mesleğine istekli öğretmenler yetiştirmektir.<br />
Öğretmen; İyi niyetli, yüksek ahlaklı çocukları sevip onları gelecekleriyle ilgili alanlara yol göstermek, yetenekli, güçlü öğretmenler yetiştirerek çocuklara cismi, zihni güzellik, ahlaki yönden eğitebilmelidir.<br />
2) Savadamuzi (Halk Eğitimi)  Okulları<br />
Afganistan’da Savadamuzi kursları çok eskiden beri vardır. İslam dininin yayılmasından sonra Savadamuzi okullarına daha çok önem verildi. Bu kurslarda Kuran-ı Kerim öğretilmektedir. Eskiden okul, kurs ve camide Kuran-ı Kerim’in öğretilmesinden önce Arapça alfabesi öğretilirdi. Sonra ise Kuran’ın 30. cüzündeki kısa sureler öğretilirdi. Merhum Kaka Said isminde birisi Habibullah Han döneminde Savadamuzi kurslarında ilk defa Farsça, peştunca alfabesini kullanmıştır. Hapishanede iken Savadamuzi ile ilgili eserlerini yazdı ve mahpuslar üzerinde denedi. Bunun metodu “usulü Kaka” olarak ün kazandı. Amanullah Han döneminde  “ Metni ibtidayiyeyi Amaniye”diye isimlendirildi. Sait Kaka yazmış olduğu “Büyük Devan” kitabı ders kitabı olarak anlatıldı. Amanullah Hanın başka bir metodu ise “usulü Saut Gazi”diye isimlendirildi. Küçük ve büyük yaştaki insanlara bu metot uygulanarak okuma-yazma, öğretiliyordu. 1950 lerde bir taraftan “Dr.Lubak”  bir taraftan ise Merhum Muhammed Yunus Kitapları “üsulu Lukab” ve “Üsulu Yunus olarak çıkartılıp insanlara anlatılmakta idi.<br />
Cumhuriyetin kurulmasından sonra kadınlara da savagamuzi dersleri verilmeye başladı. Şehirlerde ve köylerde çiftçiler, kooperatif üyelerine ve kadınlara savadamuzi okulları açıldı. 1980 de okula gidemeyen küçük çocuklara savadı amuzi okulları açıldı. Bu durum 1991 e kadar devam etti. Savadamuzi okullarının katılımcıları şöyledir.kadınlar,çiftçiler, koferatif üyeleri,askerler,okula gidemeyen çocuklardır.<br />
 Ülkede okumamış insanların sayısının azaltmak ve okuma yazma bilen insanların sayısının çoğalmak ev bilgi alanlarının genişletmektir. Yaşı büyük olan kişilere özel kurslar açmak ve ideallerine doğru, faydalı işler için yetiştirip, yetenekler ve beceriler kazandırmak. Savadamuzi kurslarının hedeflerindendir.<br />
3) Afganistan’ın Anayasasına Göre Eğitim Öğretimle İlgili temel hüküm ve ilkeler:<br />
13. madde: Afganistan cumhuriyeti çok uluslu ülkedir. Devletin politikası herkesle yüzleşmek milletler,kavimler,kabileler,siyasi,ekonomi,sosyal kültürel yönden geliştirmektir.<br />
14.madde:devlet ülkede kültürel gelenek,edebiyat,dili yükseltmek için önemli tedbirle almalı ki ülkede yaşayan büyün milletler,kaviler,kabilelerin dil,edebiyat,gelenek ve görenekleri,kültürlerinin geliştirilmesidir.<br />
16. madde: gençleri eğitim öğretim sahası olarak iş edinmeleri, maddi ve manevi yönden onlara bazı yetenekler kazandırılmak,ufuklarını genişletmektir.<br />
56.madde: Afganistan cumhuriyetinde  eğitim ve öğretim bedavadır. Özel ve yabancı okulların açılması serbesttir.bilgili,çalışkan her ilmi alanda araştırma yapacak olan kişileri de teşvik ederek destek çıkacaktır.<br />
1990-05-10 no’lu hükme göre Afganistan’ın Cumhurbaşkanı Necibullah, bugünkü eğitim-öğretimin yeterli gelmemesinden dolayı kalkındırılması için bazı değişiklikler yapmayı Bakanlar Kurulundan istemiştir. 1990-09-15 tarihinde Afganistan Bakanlar Kurulu bu doğrultuda bazı kararlar alarak bu konuda hedefleri belirlemiştir.<br />
M.E.B. faaliyetleri şunlardır:<br />
1.	Çocuklar, gençler, yetişkinlerin dikkatli bir şekilde eğitime İslam Dininin temel esasları örf ve adetlere uygun olarak geliştirmek.<br />
2.	Afganistan Cumhuriyetinde yaşayan milletler, kanunlar, mezhep ayırt etmeksizin herkes eğitim-öğretimde eşit olmalıdır<br />
3.	Afganistan Cumhuriyetinde eğitim-öğretim devlet tarafından parasız olarak verilmektedir.<br />
4.	Fakir, kimsesiz, akli dengesi zayıf olan kişilere eğitim-öğretim sahasını müsait kılmalıdır.<br />
5.	Afganistan Cumhuriyetinde ilkokulda eğitim ve öğretim öğrencilere ana dillerine göre verilmelidir.<br />
6.	Afganistan eğitim ve öğretim için iki dil Farsça ve Peştuca resmi dil olarak seçilmiştir. Orta ve lise okullarında derseler bu dillere göre verilmelidir.<br />
7.	Eğitim-öğretim bütün ülkede tek merkezli olarak aynıdır.<br />
8.	İlkokullar zorunlu olacak.<br />
9.	Öğrencilere ülke içi ve dışı eğitim-öğretimin ortamını hazırlayıp geliştirip müsait kılmalıdır.<br />
10.	Halkın ihtiyaçlarına göre öğretmen yetiştirmelidir.<br />
11.	Mezun olan öğrencilere M.E.B. diploma vermelidir.<br />
12.	Halkın ihtiyaçlarına göre Yüksek İslam Enstitü sahası genişletip, yükseltilmelidir.<br />
13.	Okumayanlara karşı önlem almak onları okutmak bu alanla ilgili okullar yapıp kalkındırılmalıdır.<br />
14.	Eğitimsizliği önlemek için devlet idareleri özel kuruluşlar ve bütün devlet daireleri sorumluluk içinde işbirliği olmalıdır.<br />
15.	Yerli yabancı özel kuruluşlar ileri teknolojiye göre eğitim vermeleri serbest kılınmalıdır.<br />
16.	Çocuk, genç, yetişkinlere vatan sevgisi, barış, uluslar arası yüzleşmeyi, insan haklarını , savaşa karşı olmayı öğretmektir.<br />
17.	Eğitim-öğretimi ekonomi ve milli gelire göre planlanmalıdır.<br />
18.	İşçilere eğitim-öğretim sahasını müsait kılmak içn kurslar açılmalıdır.<br />
19.	Devlet eğitim-öğretime rehberlik etmelidir. </p>
<p>a.	İl Milli Eğitim Müdürlüklerinin Görevleri;<br />
1.	Okullarda ders kitapları ve ihtiyaç olan malzemeleri planlı olarak tamamlanmalıdır. Her türlü imkanlardan istifade edebilmelidir.<br />
2.	Eğitim-öğretimin devamı sırasında öğretmenleri bir yerden başka bir yere değiştirilmemeli, tatil sırasında öğretmenlerin isteklerine göre mahallelerine en yakın olan okullara yerleştirilmelidir.<br />
3.	Milli Eğitim İl müdürlükleri tarafından bütün okulların okulla ilgili her türlü malzemeyi saklamak için depo yapılmalıdır ve bu depoya güvenilir birini seçmelidir. Milli Eğitim ders kitaplarını listesini göndermelidir.<br />
4.	Milli Eğitim müdürleri tarafından tayin edilen personel memur, okul müdürü, müdür yardımcıları, yöneticileri işlerini planlı dikkatli bir şekilde uygulamaları hakkında bilgilendirmelidir.<br />
5.	Okul müdür, müdür yardımcısı gibi yöneticiler kanun ve kuralları göz önünde bulundurmalıdırlar.<br />
6.	Valilikler idari işler ile işbirliği içinde olmalıdır. Halkın dikkatini kendine çekebilmelidir. Buna milli eğitim il müdürlükleri öncü olmalıdır.<br />
7.	Liseyi bitirip mezun olan öğrencilerin üç yıllık planlarını milli eğitim genel başkanına gönderilmeli ve başarılı öğrenciler ödüllendirilmelidir.<br />
8.	Okul müdürleri işlerini nasıl düzenli bir şekilde yapacakları konusunda seminerler düzenlemelidirler.<br />
9.	Denetimciler, depocular  seviyeli öğretmenlerden seçilmelidir.<br />
10.	Okullarda yasak olan içki, uyuşturucu ile ilgili programlar yapılması, uygulaması suçtur. Dikkatli olunmalıdır.</p>
<p>4) Yüksek İslam Enstitüleri ve İmam Hatip Okulları (1976-1978)<br />
1978 ve sonraki senelerde Yüksek İslam medreseleri (enstitüleri) Darul-Hifazat (İmam Hatip okullarının) gelişmesi ve yükselmesi için çok çaba harcandı. Bazı ihtiyaçlara göre İmam Hatip okullarının ders programlarında ortaokul 7. sınıftan 9. sınıfa, lise 10. sınıftan 12. sınıfa, enstitü ise 13’den 14’e yükselmiştir. Ders programları şu bölümleri içine almaktadır. Dini amaçlı dersler, din dersleri çağımızın ihtiyaçlarına göre verilmelidir.<br />
Kız İmam Hatip okullarının açılması, kız medreseleri veya imam hatip okulları Kabil’de ilk defa 1989’da açıldı. Kızlar imam hatibe 6. sınıftan başlayıp 11. sınıftan mezun oldular. 1991’de ise 7. sınıftan başlayıp 11. sınıftan mezun oldular.<br />
1990’a kadar ülkenin genelinde 23 Yüksek İslam Enstitüsü ve İmam Hatip okulları mevcuttu. Toplam 9445 öğrenci 501 öğretmen bulunmaktaydı.<br />
İmam Hatip okulu ve Yüksek İslam Enstitülerinin genel amaçları İslam dininin, ahlakının , inançlarının anlatılıp öğretilmesi, Kıymetli İslam kitaplarından öğrencilerin anlama kapasitelerine göre anlatmak. Ülkede yaşayan Müslümanlara İslam dinini anlatıp tebliğ ederek mezhep sorunlarına çözüm bulmak, okullarda mesleki öğretmenleri yetiştirmek, toplumun haklarını korumak, idari işleri muhafaza etmek için meslekleri ile ilgili öğretmenler yetiştirmek, öğrencileri üniversitelere hazırlamak şeklinde ifade edilebilir.<br />
Yüksek İslam medreselerinin özel hedefleri ise; İslam dininin ahlaki, ilmi , temel inançlarını öğretmek. İslam şeriatına göre tarihi anlatmak. İslam dini, siyasi, ekonomi, sosyal, bilim, medeni kurallar öğretmek. Öğrencilere milli menfaatler, mezheple ilgili bilgi vermek, İslam’a göre inançlı, vatan sevgisini kazanmış kişileri yetiştirmek. Olumsuz kötülük, zararlardan kaçınmayı öğretmek. Mezhep sorunlarını gidermek için öğrencileri bilgilendirmek, mezhep taassuplarından kaçındırmak, İslam dininin fazileti hakkında bilgiler kazandırmak, kişilere ve toplumlara İslam dininin önemini anlatmaktır.<br />
İmam Hatip okullarının özel hedefleri de; Kuran-ı Kerim’in kıraat, tecvid kurallarını öğretmek, Kuran-ı Kerimi tertil kurallarına göre ezberletmek, İslam dininin kıymetli eserlerini öğretmek. Öğrencilerin ileri görüşlü aydın olmaları için milli menfaat, vatan sevgisini kazandırmak. İslam dinine karşı her türlü olumsuzluklar ve olumlu gelişmelere karşı bilinçli olmayı öğretmek. İslam dinini öğrenmek için dini ibadetleri kazandırmaktır.<br />
Afganistan’da din eğitimi ikiye ayrılıyor. Biri devletin verdiği, din eğitimidir, ikincisi ise özel din eğitimi. Özel din eğitimi olarak ev, cami özel medreselerden bahsedeceğiz. Afganistan’da cami ve evlerde verilen din eğitimi hem şehir merkezinde hem de kırsal alan ve köyleri içine almaktadır. Şehir merkezinde çocuklar okula gitmeden önce İslam dinini ve Kuran-ı Kerim’i öğrenmek için cami ve özel evlere aileleri tarafından gönderiliyor. Bu çocuklara camide cami imamı evde ise molla olan kişiler Kuran-ı Kerimi öğretmektedir. Kuran-ı Kerim’i öğretmek için önce Arapça alfabesi, sonra Kuran-ı Kerim’in 30. cüzünden sonra ise 1. cüzünden okutulmaya başlanır. Okul zamanında dönem tatillerinde Kuran-ı Kerim’in birinci cüzünden son otuzuncu cüzüne kadar öğretilir. Sonra ise 4 kitap, 5 kitap penç genc, kuduri, fıkhı ekber gibi dersleri alıyorlar. Şehirde yapılan din eğitiminin aynısı kırsal alanlarda da yapılmaktadır. Şehirdeki özel medreselerde devlet hakimiyeti varken, kırsal kesimlerdeki medreselerde mücahitler hakimdi. Din eğitimi almak isteyen kişiler köylerden çeşitli illerden Mevlevilere müracaat ediyorlardı. Bunlara öğrenci değil talebe ismi verilmektedir. Bunlar ders olarak fıkıh, nahiv, sarf Arapça grameri gibi dersler verilmektedir. Bu medreselerden mezun olanlar Mevlevi,damolla,molla olarak mezun olmaktadırlar. Mezunlara diploma merasiminde sadece hocasının dua ile beli bağlanmaktadır. Talibanlar da bu tür medreselerden mezun olmuşlardır.<br />
Şehir merkezleri ve köylerde büyük camilerin yanında uzaktan gelen talebeler için hücre yapılmaktadır ki bu talebeler çeşitli il ve ilçelerden gelerek sabah,akşam, cami imamı ve Mevlevilerden ders olmaktalar. Ders için her hangi bir ücret ödenmemekte ve yemekleri mahalledeki halk tarafından sağlanmaktadır. Ama özel evlerden ders alan küçük çocuklardan bir miktar para alınmaktadır. Talibanların ülkeyi ele geçirmesi ile bütün okulları ve üniversiteleri kapattı,sadece dini eğitim ve medreselere çok önem verdi. Son zamanlarda Talibanın ülkeden çekilmesi ile okullar tekrar açıldı.<br />
23.04.2002. Radyo Sadayi Azadi(Serbest Radyo Sesi) gazetecisi Abdul Habib M.E.B.lığında çalışan İsmeti isminde biriyle Kabil de şöyle röportaj yapmıştır:<br />
Kabil’de din eğitimi nasıldır? Şimdi Afganistan’daki geçici hükümet din eğitimi okulları için bazı tedbirler alacaktır. Ülkenin genelinde 13 dini medrese mevcuttur ve buralarda öğrenciler okumaktadırlar. 1996’ya  kadar dini okullar devletin elinde idi. Ondan sonra Taliban’ın gelmesiyle durum bozulmuştur. Şimdi ise Afganistan’da kurulacak eğitim sistemi belirsizdir.<br />
Yüzde sekiz olan okur-yazar oranı yüzde 16’lara ulaşmıştır. İç savaşlar yüzünden öğretmen, doktor, mühendis… ülkeyi terk etti. 1978’de modern okullar kurulmuş ve 4 Milyon kitap bedava olarak dağıtılmıştır. Kabil’de Sovyetlerin kurdukları okullar Avrupa’da eşi benzeri zor bulunabilecek okullardı.<br />
Komünistler zamanında üniversiteye girme zorlaşmıştı, komünistlerden sonra ise , mücahitler devleti cihad nuru ile zulüm atılıp ülkeyi aydınlattılar.<br />
Afganistan’da bugün ilim, kültür fazla gelişmiş değilse de, fakat tarihe baktığımızda dünyanın önemli ilim ve kültür merkezlerinin gelişmesine sahne olmuştur. Gazneliler zamanında Gazne şehri, Timuriler zamanında Herat şehri çok sayıda ilim adamı yetiştirmiş ve önemli kültür merkezleri kurulmuştur. Gazneli Mahmut zamanında Matematikçi, Astronomici, Edibler yetiştirilmiştir. Örneğin Beyruni, Beyhaki, Firdevsi gibi.<br />
Nüfusun büyük oranı kırsal alanlarda yaşadığı için ülkede okuma-yazma seviyesi düşüktür. Kırsal kesimde geleneksel eğitim-öğretim kurum olarak camilerin medreselerin etkisi büyüktür. Yeni ilimler alanında eğitim-öğretim yapılan bu kültür kurumlarının bir kısmı devlet denetiminde bir kısmıda özel olarak faaliyet göstermektedir. İlk lise 1903’te açılmıştır. 1920’den itibaren Türkiye’den çok sayıda Türk eğitimcisi okulların kurulmasına yardım etmiştir. 2. Dünya savaşı sonrası Sovyetlerin Afganistan’a girmesi en çok eğitim-öğretim alanında etkisini göstermiştir. 1932’de ilk üniversite olan Kabil Üniversitesi kuruldu. 1920’de ilk defa kütüphane olarak Kabil kütüphanesi kuruldu.<br />
Afganistan’da ilk modern okul 1906’da kurulmuştur. Fakat gerçek eğitim 1930’da başlamıştır. Kızlar için ise 1933’te ayrı bir okul açılmıştır. 1964’te öğretim zorunlu olmuştur ve her şehirde sınırlı sayıda ilk okulların açılmıştır. Rus işgaline paralel olarak okullarda baskı yoluyla Marksist, Leninist eğitim verilmeye başlamıştır. Üniversitelerde ise Rus dili yaygınlaştırılmaya başlanmıştır. Öğretmenlere Rusça’yı öğretmek için Rusya’ya gönderilmişler, eğitim ve öğretimide Sovyetleştirmeye çalışmışlar, ama başarılı olamamışlar.<br />
Afganistan’da mezhep eğitimi fazladır. Her 5 erkekten biri her 20 kadından da birisi okuma yazma bilmemektedir. Son zamanlarda eğitim sahasında artış görülmektedir. 1990’ta okula giden nüfusun % 30 erkek, % 5 kadındır. Ortalama % 18’dir. Devlet okullarının sayısı gün geçtikçe artmakta, yükselmekte ve bu okulların geneli Kabil ve il merkezlerindedir. 1987’de okullar parasız ve ilkokul zorunludur.<br />
Afganistan’da eğitim-öğretim 3 kısma ayrılır. İlkokul 6 yıl, lise ve ortaokul 6 yıl, Üniversite 5 yıldır.<br />
1991’de Kabil Üniversitesinde 25.000 öğrenci vardır ve çok sayıda Fakülte açılmıştır. Afganistan’ın öğrencileri okumak için burslu olarak Amerika, Avrupa’ya gönderilmekte idi. Sovyetlerin işgalinden sonra ise burslu okumak için Rusya’ya gönderildi. Ruslar ve komünistlerin zulmünden kaçan Afganistanlılar ise Pakistan ve İran’da okuyabilmişler. Okula gidemeyen bir çok öğrenci ise ekonomik sıkıntı yüzünden ekmek parası kazanma derdine düşmüştür. Afganistan’ın büyük sıkıntısı kitaptır. Bir çok okullarda kitap verilmemiş kütüphane sayısı çok azdır.  1991’de İslam devletinin kurulması Cumhurbaşkanı Burhaneddin Rabbinin başa geçmesiyle iç savaşlar başlamış ve eğitim-öğretim çökmüştür. Bu savaşlarda yüzlerce ilkokul, ortaokul, lise yakıldı ve bombalandı. Kabil Üniversitesi, Tıp Fakültesi, liseler ve bütün kütüphaneler yakılıp yağmalandı. Mücahitler tarafından milyonlarca kitap yağmalanmıştır. Eğitim-öğretim matbaası, devlet matbaası, yazarlar birliği, büyük depo kütüphanesi gibi. 2 Milyon kitap mücahitler tarafından yağmalandı.<br />
Binlerce öğretmen öldürüldü. 1995 te ise Taliban grupları sahneye çıktılar. Eğitim öğretim diye bir şey kalmadı okullar tümünden kapatıldı. 1995 te Herat 1996 da Kabili ele geçirerek erkek ve kız okullarını ve idari iş yerlerini hepsinin kapattılar ve kadınların evden çıkması yasaklandı, evden dışarıya çıkan kadınları kırbaçladılar. Hz. Peygamber in “ilim erkek ve kadına farzdır” Hadisine uymadılar. Molla Ömer “Biz kadın öğretmenler ve idari işlerde çalışanların maaşlarını evlerine göndereceğiz” demesi de sözde kaldı. Taliban “Biz okullar ve üniversiteleri yeniden inşa edeceğiz. Ama 2000 yılında bütün okul ve idareleri resmi olarak kapattılar.”<br />
Afganistan’da iç savaşa rağmen 1998’e kadar okullar, üniversiteler açıktı. (1998’e kadar Taliban kuzey bölgesini ele geçirememişti, yazarın amacı Raşid Dostum’un yönetimini kastetmektedir.) Öğretmenler ders yapmakta idi. Sivil okullar 3,4 dönem ders almıştı. Hocaların maaşları bazen geçikmekte veya maaş verme gücüne sahip değillerdi. Halk evlatlarını Silahlı kuvvetlere teslim ediyordu. Sözde İslam devletinin zafere ulaşmasının ardından tıpkı diğer sahalarda olduğu gibi eğitim, öğretim kurumları bozulmuş, kültür varlıkları talan edilmeye başlamıştı. İslam devletinin düşmesi Taliba’nın ülkeye gelmesiyle Afganistan’ın bütün okul ve üniversiteleri kapatıldı.<br />
Ş. Sitanazay Afganistan’ın gerçek vakaları ve hadiselerini söylemekle birlikte Kuzey bölgesindeki gerçeklerden söz etmemiştir. Afganistanlı mücahitlerin yağmalamaları devam ederken Kuzey bölgesinde General Raşid Dostum hakimdir. Bütün okullar 	ve Belh üniversitesi açıktı. Öğrenciler okula devam ediyorlardı. Eğitim-öğretim önem verilmekteydi, bir çok illerde ve ilçelerde, köylerde okullar açılıyordu. Belh üniversitesi General Dostum zamanında en parlak dönemini yaşadı. Yabancı okullar olarak 5,6 tane Türk lisesi açılmıştı. 1998’de Taliban’ın kuzey bölgesini ele geçirmesiyle Türk liseleri kısa bir müddet açık kaldı. Daha sonra kuzeydeki Türkleri Taliban’a kışkırtmak bahanesiyle Türk liseleri Taliban tarafından kapatıldı. İki ülke arasında yapılan protokoller çerçevesinde; 1992’de Afganistan’dan 500 öğrenci Türkiye’ye getirildi ve ÖSS sınavını kazandıktan sonra M.E.B. tarafından çeşitli üniversitelere yerleştirildi. Daha sonra yine 1995’te 30 öğrenci M.E.B. tarafından Türkiye’ye getirildi. Bu öğrencilerin bazıları ekonomik nedenler ve bazı sıkıntılardan dolayı okula devam edemediler. Fakat bir çoğu üniversiteyi bitirdiler. Bunlardan bazıları ise Yüksek Lisansa devam etmekte veya ülkelerine dönmektedirler.<br />
1996’da Türkiye Diyanet Vakfı tarafında 34 öğrenci getirildi. Aynı senede ise 15 öğrenci M.E.B. tarafından burslu olarak Türkiye’ye gönderilmiştir. 1998’de Taliban Kuzey Bölgesini ele geçirdiler ve bütün okulları kapattılar. 2001’de Taliban yönetiminin geri çekilmesiyle Kuzey bölgesini General Dostum ele geçirdi ve bütün okulları, devlet idarelerinin açılmasını emretti. 21 Mart 2001’de Afganistan’da hem ilbaşı (Nevruz) hem de okulların açılış günü olmuştur. Daha önce liseyi bitiren öğrenciler Kabil’de üniversite sınavına girdiler.  </p>
<p>B-   Afganistan’da  Dini  Hayat<br />
Afganistan’da Türkiye’deki Diyanet kurumuna benzer Şuun-i İslami teşkilatı vardır. Bunun yanında bir çok medreseler vardır. Medreseler klasik dini eğitimin yapıldığı yerlerdir. Halk için cami önemli bir kuruluştur. Bunun yanında halk tarikat, tasavvuf, tekke, zaviyelere ve buralarda bulunan molla ve sufi din adamlarına çok önem vermektedirler. Camilerdeki cemaate kavm mescid denilmektedir. Tacik, Peştun, Özbek gibi her etnik milletten oluşmaktadır. Bunun başında Yaşuluğ veya Muysefid denilen yaşlı kişiler bulunur, cenaze ve düğün gibi merasimlerde bunların görüşleri alınır.<br />
Her türlü dini konularda Molla ve Mevlevilerin görüşleri alınmaktadır. Çocukları hastalanınca bu kişilere götürülüp okutulup üflenmektedirler. Hatta hukuki işlerde mahkemeler yerine Molla ve Mevlevilerin Hanefi mezhebine göre meselelere çözüm aranmaktadır. Güney bölgesinde Peştun vali (Peştun gelenek ve kanunu) şeriatın önüne geçmektedir.</p>
<p>1) Mezhepler<br />
Afganistan’ın resmi dini İslam’dır. Afgan halkının % 99’u müslümandır ve bunların % 80’i Sünni Hanefi Müslüman, geri kalanı çoğu Hazara milletinden olup Şiî mezhebindendir. Doğu Türkistan (Çin) ve Pakistan sınırında az sayıda İsmailî topluluğu vardır. Bunlar Farsça konuşmaktadırlar ve Taciktirler.   Bunun yanında birkaç bin Hindu ve Sih ile birlikte çok az miktarda Yahudi de bulunmaktadır.<br />
Kızılbaş Türkmen, Tacik, Peştun milletleri içinde de az sayıda Şiî mezhebini benimseyenler mevcuttur. Zahir Şah döneminde İslam dini ve Hanefi mezhebi anayasaya göre devletin resmi mezhebi olmuştur. Kral da Hanefi olmak zorundadır. Hanefiler arasında din hakkında bilgisi olan kişiye ulema veya  Mevlevi (Mevlana) adı verilir. Şiilerde ise ulemaya Hüccetül-İslam denilir. Ulema hem Şiiler hem de Sünniler üzerinde etkilidir. Afganistan’da çok eskilerden beri Şii ve Sünni görüş ayrımı ve bunun sonucu olarakta kavgalar mevcuttur. Afganistan’da komünistlerin hakim olmasıyla mezhep kavgaları biraz sakinleşmiştir. Komünistlerin yıkılışlarıyla mezhep kavgaları yeniden alevlenmiştir.<br />
Komünistlerin yıkılışından sonra İslam devleti kurulmasıyla iç savaşlar başladı. Bu savaşlardan biri de mezhep kavgasıydı. Kabilde iki gruptan biri Vehhabi mezhebinden İttihadı İslami Peştun asıllı Abdurrab Seyyaf liderliğinde, diğeri ise Şiî hizbi vahdet grubu Hazara asıllı Abdül-Ali Mezari liderliğinde mezhep kavgaları başlamıştır. Bu savaş Kabil’in merkezi olan Kartayise mahallesi ve Kabil Üniversitesi yakınlarında meydana geldi. Savaş aylarca sürdü. Çok sayıda insanlar ve savunmasız masum kabil halkı hayatını kaybetti. Sayısızca insanlar katledildi.<br />
Taliban Hanefi olmakla birlikte Vehhabiliğin savunucusuydular. Taliban  Mezarı Şerif’e girdiklerinde yaklaşık 7-8 bin Şiî hazarayı katlettiler. Taliban Şiilere hayat hakkı vermemiştir.<br />
2)  Tasavvuf ve Tarikatlar<br />
Afganistan toplumunun dini hayatında tasavvuf ve tarikatların önemli bir yeri vardır. Tarihte olduğu gibi günümüzde de tasavvuf,  dini sosyal hayatı etkileyen temel unsurlardan biridir. İslam dünyasının meşhur Tasavvuf merkezlerinden olan Horasan bölgesinin bir kısmı Gazne, Herat, Belh gibi önemli şehirler bu ülkenin sınırları içinde bulunmaktadır. İbrahim b. Ethem (ö.161/777) Şakiki Belhi (ö.164/780), Ebul Hasan Buşenci (ö.348/959) gibi sufiler hep Belh ve Afganistan’lı (Horasanlı) dır. Tasavvufun temel kaynaklarından Keşful-Mahcub müellifi Hücrevi (ö.470/1077) ile Menazilüs-Sairin ve Tabakatus-Sufiye müellefi Hoca Abdullah Ensari (ö.481/1088) başta olmak üzere pek çok Sufi ve yazar buradan yetişmiştir. Fütüvvet hareketi de burada gelişme göstermiştir. Moğol istilasından dolayı göç eden erlerin bir kısmı bu bölgedendir. Bahaeddin Veled (ö.6228/1230) oğlu Celaleddin Rumi (ö.671/1273) Belh’ten Konya’ya gelmiştir.<br />
Afganistan’ın İslamlaşmasında önemli tesirleri bulunan Tarikatlar günümüzde de etkili olmaya devam etmişlerdir. Burada Kübrevilik, Kadirilik, Sühreverdiye, Şuttaliye, Çiştiye ve Nakşibendiye gibi tarikatların taraftarları vardır. Afganistan’ın belli başlı şehirlerinde çok sayıda zaviye, tekke, türbe ve yatırlar bulunmaktadır. Hintlilerin etkisi altında yetişen bazı tarikatlar sünni tarikatlardan büyük ölçüde sapmışlardır. Beyazidî Ensari’nin (ö.993/1585) Revşeniyye tarikatı bunlara örnek gösterilebilir. Halkın eğitilmesinde İslam ve geleneksel kültürün yeni nesillere aktarılmasında  tasavvuf ve tarikatların önemli fonksiyonları olmuştur. İşgalci Sovyet birliklerine ve Komünist yönetimine karşı başlatılan mücadelede çeşitli tarikat şeyhleri ve onların müridleri fiilen cihada katılarak büyük rol oynamışlardır.<br />
Afganistan’da esasen 3 büyük tarikat vardır. Nakşibendiye, Kadiriye, Çiştiye’dir. Sufiler mahallelerde, köylerde yaşamakta ve gün geçtikçe güç kazanmaktadırlar. Sufilerin büyük merkezi Kabil ve Herat’tır. Ülkenin kuzey ve güneyinde Kandahar’da sufilik çok etkili olmuştur.<br />
Geleneksel sufiler, ihvan ve gruplar içinde öncelikle Nakşibendilerden oluşur. Bu gruplar arasında Kadiri, Çişti de bulunur. Sufiler hatta devlet görevlileri arasında da bulunmaktadırlar. Tarikatlar genellikle ülkenin kuzeyinde ve Herat, Kabil, Meymene ve Mezarı Şerif gibi büyük kültür merkezlerinde yerleşmişlerdir.<br />
Murabıt sufiler Peştun kabilelerinde yaygındır. Mensuplarının çoğu Kadiri olan bu topluluğun kısal kesimdeki bölümünün başında Geylani ailesi bulunmaktadır.<br />
Bir de Gelen Pir Gezginler Aymaklar arasında Gur’da yaygındır. Tarikatın başı olarak bilinen Ağayı Haştumin Faryab’ta bulunur.<br />
Kadiriye tarikatının kurucusu olan Abdülkadir Geylani (16.yy.)’nin mezarı Bağdat’ta bulunmaktadır. Soyundan gelenler Osmanlı rejimiyle sıkı bir ilişki içinde bulunmuşlar ve 16. asırda bu tarikat Hindistanda da tahsis edilmiş ve bu yol üzerinden Gilzay Peştunları bilhassa Süleyman ve Hugani’ye ulaşmıştır. Tarikat içerisinde çeşitli dallara ayrılmaktadır. Şu anda Afganistan Pirinin babası olan Hz. Nakib Sahib mevcut mahalli nizam üzerinde daha sıkı bir kontrol sağlamak amacıyla 1920’lerde Irak’ı terk ederek Nangahar’a (Celalabad) kentine çarharbağ’a yerleşmiştir. 1947’de ölümü üzerine Efendi Can olarak bilinen oğlu Seyyid Ahmet Geylani yerini aldı. Aile hemen ardından zamanın krallık idaresiyle sıkı ilişki içerisindeydiler ve Hatta Ahmet Geylani 1952’de bir Muhammedzay ile evlendi. Bu arada ailenin bağışlar vasıtasıyla toplanan paralarla tümüyle laiklik faaliyetlerine yatırım yapıldığını görmekteyiz. Ahmet Geylani de o zaman Kabil’de temsilciydi. Elini yıkadığı suların hastalara dağıtılmasına müsaade etmiş. Pir tarikatın laikleşmesine de göz yummuştur. Gilzayiler ve Vardakiler arasında itibarı hala yüksektir. Geylani ailesi Murabıtın sufilik içinde, kusursuz bir örnektir.  Geylani hala hayatta olup fanatik eski kral Zahir şah hayranıdır. Kendisi cihat zamanında ve şimdi de Muhazi milli partisinin lideridir.<br />
Nakşibendilik, Buhara’da Bahauddin Nakşibend (1318-1389) tarafından kurulmuştur. Afganistan’da en çok mensubu bulunan tarikat da Nakşibendilik’tir. Burada Nakşibendiliğe ait birkaç değişik kol ve iki farklı etki hissedilmektedir. Kuzey ve Batı’daki kolların nizamın doğuş yeri olan Orta Asya ile yakın ilişkileri mevcuttur. “Hvace Ahrar” adıyla anılan kol da bu gruba girer. Doğu’da ve Kandahar’da bulunan kollarında, tarikatın reformcusu olarak bilinen Şeyh Ahmed Serhendi’nin soyundan gelen Müceddidi ailesiyle alakalı olduğu göze çarpar. Hindistan’dan gelen bu aile on dokuzuncu asrın sonlarında Kabil’e yerleşmiştir. Ailenin bir kısmı Herat’a taşınmış ama hiçbir zaman Kabil’de kalanlar kadar bir siyasi güce sahip olamamıştır. Müceddidiler bir hanakah kurmuşlardır. Ailenin başındaki unvan da buradan gelmektedir. Hazreti Şor Bazar. Kabil’deki Nakşibendiler geleneksel düzeni kabul etmekte Müceddidi ailesinin peşinden giderler. Gilzaylara ait kabile bölgelerindeyse kabileler Murabitun fikirlerini benimsemişlerdir. Kuzey ve Batı’nın Nakşibendileri gelenekçi olmalarına rağmen Müceddidi ailesini takip etmezler. Bu bölünmeleri direniş teşkilatı içinde de bulmak mümkündür.<br />
Müceddidiler, Geylanilerin tersine aktif bir politik rol oynarlar. Katıksız gelenekçi ulema olarak önceleri Kral Amanullah’ın pan-İslamizmini desteklemelerine rağmen, daha sonra reformlarına karşı çıkmışlardır. Şor Bazar Hazret’inin üç oğlu tarafından sürdürülen siyasal kampanyanın iki temeli anti-emperyalizm ve anti-modernizm idi. 1924 yılında Host’daki ayaklanmaya karışmışlar; burada, müritlerden biri olan Abdulgani, Molla-i Langa mahallesindeki Süleymanbey’i harekete geçirmiştir. 1928 yılındaysa Hazret’in tutuklanmasını takiben Şir Ağa adıyla tanınan kardeşi Fazıl Ömer, Baca-yı Saka’yı destekledikten sonra, Nadir Han lehine Gilzay kabilelerini ayaklandırmıştı. Başlangıçta aileyle, yeni işbaşına gelmiş Musahiban Hanedanı (Nadir, erkek kardeşleri ve oğlu Zahir) arasında oldukça sıkı bağlar mevcuttu. Fazıl Ömer, Adalet Bakanlığı’na getirilirken, kardeşlerinden üçüncüsü olan Sadık, büyükelçi olarak Kahire’ye gönderildi. 1936 yılındaysa Kral, “Kala-yi Cavan” bölgesini onlara bağışladı. Osman ailesi vasıtasıyla yaptıkları evliliklerle de kraliyet soyuyla da akraba oldular. Gayet güzel giden bu ilişkiler 1953 yılında Davud’un başbakanlığından sonra gerginleşmeye başladı. Aile fertleri Mısır’a göç ederek Müslüman Kardeşler teşkilatının mensuplarıyla yakın ilişkiler içine girdiler. Bunlar arasında şimdiki liderleri Sıbgatullah ve sonraları Nasır tarafından tutuklanacak olan Harun da bulunmaktaydı. Sonraları Sıbgatullah’ın ders vermek amacıyla Kabil’e döndüğünü görüyoruz. 1959 yılındaysa İslamcı muhalefete katıldığı için tutuklanarak Danimarka’ya sürgüne gönderildi. Fazıl Ömer’in 1956’daki ölümünden itibaren yeni Pir, Muhammed İbrahim (Şir Padişah) oldu. Muhammed İbrahim 1979 yılında ailesindeki tüm erkek fertlerle birlikte Taraki tarafından idam edildiği için yerine pir olmamasına rağmen Sıbgatullah müceddidi geçti.<br />
Bu şekilde, Müceddidi ailesi içerisinde birbirine zıt tesirlere sıkça rastlandığını görmekteyiz. Kral ailesiyle akrabalıkları olmasına rağmen ülkedeki adetlerin ve idari sistemin Batılılaşmasını hoşnutsuzlukla karşılarlar Zengin olmalarına rağmen Kapitalist formda kalkınmaya iştirak etmezler. Resmi görevlerde bulunmalarına rağmen, siyasi muhalefetin bir parçasını oluşturur ve muhafazakar olmalarına karşılık, politik İslamcılık gibi İslam’ın bazı radikal akımlarına karışmaktan da geri kalmazlar.<br />
Daha önceden de söylediğimiz gibi Müceddidi ailesi Afgan Nakşibendilerine dair tipik bir örnek olmaktan son derece uzaktır. Herat, Purçemen ve Karuh faal Nakşibendi merkezlerinin başında gelmektedir. Taşra’da Nakşibendi teşkilatı medrese ve ulemasıyla tanınır. Otoritesi Herat’tan Maymana’ya kadar uzanan ve Şerefüddin unvanına sahip Karuh Hazret’i bir şeyhülislam olduğundan ötürü aynı zamanda alim unvanına da sahiptir. 1856 yılında zamanın Hazret’inin Herat’ın İranlı Şiilere karşı müdafaa edilmesi yolunda verdiği fetva örneğinde olduğu gibi otoritesinin merbutlarınca tartışılmaksızın kabul edildiğini görüyoruz.<br />
Çiştiye Mevdud-i Çişti (1142-1236) tarafından kurulan bu tarikat daha çok Hindistan’da yerleşmiştir. Afganistan’daysa Çişti Şerif civarındaki Hari-rud vadisi dolaylarında, daha çok bir azınlık grubu olarak yer alır. Günümüzde Çiştiye içinde iki pir bulunmaktadır. Bölgedeki ulema Çiştidir. Köylülerse bu tarikatı kasaba halkının çoğunluğunun mensubu bulunduğu bir seyyid kavmi olarak görürler. 1981 yılına değin topluluk tipik bir  tarikatı şeraiti olup her birinde kendisine ait bir kütüphane bulunan yirmiye yakın medreseye sahipti. Burada pir’in alim ile, müridin talebeyle olan benzerliklerinin tamamlandığın görmekteyiz. Tüm gelir kaynaklarını öğretmen ve öğrencilerin ihtiyaçlarıyla, binaların bakım ve onarım giderlerine harcayan bu tarikat modern dünyanın tümüyle dışında yaşamaktadır.<br />
5000 yıllık bir tarihe sahip olan Afganistan eğitime çok önem vermiş bir çok ulema, şair ve yazar yetiştirmiştir. Zamanla okullar kültür, edebiyat ve sanat alanları olarak şekillenmiştir.  Eğitim ve öğretim çeşitli sistemlere göre bazen olumlu bazen de olumsuz sonuçlar vermiştir.<br />
SONUÇ</p>
<p>Afganistan kuzeyden, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, doğudan Çin Cumhuriyeti, güneyden Pakistan, batıdan İran ile sınırı vardır. Afganistan, tarihi boyunca, Gazneliler, Timurlular, Selçuklular gibi bir çok Türk imparatorluklarının idaresi altına girmiştir. Son Türk imparatoru Nadir Afşar imparatorluğu idaresi altına geçen Afganistan, ilk Afganistan devletini 1747’de Ahmed Şah Baba tarafından kurulmuştur. O tarihten bu yana yönetim Peştunların elinde olmuştur, bu kavmiyetçilikten dolayı diğer etnik gruplar tamamen safdışı bırakılmıştır. Ahmed Şah’ın ölümünden sonra Cumhuriyetin kurulmasına kadar yönetim babadan oğla yani kraliyet olarak kavga içinde geçmiştir.<br />
1973’te Davud Han kansız bir darbe ile Cumhuriyeti kurmuş günümüze kadar hep koltuk kavgası ülkeyi kaosa sürüklemiştir. 1979’da ülkenin yönetiminde olan komünistlerin de yardımıyla Ruslar’ın işgali başlamış, verilen büyük mücadelelerden sonra 1989’da Rusları Afganistan’dan atıp işgali durdurmaya başarmışlardır. İşgalin bitiminden komünistlerin parçalanmasından sonra, İslami devletin kurulmasıyla milliyetçilik ve kavmiyetçilik ülkeyi iç savaşa ve insanların rahatsızlığına neden olmuştur. Karanlık çağları yaşatan Taliban’ın yönetimi ile geçirmesiyle ülke tamamen derin bir kaos ve cehalete sürüklenmiştir. 11 eylül olayından sonra Taliban’ın maskesi yüzünden düşürülmüş ve tamamen ortadan kaldırılmış ülkeden atılmıştır. Taliban’ın ortadan kaldırılmasıyla birlikte geçici bir hükümet kurulup ilk kez etnik gruplara azda olsa hak tanınmıştır.<br />
Gazneliler, Timurlular ve Selçuklular döneminde Afganistan ilim ve kültür merkezi olmuştur, sonraki devlet ve kraliyet kavgalarından dolayı gerilemeye götürülmüştür. Batıyı görmüş orada tahsil görmüş modern reformcu ve demokrat bir düşünceye sahip olan Amanullah Han 1919’da İngilizlerden Afganistan’ın istiklalini almıştır. Eğitim ve öğretimin ilerletilmesi için Mahmut Beg Terzi ile Amanullah Han çok çaba sarfetmişlerdir. Bir ilerlemeden anlamayan cahil isyancılar, okulları kapamış, Baçayı Sakav adında biri birden bire ortaya çıkmış bu cahil halka liderlik yapmış, cahil halkın sert tutumuna dayanamayan Amanullah Han ülkeyi terk etmek zorunda kalmış ve sürgüne gitmiştir. Daha sonra Nadir Şah ve Zahir Şah zamanında eğitime ve öğretime biraz önem verilmiş ama ilerleme adına hiçbir şey yapılmamıştır. Davud Han’ın yönetime gelmesiyle eğitime ve ilerlemeye çok önem verilmiş, eğitim adına bir çok şey yapılmış ilk kez yurtdışına öğrenci gönderilmiştir. Eğitim öğretime en çok komünistler zamanında önem verilmiştir ve eğitimin en parlak dönemini bu komünistler zamanında görüyoruz, ama din eğitimin sahasına pek önem verilmemiştir. İslami Hükümetin kurulmasıyla eğitime büyük darbe indirildi, okullar kapandı, kitaplar yakıldı, her şey yağmalandı, bir çok öğretmenler komünist diye öldürüldü. Taliban’ın ortaya gelmesiyle bütün okular kapatıldı, kadınların evden çıkması yasaklandı, eğitim-öğretim sahaları kapatıldı, insanlara karanlık çağını yaşatıp, din eğitimi cami ve özel medreselerde talebe yetiştirmeye yönelikti. Bu dönemde ülke derin bir sessizliğe ve tam geriye sürüklenmiştir. Geçici hükümetin kurulmasıyla birlikte modern eğitim ve öğretime önem verilmiş, insanlar yeniden rahat yaşama ve özgürlüklerine kavuştular.</p>
<p>KAYNAKÇA:</p>
<p>•	Aziz, Muhammed Amaç, İrfan dergisi, 2. sayı, Afganistan’da eğitim-öğretimin kısaca Tarihi, Kabil, 2002.<br />
•	OĞUZ, Esedullah, Afganistan, 1. baskı, İstanbul, 1999.<br />
•	TUĞRA, Yunus, Afganistan’da Taliban Hareketinin Siyasal Yapısı, S.D.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Isparta, 2002.<br />
•	ERGEŞ, Uçkun, Yeni Türkiye, 97/16.<br />
•	DEMİR, Sami Afganistan’ın Sosyal ve Dini Yapısı, A.Ü. İlahiyat Fakültesi, Lisans Tezi, Ankara, 1996.<br />
•	UYSAL, Hasan, Adı Afganistan, 3. baskı, Ankara, 1996..<br />
•	İnsijam, Quariterly Vol, 1, No:1.<br />
•	Husamuddin, İmami, Afganistan ve Zuhuru, Şıtab yayınları, Taliban, 1999.<br />
•	SARAY, Mehmet,  Af ganistan ve Türkler, 2. baskı, İstanbul, 1997.<br />
•	SARAY, Mehmet, Dünden Bugüne Afganistan, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1981.<br />
•	Ahmed Han, Nationel Georapich, “Afganistan”, Aralık 2001.<br />
•	Ali Abad/Ali Rıza, Afganistan Dışişleri Bakanlığı Tahran, 1996.<br />
•	Muhammed Haşim, İsmeti İlah. Ciryanı Purşitabi Taliban, İran,1999.<br />
•	Peter Marsden, Taliban war Religion and the New order in Afganistan, Tahran, 2000.<br />
•	AKTAN, Hamza,TDV. İslam ansikopedesi .I.cilt.<br />
•	www.uzbek.dost web.com.<br />
•	www.bbc.co.uk/persian.<br />
•	Muhammed Osmanoğlu, Afganistan’da Cihad’ın 10 yılı , Rehber Yayınları, Ankara, 1990.<br />
•	Doğuştan Günümüz Büyük İslam Tarihi, c.6. “Müslüman Ülkeler maddesi Afganistan” , Çağrı Yayınları.<br />
•	Ş.Sıtanezay, “Ezpataki Şahi, Takebeli Şahi, Afganistan’da gerçek vakalar ve hadiseler, 2000.<br />
•	Korgeneral Rauf Beg, Adı Afganistandı, Talibanların eline nasıl düştü? Turan Kültür Vakfı, İstanbul, 2001.<br />
•	Sıraj, İslamic QUARTERLY JOURNAL Devoted To: Thovght Politic, Culture And The History in Afganistan, Puhlished By: Cultral Center of Afganistan Writers, vo.3 no.12, İran, summer 1997.<br />
•	Oivier Roy., Afganistan’da Direniş ve İslam Türkçe’si Mustafa Kadri Orağlı, İstanbul, 1990.<br />
•	Yeni Avrasya aylık haber ve kültür dergisi, “Afganistan”, Ekim-Kasım, 2001.</p>
<p>İÇİNDEKİLER:<br />
ÖNSÖZ	1<br />
GİRİŞ	2<br />
I. Konunun belirlenmesi ve sınırlandırılması:	2<br />
II. Konunun Araştırmasında Kullanılan Metot:	2<br />
I.	BÖLÜM	3<br />
AFGANİSTAN’IN COĞRAFİ, TARİHİ VE EKONOMİK  KONUMU	3<br />
1-  Coğrafi Konumu	3<br />
2- Afganistan’ın  Tarihçesi	5<br />
2- Ekonomi Durumu	16<br />
II.  BÖLÜM	19<br />
AFGANGİSTAN‘DA SOSYAL YAPI	19<br />
1-  Afganistan’ın  Etnik Yapısı	19<br />
a) Peştunlar (Patanlar):	20<br />
c) Türkler	22<br />
b) Tacikler	25<br />
d) Diğer Etnik Gruplar:	26<br />
2- Aile  Yapısı	28<br />
3- Örf ve Adetler	31<br />
a) Ad  Koymak	31<br />
b) Bayramlaşma	34<br />
1) Afganistan’da Ramazan (Şeker) Bayramı	34<br />
2) Afganistan’da Kurban Bayramı	36<br />
c) Düğünler	37<br />
1) Evlilik Merasimi	38<br />
2) Sünnet Merasimi	41<br />
d)  Oyunlar:	45<br />
e)  Hurafeler	45<br />
4)  Sanat ve Kültür	47<br />
a) Edebiyat ve Sanat:	47<br />
b) El sanatları:	49<br />
c) Kültür:	49<br />
III. BÖLÜM	51<br />
A-  AFGANİSTAN’DA EĞİTİM VE DİN EĞİTİMİ	51<br />
I- İslam’dan Önce Afganistan’da Eğitim	51<br />
II- İslam Sonrası Afganistan’da  Eğitim	51<br />
III. Eğitimin Hedefleri ve Kurumsallaşması	53<br />
Eğitimin öncelikli hedefi	53<br />
1) Öğretmen Yetiştiren Enstitülerin Kurulması	54<br />
2) Savadamuzi (Halk Eğitimi)  Okulları	55<br />
3) Afganistan’ın Anayasasına Göre Eğitim Öğr. İlgili temel hüküm ve ilkeler:	55<br />
4) Yüksek İslam Enstitüleri ve İmam Hatip Okulları (1976-1978)	58<br />
B-   Afganistan’da  Dini  Hayat	63<br />
1) Mezhepler	64<br />
2)  Tasavvuf ve Tarikatlar	65<br />
SONUÇ	69<br />
KAYNAKÇA:	71</p>
<p>T.C.<br />
SÜLEYMAN DEMİREL ÜNİVERSİTESİ<br />
İLAHİYAT FAKÜLTESİ<br />
FELSEFE VE DİN BLİMLERİ BÖLÜMÜ<br />
DİN EĞİTİMİ ANABİLİM DALI</p>
<p>LİSANS TEZİ</p>
<p>AFGANİSTAN’DA SOSYAL </p>
<p>VE KÜLTÜREL HAYAT</p>
<p>Danışman<br />
Yrd. Doç. Dr. Ramazan BUYRUKÇU</p>
<p>Hazırlayan<br />
A.Jelil UZBEK<br />
9711501126</p>
<p>ISPARTA -2002</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/afganistan%e2%80%99in-cografi-tarihi-ve-ekonomik-konumu.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çöller</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/coller.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/coller.html/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Dec 2009 16:44:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Ekvator]]></category>
		<category><![CDATA[Hava]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey]]></category>
		<category><![CDATA[Namibia]]></category>
		<category><![CDATA[Olur]]></category>
		<category><![CDATA[Saran]]></category>
		<category><![CDATA[Tam]]></category>
		<category><![CDATA[Toz]]></category>
		<category><![CDATA[Tuz]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12664</guid>
		<description><![CDATA[Yeryüzünün yedide birini kaplayan çöller yaşamın olanaksız olduğu bölgelerden sayılır. Bununla birlikte yeryüzünün en etkileyici doğa parçaları arasında bazı çöller de vardır. Buralarda yaşayan hayvan ve bitkiler bölgeye uyum sağlayarak varlıklarını sürdürmeyi başarmışlardır. Bölgede yaşayan insanlar ise vahalar oluşturarak ve hayvancılık yaparak geçimlerini sağlamaktadırlar. Bu kurak arazide sulama yoluyla gerçek cennetler oluşturmak olanaklıdır. Bugün pek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yeryüzünün yedide birini kaplayan çöller yaşamın olanaksız olduğu bölgelerden sayılır. Bununla birlikte yeryüzünün en etkileyici doğa parçaları arasında bazı çöller de vardır. Buralarda yaşayan hayvan ve bitkiler bölgeye uyum sağlayarak varlıklarını sürdürmeyi başarmışlardır. Bölgede yaşayan insanlar ise vahalar oluşturarak ve hayvancılık yaparak geçimlerini sağlamaktadırlar. Bu kurak arazide sulama yoluyla gerçek cennetler oluşturmak olanaklıdır. Bugün pek çok çölden petrol ve değerli madenler çıkarılmaktadır. Yeryüzünün en kurak, bitkileri çok az ya da hiç olmayan bölgelerine çöl denir. Çölün en önemli özelliği buharlaşmanın yağış miktarından daha çok oluşudur. Tam çöllerde 11-12 ay süren bir kuraklık döneminden sonra 10 mm’den az bir yağış görülür. Gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı çok büyüktür; bu fark +58 derece ile –10 derece arasında değişir. Bu yüksek sıcaklık farkı kayaların parçalanmasına yol açar. Böylece dağlar giderek birer moloz yığınına dönüşür. Sıcaklık değişmeleri kum ve toz fırtınalarına neden olur. Kum tanecikleriyle yüklü rüzgarlar önlerine çıkan kayaları yontup biçimlerini değiştirir. Yağmur yağdıktan sonra suların akıp gideceği yataklar <span id="more-12664"></span>olmadığından bunlar çeşitli yerlerdeki düzlüklerde birikir ve güçlü buharlaşmanın etkisiyle Cezayir ve Namibia’daki gibi tuz gölleri ortaya çıkar.<br />
Çöllerin Dağılımı<br />
Çölün en ayırt edici özelliği olan kuraklık çeşitli nedenlerden kaynaklanır. Çöller bulundukları yerlere göre alize ya da dönence çölleri, iç çöller ya da kıta çölleri ve kıyı çölleri biçiminde sınıflandırılır. Alize çölleri neredeyse tüm yeryüzünü çepeçevre saran bir kuşak oluşturur. Bunlar ekvatoral alçak basınç kuşağının her iki yanında uzanan yüksek basınç bölgesinde yer alır. Ekvator’da ısınan hava yükselerek kuzey ya da güneydoğuya yönelirken karşı akımlara yol açar. Bunların bir bölümü yere doğru inerek alçalır ve böylece içlerindeki nem oranı yüzde 10’un altına düşer. Bunlar üstünden geçtikleri alanlara kuraklık getirir. Büyük Sahra ya da Arabistan Yarımadası’ndaki çöllerde sürekli bu tür rüzgarlar eser. Denizden esen alize rüzgarları ise Antiller’de olduğu gibi, yüksek oranda nem taşır ve yağışa neden olur.<br />
Kıtaların içindeki çöllerin az yağış almasının nedeni denize çok uzak olmaları ve önlerinde bulunan sıradağların yağış yüklü bulutların ilerlemesini engellemesidir. Kışların çok soğuk geçtiği bu tür çöllere örnek olarak Gobi verilebilir. Kıtaların batısında yer alan kıyı çöllerinin ortaya çıkış nedeni soğuk okyanus akıntılarıdır. (Örneğin Afrika’nın güneybatısındaki Benguela Akıntısı ile Güney Amerika’nın batısındaki Humboldt Akıntısı.) Bu tür soğuk okyanus akıntıları hava sıcaklığının 6 C’ye kadar düşmesine neden olur; bu nedenle denizden esen rüzgarlar içlerindeki nemi kıyıya ulaşamadan deniz üstünde boşaltmak zorunda kalır. Bu tür çöllere örnek olarak Namib ve Atacama verilebilir.</p>
<p>Sahra-Yeryüzünün En Büyük Çölü<br />
Sahra 8 milyon km2’lik yüzölçümüyle alize çöllerinin en büyüğüdür. Erg adı da verilen kum çölü, genel kanının tersine bütün çölün yalnızca beşte birini kaplar. Onun dışında kalan yerler kaya ve molozlardan oluşur. Sahra’da Tibesti ve Ahaggar gibi, yükseklikleri 3.265 m’yi bulan dağlar da vardır. Buraları görece daha çok yağış alan ve göçebelerin yazın konaklamalarına elverişli yerlerdir. Buna karşılık Sahra’nın bazı yerlerine arka arkaya 10 yıl yağmur düşmediği olur. Yağışlar mineralleri yıkayıp götürmediği ve bitkiler onları tüketmemiş olduğu için, çölün zemini mineral besinler açısından çok zengindir. Bunun için, uzun süreli kuraklığı atlatmayı beceren tohum taneleri kısa ve güçlü sağanaklar biçiminde yağan ilk yağmurlarda hemen kök salıp çiçek açar ve birkaç gün içinde olgunlaşır.</p>
<p>Çöllerin Yeşil Adaları: Vahalar<br />
Çöllerde kilometrekareye düşen insan sayısı bir kişiden daha azdır. İnsanlar genellikle vahalarda yaşarlar. Vahalar ulaşılabilir bir yer altı ya da yerüstü su kaynağının yapay biçimde korunarak buraya getirilmesi ya da yer altı kaynak sularının doğal biçimde yüzeye çıkmasıyla oluşur. Sahra’daki vahalar 8.000 km2’lik bir alanı, yani çöl alanının binde 1’ini kaplar. Buralarda daha çok hurma ağaçları yetiştirilir. Ayrıca burada yaşayanların gereksinimini karşılayacak kadar darı, mısır, meyve ve sebze ekilir. Çöl gemisi olarak da adlandırılan develeri ve keçi kılından çadırlarıyla bir otlaktan ötekine gidip gelen göçebeler, yüzyıllar boyunca vahalarda yerleşik yaşayıp tarımla uğraşanlar üstünde egemenlik kurmuşlardır. Bu göçebeler genellikle Sahra’daki Tuaregler gibi aynı zamanda taşımacılık yapan savaşçı topluluklardır.</p>
<p>Uygarlık Geliyor<br />
Uçak ve öteki ulaşım araçlarının ortaya çıkmasıyla kervanlarla yapılan ticaret ve taşımacılık önemini yitirmiş ve Sahra’daki göçebelerin çoğu yerleşik yaşama geçmiştir. Ekolojik dengeleri çok duyarlı olan ve gitgide kalabalıklaşan vahalar çölün genişleyerek kendilerini yutma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bir zamanlar çöl şövalyeleri olarak adlandırılan insanlar artık ya petrol kuyularında, kömür, uranyum ocaklarında ya da çöl kıyısında kurulmuş sanayi tesislerinde çalışmaktadır. Yabancı gezginler de çölü keşfetmiştir. Eski çağlarda insanlar düşünceleriyle başbaşa kalmak için çöllere çekilirken, bugün uygarlık yorgunu Avrupalılar çölde serüven gezilerine çıkmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/coller.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çanakkale&#8217;nin Tanıtımı</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/canakkalenin-tanitimi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/canakkalenin-tanitimi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Dec 2009 16:32:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Şehirlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Belediye]]></category>
		<category><![CDATA[Eden]]></category>
		<category><![CDATA[Gelibolu]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Karadeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Ters]]></category>
		<category><![CDATA[Trakya]]></category>
		<category><![CDATA[Yumurtlama]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12662</guid>
		<description><![CDATA[İlin Coğrafi Konumu Çanakkale, Türkiye&#8217;nin kuzeybatı yönüne düşen Balkan Yarımadası&#8217;nın doğu Trakya topraklarına bir kıstakla bağlanmış, Gelibolu Yarımadası ile Anadolu&#8217;nun uzantısı olan Biga Yarımadası üzerinde toprakları bulunan bir ilimizdir. 25&#8243; 35&#8242; ve 27&#8243; 45&#8242; doğu boylamları ile 39&#8243; 30&#8242; ve 40&#8243; 45&#8242; kuzey enlemleri arasında 9.737 km2 lik bir alanda kurulmuş olup, doğu ve güneydoğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İlin Coğrafi Konumu<br />
Çanakkale, Türkiye&#8217;nin kuzeybatı yönüne düşen Balkan Yarımadası&#8217;nın doğu Trakya topraklarına bir kıstakla bağlanmış, Gelibolu Yarımadası ile Anadolu&#8217;nun uzantısı olan Biga Yarımadası üzerinde toprakları bulunan bir ilimizdir. 25&#8243; 35&#8242; ve 27&#8243; 45&#8242; doğu boylamları ile 39&#8243; 30&#8242; ve 40&#8243; 45&#8242; kuzey enlemleri arasında 9.737 km2 lik bir alanda kurulmuş olup, doğu ve güneydoğu yönünde Balıkesir, batıda Ege Denizi, kuzeybatıda Edirne İli, kuzeyde Tekirdağ İli ile Marmara Denizi tarafından çevrelenmiştir.<br />
Ekonomik Yapı İlimizde tarımsal üretim yapılan arazinin toprak varlığına oranı % 5&#8242;dir. Hububat, ayçiçeği, zeytin, sebze, meyve üretimi ile hayvancılık İlimizin en önemli gelir kaynaklarını<br />
<span id="more-12662"></span><br />
teşkil etmektedir. Zeytincilik, Ege bölgesinin devamı niteliğindedir. Bakla üretimi, iç bakla ihracatında önemli rol oynamaktadır. Ayçiçeğinde verim, Türkiye ortalamalarının üzerindedir. Meyve üretimi, elma, şeftali ve kiraza yönelmiştir. Bölgemiz, şarap ve kanyak üretimine çok elverişli üzümlerin yetişmesine uygun toprak ve iklim koşullarına sahiptir. Üretim miktarı yılda 10.000 ton civarındadır.<br />
Çanakkale ve çevresi, iklim değişmelerine bağlı olarak önemli bir balık mecrası olan Karadeniz&#8217;den Marmara ve Akdeniz&#8217;e, yumurtlama mevsimini müteakiben ters yönde cereyan eden balık göç yollarını kapsamaktadır. Bölgede balık üretimi takriben 5.925.907 kg/yıl&#8217;dır. Ayrıca önemli miktarda sazan, alabalık, yılan balığı ve bıyıklıdan oluşan takriben 56 ton su balığı da üretilmektedir.<br />
Nüfus ve İdari Bölüm<br />
1990 Genel Nüfus sayımına göre İl nüfusu 432.263 dür. İl&#8217;de Merkez ilçe ile birlikte 12 ilçe, 568 köy ve 34 Belediye bulunmaktadır. İlçeleri; Ayvacık, Eceabat, Ezine, Gelibolu, Gökçeada, Lapseki ve Yenice&#8217;dir.</p>
<p>İklim<br />
Çanakkale İlinde, Akdeniz ve Karadeniz iklimlerinin geçiş iklimi hüküm sürmektedir. Yağışlar genellikle bahar ve kış aylarında olmaktadır.<br />
Turizm sezonunda, iklim mutedil olup, deniz suyu sıcaklığı Temmuz ve Ağustos aylarında maksimum seviyeye çıkmaktadır. Günlük hava sıcaklıkları ise sezonda maksimum 35 ve minimum 25 derece olup, gece uzun yıllar ortalaması olarak en düşük sıcaklık 10 derece olmuştur.<br />
Yıl boyunca, Çanakkale İlinde hakim rüzgar kuzeyli rüzgar olup, güneyli rüzgar en etkilisidir.<br />
Sosyal Yapı<br />
Çanakkale İlinin sosyal yapısı; statik sayabileceğimiz bir nüfus ve ülkemizin bazı bölgelerine nazaran oldukça küçük bir şehirleşmenin belirginliği olan, önemli sorunları bulunmayan bir İl olarak kendisini hissettirmektedir.1990 Genel Nüfus sayımına göre İlimizin 432.263 olan nüfusu, &#8220;Nüfus Artış Onanı&#8221; ve &#8220;Kır kent Nüfus Bölümü&#8221; itibariyle, ülkemiz nüfus hareketlerine nazaran kararlı bir gelişme göstermiştir.<br />
Eğitim ve öğretim hizmetleri yönünden Türkiye ortalamalarına göre yüksek bir düzey göstermektedir.<br />
Sağlık kurumlarının sayısı ve ilçeler itibariyle dağılımı, ülke ortalamasının üzerinde ve dengeli bir düzeydedir. İlimiz de kuruluşu yeni olmakla beraber her geçen gün büyük bir gelişme gösteren 18 Mart Üniversitesi&#8217; de ilimizin sosyal yapısının yükselmesine neden olan önemli bir eğitim kuruluşu olup; Mühendislik &#8211; Mimarlık, Fen &#8211; Edebiyat, Eğitim, Ziraat, Su Ürünleri, ilahiyat ve Biga iktisadi ve İdari Bilimler Fakülteleri ile Turizm işletmeciliği ve Otelcilik Yüksek Okulu (Ayvacık, Bayramiç, Biga, Çan ve Çanakkale Meslek Yüksek Okulları), Çanakkale Sağlık Hizmetleri Yüksek Okulu&#8217; (Ezine, Gelibolu ve Yenice Meslek Yüksek Okulları) nu bünyesinde faaliyeti geçirmiştir. Çanakkale İli, tarihi boyunca önemli kültürlere sahne olmuştur. Bu özellik, halkın dış dünyaya açılmasını ve kültürel faaliyetlere ilgisini arttırıcı bir unsur olarak kabul edebilir. Her yıl yöremizde açılan ve ekonomik olmaktan çok kültürel nitelik taşıyan kurslara, halkın küçümsenemeyecek oranda katılımı bunun bir göstergesi olarak sayılabilir.<br />
Kültürel Faaliyetler<br />
Çanakkale sahip olduğu tarihi, turistik ve kültürel zenginlikleri ile yerli ve yabancı turistlerin daima gözdesi olmuş bir İlimizdir. Çanakkale Savaşlarının cereyan ettiği Gelibolu Yarımadası Tarihi ve Milli Parkı&#8217;nda bulunan Türk Anıt ve Şehitlikleri ile Yabancı Anıt ve Mezarlıklar, özellikle 18 Mart ve 25 Nisan haftaları içerisinde yoğun bir şekilde yerli ve yabancı turist akınına uğramaktadır.Troya, Alexandreia &#8211; Troas, Assos gibi nice eski uygarlık merkezlerinin beşiği olan İlimiz, yerli ve yabancı ziyaretçileri tarihin derinliklerine götürmektedir. Uygarlık Tarihinin en eski el sanatlarından birisi olan Seramikçilik ve Halıcılık, Çanakkale folklörünün otantikliğini kaybetmemiş en belirgin özelliklerini günümüze kadar getirebilmişlerdir. Sağlık Turizminin en önemli faktörlerinden biri olan kaplıcalardan en az 10 adedini hudutları içerisinde bulunduran İlimizin üç tarafı denizlerle ve eşsiz doğa güzellikleri ile çevrelenmiştir.<br />
İlimiz, eğitim ve öğretim hizmetleri yönünden Türkiye ortalamalarına göre yüksek bir orana sahiptir. Mehmet Akif Ersoy İl Halk Kütüphanesi ve Kültür Merkezi, Yetişkinler Bölümü, Çocuk Bölümü ve Ödünç kitap Verme servisleriyle Çanakkale halkının ve öğrencilerin okuma, araştırma ve inceleme ihtiyaçlarını büyük ölçüde karşılamaktadır.<br />
Mehmet Akif Ersoy Kültür Merkezinde, 277 kişilik Tiyatro Salonu, ile Sergi Salonu bulunmaktadır. Tiyatro salonunda, bursa ve Ankara Devlet Tiyatroları ile Özel Tiyatrolar, Oyunlarını yılın belli zamanlarında Çanakkale halkına sunmaktadırlar. Tiyatro salonunda, Konferans, Konser ve Folklor gösterileri de düzenlenmektedir.<br />
Belirli gün ve haftalarda Sergi Salonunda, fotoğraf, kitap ve resim sergileri, açılmaktadır. 18 Mart 1990&#8242;da açılan, Güzel Sanatlar Galerisi Müdürlüğü, 19 yy. sonlarında yapılmış, 2 katlı eski bir Konakta hizmet vermekte olup, giriş katında, 190 m2 lik sergi salonuna, üst katında kurs salonları ve 60 kişilik Toplantı Salonuna sahiptir. 8-12 yaş grupları ve yetişkinlere yönelik resim kursları ile İlimizdeki kültür etkinliklerine katkıda bulunmaktadır.<br />
İlin Tarihçesi<br />
Eski çağlarda adı &#8220;Hellespontus&#8221; ve &#8220;Dardan&#8221; olarak anılan Boğazın iki yakasında toprakları bulunan Çanakkale, tarihin ilk devirlerinden beri önemli bir yerleşim merkezi olmuştur. Anadolu&#8217;da henüz mağara devri yaşanırken Çanakkale şehir medeniyetine sahiptir. M.Ö. 3000 yıllarında kurulan l. Troya, M.Ö. 2500 yıllarında depremle yıkılmıştır.Bundan önce de yörede eski yerleşmelerin bulunduğu bilinmektedir.<br />
l. Troya&#8217;dan önce kurulduğu sanılan Dardonos şehrinin Troya&#8217;dan 100-150 yıl öncelere dayandığı düşünülmektedir. Troya şehirlerin M.Ö. 1200 yıllarına kadar sürmüş, bu dönemde çıkan büyük savaşlar sonucunda Troya yıkılmış ve Çanakkale&#8217;yi yeni kavimler ele geçirmiştir. &#8220;dor göçleri&#8221; sonucunda Hitit Krallığının yıkılması, yeni krallıkların kurulması Çanakkale yöresini de oldukça etkilemiştir. M.Ö. 1150 yıllarındaki bu göçler yörede karanlık bir devir başlatmış, bu dönem M.Ö. 671 yıllarında lon kolonilerinin kurulması ile bitmiştir. Bölge M.Ö. Vll. yy. da Lidya, M.Ö. 480&#8242;de Pers ve M.Ö. 479&#8242;da Atinalıların eline geçmiştir. Daha ileriki çağlarda boğazın önemini anlayan milletler, Boğaz çevresindeki şehirleri ellerinde<br />
tutmaya çalışmışlardır. Çanakkale Boğazı Asya ve Avrupa kıtalarını birbirine bağlayan önemli bir su yolu olduğundan ilk çağlardan itibaren stratejik bir önem kazanmış ve tarihin her kesiminde uygarlık açısından etkin bir rol oynamıştır. Troya, Assos, Alexandreia-Troas, Dardanos, Neandria, Sestos, Abydos, Lampsakos, Chryse ve Kebrene gibi önemli şehir merkezi ve kültürlerinin kuruluşlarına sahne olmuş ve 1366 yılında Osmanlı egemenliğine geçmiştir 1452 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından inşa ettirilen Çimenlik ve Kilitbahir Kaleleri, bugünkü şehrin kuruluşuna başlangıç olmuştur. 1656 yılında Venediklerin, 1770&#8242;de Rusların, 1807&#8242;de İngilizlerin, 1911&#8242;de İtalyanların saldırılarına maruz kalan Boğaz, 1915&#8242;de İtilaf Devletlerince geçilmeye çalışılmış ancak Şanlı Türk Ordusunun yılmaz azim ve cesareti karşısında geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Boğazı denizden zorlayarak geçmek isteyen düşman, bir netice alamayınca Gelibolu Yarımadasını ele geçirerek Boğazı açmak amacıyla 25 Nisan 1915 gününün sabahından itibaren İngiliz, Fransız, Yeni Zelanda ve Avustralya kuvvetleri ile seddülbahir ve Arıburnu bölgelerine çıkartma harekatına başladır. 18 Mart&#8217;tan ders almayan İtilaf Kuvvetleri, Arıburnu ve Anafartalar Kahramanı, Ulu Önder, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve emrindeki Kahraman Türk Ordusunun sarsılmaz azim, cesaret ve imanı karşısında, 20 Aralık 1915&#8242;de Arıburnu ve Anafartalar Cephesini, 9 Ocak 1916&#8242;da Seddülbahir Cephesini tamamen terk etti.</p>
<p>“ Denizlere hakim olan dünyaya hakim olur.” düşüncesiyle hareket eden İngilizler, boğazları ele geçirmek için donanmanın yeterli olacağına inanıyorlardı. Bahriye Nazırı Churchill’in planları Akdeniz filosu komutanı Amiral Carden tarafından da desteklenince, Lord Fisher’ın şüpheli gördüğü bu harekatın donanma ile yapılmasına karar verildi. Tarihinde hiçbir yenilgi almamış olan İngiliz donanmasının silah, teknoloji ve başarı açısından kendine güveni tamdı. Dünyanın yenilmez donanması, Fransa’nın da desteği ile dünyanın en büyük armadasını oluşturuyordu. Bu donanmaya karşı gelebilecek hiçbir güç düşünülemezdi. Hele ki yıpranmış, teknoloji açısından zayıf ve parçalanmak üzere olan Osmanlı, bu armada ile asla baş edemezdi.<br />
İtilaf Devletleri’nin deniz harekatı 19 Şubat 1915’te başladı. 13 Mart 1915’e kadar düşman gemileri tabyaları top ateşine tuttu, mayın tarama gemileri olabildiğince yol açtı. Boğazları zorlayarak geçebileceklerine inanan düşman kuvvetlerinin, kararlı ve dirençli bir karşılık almaları bu işin o kadar da kolay olmadığını gösteriyordu. Bir ay boyunca yapılan binlerce mermi atışının ardından çok da büyük bir gelişme elde edilememişti.<br />
18 Mart’a kadar geçen bu dönemde boğazın girişinde bulunan Rumeli yakasındaki Seddülbahir ve Ertuğrul tabyaları ile, Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyaları tahrip edilmişti. Boğaza giriş kapıları aralanmış ama hala ilerde olacaklar belirsizdi.<br />
Ve 18 Mart 1915 sabahı geldiğinde kimse günün sonunda neyle karşılaşacağını bilmiyordu.<br />
17 Mart 1915’te Amiral Carden’in yerine Amiral De Robeck’in atanmasıyla 18 Mart da gerçekleşecek plan uygulamaya konuluyordu.<br />
Plana göre; 18 Mart sabahı 3 deniz tümeninden oluşan düşman filosu boğazda belirdi. Filonun en güçlü gemilerinden oluşan 1. Tümen bizzat Amiral de Robeck tarafından kumanda ediliyordu.<br />
Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson muharebe gemileri ve Inflexible muharebe kruvazöründe oluşan 1. Tümen, saat 10:30’da boğazdan içeri girdi. Filonun önündeki muhripler savaş alanını tanıyorlardı. Planlanan noktaya ulaşıldığında Queen Elizabeth’in hedefi Rumeli Mecidiye Tabyası, Lord Nelson’un hedefi Namazgah Tabyası, İnflexible hedefi ise Rumeli Hamidiye Tabyası idi. “A Savaş Hattı” olarak adlandırılan bu plan 11.30’da uygulanmaya başlandı ve 11.30’da merkez tabyalarına ateş başladı.<br />
Bu arada düşman gemileri Kumkale’den gelen tedirgin edici ateş hattına da girmişlerdi. Obüslerden üstlerine ateş yağıyordu. Yine de mesafe uzak olduğundan Türk bataryaları savaş gemilerine karşılık veremiyordu. Saat 12.00 sularında Çimenlik, Rumeli Hamidiye ve Anadolu Hamidiye ateş almıştı. B Hattı diye adlandırılan Amiral Guepratte komutasındaki 3. Tümen Suffren, Bouvet, Goulois, Charlemagne adlı dört Fransız gemisiyle Triumph ve Prince George adlı iki İngiliz muharebe gemisinden oluşuyordu. Plana göre bu tümen 1. Tümenin arkasından hareket geçti ve B hattı önündeki yerini aldı. Yavaş yavaş yaklaşan gemiler bu cesurane ilerleyişlerinde Türk bataryalarından düşen mermi ateşi altında B hattına vardılar. Şiddetli yapılan karşılıklı çatışmalarda aradaki bataryalar sustuysa da merkez bataryalar ateşe devam ediyorlardı. 900 yarda kadar içeri sokulduklarından şiddetli ateş bu gemilerin üzerine yağıyordu. 3. Tümene ait olan iki İngiliz gemisi Triumph ve Prince George A hattının kıç omuzluklarında yerlerini almış Rumeli Mesudiye ve Yıldız Tabyalarını hedeflemişlerdi.<br />
Rumeli merkez bataryaları çok yoğun bir ateş altındaydı. Mermilerin çoğu tabyalar içine düşmüş, telefon hatlarını bozmuş, yangınlar çıkarmıştı. Rumeli Mecidiye tabyası topçuların şehit olması ile devre dışı kalmıştı.<br />
Planın ikinci aşamasında Türk bataryaları üzerinde yeteri kadar üstünlük sağlanabilirse Albay Hayes Sadler komutasındaki 2. Tümen devreye girecekti. Ocean, İrresistible, Albion, Vengeance, Swiftsun ve Majestic’ten oluşan 2. Tümen, 3. Tümenin yerini alacak ve B Hattından son olarak yakın muharebe yapılarak Tabyalar içinde olmayıp mayın hatlarını savunan toplar tahrip edilerek bombardımandan hemen sonra mayın tarama işlemlerine başlanacaktı. Fakat 3. Tümenin yerini alacak 2. Tümen gelmeden önce beklenmedik bir şey oldu. Saat 14:00’e doğru Suffren büyük bir hızla boğazı terk etmekte ve Bouvet’de onu izlemekteydi. A hattını geçmek üzereyken Fransız gemisi Bouvet’de bir iki patlama oldu ve Anadolu Hamidiye tabyasınca ateş altındayken 3 dakikada suların altına gömüldü. Derin bir şaşkınlık yaşanıyordu. Queen Elzabeth ve Agamemnon dışındaki bütün gemiler ateşi kestiler. Muhripler ve istimbotlar personeli kurtarmaya gittiklerinde 20 kişi kurtarılabilmiş, 603 kişi sulara gömülmüştü. Bu arada 12.30 sularında Goulois isabet almış ve ağır yaralarla boğazı terk ediyordu. 15.30 sularında mayına çarpan Inflexible’ın durumu kötüydü ama yoğun çabayla Bozcaada’ya ulaştı. 2. Tümen İngiliz gemileri, 3. Tümenin yerini aldığında bu manzara ile karşılaşmıştı. Saat 14.30’da ateşe başlayarak 10 yardaya kadar yaklaştılar. Namazgah tabyasını bombardıman ediyordu. Saat 15.00’te Rumeli Hamidiye daha sonra da Namazgah aldığı isabetle savaş dışına kalmıştı.<br />
Anadolu Hamidiye tabyası hasar görmemişti ve İrrisistible’a ateş ediyordu. Saat 15.14’de İrrisistible’ın yanında korkunç bir patlama duyuldu. Saat 16.15’te tabyalarda uzaklaşmak isterken bir mayına çarptı. Bu bölgede bir gece önce Nusret’in döktüğü mayınlar hiç hesapta yokken can alıyordu. Bölgenin mayınlı olduğunu anlayan Amiral de Robeck 2. Tümenin geri çekilmesi için emir verdi. 18.05’te geri çekilirken Ocean da mayına çarpmıştı. Güçlü top ateşine rağmen Ocean’ın personeli muhripler tarafından boşaltıldı.<br />
18 Mart’ta yaşananlar şaşkınlık yaratmıştı. Lord Fisher gibi ordusuz bir donanmanın başarıya ulaşamayacağını söylayenler haklı çıkıyor, de Robeck ve Churchill gibi hala donanma ile boğazları zorlayıp İstanbul’a çıkılabileceği düşüncesi yeni hareket planları doğuruyordu.<br />
KARA SAVAŞLARI<br />
Çanakkale Savaşları’nda Deniz Harekâtı’nın başarısızlığı umutları Kara Harekâtı’na çevirmişti.Daha 1 Mart’ta Yunanistan, Gelibolu yarımadasını işgal etmek, mümkün olduğu takdirde İstanbul üzerine yürümek üzere İngiltere’ye üç tümenlik bir kuvvet önermişti. İngiliz ve Fransızlara kalsa öneri kabul edilebilirdi. Ancak Rus Çarı, İngiliz Büyükelçisi’ne, hiçbir şart altında Yunan askerinin İstanbul’a girmesine izin vermeyeceğini bildirerek bu tasarıyı önledi.<br />
Londra’da ise, harekâtı Donanma yalnız mı yapsın, yoksa Kara Ordusu ile birlikte mi hareket etsin tartışması yapılmakta idi. Bir Kara Ordusuna ihtiyaç olduğunu savunanların arasında Lord Fisher geliyordu. Bununla beraber son karar, Savaş Bakanı (Harbiye Nazırı) Lord Kitchener’indi. O ise, ısrarla elinde birlik olmadığını söylüyordu, ama seçkin bir birlik olan ve İngiltere’de bulunan 29’ncu Tümen’e hiçbir görev verilmemişti.</p>
<p>Nihayet Mart’ta Kitchener Çanakkalecilerin tarafına kayarak 29’ncu Tümenin Ege’ye sevk edileceğini, Çanakkale’de bulunan Deniz Piyadelerine Gelibolu Yarımadası’nın temizlenmesinde yardım edeceğini açıkladı. Bu haber Fransa cephesinde buluna İngiliz Generallerinin öylesine büyük tepkisine yol açtı ki, Mareşal sözünü geri alarak 18 Şubat’ta bu birliğin yerine o sırada Mısır’da bulunan Avustralya ve Yeni Zelanda Tümenlerinin gideceğini bildirmek zorunda kaldı.<br />
Askeri durumu tetkik için Çanakkale’ye gönderilen General Sir William Birdwood, 5 Mart’ta Kitchener’a gönderdiği raporda, Donanmanın tek başına Bağaz’dan geçemeyeceğine inandığını, kuvvetli bir ordunun karadan donanmayı desteklemesi gerektiğini bildiriyordu. Bu rapor Kitchener’in bütün tereddütlerini giderdi. 10 Martda 29’ncu Tümenin Ege’ye gönderileceğini açıkladı. Ayrıca bir Tümen de kendilerinin göndermeleri için Fransızları ikna edeceğini ilave ediyordu.<br />
Böylece Mısır’daki Anzac Tümenleri ile birlikte 70 bin kişilik bir kolordu bu işe ayrılmış oluyordu.<br />
Birdwood’un raporuna rağmen, hala donanmanın tek başına Boğazı geçebileceğini düşünenler vardı. Bu karışıklık içinde Kara kuvveti hazır olana kadar Donanmanın harekatını geri bırakmasını, bu suretle Kara ve Deniz Kuvvetlerinin müşterek harekata başlamasının en iyisi olacağını hiç kimse aklına getiremiyordu.<br />
O sıralarda Londra’ya hakim olan bu kargaşalık ve belirsizliği, ne yapacağı belli olmayan Sefer Kuvveti’nin Komutanlığına yapılan atamadan anlamak mümkündür. Bu komutan, Kitchener’in Güney Afrika savaşlarından eski bir arkadaşı General Sir Ian Hamilton’du.<br />
Donanma asıl saldırısını yapana kadar, Hamilton’un birlikleri işe karışmayacaktı. Eğer deneme başarıya ulaşmazsa Hamilton Gelibolu yarımadasına çıkarma yapacak, başarıya ulaşırsa yarımadaya zayıf bir kuvvet bırakıp doğrudan doğruya İstanbul üzerine yürüyecekti. Oradan İstanbul Boğazına çıkarılmış bir Rus Birliği ile birleşmesi umuluyordu.<br />
Türk tarafı ise, 18 Mart’ta kazandığı zaferden dolayı kendisine olan güvenini tazelemiş, Çanakkale’nin Boğazlar’dan geçilemeyeceğini tüm dünyaya göstermişti. Bu zaferin ardından, Müttefiklerin kaçınılmaz kara harekâtına karşı Türk tarafı da son sürat hazırlıklara başlamıştı. Çanakkale ‘de 5. Ordu oluşturulmuş başına da Mareşal Liman von Sanders getirilmişti. Kıyılara dikenli tellerle çevriliyor, birlikler önemli yerlere yerleştiriliyor, müttefiklerin her hareketi gözleniyordu. Müttefik çıkarmasını bekleyen bir başka kişi ise 19. İhtiyat Tümeni’nin başında bulunan yarbay Mustafa Kemaldi.</p>
<p>Daha önce yabancı kaynaklardan ve Anzakların anılarından yapılan aktarmalarla nasıl başlandığı ve ilk günleri açıklanan Arıburnu’ndaki Anzak Kolordusunun Nisan’da yaptığı çıkarmanın temel amacı önce, Kabatepe ile KüçükArıburnu arasındaki kumsallık bölgeye çıkmaktı. İlk aşamada Conkbayırı- Kocaçimentepe çizgisi denetim altına alınıp, oradan Maltepe bölgesi ele geçirilecek, böylece, Kuzeyde’ki Türk kuvvetlerinin Güneyde, Seddülbahir bölgesindeki Türk birliklerine yardımı engellenmiş olacaktı.<br />
25 Nisan sabahı savaş gemilerinin, Türk mevzilerini sürekli vuran koruyucu ateş altında, Anzak Kolordusu’nun 1. Tugayından 1500 kişilik ilk hücum dalgası, çıkarma botlarının bir şekilde kuzeye kayması sonucu, saat 05.00’te, Kabatepe bölgesi yerine Arıburnu kesimine çıkmak zorunda kalır.<br />
Bu noktada kıyı gözetlemesi yapan bir Türk takımının direnişine karşın, karaya çıkan Anzak birlikleri belirli bir noktaya kadar ilerler. Diğer taraftan, Bigalı’da bulunan ordu yedeği 19. Tümen, 24-25 Nisan gecesi Conkbayırı yönünde tatbikat yapmakta idi. Gün ağarırken, Arıburnu yönünden top seslerinin gelmesi üzerine, 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, bir çıkarma yapıldığını anlayıp durumu Ordu Komutanına bildirir, ancak bir yanıt alamaz. Durum çok kritiktir. Mustafa Kemal, kıyıda çok zayıf gözetleme ve koruma birlikleri olduğunu düşünerek ve geniş bir sahile yayılmış olan 27. Alayın da, ağır kayıplar verdiği haberini alınca, düşmanın Conkbayırı-Kocaçimentepe çizgisi ve uzantısını ele geçirmesi durumunda, onarılamayacak durumlarla karşılaşacağını kavrar. Ordudan emir gelmemiş olmasına karşın girişimi ele alıp tüm sorumluluğu yüklenerek, 57.Alayı bir batarya ile Kocaçimentepe yönünde harekete geçirir. Kendisi de durumu izlemek üzere Conkbayırı’na çıktığında,, Arıburnu kesiminden bazı askerlerin çekilmekte olduklarını ve düşman birliklerinin de bunları izlediklerini görür.<br />
O anı Mustafa Kemal, Ruşen Eşref Ünaydın ile yaptığı görüşme sırasında şöyle anlatmaktadır.<br />
“&#8230;Bu esnada Conkbayırının güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahilin gözetleme ve korunmasıyla görevli olarak orada bulunan bir müfreze askerin Conkbayırına doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm&#8230; Bu askerlerin önüne kendim çıkarak:<br />
-Niçin kaçıyorsunuz ? dedim.<br />
-Efendim düşman dediler!<br />
-Nerede?<br />
-İşte! diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.<br />
Gerçekten de düşmanın bir avcı kuvveti 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve tam bir serbestlik içinde ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün. Ben kuvvetleri (geride) bırakmışım, askerler on dakika istirahat etsin diye&#8230;Düşman da bu tepeye gelmiş&#8230;Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman benim yere gelse kuvvetlerim çok kötü bir duruma düşecekti. O zaman artık bilemiyorum, bilinçli bir düşünme ile midir, yoksa önsezi ile midir, bilmiyorum. Kaçan askerlere:<br />
- Düşmandan kaçılmaz, dedim.<br />
- Cephanemiz kalmadı, dediler.<br />
- Cephaneniz yoksa süngünüz var,dedim.<br />
Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırına doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile dağ bataryasının yetişebilen askerlerinin ‘ marş marşla’ benim bulunduğum yere gelmeleri için, yanımdaki emir subayını geriye yolladım. Bu askerler süngü takıp yere yatınca, düşman askerleri de yere yattı. Kazandığımız an, bu andır&#8230;”<br />
Gerçekten de, çekilen Türk askerleri mevzi alınca, karşı taraf ta mevzi alıp duraklar. Böylece, 57. Alay Öncü Bölüğü&#8217;nün Conkbayırı’na yerleşmesi için gereken süre kazanılmış olur. İşte bu an, Çanakkale Savaşları Kara Harekatı’nın kaderini belirleyen önemli anlardan birisidir. Böylesine önemli anda kilit rolü oynayan kişi ise, tartışmasız Mustafa Kemal’dir. Bu husus, Çanakkale Savaşları tarihiyle uğralan Türk ve yabancı bütün uzmanlar tarafından doğrulanıp vurgulanmaktadır.<br />
Daha sonra, Kolordu Komutanı Esat Paşa&#8217;nın izniyle, 27. Alay’dan geri kalan birlikleri de emrine alan Tümen Komutanı Mustafa Kemal, karşı saldırıya geçmek üzere 57.Alay&#8217;a şu emri verir :<br />
“ Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.”<br />
25 Nisan 1915 günü, vakit ikindiye yaklaşırken, ilk çıkarma kademesi olan tümenin sahile çıkışı da tamamlanmıştır. Ne var ki, 27. Alayın birlikleri ve 57. Alayın yaptığı karşı saldırı ile süngü hücumları sonucu Anzaklar çok sayıda kayıp vermiş ve sahile çekilmişler, kritik ve endişeli anlar yaşamaktadırlar. Gene de gün batarken, Anzak Kolordusu’nun sahile çıkan Tümeni, Arıburnu’nun sarp yamaç ve tepelerinde yerleşme olanağı bulur. Bu tarihten başlayarak harekat, 1915’in Ağustos ayına kadar dört ay boyunca, Conkbayırı- Kocaçimentepe-kabatepe bölgelerinde, tarafların karşılıklı saldırı ve özellikle gece yapılan süngü hücumlarıyla, yakın boğuşmalar şeklinde ve çok kanlı çarpışmalarla geçecektir. Bu çarpışmalar sırasında Türkler de, Anzaklar da ağır kayıplar vermişlerdir. Ağustos ile birlikte ise savaş şiddetli çarpışmalara dönüşür. Tıpkı Seddülbahir’de olduğu gibi, Anzak ordusu da taarruz hedeflerine varamamış, çıktıkları yerlerde 3-4 km.lik bir mesafe ilerleyip, boşaltmaya kadar da o noktada kalmışlardır.</p>
<p>SEDDÜLBAHİR MUHAREBELERİ<br />
25 Nisan günü, Müttefik Kuvvetleri Donanmanın koruyucu bombardımanı altında, beş ayrı yerden Gelibolu Yarımadası’na çıkmaya başladılar. İngiliz ve Hint birliklerinin çıkarıldığı ilk hedef , güneyde Alçıtepe’yi ele geçirip Kilitbahir platosuna ilerlemek, oradaki merkez tabyalarını susturduktan sonra Boğaz’ın giriş bölgesini ele geçirmekti. Burada Müttefik donanmasına bağlı savaş gemilerinin yaptığı bombardımanın şiddetine bir örnek vermek gerekirse; sadece Ertuğrul Koyu sırtlarındaki 26. Alayın 10.Bölüğünün savunma mevzilerine 4650 mermi atılmıştı.<br />
Buna rağmen Türk bataryaları ve kuvvetleri imha olunamadığından İngiliz Birlikleri ağır kayıplar vermekte ve bu durum, Müttefik kuvvetler arasında büyük bir şaşkınlık yaratmaktaydı. Bu günlerde, gerçek bir kahramanlık destanı yaratan Yahya Çavuş’un takımı, işte bu 10. Bölüğün takımıdır.<br />
Temmuz 1915 sonuna kadar, çok kanlı geçen, göğüs göğüse süngü hücumları ve karşı hücumlarla süren Kirte-Kerevizdere- Zığındere Muharebeleri, özellikle Türk birliklerinin, Müttefik Donanması’nın ateşinden korunmak amacıyla, gece yaptıkları süngü hücumlar şeklinde olmuştur. Sekiz gün, geceli gündüzlü süngü hücumlarıyla geçen Zığındere muharebesi, iki taraf için de kayıpların en fazla olanı ve en kanlı geçenidir.<br />
Bu bölgedeki harekat ağustos ayıyla birlikte mevzi muharebesine dönüşür. Böylece işgal kuvvetleri, 3-4 kilometrelik bir arazide çakılıp kalmış, Alçıtepe ve Kirte ele geçirilememiş, durum boşaltmaya kadar değişmeden böylece devam etmiştir.<br />
KUMKALE MUHAREBELERİ<br />
25 Nisan 1915 günü saat 04.30’da Fransız filosu Kumkale önlerinde savaş düzeni almıştı. Kumkale ve Kumkale-Orhaniye arasını hedef alan şiddetli donanma ateşinin ardından Fransız birlikleri karaya çıktılar.<br />
Kumkale’deki Türk takımı Fransız bombardımanlarına ve karaya çıkan iki Fransız bölüğüne karşı kahramanca dayandıysa da, sürekli takviye edilerek tabur seviyesine çıkan Fransızlar karşısında kaleyi bırakarak Kumkale köyüne çekilmek zorunda kaldı. Sadece yarım takımlık 6. Bölük’ün ihtiyatıyla takviye edilebilen takım, Kumkale sokaklarında Fransızlarla kısa süren sokak muharebelerine girdi. 6. Bölük komutanı, birliklerini Kumkale mezarlığına çekti. Takım komutanlarından birinin şehir düşmesine, diğerinin de yaralanmasına ve cephane sıkıntısına rağmen, bölük inatla savunmasını sürdürdü ve Fransız kuvvetlerinin kanadını Kumkale’de bastırıp, bütün cephesini hareketten alıkoydu.<br />
Türk birlikleri Kumkale’yi geri almak için taarruza geçince Kumkale sokaklarında göğüs göğüse yakın muharebe başladı. Fransızlar da direnişlerini sertleştirmişlerdi. Türk hücumlarının en şiddetli bir anında Fransızlar beyaz bayrak çektiler. Üst rütbeli Fransız subayı da kendi rütbesine denk bir Türk subayına teslim olmak istedi, fakat dil farkı yüzünden anlaşılamadı.<br />
Teslim alma olayı uzayınca Fransızlar tekrar toplanarak mevzilerine döndüler ve yer yer ateş muharebeleri başladı. Fransız filosu da kendi birlilerine zayiat verdirme pahasına, Fransız ve Türk birliklerinin birbirine girdiği Kumkale’ye şiddetli ateşlere başladı. Türk birlikleri Mezarlık-Kumkale-Orhaniye hattına çekilmek zorunda kaldılar.<br />
Fransızlar da Kumkale’de kıyı başı tutmuşlar ama ilerleyememişlerdi. Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yapan İngiliz kuvvetlerinin takviye edilmesi amacıyla, Seferi Kuvvetler Başkomutan’ı General Hamilton’un emriyle, Fransız kuvvetleri 26/27 Nisan 1915 gecesi başarılı bir çekilme harekatıyla geri alındılar.<br />
ANAFARTALAR ZAFERİ<br />
25 Ağustos 1915’ten Ağustos sonuna kadar, Müttefikler hem Seddülbahir hemde Arıburnu’nda başarılı olamayınca, Çanakkale Boğazı’nı, geriden sarkarak ele geçirmek amacıyla harekete geçerler. Bu arada General Hamilton, Türk Ordusu’nun gerilerine sarkmak ve çember içine alıp yok etmek için, Büyük ve Küçük Kemikli Burunları arasında yeralan Suvla sahillerine çıkıp, Anafartalar’da üçüncü bir cephe açmaya karar verir. Hedef, Conkbayırı ve Koçaçimentepe blokunu ele geçirerek buradan ilerleyip, çanakkale Boğazı’na inerek hakim olmaktır.<br />
Bu amaçla da, 9.İngiliz Kolordusu&#8217;nu ,6-7 Ağustos gecesi karanlıktan yararlanarak bölgeye çıkartır. Amaç, sabah gün ağarmadan von Sanders, Saros Grup Komutanına 7. ve 12. Tümenlerle süratle Anafartalar kesimine gitmesini ve karaya çıkan İngiliz birliklerine 8 Ağustos sabahı erkenden taarruz edilmesi emrini verir. Anafartalar Müfrezesi komutanı Yarbay Vilmer’e de, Saros’dan iki tümenin gelişine kadar, İngilizlerin ilerleyişine engel olunmasını emreder.<br />
25 Ağustos 1915’ten Ağustos sonuna kadar, Müttefikler hem Seddülbahir hemde Arıburnu’nda başarılı olamayınca, Çanakkale Boğazı’nı, geriden sarkarak ele geçirmek amacıyla harekete geçerler. Bu arada General Hamilton, Türk Ordusu’nun gerilerine sarkmak ve çember içine alıp yok etmek için, Büyük ve Küçük Kemikli Burunları arasında yeralan Suvla sahillerine çıkıp, Anafartalar’da üçüncü bir cephe açmaya karar verir. Hedef, Conkbayırı ve Koçaçimentepe blokunu ele geçirerek buradan ilerleyip, çanakkale Boğazı’na inerek hakim olmaktır.</p>
<p>Bu amaçla da, 9.İngiliz Kolordusu&#8217;nu ,6-7 Ağustos gecesi karanlıktan yararlanarak bölgeye çıkartır. Amaç, sabah gün ağarmadan von Sanders, Saros Grup Komutanına 7. ve 12. Tümenlerle süratle Anafartalar kesimine gitmesini ve karaya çıkan İngiliz birliklerine 8 Ağustos sabahı erkenden taarruz edilmesi emrini verir. Anafartalar Müfrezesi komutanı Yarbay Vilmer’e de, Saros’dan iki tümenin gelişine kadar, İngilizlerin ilerleyişine engel olunmasını emreder.<br />
Liman von Sanders, bundan sonra, Kurmay Albay Mustafa Kemal’i, 8 Ağustos 1915 günü saat 21.45’de, Anafartalar Grup Komutanlığına atar. Anafartalar Grup Komutanı Kurbay Albay Mustafa Kemal, 9 Ağustos sabahı ,12. tümenle 9. İngiliz Kolordusuna. 7.Tümenle de Anzak Kolordusu ile işbirliği yapmasına engel olmak amacıyla, damakçılık Bayırı yönünde saldırıya geçer. Her iki tümenin saldırıları da başarılı olur. İngiliz Birlikleri, beklemedikleri bu karşı Türk taarruzu ile şaşkına dönmüş, ağır kayıplar verirler.<br />
Birinci Anafartalar Muharebeleri olarak adlandırılan bu harekat sonunda, durum değerlendirmesi yapan Mustafa Kemal şöyle demiştir: “&#8230;Gerçekte, düşmanın bir kolordusunu zayıf bir tümenimle Kireçtepe-Azmak arasında yenmiş, Tuzla Gölüne kadar takip ederek orada tesbit etmiştim.”<br />
Diğer taraftan yeni çıkan birliklerle güçlendirilen 9. İngiliz Kolordusu, Anafartalar yönünde iki kanat harekatı daha denediyse de başarılı olamamıştır. Ancak, Türkler açısından bu bölgede durum, savunulması güç bir konum olduğu için tehlikeli sayılırdı. Tehlikeli durumu düzeltmek için Liman von Sanders, Kuzey Grubundaki 8 Tümeni iki alayla takviye ederek , Anafartalar grup Komutanı Mustafa Kemal’in emrine verir. Tümen karargahına 9-10 Ağustos gecesi gelen Grup Komutanı Mustafa Kemal, takviyeli 8. Tümeni 10 Ağustos sabahı karanlıkta, sadece süngü kullanarak hücuma geçirir. İngilizlere çok ağır kayıplar verdirilerek harekat başarılı olur. Daha sonra, savunma yapılabilecek ek arazinin ele geçirilmesi üzerine, ulaşılan bu ileri çizgide de destek ve güçlendirmeler yapılarak savunmaya geçilir. Böylece, diğer bölgelerde olduğu gibi Anafartalar Bölgesinde de savaş, boşaltmaya kadar , siper ve mevzi savaşına dönüşmüş olur. Diğer bir deyişle, General Hamilton’un İkinci Planı da başarısız olmuş, hedefine ulaşmamıştır.<br />
Çanakkale Savaşları kara harekatıyla ilgili olarak belirtilmesi gereken önemli bir diğer nokta da şudur: tüm bu çarpışmalar ve karşılıklı saldırılar sırasında, Türkler mertçe, dürüstçe ve kahramanca çarpışmış, insancıl meziyetlerini ve güçlü kişiliklerini sergilemişlerdir. İster Seddülbahir’de, ister Suvla’da ya da, Anafartalar’da olsun durum aynıdır. rneğin Kızılhaç çadırları ve hastane gemileri, yaralı taşıyan botlar, ya da sedyeleri hedef alan atışlar yapılmamıştır.<br />
Tepeler Türklerin elinde olmasına ve olumlu doğa koşullarına karşın, düşmanın sürekli olarak çekindiği zehirli gaz kullanılmamış, su kaynakları zehirlenmemiş, bu yöntemler hiçbir zaman mert ve dürüstçe bir tutum sayılmamıştır. Savaş alanında ele geçen esirlere ve yaralı düşman askerlerine yapılan insancıl muameleler öyle görünüyor ki, Anzakları ilkin gerçekten şaşırtmıştır. Çünkü, daha önce kendilerine anlatılan , ya da Mısır’da karşılaşıp hakkında belirli ön yargılar ve imajlar geliştirdikleri Türk askeri Abdul, Gelibolu Yarımadası’nda çok farklı bir tutum sergilemektedir.</p>
<p>SAVAŞIN SONU<br />
Anafartalar’da yaşanan zaferin ardından, Müttefik Kuvvetlerinin hem moralleri bozulmuş, hem de Çanakkale’nin geçilebileceği umutları yok olmaya başlamıştı. Ian Hamilton’un bütün ısrarlarına rağmen cepheye artık tek bir asker bile gönderilmediği gibi, Çanakkale’den iki tümen alınmış ve batı cephesine gönderilmişti.<br />
Kısacası Ağustos’tan sonra çekilme planları yapılmaya başlanmıştı. Harbiye Nazırı Lord Kitchener, son defa bölgeyi ziyaret etmiş, artık Çanakkale bölgesindeki Türk savunmasını sökmenin ve buradan boğaz harekatını bir neticeye vardırmanın, hele hele İstanbul sevdasına kapılmanın imkanı kalmadığını anlayarak, Ocak 1916’da Çanakkale’deki kuvvetlerin, Selanik çıkarmasında kullanılmak üzere gönderilmesinin kararını komiteye sunmuştur.<br />
Müttefik askerleri 8 Aralık’tan 20 Aralık’a kadar Anafartalar ve Arıburnu bölgelerini, 28 Aralık’tan, 9 Ocak 1916’ya kadar da Seddülbahir bölgesini tahliye etiler.<br />
Boşaltma işlemi gerçekten çok iyi planlanmıştı. Askerler her türlü tedbiri almış, geride ayarlı ve sonradan patlayacak olan tüfekler, takip edilmelerine karşı mayınlar bırakmışlar, sessizlik için ayaklarına çuvallar bağlamış ve hatta son güne kadar ileri mevzilerden çekilmeyerek, savaşmışlardır.<br />
Türklerin bu çekilmeden haberi yok muydu? Bu soru Türk tarafı için en çok sorulan sorulardan biridir. Müttefik kuvvetlerinin çekilmedeki başarısı yadsınamaz; çekilme iyi planlanmış, hava koşulları beklendiği gibi gitmiştir.<br />
Türk kuvvetleri ise, Müttefik kuvvetlerine göre hep yüksek noktalarda mevzilenmişler ve bu nedenle de düşman askerlerine geçit vermemişlerdi. Türk resmi kaynaklarına göre Yarımada&#8217;nın Müttefik askerleri tarafından boşaltılmasından, Türk tarafının haberi kesinlikle olmamıştır.<br />
Türk askerleri çekilmeden haberdar olsalar dahi, büyük bir taarruza kalkışmamışlardır. Çekilen tarafa çok büyük zayiat verdirmek mümkünken, saldırmamayı tercih etmişlerdir. Çünkü artık feda edilecek tek bir Türk askeri bile yoktu. Dört bir yanda savaş içinde olan Osmanlı Devleti’nin eli silah tutan herkese ihtiyacı vardı.<br />
Sonuç olarak; 9 Ocak 1916’da Gelibolu Yarımadası’nda tek bir Müttefik askeri bile kalmamış, Çanakkale’nin geçilememesi ile Birinci Dünya Savaşı’nın çizgisi, savaşa katılan bir çok ülkenin de kaderi değişmiştir.<br />
HAVA MUHAREBELERİ<br />
İlk motorlu uçağın uçuşundan yedi yıl gibi kısa bir süre geçtikten sonra, 1910 yılında uçaklardan askeri amaçlarla yararlanma düşüncesi ortaya çıkmış ve takip eden yıllarda uçak, yeryüzünde etkin bir taarruz silahı olarak kullanılmaya başlanmıştır.<br />
Dünyadaki bu gelişmeyi yakından izleyen ve önemini değerlendiren zamanın Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın direktifiyle, 1911 yılında, Genelkurmay başkanlığı bünyesinde askeri havacılıkla ilgili bir şube oluşturulmuş ve Türk Askeri havacılığı’nın temeli olan teşkilat kurulmuştur.<br />
Bu yeni silahın edinilmesine büyük önem veren Mahmut Şevket Paşa maaşının bir kısmını bağışlayarak uçak alımı için kampanya başlatmış ve bu kampanyaya başta padişah Sultan Reşat olmak üzere Donanma Cemiyeti, subaylar ve bazı zenginler iştirak etmiştir. İki uçaklık para, kısa zamanda toplanmış ve Fransa’dan biri 25 Beygirlik, biri de 50 Beygirlik iki uçak satın almıştır.<br />
Müteakiben, Yeşilköy Safra düzlüğünde Kara tayyare Mektebi, Yeşilköy Feneri yakınlarında da deniz tayyare Mektebi kurulmuş ve havacı personel yetiştirilmek üzere ordu ve donanmadan istekli subaylar seçilmiştir.<br />
Çanakkale Muharebeleri başladığı zaman dünya ve Türk askeri havacılığı mütevazı ve geliştirilmeye muhtaç bir durumda idi.<br />
Çanakkale Muharebeleri havacılık yönünden, yeni silahın gerçek değerinin anlaşıldığı ve bugünkü modern hava kuvvetlerinin temelini atan kahramanları kavramaya çalışırken, icra edilen hava harekatının sadece o günkü müşterek harekata katkısı değil aynı zamanda bugünkü havacılığımıza olan katkısı da düşünülmekte ve hava kuvvetlerinin temelinin atılarak, hava stratejisi ve taktiklerinin oluşturulmaya başlandığı bir harekat noktası olarak değerlendirilmektedir.<br />
Havacılık açısından işte böyle bir ortam içinde, 2 Ağustos 1914 günü seferberlik ilan edilmiş ve buna paralel olarak Yeşilköy’de bulunan deniz uçaklarından 2’si İzmir, birisi de Çanakkale Müstahkem Mevzi Komutanlığı emrine verilmiştir.<br />
25 Ağustos 1914 tarihinde Çanakkale Nara Meydanı’na konuşlandırılan Nievport tipi deniz uçağı ile, Deniz Yzb. Savmi, Ütğm. Fazıl ve Ütğm. Cemal’in yaptığı keşif uçuşları sayesinde, bölgedeki İngiliz ve Fransız gemilerinin faaliyetleri izlenmeye başlanmıştır.<br />
18 Mart 1915 tarihine kadar olan dönemde yapılan başarılı hava keşif görevleri hem düşmanın elindeki gemi tip ve miktarını tespit, hem de taarruz hazırlıklarını devamlı takip imkanı sağlamıştır.<br />
18 Mart 1915 günü, havacılarımız erken saatlerde yaptıkları keşif raporunu vermişlerdir.<br />
“ Bozcaada önünde, 40 düşman gemisi sayıldı. Bunlardan; 19’u ağır, 3’ü hafif olmak üzere 22’si kruvazör, diğerleri; şilep, destek gemisi ve uçak gemisidir. Sayıları tam olarak saptanamayan denizaltılar görülmüştür. 6 adet zırhlı İngiliz gemisi, muharebe düzeninde boğaza doğru ilerlemekte ve Fransız gemileri de demir almaktadır. ”<br />
Bir süre sonra, boğaza giren ve kıyı bataryalarını şiddetle bombardıman eden düşman donanma topçusuna, Ark Royal uçak gemisinden havalanan İngiliz uçakları da ateş tanziminde geniş çapta yardım etmiştir.<br />
18 Mart günü öğleden sonra, havacılarımıza; Limni Adası civarındaki düşman kuvvetlerinin durumunu keşfetmeleri emredilmiştir.<br />
Bir saat içinde görev bölgesine ulaşan pilotlar Mondros Koyu’nda 13 harp, 4 nakliye, 29 kömür gemisi olmak üzere toplam 46 geminin bulunduğunu, ayrıca Fransızların Gaulois gemisinin sahil topçumuzun ateşi ile Çanakkale ağzında yara aldığını rapor etmiştir.<br />
Çanakkale Muharebeleri süresince, karşılıklı keşif harekatı devam ederken; Türk havacıları, o tarihler için başarılı sayılabilecek diğer hava görevlerini de icra etmişledir. Bu görevlerden biri 18 Nisan 1915’de yapılmıştır.<br />
O gün Çanakkale Boğazı bölgesinde gittikçe kuvvetlenen ve hava üstünlüğü kurmasından endişe edilen düşman hava gücünü tesirsiz hale getirmek maksadıyla, Bozcaada’da 18 düşman uçağının konuşlandığı meydana hava taarruzu planlamıştır. Ancak bu meydandaki uçaklar, keşif görevi için daha önceden kalktığından, havada karşılaşılmış, kısa bir hava muharebesinden sonra zayiatsız olarak meydana dönülmüştür. Bu görev amacına ulaşmadıysa da, asli taktik hava görevlerinden olan “mukabil hava harekatı” nın ilk ve tipik bir uygulaması olması açısından önem taşımaktadır.<br />
Türk uçaklarının meydan taarruzu planlamasından esinlenen İngilizler aynı gün üçer uçaklık iki kol ile meydanımıza taarruz etmişler, ancak uçaklarımız daha önceden meydan içinde dağıtılarak gizlenmiş olduğundan, atılan bombalar hasar meydana getirememiştir. Bu da, ufki dağılma ve gizleme yapılarak, beka tedbirlerinin alınışına güzel bir örnek teşkil etmiştir.<br />
14-19 Mayıs 1915 günleri, güney cephemizdeki karşı taarruzumuzu desteklemek amacıyla; düşman çıkarma gemileri ve ordugahı bombalanmış Mayıs ayı başından itibaren sabit balon ile boğaz gözetlemesi ve topçu atış tanzimi ve birliklerimizi taciz eden manika balon gemisine taarruzlar yapılmış, her hava hücumunda gemi, balonunu toplayıp yer değiştirmek zorunda bırakılmıştır. Böylece bugün “yakın hava desteği” olarak bilinen görev tipinin basit bir uygulaması yapılmıştır.<br />
25 Haziran’da; Arıburnu bölgesindeki düşman karargahı üzerine propaganda amacıyla 300 adet ingilizce yazılı bildiri atılmıştır. Bu görev, hava gücünün psikolojik harpte kullanılmasına ilişkin güzel bir örnektir.<br />
30 Kasım 1915’te ise, Üsteğmen Ali Rıza, Teğmen Orhan’la beraber, Çanakkale girişinde karaya oturmuş bulunan bir düşman kruvazörüne taarruz etmek için görevlendirilmiştir. Tam bu esnada bir düşman uçağının yaklaştığı görülmüş ve yapılan hava muharebesinde Üsteğmen Ali Rıza fransız uçağını makinalı tüfek ateşiyle düşürmeyi başararak Türk havacılık tarihine ilk düşman uçağını düşüren pilot olarak geçmiştir.<br />
Sonuç olarak;<br />
Çanakkale Muharebeleri’nde, kahraman kara ve deniz kuvvetlerimiz gibi havacılarımız da, üstün silah ve teknik olanaklara sahip düşmanları karşısında, kendilerine düşen görevleri cesaret ve üstün görev bilinici içinde başarıyla icra etmişler ve resmi İngiliz harp tarihi kitaplarında:<br />
“Harikulade müdafaasında yılmadan mücadele eden ve sonunda başaran düşmanımıza hayran kaldık” dedirtmişlerdir.<br />
Çanakkale Muharebeleri’nin ileri görüşlü askeri önderleri yeni silahın gereksinimi olan strateji ve taktiklerin oluşturulmasına öncülük etmiştir. Bu kapsamda ulu önder Atatürk şöyle buyurmuştur:<br />
“ GÖKLERDE BİZİ BEKLEYEN YERİMİZİ ALMAK ZORUNDAYIZ. YOKSA O YERİ BAŞKALARI İSTİLA EDER VE İŞTE O ZAMAN BU ÜLKE VE MİLLET ELDEN GİDER. HALBUKİ BİZ TÜRKLER, BÜTÜN TARİHİMİZ BOYUNCA HÜRRİYET VE İSTİKLALE ÖRNEK OLMUŞ BİR MİLLETİZ.<br />
TAYYARECİLER! ŞUNU UNUTMAYIN Kİ YARININ EN BÜYÜK TEHLİKELERİ SEMALARDAN GELECEKTİR. BU SEBEPLE SİZLER DAİMA HAZIR BULUNMAYA VE O ŞEKİLDE YETİŞMEYE GAYRET EDECEKSİNİZ.”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/canakkalenin-tanitimi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Yerleşme Hareketleri</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/turkiyede-yerlesme-hareketleri.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/turkiyede-yerlesme-hareketleri.html/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Dec 2009 16:29:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Divan]]></category>
		<category><![CDATA[Insanlar]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>yerleşmeleri</category>
	<category>yerleŞmelerİ</category>
	<category>mağrasının</category>
	<category>ğünümüzdeden</category>
	<category>maĞra</category>
	<category>Çiflik</category>
	<category>ürkiye</category>
	<category>yarımburgaz</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12660</guid>
		<description><![CDATA[Tarihçesi Tarih boyunca Asya ile Avrupa kıtaları arasında hem fiziksel hem de kültürel olarak köprü Görevi yapmıştır.Ayrıca çeşitli iklimlere ve verimli tarım topraklarına sahiptir. Yapılan kazılar Karain Mağrasının ğünümüzdeden 100 150 bin yıl,Yarımburgaz Mağrasının ise 250 bin yıl Önce insanlar tarafından doğal barınak olarak kullanılmıştır. T ürkiye de tarih öncesi yerleşmeler iki grupta incelenebilir: MAĞRA [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihçesi<br />
Tarih boyunca Asya ile Avrupa kıtaları arasında hem fiziksel hem de kültürel olarak köprü Görevi yapmıştır.Ayrıca çeşitli iklimlere ve verimli tarım topraklarına sahiptir. Yapılan kazılar Karain Mağrasının ğünümüzdeden 100 150 bin yıl,Yarımburgaz Mağrasının ise 250 bin yıl<br />
Önce insanlar tarafından doğal barınak olarak kullanılmıştır.<br />
T ürkiye de tarih öncesi yerleşmeler iki grupta incelenebilir:<br />
MAĞRA YERLEŞMELERİ<br />
HÖYÜK YERLEŞMELERİ<br />
<span id="more-12660"></span></p>
<p>1.KIR YERLEŞMELERİ<br />
a.Köy altı yerleşmeleri<br />
b.yayla yerleşmeleri<br />
c.Mezra yerleşmeleri<br />
d.kom yerleşmeleri<br />
e.Ağıl yerleşmeleri<br />
f.Oba yerleşmeleri<br />
g.Divan yerleşmeleri<br />
h.Çiflik yerleşmeleri<br />
ı.Dam yerleşmeleri<br />
i.Yazlık sahil yerleşmeleri</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/turkiyede-yerlesme-hareketleri.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Saat Dilimleri</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/saat-dilimleri.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/saat-dilimleri.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Dec 2009 17:20:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[3s]]></category>
		<category><![CDATA[5s]]></category>
		<category><![CDATA[Aleut]]></category>
		<category><![CDATA[Astronomi]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Bakanlar Kurulu]]></category>
		<category><![CDATA[Bering]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Denizciler]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Gece]]></category>
		<category><![CDATA[Gibi]]></category>
		<category><![CDATA[Greenwich]]></category>
		<category><![CDATA[Keser]]></category>
		<category><![CDATA[Newfoundland]]></category>
		<category><![CDATA[Orta]]></category>
		<category><![CDATA[Saat]]></category>
		<category><![CDATA[Saati]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category>greenwich’in</category>
	<category>saatine</category>
	<category>aşıldığında</category>
	<category>saati</category>
	<category>dilim</category>
	<category>birminya’da</category>
	<category>newfoundland’da</category>
	<category>1940’tan</category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/?p=12653</guid>
		<description><![CDATA[G.M.T saati ( Greenwich ortalama saati ), Milletlerarası Astronomi Birliği tarafından kesinlikle yürürlükten kaldırıldı; çünkü astronomide ortalama zaman , sivil zamandaki gibi gece yarısından gece yarısına hesaplanır. Avrupa’da 0 dilimi batı Avrupa saatine , 1. dilim orta Avrupa saatine, 2 numaralı dilim ise doğu Avrupa saatine tekabül eder. Bazı devletlerde, saat farklarını belirtmek için yuvarlak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>G.M.T saati ( Greenwich ortalama saati ), Milletlerarası Astronomi Birliği tarafından kesinlikle yürürlükten kaldırıldı; çünkü astronomide ortalama zaman , sivil zamandaki gibi gece yarısından gece yarısına hesaplanır. Avrupa’da 0 dilimi batı Avrupa saatine , 1. dilim orta Avrupa saatine, 2 numaralı dilim ise doğu Avrupa saatine tekabül eder. Bazı devletlerde, saat farklarını belirtmek için yuvarlak sayılar yerine kesirli sayılar kullanılır (Mesela, Newfoundland’da 3s 30dk,  Birminya’da 5s 30dk vb.). Bugün bütün denizciler saat dilimlerini kullanır. Bir denizci Greenwich’e göre 180 derece meridyenini aşarsa tarih değişir, bu meridyenden 7 derece 30 dakika sonra da saat değişir. Bu meridyene, çoğu zaman, Greenwich’in antimeridyen’i denir. Gerçekte, milletlerarası anlaşma ile, tarih değiştirme çizgisi tam olarak Greenwich’in antimeridyenine tekabül etmez; antimeridyen bazı adaları, özellikle Bering Boğazı bölgesindeki bazı adaları ve Aleut Adaları’nı keser.<span id="more-12653"></span><br />
     Tarih çizgisi batıdan doğuya doğru aşıldığında tarihi bir gün geri, doğudan batıya doğru aşıldığında 1 gün ileri almak gerekir. Suni ışığın üretim imkanlarını önemli bir şekilde arttıran günümüzdeki medeniyet şartları, insanı en verimli çalışma saatlerini akşam saatlerine doğru almaya yöneltti. Gitgide daha geç yemek yemeğe ve uyumaya başlandı ve bunun sonucu, çok az kimse güneşle birlikte uyanmayı düşünür oldu. Şehirlerde elektrik tüketiminden tasarruf etmek ve tabii ışıktan mümkün olduğu kadar çok yararlanmak yoluna gidildi. Böylece şehir halkının güne daha erken başlamasını sağlamak için çeşitli ülkelerde yaz saatleri uygulandı.<br />
     Türkiye’de 1 Temmuz 1940’tan itibaren her yıl Bakanlar Kurulu kararı çıkartılarak yaz aylarında saatin bir saat ileri alınmasına başlandı. 1965’ten itibaren yaz saati uygulaması yerine Devlet memurları kanununa göre yaz aylarında çalışma saatlerinin, illerin özelliklerine göre düzenlenmesine başlandı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.genelbilge.com/saat-dilimleri.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Barajlar Ve Önemi</title>
		<link>http://www.genelbilge.com/barajlar-ve-onemi.html/</link>
		<comments>http://www.genelbilge.com/barajlar-ve-onemi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Dec 2009 17:19:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Ama]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Daha]]></category>
		<category><![CDATA[Enerji]]></category>
		<category><![CDATA[Hidroelektrik Santraller]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[onu]]></category>
		<category><![CDATA[Toprak]]></category>
		<category><![CDATA[Veya]]></category>
		<category><![CDATA[Yana]]></category>
		<category><![CDATA[Yani]]></category>

	<!-- AutoMeta Start -->
	<category></category>
	<!-- AutoMeta End -->
	
		<guid isPermaLink="false">http://www.genelbilge.com/barajlar-ve-onemi.html/</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik ve teknik koşullara bağlı olarak sorunlarından birisi de elektrik enerjisinin miktarıdır. Kömür, linyit, odun, petrol, doğal gaz ve su enerjisi gibi enerji kaynaklarının önemi elbette ki tartışılamaz ama su kaynaklarından enerji yönünden faydalanma hususunun ayrı bir özelliği vardır. Çünkü ülkemizin sahip olduğu en ucuz enerji kaynağı olan su onu kullanmadığımız her [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik ve teknik koşullara bağlı olarak  sorunlarından  birisi de  elektrik enerjisinin miktarıdır. Kömür, linyit, odun, petrol, doğal gaz ve su enerjisi gibi enerji kaynaklarının önemi elbette ki tartışılamaz  ama su kaynaklarından enerji yönünden faydalanma hususunun ayrı bir özelliği vardır. Çünkü ülkemizin sahip olduğu en ucuz enerji kaynağı olan su onu kullanmadığımız her saniye boşa akıp gidiyor.<br />
Türkiye’nin elektrik enerjisini şu anda %60‘ı doğalgaz kaynaklarınca üretiliyor.HES potansiyeline bakacak olursak; yeterli doneye sahip olmadığımız 1930’lu yıllarda HES potansiyelimiz 10 milyon KW/saat olarak ölçülmüştür.1970 ten bu yana ise HES potansiyelimiz 450 milyar KW/saat’e ulaşmıştır. Bu değer teknolojik olarak 250 milyar KW/saat’e kadar düşüyor.Yani ekonomik olarak Türkiye’nin   HES potansiyeli toplam 155 milyar KW/saattir. Ancak bu değerin sadece %30-35’ ini üretebilme imkanına sahip gibi görünsek de HES’lerimizin inşaat yerinden dolayı seviyeleri düşük olduğundan ülkemiz sahip olduğu HES potansiyelin %20-25’ni üretebiliyor.İşte bu nedenlerden dolayı hidroelektrik santraller geliştirilmeli ve sayıları  mümkün olduğunca çoğaltılmalı ülkemize ve bölgelerimize uygun baraj tipleri araştırılarak kurduğumuz Hidroelektrik Santrallerin maksimum verimle çalışması sağlanmalıdır.<span id="more-12652"></span><br />
İnsanoğlunun yaşamında vazgeçemediği dört unsur vardır. Su, hava, güneş ve toprak. Bu unsurlardan suyun, gezegenimizin dörtte üçünü meydana getirdiğini düşünürsek su kaynaklarının yaşamımızdaki önemi daha iyi anlaşılabilir.<br />
Su kaynakları ile su ihtiyaçları birçok şekilde yapılabilir. Su teminin su ihtiyaçlarının, istenilen yönde, istenilen kalitede ve istenilen miktarda karşılanması gerekir. Bu dört baz üzerinde yapılacak çalışmalarda yetersizliklerle karşılaşabilir. Mesela su yetersiz olur veya zaman içindeki dağılımı ihtiyacı istenilen zamanda karşılayamaz.<br />
Suyu doğrudan doğruya akarsudan alan bir şehrin içme suyu, sulama, hidroelektrik veya başka bir maksat için yapılan tesisleri debinin azalması durumunda devreden çıkabilir. Yaz aylarında kuruyan bir akarsu daha sonraki aylarda daha şiddetli yağmur ve kar yağışı ile çevreye zarar verebilir. Bütün bu amaçlar için baraj hazneleri yapılır.<br />
Bir Barajı Oluşturan Unsurlar:<br />
Gövde: Suyu arkasında toplayan irtifa sağlayan elemandır.<br />
Dolusavak: Membadan gelen fazla suyu mansaba aktaran kısımdır. Dolusavaklar gövdenin üzerinde veya ayrı olabilir.<br />
Su Alma Tesisleri: Suyun amacına uygun olarak kullanılabilmesi için baraj gölünden su alınmasında kullanılır.<br />
Diğer Unsurlar: Dipsavaklar ,balık geçitleri, akarsu üzerinde navigasyon için yapılan havuzlardır<br />
Bir baraj yapımı için çalışmalar çeşitli safhalardan meydana gelir. Önce istikşaf çalışmaları yapılır. Bu çalışmalarda bölgenin su ihtiyacı belirlenir. Burada göz önünde bulundurması gerekli olan husus hangi alternatifin daha ekonomik olduğudur. Bu çalışmaların aşamasında sıra,  baraj yerinin tespitine gelinmiştir. Baraj yerinin seçiminde bazı hususlar dikkate alınması gereklidir. Bölgenin topoğrafyası, zeminin ve göl sahasının jeolojisi, istimlak bedeli, ekonomik olması bakımından bölgede inşaat malzemesinin mevcudiyeti, biriktirilecek suyun kalitesi, dolusavak yerleştirme durumu, yol durumu, gibi faktörler değerlendirilerek ekonomik mukayese ile baraj yerinde karar verilmelidir.<br />
1 . BARAJ YERİNİN SEÇİMİ<br />
TOPOĞRAFYA :<br />
Baraj yeri seçimi harita üzerinde vadinin daralaştığı yerlerin tespiti ve bu yerlerin arazide darlaşarak görülmesiyle başlar. Arazi için en uygun yerler arkalarında büyük kapasiteli hazneleri teşkilinde imkan verecek darboğazlardır. Bunun yanında dolusavak maliyeti de önemlidir. Çünkü dolusavak maliyeti baraj maliyetine yakın hatta daha fazla tutabilir.Bu iki unsur karşılaştırılarak baraj yeri tespit edilmelidir. Dolusavak tip ve yeri ile baraj yer ve tipi doğrudan doğruya ilgilidir. Dolusavak  için müsait yerin bulunması baraj yeri seçimine tesir eder.<br />
Barajın aktif depolama kapasitesi buharlaşma kayıplarına bağlı olarak değişir. Göl alanı ne kadar geniş olursa buharlaşma miktarı o kadar fazla olur. Bu bakımdan tabanı düz derin vadiler daha uygundur.</p>
<p>	İSTİMLAK VE ALTYAPI:<br />
Su altında kalan meskenlerin ve arazilerin istimlak bedelleri ve sanayi tesislerinin, yol, demiryolu, köprü ,yüksek gerilim hatları, telekominikasyon hatları gibi altyapı tesislerin su altında kalması halinde bunların başka yerlere taşınması önemli masraflara yol açarlar. Baraj yeri seçilirken maliyet hesaplarında bütün masrafların dikkate alınması gerekir.<br />
	JEOLOJİK YAPI :<br />
Baraj ve hazne yerinin jeolojik yapısı emniyete ve fonksiyona tesir eden en önemli faktörlerdir. Zemin üzerindeki ağır yapıyı taşıyacak sağlamlıkta ve az geçirimli olması gereklidir. Çünkü zeminlerin temel maliyetleri geçirimli zeminlerin sızma problemleri baraj maliyetini çok arttırabilir. Karstik arazilerde yapılan pek çok baraj su tutmamış ve geçirimsizliği zemini için aşırı yatırım gerektirdiğinde iş görmez hale gelmiştir.<br />
MALZEME OCAKLARININ UZAKLIĞI:<br />
Mevcut yollardan faydalanılarak taşınacak olsa bile malzeme nakliye masrafları baraj maliyetini çok arttırabilir. Yer seçiminde istenilen özelliklere sahip yeterli miktarlarda malzemenin yakın çevrelerde bulunmasına dikkat edilir.<br />
	ULAŞIM VE PERSONEL İMKANI:<br />
Baraj yerinin mevcut yolların yakınında bulunması yeni yol yapımı için gerekli masrafların minimum olmasını sağlar. Mevcut yollardan ekonomik şekilde yararlanmak mümkün değilse yeni yol yapımı için yapılacak masraflar minimum olmalıdır. Baraj şantiyeside çalışacak personelin iskanı ve ihtiyaçlarının kolay giderilmesi de yer seçimine tesir eden bir faktördür.<br />
	KATI MADDE DEBİSİ:<br />
Akarsular aynı zamanda akan sedimentler olduğuna göre depolama inşaatı katı madde debisinin göz önüne alınması gerekir. Katı madde birikiminin baraj kapasitesinin azaltacağı açıktır. Katı madde birikimi için teksip edilen ölü hacim büyüklüğü baraj ömrüne ve maliyetine tesir eden bir faktördür. Ölü hacim dışında çökelen katı madde ise barajın faydalı kapasitesini azaltır. Bu sebeple akarsu taşıdığı katı madde miktarı baraj yeri seçiminde dikkate alınması gerekir. </p>
<p>	DERİVASYON KOLAYLIĞI:<br />
Akarsuyun inşaat sırasında uzaklaştırılmasına derivasyon denir. Derivasyon bir tünel veya kanalla sağlanır. Suyun derivasyon kanal veya tüneline inşaat sahasına hiç su akmamasının sağlanması için batardo denilen alçak barajlar da gerekir. Baraj yerinin ucuz derivasyona olanak vermesi de istenir.<br />
2. BARAJLARIN YAPI TÜRLERİNE GÖRE SINIFLANDIRILMASI<br />
	AĞIRLIK BARAJLAR:<br />
	Kütle beton veya kagir olarak inşa edilen maruz kaldıkları, kuvvetlere kendi ağırlığı ile dayanabilen barajlara ağırlık barajlar denilebilir. D