Niccolo Machiavelli (1469-1527), bir vatandaşıydı. Politik liderlere iyi niyetle kötülük yapmaya hazır olmalarını öğretmiştir.(1) Ona göre, iktidarı ellerinde tutanların rejimlerini devam ettirebilmeleri için her çare ve vasıtaya başvurmaları mubahtır. Bugün ikiyüzlülük ve ahlaksızlık söz konusu olunca akıllara ilk onun adı . Acaba Machiavelli böyle bir kötü şöhreti gerçekten hak etmiş midir? Etmese Bile gayeye varmak için takip edilen kurnazcasına, şüpheli ve aldatıcı yollar için Machiavelli kelimesini kullanmaktayız.

, olağanüstü hale verendir”

Giriş

Machiavelli, siyaset ile etik problemin antik çağdan bu yana ikinci kesiştiği ünlü metnin, yani hükümet teknik ve prensipleri ile ilgili “Hükümdar” adlı kitabın yazarı olarak bilinir. Bu ikinci kesişme modern siyasi anlayışların kaynağında yer alıyor. Floransalı bu “devlet” sekreterinin iktidarla ilişkileri her bakımdan sorunluydu. Titus-Livius üstüne denemeleri Hükümdar’a okunduğunda onu demokratik-cumhuriyetçiliğin yandaşı görünümüne büründürmektedir.(1,a.g.e) Hükümdar ya da Türkçe çevrimlerindeki diğer adıyla Prens (Orijinal adı: Il Principe), Machiavelli’nin pek bilinmedik bir yönünü, masalcı, hikaye anlatıcı karakterini dışavuruyor. Ortaçağı sona erdiren Rönesans’ın duyarlılıklarının ürünü olan hikayeler bunlar ve yer yer Boccaccio’nun, Dante’nin izlerini ve şiirsel tatlarını hissedebiliyorsunuz. Rönesans edebayatı hikayeciliği genel olarak pedagojik tavırlı bir ahlak eğitimi amacıyla kullanır. Batı uygarlığının en büyük politik kuramcısı ve askeri bir düşünürü olan Machiavelli’nin bu kitabindaki hikayeleri de bu gelenekten; insan budalalıklarının, tiranlığa boyun eğişin, ahlaki çöküşün imajlarının alaycı tasvirinden uzak değildirler. (1,a.g.e)

Machiavelli’ye göre “ güçlüden yanadır.”

Bu büyük siyaset felsefesi eserinde yazar, çeşitli devlet tiplerini, bu devletlerin çeşitli kuruluş biçimlerini (güç, hainlik, talih, vb.) ve bu devletleri korumanın çeşitli yollarını inceledi. Hükümdarın erdem ve kusurları; sevgi mi yoksa korku mu uyandırması, sözünü tutması mı yoksa tutmaması mı gerektiği gibi sorunlar, hep bu açıdan ele alındı. Machiavelli, hükümdarın bazı erdemlere sahipmiş gibi görünmesi ve gerektiğinde “olduğundan başka türlü görünmeye ve aldatıcı bir görüntü sergileyebilme” yeteneğine sahip olması gerektiği düşüncesini işledi. İyilik ve kötülük, hükümdarın simgelediği yurdun yüksek çıkarına bağlı olmalıydı. Prens, çağımızın da en önemli çelişkilerinden birini gündeme getirir; doğru ya da yanlış kavramları yalnızca çıkarlarımızın ve gücümüzün bir yansıması mıdır, yoksa doğal ya da tanrısal düzenin nesnel bir sonucu mudur? Halbuki büyük filozof Eflatun “Devlet” adlı eserinde adaletli, doğru ve güçlü bir topluluk yapısının nasıl olması gerektiğini bütün ayrıntılarıyla anlatır. Devlet, insan düşüncesinin, toplumsal ve politik yaşamı aklın buyruğuna sokmak; ona, ahlak ve doğruluk açısından şekil vermek için harcadığı ilk ve en köklü çabalardan birinin göz kamaştırıcı örneğidir. Etkisini yüzyıllar boyunca sürdüren bu büyük ütopya; bu ideal devlet tasarısı, Batı uygarlığının temeli olan eski Yunan düşüncesinin en ilgi çekici ürünlerinden biridir.(2)

‘Prens’ gerçekçi politikanın kutsal kitabıdır.

Machiavelli, her türlü dalaverenin “Büyük İlkeler”in ardına gizlenerek yapıldığı bir çağda yaşadı. “Hükümdar” ile bu dalavereleri saklısız, bütün çıplaklığıyla ortaya koyarak, herhalde ortaya koyduğu şeyin gelecekte kendi adıyla anılacağını hiç düşünmemişti. Makyavelizm adlandırması aslında insanı bu büyük düşünürün hayatın içindeki bir gerçeği bu kadar “arsızca” ortaya koyuşundan duyduğu dehşetin ifadesidir. İnsanlık yapılagelen entrikalardan çok onun bu şekilde ifade ediliş tarzından dehşete düşmüştür. Böyle olduğu içinde bugün hala onu sindirme uğraşı içindedir. Oysa biliyoruz ki, Machiavelli’den önce de sonra da bunlar “siyaset sanatı’nın olmazsa olmazlarıdır. Machiavelli bu pragmatizmi ihbar etmiyor, tam tersine bizdekini anlatıyor bize. Tıpkı Marx vb… gibi, muhatabını kendi gözlerinin içine bakmaya davet ediyor. Ve yazılışının üstünden beş yüzyıla yakın bir süre geçmesine karşın, Prens günümüzde de siyasal düşünce tarihinin en önemli kaynakları arasında yer almayı sürdürüyor. Bunun nedeni Prens’in, dünyanın dört bir yanındaki yöneticilere hükümet etme sanatının inceliklerini öğreten bir kitap olmasında yatar. Machiavelli dinin politika üzerindeki etkisi, düşmanlarla baş etmenin yolları, ittifakların güvenilirliği konusunda öğretici örnekler verir.

Siyaset biliminin önde gelen metinlerinden Prens, İtalyan Rönesans düşüncesinin en özgün ve kalıcı kazanımları arasındadır. Machiavelli, yaşadığı çalkantılı dönemde sadece ideal düşüncelerin devlet yönetiminde uygulanmasını istemiştir. Floransa Cumhuriyetinde diplomat olarak bulunan siyasetçi ve bilim adamı, siyasi gücün elde edilmesi ve devam ettirilmesi üzerine Aristoteles tarzı bir tez olarak tasarladığı bu çalışmasında, bir çok devletin uygulaması gereken yönetim biçimlerini eski çağlardan örneklerle anlatıyor. Çağdaşı İtalyan siyasi sahnesinden olaylar çözümleyerek de başarılı yönetimin doğası üzerine akıl yoluyla vardığı inançları,yani kendi gerçeğindeki İtalya’yı gözler önüne seriyor.

Pratik politika lehine ahlaki standartlardan uzaklaştığı için sık sık eleştirilse de, aslında prensin ilke gevşekliği büyük ölçüde yazıldığı siyasi devrin fırtınalı oluşuna bağlıdır. Machiavelli’nin çalışması tarafsız bir gözle okunduğunda, bir istibdat projesinden çok, bir iç karışıklık devrinde İtalya Yarımadası’nda siyasi birliği sağlama yönünde pragmatik ama yurtsever bir girişim olarak ortaya çıkar.(3)

“Kanun egemenin ağzından çıkan sözdür.”

Hobbes

Toplumsal yaşamın her alanında, sürekli olarak karşımıza çıkan bir olgudur devlet. Ama, gerçekte Devlet nedir? Toplumun tümüne hizmet eden bir aygıt mı, yoksa egemen sınıfın baskı aracı mı ya da toplumu haraca kesen, asalak bir örgüt müdür? Yanıt için, devleti hep içinde yer aldığı toplumsal gerçeklikle birlikte incelemek gerek. “Eski” muhafazakarlığın toplumsal eşitsizlikleri ve hiyerarşileri (en tepede de “devlet”i) olumlayan boyutları ile “klasik liberalizm”in (kötürüm edilmiş) “doğal-tarihsiz-bireysel özgürlük” fikrini sentezlemeye çalışan “yeni” muhafazakarlık, Türkiye’de, Kemalizmin “bürokratik muhafazakar” niteliğiyle birleşerek, kendine özgü bir yönde gelişmektedir. Gerek Batı’ da, gerek Türkiye’de liberalizmle muhafazakarlığın böylesi birleşmelerinin içinde demokrasi, basitçi bir hükümet kurma yöntemi ya da “toplumu yönetmek” için birbiriyle rekabet eden seçkinler arasında seçim dönemlerinde sandıkta dile gelen bir tercih imkanı olarak algılanmaktadır. Machiavelli’ ye göre iş dünyası için siyaset vazgeçilmez bir kaynak. Dolayısıyla politikacı işadamının vazgeçilmez arkadaşı. Yazar, “Politikacı politikadan başka şey konuşmaz “diyor.Yazar Alistair McAlpine de “Yeni Machiavelli” adlı kitabında Machiavelli’ yi yorumlarken, işadamıyla siyaset ilişkisini, judoya benzetiyor: “Rakibinin gücünü kendi avantajına dönüştür. Böylece politikacın senin kullandığın bir araç olsun. İşini büyütebilmenin en önemli yolu politikacıdır.”

İşte kitapta geçen Machiavelli tavsiyelerinden bazıları:

*Yükselmek istiyorsan, politikacı gibi düşünmeyi öğren;
*Politika öğreneceksen, gerekirse partiye üye ol, ama sakın fazla içine girme;
*Siyasi ilişkilerini, başka görüşlere sahip politikacıları tanımak için de kullan;
*Unutma, politikacılar da insandır, aralarında her türlüsü bulunur ve bu insanların oluşturduğu gruplar yığınlara hükümet eder;
*Antropoloji dersindeymişsin gibi davran ve politikacıların davranışlarını incele;
*Politikaya bulaşsan da partizan eğilimler taşıma;
*Ama gerektiğinde siyasi görüşlerini açıklamakta çekingen davranma;
*Çok söz verip, az yapma;
*Unutma politikaya ilgin, politikacıya ihtiyacın olduğu için ve olduğu kadardır;
*Zaman zaman onları ziyaret etmeyi unutma;
*İş dünyası bilardo oynamaya benzer, vuruşunu yapmadan öne değişik seçenekleri düşünmek zorundasın;
*Politika ise tenis maçı gibidir, top gelir karşılık verirsin. Gelen topa vurmakla kalmaz karşındakinin topunu onu vurmak için kullanırsın. (4)

Machiavelli oyunun kuralını 15.yüzyılda daha yazmıştı:

“Cesaret, insanı başarıya taşıyan hırstır, ama tek başına işe yaramaz.Hırs da tek başına boş bir hayaldir, kimseye yararı olmaz. Cesaretin panzehiri korkudur.Aklı olan kullanır…”

“Koşullar değiştikçe, korkuyla cesaret arasındaki denge de değişir. Yalnızca kaybedecek şeyi olan insanlar korkar. Kaybedecek bir şeyi olmayan adamın korkusu da olmaz.Başarının anahtarı, dozu iyi ayarlanmış korku ve cesarettir. Para, sanıldığı gibi başarı demek değildir. Yetenek, parayla ateşlenmez. Yetenek, kişiyi başarıya götüren tutkudur, para olsa olsa o başarının ölçüsü olabilir.”

Ve korkuyla sevgi arasındaki ilişkiye de değiniyor:

“Korku ve sevgi asla bir arada olamadıkları için, eğer aralarında bir seçim yapmak zorunda kalırsak, korkuyor olmak, seviyor olmaktan çok daha güvenlidir…”

“Korku her zaman kazanır. Korku her zaman haklıdır. Korkulacak sayısız durum var. Korku bizi hep korur. Tamam, belki birazcık boğucu, ama güvendeyiz. Korku, yaşamda gerek duyduğumuz hemen her şeyi bize verebilir. Korku, bizi incitebilecek herhangi bir şeyin bize asla dokunmayacağından emin olmaktır. Dokunulabilir olmak çok risklidir. Korku riski sevmez. Korku, bir şey dışında bize her şeyi verebilir; korku bize asla sevgi veremez. Sevgi, korkunun susmasını bekler. Korku, sevgi hakkında bir şey bilmez ve sevginin beklediğini bilemez. Sevgi, Korku’nun alabileceği en büyük armağandır. Korkuyla tartışmayın.

Korkuyu sevin.

Korku, gerçek bir varlığı olmadığını bilir ve bu onu dehşete düşürmektedir. Korkuyu sevin, çünkü o -hiç bir şey kendinden kaçamaz- bir yanılsamadır.

Korku bizim, ayakta kalmaya, var olmaya, varlık kazanmaya çalışan psikolojik merkezimizdir. Sevginin bir merkezi yoktur, korkusu yoktur, yalnızca saf varlıkta bulunur. Cennetten gelme bir eştir. Sevgi, korkuyu sarar…” (4, a.g.e)

“Siyasal bilim bir takım efsaneleri, safsataları çürütmeye yarıyacaksa, var olmalıdır ve zaten vardır da”.

Sir Frederic Pollock

Yukarıda da aktardığımız gibi “Korkuyor olmak, seviyor olmaktan çok daha güvenlidir.” (4, a.g.e)diyen Machiavelli’ye göre, güveni beslemenin yollarından biri toplum içinde saygın bir şekilde tanınmak. Güvensizliği ortadan kaldırmanın tek yolu ise doğru yerlerde dostlarının olması, başkalarının senin dürüst olduğuna inanması… Machiavelli’ye göre insanların sizi sevmesi güzel bir şey ama korku salmak da yararlı olabilir. İşte burada ünlü düşünür liderlik üzerine uzun uzun tavsiyeleriyle karşımıza çıkıyor.Lidere biraz politikacı havası veriyor.Şaşırabilirsiniz, sadakati liderlik özelliklerinin başında sayıyor. Ama liderin sadakatinden değil, sadık izleyenlerinden söz ediyor. Bir liderin, lider olabilmesi için sadakat kavramıyla iyi oynaması gerektiğine inanıyor:

“Lider her şeyden önce sadık izleyenler yaratmalı. İyi bir lider sadakati olmayanlarla, sadakati çıkarları için kullananları birbirinden ayırma meziyetine sahip olmalı. İyi bir lider sadakatsizliğini gizlemeyi başaranları teşhis edebilmeli. Çünkü bir lider için en tehlikeli insanlar sadakatsizliklerini gizleyebilenlerdir.” (4, a.g.e)

Sadakatin tek yönlü bir yol olmadığını da vurguluyor Machiavelli. “Kendisini izleyenlere karşı sadakat duyguları beslemeyen biri, onlardan sadakat beklememelidir” diyor. (4, a.g.e)

Düşünür, eskilerle yenileri de birbirinden ayırıyor. Örneğin iyi bir liderin asla eski arkadaşlarını yenilerine değişmeyeceğini söylüyor. “Yeniler her ne kadar çarpıcı ve yaratıcı olurlarsa olsunlar, eskilerin yerine geçmemelidirler” diyor.Gözümün önünden film şeridi gibi eski liderlerimiz geçiyor. Onlar sadakat konusunun ilk anlatılan bölümünü içlerine ne kadar da sindirmiş gözüküyorlar: Sen sadık olmasan da olur, ama seçmenler sana sadık olmalıdır. Bunu başarabilmek için her yol mübahtır. Onlara seçim havucunu ver…

Machiavelli’ye göre iyi bir lider her zaman popüler kararlar almaz. İyi bir lider her zaman “iyi” olmamayı göze alabilecek kadar cesur olmalıdır.Bizim liderlerimiz de öyle değil miydi?… IMF zoruyla ne kadar cesur kararlar alabiliyorlardı. Ya da bir başka dış güç şart koşar ve kaçacak bir yer kalmazsa… Siz şaşırıyor, şaşırıyor, yine şaşırıyorsunuz. Neden bu kadar beklenmiş olduğunu sorguluyorsunuz.

İşte bu anlarda anlaşılıyor ki, siyasal bilim bütün karmaşıklığına ve henüz bulutlu yönlerine rağmen, bilimsel bir disiplinde bulunması gereken birliğe ve bütünlüğe sahiptir. Siyasal bilimcilerin ödevi sistemli bir çalışma ile, bu birliği ortaya çıkartmak -bugün için ona ait kanunları değilse bile- genellemeleri, trendleri bulmak ve ifade etmektir. Sir Frederic Pollock’un dediği gibi “Siyasal bilim bir takım efsaneleri, safsataları çürütmeye yarıyacaksa, var olmalıdır ve zaten vardır da”.(3,a.g.e)

Batı cephesinde değişen bir şey yok…

Batılılaşma, 18. yüzyılın sonlarından bu yana Türkiye insanının soyut ve somut tüm etkinliklerini belirleyen baskın süreçtir. Başlangıçta Batı’dan devleti ayakta tutabilmek için teknik ithal etmekle sınırlı olan bu süreç bugün toplumun temel dinamiği haline gelmiştir…Batılılaşma özünde eskiye ve yeniye yönelik birbirine koşut iki normalizasyon sürecinde somutlaşır: Bir yandan geleneksel farklılıkların gayri-meşruiyeti ve bu farklılıkların eşitlenmesi, ama öte yandan böylelikle temellendirilen demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan toplumsal çelişkinin gayrimeşru addedilmesi. Devletin toplum üstündeki velayeti işte burada ortaya çıkmaktadır…
Batı’da ayrıca, devlet, sivil toplum, egemenlik, toplumsal sözleşme, birey, demokrasi… gibi siyasi-hukuki kavramlar, XVI. yy’dan başlayarak, yeni bir düşünsel alan oluştururlar. Sözkonusu oluşumu belirleyen, yasama işlevinin dünyevileşmesidir. Ama, Tanrısal yasaların hakimiyetine son veren bu kökten değişikliğe, devleti yücelten bir gelişme eşlik edecektir: Yasanın yaratıcısına dönüşecek bir sivil toplum düşüncesi belirirken, ona hakim olan bir kutsal devlet ideolojisi de ortaya çıkar. Ruhani ve cismani alanın tek efendisi krala yasayı söyletip uygulatan monarşik yapı, totaliter bir gelenek oluşturmuştur. Artık, toplumu, ondan farklılaşmış ve süreklilik kazanmış bir kurum adına geride bırakan bütüncü yaklaşım hakim olacaktır. Çeşitliliği yoksayan ve dünyayı devletin Bir’leştirici mantığı doğrultusunda anlamlandıran bir siyaset kuramı, devlet dışında düşünmeyi engeller. Bu düşünsel engeli ortadan kaldırmak için, devleti aşan bir bütünde, farklı siyasi yapıları anlaşılır kılan ortak özellikler aramak gerekir. Ve devlet felsefesinin sınırlı çerçevesi dışına, “siyasi iktidar nedir?” sorusu sorularak çıkılabilir. (3,a.g.e)

“Ahlak dünyasını anlamak ve bu dünyayı değiştirmek, birbiriyle bağdaştırılamaz görevler değildir.”

Alasdair Maclntyre

Felsefe her şeyi olduğu gibi bırakır -kavramlar dışında. Ve bir kavrama sahip olmak belli koşullarda belli biçimlerde davranmayı veya davranabilmeyi gerektirdiği için, ister mevcut kavramları tadil etmek, ister yeni kavramlar elde etmek isterse eski kavramları yok etmek suretiyle olsun, kavramları değiştirmek davranışı değiştirmektir. Bu yüzden Sokrates’i ölüme mahkum eden Atinalılar, 1666’da Hobbes’un Leviathan’ını mahkum eden İngiliz Parlamentosu ve felsefe kitaplarını yakan Naziler, en azından, felsefenin yerleşik davranış biçimlerini altüst edebileceğini kavramaları bakımından isabet buyurmuşlardı.(5) “Ahlak dünyasını anlamak ve bu dünyayı değiştirmek, birbiriyle bağdaştırılamaz görevler değildir.” (3,a.g.e)

Dini devletin kontrolü altına almak…
Çok uzun bir zaman hemen hemen bütün insan toplulukları, dinlerin koyduğu esaslara göre yönetilmişlerdir. Çünkü insanların akıl ve bilim alanlarında olgunlaşması kolay olmamış, uzun bir zaman almıştır. Bu dönemde insanlar, kendi akıl ve iradeleri dışında kalan birtakım güçler tarafından yönetildiklerini kabul ederek rahatlamışlardır. Bu sebeple, devletlerle özdeşleyen dinler ve din adamları, giderek büyük ölçüde güçlenmiş, gelişen insan zekisinin önüne engeller koyarak varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır.

Dinler, inanç kavramına dayanırlar, ister ilkel olsun, ister gelişmiş, her dinin temeli belli varlıklara ve olgulara tartışmadan inanmaktır, insanlar özellikle ölüm gibi en ürkütücü olay karşısında inanç dünyalarını zenginleştirmiş, dinsiz yasayamaz duruma gelmişlerdir. İnsanoğlunun evren ve ölüm karşısındaki çaresizliği, zengin inanç sistemleri doğurmuştur. Bu çaresizliğe karşı tek sığınılacak yerin din oluşu, dinlerin insanları yönetmesi sonucunu vermiştir, ilk zamanlar için bu bir zorunluluktu. İnsanlar arasında düzen ve barışı sağlamak için dinin buyruklarına ihtiyaç vardı. Ölümsüzlüğe erişmek isteyen insanları, hayatta iyi davranışlara yönlendirmek için dinler hukuk kuralları da koydular ve bu kuralların uygulanmasına titizlik gösterdiler.

Özellikle ileri dinlerin koyduğu baş hukuk kuralları, aynı zamanda evrensel ahlâkı da yansıtır. Hiçbir din, insanlara erdemsiz yaşamayı, hırsızlığı, yalancılığı, zinayı, adam öldürmeyi buyurmaz. Tersine, bütün dinler ahlâklı ve erdemli yaşamayı buyururlar. Dinler arasındaki farklılıklar, Tanrı ve ibadet anlayışından kaynaklanmaktadır. Böylece her din, tek ve üstün gerçeği temsil ettiğini ileri sürdüğünden dinler arasında bir birlik görülmemektedir.

Egemenliği içeren modern devlet, XVI. yüzyıl sonlarından başlayarak XVII. yüzyıl boyunca çeşitli kuramcıların katkılarıyla düşünülebilir bir olgu haline gelir.Egemenliği tek kişinin, kralın kişiliğinde somutlaştığı bu devlet, Hobbes’un deyişiyle karşı konulamaz büyük bir gücü temsil eden Leviathan gibidir; hatta ölümsüz Tanrı’dan sonra, yeryüzünde kendisiyle kıyaslanabilecek bir gücün bulunmadığı ölümlü bir Tanrı’dır.(6)

Büyük akılcılar ise , Tanrının insanlara verdiği en büyük hazine olarak akılı gördüler. Böylece Batı’da bilim ve hukuk akla dayandırılmaya başladı. Burada hemen şunu belirtmekte yarar vardır: Bu büyük akılcı akıma karşı kilise direnmiştir. Ancak bu direnme yeni mezheplerin (Protestanlık) doğmasına yol açmıştır. Bu yüzden Hıristiyan dininin bir bütün olarak akılcılığa karşı durması imkânı kalmadı. Kilise giderek yenilikleri kabul etmeye başladı. Nihayet XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâli ile laiklik, devlet ve hukuk düzenine egemen oldu. Yani devlet, dinin etkisinden arıtıldı. Ama ayna zamanda din özgürlüğü de kabul edilerek, devletin vatandaşın vicdanına karışmayacağı, herkesin inancında serbest olduğu esası konuldu.

Ancak bu durum tarihte, işleri tersine çevirip monarşik bir yapı da devletin dini kontrol ettiği durumlara da yol açmıştır. Devletin hükümdarı farklı inançlara eşit mesafede durmadığı; belirli bir inancı kayırıp, ötekileri baskı altında tuttuğu için bu düzen din sömürüsüne elverişli zemin doğuruyor. Yani bu durumda laikliğin laikleştirilmeye ihtiyacı doğuyor. Ancak bir fark ile, devletin dini kontrol etmesinde Machiavelli, dine karşı nötür bir monarşik hükümdarın her türlü çıkarı için mezhebi ne olursa olsun dini bir kukla gibi kullanmasından bahsetmektedir.

Sonuç

Tüm bunların sonunda şu sorular aklımıza üşüşmekte:

Dinin devlet denetimi altına sokulması laik bir uygulama mıdır? Protestanlık inanç özgürlüğünden yana bir hareket midir? Rönesans “eski”nin yeniden doğuşu mudur? Yoksa geçmişten köklü bir kopuşu mu simgelemektedir? Machiavelli, zorbalığın övgüsünü yapmış bir düşünür müdür, yoksa bir Rönesans cumhuriyetçisi mi? Özgürlükten yoksunluğun asıl nedenlerinden biri, insanların gönüllü kulluğu tercih etmeleri midir? Direnme hakkı, yalnızca demokratik rejimlere mi özgüdür? (5,a.g.e)

Tarih henüz bitmedi ve cevaplarımız hâlâ gelecekte saklı. Son sözü Machiavelli söylesin:

“…Sıradan bir insan olarak, hükümdarların yönetimle ilgili konularına değinmek cüretini gösterdiğim için, kendini beğenmişlikle suçlanmak da istemiyorum. Manzara resmi yapanların, dağları ve yüksek tepeleri iyi görmek için alçak ovalara gitmeleri, alçaktaki yerleri iyi görmek için de yüksek tepelere çıkmaları gerektiği gibi, halkın tabiatını iyi tanımak için hükümdar olmak, hükümdarlarınkini iyi tanımak için de halktan biri olmak gerekir.

Yüce efendimiz, bu küçük armağanı kendilerine hangi iyi duygularla sundumsa, dilerim ki aynı iyi duygularla karşılarlar. Dikkatle okuyup incelerlerse, talihlerinin ve diğer niteliklerinin kendilerine vaat ettiği yüksekliğe ulaşmalarını ne kadar istediğimi anlayacaklardır. Ve eğer yüce efendimiz bu yükseklikten ara sıra aşağılara bakarlarsa kaderimin sürekli ve büyük eziyetini ne kadar haksız olarak çektiğimi göreceklerdir.” (4, a.g.e)

İstanbul 2002

KAYNAKÇA

(1) Machiavelli (Past Masters Machiavelli), Quentin Skinner , Çeviri: Cemal Atila, Altın Kitaplar,Türkçe (Orijinal Dili: İngilizce)143 s. — 2. Hamur — 14 x 20 cmİstanbul, Mayıs 2002 ISBN: 9752102611

(2) Devlet, Platon ( Eflatun ), Remzi Kitabevi / Büyük Fikir Kitapları Dizi, Çeviri: Sabahattin Eyüboğlu, Mehmet Ali Cimcoz, Türkçe,311 s. — 16 x 24 cm,İstanbul, Aralık 1995,ISBN: 9751400228,311 s., 8. Basım

(3) Copleston Felsefe Tarihi Hobbes, Locke Cilt 5 Bölüm b,Frederick Copleston, İdea Yayınevi / Bilim ve Felsefe Metinleri Dizisi,Çeviri: Sabahattin Eyüboğlu, Mehmet Ali Cimcoz, Türkçe, 311 s. — 16 x 24 cm,İstanbul, Aralık 1995,ISBN: 9751400228,311 s., 8. Basım

(4) Hükümdar (Il Principe), Niccolo Machiavelli, Şule Yayınları / Dünya Klasikleri Dizisi, Türkçe (Orijinal Dili: İtalyanca)165 s. — 13.5 x 19.5 cm,İstanbul, 1998, 165 s., 2. Basım

(5) Ethik’in Kısa Tarihi*Homerik Çağdan Yirminci Yüzyıla (A Short History of Ethics), Alasdair Maclntyre, Paradigma Yayınları / Felsefe Dizisi,Türkçe (Orijinal Dili: İngilizce)214 s. — 13.5 x 21.5 cm,İstanbul, Şubat 2001,ISBN: 975-7819-23-9,316 s., 1. Basım

(6) Kral-Devlet ya da Ölümlü Tanrı (!),Levent Köker, Cemal Bali Akal, Mehmet Ali Ağaoğulları, İmge Kitabevi Yayınları, Türkçe,294 s. — 13.5 x 19.5 cm,Ankara, 1994,ISBN: 975-533-076-3,294 s., 1. Basım