I.1. İşkence Nedir?

İşkence,kendi başlarına da herhangi otoritenin ile bir ya da birden fazla kişinin, bir diğer kişiyi bilgi vermeye, bir itirafta bulunmaya ya da diğer herhangi bir nedenle zorlamak için kasıtlı, sistematik ya da nedensiz olarak gerçekleştirdiği fiziksel ya da ruhsal acıdır. [1]

Yukarıda da belirtildiği gibi, söz konusu muamele, yetkili otoritenin bir temsilcisi tarafından ya da onun muvafakatiyle yapılmış olmalıdır. Bu, herhangi bir görevlisinin işkence ya da fena muameleye potansiyel olarak iştirak edebileceğine işaret eder. Böyle olmakla birlikte, bir soruşturmada bilgi elde etmek, ya da giderek daha çok görüldüğü gibi, bir ayaklanma ya da kargaşa karşısında, bir bütün olarak topluma göz dağı vermek gibi amaçları göz önüne alındığında, işkencenin başlıca aktörlerinin soruşturması sürecinde yer alan görevliler ve devletin güvenliğinden sorumlu memurlar olduğunu saptamak hiç de şaşırtıcı değildir.

I.2. İşkenceyi Kimler Yapar?&;

 

 

Bu nedenle, işkence ve diğer fena muamele türlerine iştirak etmesi muhtemel kişiler şunlardır:

• Jandarma (bu kurumun mevcut olduğu ülkelerde)
• Ordu
• Devlet güçleriyle bağlantılı olarak hareket eden paramiliter güçler
• Devlet kontrollü kontrgerilla güçleri

Ama aynı zamanda şunlar da olabilir:
• Hapishane görevlileri
• Ölüm mangaları (kayıp olayını müteakiben, ölümden önce uygulanan işkencede)
• Herhangi bir devlet yetkilisi
• Sağlık mesleği mensupları; doktorlar, psikiyatristler ya da hemşireler de doğrudan ( doğrudan katılım bir kişinin sorgulanmaya müsait olduğunu teyit ederek de olabilir) ya da ( sahte tıbbi hazırlamak veya gerekli tedaviyi sağlamamak biçiminde) ihmal yoluyla işkenceye iştirak edebilirler.
• Kamu görevlilerinin talimatı ya da muvafakatiyle hareket eden mahpuslar

Bunlara ilave olarak, işkence, genellikle silahlı çatışmalar sırasında ve özellikle de iktidardaki güçlere karşı, ülkenin belli bölümlerini elinde bulunduran muhalif grupların iştirak ettiği iç çatışmalar sırasında meydana gelmektedir. Bu türden durumlarda fena muamele,
• Muhalif güçler
• Ve genel nüfus tarafından da uygulanabilir.

I.3. İşkence Kimlere Yapılır?

Kadın ya da erkek, yaşlı ya da genç, dindar ya da ateist, entelektüel ya da çiftçi, herkes işkencenin mağduru olabilir. Genellikle belirleyici faktör, belli bir siyasi, dini ya da etnik gruba veya azınlığa mensupluktur. Böyle olmakla beraber hiç kimse işkenceden muaf değildir.

İşkence ve diğer türden fena muameleleri rapor eden kişi ve kurumlar arasında, siyasetle uğraşan ve genellikle de iktidardaki yetkililere muhalefet eden, “siyasi mahpuslara” yönelik işkence ve diğer türden fena muamele iddialarına yoğunlaşma eğilimi söz konusudur. Aslında tipik mağdurlar, bilgi ya da itiraf elde etmek ya da sadece cebir uygulamak veya göz dağı vermek amacıyla işkenceye tabi tutulan, ağır suçlarla itham edilenler başta olmak üzere, adli suçlulardır. Amaç bir topluluğu terörize etmek olduğunda, herkes aynı ölçüde risk altındadır. Ciddi risk altında olabilecek diğer mağdurları göz ardı edip “siyasi mahpuslara” odaklanarak, sadece onlar risk altındaymış gibi bir izlenim vermekten kaçınmak son derece önemlidir.

Mağdurun kimliği önemlidir. Çünkü:
• Çocuklar, kadınlar, yaşlılar ya da dindar insanlar gibi belli bazı gruplar kötü muamelenin yarattığı etkilere karşı daha kırılgan bir durumda olabilirler; bu da çekilen ıstırabın, işkence olarak addedebilmek bakımından yeterince ağır olduğunu tespit etmeyi kolaylaştırır.
• Belli mağdur gruplarına yönelen sistemli ihlalleri tespit etmeye yardımcı olur.
• BM Kadınlara Karşı Şiddet Raportörü gibi, belli bazı gruplar üzerinde odaklanan tamamlayıcı uluslararası mekanizmalar kullanılabilir.

Mağdurun kimliğinin özel bir önem arz ettiği durumlara ilişkin spesifik örnekler şunları içerir:
• Çocuklar: Çocuklar kolayca incinebilir bir grup olarak kabul edilmektedir. Burada üzerinde durulması gereken husus, belli bir fena muamele türünün çocuklar üzerindeki etkisinin, aynı muameleyi gören bir yetişkin üzerinde yaratacağı etkilerden daha farklı olduğudur. Ayrıca anne babasına ya da yakın bir akrabasına yapılan işkenceyi izletme şeklindeki fena muamele çocuk üzerinde oldukça uzun vadeli etkiler yaratabilir. Aynı şekilde, anne babaları çocuklarına yapılan işkenceyi izlemeye zorlamak ya da bununla tehdit etmek, yetişkinler üzerinde de oldukça ağır psikolojik etkiler yaratabilir.
• Cinsiyete özgü işkence: Bir işkence metodu olarak tecavüz sadece kadın mağdurlara münhasır olmamakla birlikte, toplumun ya da mağdurun zayıflığını ve tâbi oluşunu vurgulama aracı olarak genellikle cinsiyete özgü bir form içinde uygulanır. Görüşmecinin bilinç düzeyinin düşüklüğünün de aralarında bulunduğu pek çok nedenle, erkeklerin maruz kaldığı tecavüz yeterince kayıtlara geçmiyor olabilir. Bilhassa hassas bir konumda bulunan hamile kadınların ve tecavüz sonucu hamile kalabilecek olan doğurma yaşındaki kadınların durumu, mağdurun cinsiyetinin özel bir önem taşıyabileceği diğer durumlara örnek teşkil eder.
• Din görevlileri : Bir Ortodoks rahibin sakalını yolmak; dindar bir kişinin inançlarıyla alay etmek gibi, mağdurun dini yapısı nedeniyle fena muamelenin işkence düzeyine ulaştığı örnekler söz konusudur.
• Kişinin mesleğini hedef alan fena muamele: Bir piyanistin, ellerinin kesiliyormuş gibi yapıldığı bir vakada psikolojik işkencenin varlığı tespit edilmiştir.

I.4. İşkence Nerede Yapılır?

İşkence, özellikle şiddet kullanma kültürünün yaygın olduğu ülkelerde her yerde meydana gelebilir. Polis ve jandarma karakolları gibi, sorgulamanın yapıldığı yerler; kişilerin yargılama öncesi tutulduğu yerler başta olmak üzere, tüm gözetim merkezleri işkence bakımından yüksek riskli yerlerdir.

Bu yerlerin büyük çoğunluğu resmi gözetim merkezleri ve yöre halkının bildiği yerler olmakla birlikte, gayrı resmi gözetim merkezleri de mevcuttur. Gayrı resmi gözetim merkezleri, sıklıkla bu amaç için kullanılan (metruk fabrika ve hükümet binaları gibi) yerler olabileceği gibi; bu iş için uygun olduğu düşünülerek (toplama yeri olarak kullanılan bir okul binası ve hatta açık arazi gibi) belli bir olayda kullanılan yerler de olabilir.

I.5. İşkence Ne Zaman Yapılır?

Yakalanan ve tutuklanan kişiler için en fazla işkence ve diğer türden fena muamelelere uğrama riskinin söz konusu olduğu zaman, bir avukatla görüşme ya da mahkemeye ulaşma imkanına sahip olmadan önceki, tutmanın ilk safhasıdır. Kişi nerede tutulursa tutulsun, bu risk soruşturma tamamlanıncaya kadar devam eder.

Tecrit göz altı (diğer bir deyişle, bir kişiyi gayrı resmi olarak ya da avukat ve yakınları dahil hiç kimseyle görüşmesine izin vermeksizin alıkoymak) soruşturma sürecinin dışsal izlemeye kapalı olması anlamına geldiğinden, muhtemelen işkence açısından en yüksek risk faktörünü oluşturmaktadır. Bazı durumlarda, güvenlik güçleri ancak ilk soruşturmayı tamamladıktan sonra kişinin resmi kaydını yapmaktadırlar.

Soruşturma süreci tamamlandığında, nizami cezaevlerindeki mahkumlar için işkence daha az sıklıkla gözlemlenmektedir; fakat pek çok cezaevinin, hükümlülerin yanı sıra, davaları devam eden tutukluları da barındırdığı gözden kaçırılmamalıdır. Özellikle, cezaevinin güvenlik güçleri tarafından ya da onlarla sıkı bağlantılı olduğu bilinen gruplarca idare edilmesi durumunda, tutuklular için mevcut olan risk de bir kenara itilmemelidir. Tutuklular için riskin mutlaka kurum içinde olması gerekmez; risk, soruşturmayı yapan kişilerin gözetimine geri gönderilme ihtimalinde de yatıyor olabilir.

Hem başlangıçtaki hem de cezaevine nakilden sonraki süreçteki alıkoyma koşullarının kendisinin insanlık dışı ya da aşağılayıcı bir muamele düzeyine ulaşabileceği hatırdan çıkarılmamalı; bunlar da belgelenmelidir.

İşkence kaçırma olaylarını müteakiben de meydana gelebilir. Geçici bir süreyle kaçırmada mağdurlar birkaç saat ya da bir iki gün sonra serbest bırakılır. Kayıp olayında ise, henüz bu husus yetkililerce teyit edilmemiş olmakla birlikte, deliller kişinin yetkililerce veya onların muvafakatiyle alıkonulduğuna işaret eder; mağdur ya hiç bulunmaz ya da cesedi bulunur. Her iki kaçırma biçiminde de işkence uygulanabilir ve bunlar topluma gözdağı vermek ya da korku salmak amacıyla yapılır. Kayıp olaylarında (yaşam hakkı, kişi güvenliği ve özgürlüğü gibi) işkenceden başka hak ihlalleri söz konusu olduğundan, bu esnada işkencenin meydana geldiğini gösteren her türlü delil belgelenmelidir. Kaçırma olayının bizatihi kendisinin, mağdur ya da mağdurun akrabaları için, işkenceye yol açtığı bulgulanabilir.

II) İşkence Yasağı Normu

İşkenceden söz edildiğinde, pek çok insanın aklına tırnakların sökülmesi, elektrik verme, sahte infazlar, anne baba ya da çocuklarına yapılan işkenceyi izlemeye zorlanma ve tecavüz gibi en zalimane fiziksel ve ruhsal acı verme biçimleri gelir. Az sayıda kişi, bir başka insana bu denli acı verilmesine kayıtsız kalabilirken; bu tür görüntüler ortalama bir insan üzerinde dehşet duygusu yaratır.

İşkence, her kişinin ve her ailenin tek tek yaşadığı çok özel bir deneyimdir. İşkence ne kadar yaygın olursa olsun, bunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Öte yandan, işkence, bu konuda duyarlılık gelişmiş olsa da olmasa da, tüm toplumu sarsan bir deneyimdir. Her işkence olayında toplumu bir arada tutan öğeler, bazen sesli bazen sessizce çatırdamaktadır. Bu olgu, işkence gören kişinin ve çevresindekilerin yaşadığı travmanın yanısıra, devlet görevlilerinin insan onuruna, hem bir kişi olarak insanın hem de insan türünün onuruna karşı büyük bir suç işlemiş olmalarıyla bağlantılıdır. Evrensel insandeğerlerine karşı bu suçu işleyenler ne kadar korunur ve cezadan muaf tutulursa, toplumdan gelen tepki ve dayanışma ne kadar az olursa toplumsal değerler ve toplumu ayakta tutan dayanışma bağları da güçlerini o kadar yitireceklerdir.

1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden bu yana işkence, konuyla ilgili tüm insan hakları belgelerinde kesin bir biçimde yasaklanmış ve yaygın olarak kınanmıştır. İşkence yasağına yönelik ihlaller o kadar vahim kabul edilir ki, silahlı çatışma ya da olağanüstü halde dahi hukuki bir gerekçe söz konusu olamaz. Ne var ki, B.M. İşkence Özel Raportörünün ya da Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin raporlarına ve hatta pek çok gazeteye şöyle bir göz atmak bile, işkencenin geçmişe ait bir olgu olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Günümüzde, işkencenin herhangi bir kamu görevlisi tarafından kamuoyu önünde savunulması kabul edilemez bulunsa da işkence ve onun yakın akrabaları olan, zalimane, insanlık dışı ve onur kırıcı davranış ve cezaların, kapalı kapılar ardında uygulanmaya devam ettiği, inkar edilemeyecek bir gerçektir.

İnsan hakları hukuku bakımından işkence yasağı normu, yaşam hakkının, yani kişinin bedensel ve zihinsel bütünlüğünü koruma talebinin bir sonucudur. İşkencenin yasaklanmasının, evrensel ve mutlak bir talep olduğu; işkencenin meşru olabileceği hal ve zamanlar olamayacağı, devletler düzeyinde genel olarak kabul edilmektedir.

İşkencenin doğrudan hedeflediği, bir bireyin bütünsel kişiliğidir. Fakat işkence uygulamasının sistematik olması, onun doğrudan hedeflerinin yalnızca kişiler olmadığı bir durum yaratır. İşkence uygulamasının kendisi, bir kişinin kişi olmasına yönelik bir saldırıdır; onu sindirmeyi, terörize etmeyi amaçlar. İşkenceye maruz kalanların yakınları ve insan hakları sorunlarına duyarlı kişiler de işkence olgusundan etkilenirler. Ama işkencenin sistematik olması, bütün bir toplumu ve kamu yaşamını olumsuz yönde etkiler.

İşkenceye karşı sesini çıkaramayan, komşularının ya da başka yurttaşlarının işkence görmesi karşısında suskun kalmayı tercih etmek isteyen kişilerden oluşan bir toplum, korkuya teslim olmuş bir toplumdur. Böyle bir toplumda, kişiler kendi geleceklerine müdahale etme, kendi geleceklerini belirleme yeteneklerini kaybetmişlerdir.

İşkence insana bir saldırıdır; ama yurttaş olmayı da önleyebilir. Yurttaş olmak, kamu yaşamına, toplumun ortak iyiliğinin oluşturulmasına katılmakla ilgilidir. Sistematik işkencenin terörize ettiği toplumlarda, çoğunluğun kamusal yaşama katılım kapasitesi zayıflar.

İşkencenin yasaklanması uluslararası insan hakları hukukunun en temel ilkelerinden biridir. İşkence eylemi, insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Ne savaş durumunda, ne bir ülkenin kendi iç istikrarsızlığı durumunda, ne de herhangi başka bir olağanüstü durumda, işkenceyi haklı çıkaracak hiç bir gerekçe olamaz. Ne yazıkki bugün dünyada pek çok ülkede kamu görevlilerinin işkence yaptığına, bir çok ülkede işkencenin sistematik olarak uygulandığına, 80’den fazla ülkede de işkence sonucu ölümler yaşandığına ilişkin raporlar bulunmaktadır.

III) Dünya ve Türkiye Açısından İşkence

III.1. GENEL İNSAN HAKLARI ENSTRÜMANLARIBirleşmiş Milletler:
• İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi
• Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi
• Kişisel ve Siyasal haklar Uluslararası Sözleşmesine Seçmeli Protokol 

Avrupa Konseyi:
• Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi

Amerikan Devletleri Örgütü:
• İnsan Hakları ve Ödevleri Amerika Bildirisi
• İnsan Hakları Amerika Sözleşmesi

Afrika Birliği Örgütü:
• İnsan ve Halkların Haklarına dair Afrika Şartı

III.2. İŞKENCEYE ÖZGÜ ENSTRÜMANLAR

Birleşmiş Milletler:
– Herkesin İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı veya Onur kırıcı Muamele veya Cezaya karşı Korunmasına dair Bildiri.
– İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya karşı Sözleşme
Avrupa Konseyi:
• İşkencenin Önlenmesine dair Avrupa Sözleşmesi

Amerikan Devletleri Örgütü:
• İşkencenin Önlenmesi ve Cezalandırılmasına dair Amerikan Sözleşmesi

III.3. RESMEN ALIKONULAN KİŞİLERE YÖNELİK DAVRANIŞLAR İÇİN GENEL STANDARTLAR

Birleşmiş Milletler
• Mahpusların ıslahı için Asgari Standart Kurallar
• Mahpusların Islahı İçin temel prensipler
• Herhangi bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması için Prensipler Bütünü
• Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Küçüklerin Korunması için Birleşmiş Milletler Kuralları
• Küçükler için adalet Sistemine dair Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları (Pekin Kuralları)

Avrupa Konseyi:
• Avrupa Cezaevi Kuralları

III.4. İşkencenin Türkiye’deki Hukuki ve Fiili Yeri

Türkiye, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi’ne üye bir ülkedir. Uluslararası bir çok sözleşmeye imza atmıştır. Bu sözleşmelerin tümünde işkencenin bir insanlık suçu olduğu, temel hak ve özgürlüklerin, demokrasinin ve barışın esas alındığı yazılıdır. İmzacı devletler de bunların savunulması, korunması ve geliştirilmesi görevleriyle yükümlü kılınmışlardır. Türkiye’de bu sorumlulukları üstlenmiştir.

Türkiye İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini kabul etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17. maddesi “kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya ya da muameleye tabi tutulamaz” demektedir. Türk Ceza Yasası da işkencecilere cezai yaptırımlar getirmektedir. Türkiye ayrıca BM İşkenceye Karşı, Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Protokollerini de onaylamış, bu alanda uluslararası denetimi kabul etmiştir. Bütün bunlara rağmen Türkiye, işkencenin sistematik ve yaygın bir biçimde yapıldığı ülkelerin arasında yer almaktadır.

Kanunda suç olmasına karşın, işkence ve onur kırıcı görüntüler, haberler Türkiye gündeminden hiç düşmüyor. Basın toplantılarını dağıtmak için, etkisiz hale getirmekten ziyade, “copla, tekme, tokat” ile göstericilerin sürüklenerek gözaltına alınmaları, televizyon ekranlarımızda dünyanın gözleri önünde her gün yaşanmaktadır.

Mahkemelerde de sanıklar, emniyette işkence altında ifade verdiklerini ve zorla imzaladıklarını söyleyerek ifadelerini kabul etmemektedirler. Ceza davalarında sanıkların büyük çoğunluğunun bu yöndeki ifadeleri üzerine, mahkemeler, işkence iddialarını araştırmayıp, sanığa suç duyurusunda bulunmasını hatırlatmaktadır. Gözaltında kötü muamele gören kişi, gözleri bağlı olması yanında, işkence izlerinin kaybolması nedeniyle kötü muamele gördüğünü ispatlama güçlüğü çekmektedir. Dolayısıyla suç duyurusunda bulunsa dahi, iddiasını ispatlayamadığından sonuç alamamaktadır. Ceza mahkemelerimizin uygulamasında görülen bu hata, iskencenin önlenememesinde büyük rol oynamaktadır. Söyle ki, CMUK m. 254 hükmü, “hukuka aykırı şekilde elde edilen deliller hükme esas alınamaz” demektedir. Dolayısıyla sanığın emniyet ifadesi eğer işkence veya kötü muamele altında alınmışsa karara dayanak yapılamaz.

Sanığın işkence veya kötü muamele iddialarının bu nedenle bizzat mahkemece araştırılması zorunludur. Sanığın yer, tarih, eşgal ile nasıl işkence yapıldığına ilişkin ayrıntılı anlatımları mutlaka ciddiye alınarak araştırılmalıdır. Bu araştırma sonucunda, mahkeme suç teşkil edecek bir işkence veya kötü muamele tesbiti yaptığında savcılığa suç duyurusunda bulunmalıdır. Diger yandan sanık hakkındaki kararını işkence davasının sonuna başka delil yoksa bırakmalıdır. Ayrıca ceza hâkimi vicdani kanaatine göre delilleri değerlendirip karar verebileceğinden, işkence veya kötü muamele altında ifade vermiş olabileceği ihtimaline dayanarak dahi beraat kararı verebilmelidir.

IV) Yaşayanlar Anlatıyor…

IV.1. Örnek Olay 1

GÖRDÜĞÜ İŞKENCE TÜRLERİ: Kaba dayak, elektrik, soğukta bekletme, kaybetme ve ölüm tehditi…
Adı soyadı: Mahmut Gökhan ÖZOCAK
Doğum Tarihi: 29 Mayıs 1960
Mesleği: İşçi
Gözaltına alındığı yer ve tarih: İzmir- 03 Nisan 1993
Gözaltında kaldığı süre: 12 gün

Defalarca gözaltına alınıp bir çok kez ağır işkenceler gördüm. Bunlardan birini de İzmir’de belediye işçisi olarak çalıştığım 1993 yılında yaşadım. Sendikamızda sohbet ediyorduk. Birden sivil polisler silahlarını doğrultarak sendikanın bütün odalarına doluştular. “Bu kaçar” diyerek de benim üzerime oturdular. Aranmam bitinceye kadar biri boğazımı sıkıyor, diğeri kolumu büküyor, saçımı çekiyordu. Sendikacılar, temsilciler ve ben ayrı ayrı otolara bindirilerek gözaltına alındık. Beni tek kişilik bir hücreye döverek attılar. Bir süre sonra sendikacılar sana yiyecek gönderdi dediler. Reddedince tekmeleyip beni en dipteki yataksız bir hücreye koydular. Hücre küçücük ve nemliydi ve bilerek soğuk havada pencereyi de açıp gittiler. Ardından sorgu odasına aldılar. Sendikada bulunan bildiriyi benim yazdığımı ve dağıttığımı söylediler ve bizi tanıdın mı dediler. Tanımıştım. Bunlar beni daha önce kaçırıp kendilerinin MİT’ten olduğunu söyleyen kişilerdi. Biri gözlüklü, 1.70 boylarında ve açık kestane renkli saçlı biriydi. Diğeri 1. 80 boylarında, 50 yaşlarında biriydi. (…) “Bizim hakkımızda suç duyurusunda bulundun, şimdi de elimizdesin. Ya kaybedeceğiz, ya öldüreceğiz, ya da sen itirafçı olacaksın; tamam mı?” dediler. Kabul etmeyince bildiriyi kabul etmemi istediler. Onu da kabul etmeyince zorla çırılçıplak soyarak battaniye gibi birşeyin üzerine oturttular. Elektrik verdiler. Elektrik verenlerden biri Arap denilen kıvırcık siyah saçlı, uzun boylu, hücrede beni tekmeleyen polisti. Gece saat 02’de beyaz bir Toros arabaya bindirerek İzmir’de dolaştırdılar. Kaybetme tehdidinde bulundular. Sendikacılar iki gün sonra serbest bırakılmışlardı. Beni de sekiz gün sonra mahkemeye çıkardılar. Ben de serbest bırakıldım. Bu olaydan bir sene sonra yine benzer gerekçelerle gözaltına alındım ve benzeri işkenceleri görerek tutuklandım. 14 yıl 6 ay “ceza” aldım.

IV.2. Örnek Olay 2

GÖRDÜĞÜ İŞKENCE TÜRLERİ: Çırılçıplak soyma, kaba dayak, askıya alma, askıda elektrik verme, buza yatırma, tazyikli su sıkma, hava akımında bekletme

Adı Soyadı: Kamil AKDOĞAN
Doğum Tarihi:1964
Mesleği: Mekanik Mühendisi-Sendikacı
Gözaltına Alındığı Yer Ve Tarih: Ankara- 19 Temmuz 1995
Gözaltında Kaldığı Süre: 13 gün.

19 Temmuz 1995 tarihinde ziyaret için gittiğim Sağlık-Sen (Sağlık Emekçileri Sendikası) Ankara Şubesi’nde gözaltına alındım. Gözaltına alındığımda Eğitim-Sen Ankara 5 No’lu Şube Yönetim Kurulu’nda Basın-Yayın Sekreteri olarak görev yapıyordum. Gözaltına alındığım operasyon Ankara’da yapılan 2 Temmuz katliamını protesto etkinlikleri sonrasına rastlamıştı. 2 Temmuz’un kitlesel bir şekilde anılmasına tahammül edemeyen işkenceciler bir çok demokratik kitle örgütüne baskınlar düzenleyerek çok sayıda insanı gözaltına almış ve tutuklamışlardı. Sağlık-Sen Ankara Şubesi’ne gelen işkenceciler sendika şubesini talan ettikten sonra içeride bulunanları birer birer gözaltına almaya başladılar. Beni de götürmek istediklerinde ziyaret için geldiğimi ve hiçbir yere gitmeyeceğimi söyledim. Bunun üzerine saldırdılar ve yumruklarla, tekmelerle karga tulumba aşağıda bekleyen bir minibüse bindirdiler. Ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı. Dayak ve küfür yanında yol boyunca cinsel tacizde bulundular.

Emniyet Müdürlüğüne geldiğimizde ite kaka aşağı indirerek “altı okka” yapmaya başladılar. Belimi, sırtımı omuzlarımı şiddetli bir biçimde kaldırıp yere vuruyorlardı. Yarı baygın bir şekilde hücreye attılar. O gece sürekli olarak mazgaldan küfürler ederek, tehditler savurarak saldırılarına devam ettiler. Ertesi gün işkence için hücreden çıkardılar ve gözbağı taktılar. Sonra götürdükleri yerde masa gibi bir şeyin üzerine çıkarıp askıya aldılar ve alttan masayı çektiler. Askıdayken cinsel organımı burmaya, ayaklarımdan bastırarak aşağı doğru çekmeye, her yerime vurmaya başladılar. Bu işkenceler soğuk su dökme ve kısa süreli elektrik verme ile son buldu. Daha sonra beni yarı baygın bir şekilde başka bir odaya götürdüler. Burada psikolojik işkence yaptılar. Tekrar hücreye götürüldüğümde yarı baygın haldeydim. Ellerim, kollarım hissetmiyordu. Burada gözaltındaki diğer arkadaşlarla bağırarak konuşmaya devam ettiğim için ayrı bir yere götürdüler. Çok pis, dışkı ve sidik kokan küçük bir hücreye attılar. Burası karanlık ve sessizdi. Sürekli olarak faşist marşlar çalarak uyutmamaya çalışıyorlardı. Küfür, hakaret vb. saldırılar son ana kadar devam etti. 13. gün tutuklanıp Ankara Merkez Kapalı Hapishanesi’ne götürüldüm. Şu anda Bartın Hapishanesi’ndeyim.

IV.3. Örnek Olay 3

Adı Soyadı: Serdar Demirel
Doğum Tarihi: 3 Eylül 1964
Gözaltına Alındığı Yer Ve Tarih:Adana – 13 Haziran 1991
Gözaltında Kaldığı Süre: 15 gün Şu Anda Bulundu

13 Haziran 1991’de Adana’da cadde üzerinde, daha sonradan polis olduklarını öğrendiğim 3-4 kişinin saldırısına uğradım. İki kişi kollarımdan tutarken, üçüncü kişi silahını alnıma dayadı. Zorla bir dükkana sokulup yere yatırıldım. 5 dakika kadar sonra zorla bir arabaya bindirildim. Arabada öne doğru eğip gözlerimi bağladılar. Daha sonra Adana Emniyet Müdürlüğü olduğunu öğrendiğim bir binaya sokuldum. Girişte, tekme ve yumruklarla saldırdılar. Bir odada bir kaç saat el parmaklarım duvara dayalı şekilde beklemeye zorlandım. Yapmayınca tekme ve yumruklarla saldırdılar. Ardından bir odaya alıp, ne sorarlarsa söylememi istediler. Reddedince 5-6 polis üzerime saldırıp zorla soydular ve tuvalet gibi bir yere sürükleyerek götürdüler. Üzerime yelek gibi bir şey giydirip, kollarımdan bir sopaya bağlayarak yüksek bir yere astılar. Bu şekilde ayak serçe parmağıma ve cinsel organıma kablolar bağlayarak elektrik verdiler. 1 veya 2 saat kadar bu şekilde devam etti. Arada 3-5 dakika ayaklarımın altına sandalye koyarak dinlendiriyorlardı! Peşinden başka bir yere götürülüp buz kalıpları üzerine yatırıldım. Üzerime çarşaf türü ıslak bir bez sardılar. Yüzüme damla damla su damlattılar. Yaklaşık yarım saatte bir kaldırıp zorla yürütmeye çalışıyorlardı. 3-4 defa bu tekrar etti. Bir ara beton zeminli bir yere (koridor olabilir) attılar. Ne kadar geçti bilmiyorum, ama üzerime su dökerek kaldırdılar. Tekrar buz kalıbına yatırıldım. Oradan kaldırıp zorla yürütüyorlar, ellerimden bir yere asıp tazyikli su sıkıyorlardı. Bazen ara verip cereyanda bekletiyorlardı. Bu işkence 2-3 defa böyle tekrar etti. Aralar ne kadardı, kaç gündü bilmiyorum. Son defa askıya alıp elektrik verdiler. Bu işkenceler bitince, küçük bir hücreye atıldım. Defalarca tuvalete gitme isteğimi reddedip kaba dayak attılar. Vücudumda oluşan yara izlerinin iyileşmesi için merhem sürmek isteklerini reddettikçe 2-3 kişi zorla yatırıp sürüyorlardı. Silmemem için de 2-3 defa el ve ayaklarımı bağlayarak 3-4 saat böyle hücrede bekletildim. 15 gün boyunca süren işkencelerden sonra savcılığa çıkarıldım ve tutuklandım. Malatya DGM’ tarafından müebbet hapis “ceza”sı verildi. Şu an Bartın Hapishanesi’ndeyim.

IV.4. Örnek Olay 4

GÖRDÜĞÜ İŞKENCE TÜRLERİ: Kaba dayak, cinsel taciz, altı okka denilen sırtın belin ve omuzun kaldırılıp güçlü bir şekilde yere vurulması şeklindeki işkence, askı, askıda aşağıya çekme, cinsel organı burma, elektrik verme, her türlü küfür, tehdit ve psikolojik baskı…

Adı Soyadı: Selim DÜNDAR
Doğum Tarihi: 25 Mayıs 1962
Mesleği: Öğretmen
Gözaltına Alındığı Yer Ve Tarih: İzmir- 28 Nisan 1999
Gözaltında Kaldığı Süre: 6 gün

28 Nisan 1999’da İZMİR İDİL KÜLTÜR MERKEZİ polislerce basılmıştı. Ben de onlara avukat aramak amacıyla telefon ederken sivil polislerce yaka paça bir minübüse bindirilerek gözaltına alındım. Üzerimdeki hırkayı başıma geçirerek önce Konak’taki Emniyet Müdürlüğü’ne, sonra da Bozyaka’daki TEM’e götürdüler. Burada arama yapıp üzerimdeki eşyaları alıp beni hücreye koydular. Açlık grevine başladığımı söyledim. Tahminen 3-4 saat sonra gözlerimi bağlayarak sorguya götürdüler. Küfürler ediyor, ölüm tehditleri savuruyorlardı. Hücrede geçen 8-9 saat sonra ikinci defa sorguya götürdüler. Bu kez üzerimdeki elbiseleri zorla çıkartarak sünger bir yatağın üzerine yatırdılar. Kollarımın ve bacaklarımın üzerine birer polis oturuyordu. Ayak başparmağıma bir ucunu bağladıkları kablonun diğer ucunu vucudumun çeşitli yerlerine değdirerek elektrik veriyorlardı. Özellikle kasıklarımın ve böbreklerimin olduğu bölgeye şok veriyorlardı. Ara sıra da şokun etkisini arttırmak için su döküyorlardı. Kendimden geçer bir duruma gelmek üzereyken işkenceye ara verdiler. Sorular sorup, bilmediğim olay ve eylemleri zorla kabul ettirmek istiyorlardı, ben kabul etmeyince de yeniden elektrik veriyorlardı. 6 günlük işkenceli gözaltıdan sonra İzmir DGM’ye götürdüler. Polisin hazırladığı senaryoyla tutuklandım. Tutuklama kararından sonra bizi Çevik Kuvvet otobüsüne bindirdiler. İşkenceci polisler ve çevik kuvvet polisleri otobüsün içinde yeniden bize saldırdılar. Tekme, yumruk ve coplarla süren saldırı Buca Hapishanesi’ne kadar devam etti…

V) Türkiye’nin Kötü Karnesi

İşkence sadece devrimcilere yönelik değildir. Hırsızlık, mahalle kavgası, cinayet, yaralama vs. adli vakalardan karakola giren insanlarda işkenceden geçmektedir. Sebepleri ise zorla ifade imzalattırma, yani olayı üstlenme. Bu yüzden nice insan bu işkenceden kurtulmak için yapılan olayı yapmadıkları halde yaptıklarına dair ifade imzalıyorlar. Genç, yaşlı, çocuk demeden işkence yapılmaktadır.

Bir devlet uygulaması olduğu açıktır. Sebebi ise işkence aletlerinin devlet tarafından karşılanması ve açığa çıkan işkence olaylarını ve işkencecileri savunmak va aklamak bunun en açık örneğidir. Sadece karakolda, şubede değildir işkence;

Toplumun gündemine oturan Manisalı gençler, İskenderun’da gözaltında işkence ve tecavüze uğrayan gençler ve daha niceleri. Sanığın evinde (Asiye Güzel), sokakta, ormanda vs. açık arazide (Şeyda Gergin), cezaevlerinde (Ulucanlar) ve en son olarak ta devletin kendi özel binalarında kaçırma ve sorgulama yerlerinden biri olan JİTEM binaları ve daha bilinmeyen birçok yer ve bina. Kayıplar ve yargısız infazların buralarda olduğu açıktır.[2] En son açığa çıkan ve açıkça görülen olay ise Süleyman Yeter’dir. Şubede gördüğü ağır işkencelerden dolayı şehit düşmüştür. Ve sorgulanan polisler gün be gün salıverilmenin eşiğine gelmiştir.

TİHV(Türkiye İnsan Hakları Vakfı) Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezleri Raporu 2000, TİHV Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Diyarbakır Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezlerine başvuruda bulunan 1023 kişiden 972 kişiye ait bilgilerin retrospektif değerlendirilmesi ile hazırlanmıştır. Başvuruların cinsiyet açısından değerlendirilmesinde 374 kişinin kadın, 598 kişinin ise erkek olduğu görülmüştür.

Başvuruların doğum yerleri incelendiğinde 336 kişinin Güneydoğu Anadolu Bölgesi doğumlu olduğu görülmüştür. Siyasal nedenlerle işkence görenler arasında Kürt kökenli insanların yoğun olarak bulunması doğum yerlerine göre dağılımda görülen bölgesel yoğunlaşmanın en önemli nedeni olarak düşünülmüştür. Etnik kimlikleri dolayısıyla yaşadıkları bölgelerde baskı görmeleri bu durumun nedenleri arasında sayılabilir.

Başvurular arasından 183 kişi OHAL Bölgesi içerisinde işkence gördüklerini beyan etmişlerdir. İşkence uygulanan kurumlar arasında ilk sırayı 397 kişi ile Emniyet Müdür-lükleri almıştır. Anlatımlardan Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubelerinin işkence uygulanan birimler arasında öne çıktığı görülmüştür. “Diğer” olarak ifade edilen, açık alanlar, işyerleri ve ev benzeri yerlerde işkence uygulamalarına maruz kalanların 315 kişi ile ikinci sırada yer alması dikkat çekici bulunmuştur. Güvenlik güçlerinin özellikle gösteri yürüyüşlerine müdahale sırasında, gözaltına alma anında ve gözaltı birimine götürülen araç içerisinde şiddet uygulamasının bu sayıyı artırdığı anlaşılmaktadır.

2000 yılında TİHV Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezleri’ne başvuran kişilerin, son işkence uygulamalarını gördükleri yerlerinin dağılımı [3]

\s

315 kişinin önemli bir kısmı insan hakları açısından 2000 yılına damgasını vuran F Tipi Cezaevleri karşıtı gösteriler sırasında işkence ve kötü muamele uygulamalarına maruz kalanlardır. Resmi olmayan kaçırma ve gözaltı olayları da “Diğer” başlığı altında ifade edilmiştir. Bu tür olaylar yetkililer tarafından kabul edilmediğinden görevliler hakkında işlem yaptırmak genellikle mümkün olmamaktadır. Bu durum işkencenin önlenmesi tartışmaları içerisinde güvenlik güçlerinin gözaltına alma yetkilerini çeşitli açılardan tartışmayı ve bireyleri koruyan düzenlemeler yapılmasını öncelikli olarak ele almanın gereğini bir kez daha işaret etmektedir.

Başvurulardan 320 kişi bir kez, 202 kişi iki, 450 kişi ise üç ve daha fazla kez gözaltına alındığını ifade etmiştir. Gözaltı süreçlerinin ardından, başvuruların %70.2’sinin savcılığa çıkarılmadan ya da savcılık/mahkemeden serbest bırakıldığı hatırlandığında gözaltı kurumunun keyfi olarak kullanıldığı bir kez daha ortaya çıkmaktadır

Gözaltı süreleri açısından değerlendirdiğimizde, 488 kişinin bir gün süren gözaltı yaşadığı, 7 günden uzun gözaltı yaşayanların ise 177 kişi olduğu anlaşılmıştır. Rakamlar 2000 yılı içerisinde gözaltında kalma sürelerinde kısalma görüldüğünü ancak bu kısalmanın işkenceyi önlemek konusunda gelişme sağlamadığını ortaya koymaktadır.

1999 yılında TİHV Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezleri’ne başvuruda bulunan kişilere son gözaltı sürecinde uygulanan işkence yöntemleri[4]

İşkence yöntemi Sayı Yüzde
Hakaret 754 77.9
Dayak 723 74.4
Kendisine yönelik başka tehditler 549 56.5
Öldürme tehdidi 455 46.8
Göz bağlama 383 39.4
Saç, sakal, bıyık yolma 382 39.3
Yeme içmenin kısıtlanması 354 36.4
Soğuk zeminde bekletme 346 35.6
İşeme ve dışkılamanın engellenmesi 346 35.6
Hücrede tecrit 313 32.2
İşkenceye görsel/işitsel tanıklık ettirme 300 30.8
Soyma 264 27.2
Yakınlarına yönelik tehditler 250 25.7
Cinsel taciz 246 25.3
Aşırı fiziksel aktiviteye zorlama 243 25.0
Gürültülü müzik ya da marş dinletme 236 24.3
Vücudun tek bir noktasına sürekli vurma 225 23.2
Anlamsız istemlere itaat etmeye zorlama 225 23.2
Basınçlı/soğuk su 223 22.9
Uyutmama 212 21.8
Elektrik 183 18.8
Askı 155 15.9
Haya burma 145 14.9
Yakınlarının yanında işkence yapma 127 13.1
Falaka 113 11.6
Ajanlık teklifi 103 10.6
Havasız bırakma 87 8.9
Yalancı infaz 75 7.7
Buz üzerine yatırma 26 2.7
Yakma 19 1.9
Tecavüz 18 1.8
Diğer 238 24.5

Ülkemizde yaşanan işkence uygulamalarının küçük bir bölümüne tanıklık eden ve işkence görenlere tıbbi bakım sağlayan TİHV Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezleri’nin 2000 yılı çalışmalarının verileri bir kez daha göstermektedir ki, ülkemizde işkence halen sistematik olarak uygulanmakta ve insan hakları ihlalleri arasındaki yerini korumaktadır.

İşkencenin önlenebilmesi için çeşitli kurumlar tarafından önerilen düzenlemeler konusunda somut adımlar atılmaması, işkence yaptığı ispatlanan kamu görevlilerinin bile cezalandırılmaması hatta önemli görevlere terfi ettirilmeleri siyasal iktidarların vaatlerinin samimi olmadığının bir göstergesidir.

VI)Türkiye İHAM’da[5]

VI.1. DULAŞ–TÜRKİYE Davası 

 

 

09 Ocak 2001

İddialar : Kötü Muamele Yasağı, Özel Hayata Saygı Etkili Başvuru ve Mülkiyet Hakları İhlalleri
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 1. Daire Kararı
Başkan, Bayan E. Palm; Üyeler, Bayan W. Thomassen, Bay L. Ferrari Bravo, Bay B. Zupancic, Bay T. Pantîru, Bay R. Maruste, Bay F. Gölcüklü,

Başvuru no: 25801/94
Karar Tarihi: 09 Ocak 2001

T.C. vatandaşı olan başvuru sahibinin köyünde, 8 Kasım 1993 tarihinde jandarma tarafından bir harekât düzenlenmiştir. Jandarmalar, köyde ikamet eden erkek ve kadınları ayrı yerlerde toplamışlar, köyde saklanan ve PKK teröristi olduğundan şüphelendikleri bir şahsı bulmak için evlerde arama yapmışlar ve evleri ateşe vermişlerdir. Başvuru sahibi, askerleri görünce evine girmiş fakat askerler tarafından zorla çıkarıldıktan sonra askerler meskenini ateşe vermişlerdir. Evle birlikte içindeki erzak, hububat, mobilya ve sair ev eşyası yakılarak imha edilmiştir. Başvuru sahibi ve diğer köylüler, harabe haline gelen köyü terketmek zorunda kalmışlardır.

Başvuru sahibi, Sözleşmenin 3, 8, 13, 18, eski 25 ve 1 sayılı Ek Protokolün 1. Maddesine dayanmak suretiyle dava açarak jandarma tarafından gayrıinsani ve haysiyet kırıcı muameleye tâbi tutulduğunu; ev, mal ve eşyasının imha edilmesinin özel ve ailevi hayatına, meskenine ve mallarını müdahaleden emin bir şekilde kullanma ve faydalanmasına saygı duyulmasını isteme haklarını ihlâl ettiğini; ve şikâyetleriyle ilgili olarak ulaşılabilir ve etkin bir hukuk yolunun kendisine sunulmadığını iddia etmiştir.

Mahkeme,
1. Hükümetin ön itirazının oybirliği ile reddine;
2. Sözleşmenin 3. Maddesinin ihlâl edildiği hususunun oybirliği ile kabulüne;
3. Sözleşmenin8. Maddesi ile 1 No.lu Protokolün 1. Maddesinin ihlâl edildiği hususunun oybirliği ile kabulüne;
4. Sözleşmenin 13. Maddesinin ihlâl edildiği hususunun bire mukabil altı oy ile kabulüne;
5. Davalı Devletin Sözleşmenin eski 25. Maddesinin 1. Fıkrasından kaynaklanan yükümlülüklerini ifada yetersiz kaldığı hususunun oybirliği ile kabulüne;
6. Davalı Devletin başvuru sahibine maddî tazminat olarak 12,600 İngiliz Sterlini, manevî tazminat olarak 10,000 İngiliz Sterlini, ücretler ve masraflar için 14,900 İngiliz Sterlini ödemesi; senelik %7.5 oranında basit faiz uygulanması hususlarının oybirliği ile kabulüne;
7. Başvuru sahibinin, hakkaniyete uygun tatminle ilgili taleplerinin bakiyesinin oybirliği ile reddine karar verilmiştir.

VI.2. AKDENİZ ve DİĞERLERİ – TÜRKİYE Davası 

31 Mayıs 2001

İddialar :Yaşama, Kişi Güvenliği ve Özgürlüğü, Etkili Başvuru Hakları ile Kötü Muamele ve Ayrımcılık Yasağı İhlali

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Daire Kararı
Başkan A. Baka; Üyeler, V. Stráznická, M. Fischbach, M. Tsatsa Nikolovska, E. Levits, A. Kovler, F. Gölcüklü

Başvuru no: 23954/94
Karar Tarihi: 31 Mayıs 2001

Başvuru sahiplerinin iddialarına göre, 1993 Ekim ayında kolluk görevlileri tarafından Güneydoğu’da Kulp’a bağlı Alaca köyü civarında PKK terör örgütüne karşı geniş çaplı bir operasyon gerçekleştirilmiştir.

Operasyon sırasında askerler Alaca köyü civarındaki köy ve mezralarda oturan köylülerin bir kısmını evlerinden alarak farklı bölgelerde bir süre tutmuş, bunların bir kısmını evlerine geri gönderdiği halde bir kısmını operasyon için bölgede yüksek bir tepe olan Tekir’de oluşturdukları kampa götürmüştür.

Başvuru sahiplerinin yakınları olan kayıp on bir kişi yani Mehmet Salih Akdeniz, Celil Aydoğdu, Behçet Tutuş, Mehmet Şerif Avar, Hasan Avar, Bahri Şimşek, Mehmet Şah Atala, Turan Demir, Abdo Yamuk Nusrettin Yerlikaya ve Ümit Taş da helikopter ile Tekir’e götürüldüğü ve geri gönderilmediği iddia edilen kişiler arasındadır. Tekir’de tutulan kişilerin hepsinin salınmasına rağmen resmi kayıtlarda olmamasına rağmen söz konusu kişilerin en son güvenlik güçleri tarafından helikoptere bindirildiği ve bir daha kendilerinden haber alınamadığı iddia edilmektedir.

Bu kişilerin güvenlik güçleri tarafından yakalandıklarına ilişkin olarak biri hariç (Ümit Taş) hiçbir kayıt yoktur. Ümit Taş ise Kulp’ta polis tarafından gözaltına alındıktan sonra salıverilmiş ve salıverilmesine ilişkin olarak karakol kaydı bulunmuştur. Ancak iddia edildiğine göre bu kişi salıverilmesi ile evine gitmemiş, askerlere teslim edilmiştir. Daha sonra bu kişi de Tekir’e götürülmüştür.

Kayıp kişilerin Tekir’de tutuldukları dönemde işkence ve kötü muameleye tabi tutuldukları ve çok zor şartlar altında yaşadıkları iddia edilmiştir.
Yakınlarından haber alamayan başvuru sahipleri bazen tek bazen grup halinde Kepir’de tutulan yakınlarına ne olduğu konusunda bir çok kez hem bölge illerinde hem de Ankara’daki yetkili makamlara başvurmuş ve hapishaneleri kontrol etmişlerdir.

Başvuru sahipleri, resmi makamlara yapmış oldukları başvurular üzerine kayıp olan yakınlarının akıbetleri konusunda ciddi araştırma ve soruşturmanın yapılmadığını iddia etmiştir. Yapılan soruşturmaların ise yargılama usulüne ilişkin işlemler nedeniyle özellikle kayıp kişilerin PKK tarafından kaçırılma olasılığı nedeniyle DGM ile diğer yerel mahkemeler arasında yargı yetkisi tartışması yüzünden etkisiz kaldığı iddia edilmiştir.

Hükümet, savunmasında o bölgede hiçbir askeri operasyon yapılmadığını bu kişilerin hiçbir şekilde yakalanmadıklarını belirtmiştir. Başvuru sahiplerinin olayların üzerinden bir süre geçtikten sonra başvurmasını da bu kişilerin kendi iradeleriyle hareket etmedikleri para hırsı, korku gibi faktörlerin etkisiyle birileri tarafından yönlendirildiklerini ettiklerini iddia etmiştir.

Başvuru sahipleri, yakınlarının güvenlik güçleri tarafından gözaltına alındıktan sonra kaybolduklarını bu süre içinde işkence gördüklerini ve kendilerinden uzun bir süre haber alınmadığını bu şartlar altında ölmüş olabilecekleri nedeniyle Devletin, Sözleşme’nin 2,3,5,13, eski 25 ve 41. Maddelerini ihlal ettiğini iddia etmişlerdir.

Sonuç olarak Komisyon’un yaptığı incelemeleri de göz önüne alarak

Mahkeme,
1. Bire karşı altı oy ile Hükümetin başvuru sahiplerinin kayıp yakınlarının ölümlerinden sorumlu olduğundan Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
2. Bire karşı altı oy ile davalı Devletin yetkili makamlarının kayıp 11 kişinin hangi şartlarda öldüklerine konusunda etkili soruşturma yapmadıklarından dolayı Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Bire karşı altı oy ile kayıp 11 kişiye ilişkin olarak dolayı Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Bire karşı altı oy ile kayıp başvuru sahiplerine ilişkin olarak dolayı Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;
5. Oybirliği ile Sözleşmenin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;
6. Bire karşı altı oy ile Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
7. Bire karşı altı oy ile Devletin, Sözleşmenin eski 25. maddesinden kaynaklanan yükümlülükleri yerine getirmediğine;
8. Bire karşı altı oy ile
(a) Maddi tazminatların davalı Devlet tarafından üç ay içinde ödenmesine, aşağıdaki meblağların ödeme tarihindeki geçerli kur üzerinden Türk Lirasına çevrildikten sonra ödenmesine;
i. Mehmet Emin Akdeniz’e kardeşi Mehmet Salih Akdeniz’in dul eşi ve çocuklarına verilmek üzere 12.000 (on iki bin) İngiliz Sterlini;
ii. Mehmet Emin Akdeniz’e yeğeni Celil Aydoğdu’nun dul eşi ve çocuklarına verilmek üzere 35.000 (otuz beş bin) İngiliz Sterlini;
iii. Seyithan Atala’ya 500 (beş yüz) İngiliz Sterlini ve kardeşi Mehmet Şah Atala’nın dul eşi ve kızına verilmek üzere 20.000 (yirmi bin) İngiliz Sterlini;
iv. Ramazan Yerlikaya’ya kardeşi Nusrettin Yerlikaya’nın dul eşi ve çocuklarına verilmek üzere 45.000 (kırk beş bin) İngiliz Sterlini;
v. Keleş Şimşek’e kardeşi Bahri Şimşek’in dul eşi ve çocuklarına verilmek üzere 83.200 (seksen üç bin) İngiliz Sterlini;
vi. Süleyman Yamuk’a 500 (beş yüz) İngiliz Sterlini, kardeşi Abdo Yamuk’un dul eşi ve çocuklarına verilmek üzere 20.000 (yirmi bin) İngiliz Sterlini;
vii. Sabri Avar’a kardeşi Hasan Avar’ın dul eşi ve çocuklarına verilmek üzere 30.000 (otuz bin) İngiliz Sterlini;
viii. Sabri Avar’a oğlu Mehmet Şerif Avar’ın dul eşi ve çocuklarına verilmek üzere 70.000 (yetmiş bin) İngiliz Sterlini;
ix. Sabri Tutuş’a babası Behçet Tutuş’un dul eşi ve çocuklarına verilmek üzere 21.400 yirmi bir bin dört yüz) İngiliz Sterlini;
x. Aydın Demir’e kardeşi Turan Demir’in dul eşi ve çocuklarına verilmek üzere 35.000 (otuz beş bin) İngiliz Sterlini;
xi. Kemal Taş’a 10.000 (on bin) İngiliz Sterlini;
(b) Yukarıda belirtilen 3 aylık süre geçtikten sonra ödemenin yapıldığı ana kadar geçen sürede yıllık % 7.5 basit faiz uygulanmasına;
9. Bire karşı altı oy ile;
(a) Davalı Devlet tarafından başvuru sahiplerinin her birine üç ay içinde aşağıda belirtilen miktarların, ödeme tarihindeki geçerli kur üzerinden Türk Lirasına çevrildikten sonra manevi tazminat olarak ödenmesine;
(i) Her kayıp kişinin yakınına, mirasçılara verilmek üzere 20.000 (yirmi bin) İngiliz Sterlini;
(ii) 2500 (iki bin beş yüz) İngiliz Sterlini;
(b) Yukarıda belirtilen 3 aylık süre geçtikten sonra ödemenin yapıldığı ana kadar geçen sürede yıllık % 7.5 basit faiz uygulanmasına;
10. Oybirliği ile;
(a) Davalı Devletin başvuru sahiplerinin kendileri tarafından verilen İngiltere’deki banka hesabına yatırılmak üzere ücret ve harcamalar için 26.600 İngiliz Sterlini (yirmi altı bin altı yüz) eğer ödenmesi gerekiyor ise KDV ile birlikte üç ay içinde ödenmesine, karar tarihindeki geçerli olan kurlar üzerinden 17.500 Fransız Frangının İngiliz Sterline çevrilerek bu meblağdan düşülmesine;
(b) Yukarıda belirtilen 3 aylık süre geçtikten sonra ödemenin yapıldığı ana kadar geçen sürede yıllık % 7.5 basit faiz uygulanmasına;
Yukarıdaki meblağların ödeme tarihindeki geçerli kur üzerinden Türk Lirasına çevrildikten sonra ödenmesine;
11. Oybirliği ile başvuru sahiplerinin hakkaniyete uygun bir tatmin sağlanmasına ilişkin geri kalan taleplerinin reddine;
karar vermiştir.

Dostane çözümler:

VI.3. KEMAL GÜVEN –TÜRKİYE Davası 

 

 

03 Mayıs 2001

İddialar :Kötü Muamele Yasağı, Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği, Adil Yargılanma, Özel Hayata Saygı Duyulmasını İsteme, Etkin Başvuru, Mülkiyet Hakları ve Ayrımcılık Yasağı İlkesinin İhlalleri

Başvuru No 31847/96
Karar Tarihi 03 Mayıs 2001

OLAYLAR

Başvuru sahibi Kemal Güven, Mayıs 1994’de, Jandarma Çavuş Osman komutasındaki güvenlik kuvvetlerinden oluşan bir ekibin Muş’a bağlı, Malazgirt ilçesinin Nurettin Köyüne gelerek, köylüleri köy meydanında topladığını ve kendilerine köy korucusu olmaları gerektiğinin, bu emri yerine getirmeyenlerin, köyü terk etmek zorunda kalacağını ve evlerinin yakılacağının söylediği iddiasında bulunmuştur.

Başvuru sahibine göre, bu olayın olmasından 2 gün sonra, başvuru sahibi ve diğer 14 köylü, yaklaşık 100 kişiden oluşan güvenlik kuvvetlerinden oluşan bir ekip tarafından evinden alınmış Malazgirt jandarma karakoluna getirilmiştir. Burada iki gün kaldıktan sonra, sorgulanmak amacı ile, Muş jandarma karakoluna götürülmüştür.

Başvuru sahibine göre, başvuru sahibine, sorgusunda, Devletin kanunlarına niçin karşı geldiği ve neden köy korucusu olmak istemediği sorulmuştur. Başvuru sahibi, sorguyu yapan kişilere, askerliğini yaptığını, vergilerini ödediğini, köy korucusu olması halinde hayatının daha da tehlikede olacağından dolayı köy korucusu olmak istemediğini belirtmiştir. Sorguyu yapan kişilerde, PKK’ya karşı silah kullanmak istememesinde dolayı, başvuru sahibin, PKK terör örgütü elamanı olmakla suçlamışlardır.

Başvuru sahibi, gözaltının son gününde, gözaltında iken verdiği ifadelerin doğruluğunu kabul edip etmediğini belirtmek üzere Malazgirt Cumhuriyet Savcılığına çıkarılmıştır. Savcı, başvuru sahibine ifadelerini okumuştur. Başvuru sahibi, yazılan ifadelerin doğru olmadığını, o anda ve geçmişte hiç suç işlemediğini, köy korucusu olmak için zorlandığını belirtmiştir. Savcının, köy korucusu olmak istememesinin PKK’yı desteklediği anlamına gelip gelmediğini sorması üzerine başvuru sahibi “hayır” cevabı vermiş ve serbest bırakılmıştır.

Başvuru sahibi, serbest bırakılmasından ve köye dönmesinden üç gün sonra 50- 55 köy korucusu köye gelerek başvuru sahibinin köyü terk etmesini istemiş ve diğer köy koucusu olmak istemeyenleri tehdit de etmiştir.

Bu olaydan bir süre sonra, 15 askeri araçla köye gelen 50 asker ve 50 köy korucusu , başvuru sahibinin evine gelerek, kendisinin ve ailesinin evini terk etmesini istemiştir. Ölümle tehdit edilmesi üzerine, başvuru sahibi, evi terk etmiştir. Ve, ev daha sonra ateşe verilerek yakılmıştır.

Başvuru sahibinin devam eden iddialarına göre, başvuru sahibine, 15 Temmuz 1994 tarihinde, kendi ürünlerini toplamasına da izin verilmemiş, 40-45 köy korucusu buna engel olmuştur. Başvuru sahibinin, Jandarma Çavuş Osman’a şikayeti bir netice vermemiş, bir müddet sonra, köye gelen bir grup jandarma ve köy korucusu bütün ürünleri toplamış fakat sahiplerine vermemiştir.

20 Eylül 1994 yılında, başvuru sahibi, köyü terk etmiş ve ailesi ile birlikte İstanbul’a taşınmıştır. 29 Eylül 1995 yılında İstanbul Baş savcılığın müracaat ederek Malazgirt Başsavcılığının mal varlığının yakılması ve gözaltında iken gördüğü kötü muamele ile ilgili soruşturma başlatılmasını sağlamak için bir dilekçe vermiştir. Dilekçesinde, ayrıca, failler hakkında adli işlem başlatılmasını ve uğradığı zararın tazmin edilmesini istemiştir.

Hükümete göre ise, Muş Jandarma Karakolu Kayıtlarına göre, başvuru sahibi, 14 Nisan 1994 tarihinde saat 10.00’da göz altına alınmış 17 Nisan 1994 tarihinde saat 11.00’da serbest bırakılmıştır.

İstanbul Cumhuriyet savcılığına yapılan müracaat üzerine soruşturma başlatılmış Malazgirt Cumhuriyet Savcılığı ve jandarma Komutanlığı, iddia edilen olaya karıştığı bildirilen, 10 köy korucusunun bilgisine başvurmuştur. Korucular, iddiaları yalanlamış, başvuru sahibinin, bir PKK sempatizanı olduğunu, PKK militanları için evini bir sığınak olarak kullanıldığı anlaşılmasın diye kendi evini kendisinin yaktığını ve hiç kimsenin ürünlerini toplamadığını belirtmişlerdir. Korucular, ayrıca, köyde 33 köydeki toplam korucu sayısının 33’ü geçmediğini belirtmiştir.

Malazgirt Cumhuriyet Savcısı, ayrıca, iddiaları araştırmak üzere köye gitmiştir. Hazırladığı olay yeri tutanağında, evin yıkık bir halde olduğunu, pencerelerinin ve kapılarının sökülerek alındığını fakat evin yandığın dair bir belirtiye rastlanmadığını belirtmiştir. Başvuru sahibinin bir komşusu, başvuru sahibinin, köyü, eşyalarını alarak terk ettiğini ve Malazgirt’e yerleştiğini daha önce de bir çok defa gözaltına alındığını, evin kimin tarafından ateşe verildiğini bilmemekle beraber bir gece evi yanarken gördüğünü belirtmiştir. Başka bir komşu da, başvuru sahibinin bir ev alarak Malazgirt’e yerleştiğini, evin tahta kısımlarını da beraberinde götürdüğünü, evi yanarken görmediğini, evin kendiliğinden yıkıldığını belirtmiştir.

Cumhuriyet Savcılığı, ayrıca, Jandarma Genel Komutanlığına bir yazı yazarak söz konusu tarihlerde köyde bir operasyon gerçekleşip gerçekleşmediğini sormuştur. Malzgirt bölge Jandarma Komutanlığından gelen yazıda o tarihlerde o bölgede herhangi bir operasyon gerçekleşmediği belirtilmiştir.

Başsavcılık, ayrıca, ismi geçen, çavuş Osman’ın kim olduğunu bulamamıştır. Bu cevaplar üzerine, İstanbul Cumhuriyet savcılığı, başvuru sahibinin bilgisine müracaat etmek istemiş ise de başvuru sahibinin dilekçesinde belirttiği adreste yaşamadığı tespit edilmiştir.

Başvuru sahibinin iddiaları ile ilgili araştırmalar devam ederken, başvuru sahibi, güvenlik kuvvetlerinin mal varlığını zarar verdiği iddiası ile AİHS m., 3, 5, 6, 8 , 13, 14 ve 1.protokolün 1.maddesinin ihlal edildiğini ileri sürerek Komisyona başvurmuştur. Ayrıca, başvuru sahibi, iddiasına delil olarak herhangi bir sağlık raporu sunmamakla birlikte, olağan üstü hal bölgesinde bulunan, Malazgirt jandarma karakolunda gözaltında iken kendisine değişik işkence metotlarının uygulandığı iddiasında bulunmuştur.

KARAR

Komisyon tarafından başvurunun Türk hükümetine iletilmesinden sonra dava 1 Kasım 1998 yılında 11. Protokolün 5/2.maddesi gereği Mahkemeye havale edilmiştir. Mahkeme, 30 Mayıs 2000 tarihinde, tarafların görüşlerini aldıktan sonra, davayı kabul edilebilir bulmuştur. 24 ocak 2001 tarihinde de, AİHS m.38/1 (b) gereği, taraflara dostane çözüme ulaşma çağrısı yapılmıştır. 9 ve 12 Şubat 2001 tarihlerinde de, taraflar, AİHM’e, dostane çözüme ulaştıkları yönünde bildirimde bulunmuşlardır.

Hükümet, başvuru sahibine, 10.000 İngiliz Sterlinini ödemeyi kabul etmiştir ve bu teklif başvuru sahibince kabul edilmiş ve neticede dava Mahkemece kayıttan düşürülmüştür.

YORUM

Olayda, başvuru sahibinin müracaatını İstanbul Cumhuriyet Savcılığı ciddiye almış, dilekçeyi Malazgirt Cumhuriyet savcılığına iletmiş, Malazgirt Cumhuriyet savıcısı bölgeye giderek olayın geçtiği yerde incelemeler yapmış, evi incelemiş, iddia edildiği gibi evin yandığına dair bir iz bulunamazken, komşular evin yandığına dair çelişkili ifadeler vermiştir. Jandarma Genel Komutanlığı o tarihlerde köyde bir operasyon düzenlenmediğini belirtmiştir. Başvuru sahibinin evinin güvenlik kuvvetleri tarafından yakıldığına ve kötü muamele yapıldığına dair bir delil sunamazken Türk Hükümetinin 20 Milyar TL ödeyerek dostane çözüm yolu ile olayı sonlandırması pek anlamlı gözükmemektedir. Hükümetin bu tutumu kendi kurumlarının hazırladığı rapor sonuçları ile çelişmektedir.

VI.4. ERCAN – TÜRKİYE Davası

25 Eylül 2001

İddialar: Kötü Muamele Yasağı ile Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği, Adil Yargılanma Hakları İhlali

Başvuru no: 31246/96
Karar Tarihi: 25 Eylül 2001

OLAYLAR

26 Temmuz 1995 tarihinde bir polis memuru, o sırada bir parkta bulunan başvuru sahibi ve erkek arkadaşı Tarık Ziya Yıldırım’ın kimliklerini görmek ister. Üzerlerinde yapılan aramada Tarık Ziya Yıldırım’ın çantasından iki adet tabanca çıkar. Polis memuru karakolu arayıp yardım ister, ancak bu arada çıkan kavgada hem kendisi hem de başvuru sahibinin erkek arkadaşı kurşunla yaralanırlar. Başvurucu ve erkek arkadaşı kaçmaya çalışırlarken polisler tarafından yakalanırlar. Yaralı polis memuru olay yerinde, Tarık Ziya Yıldırım da kaldırıldığı hastanede ölürler.

Başvuru sahibi, sorgulanmak üzere İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürülmüştür. Emniyet Müdürlüğünün istemi üzerine İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı, başvurucunun gözaltı süresini 26 Temmuz 1995’ten başlamak üzere 8 Ağustos 1995 tarihine kadar uzatmıştır. Gözaltı süresinin son gününde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü savcıdan bir gün daha ek süre istemiş ve bu süre verilmiştir. Sorgulama sırasında başvurucu, yasadışı Türkiye Komünist Emek Partisi/Leninist örgütünün silahlı kanadı olan Leninist Gerilla Birlikleri adlı yasadışı bir örgüte üye olduğunu ve erkek arkadışıyla polis arasında çıkan kavgada polis memuruna kendisinin ateş ettiğini itiraf etmiştir.

Başvuru sahibi, daha sonra bu ifade tutanağını fiziki ve psikolojik işkence altında imzaladığını açıklamıştır. 9 Ağustos 1995 tarihinde İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan bir doktor, raporunda, başvurucunun muayenesi sonucunda işkence yapıldığını gösteren hiçbir dayak ya da yara izine rastlanmadığını belirtmiştir. Başvurucu, hem savcılıkta hem de çıkarıldığı İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde gözaltında alınan ifadelerini reddetmiştir. 9 Ağustos 1995 tarihinde başvurucu tutuklanarak cezaevine gönderilmiştir. 11 Ağustos 1995 tarihinde başvuru sahibini muayene eden cezaevi doktoru, raporunda başvurucunun sol elinin gücünü kaybettiğini ve sol kolda omuzlardan parmaklara kadar bir uyuşukluk olduğunu, ayrıca sol kolun hareketi sırasında acı duyulduğunu belirtmiştir.

23 Ekim 1995’de İstanbul Adli tıp Kurumu’ndan bir grup doktor bir rapor düzenlemişlerdir. Bu raporda başvurucunun 11 Ağustos, 2 Ekim ve 5 Ekim 1995 tarihlerinde muayene edildiği belirtilmektedir. 2 Ekim 1995 tarihli muayenede başvurucunun sol omuzunu hareket ettirmede zorlandığının ve kolundaki bükülme ve çekilmeden dolayı acı çektiğinin gözlendiği, yumruklarında ve sağ omuzunda da benzer problemlerin bulunduğu ifade edilmektedir. Başvurucu aynı zamanda negatif biceps (pazı), stiloradial refleksler, ve yukarı, orta ve aşağı kol pecsusdaki lezyonlardan kaynaklanan ağrılar çekmektedir. 11 Ekim 1995 tarihli muayenede, başvurucunun kol pecsusundaki lezyondan, negatif kemik refleksinden ve sağ koldaki hipostasisden dolayı acı çektiği gözlenmiştir. Doktorlar, başvurucun 15 gün çalışamayacağına karar vermişlerdir.

Başvuru sahibi, 24 Ocak 1996 tarihinde, Fatih Savcılığına başvurarak gözaltında işkence gördüğünü iddia etmiştir. Başvurucu, kendisine elektrik verildiğini, soğuk su tutulduğunu, dövüldüğünü ve hakarete maruz kaldığını söylemiştir. Ayrıca, falakaya yatırıldığını ve cinsel tacize uğradığını, kelepçeli olarak ayakta tutulduğunu, uyumasına izin verilmediğini, ve filistin askısına alındığını ileri sürmüştür. Başvurucu, doktor raporlarını işkencenin delili olarak sunmuştur.

Savcı bu şikayet hakkında takipsizlik kararı vermiştir. Başvurucunun takipsizlik kararına itirazı da 7 Ağustos 1996 tarihinde Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiştir.

İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 4 Mayıs 1998 tarihinde verdiği kararla başvurucuyu yasadışı örgüt üyesi olmaktan dolayı, Türk Ceza Kanunu’nun 146 § 1 maddesi uyarınca müebbet hapse mahkum etmiştir. Bu karar, Yargıtay tarafından 2 Mart 1999 tarihinde onanmıştır.

Başvuru sahibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı başvuruda Sözleşme’nin 3, 5 §§ 1 (a) ve (b), 3 ve 4, 6 §§ 1 ve 3 (c) maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkeme, tarafların açıklamalarını değerlendirdikten sonra 17 Ekim 2000’de başvurucunun Sözleşme’nin 3, 5 §§ 3 ve 4, 6 §§ 1 ve 3 (c) maddelerine yönelik şikayetlerini kabul edilebilir bulmuş, diğerlerini ise reddetmiştir.

KARAR

Hükümet, 23 Temmuz 2001 tarihinde Mahkeme’ye ilettiği bildiride dostça çözüm amacıyla Bayan Ayfer Ercan’a 30.000 İngiliz Sterlini ödemeyi önerdiğini, mevcut mevzuata ve hükümetin bu yöndeki gayretlerine karşın, mevcut davada olduğu gibi, yetkililerin gözaltındaki kişilere yönelik münferit kötü muamele uygulamalarından dolayı üzüntü duyduğunu ve bu gibi kötü muamelelerin gelecekte tamamen ortadan kaldırılması için, etkili soruşturmalar dahil, her türlü tedbirin alınacağını belirtmiştir. 11 Haziran 2001 tarihinde Mahkeme, başvurucunun Hükümetin dostça çözüm teklifini ve şartların kabul ettiğini beyan eden cevabını almıştır. Bunun üzerine, Mahkeme davanın kayıttan düşülmesine 25 Eylül 2001 tarihinde oybirliğiyle karar vermiştir.

YORUM

Dostane çözüme konu olan kötü muamele iddiası enteresan bir Türkiye gerçeğini yansıtmaktadır;. Gözaltına alınan başvurucunun ilk muayenesinde Adli Tıp Kurumu herhangi bir kötü muamele izi bulamazken olaydan hemen 2 gün ve yaklaşık 2 ay sonra verilen 3, toplam 4, doktor raporu kişinin gözaltında iken kötü muameleye tabi tutulduğunu ortaya koymuştur.

Gözaltında kötü muamele yapıldığını ortaya koyan bu dört rapora dayanılarak yapılan suç duyurusunda Cumhuriyet Savcılığı takipsizlik kararı vermiş ve bu karar Ağır Ceza Mahkemesince onaylanmıştır.

Aynı doktor raporlarına dayanılarak AİHM’e yapılan müracaatta ise Hükümet mahkum edilmemek için dostane çözümü kabul ederek doktor raporlarının doğruluğunu kabul ederek kendi Savcılığının ve Ağır Ceza Mahkemesinin kararını yok saymıştır. Bu durumda açıklanması gereken şudur; Doktor raporları gerçeği yansıtıyorsa Cumhuriyet Savcılığı (ve onaylayan Ağır Ceza Mahkemesi) neden takipsizlik kararı vermiştir? Gerçeği yansıtmıyorsa neden dostane çözüm yoluna gidilerek yaklaşık 60 milyar lira gibi astronomik bir rakamı ödeme yolu seçilmiştir.

Neticede kötü muamele yapıldığını gösteren 4 doktor raporu varken dostane çözüm yolunun seçilmesi mantıklıdır.

VII) İşkencesiz Bir Türkiye İçin

VII.1. Yapılması Gerekenler

İşkencesiz bir dünyanın, işkencesiz bir Türkiye’nin oluşturulması için dayanışma, mağdurların desteklenmesi değildir yalnızca. İşkence, bütün yurttaşların, bütün kamu aktörlerinin sorunudur. İşkenceye karşı dayanışma, işkencenin önlenmesi için aktif katılımla sağlanabilir. Bu, toplumsal geleceğimizi belirleme kapasitemizi onarma yolunda da önemli bir adım oluşturacaktır. Türkiye’de işkence önlenememektedir. Önlenmesi kararlı bir siyasi iradenin varlığına bağlıdır.

Bu çerçevede aşağıdaki önlemlerin hükümet tarafından bir an önce alınması gerekmektedir:

– Ne zaman meydana gelirse gelsin, yetkililer işkenceyi kayırsız şartsız kınamalıdırlar.

– Özgürlüğünden yoksun bırakılan herkes, geciktirilmeden bir hakim önüne çıkarılmalıdır.

– Türkiye’deki işkence ve kötü muamelenin bir sembolü haline gelen “gözbağı uygulaması” yasadışı ilan edilmelidir.

– Tecrit gözaltı uygulaması yasaklanmalıdır.

– İşkencenin Türkiye yasalarındaki tanımı, en azından İşkenceye Karşı Sözleşme ile örtüşmelidir;

– Gözaltına alınanlar, tutuklular ve hükümlülerin gözaltı, sorgulanma ve tıbbi bakımlarının yapılması süreçlerine dahil olan görevlilerin tümüne, “tecavüz ve cinsel tacizin” işkence ve kötü muamele fiilleri olduğunun kavratılması gerekir. Tecavüz eylemi, uluslararası standartlar çizgisinde tanımlanmalıdır.

– Türkiye yetkilileri işkence, kötü muamele, “kaybolma” ve yargısız infazlar konusunda yapılan şikayetler, suç duyuruları ya da raporların geciktirilmeden ve etkin olarak soruşturuluyor olmasını sağlamalıdırlar. İnsan hakları ihlallerinden sorumlu olanlar, bu konuda emir verenler de dahil olmak üzere, yargı önüne çıkarılmalıdırlar. İşkence yaptığından kuşkulanılan görevliler, görevden uzaklaştırılmalıdır;

– Gözaltındaki kişiler bağımsız, tarafsız ve konuya vakıf sağlık uzmanlarıyla derhal görüşebilme olanağı bulabilmelidir. Şikayetler, yargılamalar, mahkumiyetler ve cezalar listesi oluşturmalı, “işkencenin önlenmesi ve rapor edilebilmesi” için gerekli önlemler alınmalıdır. Bağımsız tıbbi ya da psikiyatrik raporlar soruşturmaya dahil edilebilmeli ve “İstanbul Protokolü” bu konuda temel alınmalıdır. Görevlilere bu konuda eğitim verilmelidir.

-Cezaevlerinde tecrit uygulamasına son verilmelidir.

– İşkence görenler, tanıklar, soruşturmayı yürütecek kişiler ve aileleri koruma altına alınmalıdır.

VII.2. PRATİK ÖNLEMLER

Emniyet görevlileri, adli ilemleri savcılık adına yürütmektedirler. Dolayısıyla savcılık adına yürütülen bir işlemde suç işlenmesi kabul edilemez. Sanıkların işkence iddiaları savcılarca doğrudan araştırılmalı, işkenceyi ortaya çıkarabilecek her türlü kolaylık ve imkân sağlanmalıdır.

Özellikle gözaltı süresinde savcılıkların emniyet birimlerini sürekli kontrol etmesi, sanık yakınlarının veya avukatının başvurusu üzerine 24 saat üzerinden sanık izlenebilmelidir. Yakını veya avukatı sanıkla -24 saat için- her zaman görüşebilmeli, sanığın özel bir doktor tarafından muayenesini yaptırabilmelidirler.

Emniyette sanık ifadesi alınrken mutlaka avukat bulunması zorunluluğu getirilmelidir. Çünkü avukat bulunması kamu hizmeti olması nedeniyle sanığın isteğine bırakılmamalıdır, Kaldı ki sanığın lehine olabilecek bir vekilinin bulunmasını sanık neden istememiş olabilir ki?

Uygulamada genellikle sanıkların avukat istemedikleri tutanaklara yazılıp sanıklarca da imzalanması, her zaman yakınma konusu olmaktadır. Hatta bu durum dahi tek başına emniyet ifadesinin geçersizliği için yeterlidir.

Yine sanıklarin ifadelerinin savcılıklarca alınması nedeniyle, emniyette uzman olmayan polis memurlarının ifade olması gereksiz hale gelmektedir. Her sanığın ifadesinin savcılarca alınması büyük bir iş yükü getirse de, emniyette polis memurlarının ifade alma yetkisi tümden kaldırılabilir.

Asıl olan savcılığın ifade almasıdır. Savcılık adına ifade alan emniyet görevlisinin yetkisi tümden kaldırıldığında, doğal olarak iskence iddiaları da son bulacaktır.

İşkence ve kötü muamelenin önlenmesinde, uluslararası standartlara uygun yasal düzenlemelerin yapılmasının yanısıra işkencenin ve kötü muamelenin önlenmesinde engel olan anlayışların da ortadan kaldırılması gerekir. Bu da, insan hakları normlarının diğer normların üzerinde olduğunun anlaşılmasını; ulusal ve uluslararası düzenlemelerin bu temelde yapılmasını gerektirir.

Gözaltına alma yargı kararı ile olmalı ve suçüstü durumlarında kişilerin derhal yargı önüne çıkarılmasını sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Bu çervede Adli Kolluk Teşkilatı kurulmalı ve adliye kurumsal olarak güçlendirilmeli ve eğitim olanakları sağlanmalıdır. Diğer kolluk görevlilerinin yetkileri daraltılmalı ve – adli eğitimleri de olmadığı gözönünde tutularak – adli konularla ilgili görevlerinde, güçlü bir savcılık örgütlenmesinin denetimi altında çalışmaları sağlanmalıdır.

İşkence ve kötü muamele ile suçlanan görevlilerin adil yargılanmasının önündeki engeller kaldırılmalı; bu konudaki yanlış uygulama nedeniyle durdurulan soruşturma ve davalar yeniden açılmalı; işkence ve kötü muamele ile suçlanan görevliler, suçsuzlukları kanıtlanana kadar, savcıların talebiyle görevden ya da “aktif görevden” alınmalıdır. Bu suçları işleyen görevlilerin idari, adli ya da siyasi amirlerinin sorumlulukları da soruşturma konusu olmalıdır.

Adli Tıp Kurumu’nun etkin ve amaca uygun çalışması için başta bağımsızlığının sağlanması olmak üzere gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Görevlerinin kapsamına ya da meslek ahlakı ilkelerine aykırı işlemleri nedeniyle tabip odaları ya da yargı makamları tarafından suçlu bulunan kişilerin söz konusu kurumda ya da ilgili herhangi bir makamda görevlendirilmeleri engellenmelidir.

İşkencenin tıbbi ve hukuksal açılardan soruşturulmasına yönelik olarak Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın da etkin çabalarıyla uluslararası düzeyde hazırlanan ve BM İnsan hakları Yüksek Komiserliğine sunulan İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi İçin El Kılavuzu- İstanbul Protokolü‘ne uyum sağlanmalıdır.

İstanbul Protokolünde önerildiği gibi, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin yetki ve örgütlenmesine paralel olarak, İşkenceyi Önleme Ulusal Komitesi kurulmalı, bu komitede insan hakları örgütleri, Türk Tabipleri Birliği ve barolar yer almalıdır.

İşkence ya da kötü muameleye maruz kalanların gereksindiği tıbbi, psişik, sosyal ve hukuksal yardım sağlayan kuruluşlar açılmalıdır. Bu kuruluşlar, önerilen İşkenceyi Önleme Komitesi tarafından ve ilgili meslek kuruluşlarının da katılımıyla organize edilmelidir. Kişiler bu yardımları alacakları resmi ya da gayri resmi kuruluşu seçmekte serbest olmalı ve bu kuruluşların masrafları oluşturulacak bir fondan karşılanmalıdır.

İşkence ve kötü muamele mağdurlarının tazminat talepleri ile ilgili yasal durum açıklığa kavuşturulmalıdır.

VII.3. İŞKENCENiN ÖNLENMESi HAKKINDA KANUN

Hükümet, açıkladığı Ulusal Program’ da, işkenceyle mücadele konusunda kararlı olduğunu, kısa vadede kanun değişikliği yapılarak işkencenin önlenmeye çalışılacağını taahhüt etmiştir. Hazırlanan Ceza Kanunu tasarısındaki işkenceyle ilgili hükümler; kötü muamele, onur kırıcı eylemleri kapsamadığı için yeterli değildir. İskencenin daha az şiddeti olan kötü muamelenin de, cezalandırılması gerekir. Bu nedenle tasarıdaki (m. 139) işkenceyi suç sayan maddede kötü muamele, insanlık dışı eylemi de kapsayan değişiklik yapılması gerekir.[6]

Aslında işkence ve kötü muamele ile mücadelede, özel bir kanun çıkarılması daha yerinde olacaktır. Çünkü, işkence ve kötü muamelenin tesbiti, yeterli derecede araştırılması, delillerin temini ile adli tip kurumu, emniyetin denetimi, tutuklu ve avukat ilişkisi gibi çok boyutlu bir ilişki, özel bir kanun gerektirecek uzmanlık ve özellik taşımaktadır.

Dağınık halde bulunan mevzuatı bir kanunda toplamak, Kanunun uygulanmasını da kolaylaştıracaktır. İşkencenin ve kötü muamelenin ayrıntılı tanımlanması ile maddi ceza kuralları yanında, yargılama usul kurallarını, avukat ve adli tıp ilişkilerini kapsayan özel bir kanun, işkenceyle mücadelede heyecan oluşturacak ve önleyici bir işlev görecektir. Ayrıca Ulusal Program’ daki taahhütlerin yerine getirilmesini de kolaylaştıracaktır.

VII.4. HÜKÜMET DIŞI KURULUŞLAR ve RAPORLARI

İşkenceyi bütünüyle geçmişe ait bir konu haline getirmeyi amaçlayan çok çeşitli kuruluşlar bulunmaktadır. Ne var ki, ihtiyaç duydukları bilgiye ulaşamazlarsa onların da elleri kolları bağlanır. Bu kuruluşların, bir durumu kendi gözleriyle görme imkanı ve ilk elden inceleme yapma yetkisi çoğu zaman oldukça sınırlıdır. Eğer hiç kimse kendisine bilgi göndermezse, BM İşkence Özel Raportörü bu problemin dünya çapındaki ya da belli bir ülkedeki boyutlarına ilişkin bir rapor hazırlayabilir mi? Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi, eğer kendisine hiçbir rapor ulaşmazsa, belli bir ülkede en çok hangi tip tutuklunun (detainees) risk altında olduğunu bilebilir mi? Her iki sorunun da tek ve çok basit bir cevabı var: Hayır,bu mümkün değildir.

Eğer bilgi anahtarsa, hükümet dışı kuruluşların da (HDK)[7] bu anahtarın taşıyıcıları olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Uluslararası kuruluşların bunlara bağımlılığı o boyuttadır ki, bir ülkede HDK’ların faaliyetlerinin kısıtlanması -ciddi insan hakları ihlalleri yaşanmasına rağmen- uluslararası camianın dikkatinin bu duruma çekilememesi anlamına gelebilir. Çünkü hakkında bol miktarda bilgi bulunan bir ülke üzerine dikkatleri yoğunlaştırmak ve mevcut kaynakları buralara yönlendirmek çok daha kolaydır. Uluslararası topluluğun gözlerini az bilinir bir duruma dikmesini başarmanın yolu, güvenilir bilgi akışını sağlamaktan geçer. Bu bağlamda, HDK’ların işkencenin ortadan kaldırılmasına yönelik mücadeledeki rollerini abartmak mümkün değildir.

İşkence iddialarının uluslararası mekanizmalara rapor edilmesi hem ülkedeki genel insan hakları durumuna ve hem de bireysel olarak mağdur olan kişiye fayda sağlayabilir. Bu raporlar sayesinde kazanılan faydaları şu şekilde sıralayabiliriz:

– Bir duruma dikkat çekilmesini/hak ihlallerinin sistemli olduğunun gösterilmesi;
Kınanmaktan kaçınabilmek için, görevlileri insan haklarını ihlal eden hükümetler bu tür uygulamaları kamuoyunun gözlerinden uzak tutmaya çalışırlar. Bir ülkedeki gerçek duruma ilişkin bilinç oluşturması nedeniyle, iddiaların uluslararası mekanizmalara rapor edilmesi, örtbas etmenin ortadan kaldırılmasına yönelik, önemli bir işlev üstlenir. Uluslararası topluluğun harekete geçmesinin en muhtemel olduğu durumlar, kendisine pek çok bilginin ulaştığı durumlardır. Dünyanın geri kalanının, bir ülkedeki insan hakları ihlallerine karşı harekete geçmesi ihtimalini artırmanın tek yolu, söz konusu durumu bilinir kılmaktır.

– Genel durumda olumlu değişikler yaratılmaya çalışılması;
Bir duruma dikkat çekmek sadece ülkenin kınanmasını ya da hesap vermesini sağlamaya çalışmayı amaçlamamalıdır. Çok daha önemlisi, işkencenin sonsuza dek ortadan kaldırılmasına katkıda bulunacak yapıcı ve uzun erimli iyileştirmeler meydana getirmeye çalışmaktır. Bu genellikle hem hukuki çerçevede hem de işkenceye yönelik resmi tutumlarda değişiklik gerektirir. Pek çok uluslararası mekanizma devletlere, alıkonulan kişilere daha fazla güvence sağlayan hukuki ve pratik koruma tedbirlerini hayata geçirmek gibi, genel durumu iyileştirebilecek yöntemler önerir. Bu koruma tedbirleri, bir kişinin avukatla görüştürülmeksizin alıkonulabileceği süreleri azaltan hukuki düzenlemelerin yapılmasını; göz altında tutulan bütün kişiler için bağımsız doktorlarca düzenli tıbbi tetkikler yapılmasını ya da işkencenin cezasız kalmasını (aşağıya bakınız) ortadan kaldıracak tedbirlerin alınmasını içermektedir. Genellikle, uluslararası kuruluşların tavsiyeleri, bu tavsiyeleri hayata geçirilmesini teminat altına almak amacıyla gündemde olan ülke ile başlatılan diyalogun ilk adımını oluşturur.

– İşkencenin cezasız kalmasına karşı mücadele edilmesi;
Ülkeleri hesap vermeye davet etmek amacıyla işkencenin kamunun gözleri önüne serilmesi, işkence iddialarını rapor etmenin sonuçlarından bir tanesidir. Başka bir düzlemde ise, işkencenin rapor edilmesi, bu türden eylemlere girişen kişilerin üzerine spotların dikilmesini sağlayarak; bedelini ödemeden bu türden tutumları sürdüremeyeceklerini anlamalarına katkıda bulunur. İdeal olanı, bunun iç hukuk sistemi içerisinde başlatılacak kovuşturma yoluyla yapılmasıdır. Fakat kovuşturmanın yapılmadığı ya da etkin olmadığı durumlarda da, uluslararası kuruluşların pek çoğu, işkenceye karşı gösterilen resmi düzeydeki hoşgörüyü kınamak ve söz konusu ülkenin cezasız kalmasına son verecek tedbirlerin uygulamasını talep ya da tavsiye etmek hususunda da oldukça hızlı hareket etmektedirler. Failler “sıyıracak bir yol” bulabildiği ve hatta bazı vakalarda olduğu gibi, soruşturmada işkenceye başvurarak sonuç elde ettiklerinde yükselme imkanı elde edebildiği müddetçe, işkence ve fena muamelenin diğer türlerini uygulamaktan vazgeçmeleri için bir neden kalmamaktadır.

Eğer bir devlet, işkence faillerinin cezasız kalmasına izin verir ise bu, uluslararası hukuka göre devletin sorumluluğu meselesini ortaya çıkarır. Aslında pek çok devlet, aralarında BM İşkenceye Karşı Sözleşmenin de bulunduğu bir dizi sözleşmeye göre, işkence uygulayan kişilerin eylemlerinden dolayı sorumlu tutulmalarını teminat altına almakla yükümlüdür. Bir devlet, işkenceye karıştığını bildiği bireyleri kovuşturmaz ya da bir başka devletin bunu yapmasına müsaade etmez ise uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmiyor demektir.

– Mağdur birey için bir giderim yolu aranması;
Sözü edilen amaçlar dolaylı ve uzun vadeli işler gibi algılanabilir ve mağdur birey için yeterli bir tatmin sağlamıyor gibi görülebilir. İnsan hakları sicili iyileşmiş bir ülkede yaşamak gibi uzun vadede elde edilebilecek faydalarının yanı sıra, işkencenin rapor edilmesi yoluyla elde edilebilecek daha doğrudan ve derhal sağlanabilecek bazı giderimler de söz konusudur. Bunlar;

a)İhlalin bulgulanması
Uluslararası anlaşmalarla oluşturulmuş pek çok kuruluş, işkence ya da ilişkili bazı ihlallerin meydana gelip gelmediğini telaffuz etme yetkisiyle donatılmıştır. Bu, söz konusu kuruluşların, devletin belli bir bireyle ilişkisinde, uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerini ihlal ettiği yönünde, yetkili sıfatıyla açıklama yapabilmeleri anlamına gelmektedir. Birey için başka bir giderim yolu öngörülmemiş olsa bile, söz konusu devletin kabahati kamusal olarak saptanmış olur ve devlet bu tutumu nedeniyle hesap vermeye zorlanır.

b)Faillerin hesap vermesi
Bazı mekanizmalar işkence iddialarına ilişkin olarak etkin bir soruşturmanın yürütülmesini ve faillerin bu tutumları nedeniyle kovuşturulmasını isteyebilir ya da emredebilir. İşkencenin cezasız kalmasının önüne geçilebilmesi için, mağdurun, failin bir tepki almaksızın işkence yapamayacağı konusunda temin edilmesi büyük önem taşır.

c)Giderim
Giderim, bir bireye verilen zararın telafi edilmesine ilişkindir. Yargılama yetkisine sahip uluslararası kuruluşlar, ihlal bulgulamaları durumunda, devlete giderimde bulunma talimatı verme yetkisine sahiptirler. Bu giderim birkaç biçimde gerçekleşebilir. Geleneksel olarak, genellikle bir tazminat verilmesini içerirse de, diğer türden giderimlerin hüküm altına alınması da giderek yaygınlık kazanmaktadır. Tazminat genellikle, -bireyin ya da ailesinin maruz kaldığı ıstırabın kapsamının tartıldığı ve buna maddi bir değer biçildiği- manevi tazminatı da içine alacak şekilde, meydana gelmiş ekonomik kaybı esas alarak hesaplanır. Giderimin daha az geleneksel olan biçimleri – ki bunlar ihlallerin sonuçlarını vurgulamak için pek çok açıdan daha uygun ve etkindir- şu tür örnekleri içerir: İhlallere maruz kalan bir topluluk için okul ya da hastane açmayı emretmek; devletten, öldürülen ve kaybedilen kişilerin cesetlerinin nerede bulunduğunu bu kişilerin yakınlarına bildirmesini istemek; devleti mağdurun rehabilitasyonuna ekonomik olarak katkıda bulunmaya mahkum etmek; ve hatta meydana gelenlerden ötürü kamuoyu önünde özür dilemek.

d) Kişinin işkenceye uğrama riski bulunduğuna inanılan bir ülkeye sınır dışı edilmesinin önlenmesi
Kişinin işkenceye uğrama riski bulunduğuna inanılan bir ülkeye sınır dışı edilmesini önlemek için harekete geçmeye hazır olan bazı mekanizmalar mevcuttur. Birey kişisel olarak risk altında olduğunu ve bunun süre giden bir risk olduğunu gösterebilmelidir. Eğer bu durum tespit edilirse, başvurulan mekanizma, kendisinden sığınma istenilen devletten, en azından vakayı inceleyebileceği zamana kadar bireyi sınır dışı etmemesini isteyebilir. Bu tür istemler bağlayıcı olmamakla beraber genellikle sonuç doğurmaktadır.

VII.5. İŞKENCEYE KARŞI BM SÖZLEŞMESİ

İŞKENCE VE DİĞER ZALİMANE, GAYRI İNSANİ VEYA AŞAĞILAYICI MUAMELE VEYA CEZAYA KARŞI SÖZLEŞME 10 Aralık 1984’de Birleşmiş Milletler genel Kurulu tarafından kabul edilmiş uluslararası bir antlaşmadır. Sözleşme 26 haziran 1987’de yürürlülüğe girdi. 120’den fazla devlet sözleşmenin yükümlülükleriyle bağlanmayı kabul etmiştir. Sözleşme, işkence ve kötü-muamelenin bütün biçimlerini yasaklamaya ve önlemeye ve işkenceci olduğundan şüphe edilenleri adalet önüne getirmeye yönelik, devletlerin belli önlemleri almasını zorunlu kılar.

İşkencenin bütün biçimleri bütün zamanlar için yasaklanmıştır.

Savaşlar, sıkıyönetim, ayaklanmalar ve herhangi bir diğer olağanüstü koşul sırasında dahi işkenceye asla izin verilemez veya işkence asla meşrulaştırılamaz. Eğer kamu görevlililerine işkence eylemlerini gerçekleştirmeye yönelik amirleri tarafından emir verilirse, onlar bu emre itaat etmemek zorundadırlar, aksi takdirde bir suç işlemiş olacaklardır. İşkence yapmanın kesinlikle hiçbir mazereti yoktur. Hükümetler, ulusal yasaları kapsamında işkencenin daima bir suç olmasını ve beraberinde uygun cezaların getirilmesini temin etmek zorundadırlar.

Kötü muamele yasaklanmalıdır.

Zalimane, gayrı insani veya aşağılayıcı muamele veya cezanın diğer biçimleri de kesinlikle yasaklanmalıdır.

İşkence iddiaları gerektiği gibi soruşturulmalıdır.

İşkence mağdurlarının yetkili otoritelere şikayette bulunma hakkı vardır. Otoriteler yapılan bir şikayetin soruşturmasını tarafsız bir şekilde yerine getirmek ve mağdurların ve tanıkların korunmasını temin etmek zorundadırlar. İşkence mağdurları tazminat ve rehabilitasyon tedavisi hakkına sahiptirler. Mağdurlar bir şikayette bulunmasalar bile, devletler bir işkencenin gerçekleştiğine dair olan şüphelerin nedenlerini her nerede olursa olsun soruşturmakla yükümlüdürler.

İşkence yoluyla elde edilen deliller reddedilmelidir.

Herhangi bir yasal süreçte kullanmak amacıyla işkence sonucu elde edilmiş hiçbir açıklama, işkenceci olduğundan şüphelenilenlerin kovuşturulması hariç kullanılamaz.

Bütün işkenceciler kovuşturulmalıdır.

İşkenceciler, işkence eyleminin gerçekleştirildiği yer göz önünde bulundurulmaksızın adalet önüne getirilmelidir. Sözleşmeye taraf olan devletler, işkence başka bir ülkede gerçekleştirilmiş olsa bile, işkenceci olduğundan şüphelenilenleri kovuşturmak, aksi takdirde kovuşturmanın gerçekleştirileceği bir başka ülkeye iade etmek zorundadırlar.

İşkence riskinin olduğu bir yere iade yapılamaz.

Devletler, herhangi bir kişiyi işkenceye uğrama tehlikesinin olabileceği bir ülkeye gönderemez ya da iade edemez.

Polis gerektiği gibi eğitilmelidir.

Bütün polis kuvvetleri ve kamu görevlileri işkencenin yasak olduğuna dair bilgilendirilmek ve İşkenceye karşı Sözleşmenin hükümlerindeki prensiplere göre eğitilmek zorundadırlar:

İşkence Takip edilmelidir.

İşkenceye karşı Komite Sözleşmenin uygulanmasını izlemeye yönelik taraflar tarafından seçilmiş 10 bağımsız uzmandan oluşan bir yapıdır. Komite hükümetler tarafından sunulan periyodik raporları gözden geçirir ve Sözleşmenin sağlıklı bir biçimde uygulanmasına yönelik hakkında tavsiyelerde bulunur. Komite aynı zamanda eğer devlet 22.Madde de yer alan beyanı yapmayı kabul etmişse, işkence mağdurlarından gelen bireysel şikayetleri de dikkate alır. Komite bir devlette sistematik işkence olduğuna dair bilgi aldığında kendi soruşturmasını kendisi yürütebilir. Sözleşmeyi kabul eden devletler Komitenin tavsiyelerine uyarak işbirliği yapmak zorundadırlar.

VII.6. ULUSLAR ARASI AF ÖRGÜTÜNÜN ÖNERİLERİ

Uluslararası AF Örgütü, işkencenin tüm dünyada her gün sürdüğünü belirterek, yasaklanmasının yeterli olmadığını, önleyici acil tedbirler alınmasını, 12 maddelik bir program sunarak hükümetlere önermiştir.

Buna göre, her ülkenin en üst yöneticileri, işkenceyi her gerçekleştiğinde kınamalıdır. Tutuklular, akrabaları, avukatı ve doktoruyla geciktirilmeden görüştürülmeli ve nerede ve kimin yetkisinde tutulduğu açıklanmalıdır.

Tüm gözaltı birimlerine bağımsız, habersiz ve kısıtlamasız denetim ziyaretleri yapılabilmelidir. Sorgu makamı ile gözaltı makamları birbirinden farklı olmalıdır. İşkence şikâyet ve raporları, bağımsız kurumlarca zamanında ve kapsamlı olarak incelenmeli ve soruşturma sonuçları halka açıklanmalıdır. İşkence altında alınan ifadelerin kullanılmaması, işkence mağdurlarına yeterli tazminat ve tedavi imkânı sağlanmalıdır.

Uluslararası Af Örgütü (UAÖ), “İskenceyi durdurmak için bir adım atın” başlığıyla yeni bir kampanya başlatmıştır. Her ülkenin insanlarını, işkenceyi yok etme yönünde birlikte harekete geçirmenin yollarını aramaktadır. Kampanya gerekçesinde UAÖ şöyle diyor:

“İşkencenin nasıl önleneceği konusunda bilgi eksikliği yoktur. Hükümetlerin işkenceye son vermek için taahhütlerini yerine getirmesini çok bekledik, işkenceye karşı kampanya sıradan insanlar tarafından sürdürülmelidir. İnsan hakları aktivistleri ve destekçiler için, güçlerini birleştirerek, işkenceye karşı bir adım atma ve hükümetlere sorumluluklarını hatırlatma zamanı gelmiştir. İşkencenin sürekliliği ümit kırıcıdır, fakat birlik üzerine temellendirilmiş bir kampanyanın uzmanlaştırıcı ye harekete geçiren bir potansiyeli vardır. İskenceciler, kamuoyunun bu konudaki kayıtsızlığından güç bulmaktadır. Bizim amacımız, bu kayıtsızlığı öfkeli bir itiraza, onu da bir eyleme dönüştürmektir.”

VII.7. SONUÇ:

Filistin askısı, elektrik, cop, kaba dayak, tazyikli su gibi işkence yöntemleri devletin resmi birimlerinin raporlarına dahi girmiştir. Avrupa ülkelerinin, “uzun süre ayakta bırakılma, gözlerin bağlanması, koyu renk torbanın kafaya geçirilerek bekletilme, sanığın uyumasına engel olunması, yeterli su veya yiyecek verilmeme, gürültülü ortamlarda bulundurma, sandalye üzerinde uyumak” gibi işkence olarak nitelenen davranışlar, Türkiye’de kötü muamele olarak dahi görülmemektedir.

Türkiye’de işkence söylentileri ne yazık ki gündemimizde bulunacaktır. Çünkü halk olarak işkenceyi, kötü muameleyi hâlâ normal görebiliyoruz. Bir sorgulama yöntemi olarak, kötü muamele ne yazık ki beyinlerimizde hâlâ meşrudur.

Hükümet, Af Örgütü’ nün bu programını benimsediğini beyanla, İskence ve Kötü Muamelenin önlenmesi hakkında Kanunu çıkararak, Avrupa Birliği sürecini hızlandırmış olacaktır. Tabii ki vatandaslarına karşı insanlık suçunu önleyerek görevini hakkıyla yapmış olacaktır.

Sonuç olarak işkence ile mücadele, kısa ve orta dönemli kategorilere ayrıştırılabilecek bir konu değildir. Anayasal garantilerden pratik uygulamalardaki köklü değişikliğe, işkence aletlerinin ithalinden kamu görevlilerinin eğitilmesine kadar sistemli, planlı, sürekli ve kararlı bir eylem programı ile ancak olanaklıdır.


[1] Dünya Tabibler Birliği, Tokyo Bildirgesi, 1975

[2] http://www.direnis.com/sayi78/iskence.htm

[3] htpp://www.tihv.org.tr/rapor/iskence2000/iskence2000ozet.html

[4] htpp://www.tihv.org.tr/rapor/iskence2000/iskence2000ozet.html

[5] http://www.ta.edu.tr/gbs/aihmk Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesi Web Sitesi AİHMK Dergisi cilt1, Sayı1, Nisan 2002

[6] http://www.geocities.com/hacialiozhan/arastirma30.htm

[7] http://www.izmirbarosu.org.tr/iog/iskencenin_rapor_edilmesi_icindekiler.htm