:

İkinci Dünya Savaşı bitmişti ve Almanya bölünmüştü. Almanya tam dört işgal bölgesine ayrılmıştı. Batılı devletlerin asıl istediği şey ilerleyen zamanlarda bu bölgeleri birleştirerek Avrupa sahnesine yeniden bütün bir Almanya olarak çıkarmaktı ama bu kez daha barışçıl bir Almanya olacaktı. Hesaplanmayan bir şey olmuştu. Sovyetler Birliği tıpkı bir çocuk gibi oyunbozanlık yaparak işgal ettiği Almanya’nın doğusundan çekilmedi. Bunun üstüne Batı bloğunu oluşturan İngiltere,Amerika ve Fransa’da batıdaki kendi işgal bölgelerini birleştirdi. Böyle 1949 yılında Batı Almanya ya da diğer adıyla Federal Almanya kuruldu. Sovyetler de bu hamleye hemen karşılık verdi. Kendi kontrol ettikleri topraklarda Demokratik Alman Cumhuriyeti’ni kurdular. İsminde Demokratik kelimesi geçiyordu geçmesine ama Demokratik Almanya Komünist rejim ile yönetiliyordu. Başkent olan Berlin ise yeni kurulan iki devlet arasında bölünmüştü. Sene 1961 olduğunda da ünlü Berlin Duvarı inşa edilecekti. Bu duvar fiziksel olarak Almanya’yı ikiye bölse de sembolik olarak iki blok ülkelerini birbirinden ayırdı. “Führer”  lakaplı Hitler yola dünyayı fethetmek için çıkmıştı ama sonunda Almanya ikiye bölünmüştü!

Hitler yönetimindeki alman ordusunun 7 mayıs 1945’de müttefiklere boyun eğerek teslim oluşuyla beraber, Almanya’nın önünde yeni bir ufuk açılmış oluyordu. Fakat yaklaşık 6 yıl süresince ülke topraklarının her karışını demir ökçeleriyle çiğnemiş ve sona erdiğinde geride yalnızca moloz yığınlarına dönüşmüş şehirler bırakmış olan bu amansız savaş, ufukta hayal meyal görünen o güzel günlere yetişebilmeleri için insanoğluı nerede ise bir hiçlikle, kıtlık ve sefaletle mücadele etmek zorunda bırakıyordu. Erkeklerin cenkta öldüğü, sakatlandığı veye esir bulunmuş olduğu, yaşlıların ve çocuklarınsa ellerinden bir şey gelmediği, dolayısıyla kadınların en büyük yükü sırtlandığı bir dönemde insanlar savaşın bitimiyle birlikte bir an önce güzel günlere kavuşabilmenin hayaliyle yıkıntıları yok etme ve ülkeyi tekrar kalkındırma çalışmalarına başladılar.

2. dünya savaşı sonrası naziler

Peki savaşın yolaçtığı zararları gidermekle, yıkıntıları kaldırmakla bu savaş atlatılmış, geride bırakılmış olurmuydu? Şekilsel olarak evet. Fakat bu savaş, ve savaş sonrası o günleri yaşamış, bi şekilde o günlerden etkilenmiş her bireyin hafızasında, son nefeslerine kadar onlarla beraber yaşayacaktı. Sıcak savaşın dışında, savaşın bitiminden sonraki ilk yıllar da başlı başına bir savaştı. Bu kere savaşılan ise enkaz yığınları, kıtlık ve en önemlisi açlıktı.

İşte bu şekilde bir ortamda milyonlarca kaçak, sığınmacı, göçmen ve askerle birlikte, zamanında nazi rejiminden kaçmış veya harpa gitmiş olan, ülkenin içinde bulunduğu durumu, insanoğluın acılarını kaleme alarak geniş kitlelere duyuracak olan entellektüeller ve yazarlar da bu harptan yurda geri dönüyordu. Bunlardan biri de aktif bir şekide savaşın içinde bulunmak zorunda kalmış, çok yoğun duyumsamalarla yaşadığı savaşı ve savaş sonrasını yazacağı eserlerinde etkin bir halde dile getirecek olan Heinrich Böll’dü.
2. dünya savaşı sonrası almanya'nın bölünüşü
Kendisi de savaş ve sonrasının zihinlerine yerleştiği insanlardan biri olan Böll, cenktan kısa süre önce kısa hikayelerle başladığı yazın hayatında cenktan sonrasında yazdığı, genellikle savaş sonrası Almanya’sını ve savaş sonrası alman insanını mevzu aldığı romanlarıyla savaşın acımasızlığını ve insanlığa getirdiklerini etkileyici bir ifade seçimiyla dile getirmiş, üslup ve anlatımıyla savaş sonrası alman edebiyatının ikonlarından biri haline gelmiştir.

2. dünya savaşı sonrası almannın durumu

Tekrar savaş sonrasına dönersek; insanoğlu büyük bir azimle ve dış yardımların da desteği ile savaşın yol açtığı zararların ve açlığın üstesinden gelmiş, artık düze çıkmıştı. Fakat geride gencecik dul hanımlar, babasız çocuklar, sakat erkekler, yakınlarını, çocuklarını kaybetmenin acısıyla yoğrulmuş anne-babalar kalmıştı. Artık bu insanoğluın yaşamı savaşın onlara bıraktığı mirasa bakılırsa şekillenecek, savaş bilinçlerinde bir yerlerde ebedi düşman olarak yaşayacaktı. Bu noktada devreye giren Böll, bu insanoğluın arasından seçip eserlerine adapte etmiş olduğu figürleri aracılığı ile savaşın kurbanı bu insanların yaşamlarını okuyucunun görüş alanına sokmuştur. Böll’ün “Haus Ohne Hüter” adlı romanı savaşın bireylerde ve toplumda meydana getirmiş olduğu yıkıntıyı, savaş sonrası alman toplumunun o anki durumunu en açık ve etkili bir şekilde gözler önüne seren eserlerindendir. Benim burada yapmaya çalışmış olduğum da Böll’ün bu romanda anlattığı toplumsal yıkıntıyı roman örgüsünden çıkarıp bu ödev kapsamına almaktır. Ama bundan önce; Böll dışında daha onlarca yazarın eserlerine konu olmuş, insanların hafızalarında derin izler bırakmış, savaşın sebep olduğu, dolayısıyla insanoğluın savaşın getirdikleri ile boğuştukları bu dehemmiyet neydi? İnsanları ne şekilde etkilemişti? Bu nasıl bir süreçti ki onlarca edebiyatçıyı meşgul etmiş, “yıkıntı edebiyatı” denen bir türün ortaya çıktığı dehemmiyet olmuştu? Bu sorulara bir yanıt olabilmesi açısından 45’te savaşın bitimiyle başlayıp, 49’da bağlarımsız bir Almanya’nın kurulmasına kadar devam eden bu süreci anlatmanın lüzumlu olduğunu düşünüyorum.

2. dünya savaşı sonrası almanyada

ALMANYA’DA SAVAŞ SONRASI

Almanya’nın teslim oluşu ve dönemin politik gelişimleri Alman ve kızıl ordu askerleri Berlin şehir merkezinde çatışmalarını sürdürürlerken Adolf Hitler görevi büyük amiral Karl Dönitz’e teslim ettikten sonra 30 eylül 45’te öğleden sonra intihar eder. Alman orduları büyük bir çaresizlik içindedir ve yenilgi kaçınılmazdır. Hal böyle olmasına rağmen Karl Dönitz mümkün olmasıyla birlikte çok insanı alman topraklarında ilerleyen bolşevik düşmandan kurtarabileceği ümidi ile kızıl orduya karşı harpa geçinmek ister. Ek olarak söz mevzusu olan Sovyetler Birliği olunca batı devletlerinin de desteğini alarak ruslara karşı birlikte savaşabileceklerini ümit etmektedir. Ne olursa olsun gelinen bu noktadan sonrasında savaşı hiç zararsız atlatamıyacağının farkında olan Dönitz alman ordusu için kısmi bir kapitulasyon (teslimiyet) tasarlamaktadır.
2. dünya savaşı sonrası almanya
Amerikan merkez karargahında yapılacak olan kapitulasyon görüşmeleri için Dönitz orgeneral Alfred Jodl’ı görevlendirir. Jodl’ın buradaki tutumu Dönitz’in talepleri doğrultusunda kısmi bir teslimiyetten yanadır. Bu dilek kabul edilmeyince Jodl, kapitulasyonun kabulu imzalanmadan önce orduların durumundan haberdar olabilme gerekçesiyle 4 gmeşhurk bir süre ister. General Dwight D. Eisenhower bu isteğin altında müttefikler arasındaki ittifakı parçalamaya yönelik bir fakatç bulunduğunu sezdiğini belirterek kayıtsız şartsız bir kapitulasyonda ısrar eder. Gene de teslimiyet sonucunın ordunun tüm birimlerine bildirilmesi için iki gmeşhurk bir süre tanır.

2. dünya savaşı sonrası almanya'da yıkım

7 mayıs 1945 sabahı Jodl bu kapitulasyonu müttefiklerin Reim’deki merkez karargahında alman başkomutanlığı adına imzalar. Kızıl ordunun avrupanın nasyonalsosyalist rejimden arındırılmasında yaptığı katkıyı onaylama etmek amacıyla kapitulasyon bir defa de Berlin-Karlshorst’ta Josef Stalin’in talebine uygun olarak alman yüksek rütbeli askerleri Wilhelm Keitel, Hans Georg von Friedeburg, ve Hans Jürgen Stumpf tarafından mareşal Georgi K. Schukow’un huzurunda 9 mayıs gecesi saat 12’den kısa bir süre sonrasında imzalanır. Böylece avrupa’da 2. Dünya savaşı sona ermiş olur. Bundan sonraki 4 yıl süresince Almanya müttefiklerin yönetimi altında bulunacaktır.
2. dünya savaşı sonrası almanya berlin duvar8
Kapitulasyonun imzalanmasının ardından harptan galip çıkan dört devlet A.B.D., Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa 5 haziran 45’teki Berlin deklarasyonu ile Almanya’da yönetimi ele aldılar. Bu dört ülkenin başkomutanları tarafınca Berlin’de Almanya’yı ilgilendiren meselelerde etkin bir rol üstlenecek ve bu meselelerde karar verme yetkisine sahip olacak olan müttefik kontrol Meclisi kuruldu ve Almanya başlarına getirilen askeri valilerin kendi fikirlerince, kendi kafalarına göre yönetebildikleri 4 değişik işgal bölgesine, Berlin de 4 değişik alana bölündü. 17 temmuz-2 ağustos 1945 tarihleri arasında yapılan Postdam konferansında bu 4 galip devlet Almanya’nın yapılandırılması için lüzumlu esaslar üzerinde karara vardılar: Askerden arındırma, demokratikleştirme, nazilerden arındırma ve desentralize. Bunun dışında Oder nehrinin doğusunda kalan bölgelerin bir barış anlaşması yapılana kadar Sovyet yönetimi altında tutulması kararlaştırıldı. Postdam’da ortaya konan nazi karşıtı tutum ve bu yöndeki birlik kısa bir süre sonrasında etkinliğini yitirir hale geldi. Ayrı ayrı her galip devletin kendilerince yürüttükleri anti-nazi anlayışı kendi içlerinde önemli değişiklıklar içermekteydi. Halk ise herşeyden önce yaşamını sürdürebilme çabasındaydı: Barınma mevzusunda büyük eksikler bulunuyor, yapılan yardımlar taleplerin çok altında kalıyordu. Bu tarz şeylerin dışında amerikan sigaraları en önemli ödeme aracı (para), Amerika’dan gönderilen C.A.R.E. Paketleri paha biçilmez bir hale geliyordu. Tüm bu tarz şeylerin içinde şaşırtıcı bir halde sanat ve kültürün her alanında yeniden faaliyetler adım atar. Daha savaşın bitiminden kısa bir süre sonra yıkıntıların içinde yine tiyatro oyunları oynanmaya ve konserler icra edilmeye başladı. Bir yandan ekonomik bunalımın komünizmi yine alevlendirebileceği korkusu, diğer taraftan avrupanın yeniden yapılanmasını sağlamak amacıyla amerikan dışişleri bakanı George C. Marshall 5 haziran 1947’de avrupa için bir yardım programının müjdesini verir. Marshall planı isminde olan bu programdan yararlanabilmek için lüzumlu olan para reformunun gerçekleştirilmesinin ( değerini yitiren krallık markının yerine yeni alman markı getirildi) derhal peşinden bütün dükkanlar ve mağazalar daha önceleri sadece karaborsadan tedarik edilebilecek olan malzemelerle doldu daştı. Bu programa katılmayı kendisi ve hakimiyetindeki ülkeler adına reddeden Sovyetler Birliği de buna tepki olarak kendi ablukası altındaki Berlin’de 24 haziranda kendi para reformunu gerçekleştirmiş oldu. Hemen bunun arkasından Berlin’e kara ve nehir ulaşımı sekteye uğradı. 2.1 milyon batı Berlin’liye yardım ulaştırabilmek amacıyla birleşmiş milletler askeri valisi Lucius D.Clay Berlin’e bir hava köprüsü organize eder. Bu abluka yalnız soğuk savaşın en önemli meselesi olmakla kalmaz, bununla birlikte batı devletleri ile almanlar arasındaki ilşkinin farklı bir yönde bulunduğunu da gösterir: Eskiden işgalci olanlar bugün almanları koruma altına alıyorlardı.
2. dünya savaşı sonrası almanya'da ayrılık
İkinci dünya savaşı nedeniyle Almanya’nın birçok bölgesi devasa yıkıntı tarlalarına dönüştü, altyapı büyük ölçüde zarar gördü. Ev ve yiyecek kıtlığı savaşın tesiri altında kalmış olan her yerde kendini göstermekteydi. Savaşın bitimiyle birlikte Almanya’da her alana el atan müttefikler ekonomiye de müdahale etmiş durumdaydılar. Batı bölgelerinde bulunan sayısız büyük müessese küçük atelyelere, imalathanelere dönüştürüldü. Sovyet işgal bölgelerinde “nazilikten tecrit” adı altında devletleştirme çabaları boy göstermeye başladı. Burada fakatç, sovyet modeline bakılırsa hazırlanmış, toplumcu merkezli bir ekonomiyi buralara yerleştirebilmekti. Sovyet toplumcu Cumhuriyetler Birliği’nin doğu avrupa ve işgal etmiş olduğu bölgelerdeki üstünlüğü batı devletlerinin itimatsızlığını arttırıyor ve Almanya üzerindeki politikalarında bazı değişikliklere sebep oluyordu. O dönemin A.B.D. Dışişleri bakanı Byrnes 6 eylül 46’da Stuttgart’ta yaptığı hitabında bunu açıkça belli eder: “Almanya’nın bir ordu evine dönüştürülmesine izin verilmeyecek ve ABD alman halkına eski gücünü kazanmasında ve dünyanın barışçıl, bağlarımsız milletleri arasındaki elit yerini almasında yardımcı olacak” Amerikan dışişleri bakanının bu açık seçik ifadesi 1947 haziranında ilan edilen Marshall Planı ile yaşam bulur. Bu George C. Marshall’ın kendi başkanlığı döneminde tasarlayıp kendi adını verdiği ve avrupanın yine kalkınmasını sağlayacak olan yardım programıdır. Burada amaç avrupayı ve Almanya’yı kalkındırmanın yanında buralarda komünizmin gelişmesini engellemekti. Bu yardım programı çerçevesinde batı bölgelerindeki yaraların sarılabilmesi için tedarik edilmiş olan para Almanya’nın ekonomik alanda hızlı bir halde kalkınmasını sağlar. Marshall planını reddetmiş olan Sovyetler Birliği ise Almanya’nın ve avrupanın bölünmesinde dolaylı olarak pay sahibi oluyordu.
2. dünya savaşı sonrası almanya berlin duvarı-4
7 mayıs 1945’teki kapitulasyon Almanya için hem sonu bununla birlikte başlangıcı ifade ediyordu: 12 senelik nasyonalsosyalist hakimiyetin sonu ve müttefikler tarafınca idare edilen demokratik formlardaki yeni başlangıç. Halk için öncelikle önemli olan hayatta kalabilmekti. Çünkü savaşın yol açtığı tahribat insanlara hayatlarını devam ettirebilmeleri yolunda çok büyük zorluklar yaşatmaktaydı ve bu yüzden halkın büyük bir bölümü büyük bir hiçlikle karşı karşıyaydı. Şehirler ve evler bombardımanlar sonucunda yanıp kül olmuş, insanoğluın her türlü gereksinimlarını karşılamakta kullandıkları bölgeler tamamen yerle bir olmuştu. Milyonlarca göçmen, sığınmacı, kaçak, kürek mahkumu veya hapishanelerden ve toplama kamplarından özgür bırakılmış milyonlarca mahpus ve bunların dışında savaşın bitimiyle terhis edilen askerler vatandaş olabilme ve yeni bir ev, ocak arayışı içindeydiler. 1946 yılı sonu saygınlıkı ile 14 milyon olan ev talebinin ancak 8 milyonuna yanıt verilebilmekteydi. Bunları haricinde 3.3 milyonu sovyet kamplarında, 7.7 milyonu da batı devletlerinin kamplarında olmak üzere toplam 11 milyon asker tutsak olarak tutulmaktaydı. Ve savaşın bittiği 45 yılı itibarı ie bunlardan sadece 2 milyonu geri dönebilmişti. Yıkıntı dağlarına dönen şehirlerdeki yaşam şartlarına ayak uydurmak zorunda olan ve bu şartlardaki gündelik zorlukların altından kalkmak hepsinden önce hanımların işiydi. Çünkü biroldukça erkek harpta tutsak alınmış, sakatlanmış veya şehit düşmüştü. Bunlerın haricinde birçoğu da kayıp durumdaydı. Yaşlılar ve çocuklar da söz mevzusu şartlar altında pek yapıcı olamadıklarından Almanya’nın biroldukça şehrindeki “yıkıntı kadınları” ülkenin yeniden yapılanmasında büyük pay sahibi oldular.
2. dünya savaşı sonrası almanya tarihi
Alman ordusu teslim bayrağını çekmiş, savaş artık sonlanmış olanti. Şimdi yıkıntılara, enkaz yığınlarına karşı yeni bir savaş başlıyordu. 400 milyon metreküpten daha çok olan yıkıntıı kaldırmak için bağlaşık birlikleri de desteğe gelmişlerdi. Burada enkazın kaldırılmasından daha büyük bir problem vardı: Enkazların altında büyük olasılıkla çok sayıda ceset bulunmaktaydı. Dolayısıyla bu cesetler salgın hastalık tehlikesi doğurmaktaydı. Şüphesiz savaşın yol açtığı tahribattan her yer aynı derecede etkilenmemişti. Şehirler kırsal alnlara oranla, batıdaki işgal bölgeleri doğudakilere oranla çok daha çok etkilenmişlerdi. Bu tarz şeylerin haricinde altyapı büyük ölçüde çökmüş durumdaydı: taşıt trafiğine açık olan yolların %50’si çok büyük zarara uğramış, demir yolları ve posta işleri durdurulmak zorunda kalmıştı. Bombardımanlardan dolayı evlerin ve fabrikaların beşte biri, taşıt trafiği için kullanılan alanların beşte ikisi büyük ölçüde hasar almıştı. 1.86 milyon ev tamamen oturulamaz, 3.6 milyon ev hafifçe yada orta derecede hasarlı idi ve bu 20 milyon insanoğlunun mağdur olması anlamına geliyordu. Harptan en büyük hasarı görmüş olan büyük şehirlerde büyük ölçüde su, gaz ve elektrik sıkıntısı çekilmekteydi.
2. dünya savaşı sonrası almanya'nın durumu
Almanya’da taş devri. Bu şekilde bir ifade kullanılmasına yol açan ise o günlerdeki şehirlerin moloz yığınına dönüşmüş olmasıydı. Devasa büyüklükteki yıkıntı kütlelerini kaldırmaya çalışan insanoğlu bir an önce toparlanabilmek için büyük bir çaba sarfediyorlardı. Sayısız ev ve apartman onarılmayı beklerken insanlar böyle bir ortamda hayatlarını devam ettirebilmek için büyük bir savaş veriyorlardı ve bu savaş kuvvet gerektiriyordu. Buna karşın “açlık” bu dönemde alman halkının en büyük problemiydi. Gıda kıymeti, kalori benzer biçimde kelimeler artık sihirli birer kelimeye dönüşmüş, savaş sırasında halkın besin ihtiyacını yarı yarıya karşılayan devletin yaptığı besin yardımının kesintiye uğraması halkı bu yönde çok negatif etkilemişti. Şehirlerdeki yıkıntı kütlelerinin hacmi o kadar büyüktü ki, inşaat malzemesi olarak kullanılacak olan molozlar aylarca buralardan tedarik edilmişti. Kıtlık o denli geniş alanlara yayılmıştı ki, insanoğlu kırılmış tuğlaları yine değerlendirebilmek için büyük zahmetlerle eski harç malzemesinin içinden ayıklıyorlardı. Bir anlamda “gagalıyorlardı”. Alet, edevat ve taşıma aracı yönünden büyük eksiklikler bulunan şehirlerde insanoğlu yıkıntıların içinde uzun kuyruklar oluşturup taşları, tuğlaları elden ele uzatarak taşıyorlar, böylece enkazları ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı. Bu işte de gene maksimum etkili olan, en ağır yükü omuzlayanlar yıkıntı kadınları diye adlandırılan bu kadınlardı. Doğudaki tarım bölgelerinin kaybedilmesi, devamlı artarak büyüyen kaçak akını, azalan iş gücü ve köhne makinalar Almanya’yı daha çok kendi kendine yetemez hale getirmiş, dolayısıyla müttefiklerin gönderilmiş olduğu gıda yardımlarına muhtaç duruma düşürmüştü. 1936’da milletler cemiyeti tarafından belirlenen bir kişinin gmeşhurk ihtiyacı 3 bin kalori iken, bu zamanda ülkenin bir çok bölgesinde yapılan besin yardımları bin kalorinin altında kalıyor, Ve böylece açlık halkın en büyük problemi haline geliyordu.
2. dünya savaşı sonrası almanya berlin duvarı
Savaşın vermiş olduğu zarar, harap olmuş altyapı ve ekonomik yönden bir birliğin oluşturulamamış olması ekonomiyi oldukca sorunya sokuyordu. Buna ek olarak taşıt yollarının büyük kısmınün kullanılamaz hale gelmiş olması da halkın ihtiyaçlarının karşılanmasında, halka gereksinimları olan şeylerin ulaştırılmasında büyük engel teşkil ediyordu. Başta yiyecek ve elbise olmak üzere insanların hayatlarını sürdürebilmeleri için gerekli her tür malzeme eksikti ve insanların o anki tek amacı hayatta kalabilmekti. Bundan dolayı hayati örutubet taşıyan eksiklerin giderilmesi için biroldukça yola başvuruluyordu ve bunlardan biri de eski savaş araç-gereçlerini o anki eksiklerin yerine kullanmaktı. Bomba atakları evleri büyük ölçüde tahrip ettiği gibi bu evlerin içindeki eşyalar da bombalardan yeterince nasibini almıştı. Evleri yerle bir olmuş, dolayısıyla eşyaları da yıkılan evlerinin altında kalmış olan birçok kaçak ve mültecinin sahip olduğu tek şey üzerlerinde taşıdıkları giysilerdi. İşte savaş ve savaş sonrası felaketinin yaratıcı bir havaya büründürdüğü bu insanoğlu büyük sabır göstererek ordunun kullanılmayan, atık malzemesinden ev işlerinde kullanabilecekleri eşyalar üretmeye başladılar. Zaman içinde bu konuda uzmanlaşan işletmeler ve atölyeler çelik miğferleri çanak, sahan veya süzgeçlere, cephane sandıklarını acil yardım dolaplarına, paraşüt bezlerini elbiselere dönüştürüyorlardı. Savaş sırasında başlatılan yiyecek dağıtımı savaşın bitiminden sonrasında yönetimi ele alan müttefikler tarafından da sürdürüldü. Fakat onlar da şartların el vermemesinden ötürü meydana getirilen yardımlarda tasarrufa gitmek, yardımların miktarının azaltmak zorunda kalıyorlardı. Öyle ki bunun sonucunda birçok insan karaborsaya veya köylere giderek bir takım eşyaları karşılığında takas yoluna yöneliyorlardı. Zamanla para değerindaki dengesizliğin de büyük etkisiyle gelişen değiş-tokuş ticareti günden güne ekonominin her alanına yayıldı. Bu da sonucunda 1946/47 karakışının arkasından ülkenin kuzeyinde kitlesel açlık protestolarına ve grevlere yol açtı. Bu şekilde bir ortamda yurt dışından gönderilen besin yardımları açlıktan kırılan alman halkı için paha biçilmez bir kıymet kazanıyordu. 46 yazı itibarı ile ABD’dan gönderilen C.A.R.E. Paketleri yapılan dış yardımlarda bir sembol haline geliyordu.
2. dünya savaşı sonrası almanya'nın durum-3
Yukarıda saydığım nedenlerle körüklenen açlık savaş ondan sonra kısa sürede Almanya’nın en büyük problemi haline geldi. Daha savaşın bitiminden kısa bir süre sonrasında insanlar karınlarını doyurabilme konusunda son aşama eleştiri durumlarla karşı karşıya kaldılar. Yenik olarak tamamlanmış bir savaşın ardından gelen kaos ortamı devletin yaptığı gıda yardımının zedelenmesine ve tamamen çökmesine neden oldu. Bundan dolayı her bölge, her şehir ve her köy kendi mevcut stoklarına bağlarımlı hale geldi. Şüphesiz bu stoklar onları uzun süre idare edebilecek kadar çok değildi. Dağıtılan yardımlar savaşın son döneminde bin 500 kalorilik bir değerde iken daha sonraları hızlı bir düşüşle 700 kaloriye kadar geriledi. Bu vaziyet uluslar arası yardım kurumlarının çabalarıyla, gönderilen yardımlarla birazcık olsun düzeltilmeye, çekilen acılar azaltılmaya çalışılıyordu. Almanya’da şehirler ve insanoğlu bu şekilde bir durumda yaşamlarını sürdürmeye çalışırlarken bütün bunların üstüne bir de 46 aralığında orta avrupa’yı tesiri altına alan en soğuk kışlardan birine yakalandılar. Kar ve buz sebebiyle sular donmuş, ulaşım imkansızlaşmış, bütün bir yaşam felce uğramıştı. Taşıt trafiğinin tamamen felç olması ABD’dan gönderilen hububatın limanlarda mahsur kalmasına, Bayern’den gönderilecek olan hayvanların nakledilememesine, havanın müthiş soğuk olması da depolardaki patateslerin donmasına sebep oluyordu. 4 ay süresince insanların elini kolunu bağlayan bu kara kış sonlanmış olduğinde stoklar çoktan tükenmiş durumdaydı. Bunun haricinde müttefiklerin gönderdiği yardımlar da beklentilerin altında kalıyordu. 47 martı nihayetinde Ruhr bölgesinde açlığa karşı büyük grevler ve gösteriler baş gösterdi. Mayısta 100 binin üzerinde insan Hamburg’da bir protesto gösterisi yapar ve diğer bölgeler ve şehirler bunu takip eder, ve 47 yılı savaş sonrası yıllarının en acımasız yılı olur. Halkı kasıp kavuran açlık sadece temmuzdan itibaren birazcık etkisini yitirir.

Savaş sonrasında Almanya’da halka meydana getirilen yiyecek yardımlarını bir düzene koyabilmek ve çıkabilecek olası karışıklıklara meydan vermemek amacıyla halka alacakları yardımlarda kullanmaları için yiyecek kartları dağıtılmıştı. Bireyin alacağı yardımın miktarı bu kartların üzerinde belirtilmişti, fakat bu miktar genellikle emin olmuyordu. Yani bir şahıs bir yiyecek dağıtım yerine gittiğinde elindeki yiyecek kartında belirtilenden çok daha az miktarda yiyecekle yetinmek zorunda kalıyordu. Bundan dolayı insanlar (şüphesiz parası olanlar) kara borsa alışverşine yöneliyorlar ve kara borsa böylece savaş hemen sonra gündelik yaşamda önemli bir unsur olarak ortaya çıkıyordu. Özellikle şehir halkı, şehirde yaşayan insanlar kara borsada ya da takas yöntemiyle alışveriş meydana getirmeye necbur kalıyorlardı. Döviz, altın-gümüş gibi ziynet eşyaları, veya kıymetli olan daha ne var ise değiş-tokuş meydana getirilen yerlerde gıda maddeleri ile değiştiriliyordu. Bisiklet lastiğinden karmaşık yapıdaki makinalara kadar herşey yakın değerde bir karşılık sunulması şartı ile kara borsadan temin edilebiliyordu. Ellerinde parası ya da değiştirebilecekleri bir şeyleri bulunmayanlar ise kendilerine sunulmuş olan hasis istihkaklara mecbur kalıyorlardı. Yapılan polis baskınları ve etkili cezalandırma şekilleri bile elaltı ticaretini, kara borsayı durdurmaya yetmiyordu. Açlık savaş sonrası senelerında insanların düşüncelerini ve davranışlarını etkilebilecek derecede güçlü hissedilmiş bir sorundu. Daha önce de belirttiğim gibi cenktan büyük ölçüde etkilenmiş olan bölgeler genellikle şahirlerdi. Dolayısıyla savaşın getirmiş olduğu kıtlık, açlık, yıkıntı yaşamı benzer biçimde kötü şartlardan da etkilenen şehir halkı oluyordu. Kırsal kesimlerde yaşayanlar bombalara pek maruz kalmamış olmalarından ve topraklarında ihtiyaçları olan sebze, tahıl, vs. Gibi yiyecekleri yetiştirme olanağına haiz olduklarından şehirdeki insanlara oranla çok daha rahat bir durumdaydılar. Yiyecek kartları ile alınan yiyeceklerin insanlara uzun süre yetmemesi insanları daha savaşın bitiminden kısa bir süre sonra karaborsaya ve yiyecek temin etme olanaklarının daha iyi olduğu kırsal kesimlere akın etmeye yöneltti. Ev eşyası, giysi veya daha başka şeylerini tereyağı, domuz yağı, patates, vs. Karşılığında takas edebilmek için insanlar tıka basa dolu trenlerde, yük vagonlarında, bisikletle veya gerekirse yaya olarak günlerce dinlenmeden, uyumadan köylerde dolaşıyorlardı.Yiyecek karşılığında değiştirebileceği birşeyleri olmayanlar ise tarlada yetiştirilen ürün karşılığında köylerde çalışarak yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Bu açıdan kırsal yerlerde, köylerde ve şehirlerde bazı yerlerdeki, insanlara yiyecek karşılığında takas yapabilme olanakı sunmuş olan bu bölgeler insanlara yaşam savaşlarında büyük ölçüde yardımcı oluyorlardı.

O devri bizzat yaşamış birinin gözüyle savaş sonrası:

Yukarıda vermeye çalışmış olduğum tüm bu bilgilerin yanısıra o karanlık dönemi bir kez de o senelerı bizzat yaşamış olan birinin ağzından aktarmak sanırım bunca istatistiksel bilginin arasına olumlu bir hava katacaktır. Savaş sonrasını kafalarda canlandırabilme mevzusunda pozitif bir tesir yapacağını umduğumdan Hamburg-Lohbrügge lisesinden dilek Ayanoğlu’nun 25 mayıs 2000 tarihinde “Kollektif fikir” adlı proje kapsamında kadın Zeyer ile o dönemin en büyük sorunu olan açlık üzerine yapmış olduğu röportajı buraya aktarıyorum. İşte bayan Zeyer’in savaş sonrası yıllarından kalan izlenimleri: “O zamanlar biri bir şey çalmış olduğunda veya çalmış olduğumızda kimse kendini bundan dolayı kabahatlu hissetmiyordu. Çünkü hayatta kalabilmek için yapabileceğimiz başka bir şey yoktu. Gerçi et, yağ, ekmek ve daha başka besin maddelerini ücretsiz olarak almamızı sağlayan belgelerden bizde de vardı –zaten başka bir şekilde gıda maddelerine ulaşabilmenin bir yolu yoktu- fakat bunlar çok yetersiz kalıyordu. Aslen karnını doyurabilmenin bir yolu daha vardı: dilenmek. Fakat dilendiğiniz kişilerde de size verebilecekleri ihtiyacından fazla yiyeceği olmuyordu genellikle. Yiyecek belgesindeki istihkakını tüketen yahut yiyecek kartını kaybeden kişi yeni bir kart elde edene kadar kendi başının çaresine bakmak zorundaydı. Çünkü kimse ona yardım edebilecek durumda değildi. Komşularımızla yardımlaşarak çok sıkça yiyecek değiş-tokuşu yapıyorduk, daha kısaca yapmak zorunda kalıyorduk. Örneğin birinin yağı bittiğinde kayın kozalağı topluyor ve bunları yağ karşılığında takas ediyorduk. Yemeklerimizi pişirdiğimiz tencerelerimizden hem de çfakatşır yıkamada da yararlanıyorduk. Bugün çamaşırlarımız için çamaşır makinemiz, bulaşıklarımız için bulaşık makinemiz var. Ozamanlar bütün hepsi için bir tencere kullanılıyordu. Tren istasyonlarında unutulan valizlerden çıkan eşyalar depolara getirilip insanlara dağıtılıyorlardı. Herkesin oraya bir defa gidip beğenmiş olduğu bir-iki parça eşyayı alma şansı vardı. Bizler de eşyalarımızı bu şeklinde yerlerden temin ediyorduk. Bir keresinde kendime bir kıyafet almıştım ve bir hafta sonrasında yaşlı bir kadın gelip üzerimdekinin kendi elbisesi olabileceğini söylemişti. Fakat elbiseyi geri istemedi. Okula genellikle ABD’dan gönderilen ve bizim için çok değerli olan C.A.R.E. Paketleri için gidiyorduk. Bu paketlerin içinde herşey vardı, şekerleme bile. Bu yüzden okula severek gidiyorduk, fakat evde vaziyet farklıydı. Çok ufak bir dairede yaklaşık 15 kişiyle beraber oturuyorduk. Bir tek tuvaleti paylaşmak zorundaydık ve banyo yoktu. Bu yüzden sürekli mutfakta yıkanıyorduk. Kışları da yalnız mutfakta soba yakılıyordu ve tamamımız mutfakta oturuyorduk. Bu şartlar altında hastalanmak işten bile değildi. Gerçi tabip bulabilmek imkansız değildi fakat bugünle kıyasladığımızda doktorlar her insana sıkça yardım edemiyorlardı. O zamanlardan kalan biroldukça alışkanlığım var şimdi. Örneğin artan yemekleri çöpe atmıyorum, insanoğlu hakkında yargı verirken çok dikkatli oluyorum. Çünkü çaresizlikten dolayı hırsızlık yapan insanlarla aynı duygulara sahibim. Fukara çocuklara çok sık yardımda bulunuyorum. Benim o zamanlar katlanığım durumlara katlanmak zorunda kalanlara yardım etmeye çalışıyorum. O zamanlar bunun aksini düşünmemiz bile imkansızdı.

 

Almanya’nın cenktan çıkardığı dersler © Deutsche Welle Türkçe Alexander Kudascheff

1 Eylül 1939 tarihinde Alman İmparatorluğu 2. Dünya Savaşı’na girdi. Deutsche Welle Genel gösterim Yönetmeni Alexander Kudascheff yorumunda, Alman camiasının 2. Dünya Savaşı’ndan üç önemli ders çıkardığı görüşünde:

2. Dünya Savaşı bundan 75 yıl önce başladı. Almanya, “Üçüncü İmparatorluk” Polonya’ya saldırarak tüm dünyayı savaşın içine sokmuş oldu. Savaş altı yıl süresince Avrupa, Afrika, Ortadoğu ve Pasifik’te (Japonya’da da savaşa niçin oldu) sürdü. 60 ülkeyi içine aldı. 110 milyon insan silahlandı. 60-70 milyon insan öldü. 6 milyon Avrupalı Yahudi, soykırımla yok edildi. Avrupa harabeye döndü. Almanya yenilerek bölündü. Milyonlarca insan yerinden yurdundan edildi. Ve o güne dek ilk defa bir cenkta nükleer tabanca kullanıldı. Hiroşima ve Nagazaki’de.

Bu savaşın suçlusunun kim olduğu mevzusunda, 1. Dünya Savaşı’yla ilgili olarak meydana getirilen zamanı tartışmaların tersine, aslabir kuşku yok. Almanya bu savaşı istiyordu ve buna neden oldu. Sonuçta bir tek yenilmekle kalmadı, ülke yerle bir oldu. Yahudi Soykırımı’yla yüzyılın suçunu işledi, 9 milyondan fazla Alman öldü, bunlardan 3 milyonu sivildi. Almanya doğudaki topraklarının bir kısmını yitirdi. 12 milyon insan sürgün edildi.

Almanya’nın Batısı savaşın arkasından zar zor bir karar verdi. Önce ekonomik sonra siyasal. Federal Almanya Soğuk Savaş’ın içinde buldu kendini. Bunun askeri bir sonucu da oldu, Batı Almanya önce NATO partneri oldu. Ardından günümüzdeki Avrupa Birliği’nin temeli olan Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun kurucu üyesi. Almanya Avrupalı bir Almanya, demokrasinin partneri olmak istiyordu; Avrupa ve Atlantik’in öteki tarafında, ABD’de müttefikler aradı kendisine. Siyasal açıdan tek başına hareket etmek, Almanya için tabuydu.

Almanya’nın 2. Dünya Savaşı’ndan çıkadığı ikinci büyük ders ise şuydu: savaşa hayır! Yeryüzünün cehenneme dönmesine hayır! NATO’ya üye olmak ve ardından NATO’nun aldığı karar çerçevesinde yeniden silahlanmak, Almanlar tarafından şüpheyle karşılandı ve reddedildi. İki Almanya’nın tekrar birleşmesinin üzerinden 25 yıl geçtikten sonrasında bile Almanların büyük çoğunluğu savaşı reddediyor ve bunu siyaseten başvurulacak son çare olarak görüyor. Tıpkı Kosova veya Afganistan’da olduğu gibi Alman hükümeti bir partner yahut müttefiki askeri açıdan desteklemek zorunda olduğunda halk arasında hararetli bir tartışma başlıyor ve uygulamada aslabir süre kabul görmüyor.

İşte bu nedenle Almanya Federal Cumhuriyeti’nin bunda birkaç yıl önce stratejik bir karardan çok, mali gerekçeler yüzünden mecburi askerlik hizmetini kaldırmış olması ve profesyonel orduya geçmesi, şaşılacak bir konum. Bundaki amaçta, partner ülke olarak askeri operasyonlarda daha dayanıklı olunabilmesinin altı çizildi. Çünkü tam da askeri operasyonlar ve bununla bağlantılı stratejik düşünce ve planlamalar çok tartışmalı bulunuyor, ayrıca halkın onayı alınmaksızın hayata geçirilebiliyor. 2. Dünya Savaşı’ndan çıkarılan “tekrar savaşa hayır” dersi Almanya’yı bir yalana sürükledi: Almanya’dan ne süre bir askeri operasyona katkı sağlaması istense, siyasetçiler halkı ikna etmek için ya insani boyutun altını çiziyor veya bir soykırım tehlikesi bulunduğunu belirtiyor. Ancak çoğu zaman başarısız oluyorlar.

Bundan 75 yıl önce Almanların alevlendirdiği 2. Dünya Savaşı başladı. Günümüzde Almanya ekonomik bir dev ve dünya genelinde etkili bir aktör olma yolunda. Bu, Almanlar için hiç de tekin bir yol değil. Bunun yerine “yeşil bir İsviçre” olmayı tercih ederler. Ancak bu dönemler geride kaldı. Almanya’dan siyasi bir liderlik ve askeri açıdan da kayda kıymet bir katkı sergilemesi umut ediliyor. Ancak alçakgönüllü bir tavırla. İşte bu da üçüncü derse karşılık ediyor: Kasıntı ya da başına komut bir davranış, artık Almanların işi değil.