Küreselleşmenin Arkeolojisi

Aslında basit manasıyla, yani sermayenin etki alanının artması anlamında, küreselleşme, daha Endüstri Devrimi’nin başından itibaren varolan bir olgudur. Örneğin daha 18.yüzyılın başında ünlü iktisatçı A.Smith, “ekonomide bir işbölümü olduğunu ve ticaretin sınırlar ötesinde işlemesi gerektiğini (Aktan, 1994,s:24)” savundu. Ancak Endüstri Devriminin ilk döneminde uygulama alanı bulan bu görüş, piyasa mekanizmasının yapısı ağır sosyal şartları çözemeyince özellikle 19.yüzyılın ortalarından itibaren alternatif fikirlerin çıkması sonucunu doğurdu. Özellikle bunalımlı 1920’lerin ardında serbest piyasa modeline karşılık şüpheler artarken, “bu bunalıma karşı öne sürülen korportist alternatiflere karşı liberal yanıt “Keynesyenizm” oldu. Devamını oku …

Şok Kitap Özeti

1. KALICILIĞIN ÖLÜMÜ
Bu kitap değişim, değişime nasıl uyum sağlanacağı, değişimi özleyenler ve değişime direnenleri ilgilendirmektedir. Sanayisi gelişmiş toplumlarda daha hızlı gerçekleşen değişim, son üç yüz yıldır Batı toplumunu alevden bir kasırga gibi sarmıştır. Değişimin bu hızı, kişilerin yaşamının derinlerine inen, onları yeni davranış biçimlerine zorlayan “gelecek korkusu” adında psikolojik bir hastalığın kucağına atan somut bir güçtür. Bu hızlı değişime paralel olarak, kişinin toplum içindeki misyonunu yürütmesine yardımcı olan psikolojik ipuçlarının tümünün birden ortadan kalkması, yerlerini yabancı, anlaşılmaz olanların alması diye bilinen “kültür şoku” meydana çıkmıştır. Dolayısıyla yaşamımızdaki sınırlar yok olmuştur. İletişim olanakları öyle fazladır ki olayların doğurduğu sonuçlar tüm dünyayı etkilemektedir. Geçmişte ortaya çıktığında bir avuç insanı etkileyen olaylar, günümüzde daha geniş sonuçlar doğurmaktadır. Yaşam hızı sade vatandaş tarafından sık sık konu edilmektedir. Garip olan, bu durumun psikolog ve sosyologları pek ilgilendirmemesidir. Bu ilgisizlik, davranış bilimleri açısından boşluklar ve yetersizlikler doğurmaktadır; çünkü yaşam hızı, değişik kişilerde değişik etkilere neden olmaktadır. Yeryüzünde yaşayanlar yalnızca ırk, ulus, din ya da ideoloji açısından bölünmez, içinde bulundukları zaman bakımından da ayrılırlar. Yeryüzü nüfusunun % 25’inden fazlası sanayileşmiş toplumlarda yaşar ve çağdaş yaşam sürdürürler. Yeryüzü nüfusunun artık % 2-3’ü ne geçmişin ne de şimdinin insanıdır. Bu insanlar teknolojik ve kültürel değişimin tam ortasında, milyonlarca kişinin gelecekteki yaşamını sürdürmektedir. Bunları geri kalan büyük bölümden ayıran en belirgin özellik, yaşamın gittikçe artan hızına kapılmış olmalarıdır. Bunlar hızın gittikçe artan biçimini çok çekici bulurlar, hız yavaşladıkça huzursuz olurlar. Hız ve hareket neredeyse orada olmak isterler. Diğer yandan, geri kalan insanlar için, çevredeki artan yenilenme ve karmaşıklıkla birleşen bu devir hızı uyum sağlama yeteneklerini zorlayarak gelecek korkusu (Şok) tehlikesini yaratacaktır. Devamını oku …

Diş Ekonomik İlişkiler

A- Konunun mahiyeti

Bir ekonominin değişik kesimleri arasında olduğu gibi, ülkeler arasındada gittikçe artan yoğun ilişkiler vardır. Bu ilişkiler mal hareketleri, hizmet hareketleri ve üretim faktörleri hareketleri olarak görülmekte olup, bütün ülkeler için söz konusudur. Günümüzde hiç bir ülkenin, dış ekonomik ilişkilerden kendini tam olarak soyutlaması düşünülemez. Uluslar arası piyasada ortaya çıkan bir deyişme, bir kriz, derhal iç piyasalara yansır. 1973’ deki petrol krizi, bunun en büyük örneyidir. Uluslararası piyasadaki deyişikliklerin iç piyasa üzerindeki etkileri ülkeden elkeye farklılık arzeder. Bu ülke ekonomisinin dışa açılma derecesine ekonominin büyüklüğüne ve krizin özelliğine bağlı bir husustur.

Ülkelerarası ekonomik ilişkilerin nibi önemi, 2. Dünya savaşından beri giderek artmaktadır. Zira uluslararası ticaret hacminin artış hızı, dünya üretim hızından daha fazladır. Ülke ekonomileri arasındaki karşılıklı ekonomik bağlar gittikçe artmaktadır. Gelişmekte olan ekonomilerin iktisadi kalkınma ve sanayileşme problemleri dış ekonomik ilişkilerden önemli ölçüde etkilenmektedir. Uluslararası iktisadi işbirliği kuruluşlarının dış ekonomik ilişkilerdeki etkinlikleri çok artmıştır. Devamını oku …

Roman Nedir Nasıl Yazılır

İnsanların yaşadıkları ya da yaşayabilecekleri olayları, yere, zamana ve şahsa bağlayarak anlatan eserlere roman denir.
*Romanda olaylar geniş ve ayrıntılı olarak anlatılır.
*Ana olay etrafında olaycıklar vardır.
*Şahıs kadrosu geniştir. Karakter çözümlemeleri yapılır.
*Zaman olarak geri dönüşler olur.
*Serim, düğüm, çözüm bölümleri vardır.
Devamını oku …

Türk Şiirinin Gelişim Süreci

Türk Şiirinin gelişim sürecini belirleyebilmek için Orta Asya’dan başlayarak kronolojik bir sırayla incelemek gerekir.
Türk edebiyatının şiirle ilgili bölümünde ilk olarak maniler görülür.Manilerin kim tarafından söylendikleri bilinmemektedir yani anonim eserlerdir.Genelde dörtlüklerden oluşurlar.Çoğunlukla yedili hece ölçüsüyle kurulmuşlardır.Çoğunun kafiye şeması a-a-x-a şeklindedr.Bu özelliklere bakarak manilerin çeşitli şekil kısıtlamaları içinde kaldığını söyleyebiliriz.Ama bütün maniler bunlara dahil değildir.Örnek olarak şöyle bir mani verebiliriz: Devamını oku …

DİVAN EDEBİYATI NAZIM ŞEKİLLERİ

DİVAN EDEBİYATI
Divan edebiyatına “yüksek zümre edebiyatı”, “havas edebiyatı”, “Klasik Türk edebiyatı” gibi isimler verilir. Fakat her şairin bir “divan”ı olduğu için daha yaygın olarak kullanılan isim “divan edebiyatı”dır.
Divan Edebiyatının Genel Özellikleri:
*Şiirde aruz ölçüsü kullanılmıştır.
*Tüm şairlerin kullandığı,mazmunlar (kişileşmiş,kalıplaşmış sözler) kullanılır.
*Dil süslü ve sanatlıdır.Arapça ve Farsça kelime ve tamamlamalara sıkça yer verilir.
*Şiirde konu bütünlüğü aranmaz.Beyit bütünlüğü esastır.Her beyit ayrı bir konuyu işler.
*Anlamdan çok söyleyiş önemlidir.Ne söylediği değil nasıl söylediği önemlidir. Devamını oku …

Hz. Mevlana’nın Hayatı

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi’nin Belh şehrinde doğmuştur. Mevlâna’nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında “Bilginlerin Sultâni” unvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled’tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatundur. Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü’I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılların da aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh’den ayrıldı. Sultânü’I-Ulemâ’nin ilk durağı Nisâbur olmuştur. Nisâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karsılaştılar. Mevlâ’na burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar’ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır. Sultânü’I Ulemâ Nişabur’dan Bağdat’a ve daha sonra Küfe yolu ile Kâbe’ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam’a uğradı. Şam’dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende’ye (Karaman) geldiler. Karaman’da Subaşı Emir Mûsâ’nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler. Devamını oku …

MESNEVÎ NEDİR

Mevlâna’nın İslâm Dünyasında bir mukaddes kitap sayesiyle tanınmış ve çok sevilmiş eseri Mesnevî’sıdır. Arûz’un fa’ilatün/fa’ilatün/fa’ilün vezniyle ve mesnevî şekliyle tertiplenen bu eser 6 ciltte 25618 beyit halinde söylenmiştir.
Varlıkla birlik anlayışını birtakım hayâlî veyâ realist hikâyelerle; insanlar arasında olduğu kadar, hayvanlar arasında geçen vak’alarla; teşhis ve intak sanatlarıyla tanıtmaya çalışan bu çeşit mesnevilerin ilk örnekleri İran edebiyatındadır.
Klasik sanatlarda eski üstadların arkasından yürüme terbiyesi, de müeessir olmakla beraber, Mesnevî’nin ilham aldığı asıl kaynak Kur’an-ı kerim’dir. Mevlânâ bu büyük eserinde Kur’an-ı Kerim’e Devamını oku …

İLKÖĞRETİMDE DRAMA

Öğretmen sınıfa girerek “Günaydın çocuklar” diye öğrencileri selamlar. Öğrenciler de hep bir ağızdan “Günaydın öğretmenim” diyerek öğretmenlerini selamlarlar.
Muhittin ve Yılmaz’ın arasında bir tartışma başlar. Yılmaz öğretmenine giderek:
Öğretmenim ben Muhittin’le oturmak istemiyorum artık.
Öğretmen: Neden Yılmaz ?
Yılmaz: Öğretmenim Muhittin çantamı hep yere atıyor. Beni tembel diye kızdırıyor.
Öğretmen: Muhittin Yılmazın söyledikleri doğru mu?
Muhittin: Ama öğretmenim o da benim defterimi karalıyor. Ben de Yılmaz’la oturmak istemiyorum.
Öğretmen: Siz de Ay ve Güneş gibisiniz. Birbirinizle hiç anlaşamıyorsunuz. Devamını oku …

TÜRK ŞİİR BİLGİSİ

Nazım Biçimleri
A-MISRA:Ölçülü ve anlamlı tek satırlık şiir parçasına denir. Dize en küçük nazım birimi olduğu gibi,bağımsız olduğunda,yani bir şiirden kopmamış olması durumunda da en küçük bir nazım biçimidir.
B-BEYİT:Sözlük anlamı “ev”dir. Aynı ölçüde ve anlamca birbirine bağlı iki dizeden oluşan nazma denir. Divan edebiyatının başlıca nazım birimidir.
Devamını oku …

AŞIK VEYSEL’İN HAYATI

Asik Veysel, hayatini anlattigi bir siirinde “Üçyüz-onda gelmisidim cihana” diyor. Yil 1894 oluyor hesapca. Sivas’a bagli Sarkisla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmis. Anasi Gülizar, bir yaz günü köy dolaylarindaki Ayipinar merasina koyun sagmaya gittiginde; oracikta bir yol üstünde dogurmus Veysel’i. Göbegini de kendi eliyle kesmis. Yaman kadinmis Gülizar ana. Bebesini bir çaputa sarip yürüye yürüye köye dönmüs. Babasi Ahmet; bebenin adini Veysel koymus. Devamını oku …

Tanzimat Edebiyatı Şair Yazarları

AHMET CEVDET PAŞA
 (1822-1895) 
1 — Ahmet Cevdet Paşa (1882-1886) Lofça (Bulgaristan’da) da doğmuştur. Lofça idare meclisi üyesi Hacı İsmail Ağa’nın oğludur. İlkin kendi memleketinde okumuş, sonra öğrenimini ilerletmek için İstanbul’a gitmiş (1839), bir yandan medresede okurken bir yandan da özel öğretmenlerden matematik ve Farsça dersleri almış, medreseyi bitirince ilmiye mesleğine girerek kadı ve müderris olmuştur (1347).
Memurluk hayatının ilk döneminde Reşit Paşa tarafından beğenilerek ko­runmuş olan Cevdet Paşa, gittikçe ilerleyerek çeşitli devlet görevlerinde çalışmıştır. Meclis-i Maarif-i Umumiyye üyeliği ve Dâr-ül-mullimin (Erkek öğretmen okulu) müdürlüğü yapmış, Encümen-i Dâniş (akademi) e üye olmuş, Vak’anüvistliğe tayin edilmiş, daha sonra Meclis-i Âlî-i Tanzimat ve Meclis-i Vâlâ üyeliklerinde bulunmuş, Bosna-Hersek müfettişliğinde çalışmış ve Kazan Fırka-i Islâhiyye’sine memur edilmiştir (1860 – 1856), ilmiye mesleğinden ayrıldıktan sonra (1866) vezirlik rütbesi verilerek daha yüksek devlet hizmetlerinde çalıştırılmıştır. Halep, Bursa, Maraş, Yanya, Suriye valiliklerinde bulunmuş, Mecelle cemiyeti reisliği, Şûrâ-yi Devlet (Danıştay) üyeliği ve reis muavinliği görevlerinde çalışmıştır. Ayrıca, Evkaf, Maarif, Adliye, Dahiliye, Ticaret ve Ziraat nâzırlık1arında bulunmuş (1873-1886), Meclis-i Hâs üyesi iken İstanbul’da ölmüştür. 
2 — Çok kuvvetli bir medrese kültürü ile yetişmiş bulunan Cevdet Paşa, yir­mi dört yaşlarında iken tanıştığı Reşit Paşa’nın tavsiyesiyle Fransızca öğrenmiş, onun kılavuzluğunda Batı memleketlerinin uygarlık ve siyaset olayları üzerinde de bilgi edinmiştir. Her devirde beğenilen Cevdet Paşa, bir yandan çeşitli devlet görevlerinde hizmet görürken, bir yandan da resmî işleri arasında fırsat buldukça hukuk, tarih, dil ve edebiyat konulan üzerinde çalışmıştır.
Kısas-ı Enbiya’daki bir yazısından anlaşıldığına göre, Türkçe’nin konuşulduğu gibi yazılmasından yana bulunan Cevdet Paşa, Türkçe’nin başlı başına bir dil ol­duğunu ve kendisine özgü kuralları bulunduğunu bildiği halde, Fuat Paşa ile birlikte hazırladığı Kâvâid-i Osmaniyye adlı dil bilgisi kitabında, o devirde Os­manlıca’da ortaklaşa kullanılan Arap, Fars ve Türk dillerinin kurallarını saptamıştır. Mekteb-i Hukuk’ta verdiği derslerden meydana gelen Belâgat-ı Osmâniyye adli bir edebiyat bilgisi kitabında da, kaynakları Arapça olan eski “belâgat” kitaplarının görüş ve bölümlemelerini Türk edebiyatına zorla uygulamaya çalışmış, o devirde nazım ve nesirdeki değişiklikler ve Türk edebiyatına girmiş bulunan yeni edebiyat türleri üzerinde hiç bilgi vermemiştir. Eski edebiyat tarafçıları, bu eseri, Recai-zâde Mahmut Ekrem’in yine o tarihlerde yayınlanmış bulunan Ta’lim-i Edebiyât’ına karşı bir silâh olarak kullanmıştır; bu yüzden, eskilerin temsilciliğini yapan Hacı İbrahim Efendi adli birisiyle, yeni edebiyatçılar arasında çetin bir tartışma olmuştur.
  3 — Ahmet Cevdet Paşa’nın başlıca eseri şunlardır :
Tarih alanında, Târih-i Cevdet (1854-1885; temsil-i cedid, 12 cilt, 1891-1892); Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ (1874; tam bas. 12 ctiz. 1912); 1839-1186 olay­larım inceleyen ve II. Abdülhamit’e sunulmak üzere yazılmış bulunan Ma’rûzât ile, devrinin olaylarına ait notlardan ibaret bulunan Tezâkîr v.b. dir.
Yazar, hukuk alanında, Mecelle cemiyeti reisi sıfatıyla Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye hazırlanmasını sağlamıştır.
Dil alanında Kavâid-i Osmâniyye (1851) yi, edebiyat alanında da, eski edebiyat kurallarını öğretmek maksadıyla Belâgat-ı Osmâniyye (1881) yi yazmıştır.
Bunlardan başka, çeşitli konularda birtakım eserleri daha vardır.
ŞEMSEDDİN SAMİ
 (1850- 1904) 
1 — Şemseddin Sami (1850-1904) Arnavutluk’ta, Yanya vilayetinin Fraşer kasabasında doğmuştur. Oranın tımar sahibi Fraşerî ailesinden Halil Bey’­in oğludur. Orta öğrenimini Yanya’da bir Rum jimnazında görmüş, orada Fran­sızca, İtalyanca ve eski Yunanca’yı, aynı zamanda medreseye giderek Arapça ve Farsça’yı öğrenmiştir. İstanbul’a gelince (1871) basın hayatına atılmış, İbret ve Hadîka gazetelerinde makaleler yararken bir yandan da roman ve piyeslerini bas­tırmış, daha sonra Sabah (1876) ve Tercümân-ı Şark (1878) gazetelerini kurmuş, Aile (1881) ve Hafta (1881) dergilerini çıkarmış, başka gazetelere de makaleler yazmıştır. Birtakım küçük memurluklarda çalışmış bulunan Şemseddin Sami, bir yıl kadar Trablusgarb’a sürülmüş, son olarak, sarayda kurulan (1880) Teftiş-i Askerî komisyonu kâtiplik ve başkâtiplik görevlerinde çalışmış, hayatının son zamanlarında Erenköy’ündeki köşkünde “ikamete memur” edilmiş, orada ölmüştür. 
2 — Devrinin en büyük dil bilgini olan Şemseddin Sami, dilin ıslahı, sadeleşmesi, sözlük ve gramerlerinin yapılması konularında o zamana kadar birçok yazarlar tarafından ileri sürülen düşünceleri daha bilimsel bir gözle ve daha derli toplu olarak anlatmış; ayrıca, o zamana kadar yokluğundan yakını­lan Türk dili sözlüğünü hazırlamış, ve sade dille yazı yazma denemelerine girmiştir. 
Kaamûs-i Türkî adlı büyük sözlüğünün önsözünde (1901), yazı ve edebiyat dili olması istenen bir dilin, sözcüklerini bir araya toplayan bir sözlüğü ile kural­larını tespit eden bir gramerinin yapılması gerektiğini, edebiyat binasın ancak bunlar üzerine kurulacağını ve dilinin gerilemesine karşı bunların bir sed yerini tutacağını; bin yıllık edebi ve tarihî bir geçmişi bulunan ve aslında geniş ve zen­gin bir dil olan Türkçe’nin, o zamandan beri sözlüğü ve grameri yapılmadığı için birçok sözcüklerini kaybedip daralarak Arapça ve Farsça’ya muhtaç bir hale geldiğini söylemiştir. Dilin ıslah ve sadeleşmesi konusunda ise, Lisân-ı Türkî (Osmâmî) makalesinde (1881) Türkçe kullanılmakta olan Arap ve Fars sözcüklerinin kimyevî bir kaynaşma ile dile karışmamış olduklarını, yabancılıklarını daima koruduklarını, bunları atarak dili temizlemenin her zaman mümkün olduğunu anlatmış; Robinson çevirisinin ön sözünde (1885), anlatım yazı dilinden kurtarılıp konuşma diline yaklaştırıldığı takdirde, dilin sadeleşmekle birlikte güzelleşeceğini bildirmiş; Tercümân-ı Hakîkat gazetesinde yayınladığı Lisân ve Edebiyatımız (1897) başlıklı makalesinde de, dil ile edebiyat arasındaki çok sıkı bağa işaret ederek, güzel bir dilimiz olduğu halde ona uygun bir edebiyatımız bulunmadığını, eğer söylediğimiz gibi yazar ve dilin o yolda ıslah ve ilerlemesine çalışırsak, dilin güzelliğine uygun mükemmel bir edebiyatımız olacağını yazmış; ve, Rabinson çevirisinde, konuşma dilini yazıda kullanmayı denemiştir. 
3 — Şemseddin Sami, dilcilik alanında Kaamûs-i Fransevî (Türkçe’den Fransızca’ya 1884, Fransızca’dan Türkçe’ye 1902), Küçük Kamûs-i Fransevî (1888), Kaamûs- Aral (1898), Kaamûs-i Türkî (2 cilt. 1901) adlı çok önemli sözcüklerle okullar için dil bilgisi kitapları yayınlamıştır. Kaamûs-ül-A’lâm (6 cilt, 1889-1898) adlı büyük eseri Türkçe’de tamamlanmış ilk ansiklopedidir.
Roman türünde Türk edebiyatının bu yolda yazılan ilk eseri olan Taaşuk-ı Talât ve Fitnat (1872); tiyatro türünde de Seydi Yahya (1874), Besa – yahut – Ahde Vefâ (1875), Kâve (1875) dramlarını yazmıştır.
Batı edebiyatından yaptığı çeviriler arasında en ünlüleri, Victor Hugo (1802-1885) dan çevirdiği Sefiller (1880) ile Daniel Defoe (1661-1731) dan çevirdiği Robinson (1884) dur.
Bunlardan başka, Cep Kütübhânesi başlığı altında, başka başka zamanlarda, Gök, Yer, İnsan, Medeniyyet-i İslâmiyye, Lisân, Esâtir v.b. (1880-1895) adlı birtakım küçük kitaplar çıkanmştır.
Hayatının son yıllarında, Türkolog Radloff (1837-1918) yayınlından yararlanarak ­Orhun Yazıtlarını Türkiye Türkçe’sine çevirmiş, Vambéry (1832? – 1913) nin yayınladığı kısımlardan yararlanarak da Kutadgu Bilig’i incelemiş ise de, bu er yayınlanmamış; gazete ve dergilerde çıkan makaleleri de kitap halinde toplanmıştır.
RECAİ-ZÂDE MAHMUT EKREM
 (1847 – 1914)  
1 — Recai-zâde Mahmut Ekrem (1847-1924) İstanbul’da doğ­muştur. Devrinin, tanınmış bilim ve sanat adamlarından olan Recai Efendi’nin oğludur. Harbiye idadisinde okumuş, sağlık durumunun elverişsizliği yüzünden buradan çıkarılmıştır. Harbiye’den ayrıldıktan sonra, Hariciye Mektubî Kalemi’ne memurlukla girmiş (1862), orada Namık Kemal v.b. gibi devrin açık fikirli gençleriyle tanınmış Tasvir-i Efkâr gazetesine yazılar yazmağa başlamış, Kemal Avrupa’ya kaçarken Tasvir-i Efkâr’ın yönetimini üzerine almıştır (1887).
Muntazam bir memurluk hayatı geçiren Recai-zâde Ekrem, Şûrâ-yi Devlet muavinliğine tayin edilmiş (1868), orada gittikçe ilerleyerek Şûrâ-yi Devlet üyesi olmuştur (1877). İkinci Meşrutiyet (1908) e kadar bu görevde kalmış, ayrıca, Mekteb-i Mülkiye ve Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi) de edebiyat öğretmenliği yapmıştır (1880-1887).
Bu yıllarda sanat hayatının en verimli devrini yaşayan yazar, bir yandan yeni yolda şiirler, piyesler, romanlar yazarken, bir yandan da Divan edebiyatından yana olanlara karşı, Batı edebiyatı yolunda gelişen yeni edebiyatı savunmuş, ders verdiği okullarda bu yeni edebiyat görüşünü yaymağa çalışmış, onun kurallarını öğreten kitap ve makaleler yazmış; 1895 sonunda, eski öğrencisi Tevfik Fikret’i Servet-i Fünun dergisinin başına getirerek “Edebiyat-ı Cedide” hareketinin başlamasına yol açmış; bütün bu kurucu, öğretici, yayıcı çalışmaları yüzünden, devrinde üstat Ekrem diye anılmıştır.
Meşrutiyet’ten sonra bir ara Evkaf nâzırı (1908) ve Maarif nâzırı (1908) olmuş, sonra Ayan Meclisi üyeliğine seçilmiş (1908) ve bu görevde iken İstanbul’da ölmüştür. 
2 — Batı uygarlığı çevresindeki Türk edebiyatının başlıca temsilcilerinden biri olan Recai-zâde Mahmut Ekrem, nazım ve nesli alanlarında çeşitli eserler vermiştir.
İlkin Divan edebiyatı yolunda yazmış, Fransızca öğrenip de Batı edebiyatını yakından tanıdıktan sonra, yeni yolda şiirler söylemeğe başlamıştır. Tanzimat edebiyatının öbür şairleri gibi, eski nazım biçimlerinden büsbütün kurtulmuş olmamakla birlikte, yeni biçimleri kendinden önce yetişenlerden daha çok kullan­mıştır. Şiirde “fikrî güzellik”, “hayalî güzellik”, “hissî güzellik” olmak üzere üç türlü güzellik olduğunu söyleyen şair, kendisi çoklukla hissî yazmış, üç çocuğunun ölümü dolayısıyla, ölüm konusu üzerinde fazla durmuştur. Günlük hayatta rastlanan birtakım küçük şeyleri, meselâ bir kitap arasında bulunmuş kuru bir çiçeği, unutulmuş bir şiirin sararmış kâğıdını, gergef işleyen bir kızın halini v.b. şiire konu olarak seçmesi, kendinden önce yetişen Tanzimat şairlerinin manzumelerinde bulunmayan yeniliklerdir. Onlardan ayrıldığı önemli bir nokta da, “toplum için sanat” anlayışı yerine, sadece aşk ve tabiat konulan üzerinde söylenen mısraların güzel ve sağlam olmalarının yeter olduğunu ileri sürmesidir. Şiirle sürekli olarak uğraşmasına rağmen, aruz veznini çok kere kusurlu olarak kullanmış ve, vezin zoruyla, birtakım alışılmış yabancı sözcüklere de manzumelerinde yer vermiştir, Son zamanlarda, hece vezniyle birkaç sade manzumeyle yazmıştır.
Recai-zâde Mahmut Ekrem’in en önemli eserleri nesir alanında yazdıklarıdır,
Tiyatro ve roman türlerinde ilkin birtakım basit ve romantik eserler veren yazar, son devirlerinde, tiyatro alanında Klasisizm akımının, özellikle Moliére’in, roman alanında ise Realizm akımının etkisi altında kalmıştır.
Recai-zâde’nin Türk edebiyatına en önemli hizmeti, memlekette yeni edebi­yatın kurallarını öğretme ve yayına yolunda çalışması ve Tevfik Fikret v.b. gibi birtakım gençler yetiştirmesidir. Bu uğurda çetin mücadelelere girişmiş, Ta’lim-i Edebiyât yüzünden Hacı İbrahim Efendi ile tartışmış; daha sonra, Üçüncü Zemzeme Mukaddimesi ile Takdir-i Elhân yüzünden Muallim Naci’nin çok ağır hücumlarına uğramış; son olarak, Malûmat gazetesinde yazan Naci izleyicileriyle, kafiyenin göz için olmayıp kulak için olduğu konusu üzerine tartışmaya girişmiş, bu vesile ile, Servet-i Fünun dergisinin çevresinde Edebiyat-ı Cedide hareketi­nin başlamasını sağlamıştır. 
3 — Şiir kitaplarının en ünlüleri Zemzeme (3 cilt, 1884-1885) ile Nijad Ek­rem (1911) dir.
Tiyatro türünde Afife Anjelik (1870), Atala – yahut – Amerika Vahşileri (1873), Vuslat- yahut-Süreksiz Sevinç (1874) gibi birtakım ilkel ve romantik dramlardan sonra Çok Bilen Çok Yanılır (1914, 1941) adlı güzel bir komedya yazmıştır. Ro­man türünde de, Muhsin Bey – yahut – ŞairIiğin Hazin bir Neticesi (1809) ve Şemsâ (1896) gibi basit hikâyelerden sonra Araba Sevdası (1898, 1940) adlı çok önemli romanını yazmıştır.
Eleştiri alanındaki yazılar Takdir-i Elhan (1886), Üçüncü Zemzeme Mukaddimesi v.b. dir.
Edebiyat kuralları üzerine bilgi veren Ta’lim-i Edebiyat (1882) adlı eseri çok önemlidir. Eski şairlerden birkaçı hakkında Kudemadan Birkaç Şair (1885) adlı küçük bir eser yayınlanmıştır.
Ayrıca, İtalyan yazan Silvio Peillic’nun zindan anılarını anlattığı ünlü eserinin çevirisini Fransızca’daki adıyla, Mes prisons (1874) adıyla bastırmıştır
ABDÜLLHAK HAMİT TAKHAN
(1852 – 1937)
 1 — Abdülhak Hamit Tarhan (1852-1937) İstanbul’da doğmuştur. Tarihçi Hayrullah Efendi (?- 1866) nin oğlu, II. Mahmut’un hekimbaşısı Abdülhak Molla’nın torunudur. İlk öğrenimini Bebek’teki okullarda yapmış, bir yandan da özel ders almıştır, On yaşlarında iken ağabeysiyle birlikte Paris’e gitmiş, orada bir yıl kadar bir Fransız okulunda okuduktan sonra İstanbul’a dönmüş ve yine özel öğretmenlerden ders görmüştür. On iki on üç yaşlarında iken, Babıâli Tercüme Odası’na memurlukla girmiş, bir süre sonra, İran elçiliğine tayin olunan babasıyla birlikte Tahran’a gitmiş, orada Farsça öğrenmiş, babasının ölümü üzerine İstanbul’a dönerek Maliye mühimme, Şûrâ-yi Devlet, ve Sadaret mektebi kalemlerinde memurluk etmiştir. Bu yıllarda ilk şiirlerini ve ilk piyeslerini yazan Hamit, akrabasından Fatma Hanım ile evlenmiş (1871), birkaç yıl sonra da Paris sefareti ikinci kâtipliğine tayin olunmuştur (1876-1878). Orada Fransız edebiyatını incelemek fırsatını bulmuş ve Fransız şairlerinin etkisi altında kalmıştır. Memuriyetinin lâğvedilmesi üzerine bir süre açıkta kalmış (1878, 1881), bu dönemde Tarık, Tezer, Eşber gibi en ünlü dramlarını yazmıştır. Sonra Poti ve Golos şehbenderliklerinde bulunmuş (1881-1883), daha sonra Bombay baş­şehbenderliğiyle Hindistan’a gönderilmiş (1884), karısı Fatma Hanımın hastalığının ağırlaşması üzerine İstanbul’a dönerken, Fatma Hanım Beyrut’ta ölmüş (1885), Hamit bu ölümün acısıyla, en ünlü şiiri olan Makber’i yazmıştır. Bir yıl sonra Londra sefareti başkâtipliğine (1886), ertesi yıl da aynı sefaretin müsteşarlığına tayin olunmuş, bir ara Lahey sefirliğinde bulunmuş (1895-1897), ise de, tekrar eski görevine gönderildiği için, Meşrutiyet ’in ilânına kadar Londra’da yaşamış (1897-1908), bu devirde Nelly Cloover adlı bir İngiliz kızıyla ikinci defa evlenmiştir (1890). İngiltere’de kaldığı sırada İngiliz edebiyatını yakından inceleme fırsatını bulan Hamit’in Finten adlı dramında Shakespeare’in açık etkisi görülür. Meşrutiyet devrinde BruseXLles sefirİ olmuş (1908-1912), bu görevde çalışırken ikinci karısı Bayan Nelly ölmüştür (1911). Bnıxelle’de tanıştığı Bayan Luciene ile üçüncü defa evlenen Hamit, “Büyük kabine” zamanında azledilmiş (1912), sonra. Ayan Meclisi üyeliğine tayin olunmuştur (1918). Mütareke devrinde, işgal kuvvetlerinin kötülüğüne uğramaktan çekindiği için, Viyana’ya gitmiş, orada geçinme güçlüklerinin verdiği sıkıntı ile yazdığı Şâir-i A’zam (1922) şiirinin memlekette uyandırdığı geniş ilgi üzerine, kendisine “vatan hizmeti” tertibinde aylık bağlanmış, son yıllarında, Büyük Millet Mecilsi’ne İstanbul’dan milletvekili seçilmiş (1928), seksen beş yaşında iken İstanbul’da ölmüştür. 
2 — Abdülhak Hamit Tarhan, Batı uygarlığı çevresindeki Türk edebiyatının memlekette tutunup yayılmasında, Namık Kemal ve Recai-zâde Mahmut Ekrem’le birlikte önemli payı bulunan bir sanatçıdır. Şiir ve tiyatro türlerinde çeşitli eserler vermiştir. İlk gençliğinde İran’a, daha sonra görevle Paris, Londra, Bruxelles gibi Avrupa kültür merkezlerine giderek oralarda yakından incelediği Doğu ve Batı şairlerinin etkisiyle edebî kişiliği oluşan Hamit, o zamana, göre her yönden yeni olan birtakım eserlerle, devrinin en büyük sanatçıların­dan sayılmıştır.
Şiir alanında, eski nazım biçimlerini bırakmış, Batı edebiyatını örnek tutarak yeni biçimler kullanmıştır. O zamana kadar, Şinasi, Ziya Paşa ve Namık Kemal’in manzumelerinin çoğu, ruh bakımından yeni olmakla birlikte, Divan edebiyatı nazım biçimleriyle yazılmıştı. Hamit, kendisine kadar bir gelenek halinde sürüp gelen eski nazım biçimlerini büsbütün bırakmakla, modern Türk edebiyatına yeni bir hız vermiştir. Divan edebiyatında olduğu gibi, Tanzimat edebiyatının ilk devrinde de şiirde ancak sayılı konular işlenirdi: Hamit, Batı kültürünün ve düşünüş sisteminin etkisiyle, şiirde gözleme önem vermiş ve şiirin “suda görülen akis­ler gibi, mutlaka hariçte bir müsebbibi olduğu” inancıyla günlük hayat izlenimlerini ve her türlü hayat olayını yazarak şiirin konusunu genişletmiştir.
Eserlerinin çoğunu aruz vezniyle yazmakla birlikte, bazı eserlerinde (Bâlâdan Bir Ses, Nesteren. Liberte) “mukaffâ” adını verdiği duraksız bir hece vezni dene­mesine girmiştir.
Tiyatro alanında ilkin Namık Kemal, sonraları ise Batılı yazarları örnek tu­tarak manzum ve mensur eserler vermiştir. Duhter-i Hindû dramının sonuna ek­lediği bir yazıda, piyeslerini oynanmak için yazmadığını açıkça bildiren Hamit’in tiyatro eserleri bu görüşün tabii bir sonucu olarak, sahne tekniği bakımından ol­duğu gibi, dil bakımından da oynanmağa elverişli değildir. Piyeslerinin bir kısmı manzum, bir kısmı mensur, bir kısmı da nazımla nesir karışık olarak yazılmıştır. Bunların birkaç tanesinin konusu günlük hayattan alınmış (Sabr ü Sebât, İçli Kız, Finten v.b.). fakat çoğunda tarihi bir olay işlenmiştir. Tarihî eserlerinin ha­na Asur (Sardanapal), bazısı eski Yunan-Makedonya (Eşber), bazısı Arap (Ta­rık, Tezer v.b.), bazısı Türk-Moğol (İlhan, Turhan), bazısı Osmanlı (Kânunî’nin Vicdan Azabı) tarihinden alınan konular üzerine yazılmıştır.
Hamit dramlarının bazılarında, zalim bir hükümdarın halk tarafından sevil­meyişi (Nesteren). hükümdar alim ve halkı cahil olan bir memleketin günün birinde başka bir devlet eline geçeceği (Tarık), iyi bir hükümdarın kendisini halk hizmetine vermesi ve halk menfaatleri için kendi menfaatlerini feda etmesi gerektiği (Tezer), istilâcı düşmana karşı her ne pahasına olursa olsun, vatanı savunmağa çalışmanın en büyük şeref olduğu (Eşber), sömürge halkının sömürgeci dev­let tarafından insandan bile sayılmadığı (Duhter-i Hindu) v.b. gibi bazı toplum sorunlarını ele almış olmakla birlikte, Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal. Ahmet Mithat gibi, sanatı topluma yarar sağlamak için bir araç olarak kullanmayı düşünmemiş, bütün eserlerini genel olarak, “sanat için sanat” akımına yer hazırl­ayan bir sanat anlayışıyla yazmıştır.
Şiirlerinde olduğu gibi dramlarında da yabancı sözcüklere ve yabancı dil kurallarıyla yapılmış isim ve sıfat tamlamalarına fazla yer veren Hamit, ancak hayatının sonlarına doğru Türk edebiyatında sade dil akımının artık kuvvetlenip tabiî hal aldığı devirlerde,. epey gecikmiş olarak, sade dil denemesine girişmiş ve “Yabancı Dostlar” (1924) dalı kitabının büyük bir kısmım bu yolda yazmıştır.
Yaşadığı çağda “şâir-i a’zam”, “dâhi-i a’zam” v.b. gibi parlak sıfatlarla anılan Hamit’in o devirde çok yeni sayılan ve çok beğenilen eserleri, artık tarihsel gö­revini tamamlamış, her bakımdan eskimiş; değer bakımından da sert eleştirilere uğramış, beğenilmez ve okunmaz olmuştur. 
     3 — Başlıca şiir kitapları, pastoral bir eser olan Sahrâ (1878) ; şairin Paris­’teki günlük hayat izlenimlerini anlatan Divâneliklerim-yahut-Belde (1886) ; nazım nesir karışık bir eser olan ve Victor Hugo’nun Sefiller adlı romanındaki “Fantine” tipinden ilham alınarak yazılmış bulunan Bir Sefilenin Hasbihâli (1886; Kahbe adıyla 1925); karısı Fatma Hanımın ölümü üzerine yazılmış olan Makber (1885, 1939), Ölü (1885), Bunlar Odur (1886), Hacle (1887); İlhan ve Turhan adlı dramlarını sürdüren ve piyes gibi konuşma biçimiyle yazılmış bulunan Tayflar Geçidi (1918), Ruhlar (1919), Arzîler (1925). vb. dir. Çeşitli dergilerde yayınlanmış bulunan pek çok manzumesi henüz kitap halinde toplanmamıştır.
Tiyatro eserlerinin başlıcaları, nesirle yazılmış olan İçli Kız (1874), Duhter-i Hindû (1875) v.b. ile nazım ve nesir karışık olarak yazılmış bulunan Tarık-yahut-­Endülüs Fethi (1879). Finten (1916), vb.; manzum olarak duraksız hece vezniyle kaleme alınan Nesteren (1876), aruz vezniyle yazılan Tezer – yahut – Melik Ab­durrahman-ı Sâlis (1879, 1945). Eşber (1880, 1945). İlhan (1911), Turhan (1913) v.b. dir.
Namık Kemal, Recai-zâde Mahmut Ekrem, Sami Paşa-zâde Sezai v.b.’ye gönderdiği çeşitli konulardaki mektupları Mektuplar (2 cilt, 1916) adıyla bastırılmış; bir kısmı İkdam gazetesinde tefrika edilmiş bulunan (1924) anılan ise henüz kitap halinde yayınlanmamıştır. 
SAMİ PAŞA-ZÂDE SEZAİ
 (1858 – 1936) 
1 — Sami Paşa-zâde Sezai (1858-1936) İstanbul’da doğmuştur. Devrin ileri gelenlerinden Sami Paşa’nın oğludur. Özel öğrenim görerek yetişmiş, evvela Evkaf nezareti mektubî kaleminde memurlukla çalışmış: sonra Londra elçiliği ikinci kâtipliğine tayin olunmuş, (1876) II. Abdülhamit devrinde Paris’e kaçmış, ancak Meşrutiyet ilân edilince İstanbul’a dönmüştür. (1901-1908) Paris’te iken Şûrâ-yi Ümmet gazetesine makaleler yazmış, İstanbul’a dönüşünden bir yıl sonra Madrid elçiliğine tayin edilmiş, Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar orada kalmış (1909-1918), İstanbul’da ölmüştür. 
2 — Sami Paşa-zâde Sezai’nin roman ve hikâyelerinde Romantizmden Realizme geçiş açıkça görülür. Bu eserlerde yazarın ara sıra kendi kişili­ğini gizlememesi, özellikle yer tasvirlerinin —Namık Kemal etkisiyle— “yüksek şairane üslup” ile yazılması gibi Romantizm akımının izleri henüz yaşamakla bir­likte, olmuş ya da olabilir vakaların anlatılması, ruh çözümlemelerinin tabiîliği, yer tasvirlerinin eseri süslemek için değil de, vaka çevresini tanıtmak amacıyla yapılmış olması, konuşmalarda dilin hayattaki konuşma diline uygunluğu gibi realist öğeler daha geniş bir yer tutar. 
3— Sami Paşa-zâde Sezai ‘nin önemli eserleri Sergüzeşt (1887) adlı bir romanla Küçük Şeyler (1890) adlı bir hikâye kitabıdır. Kücük Şeyler’in içinde beş yerli hikâye (Bu büyük adam kimdir?, Hiç, Kediler, Düğün, Pandomi­ma) ile Fransız yazarı Alpbonse Daudet’nin Arlésienne [Arles’li kızı] adlı hikâyesinin (Arlezyalı) ve iki mensure (İki yüz elli kuruşa bir asır, Bir kitâbe-i seng-i mezâr) vardır. 
Yazarın hikâye, anı, makale, mensure v.b. gibi çeşitli yazılarının toplanmasında meydana gelen Rumû-ül-Edeb (1898) ve İclâl (1924) adlı eserleri önemli değildir

|