İşletme bir yandan bir sosyal organizma olarak kendi içinde yer alan topluluklarının sorunlarına eğilirken, diğer yandan işletme dışında yer alan geniş toplumsal kesim ile ilişki kurar, toplumun çeşitli kesimlerini ve özellikle ürettiği mal da hizmeti satın alan tüketici kesimini yakından izler. İşletmeyi her yanından toplumun bileşimi, demografik ( nüfus ) yapısı, kültürü, ve alışkanlıkları örgütü önemli ölçüde etkiler. İşletme bu tipik özellikleri taşıyan insanların barındığı bir olduğu gibi, üretimini topluma yönelterek toplumla içiçe yaşamak zorunda olan bir kuruluştur.İşletme herşeyden önce kendi işgörenleriyle yakın iç ilişkiler kurar, daha sonra işletme dışında yer alan kişi ve kuruluşlarla sosyal içerikli dış ilişkilere girişir ya da girişmelidir.

HİSSE SAHİPLERİ YA DA SERMAYEDARLAR

Sosyal sorumluluk kapsamına giren konu, işletmenin ve onun yöneticilerinin hissedarlara sermaye sahiplerine karşı olan yükümlülükleridir. İşletmenin en önemli kaynağı sermayesidir. Sermaye sağlayan hissedarlar bunun karşılığı belirli bir kâr temin etmek isteyeceklerdir.İşletmelerin öncelikli rollerinin kâr elde etmek ve bunları pay sahiplerine dağıtmak olduğu konusunda da hala bir fikir birliği vardır. Bu işletmelerin yaşamlarını geliştirmeleri ve büyümeleri için gerekli kapitali pay sahiplerine sağlayacaktır. Bunun sonucu olarak, pay sahipleri yönetimden, kâr dağıtım ya da varlık değer artışı şeklinde yatırımlarına mümkün olan en yüksek dönüşün sağlanmasını isteyeceklerdir.Paydaşların firmanın sahipleri olduğunu söylemek hukuki bir doğruyu gösterse de uygulamada firmanın hisse senetlerine yatırım yapan yatırımcılar, o firmanın sahibi gibi davranmazlar. Elbette firmanın elde edeceği kardan dağıtacağı dividantları alamaya ellerindeki hisse senetlerini değeri yükseldiğinde satıp aradaki farktan kazanç sağlama hakları vardır. Ancak paydaşlar, firmanın kuruluş amaçlarını değiştirmezler. Ayrıca paydaşlar, koydukları sermaye dışında firmanın borçlarına karşı da sorumlu değildirler. Dolayısıyla paydaşlar, firmanın faaliyetlerinden birincil olarak etkilene diğer öğelerden daha önemli ya da öncelikli olmamalıdırlar. Örneğin, firmaya borç veren bankalar ya da firma çalışanları gibi firmanın etkilenen öğelerinden biri olarak değerlendirilmelidirler. Üstelik pek çok pay sahibi kendisini ne firmanın sahiplerinden biri ne de etkilenenler grubunun bir üyesi olarak görür. O bu firmanın hisse senetlerine yatırım yapmış bir yatırımcı bazen de bir kumarbazdır. Kumarbaz tabiatlı bazı kişilerin borsada oynamayı at yarışına benzer bir kumar olarak algıladıkları bir sır değildir. Özellikle Türkiye gibi sermaye piyasaları tam oturmamış piyasalarda ani iniş ve çıkışların varlığı, kumarbaz eğilimli kişileri iştahını kabartan bir ortam yaratmaktadır.Paydaşların ne kadar bir işletmenin sahibi, ne kadar o işletmenin bir üyesi olduğu konusu zamana ve duruma göre değişir. Fakat paydaşlar isterlerse bir araya gelerek firma yönetimini etkileyebilirler. Paydaşların çıkarlarıyla çalışanların ve borç verenlerin çıkarları bazı durumlarla çatışabilir. Böyle durumlarda işletme yönetimine düşen görev, bu üç grubun da çıkarlarını dengeleyici kararlar almaktır. İşletme yönetiminin paydaşlara karşı sorumlulukları olduğu gibi paydaşların da gerek işletme yönetimine gerekse diğer etkilenenlere karşı sorumlulukları vardır. Paydaların en önemli sorumlulukları işletme yönetiminden elde ettikleri kamuya açık olmayan bilgileri kendi finansal çıkarları doğrultusunda borsada kullanmaktır (insider training). Böylece paydaşların birbirlerine karşı sorumlulukları da önemli olmaktadır.

6.2. İŞGÖRENLERE KARŞI SORUMLULUK

Sosyal ilişkiler, tepe yöneticisinden tabandaki işçiye kadar tüm basamaklarda yer alan işçilerin aralarında kurdukları resmi ( biçimsel ) ya da resmi olmayan ( doğal ) ilişkilerle canlılık kazanır. Bir işletmede çalışanlar arasında olumlu ve uyumlu ilişkiler kurulur, bilinçli bir işbölümü yapılır, işbirliği sağlanır ve özellikle işletmede sosyal bir bütünlük gerçekleştirilirse; kuruluşta üretim artışları ve verimlilik sağlanacağı gibi aynı zamanda işgörenlerin düşünce, duygu, işletmeye özgü gelenek ve kurallarda birleşme, anlaşma ve çalışma mutluluğu da sağlanmış olur.İşletmenin iç çevresi de denebilen çıkar gruplarından çalışanları adil bir ücret politikası ile ücretlendirmek, insanlık standartlarını olumsuz bir şekilde etkilemeyecek teknolojinin kullanımı ile sağlıklı ve güvenli çalışma koşulları sağlamak, azami sayıda sakat ve eski hükümlü istihdamı, çalışanların moralini yükselten iş güvenliği sözleşmeleri toplumsal sorumluluğun yerine getirilmesinin bir boyutunu oluşturmaktadır. Aynı zamanda çalışma verimini artırmada güdüleyici bir rol oynayan sosyal etkinlikler de iş stresini azaltmada aynı düzeyde değerlendirilebilir. Çalışanlara ödenen ücret tek başına hiçbir zaman yeterli değildir. “Maslow’un ortaya koyduğu gibi, bir negatif hijyen etkenidir. Eğer verilen ücret yetersiz ise,zamanla insanlar giderek hoşnutsuzlaşacaktır.Sadece verilen ücreti artırmak (yeterli ücret düzeyinin üzerine çıkarmak) insanları işletme için daha çok çalışmaya yönlendirmeyecektir. Bireyleri teşvik için, onlara birey gibi davranıp ilgi gösterilmesi gerekmektedir. Ayrıca hem örgütsel etkinlik hem de, bireylerin mutlulukları için, kişisel özellik ve becerilerinin belirlenerek bireyin uygun işe yerleştirilmesi, kendini geliştirmesine yardımcı olunması da bir sosyal sorumluluk gereğidir. İşletmelerin başarısı, çalışanların başarısıdır. Çok az sayıda firma, işgörene saygılı özel anlaşmalara ve işveren-işgören ilişkilerini düzenleyen yasalara ihtiyaç duymaktadırlar. Kanunlar ve hükümetler, istihdam şekilleri, ödeme, sağlık, güvenlik konularında olduğu gibi, işgörenle ilgili özel sorumlulukları düzenlemektedirler. Bu düzenlemelerin sayılarının artması da bazı işgörenlerin durumunun toplumu rahatsız etmesinin doğurduğu tepkiden kaynaklanmaktadır.İşgörenler başlığı sadece işletme içi kapsamında düşünülmemelidir. İşletmelerin personel temin ederken uyması gereken sorumlulukları da vardır. Özellikle otomasyonun ve nüfusun artması işsizlik oranlarının yükselmesine neden olmaktadır. Öncelikle bu konu bir sosyal sorun olarak tehlike arz etmektedir. Ayrıca işe almada; cinsiyet, ırk, özürlülük, mahkumiyet veya sosyal sınıf farkı gözetme sosyal sorumluluğun diğer boyutlarını ifade etmektedir.

6.3. MÜŞTERİLERE KARŞI SORUMLULUK

İşletmelerin çıkarlarını koruyabilmesi ve amaçlarına ulaşabilmesi için, toplumsal amaçlara katkıda bulunması zaruridir. İşletme çıkarları ile toplumda güç dengelerini oluşturan grupların çıkarlarının dengelenmesi sayesinde, işletme amaçlarına daha kolay ulaşabilecektir. Yalnızca işletmenin çıkarlarını gözetmek yerine, müşterilerinin de tatmininin sağlanması ve bu gaye içinde kaliteli ve ucuz üretim ve satış sonrası hizmetlere gereken önemin verilmesi gerekir. Günümüz koşullarında işletmeler, müşterisini tatmin edebilme becerisine sahip olduğu düzeyde rekabet ortamında başarıya ulaşma şansını elde edebilecektir. İşletmenin, müşterilerin istek ve ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanması, müşterinin ne istediğini ve isteklerinin nasıl karşılanacağını bilmesi ve uygun fiyatla değer sunması sayesinde müşteri işletme ile ilişkili tutulabilecektir. Sonuçta, müşteri odaklı işletme satışlarını ve dolayısı ile karlılığını da artırabilecektir. Teknik ve rekabetteki gelişmeler, ürün kalitesinin de önemini artırmıştır. İşletmelerden tüketicilere kadar toplumun her kesimini ilgilendiren kalite olgusu, ülke ekonomisine karşı sosyal sorumluluğun bir gereğidir. Kalite, müşteri isteklerinin tatmin edilmesinde bir süreçtir. Kalite olgusu değişim ve gelişimlere paralel bir gelişim gösterdiği sürece, işletme de toplam kalite yaklaşımı ile daha yüksek rekabet gücüne ulaşabilecektir. Üretilen mal ve hizmetin kalitesinin, onu üreten insanların kalitesi ile doğrudan ilişkili olduğu esasına dayan Japon’ların toplam kalite sistemi, ( Y yönetim tarzı ) insana önem verir. Motivasyonu, ekip ruhu ile sağlar. Uzmanlaşma yerine rotasyon yoluyla iş zenginleştirmeyi, ön plana alır. Uzun vadede performansın yükselmesi ile Pazar payı artar, bu da gelire yansır. Gelirler yatırımlara dönüştüğünde istihdam yaratılmış olur. 1970’li yıllardan itibaren yaygınlaşan ve bir çok ülke tarafından kabul edilen toplam kalite anlayışı üretim sürecinin öncesinden başlayıp pazarlama sürecinin sonrasına kadar uzanan bir süreçtir. Uluslararası Standartlar Örgütü tarafından hazırlanan ISO 9000 serisi ile dünyadaki ekonomik entegrasyona paralel olarak uluslararası bir standartlaşmaya gidilmektedir. Bu örgüt kalite güvencesini, işletme bazında sağlamayı hedeflemektedir. Kaliteli bir üretim için, kaliteli bir Pazar araştırması, kaliteli tasarım, kaliteli hammadde, kaliteli işçilik, kaliteli ambalaj ve kaliteli servis gereklidir. Tüm bu çalışmalar insanların can ve mal güvenliğini, çevrenin korunmasını yasalarla korumayı da ihmal etmemiştir. Giderek Pazar koşullarının kaliteli ürün ve hizmet üretimine ilişkin üreticiler üzerindeki baskıları da etkili olmaktadır. En önemli müeyyidesi ise, pazarın kaliteli ürüne olan talebini karşılama konusunda yetersiz kalan firmaların, rekabet gücünün kaybolmasıdır. İşletmelerin tüketicilere karşı sorumluluklarından bir diğeri de, standardizasyonun sağlanmasıdır. Standardizasyon ürünlere güvenilirlik kazandırır. Tüketiciye ürünleri karşılaştırma ve seçme kolaylığı sağlar ve satış sonrası hizmetlerden yararlanma imkanı verir. Ayrıca başarılı standardizasyon çalışmaları, üretim ve pazarlama maliyetinin düşmesi üzerinde de önemli rol oyar. Kaliteli mal üretimi, hatalı üretimin azalması, verimlilikte kaydedilen gelişme standardizasyonun, tüketicinin olduğu kadar üreticinin de yararını ortaya koyar. Sosyal kapsamlı iki alan tüketicilerin dikkatini çekmektedir. Sağlıklı-güvenli ürünler ve kalite. Ürün güvenliği ve sağlığa uygunluğu; ürünü tanıtmak, onun hakkında tüketiciyi bilgilendirmek, ürünlerin hangi hammaddelerden yapıldığı, herhangi bir tehlike bir tehlike arz edip etmediği, nasıl kullanılacağı hakkında prospektüsler, kullanma klavuzları ve etiketler hazırlamak, ürünün üzerine tutturmak veya ambalajının içine yerleştirmek gerekmektedir.Bir üreticinin malın güvenli olduğu konusunda ne kadar araştırma yapabileceği konusunda çeşitli yaklaşımlar vardır. Bu güvenli ürünü bilmesi ya da bilmesi gerektiği ile ilgilidir. Unutulmamalıdır ki; % 100 kontrol yapmanın zorluğu, birçok ürünün pazara ulaşmasının yıllar alması ve oldukça pahalıya mâl olmasından kaynaklanmaktadır.Kalite konusunun gelişimi her geçen gün hız kazanmaktadır. Özellikle, alıcı kendine sunulan mal veya hizmetten memnun olmadığı takdirde nasıl bir mekanizma ile işletmeye şikayetlerini bildirecektir. Ne tür ve ne kadar süreli garantiler verilecektir. Satış sonrası hizmetten nasıl yararlanacaklardır ve bu tür bilgiler tüketicilere nasıl ulaşacaktır. Tabii ki, bu tür çalışmalar, satış artırma çabalarına destek olacak bir sorumluluk konusu da sayılabilir.

6.4. TOPLUM ve ÇEVREYE KARŞI SORUMLULUK

İşletmeler bir yandan insanların ekonomik ve sosyal yaşantı düzeyini yükseltmek için daha çok ve daha kaliteli mal ve hizmet üretimine yönelirken, öte yandan bulundukları doğal çevreyi kirleterek ya da kötü kullanarak insanlar için zararlı olabilmektedirler. Bu gerçek, işletmelerin en ilginç çelişkisini oluşturmaktadır.Endüstri devrimiyle birlikte gezegenimizde üretilen malların çeşidi ve miktarı şimdiye kadar hiç görülmedik şekilde artmıştır. Sağlık teknolojileri ve beslenme koşullarındaki iyileşmeye paralel olarak ölüm oranları azalmış ve dünya nüfusu hızla artmaya başlamıştır. Milyarca insan hergün atmosferdeki oksijeni solumakta, su içmekte, çeşitli yiyecekleri tüketmekte, dışkılamakta, yıkanmakta ve giyinmektedir. Bu temel ihtiyaçlar için dahi muazzam miktarda doğal kaynak tüketilmekte ve doğal çevreye atıklar bırakılmaktadır. İçtiğimiz suyun pet şişesini çöpe attığımızda ondan kurtulmuş olmuyoruz. Çünkü attığımız şişe çöp toplama merkezlerinde toprağa karışmak için yıllarca beklemek durumundadır. Çamaşırlarımızı yıkamak için kullandığımız deterjanların içindeki kimyasal maddeler toprağı zehirlemekte, tarımsal üretime zarar vermektedir. Bu örnekleri daha binlerce çoğaltmak mümkündür. Özet olarak şunu söyleyebiliriz ki dünyamız endüstriyel üretim-tüketim ilişkilerinin bir sonucu olarak tehlikeli bir biçimde kirlenmekte ve ısınmaktadır. Ozon tabakasındaki delik, kitlesel cilt kanserleri oluşumu tehlikesini içermektedir. O halde çevre kirliliği ve doğal kaynakların tüketilmesi konusunu önemi iş ahlakı açısından tartışılmaz derecede büyüktür. Bir Ameriken Kızılderili atasözü “Biz dünyayı atalarımızdan miras almadık ama torunlarımızdan borç aldık” demektedir.Sosyal sorumluluğun örgütsel boyutu, bir toplumda faaliyet gösteren belli bir örgüt ve bu örgütlerdeki yöneticilerin ilgi göstermesi gereken toplumsal sorunlar üzerinde odaklanır. Farklı örgütler, farklı sosyal sorumluluk sorunlarıyla karşı karşıya kalabilirler. Örneğin; toplum otomobil üreticisi bir firmayı hava kirliliği ve güvenlik açısından sorumlu tutabilirken böyle bir firma için yoksullara düşük maliyetli ev sağlamak daha ikincil bir sorun olabilir.Bazılarına göre işletmeler, toplumsal hizmet birimi olarak değerlendirilmektedir. Elias ve Dees bu görüşün, ilk defa 1932 yılında Merric Dodd tarafından  söz edildiğine değinmektedirler. Merric Dodd, işletmelerin özel kurumlar olması boyutunun yanında sosyal hizmet ile yükümlü, ekonomik kuruluşlar olmasını boyutunun da eklenmesini öngörmektedir. Günümüzde bu görüşü paylaşan ve şirketleşebilmenin, halka açılmanın ön koşulu olarak toplumsal hizmetin kabul edilmesi gereğini ileri sürmektedirler.Günümüzde tüm dünyayı saran çevre duyarlılığı Türkiye’yi de etkilemektedir. İşletmeler özellikle globalleşme kaygıları nedeniyle çevre koruma faaliyetlerine yönelmektedirler. Bazı işletmelerde çevre için ayrılan fonlar bütçenin %10’una kadar çıkmaktadır. Ortalama ise %1-2 civarındadır.Avrupa Topluluğunda çevre ile ilgili önlemler alınırken ülkemizde de bazı önlemler alınmaya başlanmıştır. 1983’de çıkarılan Çevre Yasası çerçevesinde bazı yönetmelikler hazırlanmıştır. Şu ana kadar su kirliliği kontrolü, hava kalitesinin korunması, gürültü kontrolü ve kötü atıkların kontrolü gibi konularda hazırlanan yönetmelikler yürürlüğe girmiş durumdadır. Artık önemli olan sadece yok etmek değil; çevreye zarar vermeyecek şekilde ortadan kaldırmak, daha da önemlisi geriye dönüştürmek ve tekrar kullanmaktır.1991 yılında 14 büyük işletme “Çevre Koruma ve Ambalaj Atıklarını Değerlendirme Vakfı” kurmuşlardır. Bu vakfın üye sayısı şu an 53’tür. Vakfın faaliyetleri arasında model projeler, satın alma merkezleri oluşturma ve turistik bölgelerde görsel kirliliğin önüne geçmeyi amaçlayan prestij projeler bulunmaktadır.

Ayrıca Türkiye’nin önde gelen kuruluşları çevre konusundaki duyarlılıklarını aldıkları çeşitli önlemlerle göstermektedirler. Örneğin benimsediği “sağlıklı, temiz ve yaşanabilir bir çevre” ilkesi yönünde topluluk bünyesinde 1983-2000 arasında toplam 54 milyon dolar çevre yatırımı gerçekleştiren Koç Topluluğu, çevre konusunda birçok vakfa da destek vermektedir.

İşletmenin çevreye karşı sorumluluğunu iki ana başlık altında incelemek mümkündür:

v  Çevre kirlenmesini önlemek ya da en aza indirmek,

v  Kıt olan doğal kaynakların gelecek kuşaklarca da kullanılacağı bilinciyle hareket etmek,

İşletmelerin yer aldığı üretim-tüketim ilişkileri şu ya da bu şekilde ekolojik dengeyi olumsuz yönde etkilemektedir. Ekosistemler içlerindeki her öğenin birbiriyle karşılıklı ilişki içinde olduğu yapılardır ve bu öğelerden birine zarar verilecek olursa sistemdeki tüm öğeler bu olaydan çeşitli ölçülerde etkileneceklerdir. Örneğin bir böcek türünün ortadan kalkması, o böceğin yediği bir sinek türünün çok fazla üremesi ve ekinlere zarar vermesiyle sonuçlanabilir.

İşletmenin çevreye karşı sorumlulukları sözkonusu olduğunda “sürdürülebilir kalkınma” kavramı karşımıza çıkmaktadır. Bu kavram gelecek kuşakların yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayabilmelerine engel olmaksızın iktisadi büyümenin sürdürülmesi anlamına gelmektedir. Unutulmamalıdır ki dünyamızdaki doğal kaynaklar sonsuz değil sınırlıdır. Örneğin bir gün dünyada petrol ve demir rezervleri tükenecektir. Endüstriyel faaliyetler sonucu tehdit altında olan çevresel öğeler şunlardır:

v  Hava,

v  Su,

v  Ekilebilir arazi,

v  Fosil yakıtlar,

Bu öğelerden bazıları yenilenebilirken bazıları tükendiğinde yenilenemeyecek niteliğe sahiptir. 1992’de yapılan dünya zirvesi ve 1997’de imzalanan Kyoto İklim Değişimi Konvansiyonu ile çevre kirlenmesi ve küresel ısınmaya karşı uluslar arası tedbirler gündeme gelmiştir. İşletmelerin çevreye karşı sosyal sorumlulukları çerçevesinde bu bağlamda bazı önlemler geliştirilmiştir. Bunlar kabaca iki türlüdür:

v  Zorlayıcı yasal standartlar,

v  İşletmelerin gönüllü uygulamaları,

Zorlayıcı yasal önlemler kadar, işletmelerin kendileri için koydukları çevreye yönelik ahlaki önlemler de önemlidir. Çünkü her işletme çevre konusunda gönüllü bir duyarlılık gösterirse, zaten zorlayıcı yasal önlemlere de gerek kalmayacaktır. Bunun olması için de toplumda çevre bilincinin yerleşmesi ve işletmeleri bu konuda zorlayacak bir kamuoyu baskısı ve talep oluşmasıdır. İşletmeler çevreci bir strateji ile rekabet avantajı da elde edebilirler. Örneğin toplumda ozon tabakasının delinmesine karşı bir tepki oluşmuşsa bu tepki fiyatlandırılabilir; çünkü tüketiciler ozon tabakasının delinmemsi için daha yüksek bir fiyetı ödemeye hazırdırlar. Böylece ozon tabakasına zarar vermeyen bir gazla üretilen buzdolapları ve spreylerin üzerine “ozonla dost” etiketi yapıştırılarak pazarlama açısından bir mal farklılaştırılmasına gidilmiş olur. ozonla dost olan ürünler diğerlerinden daha pahalı da olsa çevre bilincinin oluştuğu bir toplumda daha fazla talep edilecek böylece firma iş ahlakına uygun davranmış olmayı fiyatlarına ekleyerek müşterisine satmış olacaktır. Bir üretim işletmesinin çevreci rekabet avantajlarını yakalayabilmesi için şu özelliklere sahip olması beklenmektedir:

v  Biosferin korunması,

v  Doğal kaynakların sürdürülebilir bir şekilde kullanılması,

v  Endüstriyel atıkların azaltılması,

v  Enerji kullanımında sorumlu tüketim,

v  Çevresel riskleri en aza indirme,

v  Güvenli ürün ve hizmetlerin pazarlamasını yapmak,

v  Çevresel hasarları tazmin etmek,

v  Bilgilendirme,

v  Çevre müdürleri ya da yöneticileri,

v  Çevresel denetim,

v  Kurumsallaşma

Toplum düzeyinde sosyal sorumluluklar iki seviyede düşünülebilir. Birincisi bölgesel, ikincisi ise, ulusal seviyedir.Toplumun, eldeki mevcut kaynakların etkin kullanımının ötesine yayılan birçok sosyal ihtiyaçları vardır. Bunun bir sonucu olarak, toplumun işletmelerden bir takım istekleri vardır. Son yıllarda, hava ve su kirliliğinin kontrol altına alınması, kültürel aktiviteler, şehir gelişim planları, yerel sağlık programları, eğitim etkinlikleri gibi birçok istekler büyük fabrikatörlerden ilgililerce talep edilmektedir.Toplum sık sık işletmelerden isteklerde bulunduğu zaman, işletmeler de toplumdan değişik ihtiyaçlarının karşılanmasını istemektedirler. Bu ihtiyaçlar; rahat taşıma (ulaşım) olanakları, eşit vergiler, polis, itfaiye, su, gaz, kanalizasyon, elektrik gibi tam devlet hizmetleri olarak görülmektedir. Şekil 3’de işletme ve toplumun olası ortak destek alanları gösterilmektedir.

Ulusal seviyede sosyal sorumluluk anlayışına birçok örnek verilebilir. Özellikle birçok işletme, eğitim reformu için laboratuar ve okul yapımı konusunda hassas davranmaktadır. Hükümetin eli yaklaşımında bahsedilen yasal düzenlemeler yüksek harcamaların vergi düzenlemelerinde bazı istisnalara yol açabileceğini de ifade etmektedir.

6.5. ULUSLARARASI TOPLUMA KARŞI SORUMLULUK

Sosyal sorumluluk, giderek artan bir şekilde uluslararası konular içinde yer almaya başlamıştır. Özellikle uluslararası işletmeleri ilgilendiren bir yaklaşımdır. Dolayısıyla çok uluslu işletmeler bu konuda çok daha fazla duyarlı olmaktadır.

Uluslararası işletmeler, bilinmeyen, az tanınan, karışık ve hızlı değişen bir çevrede çalışmaktadırlar. Bu olaylar altında sosyal çatışma sonuçları daha çok olumsuz etkili olmaktadır. Dolayısıyla çok uluslu işletmeler bu konuda çok daha fazla duyarlı olmaktadır. Örneğin, Nestle firması çocuklara yönelik mama üretimini 7 yıl gibi uzun bir süre gelişmekte olan ülkelerde boykot etmiştir.

v  Doktorlar, tropikal bölgelerde çalışmışlar. Bölgede buzdolabı eksikliği ve sağlıksız sulardan dolayı çocukların şişe ile beslenmesinin hastalıklara neden olabileceğini tespit etmişlerdir.

v  Gelişmemiş ülkelerin fakirliği mama formülünün istenenden daha fazla sulandırılmasına neden olduğu ve sonuçta çocuk beslenmesinin istenen seviyeye çıkmamasına neden olduğunu tespit etmişlerdir.

v  Ayrıca insanlar çok fakirdirler ve bu ürüne ödeme yapacak güçleri yoktur.

v  Nestle tarafından kullanılan reklamlar ve promosyon teknikleri yanlış ürün kullanımlarına neden olacaktır.

Çocuk maması üretimi sadece profesyoneller, hükümet, kilise temsilcileri tarafını değil WHO’nunu da (Dünya Sağlık Örgütü) ilgilendirmektedir. Boykot 7 yıl sonra WHO’nun yapmış olduğu adaptasyon ve uygulamalardan sonra mamanın anne sütünden sonra sağlıklı ikame edilebileceğinin anlaşılmasıyla  sona ermiştir. Gazetelerde çıkan haberlerde Nestle’nin bu davranışının işletmelerin genel anlamda bir sosyal sorumluluğunu gösterdiğini vurgulamaktadır. Çok uluslu işletmelerin karşı karşıya olduğu çeşitli çatışmaların analizleri üzerinde Gladwin ve Walter’in araştırmaları vardır. Araştırma 650 adet sosyal çatışmayı ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca bu çatışmaların çoğu insan hakları, ödemeler, iş ilişkileri ve çevresel kirlenme konusundadır.Kamuoyunun beklentilerinden farklı olarak birçok sosyal çatışma endüstrileşmiş ülkelerde yani Amerika ve Avrupa’da meydana gelmektedir. Amitai Etzioni, son on yılda 500 büyük Amerikan şirketinin yaklaşık üçte ikisinin bir biçimde illegal (yasal olmayan) davranışlar içinde yer aldığını ileri sürmektedir. Tablo 1 bu çatışmaları bölgelere göre göstermektedir

Tablo 1. Çok Uluslu İşletmelerin Karşı Karşıya Kaldığı Sosyal Çatışmalar

Uluslararası İşletmelerdeki Çatışmaların Bölgeleri

Çatışma Konuları

Kuzey Amerika

Avrupa

Latin Amerika Asya Afrika Orta Doğu

Uyuşmazlık

28 40 24 4 0 4
İnsan Hakları 81 19 0 0 0 0
Politika 40 8 28 8 8 8
İllegal Ödemeler 76 3 13 8 0 0
Pazarlama 61 33 2 2 2 0
İş İlişkileri 79 19 0 2 0 0
Çevre 70 23 1 5 1 0
Teknoloji 41 36 9 14 0 0
Ekonomi Finans 78 6 7 4 1 4