İşletmeler hukuki biçimlerine göre aşağıdaki gibi sınıflandırılarak inceleme konusu yapılmaktadır.
Tek Kişi İşletmeleri
Şirketler ( Ortaklıklar )
TEK KİŞİ İŞLETMELERİ
Tek kişi işletmeleri en basit, en eski ve uygulamada en çok görülen işletme biçimidir. İşletmenin tek sahibi vardır. Bu nedenle işletme sahibi işletme faaliyetleri konusunda her türlü kararı alır, uygular ve denetler. Ortaya çıkabilecek işletme riskleri tümüyle kendisine aittir.
339 views
A  -GENEL ÖZELLİKLERİ: Türk tarihinin ilk anayasası diyebileceğimiz bu anayasa ‘KANUN-U ESASISİ’adıylada bilinir.Eski takvime göre 7 Zilhicce 1293;miladi takvime göreyse 23 Aralık 1876 yılında kabul edilmiştir.Osmanlı İmparatorluğu’nda mutlak monarşiden anayasalı monarşiye geçişi belirleyen ve meşrutiyet rejiminin temelini atan bir anayasadır.O dönemde padişah II.Abdülhamid han sadrazamlığa getirdiği Mithat Paşa’nın hazırladığı ‘Kanun-ı Cedid’ adlı anayasa taslağı yerine,Fransız Anayasasını çevirtip nazırlarına inceleterek ikinci bir taslak hazırlattı.Anayasayı hazırlamakla görevli 28 kişilik Cemiyet-i Mahsusa’nın düzenlediği son taslak Heyet-i Vükela’da(Bakanlar Kurulu)kesin biçimini aldıktan sonra padişahın bir hatt-ı hümayunuyla kabul ve ilan edildi.[1] Yasama ve yürütme organ ve yetkilerini birbirinden açıkça ayırmayan Kanun-ı Esasi sistemi yürütmenin, özellikle de padişahın üstünlüğü ilkesine dayanıyordu.meclisin senato kanadı durumunda ki Ayan Heyeti üyelerini padişah atadı.Seçimle gelen Heyet-i Mebusan üyeleri anayasaya değil,padişaha sadakat yemini ederek göreve başlardı. 1876-77 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Padişah meclisi tatil etti ve birdaha toplantıya çağırmadı.1908’e kadar Kanun-ı Esasi yürürlükte kaldı fakat uygulamadan düştü.Tarihe 31 Mart olayı olarak geçen ayaklanmanın bastırılmasından sonra bu anayasa üzerinde büyük değişikliklere gidildi.Bu değişiklikler ve eklenen üç yeni madde sonucu gerçekten meşruti ve parlamenter bir sistem oluşturuldu.Padişah anayasaya bağlılık yükümlülüğü altına girdi;hükümet ona değil,meclise karşı sorumlu kılındı.Hükümet ve Heyet-i Mebusan bağımsız bir kişilik kazandı.Yasama -yürütme ilişkileri dengeli duruma getirildi.Kuvvetler ayrılığı ilkesi benimsendi,padişahın mutlak veto yetkisi kaldırıldı.1921 Anayasası’na rağmen bu anayasa aykırı olmayan maddeleriyle yürürlükte kaldı.Kesin olarak 1924 Anayasası’yla resmen tarih oldu. [2]
86 views
İnsan hakları en genel anlamıyla,diğer haklara temel teşkil eden ve diğer haklar açısından olmazsa olmaz niteliğindeki haklardır. İkinci Dünya Savaşı sonrası ortamın olumsuzluğu insan haklarına daha çok önem verilen bir düzenin kurulmasını gerektirmiştir. İnsan Hakları,insanlık ailesinin tüm üyelerinde eşit ve ayrılmaz biçimde bulunan haklardır. Bu hakların tanınmaması barbarca eylemlerin sebebi olabilir. Buna sebebiyet vermemek için İnsan Haklarının hukuk düzeyinde korunması gerekir. İnsan Hakları,sosyal gelişmenin yanında daha geniş bir özgürlük düzeyini hedefler. Kadın-Erkek Eşitliği,İnsan Haklarını temel değelerindendir. İnsan Haklarına ve Temel Özgürlüklere saygı gösterilmesini sağlamak Birleşmiş Milletlere üye devletlerin görevidir. Bu öğeler İnsan Evrensel Hakları Bildirgesi’nin temelini teşkil eder. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmiştir.
İkinci Dünya Savaşı,Avrupa’da siyasal,ekonomik ve de toplumsal çöküntüler yaratmıştır. Ve yeni bir düzen kurulması gereği ortaya çıkmıştır. Bu yeni düzen diktatörlüklerin doğmasını ayrıca yeni bir savaşın ortaya çıkmasını engelleme amacı güder. Bu anlayışla Avrupa Konseyi kurulmuştur. Avrupa Konseyi bir demokrasi okuludur ve İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin geliştirilmesi ve koruması birincil amacıdır. İnsan Hakları ve Temel özgürlüklerden Yararlanma İlkesini çiğneyen devlet,konseyden çıkarılma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi,uluslararası bir anlaşmadır. Bu sözleşme,bireye,İnsan  Haklarını çiğneyen devlete karşı İnsan Hakları Mahkemesine başvuru yolunu açmıştır Bu Sözleşmeyle üye ülkelere yükümlülükler getirilmesinin yanında bireyin de uluslararası hukuktan doğan bazı haklarının olduğu da kabul edilmiştir.
Türk Anayasalarından 1961 Anayasası kişinin sınırlanmasına neden olan siyasal,ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak ve gerekli şartları hazırlamak devletin görevlerindendir ve buna özgürleştirme denir. Bu görev,1961 Anayasasında devlettedir. 1982 Anayasası bu görevi,devlet yanında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne vermiştir.
27 views
İnsanlık topluluğunun bütün bireyleriyle kuruluşlarının bu Bildirgeyi her zaman göz önünde tutarak eğitim ve öğretim yoluyla bu hak ve özgürlüklere saygıyı geliştirmeye, giderek artan ulusal ve uluslararası önlemlerle gerek üye devletlerin halkları ve gerekse bu devletlerin yönetimi altındaki ülkeler halkları arasında bu hakların dünyaca etkin olarak tanınmasını ve uygulanmasını sağlamaya çaba göstermeleri amacıyla tüm halklar ve uluslar için ortak ideal ölçüleri belirleyen bu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini ilan eder.
İlk 4 Maddesi=
İnsan Haklarını Ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi
BirleÅŸmiÅŸ Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948 tarihinde ilan edilen Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’ni; Bu Bildiri’nin, ilan ettiÄŸi hakların evrensel düzlemde ve etkin biçimde tanınmasını ve bunlara uyulmasını temin etmeyi amaçladığını; Avrupa Konseyi’nin amacının, üyeler arasında daha geniÅŸ bir birliÄŸi baÅŸarmak ve bu amaca ulaÅŸmak için izlenecek yöntemlerden birisinin insan haklarını ve temel özgürlükleri korumak ve gerçekleÅŸtirmek olduÄŸunu, dikkate alarak; Dünyada adalet ve barışın temeli olan ve bir yandan etkin siyasal demokrasinin, öte yandan bir ortak anlayışın saÄŸlanması ve bunların dayandığı insan haklarına uyulmasıyla en yetkin biçimde korunacak bu temel özgürlüklere iliÅŸkin derin inançlarını yeniden vurgulayarak; Siyasal geleneklerin, ideallerin, özgürlük ve hukukun üstünlüğünün getirdiÄŸi bir ortak mirasa ve benzeri anlayışa sahip bulunan Avrupa ülkeleri hükümetleri olarak, Evrensel Bildiri’de belirtilen belli hakların iÅŸlerliÄŸini hep birlikte saÄŸlamak üzere ilk adımları atmayı kararlaÅŸtırarak; AÅŸağıdaki hükümlerde anlaÅŸmışlardır.
67 views
İnsanlık ailesinin tüm üyelerinin ayrılmaz bir parçası olan onura ve bu üyelerin eşit ve devredilemez haklarına gösterilecek saygı, özgürlük, adalet ve dünya barışının temeli olduğuna göre;
insan haklarının tanınmaması ve çiğnenmemesi insanlık vicdanını isyan ettirecek vahşiliklere yol açtığına; söz ve inanç özgürlüğüne dayanan, yılgınlık ve yoksunluktan kurtulmuş bir dünyanın kurulması insanların en yüce özlemi olduğuna göre;
insanın baskıya ve baskı yöntemine son çare olarak ayaklanmak zorunda kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunması temel bir zorunluluk olduğuna göre;
birleşmiş Milletler hakları, antlaşma içinde, insanın temel haklarına, erkek ve kadınların onur ve değerine olan inançlarını bir kez daha belirttiklerine, toplumsal gelişmeyi özendirmeye ve daha geniş bir özgürlük içinde daha iyi yaşam koşulları kurmaya karar verdiklerine göre;
üye devletler, BM örgütüyle işbirliği yaparak insan haklarına ve temel özgürlüklerine tüm dünyaca gerçekten saygı gösterilmesinin sağlanmasını üstlendiklerine göre;
36 views
Belirli bir toplumda kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen ve devletin yaptırım gücüyle uyulması zorunlu kılınan davranış kurallarının oluşturduğu düzen. Yazılı olsun olmasın, hukuk kurallarını öteki toplumsal kurallardan ayıran en önemli özellik devletin yaptırım gücüyle desteklenmiş olmasıdır. Bununla birlikte iç hukuk düzeninin de uyulması kişilerin isteğine bırakılmış tamamlayıcı hukuk kuralları gibi, uluslar arası ilişkileri düzenleyen kuralları da devletin devletlerin yaptırım gücünden yoksundur.
Hukuk, toplumsal ilişkilere bağlı olarak sürekli değişen bir kurumdur. Devletin giderek artan bir biçimde toplumsal yaşama müdahale etmesi ve bunu hukuk kuralları koyarak gerçekleştirmesi, kişilerin hukuka bağımlılığını artırmanın yanı sıra yazılı hukuk kurallarının karmaşıklaşması sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle hukuk ve hukukçuluk aynı zamanda bir uzmanlık alanı ve meslek niteliğini de kazanmıştır.
67 views
Hukuk ; toplumu düzenleyen ve devlet müeyyidesi ile kuvvetlendirilmiş bulunan kuralların bütünüdür. Din ve ahlak kuralları gibi, toplumun hayatını düzenler. Ancak bu düzenlemeyi saglarken bambaska bi müeyyide uygular : devlet gücü . fakat din kurallarının müeyyidesi dini, ahlak kurallarınınki ise manevidir. Her iki kurumun kurallarının dışına çıkmasında devlet müeyyidesi söz konusu değildir. Oysa hukuk toplumun düzenine yön verirken, tamamiyle nesnel kurallardan hareket eder ve bu kuralların dışına çıkılması halinde devlet gücünü kullanır.
Hukuk kelimesinin iki anlamı vardır: birincisi; bir toplumda kamu yararını güven altına almak amacıyla konulan ve bir takım müeyyidelere uyulması mecburi kılınan davranış kuralı, ikincisi ; toplum üyelerinin herhangi bir işi yapmak, herhangi bir seyden yararlanmak, baska kişileren veya topluluktan herhangi bişeyin yapılmasını istemek hakkı. Alman hukukçulardan sonra Fransız hukukçularıda birinci anlamdaki hukuka objektif hukuk , ikincisine de subjektif hukuk adını vermişlerdir.
Din kuralları ;Toplumsal yaşam içerisinde, çeşitli yönlendirmelerde bulunarak, toplumsal düzenin sağlanmasında önemli etkiler gösterirler. Din kuralları, insanın Tanrısıyla olan ilişkilerini düzenlediği gibi, insanın insanla, insanın toplumla olan ilişkileri konusunda da kurallar getirmektedirler. Din kuralları; iyi ahlâklı olma, haklara saygılı davranma, birbirleri hakkında sürekli olarak iyi ve hayırlı şeyler düşünme gibi yüksek ahlâk ilkelerine yönelik düzenlemeler içerir. Diğer normlara göre din kurallarının en büyük farkı, insan ve toplum dışında bir varlık tarafından konulmuş olduklarından, inananların sorgusuz sualsiz mutlak uymalarının yanı sıra tartışılamaz ve değiştirilemez nitelikte olmalarıdır.
29 views
Ön bilgi:
İlk kez Birleşmiş Milletler’n 1959’da yayımladığı Uluslar arası Çocuk Hakları Bildirgesi ile uluslar arası düzeyde gündeme gelen çocuk hakları, 1979’un Dünya Çocuk Yılı ilan edilmesiyle hemen her ülkede sıcak bir tartışma konusu yarattı. Dünyamızda hala milyonlarca çocuk eğitim olanaklarından yararlanamıyor, ağır çalışma koşullarında sömürülüyor, aile içinde hırpalanıyor, çeşitli hastalıklardan küçük yaşta yaşamını yitiriyor ya da savaşlarda ölüyor. Birleşmiş Milletler’in 20 Kasım 1989’da oybirliğiyle kabul ettiği Uluslararası Çocuk Hakları Anlaşması 18 yaşından küçük herkesin sahip olduğu hakları ve devletlerin çocuklara karşı yerine getirmesi gereken görevleri saptadı. Anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için en az 20 devletin imzası gerekiyor. 20 imzanın tamamlanmasından sonra uluslar arası hukukun temel ilkeleri arasına girecek olan bu anlaşmadan her çocuk yararlanabilecek.
Türkiye’de Çocuk Hakları
Türkiye’de ilk kez 1990’da uygulamaya giren Uluslar arası Çocuk Hakları Bildirgesini ülkemizde görmek biraz zor.Hala sokaklarda; çöplerden kağıt toplayan çocukları, sokaklarda uyuyanları görmek mümkün. 21. yüzyılda olmamıza rağmen hala ülkemiz İnsan Hakları Anlaşmasını gerçek olarak yürürlüğe sokamadı. Bu ilerledikçe ülkemizin okuma yazma oranı gittikçe düşüyor. UNICEF gibi ünlü kuruluşlar bu oranı ve sokaklarda dolaşan tinerci çocukların sayısını azaltmak için çalışıyor fakat çok fazla yeterli olamıyor.
BAZI HABERLER
278 views
Tarih boyunca gördüğümüz en demokratik idareye sahip ülkelerde bile yasaklar söz konusu olmuştur. Hak ve özgürlüklerin kısıtlanması ile eş anlamlı olan yasaklar, aslında bir toplumun huzur ve güven içinde varlığını sürdürebilmesi için gereklidir. Ama bazı dönemler ve bölgelerde yasaklamaların haddini aşıp , düzen getirmek yerine baskılara ve sonucunda kaosa yol açtığını görmekteyiz. Yasak deyince hemen sansürü düşünürüz.Sansür deyince de ilk aklımıza gelen hedef öncelikle kitle iletişim araçları, sonra da sanat eserleridir.Sinema hem kitlelere yönelik olmasıyla hem de sanat eseri olmasıyla sansürün en özel kurbanıdır.Kamu otoritelerince sansüre tabi tutulan ilk film bir ölüm cezasının infazını gösteriyordu.İlk olarak İsveç’te ,1911’de, film sansürü merkezi bir sansür örgütünün yetkisine verilmiştir. İsveç’i 1913’te çıkardığı sansür kanunuyla Norveç izler. 12 Mayıs 1920 tarihli Alman Sansür Kanunu , Cermen ırkı aleyhinde olan ve sarsıcı nitelikte bulunan filmlerin yasaklanmasını öngörmüştür. 2. Dünya Savaşı ile beraber filmlerin eğitici ve propaganda yapıcı bir görünüm kazanmaları, sinema filmlerinin denetlenmesine ilişkin sistemlerin doğmasına yol açmıştır. Sistemler , ‘Sansür Sistemi’ ve ‘Kendi Kendini Denetleme ’ olmak üzere iki grupta toplanır.Sansür Sistemi sınırlı ve sınırsız sansür sistemi olmak üzere ikiye ayrılır.
114 views
A ) Suç ve Cezanın Tarihsel Gelişimi ve Türklerde Ceza Hukuku Uygulamaları
Sosyal bir varlık olan insan , sosyal içgüdüleri doğrultusunda toplu olarak yaşar . İnsanların toplu halde yaşamaları , aralarında bir disiplinin bulunması ile mümkündür ([1]) . Bu toplumsal disiplinin bulunmaması toplum düzeninin de bulunmayacağı ve buna paralel olarak da toplu yaşamanın mümkün olmayacağı durumunu ortaya çıkarır . Çocukların bile bir arada bulunması , oynaması için bir disipline gerek vardır ([2]). Toplumsal disiplin genelde ayrı bir güce gereksinim duymadan kendiliğinden oluşur . Fakat sosyal topluluğun sınırları genişledikçe , kapsadığı bireylerin sayıları artınca , bir kabile , şehir , devlet formlarını alınca ayrıca üstün bir otoriteye dayanan bir yaptırımlar düzeninin var olması şarttır ([3]) . Gerçekten de tarihe bakacak olursak önceleri nüfusu az klanlar halinde yaşayan insanlar ayrı bir güce ihtiyaç duymadan aralarındaki ilişkileri kendileri düzenlemekte , gereken hallerde de yaptırımları kendileri uygulamakta idi . Bu eski zamanlarda müeyyideler bizzat mağdur ya da diğer sosyal toplum bireyleri tarafından uygulanmakta ve genelde de intikam duygusu ile yapılmaktaydı . Daha sonraları toplum gelişmeye ve kalabalıklaşmaya başlayınca , topluma aykırı çeşitli hareketlere müeyyide uygulayabilmek için ayrıca bir otoriteye ihtiyaç duyulmuş bu otorite kimi zaman dini inançlara bağlı olarak tanrı olmuş , kimi zaman ise devlet , ve onun başı olan hükümdarın kendisi olmuştur . Mesela İslam hukukunda , bizzat Kur’an’da adı geçen ya da dini liderler tarafından keyfiyeten konulan çeşitli suçlar var idi . Bu suçlara hadd ve ta’zir adı verilirdi ([4]) .Hadd bizzat Kur’an’da adı geçen zina , hırsızlık , hamr içme gibi suçlardı ([5]). Bu tip suçlarda zikredilen hareketi yapmak cezalandırılmak için yeterli idi ve cezaları ise oldukça ağır şekilde verilmekteydi . Ta’zir ise dini liderlerin , ya da yargıçların somut olayda verdikleri kararlara göre belirlenen suç ve cezalardı . Günümüzdeki suç ve cezanın kanuniliği ilkesi ile bağdaşmayan bu uygulama İslam Ceza Hukukunun en çok başvurulan yargılama yöntemlerinden biriydi . Buna istisna olarak hadd suçlarında ölüm cezası bulunduğundan ta’zir suçlarına ölüm cezası verilmezdi . Sadece İslam devletinin hükümdarlarına devlete zararlı oldukları için bazı kimselere ölüm
8 views