İslam tehditi öncesi Hindistan birçok tehditle karşılaştı. En tehditkarları ise Yunan ve Pers medeniyetleri oldu. Bu iki medeniyetin ortak bir noktası vardı. Hindistan’ı tehdit ettikleri zaman deyim yerindeyse uzatmaları oynuyorlardı.
Hint kültürüne karşı başarısız oldular. Asıl tehlikeyi yaşatan da Hinduizm kadar güçlü bir altyapıya sahip olan İslam medeniyeti olacaktı.

İslam medeniyetinin Asya coğrafyasına ilk gelişi 751’deki Talas Savaşı ile olmamıştı. Araplar Çinlilerin Orta Asya’daki ilerlemesini durdurmasının yanı sıra İslam’ı Asya’ya tanıtmıştı. Asya coğrafyası İslam medeniyetini bir daha unutmayacaktı.

Hint yarımadasına saldıran tüm düşmanların (Araplar,Türkler,Moğollar) ortak noktası ise Müslüman olmalarıydı. İngilizler bölgeye gelip dengeleri değiştirene kadar bu iki süper güç arasındaki savaş sürüp gidecekti.

İslam’ın Hindistan’a Girişi

İslam’ın Hindistan’a girişi hemen hemen İslam’ın Arap yarımadasında yayılmaya başlamasına denk düşmektedir. Tarihçi Elliot ve Dowson’un “The History of India as told by its own Historians” adlı kitaplarında açıklandıği üzere ilk Müslüman Arap tüccarların 612 ya da 629 yıllarında cenup Hindistan’daki Malabar bölgesine geldikleri söylenir.  O süreın Chera krallığı Kralı Cheraman Perumal Bhaskara Ravi Varma’yı ziyaret eden Müslüman Araplar ona İslam’ı tebliğ etmişler ve hidayetine vesile olmuşlardır. Anlatılan ve efsaneleşmiş şekline getirilen hikayeye gore Kral Cheraman Ay’ın ikiye ayrılması mucizesine şahit olmuştur. Derhal inanç ettikten sonra Hint Müslümanlarının ilk mescidi kurdukları söylenir. Şimdilerde bu mescit Cheraman Juma Masjid adı ile Kerala’da Kodungallor bölgesinde bulunmaktadır. 629 senesinde yapıldığı söylenen bu küçük mescidin buraya gelen ilk sahabelerden olan Malik bin Dinar tarafınca yapıldığı söylenir. Yapılış zamanı kimi tarihçilere bakılırsa 612 bazılarına göre de 629’dur. Ayrıca Malik bin Dinar’ın adına şimdiki Kerala’nın Kannur Bölgesinin Maladiya bölgesinde başka bir mescit yapmış oldurdığı da bilinmektedir. Bu mescitler bölgesinde Malik bin Dinar’ın neslinden gelen Malik bin Muhammed’in kabri bulunmaktadır. Malik bin Dinar’ın kabri ise Mangalore yakınlarındaki Kasaragod bölgesinde olduğu söylenir.
Hindistan ve camiler
Yine Cheraman’a dönecek olursak, İslam’a giren Cheraman efendi Tacettin adını alır ve Mekke’ye gider. Orada efendimiz (sav) ile görüşür. Son veda haccına katılır. Geri dönüşünde Umman’ın Salala bölgesinde bir fırtınada boğularak vefat eder. Şimdi “Hint Kral’ının Kabri” isminde kabrinin burada bulunmuş olduğu biliniyor.

Bir diğer rivayet:

İslam’ın Hindistan’a ilk girmesi ile ilgili olarak anlatılan bir öteki hikâye, ilkine kıyasla zayıf olmakla birlikte şöyledir:

Efendimiz (sav) süreında Hindular astronomi ile çok ciddi ilgileniyorlardı. Ay’ın ikiye ayrılması olayı zuhur edince çok şaşırdılar. Muradabad kralı Ouwesingh bu sorun üzerinde 3 yıl çalışmış ve bir peygamberin Mekke’de zuhur ettiğin kanaat getirmiştir. Hemen veziri Rattansi’ye o zamanda Mekke’de bulunmayan 3 şey Supari, Suri ve Camarband vererek Mekke’ye göndermiştir. Kral, Rattansi’ye efendimizin elindeki şeyleri göstermeden bilmesi halinde O’na biat etmesi ve söylediklarını öğrenip buraya gelmesini ister. Mekkeye gelen Rattansi’yi efendimizin (sav) emri ile Hazreti Ali karşılar ve 3 gün misafir etmesini söyler. Efendimizle görüşmek istediğini söyleyen Rattansi’ye efendimiz o 3 şeyi getirmesini söyler. Bunun üzerine Rattansi biat eder. 5 yıl Medine’de kalır. 5 yıl sonrasında Hindistan’a geri gitmek ister. Efendimizden bir sahabesini de kendisi ile birlikte Hindistan’a gönderip burada İslam’ı yaymalarını ister. Efendimi onun yanına Ebu Zer El Gaffari’yi verir. Böylelikle İslam Hindistan’a girmiş olur.

Hindistan'da islam

Her ne kadar tarih kitapları referans alınsa da bu kadar büyük bir coğrafyada bütün tarihe yazılı olarak ulaşmak mümkün değildir. Sind’e 900’lü yıllar başlangıcında gelen Muhammed Bin Kasım’dan önce Arap tüccarların cenup Hindistan’a gelmeleri çok normaldir. Çünkü deniz ticaretinde zaten çok iyi olan, Endonezya, Seylan (Sri Lanka) ve Malezya’ya ticaret yapan Arapların 600-900 arasında Hindistan’a uğramamaları düşünülemez.

711 senesinde Muhammed Bin Kasım komutasındaki Abbasi İslam ordusunun Sind’deki ilerlemesi.
Hindistan'da İslami sanat

EMEVİ ve ABBASİLERİN SİND’E GİRMESİ

fakat resmi kaynaklara bakıldığında Hindistan’ın İslam ile ilk tanışmaları Batı’dan Suriye’den gelen  Haccac’ı Zalim’in (Hacac İbn Yusuf el Sakafi) yeğeni olan ve gerçek bir peygamber (sav) aşığı olan Muhammed Bin Kasım komutasındaki Abbasi İslam ordularının Sind’i işgali ile başlar (712-714). Muhammed bin Kasım’ın amcası olan Ümeyye valisi Haccac-ı Zalim, Muhammed Bin Kasım’ın İran valisi olmasında rol oynamıştır. Bu fetihten sonrasında yarımadada İslâm hızla yayılmaya başladı. Müslüman Arapların yarımada üzerindeki hâkimiyetleri 300 yıl kadar sürdü. 1001 senesinde Gazneli Mahmut’un Pencab hükümdarıyla girdiği meydan savaşını kazanmasından sonra yarımada tedrici bir şekilde Türklerin eline geçmeye başladı. Gaznelilerin bölgedeki hâkimiyetleri 1187’ye kadar sürdü.
İslam ve Hindistan'da yayılışı
İSLAM’IN HİNDİSTAN’DA YERLEŞMESİ

1187 – 1206 yılları arasında Hind yarımadasının büyük bir kısmına Guriler ve Muhammed Guri hükmetti. 1206’da Hindistan Memlükleri denen ve Köle Hanedanlığı (Slave dynasty) dönemi başladı ve 1290’a kadar sürdü. 1290 – 1320 yılları içinde Halaçlar (Khilji dynasty), 1320 – 1414 senelerı içinde da Tuğluklar hüküm sürdüler. Tuğluklar periyodunun devam ettiği sırada 1398’den itibaren Hindistan toprakları Timuroğulları’nın kısaca Babürlerin saldırılarına maruz kalmaya başladı. Babürlerin ilk ataklardan itibaren Hindistan’ın bir kısmınü ele geçirdiler ve zaman içinde Tuğluklar’ı ortadan kaldırarak onların topraklarına hükmetmeye başladılar. 1526’da Lodiler sultanı İbrahim Lodi’yi Panipat harbinde yenen Farganalı Zahiruddin Muhammed Babür’le başlayan Babür Şahlar Krallığı (Mughal Empire) yönetimi 1858’de Sepoy İsyanına kadar sürdü.

gazneliler-Hindistan islam

Hint Yarımadasındaki İslami Hareketler

1- İmam Rabbani! Ahmet Serhendi (1563-1624)

Şirk ve cehaletin çepe çsafha kuşattığı ülkelerden biri de Hindistan’dır. Bu ülke, tarihi süreç içinde bir çok tezatlara sahne olmuş; bir yandan hoşgörülü Buda’lar at oynatırken, öteki taraftan Sinler ile Kadiyaniliğin kurucu*su çağdaş Müseyleme Mirza Gulam Ahmet ve bunların takip edenleri de izlerinden yürüyorlardı. Öyleki bu ülkede hükümdarların zulmü, hükümdar yakmlarının şarlatanlığı, gayri meşru sermaye birikimi, israf, fuhuş, uyuşturucu iç*kiler ve maddi düşüncenin hakimiyeti şeklinde parazitler zir*vedeydi. Hind halkı kendilerini bu çirkef işlere o kadar kaptırmıştı ki artık İslam’ı tanımaz hale gelmişti. Kur’an-ı Kerim, çöl araplarının bir ürünü olarak tanıtılmaya çalışı*lırken, tanrı Resulüne de bir Arap peygamberi olarak ba*kılmış, onun getirmiş olduğu bir çok hükümler yalanlanmıştı. Hindistanda adeta bir din gitmiş, yerine bir başka dini gelmişti. Hindu alimleri ile sufiler bu yeni dinin temel taşı kabul edilmişti. Bu yeni dinin adı ‘Dini ilahi’, temel esası da ‘Lailahe illallah Ekber Halifetullah’ olmuştu. Böylece dalkavuk ve yobazlar sayesinde Kral Ekber allah’ın hali*fesi olmuştu. Bu yeni dinin inançları ise putperestlik, hu*rafeler, tasavvuf mistizmi, ırk ve derslik gibi toplumsal ta*bakalaşma ve diğer batıl inançlardı. Bunlara bir de İngiliz sömürgeciliği ile Moğol iktidarının kültür ve inançlarını eklerseniz ne aşama vahim bir tablo ile karşılaşacağınızı anlarsınız.

İslam'ın Hindistan'a Girişi

İşte bu tezatlara sahne olan ülkede, tam bir keşmekeşlik içinde cahiliye hayat sürerken İmam Rabbani, takipçileri Şah Veliyullah Dehlevi, Şah İsmail, Şehid Kardeşler ve Üstad Mevdudi benzer biçimde öncüler savaşım vererek İslami hareketi günümüze kadar sürdürmüşlerdir. Bu seç*kin önderler şirk ve cehaletin kuşattığı Hind yarımadasını cahiliyenin tüm unsurlarından temizlemeye çalışmış ve bu mücadelelerinde kısmen de olsa başarı sağlamışlardır.
Hindistan’da dünyaya gelen İmam Rabbani, kendini tasavvuf mistizmi içinde görmüş, ilim tahsilini de hep bu çerçeve içerisinde yapmıştır. Belirli aşamalardan sonra tasavvurun temellerine dokunup, Selef akidesine kapı açmak istemişse de başarı sağladığı söylenemez. Ancak bü*tün zihinlere yerleşmiş olan Vahdeti Vücut telakkisine karşı çıkarak yerine ‘Vahdeti Şuhud’ düşüncesini getir*miştir. Yani ona göre varlıklar Alan değil, sadece allah’a şahitlik eden nesnelerdir.
İmam Rabbani, cahiliye ve tasavvuf mistizmi içerisi*ne gömülmüş insanlara şeriat prensiplerini öğretmeye çalışırken, maalesef kendisini de tasavvuf mistizmine kap*tırmış, onlardan ari olamamıştır. Mektubat’indaki risale*ler tarandığında onun nasıl bir tarikat hocası olduğu açık*ça ortaya çıkar. Onun meşhur külliyatı olan Mektubat baştan sona tasavvufi bir dil, tasarım! Bir terimler dizgesi ile yazılarak, günümüze kadar tasavvuf erbabının yegane kaynağı olmuştur.
İmam Rabbani her ne suretle olursa olsun, etrafında kümelenen halk kalabalığını tasavvufi motiflerden uzaklaştırarak sahih akide ve İslam şeriatının özüne çekememiştir. Onun, etrafındaki kalabalık halk kitlesiyle verdiği savaşım köktencilik bir İslami hareketten öte, tasavvufi bir savaşım olmuştur. Sadece bütün bu yapılanmalar yanın*da onun İslam adına verdiği mücadele, halk kalabalığı yö*nünde asla küçümsenemez. Onun tasavvufi bir çizgi takip edip, kendini ona kaptırmasının o günün İslam anlayışı veo günün şartlarından kaynaklandığını söylemek yerinde olacaktır.