Cryptosporodium, kez farelerde tanımlanmış olan intrasellüler bir protozoondur. 1976’ya kadar genç hindi ve sığırlar gibi çeşitli omurgalı hayvanların hastalığı olarak bilinirken, o yıl kez hastanede yatarak tedavi gören iki insanda gelişen diyarede etken olduğu gösterilmiştir. 1976’dan 1982 yılına kadar hastalık, az sayıda ve esas olarak immünsüprese kişilerde geliştiğine dair yayınlar çıkmıştır. 1982’de cryptosporidiuma bağlı fulminan diyaresi olan 21 ’li hastadan 14’ünün ölümünü bildirmesiyle, ‘’de epidemik cryptosporodium infeksiyonları’, adı altında infeksiyonları boyut kazanmıştır. Cryptosporidium, balık, kuş, sürüngen ve de dahil bir çok vertebralıların solunum veya gastrointestinal sistem epitel hücrelerinde çoğalabilir ve onları infekte edebilir. Diyare hastalık olarak bilinir. Dünyada  insanlarda ve evcil hayvanlarda yaygın olarak görülen enterik patojenlerden biridir. Aynı zamanda bilier ve respiratuar sistem hastalık etkenidir. Güvenilir palyatif veya kesin tedavisinin olmaması, cryptosporoidozisin önemini artırır.

PARAZİT:

C. parvum, taksonomik olarak Apicompleksa filumu , sporozoasida sınıfı, coccidiyasina alt sınıfına ait cocsidians olarak bilinir. Plazmodium, Babesiya, Sarcocistis ve Toksoplazma; Isospora ve Eimeriya ile bazı benzerlikleri vardır. GİS ve solunum sisteminde çoğalırlar. Crptosporodiumun tanımlanmış 20 türü vardır. Bunlar morfolojik  özellikleri ve izole edildikleri konakçıya göre isim alırlar.. Genellikle C. baileyi ve C. meleagridins kuşları infekte ederken, C. parvum ve C. ve diğer memelilerdeki hastalıklardan sorumludur.  C. ’in ookistleri, C. parvum’unkinden daha fazladır, ancak insanlarda daha nadiren infeksiyona neden olur ve genellikle asemptomatik seyreder. Cryptosporodium alt türlerinin tam olarak tanımlanmamasına karşın, farklı  konakçılarda klinik infeksiyon oluşturabilme yeteneği yüksek olan C. parvum türüdür.

Cryptosporodium, hayat siklusunu tek konakçıda tamamlar. Ookistlerin alımı genellikle infekte hayvan veya kişilerden veya feçesle kontamine olmuş çevre ile olur. Ardından, safra tuzları ve sindirim enzimlerinin etkisiyle exkistasyon ( kist formunun koybolması) gelişir. Fakat bu  bazen kendiliğinden de gelişebilir. Dört tane muz şeklinde, hareketli sporozoidler ortaya çıkar ve bunlar epitel hücre duvarına tutunur. Daha sonra gelişimini yüzeyel yerleşimli parazitoforus vakuolünde devam ettirir. Vokuol, konak hücresi ve kökenli olmak üzere iki membrandan oluşur. Bu görünüm cryptosporodiuma intrasellüler, fakat extrasitoplazmik olma özelliği verir. Sporozoidler, asexüel gelişim sonrası, merontlara dönüşür. Merontlar, içerdiği merozoidleri lümen içine salar. Merozoidlerin bazıları, tekrar konak hücrelerini invaze ederek, kuvvetli bir otoinfeksiyon siklusu başlatırken, diğerleri ise zigot formasyonu ile sonuçlanan seksüel maturasyona uğrar. Dört yeni sporozoid içeren ookist, konakçı GİS’de tekrar exkistasyona uğrayarak yeni bir oto infeksiyon siklusunu başlatabileceği gibi, GİS’i geçip, çevreye de atılabilir. Dış ortamda aylarca, geniş bir sıcaklık aralığında canlılığını devam ettirebilir. İki özgün ookist formu teşekkül eder. Bir kısmı  iki katlı bir membrana sahip olup, dış ortama oldukça dayanıklı iken, diğerinin tek katlı ve kolaylıkla rüptüre olabilen membranı vardır; bunlar reinfeksiyona da daha yatkındırlar. Otoinfeksiyon siklusları klinik olarak çok önemlidir. Çünkü, çok az bir ookistin alımı ile immun supresif kişilerde ciddi hastalık ve uzun süreli infeksiyon gelişebilir. Spontan exkistasyon olayı, endojen ookistlerden otoinfeksiyonu ve primer respiratuar infeksiyonu açıklayabilir.

EPİDEMİYOLOJİ:

Criptosporodium infeksiyonu altı kıtada 60’dan fazla ülkedeki insanlarda tanımlanmıştır. Farklı populasyon gruplarındaki coğrafi araştırmalardan elde edilen prevelans verileri, Cryptosporodium ookistlerinin dışkı örneklerinde gösterilmesi esasına dayanır. Prevelans az gelişmiş ülkelerde temiz su ve sanitasyon olanaklarının eksikliği, kalabalık ev ortamı ve bazen de rezervuar hayvanların fertlere yakın ilişkisiyle, daha yüksek gibi görünmektedir. Bildirilmiş salgınların haricinde, 36 geniş kapsamlı araştırmada Avrupa ve Kuzey Amerika gibi  gelişmiş bölgelerde oran, %1-3 arasında iken, Asya ve Afrika gibi daha az gelişmiş yerlerde bu oran %5-10 oranındadır. Bazı çalışmalar, çocuklarda; özellikle 2 yaş altındakilerde,  infeksiyon prevelansının erişkinlere göre daha yüksek olduğunu bildirmektedir. Ayrıca ılık ve nemli aylarda; (ağustos sonu-eylül ayı gibi) fazla olmak üzere mevsimsel yatkınlık gösterse de her mevsimde görülebilir. Anti- cryptosporodium Ig M, G ve A’yı tesbit eden IFA ve ELISA, kullanılarak yapılan seroprevelans çalışmaları, fekal ookist atılımı yönteminde elde edilen verilere göre, Cryptosporodium yaygınlığının daha fazla olduğunu düşündürmektedir. Örneğin, Peru ve Venezüella’daki şehir kesiminin kenar semtlerinde seropozitivite %65 olmasına karşın, Avrupa ve Kuzey Amerika’da bu oran %25-35 arasındadır. AIDS’ li hastalarda hastalığın görülme oranı normal populasyona göre daha fazladır. 1986’da CDC, 182 AIDS’li hastanın 19’unda (%3.6), cryptosporodiosis saptamış ve bunlardaki fatalite oranını %61 olarak bulmuştur. 1986 ve 1987 yıllarında CDC tarafından yayınlanan %3-4 oranları, bu tarihlerde CDC’ye bildirilen Cryptosporodiumla infekte AIDS’li hastaların oranıdır; tüm HIV pozitif hastalardaki oranı yansıtmadığından, bu kişiler de zamanla infekte olacaklarından, bu oranın %5-10 olduğu tahmin edilmektedir. Colorado’daki bir çalışmada HIV ile infekte 1172 hastanın %2’sinde cryptosporodiozis saptanmıştır. Avrupa ve Amerika’daki ishalli AIDS’li hastaların, %11 ve 21 oranlarında cryposporodium ookistleri attıkları gösterilmiş ve iki seride de bu hasta grubunda en yaygın enteropatojen olduğu bildirilmiştir. Afrika ve başka yerlerdeki az gelişmiş ülkelerdeki karşılaştırmalı prevelans oranları %12’den 48’e kadar değişir. HIV ile infekte kişilerde hayatı tehdit eden mortalite ve morbidite etkeni cryptosporodiumun dağılımı tam olarak açık değildir. CDC tarafından yürütülen bir çalışmada Atlanta’daki HIV ile infekte 600 kişinin %10’unda cryptosporodium ookistlerinin ara sıra  atıldığı bulunmuştur.

Cryptosporodium infeksiyonları insandan insana, hayvandan insana ve çevre yolu ile özellikle su kaynaklarından bulaşır. Daha önce karşılaşmış, immunolojik olarak sağlıklı duyarlı deney hayvanlarında, 10 kadar az sayıdaki ookistin bile infeksiyona neden olduğu görülmüştür. Gönüllü insan çalışmalarında da ID50: 132 ookist olarak tahmin ediliyor.

Bulaş, fekal – oral yolla olur.  Cryptosporidium türleri, infekte hayvan veya insanların feçesleri ile atılan ookistlerin ağız yoluyla alınması sonucu bulaşır. Bu geçiş, infekte kişi ile ev halkı  arasında, güvenli seks yapmayan partnerler arasında, günlük bakım merkezindeki çocuklar ve onların bakıcıları arasında, sağlık çalışanları ile hastaları arasında gerçekleşmektedir. Klinik semptomlar hafif olduğu  ve ookist atılımının semptomatik dönemde sonlanabileceğinden, bulaş çoğunlukla anlaşılamaz. Yayılım, elden  ağıza veya çocuk bezi, çarşaf gibi kontamine eşyalarla temas yoluyla da olabilir. İnfekte aile üyeleri, indeks vakadan sonra sıklıkla  tesbit edilir ; örneğin günlük bakım merkezindeki bir salgında semptomatik çocukların ailelerinden %71’inin  infekte olduğu görülmüştür. İnfekte çocukla teması olan 3 aile üyesinde başlangıç infeksiyonundan 16 gün sonra, kardeşlerle anne arasında muhtemel aile içi yayılımı gelişmiştir. İki taşıyıcı çocukda, kemik iliği transplantasyonundan sonra aktif infeksiyon geliştiği görülmüştür. Afrikaya seyahat öyküsü bulunan iki ailenin, seyahate katılmayan çocuklarında, muhtemelen ebeveynlerine bağlı infeksiyon gelişmiştir. Cryptosporidiumun seksüel geçişinin, hem heteroseksüel hem de homoseksüel partnerler arasında olduğu bildirilmiştir.

US, Avusturalya, Şili, İsrail, Portekiz ve İspanya’daki çocuklarda bir çok cryptosporidiosis salgını bildirilmiştir. Relatif immunsüresyon; bir merkezde su çiçeği ile ilişkili veya diğerinde malnutrisyonla ilişkili salgınlara neden olabilir. Çocuk bakım merkezlerinde bazı vakalar muhtemelen tesbit edilememektedir. Colorada’daki 30 gündüz bakım merkezindeki çocuklarda yapılan randomize bir çalışmada; çocukların %30’unun cryptosporidium ookistlerini attıkları ve bunların ancak 3 tanesinde semptomatik hastalığı bulunduğunu göstermişlerdir.  Giorgia’daki 17 gündüz bakım merkezinde yapılan randomize çalışmada ise 6 tanesi asemptomatik olan 8 infekte çocuk tesbit etmişlerdir. New york City’deki üst tabaka günlük bakım merkezindeki asemptomatik çocuklarda yapılan çalışmada %27’sinin ookist attığı bulunmuştur. Hastane ilişkili infeksiyon, sıklıkla hasta ile sağlık çalışanı arasında gelişir. Danimarka’da psikotik olarak kontrolsüz hastanın dondurma makinasının kontamine etmesi ile 60 HIV’li hastanın 18’inde cryptosporidium infeksiyonu gelişmiş ve bunların 8’i ciddi diyare nedeniyle ölmüştür.. İtalya’da, kemik iliği transplantasyon ünitesindeki 6 hastada gelişen cryptosporidium infeksiyonu için bulaş kaynağının yer yıkama makinasındaki su ve tuvalet temizleme bezlerinin olduğu kesin olarak gösterilmiştir. Potansiyel nazokomial salgınların, diyaliz üniteleri ve pediatri servislerinde de olabileceği bildirilmiştir.

Hayvandan insana (zoonotik) geçiş; evde beslenen hayvanlar, laboratuvar ve çiftlik hayvanları aracılığı ile gelişebilir. 1982’de ilk cryptosporidiumla ilişkili diyare salgını, infekte danalara bakan personelde tanımlanmıştır. Laboratuvar hayvanları ile kazanılan infeksiyon örneklerinin çoğunluğunu infekte danalar oluşturur. Fakat infekte fare ve tavşanlarla da hastalık bulaşabilir. Organizmanın hayvanlardan insanlara geçişi, oral yolla olabileceği gibi, inhalasyon yolu ile de olabilir. Çiftlik hayvanlarından, özellikle sığır ve koyunlar, hem direkt temasla,  hem de  kontamine çevre yolu ile indirekt olarak bulaşabilir. Buna ilk örnek 1976’da rapor edilmiştir ve Bangladeş, Kanada ve Finlandiya’daki çiftçilerde çalışılmıştır.

Su yolu ile geçiş, 1983’de önceleri seyahatle ilişkili vakalarda şüphelenilmiş ve aralarında ilişki bulunmayan cryptosporodium kistlerini atan 14 Finli hastadan 12’sinin 12 gün içindeki Leningrad’a bağımsız seyahatleri içinde hastalıklarının gelişmiş olabileceği bildirilmiştir. Prospektif bir çalışmada da 34 öğrenci gitmeden önce negatif iken, döndükten sonra bunlardan 9’unun infekte olduğu bulunuyor. Karayipler, Mısır,  Meksika, Nepal, Pakistan ve Yeni Gine’ye seyahatlerle de ilişkili bulunmuştur. İçme ve yüzme suları ile ilişkili cryptosporidiosis salgınları, su içinde gelişen cryptosporidium ookistlerini gösteren teknikler arttıkça, bunların sayıları da artmıştır. Klorlama ve diğer dezenfeksiyon sistemlerinden daha etkili olabilen sand (kum) filtrasyonuna rağmen, ookistler, US’de kullanılan standart su pürifikasyon tekniklerinin çoğuna dayanıklıdır. Cryptosporidium, atık sularda kantitatif olarak izole edilebilir. Son yapılan bir çalışmada, 66 içme su örneğinin %27’sinde cryptosporidium ookistine rastlanmıştır. Son çalışmalar, yüzeyel su kaynaklarının (ırmak, göl gibi) %65-97’sinde cryptosporidium ookistlerinin var olduğunu göstermiştir.

İlk su yolu ile salgın 1984’de Meksika San Antonia’da görülen gastroenteritlerden %34’ünde cryptosporidiumun etken olduğu gösterildi ve  klorlanan ancak filtre edilmeyen suların kanalizasyon ile bağlantılı olduğu görülmüştür. 1987’de  Giorgia’ da tahminen 13000 kişi gastrointestinal hastalığa yakalanmış ve hastalık belirgin şekilde, çevre koruma ajansı rehberliğinde kurulmuş olan klorlanmış ve filtre edilmiş suların tüketimi ile ilişkili bulunmuş. Ookistler, su arıtma tesislerindeki su örneklerinden, arıtma tesislerini besleyen akarsularda ve sulanma bölgesinde otlayan sığırlarda identifiye edilmiştir. Bir diğer büyük salgın 1989’da, İngiltere’de Oxfordshire-Swintonda halk içme sularında ookistlerin görülmesi üzerine 600000 insana suyu kaynatarak kullanmaları tavsiye edilmiştir. Salgından sonra, çalışılan 28 renal transplant hastasından 3’ü asemptomatik olarak ookist sekrete etmiş ve 14 AIDS’li hastanın 5’inde ise ciddi cryptosporidiosis gelişmiştir. Diğer salgınlar, içme suları ile ilişkili olarak Sheffield, Ayrshire ve Thanet adası, İngiltere, US’da New Mexico, Oregon ve Wisconsin eyaletlerinde görülmüştür. Yüzme havuzlarının ookistlerle kontaminasyonuna bağlı infeksiyon, Los Angelas ve İngiltere- Doncaster’de görülmüştür. Şimdiye kadar rapor edilen en büyük crptosporidiosis salgını, 1993 ilkbaharında; Milwaukee-Wisconsin’de muhtemel kontamine içme suyu ile ilişkili olarak yaklaşık 403000 kişide gelişmiştir.

Ülkemizde cryptosporidiumla ilgili çalışmalar oldukça az sayıdadır. 1991’de Ege Ü. Parazitoloji kürsüsünce yapılan bir çalışmada, 0-6 yaş grubu 600 çocuğun dışkısı Auramine ve modifiye  Ziehl-Nielson yöntemi ile Cryptosporidium ookistleri aranmış ve sadece bir çocukda tesbit edilmiştir. Abbas Rad ve arkadaşları 100 ishalli yetişkin hastada etkeni araştırmışlar ve bunlardan 24’ünde cryptosporidium ookistlerini tesbit edilmiştir. İstanbul’dan Recep Öztürk ve arkadaşlarının 100 ishalli çocuğun 2’sinde cryptosporidium ookistlerini pozitif olarak  (kontrol grubunda negatif) bulmuşlardır.

PATOGENEZ VE PATOLOJİ:  

Klinik bulgular organizmanın anatomik lokalizasyonu ile korele olmasına; (diare-GİS tutulumu, solunum şikayetleri- akciğer tutulumu)  rağmen, Cryptosporidium’a bağlı hastalığın nasıl geliştiği bilinmemektedir. Cryptosporidiosis’e eşlik eden bol sulu diare, kolera ve toksine bağlı su ve elektrolit kaybını anımsatır. Fakat infekte hücrede toksine bağlı sitopatik değişiklikler gösterilememiştir. İntestinal villuslardaki hasar, bozulmuş sindirime bağlı malabsorbtif diareye, aşırı bakteriyel çoğalma ve osmatik sıvı akışındaki değişikliklere neden olabilir. HIV ile infekte hastalarda sekretuar diare,  malabsorbsiyon ve steatore ile anormal D-xyloz ve vitamin B12 absorbsiyonuna neden olur.

İmmun komprimise hastaların biyopsi veya otopsilerinde, daha az verileri olan immunolojik olarak sağlıklı kişilere göre  özafagusdan rektuma kadar intestinal sistem , hepatobilier sistem ve respiratuar sisteminde büyük patolojik lezyonlar gösterilememiştir. Organizmalar genellikle çoçuklarda appendix de dahil, intestinal sistemle sınırlıdır. Histolojik olarak, Cryptosporidium epitel hücreleri içinde bulunur. Barsaklarda villuslarda atrofi, küntleşme, füzyon veya villus kaybı, kript hiperplazisi ve uzama;  lamina propriada lenfosit, nötrofil, plazma hücresi ve makrofajlarla infiltrasyonunu içeren inflamatuar değişiklikler bulunur.

LABORATUVAR YAKLAŞIMI

İnvitro ve invivo modellerin yokluğu nedeniyle, Cryptosporidium’un biyokimyası ve temel biyolojisi, patofizyolojisi, normal ve anormal konakçı immun cevabının anlaşılmasıyla ilgili gelişmeler sınırlı kalmıştır.

Minimal sayıda ookistin verilmesine rağmen, Cryptosporidium’un tam hayat siklusu, tavuk embriyosunda ve insan fetal akciğer, porcine böbrek hücrelerinde gösterilebilir. Birkaç intestinal hücre serisi geliştirilmiştir; diferansiye insan enterosit hücre serisi: HT29,74; ki bu  cryptosporidiumun sadece aseksüel gekişimine izin verir; Paramomisin ve hiperimmün sığır kolostrumu (HBC) da dahil tedavi yaklaşımlarını değerlendirmede kullanılır. İnsan kolon Ca. Hücre serisi, Caco-2, zayıf ookistleri yetiştirilebilir ve farmakolojik ajanları test etmede kullanılır. Madin-Darby köpek böbrek hücreleri, aseksüel ve seksüel evrelerin gelişimini, ookistlerin sporulasyonu hariç destekler. Ookistlerin  geniş bir skalada  üretimi bu sistemlerin hiç birinde mümkün değildir ve ookistler, infekte dana feçeslerinden yoğun pürifikasyon işlemlerinden sonra en iyi şekilde elde edilebilir.

Laboratuvar hayvan modelleri, cryptosporidiumun patofizyolojik ve immünolojik çalışmalarını değerlendirmede kullanılır. Bir çok yeni doğan hayvanlar; mice, rat, hamster, domuz, koyun, dana ve insan olmayan primatlar da dahil, bu amaçla kullanılabilir. Örneklenmiş Cryptosporidium infeksiyonu, atimik mice ve ratlarda bazı immün süprese rodentlerde ve bazı immünolojik olarak baskılanmış rodentlerde oluşur. Primatlardan Smian Immun Deficiency Virus (SIV)’la infekte rhesus maymunlarda diyare gelişir ve Cryptosporidiumla infeksiyon yayılır. SIV ile infekte maymunların %15 kadarında spontan olarak kronik cryptosporidiosis de gelişir. Hayvan çalışmaları iyi olmakla birlikte, yeterli ookist sağlayamaz.

Cryptosporidiumun hücresel ve moleküler çalışmaları henüz yeterli düzeyde değildir. Cryptosporidium sporozoidlerinin antijenik kompozisyonu, antiserum ve monoklonal antikorlar kullanılarak, sporozoid ve merozoid proteinleri ve epitopları tanımlanabilir ve bazı antijenler genetik olarak analizi yapılıp, kolonize edilebilir.

KLİNİK GÖRÜNÜM

         Cryptosporidium,   herhangi bir predispoze durum olmaksızın vagjinal yolla doğum sırasında anneden bebeğine geçmesi ile 3 günlük infanttan, 95 yaşındaki hastaya kadar her yaş grubundaki hastada görüldüğü rapor edilmiştir. Genç çocuklar, özellikle 2 yaşın altındakiler infeksiyona daha duyarlı olabilir. Bunun nedeni, bu yaşlarda fekal-oral geçişin daha fazla olması ve koruyucu immunitenin gelişmemesi olabilir. Peru’lu çocuklarda yapılan serolojik çalışmalarda 2 yaşındakilerin %33 oranında infekte olduğu, 2-5 yaşında (Finlandiya’da  bir okulda 435 okul öncesi çocukda yapılan) bu oranın %73’e yükseldiği görülmüş. Anne sütü ile beslenmenin cryptosporidiosisdeki rolü tartışmalıdır, fakat primatlarda yapılan çalışmalarda önlemediği görülmüştür. Çocuklarda olduğu kadar yaşlılarda da immun duyarlılığın artışına bağlı  olarak cryptosporidium infeksiyonuna olan duyarlılık artar.

İnkübasyon peryodu, ookistlerin alımından sonra 7-10 (5-28) gündür . Aynı gün infekte dana ile teması olan 4 veteriner öğrencisinde, hastalık süresi ve şiddetinin değişik  olmasına rağmen, hastalık 6-7 gün sonra gelişmiştir. Az miktarda cryptosporidiumla  kontamine olmuş dondurmadan infekte olan AIDS’li hastalarda hastalık inkubasyonu ortalama 13 gün olmuştur.

Diyare, kramp tarzında abdominal ağrı ile veya olmaksızın aralıklı, az miktarda ve kısa süreli olabildiği gibi, bol miktarda, sulu , günde 12-17 lt’ye kadar varan, bol volümlü  ve uzun süreli olabilir. İkinci durum, daha çok immünolojik olarak süprese hastalarda görülmesine rağmen, hastalığın şiddeti bireyden bireye artan ve azalan şekilde değişir. Örneğin hematolojik maligniteli 20 hastadan 5’inde ciddi, 10’u orta derecede ve 5’inde ise asemptomatik olarak bulunmuştur. İmmunolojik olarak sağlıklı 50 hastada, diyare 2-26 gün sürmüş, ancak 2 vakada immunolojik olarak sağlıklı olmasına rağmen 45-85 gün süren persistant diaresi olmuştur. Diyare mukus içerebilir, ancak lökosit ve kan içermesi çok nadirdir. Diyare ile ookistlerin yoğun şekilde atılımı arasında kesin bir korelasyon yoktur.

Hafif ateş (<39C), halsizlik, yorgunluk, iştah kaybı, bulantı ve kusma, diyareye eşlik edebilir. HIV’le infekte bir hastada toksik megakolon,  bir hastada da entero-vesiküler fistül ile komplike olduğu bildirilmiştir.

Loboratuvar açısından, enterik cryptosporidiumun karekteristik bir özelliği olmadığından etkenin identifiye edilmesi tanıda esasdır. Eozinofili rapor edilmesine rağmen, lökositoz bulunmaz. Yağ, D-xylose ve vitamin B12’nin malabsorbsiyonu vardır. Abdominal radyografik ve CT çalışmaları, nonspesifikdir ve genellikle mukozal kalınlaşma, hava-sıvı seviyesi , distandü barsak lopu ve düzensiz barsak hareketleri baskın olarak görülür.

Enterik cryptosporidiumun ayırıcı tanısında, özellikle HIV ile infekte hastalarda Salmonella, Shigella, Campylobacter ve Clostridium difficili gibi bakteriler, Giardia lamblia, Entamoeba histolitica ve Isospora belli gibi parazitler ve diğer patojenler kolayca  identifiye edilir, ancak özellikle CMV, mycobacterium avium ve Microsporidia’nın identifikasyonu güç olabilir.

Cryptosporidiumda, kolesistit, hepatit, pankreatit, reaktif artrit ve respiratuar problemlerle ilgili klinik bulgular olabilir. Ancak bu semptomlar diyare kadar cryptosporidiosisle özdeşleşmemiştir.

İlk kez 1981’de rapor edilen safra kesesi infeksiyonu, cryptosporidiumla infekte AIDS’li hastaların %10 kadarını etkileyebilir. Hastalarda taşsız kolesistit veya ateşle birlikte sklerozan kolanjit, yayılımı olmayan sağ üst kadran ağrısı ve bulantı- kusma, beraberinde diyare   olmaksızın bulunabilir. Alkalen fosfataz ve bilirubin yükselebilir. Sonografik veya CT ile görüntülemede duvarı kalınlaşmış, genişlemiş safra kesesi, dilate veya düzensiz intra ve ekstra hepatik safra kanalları, normal veya daralmış koledok görülebilir. Kolanjiyogram, ile koledokdaki boncuklanma ve daralma gösterilebilir.

Teşhis, kolesistektomiden sonra histolojik olarak veya ampuller biyopsi veya ookist açısından safranın muayenesi ile konur. ookist safrada bulunsa bile, gaita örneklerinde bulunmayabilir. Karaciğer biyopsisi ile, safra duktus epitel hücrelerinin cryptosporidium ile tutulumu gösterilebilir. CMV, Enterobacter cloacae ve Microsporidia infeksiyonlarına eşlik edebilir. Papillotomi, sfinkterotomi, t-tüp direnajı ve kolesistektominin tedavi başarısı değişkendir. Kolanjitle ilişkili pankreatit ve hepatitde prognoz kötüdür. Kronik safra kesesi taşıyıcılığı, intestinal cryptosporidiosisin eradikasyonundaki başarısızlıkdan sorumlu olabilir.

Pankreatitle ilişkili cryptosporidiosis vakaları da tanımlanmıştır. Birinci vaka; bir çiftçinin 14 yaşındaki kızında; ciddi karın ağrısı, pankreasda genişleme, asit ve 14400 U/L serum amilazı değeri (nl<300) ile hastalık kliniği gelişiyor. Bir hafta sonra  intestinal cryptosporidiosis gelişiyor ve 6 hafta içinde de spontan iyileşiyor. Diğer vaka; AIDS’li bir hasta; şiddetli karın ağrısı, serum alkalen fosfataz ve amilaz değerlerinde yükselme , pankreas başında genişleme, ana pankreatik duktusda boncuklanma ve dilatasyon görülüyor. Nazobilier tüpden 36 saatden fazla cryptosporidium ookisti drene ediliyor.

Solunum sisteminde Cryptosporidium, doğrudan infeksiyon veya organizmanın aspirasyonu ile gelişebilir. Semptomlar nonspesifikdir ve ciddi solunum fonksiyonuna neden olmaz. Nefes darlığı, wheezing, krup ve öksürük yakınmaları vardır. Beraberinde laringotrakeit ve sinüzit de gelişir. Akciğer radyografisi belirgin değildir; sıklıkla orta dereceli  infiltrasyon ve bronşiyal dallanmada artış izlenir. Organizma, balgam, trakeal aspirat, bronkoalveoler lavaj, akciğer ve fırça biyopsi örnekleri, bronşiyal mukoza hücreleri ve makrofajlardan identifiye edilebilir. Bir çok örneklerde, beraberinde CMV ve Pneumocystitis carinii infeksiyonu özellikle HIV’le infekte hastalarda gözlenmiştir. Beraberinde diyare görülebilir veya görülmeyebilir.

Reaktif artrit; immünolojik olarak sağlıklı cryptosporidiuma bağlı enteritli hastalarda el bileği, eller, diz, ayak bileği ve ayakda tanımlanmıştır ve tümü de spontan rezolusyona uğramıştır(bir vakada 4 aylık peryodda).

Yaygın cryptosporidiosis, tanımlanmamış olmasına rağmen, nasıl geliştiği bilinmemektedir. Bir yaygın candidiazisli lösemik yetişkinde, intestinal epitel hücrelerinde ve otopside parankim hücrelerinde, hematojen yayılımı düşündüren submukozal kolonik damarların lümeninde cryptosporidiumun bulunduğu gösterilmiştir.

Asemptomatik intestinal infeksiyonlar, genellikle kapsam dışı bırakılan epidemiyolojik çalışmalarda, çok az olduğu düşünülüyor, çünkü ookist sayısının az olması nedeniyle ihmal edilebilir. Peru ve Şili’de asemptomatik olarak çocukların %30 kadarının infekte olduğu gözlenmiştir. Grand Junction- Colorada’da ve New York’da günlük bakım merkezinde sırası ile %20 ve 27 oranlarında asemptomatik olarak ookistleri sekrete ettikleri görülmüştür. Diyareden çok abdominal semptomları nedeniyle endoskopi yapılan 154 yetişkinin %11.7’sinin duodenal aspiratlarında, cryptosporidiuma rastlanmıştır. Lösemili veya HIV ile infekte hastalarda asemptomatik cryptosporidiosisli vaka bildirileri vardır. Asemptomatik infeksiyon, hafif veya atipik klinik hastalık seyri sırasında da ookist atılımı tesbit edilebilir.

Cryptosporidium infeksiyonundan iyileşme, konakçının immün durumuna bağlıdır. İmmunolojik olarak sağlıklı kişilerde spontan olarak bir kaç hafta içinde semptomlar kaybolur ve bir kaç ay içinde de parazitolojik kür sağlanır. Kazanılmış immun cevap infeksiyonun süresi ve şiddeti üzerine etkili olabilir.

Cryptosporidiumu immünkomprise hastalardan elimine etmek, immün sistemin naturü ile doğrudan ilişkilidir. İmmun supresyonun şiddeti azaltılamadıkça, Cryptosporidium infeksiyonu ortadan kaldırılamaz. Cryptosporidiosise dair ilk raporlar immun supresyonla ilişkili, konjenital hipogamaglobulinemi, IgA eksikliği, tedaviye bağlı immunsupresyon ve kısmen AIDS ile ilgili idi. Bugün ise en büyük grubu  AIDS’li hastaların  oluşturmasına rağmen, çeşitli gamaglobulinemiler, kızamık ve su çiçeği gibi viral infeksiyonlar sırasında, thalassemia major, insüline bağımlı diabetes mellitus, kemik iliği, renal ve karaciğer transplantasyonları, hematolojik maligniteler ve diğer kanserlerle birlikte görülebilir.  Şili, İsrail, Jamaika, Meksika, Peru, Filipinler ve Güney Afrika’daki malnütrisyonlu çocukların, cryptosporidium infeksiyonlarına daha duyarlı oldukları gösterilmiş, ve bu durum muhtemelen immun sistemdeki yetersizliğe bağlıdır. Gebelik de Cryptosporidium infeksiyonu için risk oluşturabilir.

HIV’le infekte bireylerin 30 günden fazla süren cryptosporidiosisi, CDC’nin tanımladığı AIDS tanımının bir bölümünü oluşturur. HIV’le infekte hastalarda kesin olmamakla birlikte CD4 T lenfositlerinin sayısı 180 hücre/mm3’den fazla olanlarda spontan rezolüsyon görülürken, 140 hücre/mm3’ün altında ise infeksiyon ciddi seyirlidir. 50 hücre/mm3’ün altında ise fulminan seyir gösterir ve prognozu kötüdür. Bu hastalarda Cryptosporidiosise karşı proflaksi, tedaviye göre daha etkilidir.

İMMUN CEVAP

         Cryptosporidium ile başlangıç aşamasında infeksiyonun önlenmesi, yayılımının sınırlanması, ve klirensinin tamamen sağlanmasında  konakçı immun yanıtının rolünün büyük olduğu bilinmekle birlikte,  tam olarak anlaşılamamıştır. Fakat muhtemelen hem T, hem de B lenfositlerine bağlı immun cevapla ilişkilidir. İnsanlarda oluşan cryptosporidiosis, T- hücre anormallikleri kadar diffüz veya selektif gamaglobulin eksiklikleri gibi çeşitli immun eksikliklerde de gelişir. Sporozoid ve merozoidlerin tutunmasını sekretuar immunglobunlerin engellemesi muhtemeldir. HIV ile infekte konakçıda serumda antikorların bulunmasına rağmen, cryprtosporidium infeksiyonunun gelişme mekanizması açık değildir. Hücresel cevap, belki sitotoksik etki, belki antikora bağlı etki, organizmanın hücre içi hayat siklusunu etkiliyor olabilir. Makrofajlar gibi effektör hücreler, cryptosporidiumu ekstrasellüler hayat siklusu evresinde fagosite edebilirler.

İnsanlardaki immunolojik çalışmalarda, spesifik anti-cryptosporidium IgM, IgG, ve IgA antikorları, infeksiyonun 3 ayı içinde ve HIV ile infekte olanlarda ise değişen uzunlukdaki bir zaman içinde ortaya çıkar. 41 hastalık cryptosporidiosisli bir çalışmada, beraberinde HIV infeksiyonu olsun veya olmaksızın her iki hasta grubunda da spesifik IgG ve IgM antikorları tesbit ediliyor. Diğer bir diğer çalışmada, hayvancılıkla uğraşan 7 hastadan ikisinde infeksiyon geliştikden 6 gün içinde, diğerlerinde 3 ay içinde anti – Cryptosporidium antikorları gelişiyor ve beş hastada bir yıl süre ile kaldığı görülüyor. Serumda antikorların kalıcılığı, normal antikor cevabının süresi kadar veya devamlı antijenik sitimulasyona  veya infeksiyonun safra kesesinde sekestrasyonu gibi durumlara bağlı olarak da değişir.

Kazanılmış immunitenin, başlangıç aşamasında Cryptosporidium infeksiyonunu sınırladığı ve immunolojik olarak sağlıklı konakçıda ikinci bir infeksiyona karşı koruduğu farzedilir. Yaşlı hayvanlarda dirençli diyareye neden olmasına rağmen, Macaca nemestrina bebek maymunlarında, kendi kendini sınırlayan diyareye neden olur. İmmunojenik cryptosporidium antijenlerinden çoğu identifiye edilmiştir. İnsanlarda yapılan bir çalışmada, cryptosporidiosisli 40 hastadan %93’ünün serumu, dana deriveli 23kDa ağırlığında cryptosporidium ookist antijeni ile reaksiyon vermiştir. Deney farelerinde, sporozoid antijenlerinden hazırlanan, immun serum ve Mabs’nin normal olarak duyarlı yavru farelerde infeksiyonu azalttığı gözlenmiştir. Anne sütü ile geçen pasif immunitenin, bir çok hayvan modelinde koruyucu olduğu belirgin şekilde görünmemesine rağmen, HBC (hiperimmun sığır kolostrumu) en azından kısmen koruyuculuk sağlar.

CD4+ T lenfositleri, insanlarda Cryptosporidium infeksiyonlarının önemli immunolojik mediatörleri olabilir. Birkaç hayvan modelinde ( atimik kobay ve farelerde), T- lenfosit kaybı ile uzamış cryptosporidiosis infeksiyonu arasında ilişki olduğu gösterilmiştir. Örneğin deneysel olarak atimik yenidoğan ve yetişkin farelerde, hepatobilier sistemi de içeren kronik semptomatik infeksiyon gelişir ki bu durum, uygun lenfoid hücrelerle replasmanı yapılarak tedavi edilebilir. Yetişkin BALB/c fare modelinde, selektif olarak azaltılmış CD4 ve IFN- gama’nın her ikisinin de Cryptosporidium infeksiyonunu başlangıç aşamasında önlemek için gerekli olduğu gösterilmiştir. Üstelik CD4 hücreleri infeksiyonun süresini, IFN- gama ise şiddetini sınırlar. Yetişkin BALB/c faresi, normal olarak infeksiyona dirençlidir. CD8+ lenfositleri, CD4+ lenfositlerle beraber azaltıldığında fazla miktarda ookist atılımına neden oldukları görülüyor; bu hücrelerin rolleri henüz tam olarak açıklanamamıştır. T- hücresi eksikliği modeli oluşturulan fare ve SCID’li farelerde ( T ve B hücre fonksiyon bozukluğu), makrofaj fonksiyon bozukluğu da vardır ve LP-BM5 murine leukemia virusla infekte farelerde ki bunlarda T- hücresi alt gruplarında fonksiyon bozukluğu ve CD4 T lenfositlerinin sayısında azalma vardır; bu modellerde ciddi C. parvum infeksiyonu gelişir. SIV ile infekte rhesus maymunlarında, Cryptosporidiuma bağlı diyare kadar hepatobilier ve solunum infeksiyonu da gelişir.

TEŞHİS

Enterik cryptosporidiosisin teşhisi, başlangıç aşamasında ince barsak biyopsi örneklerinden konulabilir; mukozal epitel hücrelerinin fırçamsı kenarlarında, tek veya kümeler halinde bulunur. Organizmalar, HE boya ile bazofilik olarak görünür. Elektron mikroskopi, hücresel detayları ayrıntılı olarak gösterir ve başlangıç veya tanıyı doğrulamak için kullanılır. Biyopsi örnekleri, invaziv işlem gerektirir ve organizmanın hücre yüzeyinden ayırımı veya otolizi olmaksızın tesbit etmek güçtür. İntestinal sistemin etkilenmeyen bölgesinden biyopsi örnekleri alınırsa, tanı hatalarına neden olur. Bir çalışmada feçeslerinde cryptosporidium bulunan 11 hastanın sadece 4’ünün biyopsi örneklerinde gösterilebilmiştir. Bu nedenle biyopsinin tanı değeri düşüktür.

Giemsa boyasının kullanımı ile, Cryptosporidium ookistleri ilk kez 1978’de danaların, 1980’de de insanların feçeslerinden mikroskopik muayene ile gösterilmiştir. Küçük ookistler genellikle, 4-6 mikrometre çaplı, maya hücrelerine benzer büyüklükde , mor renkli olarak görülür. Yeni tekniklerin kullanımı ile duedonal aspiratlar, safra veya respiratuar sekresyonlarda olduğu gibi, gaita örneklerinde de  ookistlerin büyük oranda tesbiti sağlanmıştır. Bir çok laboratuvar, en azından iki ayrı metodla ; genellikle konsantrasyon tekniği ve boyama işlemleri ile tanı koyar. Deneyimli laboratuvar personeli az sayıdaki ookistleri bile gösterebilmesine rağmen bir çok örneğin muayenesi gerekebilir.

Örnekler taze veya formalinle tesbit edilerek ışık veya faz-kontrast mikroskopi ile muayene edilebilir. Uzun dönemde saklamak için, gaita örnekleri %2.5 (ağırlık/ volüm) potasyum dikromat içinde saklanabilir ( bu şekilde 6 ay kadar canlı kalabilir). Yüzdürme veya fekal konsantrasyon işlemi, sıvı olmayan gaita örneklerinden ookistleri gösterebilmek içinde özellikle yardımcıdır. Ookistler kolaylıkla Sheather’in sukroz solüsyonunda, çinko sülfatda (%33’lük), ve sodyum klorid (%36’lık) içinde yüzdürülebilir. Formalin etil asetat veya formalin eter ile topaklanmalar oluşur. En iyi konsantrasyon metodu hakkında görüş birliği olmamasına karşın, Sheather’in şeker yüzdürme metodu en sık kullanılan metoddur. Ookistler hiperosmolar Sheather solüsyonunda 15 dakikadan sonra kollabe olabilmesine rağmen, yüksek güçlü ışık mikroskopisinde hafif pembe, sferik, şeffaf cisimcikler halinde görünümüyle kolayca tanınır. Konsantre örneklerin faz veya interference kontrast mikroskopi ile,  parlak, 4 sporozoide kadar içeren ve koyu granüler ookist ve residüel cisimcikleri izlenir.

İlk kez 1981’de tanımlanan modifiye asit-fast metodu ile boyama, bir çok laboratuvarda esas metod haline gelmiştir. Maya hücreleri ve fekal parçacıklar mavi veya yeşil renkte boyanırken, yuvarlak ookistler pembe veya kırmızı olarak boyanır. Ookist kırmızı renge,  duvarı tarafından karbol fuksinin değişen oranda alımına bağlı olarak diffüz olarak boyanmayabilir. Özellikle genç ookistler daha az matür duvarlı olduğundan hızlı boyanır. Bazen sporozoidler açıkca ookistler içinde görülebilmesine rağmen, büyüklük benzer boyanma gösteren diğer organizmaların ayırımında önemlidir. Safraninli metilen mavisi ( malaşit yeşili) ile Cryptosporidium ookistleri turucu pembe ve diğer fekal organizmalar mavi-yeşil olarak görülür. Negatif boyamalar; methenamine gümüş ve nigrosinle ookistler parlak kalırken zemin karanlık boyanır; fluorescent boyama iyi bir tarama yöntemidir fakat ne kalıcı kayıt almak ne de internal ookistlerin yapısını gözlemlemek mümkün olmaz. Fluorescent boyamalardan acridine orange’la; ookist ve maya hücrelerinin her ikiside florese boyanır ve auramine-rhodamine ve auramine-carbol-fuchsinle yalnızca ookistler florese boyanır.

Cryptosporidium antijenlerine karşı polyclonal ve MAbs’nın ( monoklonal antikorlar) her ikisi fekal örneklerde ve dokularda cryptosporidium’u tesbit etmek için ELISA ve fluorescent assay immunolojik baz alınarak kullanılmaktadır. PCR tekniği geliştirilmiş ancak, geniş çalışmalarda henüz test edilmemiştir. Modifiye asit-fast ve floresein ile işaretlenmiş MAb tekniği ile yapılmış diyareli örneklerdeki karşılaştırmalı çalışmalara rağmen, fekal örneklerde optimal ookist tesbit metodu hakkında bir görüş birliği yoktur.

Antijen olarak sporozoidler ve ookistlerin kullanıldığı spesifik anti-cryptosporidium antikorlarının  IFA assaylerin ve ELISA testi ile araştıran testler, araştırma veya epidemiyolojik veriler için kullanılır; çünkü  her ikisi de akut infeksiyonun tanısında kullanışlı değildir. Son zamanlarda PCR teknikleri tanı amacıyla geliştirilmiş, ancak hem pahalı, hem de yalancı pozitifliğe neden olduklarından tanıda kullanımları sınırlı kalmıştır.

TEDAVİ

Cryptosporidiosis için güvenilir palyatif veya küratif bir tedavi yoktur. İmmuncompetan veya geçici olarak immuncomprise hastalarda hastalık kendi kendini sınırlar, fakat dehidratasyon için hospitalizasyon gerekli olabilir. İrreversibl immun komprimise hastalar için tedavi tartışılabilir. Bazı nonspesifik antidiyareik ajanlar; bismuth subsalicylate, kaolin ve pectin, diphenoxylate, opiatlar ve loperamid octreotid asetat; sentetik somotostatin anoloğu, intestinal sekratuar diyareyi önler ve parazitolojik kür hariç semptomatik düzelme sağlar geçici olarak rahatlama sağlar, fakat oral ve IV rehidratasyon sıvıları ile hidrasyonun sağlanması tedavinin ana prensibini oluşturur.

C. parvum infeksiyonunun tedavisinde yerleşmiş kesin küatif bir tedavi protokolü yoktur. Halen invitro ve invivo çalışmalarda araştırılmaktadır. Mevcut bazı antibiyotiklerle tedavi, AIDS’li  C. parvuma bağlı diyaresi olan hastalar üzerinde denenmektedir. Bunlar makrolit grubu antibiyotikler; en çok kullanılanı Roksitromisin, aminoglikozid grubu antibiyotiklerden oral kullanımlı Paromomisin ve bir diğeri de Nitazoxanide’dir.

Oral Roksitromisin 300mg, 4 hafta süre ile AIDS’li  hastalarda kullanımı; 1. çalışmada %68 oranında iyileşme, %44 ise kist eradikasyonu sağlamıştır. 2. çalışmada %79 iyileşme ve %50 oranında da kist eradikasyonu sağlamıştır.

Paromomisin, Entamoeba histolitica’ya karşı etkili, iyi absorbe olmayan bir antibiyotikdir. Küçük serili çalışmalarda %70’e varan oranlarda semptomatik iyileşme ve daha az oranlarda da  parazit eradikasyonunun muhtemel olduğu bildirilmiştir. 1-2g/gün gibi yüksek dozlarda kullanılması gerekir. Esas olarak intrasellüler forma etkili olup, ekstrasellüler forma etkisi yoktur. Renal toksisitesi olan aminoglikozid grubu bir antibiyotikdir. İnvitro olarak parazitoforus vakuol membranınca alınıp ve bu şekilde sitoplazma içinde birikerek toksik etki ile paraziti öldürdüğü tahmin edilmektedir.

NTZ (Nitazoxanide); geniş spektrumlu antimikrobiyal etkiye sahip (protozoa, helmint ve bakteriyel patojenler), nitrothiazole benzamide bileşenidir. Meksikada yapılan 15 kişilik HIV(+) cryptospordiosisli olgularda %100’ünde parazitolojik klirens sağladığı bildirilmiştir.

1-2g/gün oral, 10-30 gün süre ile kullanılır. Daois ve arkadaşları, 22 AIDS’li cryptosporidiosisli hastaya; 500-2000 mg 7gün oral 4 gün süreyle uygulamışlar ve hastaların %68’inde tedaviye yanıt almışlardır. Ancak hastalardan sadece 4’ünde parazitolojik kür sağlanmıştır. İnvitro olarak NTZ, %85-94 arasında C. parvum’a karşı etkilidir. Doza bağlı olarak diyareye neden olabilir ve bu bazen tedavi dozlarında da ortaya çıkabildiği bildirilmiştir. 500mg’lık tabletleri 2×1, 7 gün kullanılır ve %95’e varan etkisi vardır. FDA, NTZ kullanımını belli vakalarla sınırlı tutmuştur. Yine Zidovidin tedavisi sırasında immun fonksiyonlarda iyileşmeye bağlı olarak hastalarda düzelme izlenmiştir.

Biyolojik immunmodülatörler; bovin transfer faktör ( veya sığır diyalize edilebilir lökosit ekstraktı) ve HBC, hazırlanması ve standardize edilmesi güç olmasına rağmen, tedavi açısından güvenilir gibi görünüyor. İnfekte danaların lenf nodlarından elde edilen eksrakt, önceleri AIDS’li 12 hastanın tedavisinde kullanılmış ve bu hastalardan sadece 2’sinde tedaviye cevap alınamamış ve 4 hastada da kalıcı kür sağlanmıştır. HBC, US ve Avusturalya’daki 16 AIDS’li hastaya direkt duedonal infüzyon ile uygulanmış. Tedavinin erken safhasında gaita volümünde hızlı bir azalma ve parazitolojik kür olmaksızın da 3 aya kadar varan iyileşme saptanmış. Lösemili bir çocukda tam bir klinik ve parazitolojik kür  sağlamıştır. Koruyucu faktörler henüz gösterilememiştir; antikor veya özel substansların rolü olabilir, (T hücrelerinin azaldığı veya eksildiği durumlarda olmayan bir substans ki bu da immun sistemin diğer tam bölümlerini aktive eder). 

ÖNLEM:

İnfeksiyonun kontrolü, yaygın olarak kullanılan amonyak, sodyum hipoklorid ve formalin dezenfektanlarına karşı ookistlerin dirençli olması nedeniyle kısıtlıdır. Enterik önlemler ve iyi hijyen; el yıkama ve kontamine olmuş materyallerin uzaklaştırılması önemlidir. Kaynatılmış veya şişelenmiş suların immunkomprise kişiler, özellikle HIV ile infekte hastalar tarafından ( <200 CD4 hücre/mm3) kullanılması önerilmelidir. Sebzelerin iyice yıkandıktan sonra pişirilerek tüketilmesi önerilmeli, taze meyva suyu yerine, pastörize edilmiş olanları tecih edilmelidir. İçme sularındaki su pürifikasyon standartları canlı ookisti tamamen harap edemez ve hastalık için infeksiyon dozu çok küçükdür. Şişelenmiş sularda ‘absolüt 1 mikron’ kelimeleri aranmalıdır. Çünkü yaygın şekilde kullanılan ‘nominal 1 mikron’ filtreleri cryptosporidium ookistlerine karşı çalışmaz. Kaynatmanın ilk 1 dakikasında cryptosporidium ookistleri canlılığını kaybeder. Ev tipi distilatörler de cryptosporidium ookistlerini uzaklaştırabilir. %3’lük hidrojen peroksit ve %1’lik amonyum içeren dezenfektanlar cryptosporidium ookistini öldürmek için yeterlidir. Salgın olan kreşlerde çocukların kullandığı eşyaların dezenfeksiyonunda %3’lük hidrojen peroksit, amonyumun istenmeyen kokusuna karşılık iyi bir dezenfektandır.  C. parvum ookistlerine karşı hidrojen peroksit gaz plazma sterilizasyon yönteminin etkili olduğu gösterilmiştir. Özellikle endoskopi cihazı gibi tıbbi materyallerin bu yolla dezenfeksiyonu, hastane kaynaklı bulaşları azaltabilir. Daha önce infekte olmuş HIV’li hastaların, yüzme havuzlarını kullanması, diğer kişilerde infeksiyon riski oluşturabileceğinden engellenmelidir. Çünkü bu kişilerde parazit taşıyıcılığı uzun süreli olup, tekrar infeksiyon oluşturma potansiyeli vardır. Yine risk altındaki kişilere, infekte kişilerle, çiftlik ve ev hayvanları gibi cryptosporidium ookistlerinin bilinen kaynakları ile temasdan kaçınmalı, ve güvenli seks yapmaları  tavsiye edilmelidir.

Hazırlayan: Dr. Nuran Türkçapar

Ankara  Üniversitesi Tıp Fakültesi,

 Klinik Bakteriyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları ABD.

                                                                                                       Ankara