DEMOKRASİ

’ca bir sözcüktür. Halkın egemenliği anlamına gelir. Demokrasi sözcüğüne tüm zamanları kapsayan bir tanımlama getirmek mümkün değildir. Modern devletler 100 yıllık bir birikim, , düşünce ve toplumsal müzakereler sonucu demokrasi kavramını oturtmuşlardır.

Demokrasi kavramı Antik Yunan’da bir avuç toprak sahibinin, servet sahibinin halk meclisini oluşturmasıdır. Bu meclis yasa yapar, yasayı iptal eder, yabancı ülkelere elçi gönderir, savaşa – barışa karar verirdi. Nereden bakılırsa bakılsın bu eksik bir demokrasidir. Çünkü bu demokraside kadınların, kölelerin, yoksulların, ve sitede oturmayan yabancıların oy ve söz hakları yoktu. Antik Yunan’da demokrasi sakıncalıdır. Yoksulların, serserilerin yönetimidir. Platon’a göre “tutkunun aklın önüne geçmesidir”. Aristo’ya göre “yoksulların ülke yönetimini ele geçirmesiyle istikrarsızlığın, dengesizliğin kaynağıdır”.

Modern Demokrasi Anlayışının Temellerini atan sosyolog ve düşünürler

Thomas Hobbes: (İng.1588-1677) “Leviathan” adlı eseri vardır. ( demektir) , devleti temsil eder. İnsanı diğer canlılardan ayıran özellik, ve muhakemedir. İnsanın diğer özellikleri de bilimsel ve dinsel inançtır. Hobbes, insanlar arasındaki mücadeleyi üç nedene bağlar; duygusu, güvensizlik, herkesten üstün tutkusu. Hobbes; “insanlar arasındaki adaleti sağlamak için karşı konulmaz bir otoritenin varlığına ihtiyaç vardır” der. Bu gücün sahibi devlettir yani Leviathan’dır. Hobbes’e göre güç yasalara bağlı olmamalıdır.

: (İng.1655-1704) Hükümet üzerine “İki ” adlı eseri önemlidir. Locke’a göre insan, tek başına yaşamak için yaratılmıştır. İnsanın toplum içinde yaşaması zorunlu ve gereklidir. Toplum içinde yaşayan insan doğal olarak eşit ve özgürdür. Özgürlük vardır özgürlük, en iyi en faydalı şekilde kullanılacaktır. Doğal yasa olan akıl, tüm insanların özgür ve eşit olabilmesi için birbirinin malına, hayatına saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çizer. Locke’a göre insanın üstünde gerektiğinde ceza veren bir otoritenin bulunması gerekir. Aksi taktirde suçlu ile cezalandıran arasında bir savaş başlar. Bu nedenle cezalandırma işlevini toplum kullanacaktır. Topluma devredilen bu hakla siyasal toplum kurulmuş olur. Siyasal toplumun doğuşu, özgür insanın istek ve iradelerine bağlıdır. Siyasal iktidarın halkın refahını, huzurunu ve güvenliğini sağlamaktan başka bir işlevi yoktur. Locke’a göre siyasal iktidar içinde 3 güç vardır. Yasama, yürütme, konfederatif güç. Yasma gücü toplumun elinde ise demokrasi, belli bir azınlığın elinde ise oligarşi, ve bir kişinin elinde ise monarşi olur. Locke’a göre yasama gücü, herkesin anlayabileceği şekilde yasalar yapmalıdır. Son olarak yasama gücünü kullananlar, bu yetkiyi başkasına devredemez. Konfederatif güç ise savaşa ve barışa karar verme, dış temsilcileri kabul etme veya dış temsilciliklere eleman atama ile yükümlüdür. Mülkiyet hakkını savunan Locke, mülkiyetin sınırsız olamayacağı görüşündedir. Locke’un yazıları, 18. yy’ın kutsal kitabı olarak kabul edilir. İngiltere, ABD, ve Fransız devrimlerine esin kaynağı olmuştur.

Montesquieu: (Frs.1689-1755) Soylu bir aileye mensuptur. Sosyolojinin öncülerinden sayılır. En önemli eseri 20 yılda tamamladığı “Kanunların Ruhu” adlı eseridir. Bu çalışmasında toplum bilimlerinde kullanılan “deliksiyon” yöntemini bırakarak, pozitif bilimlerde kullanılan deney ve gözlem metodunu kullanmıştır. Bu yöntemle her türlü ön yargıdan ve keyfilikten kaçılacağını öngörmüştür. Montesquieu’ya göre insanı diğer canlılardan ayıran özellik “akıl”dır. Akıl sahibi her insan Tanrı’nın koyduğu yasaları çiğner, kendi koyduğu yasaları da değiştirir. Kendi kendini yönetmek ister. Ama yetersizdir, bilgisizdir. Tanrı ona din yolu ile doğru yolu göstermiştir. Filozoflar ona ahlaki yolu göstermiştir. Yasa koyucular ise, uyması gereken yasaları göstermiştir. Montesquieu’ya göre 3 yönetim biçimi vardır, Cumhuriyet, monarşi, despotizm. Montesqueiu; özgürlüğü, “kişinin, yasaların yasaklamadığı şeyleri yapması, yasakladığı şeyi yapmaması” şeklinde tanımlar. Ayrıca “her devlette yasama, yürütme ve yargı vardır” şeklinde ifade kullanarak, kuvvetler ayrılığı ilkesinin temel taşlarını oluşturmuştur. Yasama iktidarı, yasa yapar, yasaları kaldırır veya değiştirir. Yürütme iktidarı, savaşa ve barışa karar verir, yabancı ülkelere temsilci yollar, temsilci kabul eder, içte ve dışta güvenliği sağlar. Yargı iktidarı ise,anlaşmazlıkları çözümler,suçluları cezalandırır. Montesqueiu’ya göre yürütme kralın elinde olmalıdır. Kral olmazsa yürütme ve yasama gücü birkaç kişiye verilir; bu durum özgürlükler için tehlikelidir. Montesqueiu, sınıfının yüceliğine inanmıştır. Bu nedenle parlamenter sisteme karşıdır.

J. Jacques Rousseou: (Frs.1712-1778) 3 önemli eseri vardır.( İtiraflar, Emil Veya Pedagoji Üzerine, Toplumsal Sözleşme) J. Jacques Rousseou’nun özellikle “Toplumsal Sözleşme” adlı eseri, İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilham kaynağı olmuştur. Rousseou’ya göre egemenlik, genel iradenin kullanılmasıdır. Genel irade de bireylerin özel iradelerinin toplamıdır. Genel irade; her zaman en iyiyi, en doğruyu ve en faydalıyı gösterir. Genel irade zorunlu olarak bireyler arasında eşitlik temeline dayanır. Genel irade, en fazla sayının yada çoğunluğun iradesidir. Rousseou’ya göre yönetim, halk tarafından kullanılmalıdır. Halk egemenliği devredilemez. Hükümet, egemen güç ve birey arasındaki ilişkileri düzenler. Hükümetle egemen gücü birbirine karıştırmamak gerekir.

17.ve 18. yy’da özgürlük ve demokrasi konularında Fransa ve İngiltere arasında görüş farklılıkları meydana gelmiştir. Anglosakson doğal hukuk anlayışına göre insanlar, doğmadan önce de, doğduktan sonra da yasaların üzerindedir. Yasaları yapmakla yükümlü güç, birey hak ve özgürlükleriyle sınırlıdır. Pozitivist Fransa’nın görüşüne göre hukuk, özgürlükle vardır. Bu görüş, çoğunluğun özgürlüğüne sınırsız hak tanımakta, bireyin ve azınlıkların haklarını göz ardı etmektedir. ABD’nin 1776 Bağımsızlık Bildirisi, doğal hukuk kavramında hareket etti. Buna göre çoğunluğun, azınlığın haklarını gasp edici baskı ve zulme yönelmeyecektir. Doğal hukuk anlayışına dayanan bu anlayışa göre yöneticilerin görevi, bireylerin doğuştan sahip oldukları hakları korumaktır. Kuvvetler ayrılığı ilkesinde aynı görüşte hareket etmiştir. Yasaları yapanların, yasaları uygulayanların aynı kişiler olması sakıncalar doğuracaktır. Bu ayrım, bir tür görevlerin sınıflandırılması değil, sadece bireysel hak ile hükümet arasında denge sağlar. Amaç, devlet gücünün organlar arasında paylaştırılıp, sınırlandırılması suretiyle kötüye kullanılmasının önlenmesi ve özgürlüklerin korunmasıdır.

İlk demokratik seçimlerin 19.yy’ ın başlarında yapıldığı söylenirse de, bu gerçeği yansıtmamaktadır. Her şeyden önce bu seçimlere katılmanın temel koşullarından biri servet sahibi olmaktır. Bu seçimlerde kadınların oy kullanma hakkı yoktur. Genel anlamda seçimler 1867 ile 1884’ te İngiltere ve İsveç’ te gerçekleşmiştir. Yine gerçek anlamda seçimler, Fransa’ da 1945, İsviçre’ de 1971, Türkiye’ de 1954 yılında yapılmıştır. Her ne kadar Fransız İhtilali sonrası Ulusal Meclis’te sağda ve solda oturanlar siyasi partiyi temsil ediyor denildiyse de gerçek anlamda siyasi partiler 19.yy’da İngiltere ve ABD’ de kurulmuştur.

Demokrasi rejiminin iki türü vardır

1) Doğrudan demokrasi

2) Temsili demokrasi

Doğrudan demokrasi, J. J. Rousseau’ nun yeğlediği yönetim biçimidir. Bu yönetim biçiminde halk yasama, yürütme ve yargı işlevini görmektedir. Yönetici yöneten ayırımı yoktur. Bu yönetim biçimine 19.yy’da Polonya’da rastlayabiliyoruz. Günümüzde de İsviçre’ de bazı dağ kantonlarında rastlayabiliriz. Ama ne olursa olsun doğrudan demokrasiyi büyük ülkelerde uygulayabilme imkanı yoktur.

Temsili demokrasi, vatandaşların egemenlik haklarını seçim sandığına giderek kullanmalarıdır. Meclisin yetkisi ise ulusal egemenlik ile sınırlıdır. Temsili demokraside temsilciler, seçmenlerini değil, tüm ulusu temsil ederler. Modern demokrasilerde iktidarın yetkileri anayasa ile sınırlandırılmıştır. Batı ülkelerinde anayasalar yazılı ve yazısız olmak üzere ikiye ayrılır. Büyük gelenek ve göreneklere sahip olan İngiltere’nin yazısız anayasaya sahip olduğunu söyleyebiliriz. İlk yazılı anayasa ise 1720’ de İsveç’te, 1787’ de ABD’ de 1791’ de Fransa’da yürürlüğe girdi. Günümüzdeki anayasaların belirgin özelliği katı olmalarıdır. Anayasanın katı olması, bir ülkede istikrarı sağlarken, günün değişen koşullarına uyum sağlamaması nedeniyle dezavantaj doğurur. Örneğin ABD anayasası katı bir anayasadır. ABD anayasasını değiştirmek için Temsilciler Meclisi ve Senatoda çoğunluğu elde etmek ve bunun onaylanması içinde birliği oluşturan devletlerin ¾ ünün oyunu almak gerekir.

Kanun kuyucunun ve yürütme organlarının karar ve davranışlarının anayasal ilkelere uygunluğunun denetlenmesi her ne kadar hukuk devletinde kabul görmüş bir görüş ise de, bunun ne şekilde uygulamaya konulacağı hususunda görüş farklılığı vardır. Bu sakıncaların giderilmesi için anayasa mahkemelerine ihtiyaç vardır. Ama anayasa mahkemelerinin demokratik olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Anayasanın, kanun koyucunun ve devlet otoritesinin dışındaki bir güç tarafından denetlenmesi fikri 1920 yılında Avusturyalı Kelsen tarafından ortaya atılmıştır. Ancak anayasa mahkemelerinin yaygınlık kazanması 2. Dünya Savaşından sonra olmuştur. Buna göre İtalya’da 1946, Almanya’da 1949, Türkiye’de 1961, Fransa’ da 1971, İspanya’da 1978 yıllarında Anayasa Mahkemeleri kurulmuştur.

TC, “Hukuk Devleti” olma yolunda Osmanlı İmparatorluğu döneminde, 1808 “Senedi İttifak” ile başlamıştır. Sadrazam Mustafa Alemdar Paşanın Anadolu ve Rumeli Ayanları’nın toplanmasıyla bir dizi karar alınmıştır. Buna göre:

Padişahın emirleri her yerde ve her durumda geçerli olacaktır.

Devlet vergileri düzenli olarak toplanacak ve ayanlar bu konuda verdiği sözü eksiksiz yerine getireceklerdir.

Askeri hizmet düzenlenecek ve buna riayet etmeyenler cezalandırılacaktır.

1. Mahmut tarafından imzalanan Senedi İttifak, padişahın hükümranlık yetkilerine bir takım sınırlamalar getirmiştir. Bu tarihe kadar gerek Selçuklu’ da gerek Osmanlı’da tek hakim ve Tanrının yer yüzündeki temsilcisi sayılan hükümdar, gene kutsal ve sorumsuz olacak ve iktidarın kullanılmasından doğan sorumlulukları da sadrazam ve vezirler yüklenecektir. Bu demektir ki iktidarı kullanacak olanlar, sadrazam ve rical olacaktır. Sorumluluk altında olmak, bir bakıma iktidara sahip olmakla eş anlamlıdır. Ne var ki Senedi İttifak bir yıl yaşayacak ve Osmanlı bir otuz yıl daha mutlakiyet altında yaşayacaktır.

1839’da tekrar dış baskılar sonucu Osmanlı’da bir takım ıslahat hareketleri görünecektir. Bazı hukukçular tarafından 1877’ye hatta 1908’e kadar sürdüğü öne sürülen ıslahat hareketleri, sık sık kesintiye uğrayacaktır.

3 Kasım 1839’da Sadrazam Mustafa Reşit Paşa tarafından okunan “Gülhane Hattı Humayun”, her ne kadar keyfiliği son veriyor görünüyorsa da , devlet yönetimi “şer’i” esaslara dayanmaktaydı. Gülhane Hattı Humayun ile yapılan reformlar vergi işlerinin düzenlenmesi, askerlik hizmetlerindeki aksaklıkların giderilmesi ve devlet işlerinin Kur’an ve Şeriata dayalı olarak yürütülmesidir. Ayrıca bu Hattı Humayunla “Meclisi Ahkamı Adliye” adı verilen bir yasama meclisi kurulmuştur. 1839 Fermanı ile gerek azınlıklar, gerekse diğer anglojmanlar konusunda verilen sözler yerine getirilmedi. Bunun üzerine 1845’te benzer vaatler tekrarlandı. Buna da “Hattı Hümayun” diyoruz.

1856’da yeni bir ıslahat fermanı okundu. Bunun nedeni ise 18 Şubat 1853’te Osmanlı- Rus harbinden sonra Osmanlı topraklarında yaşayan tüm Ortadoksların “hamiliğine” Rusların soyunmuş olmasıydı. Bunun üzerine Avusturya, İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti nezdinde bir takım baskılarda da bulunarak reformlar yapılmasını istediler. Bu reformların başlıcaları gayri müslümlerin can ve mal güvenliğinin sağlanması, vergi, adalet, askerlik hizmetlerinin düzenlenmesi, işkence ve kötü muamelelerin önlenmesiydi. 1861’de Abdülmecit’ten sonra tahta geçen Abdulaziz, Hattı Humayunlara riayet edeceğini taahhüt etmiştir. Tüm bunlardan çıkan sonuç, Tanzimat Hareketinin bir siyasal, sosyal ve felsefi bir görüşten esinlenen bir belge veya insan hakları demeci niteliğinde şeyler olmadığıdır. Bu fermanlarda yer alan hak ve özgürlükler, ihlal edilmez ve doğal nitelikteki haklar biçiminde değil de, padişah tarafından “tebasına ihsan edilmiş şeyler olarak” algılanıyordu. Ayrıca bu taahhütlerin yerine getirilmemesi durumunda her hangi bir yaptırım sistemi de görülmedi. Tanzimat için söylenecek tek olumlu şey “meşrutiyet” dönemlerinin oluşmasında zemin hazırlamasıdır.

Türkiye tarihinde ilk yazılı anayasa 23 Aralık 1876’da, “1293 Kanunu Esasiye” olarak bildiğimiz kanundur. Bu Anayasa 1831 Belçika ve 1875 Fransa Anayasalarından esinlenmiştir. Bu anayasaya göre egemenlik gene padişahındır. Kuvvetler ayrılığı prensibi yoktur. Parlamentoyu toplantıya çağırmak, başbakanı tayin etmek, bakanlar kurulunu azletmek padişahın yetkileri arasındadır. Bu anayasada kişi hak ve özgürlüklerine yer verilmemiştir. Her ne kadar dernek kurmak vb. özgürlüklerden bahsedilmişse de padişahın elinde 113. Madde vardır. Bu maddeye göre güvenlik gerekçesiyle padişah sürgün edebilir, parlamentoyu feshedebilirdi. Nitekim gene bir Osmanlı- Rus savaşı bahane edilerek Ocak 1877’de 2. Abdülhamit, Parlamentoyu feshetti. 2. Meşrutiyet ise, İttihat ve Terakicilerin baskısıyla 24 Temmuz 1908 ‘de ilan edildi. Bununla, yasama ve yürütme arasında denge sağlanmaya çalışılmış, padişaha ait yetkiler kısılmıştır. Artık Parlamentoyu feshetme yetkisi padişahın değil, Ayan Meclisindir.

Egemenliğin ilahi kökenli olmadığı, padişaha ait olmadığı ve milletin olması gerektiği fikrini ilk kez ulusal hayatımıza kazandıran yasa, (milli devlet yasasının ilk yazılı anayasası) ile “egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir”. Türkiye Cumhuriyetinin BMM Hükümeti, milletin tek ve yetkili temsilcisi olarak yasama ve yürütmeyi kendinde topladı. 1921 Anayasasında temel hak ve özgürlükler ve yargı bağımsızlığı konusunda her hangi bir maddesi yoktur. 3 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasının ardından 29 Ekim 1923’te Anayasanın ilgili maddesi değiştirildi. Türkiye Hükümetinin devlet şekli “Cumhuriyettir” dendi. 3 Mart 1924’te Hilafetin kaldırılmasından sonra Nisan 1924’te Anayasanın 2. Maddesi de değiştirildi. “Türkiye Devleti Cumhuriyeti, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik, ve devrimcidir” dendi. 1921 ve 1924 Anayasaları, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”der. 5 kez düzenlendi. Darbeler yaşandı. Her darbe demokrasi açısından olumsuzdur.

1961 Anayasası, 49 Alman Anayasasından alınmış. Türkiye’nin en fazla değiştiği dönemdir. 12 Mart 1971 Muhtırası, (sıkı yönetim). Dönemin Genel Kurmay Başkanı: “61 Anayasası Türkiye’ye fazla geldi”dedi. Bir takım hak ve özgürlüklere darbe vurmuş. Grev, sendikal temel hak ve özgürlükler konusunda değişiklikler yapılmış. (71-73)

12 Eylül 1980 darbesi ile bu haklar tümüyle yok oldu. 82’de “Referandom” oylaması ile (baskı sonucu) 82 Anayasası kabul edildi. Kasım 83’te sivil yönetime geçildi. İki partili yaşam, merkez sağ ve sol. 20 sene geçti. Anayasadaki maddeler değiştirilmedi. 15. Geçici madde kaldırılmadı. 61 Anayasası % 65 olumlu oy almıştı. Türkiye 12 Eylülün izlerini halen taşımaktadır.

Yunanistan, Portekiz ve İspanya

Yunanistan, 67-74 yılları arasında askeri cunta tarafından yönetildi. Kıbrıs hareketi ile devrildi. Milliyetçi, anti-milliyetçi tartışmaları vardır.

Portekiz, 26 -74 arası demokrasi yok. 76’da AB’ye müracaat etti.

İspanya’da 36-39 arası iç savaş var. 39-75 Franko dönemi. 1979’da Anayasa oylaması yapıldı. Endülüs ve Bask bölgeleri özerk bölgelerdir.

Batı demokrasilerinde Portekiz’de dini amblem taşıyan siyasi partiler kapatılabiliyor. Batı, bir ölçüde laiklik sorununu çözümledi. Türkiye’deki sistem Fransa’dan esinlendi. Demokrasi ile laiklik iç içedir. Bu üç ülke, diğer ülkeler gibi sanayi devrimini yapmamıştır. Türkiye, Batı ile bütünleşme sürecinde bu üç ülkenin yaptığı şeyleri yapmalı. MDAÜ ve Baltık ülkeleri Romanya, Macaristan, Litvanya, Polonya, Slovenya 1940 öncesi çok partili yaşam vardı. 40 sonrası Sovyetik işgal vardır. Tek parti vardı.

Demokrasinin temel kriterleri beş ana başlık altında toplanabilir.

Özgür Seçimler ve Partiler Demokrasisi

Hükümetin Denetlenmesi

Kuvvetler Ayrılığı

Hukuk Devleti

Sivil Toplum Örgütleri

Özgür seçim ve demokrasi, çoğunluğun istek ve iradesinin siyasal yönetime girmesi, örgütlenme özgürlüğü içinde düşüncelerin, hak ve özgürlüklerin siyasal partiler temeline dayandırılması, demokrasinin ana öğesidir.

Özgür seçimler ve parti demokrasisi

Azınlıklar, görüşlerini açıklayabilmek amacıyla siyasal parti oluşturmaktadırlar. TC. Anayasasının 6. Maddesi, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” der. Millet, seçimler yoluyla egemenlik haklarını bir süre için savunmak amacıyla temsilcilere verirler. Yine anayasanın 67. Maddesi, “Seçimler ve halk oylaması serbest, eşit, genel, tek dereceli, gizli oy açık sayım ve düküm yoluyla yapılabilir” der. Türkiye’de seçim sistemi nispi temsilin bir biçimi olan Hant (İsveçli istatistikçi) sistemi ile uygulanır. Bu sistemde ayrıca %10’luk bir baraj uygulaması vardır. Seçimlerde amaç; istikrar sağlamakla, adil olmak arasında bir denge bulmaktır. TC. de mevcut seçim sistemiyle küçük partiler parlamentoda temsil edilememektedir. Buna gidilmesinin nedeni, istikrarlı bir yönetime kavuşmaktır. Ama istikrar ararken adalet zedelenmiştir.

İtalya’da 1946’dan 1991’e kadar koalisyon hükümetleri hüküm sürmüştür. Bu, İtalya’nın büyümesini, 7. zengin ülke olmasını engellememiştir. İtalya’da 8-9 parti koalisyonu vardır. Günümüzde Merkez Doğu Avrupa ülkeleri ve Baltık ülkelerinde seçim özgürlüğü, yasalar çerçevesinde güvence altına alınmıştır. Ama özgür olarak yapılan seçimlerin demokrasinin varlığı için tek başına yeterli olmadığı ve bunun demokrasinin diğer mekanizmaları ile desteklenmesi gerektiği açıktır. Bu ülkelerde 1989’dan beri 3 parti tipi oluşmuştur. Bunlar,

1940 öncesi klasik muhafazakar partiler

Sovyetik dönemde de muhalefetlerini sürdürenlerin oluşturduğu partiler

3- Daha düne kadar kominist parti içinde yer alıp, devlet aygıtını elinde bulunduranların 1989-90 ‘dan itibaren merkez sola yönelmeleriyle oluşturdukları partiler. Bu partiler Estonya, Letonya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya dışındaki ülkelerde yönetimdedirler. Slovakya ve Çek Cumhuriyeti’nde eski koministlerin güçlü olmamaları da bu ülkelerin devlet başkanlarının (Çek Cumhuriyeti’ndeki Havel) karizmaları nedeniyle 1989-90’dan itibaren MDAÜ ve Baltık ülkeleri bir parti enflasyonu yaşamıştır. Bu nedenle bu ülkelerin partileri parlamentolarına girmek için %5 ‘e kadar yaklaşan bir baraj sistemi oluşturulmuştur. Bu ülkeler partilerinin ortak noktaları çoğulcu demokrasiye inanmaları, serbest piyasa ekonomisine inanmaları ve AB ile bütünleşme arzularıdır. Marjinal partiler arasında ırkçı-milliyetçi partiler bulunmaktaysa da bunlar henüz %10’un altındalar.

Örnek: Polonya 1992’de 1952 Anayasasını değiştirmiş ve parlamenter demokratik rejime uyumlu hale getirmiştir. Polonya Parlamentosu, Temsilciler Meclisi ve Senatodan oluşur. Temsilciler meclisi 460, Senato 100 üyeden oluşmuştur. Polonya’da %5 baraj uygulanmaktadır. Buna rağmen Alman azınlıklar için 4 millet vekili kontenjan tanınmıştır. Bu ülkede siyasi partilere üye olmak bazı yüksek dereceli devlet görevlilerinin dışında serbesttir. Aynı şekilde Çek Cumhuriyeti’ de %5’lik baraj uygulamaktadır. Bu ülkede parlamenter demokratik rejim teminat altına alınmıştır. Parlamento, 200 üyeli Temsilciler Meclisi, 81 Senato üyesinden oluşmuştur.

Macaristan ise 1990 yılında 1949 anayasasını değiştirmiştir. AB ile oyumlu hale getirmiştir. Macaristan’da nispi temsil için baraj %4’tür. Bu oran Romanya’da %3’e inmektedir. Bu ülkede 343 kişilik temsilciler meclisinde azınlıklara 15 üyelik kontenjan ayrılmıştır. Bulgaristan ise anayasasında gerekli değişiklikleri yapmış, parlamenter rejimi garanti altına almıştır. Bulgaristan’da ırk, din, etnik grup temeline dayalı parti kurulması yasak olmasına rağmen, Türk azınlığı temsil eden 15 millet vekiline sahiptir. (Hak ve Özgürlük Hareketi) 240 üyelik Ulusal Meclisleri bulunmaktadır.

Slovakya’da ise oy barajı %5 tir. 90 üyelik Ulusal Mecliste bir İtalyan, bir Macar üyeye kontenjan tanınmıştır. Slovakya, Letonya, Estonya ve Litvanya’da da %5’lik baraj uygulanmaktadır. Bu ülkelerde 1990-92 yıllarında yapılan anayasa değişiklikleri ile parlamenter demokratik rejim teminat altına alınmıştır. Fakat bu ülkelerde azınlıklar için alınmış önlem yoktur. Tüm bunlardan, partiler demokrasisi ile özgür seçimler kavramından çıkarılacak sonuç, bu öğenin demokrasinin ana unsuru oluşudur. Özgür seçim olabilmesi için yurttaşların bilgi sahibi olması ve oylarını belirlemeleri esnasında her hangi bir baskıyla karşılaşmaması gerekir. Hiç bir ülke özgür seçim ve demokrasiye kolay ulaşmadı.

Yunanistan kısa dönemli, Portekiz, İspanya ise uzun dönemli diktatörlük yaşadılar. Bu ülkelerden Yunanistan 1984’te, Portekiz, İspanya 1986’da faşist diktatörlük devrildikten sonra AB’ye girebildiler. Çünkü 62’de Franco döneminde İspanya’nın müracaatı AB tarafından reddedilmiştir. Bu ülkeler, çok partili demokrasiye geçmeleri, ( Ana koşul her ülkede kominist partisinin faaliyette olması) MDA ülkeleri, Baltık ülkeleri de reel sosyalizmin çöküşü ile parlamenter demokrasiye geçtiler. Bazı aksamalar ile birlikte demokratikleşme süreci başarıyla devam etmektedir.

Türkiye ise bu ülkelere göre daha çok, daha uzun demokratik geleneğe sahiptir. (1946’dan beri) Ama gerek 10 yıl arayla yapılan 3 darbe, gerekse 1982 anayasası ve seçim sistemi arzulanan anlamda özgür seçim ve partiler demokrasisi garantisini vermemektedir. Ayrıca mevcut siyasi partiler yasası bir lider sultası doğurmakta, seçmeni kişilere değil, listelere oy vermesini sağlamaktadır. 1993’te anayasada yapılan değişiklikler, uyum yasaları ile tamamlanmadığından ve barajın %10 olması, özgür seçim ve partiler demokrasisine gölge düşürmektedir.

Hükümetin denetimi

Hukuk Devleti olma niteliğinin temelde aranan koşulların başında Kuvvetler Ayrılığının gerçekleştirilmiş, çoğulcu, özgürlükçü bir sistemin, yani demokrasinin toplumca benimsenmiş olması gerekir. Kuvvetler ayırımı ve onu izleyen kuvvetler dengesini incelerken tüm organik bağlar, hukuk kuran bir kurallar olduğu görülür. Demokratik sistemlerin aksamasında çeşitli nedenler rol oynamakla birlikte, en sık ve yaygın biçimi antidemokratik uygulamalardır. Yani yasama, yürütme ve yargı arasındaki dengenin yürütme lehine bozulmasıdır. Kuvvetler ayırımı ile hükümetin etkili denetlenmesini gerçekleştirecek, hiçbir keyfi uygulamaya yer vermeyecek bir anayasa ve ona dayanan bir denge mekanizması, demokratik sistemin kalıcılığı için yaşamsaldır. Yargının, yasama ve yürütmeyi denetlemesi kadar, yasanında yürütmeyi denetlemesi gerekmektedir.

TC Anayasası’nın 98,99 ve 100. Maddeleri TBMM’nin bilgi edinme ve denetim yollarını kapsar. Genel olarak TBMM soru, meclis araştırması, genel görüşme, gensoru, (ki bir siyasi parti grubu tarafından veya en az 20 milletvekili imzasıyla) Meclis soruşturması (TBMM üyelerinin en az 1/10 ‘nun vereceği önergeyle gündeme gelebilir) yolları ile denetleme yetkisini kullanmaktadır. Meclisin, soruşturma, gensoru dışındaki bilgi edinme ve denetleme yolları ne şekilde kullanacağı meclis içtüzüğü ile belirlenir.

Meclis soruşturması, (100. Madde) bakan, Bakanlar Kurulu hakkında verilir. Üye tam sayısının %10’u kadar milletvekili imzasıyla önerge verilir. Önergenin gündeme alınıp alınmaması bir ay içinde görüşülür. Gündeme alınma durumunda, Meclis bünyesinde oluşturulan bir komisyonca yürütülür. Mecliste grubu bulunan (95. Madde ) partilerin üye sayılarının 3 katı, komisyona aday gösterilir. Buradan çekilecek kura sonucu 15 kişilik komisyon oluşturulur. Komisyon çalışmalarını iki ayda bitirebilir. Eğer süre yetmezse komisyon çalışmaları iki ay daha uzatılır. Soruşturma sonucu Meclis, gerekli görürse ilgili kişiyi Yüce Divana sevk eder. (Yüce Divanı; Anayasa Mahkemesi 11 üyesi, ve beş Cumhuriyet Savcısının oluşturduğu) bakanın, bakanlığı düşer. Eğer Yüce Divana başbakan sevk edilmişse istifa etmiş sayılır.

Anayasanın 99. Maddesi gensorudur. Meclisin denetleme yollarından biridir. İlgili, bakan veya başbakan olması durumunda hükümetin doğrudan siyasal sorumluluğuna yol açan tek yöntemdir. Gensoru önergesi verilişinden sonraki 3 gün içinden milletvekillerine dağıtılır. Bu günden itibaren 10 gün içinde gensorunun Genel Kurulda gündeme alınıp alınamayacağı onaylanır. Bu tarihten itibaren en az 2 gün, en fazla 7 gün içinde oylanır. Üye tam sayısının salt çoğunluğunun güvensizlik oyu vermesiyle, ilgili bakan veya Bakanlar Kurulu düşer.

Anayasanın 83. Maddesi ise milletvekili dokunulmazlığı ile ilgilidir. Bu maddeye göre “TBMM üyeleri meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden dolayı sorumlu tutulamaz. Meclisçe aksi karar alınmadıkça sözlerin meclis dışında tekrarlamaktan ve açığa vurmaktan dolayı sorumlu tutulamaz” denilmektedir. Ayrıca aynı maddede seçimden önce, sonra suç işlediği ileri sürülen bir milletvekilinin meclis kararı olmadıkça tutuklanamayacağı, sorguya çekilemeyeceği, tutulamayacağı ve yargılanamayacağı belirtilir. Bu kuralın istisnası sadece ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanmış olması kaydıyla, devletin milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozma suçu (14.madde) olduğu ifade edilmektedir. Meclisin denetleme usullerini, iktidar partilerin çoğunluğu oluşturduğu sistemlerde etkili olduğu düşünülemez. Meclis soruşturması yöntemi ise, soruşturmayı yöneten komisyonun hukuki değil, siyasi olması bakımından işleyememektedir.

İspanya, Portekiz ve Yunanistan ile ilgili uygulamalar

İspanya Anayasasının 108. Maddesi ne göre hükümet Kongre tarafından denetlenmektedir. Soruşturma önergesi verebilmek için meclis üye tam sayısının onda bir oranında imza gereklidir. İspanyada da Türkiye’deki gibi meclisin; bilgi edinme, gensoru ve soruşturma, hükümet denetlemek içindir. İspanya’da suçüstü durumlar hariç, parlamenterlerin dokunulmazlıkları vardır. Yargıtay Ceza Dairesi, başbakan ve bakanları yargılama yetkisine sahiptir.

Aynı şekilde Portekiz’de de bilgi edinme, soruşturma ve gensoru, Meclisin, hükümeti denetim biçimidir. Portekiz’deki farklı uygulama, mecliste oluşturulan komitenin aldığı kararların hukuki geçerliliği olmasıdır. Bu ülkede parlamenterler üç yılı aşan ceza durumlarında dokunulmazlıkları kaybederler.

Yunanistan’da ise parlamento hükümeti denetlemektedir. Denetim mekanizmaları, soruşturma, açıklama isteme, gensoru ile denetim yapmaktadır. Yunanistan’da milletvekillerinin tam dokunulmazlıkları vardır.

MDAÜ ‘den Polonya’da yürütmeyi temsilciler meclisi ve cumhurbaşkanı denetler. Meclisin 2/3 çoğunlukla cumhurbaşkanını görevden alma yetkisi vardır. Milletvekilleri meclis disiplin kuruluna karşı sorumludurlar. Devlet memurlarının sorgulanması için yasal bir engel yoktur.

Aynı şekilde Çek Cumhuriyetinde de hükümeti temsilciler meclisi ve cumhurbaşkanı denetler. Cumhurbaşkanının parlamentoyu fes etme yetkisi vardır. Suçüstü durumunda bir parlamenter tutuklanabilir. 24 saat içinde tutuklama parlamentodan geçerse tutukluk hali devam eder.

Macaristan’da, soruşturma komisyonlarında , muhalefet iktidarla eşit şekilde temsil edilmektedir. Dokunulmazlık vardır. Adi suçlarda milletvekili, dokunulmazlık hakkının kaldırılmasını talep edebilir.

Romanya’da cumhurbaşkanı geniş yetkilerle donatılmıştır. Temsilciler meclisi ile birlikte hükümeti denetler. Meclisi fes edebilir. Milletvekillerinin suçüstü durumları hariç, dokunulmazlıkları vardır.

Bulgaristan’da hükümeti denetlemek cumhurbaşkanı ve yasama tarafından yerine getirilir. Meclis 2/3 çoğunlukla cumhurbaşkanını görevden alabilir.

Slovakya’da denetleme görevi parlamentonundur. Cumhurbaşkanı ve ulusal meclis denetim görevini yapar. Milletvekillerinin tam dokunulmazlığı vardır. 5 yılı aşan suçlarda milletvekili tutuklanır.

Aynı şekilde Baltık ülkeleri olan Letonya, Estonya, Litvanya’da da denetim ; parlamento tarafından gerçekleştirilir. Parlamenterlerin tam bir dokunulmazlıkları vardır. Estonya’da soruşturma komisyonlarında muhalefet iktidarla eşit oranda temsil edilir.

Genel bir değerlendirme yapacak olursak, hukuk devleti olma niteliğine temelde aranan koşulların başında kuvvetler ayırımı prensibi gelir. Ayrıca bu ilkenin toplumca da benimsenmiş olması gerekir. Kuvvetler dengesi yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız olması kadar, birbirini denetleme halidir. Yasama ve yargı üzerindeki yürütmenin tahakkümü, (baskının) kuvvetler ayrılığı prensibini bozar ve antidemokratik uygulamalara yol açar. Yargının yasama ve yürütmeyi denetlemesi kadar, yasamanın da yürütmeyi denetlemesi, demokrasinin başlıca öğelerinden biridir. Yürütme organı olan hükümet, yaşamın her alanında yani siyasi, iktisadi, kültürel alanlarda faaliyet yürütmektedir. Yürütme, yasama ve yargı alanında güçler dengesinin yürütme lehine bozulması, hukuk devletinde kabul edilebilir bir durum değildir. Yargı denetiminin tam anlamıyla işlediğinin söylenebilmesi için, yargının siyasetle ilişkilerinin koparılmış olması gerekir. Parlamenterler de her yurttaş gibi yargı önünde hesap vermelidirler.

Türkiye dahil yukarıda belirlediğimiz ülkelerde parlamenterlerin tam dokunulmazlığı vardır. (TC.’de istisnaları saymasak) Yalnız bu ülkelerde devlet memurlarının yargılanması için her hangi bir engel yoktur. Türkiye’de ise 1913 yılında geçici olarak çıkarılmış “Memurun Muhakemat Kanunu” devlet memurlarının adli ve idari alanlarda yargılanmalarına engel teşkil etmektedir. Tüm bu ülkelerde hükümetler, parlamentolar tarafından denetlenmektedir. Portekiz’de cumhurbaşkanının yetkileri, diğer cumhurbaşkanlarına nazaran daha geniştir.

Türkiye dahil tüm bu ülkelerde soruşturma komisyonları hukuki olmaktan çok siyasidir. Bunun tek istisnası Portekiz’deki komite kararlarının hukuki nitelik taşımasıdır. Hükümetin denetimi konusunda parlamentonun ve yargının yanında sivil toplum örgütlerinin ve yerleşik demokratik muhalefetin önemi de büyüktür. Kuvvetler ayrılığı ilkesi, yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız olması kadar, birbirini denetleyecek şekilde çalışması şeklinde algılanmaktadır. Çoğulcu özgürlükçü demokrasilerde çoğunluğun siyasal istek ve iradesinin siyasal yönetime yansıması, demokrasinin öğelerindendir. Ama bu aynı zamanda batı demokrasilerinin zayıf halkalarından biridir. Çünkü siyasi üstünlük, hukuki eşitlik ilkesinin önüne geçebilmektedir. Bu durum, özellikle demokrasi geleneği pek kısa olan toplumlarda sık sık yaşanan bir olgudur. Sistemin esası, çoğunluk iradesinin yasama erkini elinde bulunduran parlamentoda egemen olmasıdır. Yürütme erki de çoğunluk partisinden çıkacağına göre yasama erki, işlevini kaybetmektedir. Bu durumda, siyaset dışı baskı gruplarının işlevsiz olması ve demokratik muhalefetten yoksunluk, yargıyı daha da yalnız bırakmaktadır. Bu nedenle gelişmiş demokrasilerde yasama, yürütme, yargı kuvvetlerinin ayrılması yetmemekte. Çeşitli denge mekanizmaları, sistemin vazgeçilmez parçaları haline getirilmektedir. Ancak ülkelerin benimsedikleri sistemler ne olursa olsun hepsinde hassas dengeleri sağlayan ortak faktörün, toplumun gereksinimlerine saydam bir şekilde karşılayan yasaların varlığına dayanan bağımsız yargı olduğu gözlenmektedir. Yargı erki, sistemin güvencesidir.

Hükümetin denetimi ve hukuk devleti konuları, iki ana noktanın güvence altına alınmasının amaçlandığını gösterir. Bunlardan birincisi toplumun ve devletin güvenliği ve ortak değerlerin korunması, diğeri temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasıdır.

Türkiye’de kuvvetler ayrılığı prensip olarak kabul edilmişse de uygulamada güçler dengesi yasama, yürütme ve yargı arasındadır. Bunun nedenleri devletin siyasallaşması, anayasadaki boşluklar ve seçim sistemindeki bozukluklardır. TC. Anayasası seçim sistemi ile ilgili her hangi bir hüküm getirmemiştir. Bunun nedeni seçim sisteminin kolaylıkla değiştirilmesidir.

Anayasanın 91. Maddesi; yasamanın yürütmeye kanun kuvvetinde kararname çıkarma yetkisini vermesi ile ilgilidir. Bu maddeye göre “TBMM, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verebilir”. Aynı maddenin 2. bendine göre yetki kanunu, çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin amacını, kapsamını, ilkelerini, kullanma süresini ve süresi içinde birden fazla kararname çıkarılıp çıkarılamayacağını gösterir.

Batı demokrasilerinde kanun hükmünde kararname sıkça rastlanan bir olgudur. Bu kararnamelerin çıkması, yasama gücünü işlevsiz kılmaktadır. Yasama ve yürütmenin iç içe geçmesi ile birlikte, bütün denetim anayasa mahkemesinin üzerine yıkılmaktadır. Anayasa mahkemesi üyelerinin gerek tayini, gerekse bu mahkemenin siyasi konularda karar alıyor olması, bu kurumun saygınlığını yitirmesine yol açmakta ve eleştirilere hedef olmaktadır. Oysa anayasanın başlangıcında belirtildiği gibi (82 anayasası) “Kuvvetler ayırımının, devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetkilerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbirliğidir”.

Kuvvetler ayırımı ilkesi 1961 Anayasası ile değiştirilmiştir. Bundan önceki anayasalarda (1921 ve 1924) kuvvetler birliği ilkesi geçerlidir. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin bir diğer ayağı olan yargı bağımsızlığı ise 1982 Anayasasının 138. Maddesi çerçevesinde uygulanmaktadır. Bu maddeye göre hakimler bağımsızdır. Anayasaya, kanun ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar verirler. Hiçbir makam, kişi veya merci hakimlere emir ve talimat veremez. Yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı ve hakimlerin bağımsızlığı, demokratik bir devletin olmazsa olmaz koşullarından biridir. Anayasanın 159. Maddesi adli ve idari hakim ve savcıların atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükseltme ve 1. sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun bulunmayanlar için karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma işlemlerini gerçekleştirip, hakimler ve savcılar yüksek kurulunun, mahkemelerinin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre çalışacağı, ayrıca söz konusu kurulun alacağı kararlara karşın hiçbir yargı merciine başvurulmayacağını belirler. Hakimler ve savcılar yüksek kurulunun yapısında yürütme organı temsilcileri ile yargı organları temsilcileri arasında sayısal denge yargı lehine olmakla birlikte aralarında çok az bir pay farkı vardır. Bu durum, partizan bir siyasi iktidar tarafından kullanılmaya açık bulunmakta ve yargının bağımsızlığı tehlikeye düşmektedir.

Yasamanın ve yürütme ile devlet yöneticilerinin faaliyetlerini denetlemek üzere oluşturulan Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkileri TC. Anayasasının 146 ile 153. Maddeleri arasında gösterilmiştir. Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve meclis içtüzüğünün anayasaya uygunluğunu şekil ve esas açısından inceler. Anayasa değişikliklerini ise Anayasa Mahkemesi sadece şekil açısından inceler. Anayasa Mahkemesinin yasa teklifi ve düzenleme hakkı yoktur. Ayrıca Anayasa Mahkemesine olağanüstü hallerde sıkı yönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas yönünden Anayasaya aykırılığı iddia edilemez.

Anayasa Mahkemesi cumhurbaşkanını, Bakanlar Kurulu üyelerini, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkan ve üyelerini, Başsavcılarını, Cumhuriyet Başsavcı vekilini, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Sayıştay Başkan ve üyelerini görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargılar ve kararları kesindir.

İspanya, Portekiz ve Yunanistan’daki uygulamalar

İspanya’da yasamayı kongre, yürütmeyi de hükümet temsil etmektedir. İspanya’da yasama ve yürütme arasında işlevsel bir ayırım yoktur. Türkiye’de olduğu gibi yasama, yürütmeye kanun hükmünde kararname çıkarabilme yetkisi vermiştir. İspanya’da anayasa mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin anayasaya uygunluğunu inceler. Aynı zamanda hak ve özgürlüklerin ihlali, devlet ve özellikle toplulukların veya özerk toplulukların kendi aralarındaki anlaşmazlıkları çözmekte Anayasa Mahkemesinin yetki alanındadır. Özerk topluluklar Bask ve Katalonya’dır. Yasama ve yürütmenin yargılanması kapsamında anayasaya göre yürütmenin cezai sorumluluklarıyla ilgili yargıda bulunacak olan mercii yargıtaydır.

Portekiz’de de yasamanın yürütmeye, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verdiğini görüyoruz. Ayrıca anayasa mahkemesi kanun ve kanun hükmünde kararnamelerin yanında, siyasi partilerin sembol bir tüzükle anayasaya uygunluğunu inceler. (herhangi dini, etnik veya kilise ile ilgili amblemin kullanılması yasaklanmış) Portekiz’de kamu kurum ve kuruluşlarının faaliyetleri ile ilgili şikayetler için OMBUDSMAN (halkın savunucusu) anayasanın 281. Maddesine göre anayasa mahkemesine başvurulabilmektedir.

Yunanistan’da hakimlerin bağımsızlığı anayasa ile güvence altındadır. Yasanın anayasaya uygunluğu özel yüksek mahkeme tarafından incelenir. MDAÜ ve Baltık ülkelerinden Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovenya, Letonya, Estonya ve Litvanya’da kuvvetler ayırımı konusunda bir sorun bulunmadığı gözlemlenmektedir. Romanya’da henüz gerekli düzenlemeler yapılamamıştır. Polonya ve Slovakya’da aksaklıklar görülmektedir.

Genel bir değerlendirme yaparsak, kuvvetler ayrılığı demokrasinin en vazgeçilmez ilkelerinden biridir. Kuvvetler ayrılığı yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden bağımsız, ancak birbirini denetleyen bir olgunun anlaşılması gereklidir. Bu ayırım olmadan toplum iradesinin siyasal yönetime yansıyamayacağı, siyasal üstünlük anlayışının yerini,hukuki üstünlük anlayışının alamayacağı açıktır. Bu hassas dengenin kurulmasında toplumun hukuk devleti anlayışını benimsemesi gereği vardır. Yargının bağımsız olmadığı bir ülkede kuvvetler ayırımından bahsedilemez. İspanya, Portekiz ve Yunanistan’da kuvvetler ayırımı ilkesi anayasada yerini almış olmakla beraber uygulamada yasama ve yürütme organları arasında sıkı bir işbirliği vardır. Her üç ülkede, koşulları değişik olmakla birlikte yasama yetkisini, yürütmeye devredebilmektedir. Kanun hükmünde kararnamelerin çıkarılmasının gerekçesi, yasaların meclisten çıkmasının zaman aldığıdır. Kaldı ki bu ülkelerde, kanun hükmündeki kararnameler çıktıktan sonra tartışılmak üzere meclise gelmektedir. MDAÜ ve Baltık ülkelerinde kuvvetler ayırımı konusunda pek sıkıntı yaşanmamaktadır. Bu ülkelerde yargının bağımsız olduğu söylenmektedir. Bu ülkeler Sovyetik sistemden henüz çıkmışlardır ve oldukça önemli mesafeler almışlardır. Polonya, Romanya ve Slovakya’da yargı alanında reformlar yapılması gerekir. Türkiye’de yargı ağır işlemekte. Yüksek mahkemeler (Yargıtay, Anayasa Mahkemesi istisna) baskı altında kalmaktadır. Yargının ağır işlemesi yurttaşların adalete olan güvenini sarsmaktadır.

Hukuk Devleti

Hukuk devletinden amaç, kaynağı ne olursa olsun, keyfi tutum ve tasarruflardan, kişi ve kurumları koruyacak, kurul ve kurumların bir sistem halinde benimsenmesi ve yerleşmesi anlaşılır. Hukuk devleti, kavram ve sisteminin temelinde, adalete olan güvenin, toplumda kurumsallaşmış biçimde yatmasıdır. Genelde hukuk devleti kavramında kabul gören kriterler şunlardır:

Hukuk devletinde devlet gücü anayasa ile yasal hale getirilmiştir.

Hukuk devletinde yasama, yargı ve yürütme erkleri birbirinden bağımsızdır.

Hukuk devletinde yargı bağımsızdır.

Hukuk devletinde devlet, vatandaşlarına eşit muamele yapar.

Hukuk devletinde idari makamlar yasalara bağlıdır.

Hukuk devletinde ölçülülük (hakkaniyet) esası vardır.

Hukuk devleti vatandaşların devlete karşı yargı himayesi vardır.

Hukuk devletinde devlet gücünün hukuki sınırı, temel hak ve özgürlükler ile belirlenmiştir.

Hukuk devletinde devlet gücünün kullanılması, hukuki sorumluluk doğurur. Anayasa ve yasalara aykırılık durumunda tazminat hakkı doğar.

Sivil Toplum Örgütleri

Siyasi partilerin varlığı, vatandaşların özgür seçimlerde tercih belirtmeleri, demokratik bir devlette halkın yönetime katılma önkoşulu olması ile tek başına yeterli değildir. Temsili demokrasilerde halkın, kendisini yönetecek hükümeti seçmesi kadar, bunların çeşitli yöntemlerle denetlenmesi de gereklidir. Demokrasi her bireyin belli aralıklarla seçim sandıklarına gitmesi değildir. Yönetilenlerin yönetenleri denetleme, yani kişi hak ve özgürlüleri ile de yakın ilişki içindeki bu kavram, vatandaşların gerek tek başına gerekse topluca şikayetlerini, fikir ve önerilerini, daha etkin biçimde iletebilmelerini kapsamaktadır.

Sivil Toplum Örgütleri diye adlandırılan gerek çıkar grupları, gerekse baskı grupları ve meslek grupları mevcudiyeti ve etkinliği demokratik sistemin vazgeçilmez öğelerinden biridir. Sivil Toplum Örgütleri, yönetilenlerin yönetenleri denetleme mekanizmasıdır. STÖ’nin önündeki en büyük engel, demokrasi geleneğinin henüz yerleşmemiş olmasıdır. Türkiye’de Anayasanın 33. Maddesi dernek kurma hakkı ile ilgilidir. Bu maddeye göre “Herkes önceden izin almaksızın dernek kurma hakkına sahiptir” der. 1983 tarihli 2908 nolu dernekler yasasına göre Yüksek Mahkeme üyeleri ile hakim, savcı ve yardımcılarının TSK ile kolluk kuvvetleri, kamu, özel ve ilk, orta, lise öğretmenleri ve yöneticilerinin dernek kurmaları yasaktır. Yüz kızartıcı suçlarda, TCK’nun bazı maddelerinden mahkum olmuş kişiler ile ağır hapis cezasına çarptırılmış olanların, af edilmiş olsalar da dernek kuramazlar. Ayrıca anayasanın temel ilkelerine aykırı amaçlar güden derneklerin kurulamayacağı dernekler yasasının 5. Maddesinde belirlenmiştir.

Türkiye’de Sivil Toplum Örgütlerinin birkaç ana grup altında sınıflandırılması

Ünivestel çevreler

Üniversiteler

Öğretim Elemanları Sendikası

Öğretim Üyeleri Derneği

Araştırma Görevlileri Derneği

Diğer Akademik Personel Örgütlenmeleri

Basın Yayın çevreleri

Gazeteciler Cemiyeti

Basın Konseyi

Gazeteciler Sendikası

İşçi ve İşveren Örgütleri

TÜSİAD

TİSK

HAK İŞ

TÜRK İŞ

DİSK

İşçi, Dernek , Sendika ve Konfederasyonları.

Meslek Örgütleri

TBB

TTB

TMMOB

TZOB

TOBB

Ayrıca İHD, İHV ve diğer demokratik örgütler.

İspanya, Portekiz ve Yunanistan’da uygulamalar

İspanya’da Anayasanın 22. Maddesinde örgütleme hakkını güvence altına alır. Çeşitli STÖ hükümetin müdahalesi olmadan özgürce çalışmalarını yürütmektedir. Hükümet, insan hakları ihlalleri ile ilgili iddiaları araştıran kurumlar, insan hakları konusunda faaliyet gösteren sivil toplum örgütleri ve bağımsız gruplarla işbirliği halindedir. Portekiz Anayasası, önceden izin almadan dernek kurma hakkı yok. Buna rağmen derneklerin şiddeti teşvik edici faaliyetlerden bulunmaması, araçlarının ceza kanununa ters düşmemesi gerekmektedir. Bu şartlara uygun dernekler hiçbir müdahale olmaksızın faaliyetlerini sürdürebilmektedirler.

Yunanistan ‘da Anayasanın 12. Maddesi, kar amacı gütmeyen dernek ve birlikleri güvence altına almaktadır. Bu maddeye göre bir dernek, kanunun veya kendi tüzüğünün bir hükmü ihlali ile mahkeme kararıyla kapatılır.

HAZIRLAYAN : CENGİZ YENİYURT