1. Kamuoyu Kavramı ve Kamuoyunun Anlamı

1.1 Kamuoyu

Kamuoyu sözcüğü “Kamu” ve “Oy” sözcüklerinin 1 birleşmesi ile oluşmuştur.

Kamuoyu kavramını oluşturan sözcüklerden birincisi İngilizce’de “public” sözcüğünün karşılığı olan kamu, şu anlamlara gelmektedir:

1. Bir ülkede yaşayanların tümü,

2. Özele karşıt olarak topluma açık ve aleni olan her şey,

3. Herkesi ilgilendiren,

4. Bir ülkede hükümete, yönetime ait olan her şey,

5. Özele karşıt olarak idareye, devlete ait olan her şey.

Kamuoyu kavramını oluşturan sözcüklerden ikincisi ise İngilizce’deki “opinion” sözcüğüne karşılık gelmektedir. Dilimize doğrudan düşünce diye çevrilen bu sözcük “zihnin yaptığı bir işlem” anlamına gelmektedir. kamuoyu kavramını oluşturan sözcüklerden ikincisi olan “oy” sözcüğü de “bir konuda tutulacak yolu belirlemek için ileri sürülen görüş” anlamına gelmektedir.

Kamuoyu kavramı ilk kez Avrupa’da 18. yüzyılda telaffuz edilmeye başlanmıştır. Latince’de kanaat veya tam olarak kanıtlanmamış belirsiz yargı anlamına gelen “opinion” sözcüğü, 18. yüzyılın sonlarında muhakeme yeteneğine sahip bir kamusal topluluğun akıl yürütmesiyle ilişkilendirilerek kamuoyu haline gelinceye kadar birçok evrelerden geçmiştir.

Bir düşüncenin kamuoyu görüşü olarak ortaya çıkabilmesi için,

1. Bir topluluğu ya da grubu ilgilendiren bir sorunun varlığı,

2. Bu topluluktaki ya da gruptaki kişilerin iletişim içinde olması,

3. Tek tek kişilerin değil, grubun ortaklaşa sahip olduğu düşüncenin açıklanması,

4. Dile getirilen düşüncenin bir karar düzeneğini bir kuruluşu veya değişik toplumsal kesimleri bir amaç doğrultusunda eyleme geçirme arzusu.

1.2 Kamuoyunun Anlamı

Sanayi devrimi sonrası şekillenmeye başlayan, şehirleşme, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, demokratikleşme ve okur yazarlık oranındaki artışlar çağdaş anlamda kamuyu olgusunda beraberinde getirmiştir. Kamuoyu 20. yüzyıldan itibaren sosyal bilimcilerin ilgisini çekmiştir. 20 yüzyılın başında kamuoyu toplumsal düzeyde üretilen ve kamunun tümüne ait bir olgu olarak kabul edilmekteydi. Toplumdaki farklı konulara ve gruplara ait farklı kamuoyu görüşlerinin olabileceği düşünülmüyordu. Bunun bir nedeni, o dönemde pek çok bilim adamının kollektif davranışın bir ifadesi olarak yaygın olarak görülen kitlesel gösterileri, isyanları ve grevleri dikkate almasıdır. Diğer nedeni ise kitle iletişim araçlarının geniş toplumsal kesimlere ulaşacak şekilde yaygınlaşması ve kitle psikolojisini yönlendirebileceği veya şekillendirebileceği yolundaki inançtır.

Siyaset bilimciler, sosyologlar ve sosyal psikologlar kamuoyu olgusu ile esas olarak 19. yüzyılın sonundan itibaren ilgilenmeye başlamışlardır. Bu konu ile ilgili sistemli çalışmalar ve amprik araştırmalar ise ancak 20. yüzyılın başından itibaren söz konusu olmuştur.

20. yüzyılda kamuoyu konusundaki çalışmalar üç temel yönde gelişmiştir.

1. Lawrance Lowell’in Etkili Çoğunluk Kuramı,

2. Harold Laswell’in siyaset biliminde psikolojiyi esas tutan İktidar Kuramı,

3. Albig’in öncülüğünü yaptığı grup kavramı üzerine dayanan sosyolojik Kuram.

1.2.1 Etkili Çoğunluk Kuramı

Bir sorun hakkında kamuoyu oluşabilmesi için çoğunluk kadar azınlığın da düşüncelerini ifade etmeleri gerekmektedir. Herkesi içeren bir kamuoyu olmaz. Kamuoyu görüşü olabilmesi için çoğunluk tarafından kabul edilmesi gerekmektedir.

1.2.2 İktidar Kuramı

İktidar kuramında siyasal güç ile bireylerin değer yargıları arasında bir ilişki vardır. Kamuoyu ile kamuoyunu oluşturan bireylerin kişisel kanaatleri arasında yakın bir ilişki gören bilimadamı, kamuoyunu yaratan düşüncelerin temellerini kişilerin psikolojilerinde aramaktadır. Siyasal gücü elinde bulunduranların, toplum üzerinde yaratmaya çalıştıkları etki söz konusudur.

1.2.3 Sosyolojik Kuram

Albig’e göre ise kamuoyu, herhangi bir gruba dahil bireylerin tartışmalı bir konuda birbirleri üzerine karşılıklı etkileşimleri sonucu ortaya çıkan kanaatleridir. Grup içinde her an için egemen kanaat var olmakla birlikte, grup üyelerinin ileri sürdükleri başka fikirler de vardır.

Günümüzde ise kamuoyununu ne olduğu ve nasıl öğrenilebileceği hakkında iki temel görüş söz konusudur.

Birinci görüşe göre kamuoyu bireysel düşüncelerin bir yığını veya kamuoyu araştırmacılarının ölçmeye çalıştığı şey olarak algılanmaktadır. Bu görüşü savunanlar kamuoyu araştırmaları ile kamuoyunun çeşitli konulardaki görüşlerinin öğrenilebileceğine inanmaktadırlar.

İkinci görüşte ise anket yönteminin kamuoyunun görüşlerini tam olarak ortaya koyamayacağını, bunun için birey düşüncelerinin biçimlendiği ve ifade edildiği kollektif süreçlerin incelenmesinin gerekliliği vurgulanmaktadır.

Uzun yıllardır bilim adamlarının üzerinde çalıştığı bir konu olmasına rağmen üzerinde uzlaşılmış bir kamuoyu tanımı bulunmamaktadır. Çünkü kamuoyu kavramı birçok sosyal bilim dalını ilgilendirdiğinden, bilim adamlarının ilgi alanlarına göre önemli farklılıklar göstermektedir.

Kamuoyu konusunda yapılan tartışmalara bağlı olarak ortaya konabilecek en önemli sav; kamuoyu kavramının da tıpkı iletişim gibi bireylere indirgenemeyeceğidir. Bu anlamda kamuoyu; bireylerin sahip olduğu düşüncelerin dağınık bir bütünlüğü olmaktan çok iletişime bağlı olarak ortaya çıkan geniş bir zihnin birleşik ürünüdür. Bu yaklaşım içinde kamuoyunun tek tek bireylerin düşüncelerinin kamu içinde tartışılması olarak ele alınması olası değildir.

2. Tarihsel Süreçte “Kamuoyu”nun Ortaya Çıkışı

Kamuoyu, uzun yıllardır bilim adamlarının ilgilisini çeken tartışmalı bir kavramdır. Sosyoloji, psikokoloji, siyaset bilimi, tarih ve iletişim gibi sosyal bilim alanlarında önemli bir yere sahip olan kamuoyu, pek çok bakımdan çeşitli incelemelere konu olmuştur. Kamuoyu olgusu ve kamuoyu kavramı hakkındaki düşüncelere asıl olarak 18. yüzyıl felsefesinde rastlanmaktadır. Geriye doğru gidildiğinde bu kavram, Rönesans literatüründe hatta bugünkü anlamını taşımakla birlikte Antik Yunan’da Platon ve Aristoteles’in çalışmalarında da görülmektedir.

2.1 Antik Yunan Dönemi

Kamuoyu ilk kez Antik Yunan (İ.Ö.500-300) döneminde yaşanan demokrasi ortamında ortaya çıktığı söylenebilir. Antik Yunan’daki özgürlükçü ortam, seçilebilme ve kamusal sorunlara ilişkin oy kullanabilme hakkı toplumda küçük bir azınlığı oluşturan yurttaşlara aittir. Antik Yunan’da “polis”lerde yaşayan insanlar hukuksal bakımdan, yurttaşlar, yabancılar ve köleler olmak üzere üç kesime ayrılıyordu. Yönetim ilk zamanlar sadece soyluların egemenliğinideydi. Antik Yunan’daki siyasal rejimin bir gereği olarak toplumun yurttaşlar kesimi, bir taraftan kendi şehir devletlerinin sınırları içindeki sorunlar hakkında diğer yandan da diğer devletlerle ilişkiler konusunda çeşitli kararlar almak durumundaydılar. Yaşanan bu süreç Antik Yunan’daki yurttaşların kamu yaşamına ilişkin olarak kapsamlı görüşlere sahip olmalarına yol açmıştır. Bunun bir sonucu olarak da dönemin siyasal yaşamına egemen olan yurttaşlar arasındaki genellik ve açıklık ilkeleri, bu toplumsal kesim içinde yer alan bireylere ve gruplara ait görüşlerin birbiriyle etkileşime girerek ortaklaşa bir ifadeye dönüşmesine olanak vermiştir.

Antik Yunan’da gelişen temaşa sanatları da insanları bir araya getirdiğinden o dönemde kamuoyunun ortayla çıkmasında önemli bir rol oynamıştır. Ancak oyun yazarlarının tümü Sophokles’in Antigone adlı eserinde yaptığı gibi mevcut kamuoyu eğilimlerinin dile getirilmesine gayret göstermiş, ancak hiçbir zaman siyasal iradenin temsil ettiği hakim görüşlere karşı cephe almaya cesaret edememiştir.

Antik Yunan döneminde yaşayan Platon, kamuoyunun değerinin tartışmalı olduğunu savunmuştur. Platon’un bu fikre nasıl ulaştığı “Devlet” adlı eserinde görülebilir. Düşünüre göre “Dünya bir mağaradır. İnsanlar, mağaranın içinde sırtlarını duvara çevirmiş olarak büyük bir ateşin etrafında oturuyorlar. Mağaradaki duvarlara akseden gölgelerden başka bir şey görmüyorlar. İnsanlar bu gölgeleri gerçek varlıkları sanıyorlar, oysa bunlar sadece gölgedir.” Bu örnekten hareketle Platon sıradan insanların dünyada olup bitenleri algılamalarının mümkün olmadığını; bu nedenle de kendilerine gerçeği gösterecek ve aydınlığa kavuşturacak filozofları izlemeleri gerektiğini ileri sürmüştür. Platon’a göre gerçek sadece filozofların rasyonel düşünce sistemlerinde mevcuttur. Kamuoyu’nun kanaatleri ise gerçeklere dayanmaz. Bu nedenle yanıltıcıdır. Platon’un görüşlerine karşılık onun öğrencisi Aristotales ise insanların toplu halde daha doğru kararlar verebileceklerine işaret ederek kamuoyuna üstün bir değer vermiştir.

2.2 Roma Dönemi

Roma’da da toplumu oluşturan insanlar Antik Yunan’da olduğu gibi sınıflara ayrılmıştır. Toplumun en üst katmanını oluşturan mülk sahibi özgür yurttaşlar kent merkezlerinde bulunan ve forum adı verilen açık alanlarda bir araya gelirler ve res peublica (devlet) işleri hakkında konuşurlardı.

Bugünkü anlamda olmasa da kamuoyunun Roma döneminde de var olmasının çeşitli nedenleri vardır. Roma İmparatorluğu İspanya’dan Batı Anadolu’ya kadar yayılan geniş sınırlara sahip bir ülke haline geldiğinde işlerin Roma’dan yürütülebilmesi için güçlü bir ulaştırma ve haberleşme ağı kurulmuştur. Bu sayede hem yönetim tek bir merkezden sağlanabiliyor hem de çeşitli kültürlere, dinlere, siyasal ve ekonomik sistemlere sahip olan toplumlardan haber alınabiliyordu. Ayrıca Roma Senatosu’nun görüşme tutanakları Acta Diurna adıyla yayınlanıyor ve bu tutanakların halk tarafından okunması sağlanıyordu. Bu gelişmeler o dönemde kamuoyu olgusunun ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

2.3 Feodal Dönem

Hıristiyanlığın ve feodalite rejiminin Avrupa kıtasına yayılmasıyla birlikte kamuoyunun siyasal etkinliği zayıflamıştır. Monarşik kralların baskısı ve ruhani otoriteyi temsil eden Hıristiyan Kilisesi’nin karşısında kamusal yaşam diye bir şey kalmamıştır. Ortaçağdaki bu koşullarda kamuoyunun varlığından söz etmek mümkün değildir.

2.4 Aydınlanma Dönemi

Rönesans ve Reform hareketleri kilisenin insanların tutum ve davranışlarını etkilemesinin kaldırılmasında önemli rol oynayarak kamuoyu olgusunun ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştır. Bu nedenle kamuoyu kavramı daha çok Aydınlanma Dönemi’nin (1650-1800) bir ürünüdür. 18. Yüzyılla birlikte açık bir şekilde ifade edilmeye başlanan kamuoyu kavramının ortaya çıkmasında bu dönemin libarel düşünürleri Hobbes, Rosseau ve Locke’un önemli katkıları olmuştur.

Aydınlanma Dönemi’nde toplumsal ve bilimsel yaşamda akılcılık, laiklik, özgürlük gibi değerler, bilimsel yöntemlerin kullanılması, hurafelerle savaş, hukuk reformu, yaygın eğitim gibi uygulamalar önemli hale gelmiştir. Böylece oluşan toplumsal koşullar ortamında bugün anladığımız türden bir kamuoyunun ilk belirtileri ortaya çıkmaya başlamıştır.

3. Kamuoyunun Oluşumunu Etkileyen Çevresel Unsurlar

Kamuoyunun oluşumu toplumsal katmanlar gözönünde bulundurularak genellikle üç tabanlı piramite benzetilir. Piramitin tabanını meydana getiren alt ve en geniş tabakada hak yığınları yer alır. Bu kesim kamuoyunun oluşumu bakımından pasif bir özelliğe sahiptir. Çünkü kamu sorunları karşısında bu kesimin ilgi ve bilgi derecesi düşüktür. Bu gruba girenlerin genel nüfusun %75 – 90’ını oluşturduğu ifade edilmektedir. Piramitin orta tabakasını ise aktif kişiler oluşturur. Bu gruptaki bireyler iç ve dış sorunlara karşı ilgilidir ve nüfusun %10 -15’ini oluşturur. Piramitin tepesindeyse kamuoyu yaratıcıları denen bireyler ve gruplar yer alır. Çok küçük bir grup olmalarına rağmen kamuoyunun oluşturulmasında etkilidirler.

Kamuoyunun oluşumunda çeşitli psikolojik, siyasal ve sosyal etmenler rol oynar. Bunların arasında bireylerin kişisel özellikleri ve sahip oldukları bilgi deneyim düzeyinin yanı sıra bazı çevresel unsurlarda büyük önem taşır. Örneğin, kanaatlerin oluşumu bakımından kırsal kesimde yaşayan insanlar ile nüfusun yoğun olarak bulunduğu kentlerde yaşayan insanlar arasında önemli farklılıklar mevcuttur. Kırsalda yaşayan insanların eğitim düzeyleri genelde daha düşüktür. Bağlılıkları fazladır. Dayanışma duyguları yoğundur. Kaderci eğilimler fazladır ve yüzyüze iletişim egemendir. Kentlerde yaşayan bireyler için durum farklıdır. Yeni düşünceler işitme ve çağdaş fikirler hakkında bilgilenme olanağına sahiptirler. Kitle iletişim araçlarından gelen enformasyona daha bağımlıdırlar.

Çağdaş toplumlarda bireyler, görüşlerini çeşitli gruplar ya da örgütlenmeler aracılığıyla dile getirirler. Daha açık bir ifadeyle günümüz toplumlarında kamuoyu tepkisi daha çok ikincil grupların oluşturduğu örgütlenmeler aracılığıyla ortaya konur.

Demokratik rejimlere sahip toplumlarda oluşan siyasal ve toplumsal koşullar iktidarın ülke sorunlarını çözmeye yönelik politikalarını izleyen güçlü bir kamuoyunun ortaya çıkmasını mümkün kılar. Hükümetler, demokratik rejimlerde seçimle işbaşına geldikleri için kamuoyunun çeşitli toplumsal sorunlar hakkındaki görüşlerini önemsememeleri düşünülemez. Bu nedenle, demokrasi ile yönetilen ülkelerde kamuoyu çeşitli toplumsal sorunların çözümü yolunda uygulanacak politikaların oluşturulmasında ve önceliklerin belirlenmesinde önemli bir role sahiptir.

4 Medya ve Kamuoyu İlişkisi, Basının Kamuoyu Oluşumundaki Etkisi

Basının toplumsal bir kurum olma özelliği nedeniyle sosyal sorumlulukları, bu sorumluluklarla birlikte ticari kazancın ötesinde bir görevi ve toplumun iletişim kurumu olması nedeniyle önemli işlevleri bulunmaktadır. Bunlar bir bütün haline geldiğinde basın, yöneldiği kitle üzerinde dolaylı ya da dolaysız, olumlu ya da olumsuz ve az ya da çok oranda bir etkileme, yönlendirme ve saptama gücüne sahiptir.

19. yüzyıldaki teknolojik gelişmelerle birlikte basın bir kitle iletişim aracı haline gelmiştir. Basına bir kitle iletişim aracı olarak yüklenen anlam, daha fazla insana daha hızlı bir şekilde ulaşmasından dolayı kamuya açılmasına yüklenen anlamdır. Bir kamu alanının oluşması toplu düşünen, yargılayan, hareket eden insanların ortaya çıkması ile eşanlamlı ve eşzamanlıdır.

İçel, basının kamusal görevlerini irdelerken, basının kamuoyu konusundaki görevinin iki açıdan ele alınması gerektiğini ileri sürmektedir. İçel’e göre, basın bir taraftan kamusal iradeyi açıklarken, diğer yandan da kamusal iradeye yön veren bir motor durumundadır. Bir başka deyişle, basın, kamu iradesinin ağzı olduğu kadar aynı zamanda kulağıdır. İçel, halkın kamusal sorunlar hakkındaki görüşünü, kural olarak, belli aralıklarla tekrarlanan seçimlerle açıklayabileceğini, genellikle, anayasaların önemli kamusal sorunlara ilişkin görüşünü başka bir yolla açıklamasına imkan tanımadıklarını ve işte bu nedenle de basının, tüm kamusal sorunlarda vatandaşın sesini duyurabildiği için önem kazandığını söylemektedir.

“Bir başka deyişle, basın aracılığıyla bütün vatandaşların katılabildiği, sürekli toplantı halinde bulunan, gözle görülmeyen bir parlemento görüntüsü ortaya konur. Basının kamuoyunun sesini duyurma fonksiyonu, aynı zamanda rejim yönünden de bir emniyet sübabı durumundadır. Böylelikle basın, kamuoyunun sesini duyururken son derece hayati bir işlev görür; devlet yönetiminde bulunan kadro, gelen tepkilerle, uyarılarla kendine çeki düzen verir. Devlet politikası yönünden böyle önemli bir fonksiyonun ancak özgür ve tarafsız bir basın tarafından yerine getirilebileceği açıktır. Öte yandan, basın kamuoyunun sesi olarak kalmaz ve kendisi kamuoyu oluşmasına yardım eder ve kamuoyunu yönlendirir. Ancak bu yönlendirme, kamuoyunun oluşumunda bir katkı olarak anlaşılmalıdır. Burada dikkat edilecek olan unsur, kamuoyu sürecinin halktan devlet organlarına doğru bir gidiş izlemesi gerektiğidir. Bir diğer deyişle siyasal iktidar, kamuoyunu oluşturmaktan ve etkilemekten çok onun kendiliğinden oluşmasını ve kendisini etkilemesini beklemektedir. Şüphesiz ki, kamuoyu oluşumunda en büyük pay vatandaşa düşmektedir. Yoksa kamuoyu, önceden hazırlanmış görüşlerin gazetelerle evlere postalanması değildir. Basın, belli öngörüşlerin propogandasını yapmadan, vatandaşın kendi başına bir görüşe varmasına yardımcı olmakla kamusal görevini yerine getirecektir.”

Demokratik rejimlerde medya kamuoyunu oluşturma ve oluşan kamuoyunu yansıtma gibi ikili bir işleve sahiptir. Ancak medya her zaman kamuoyunun taleplerini iktidara ya da çeşitli özel kuruluş ve örgütlenmelere iletmez.

Bir başka deyişle sürekli kamuoyunun çıkarları doğrultusunda çevreyi etkilemez. Zaman zaman iktidarın, dar çıkar çevrelerinin ve kendi özel çıkarlarının gerçekleşmesi içinde kamuoyunu yönlendirebilir. Medyanın toplumda cereyan eden pek çok olay ve sorun karşısında ne zaman kamuoyunun gerçek çıkarlarına, ne zaman siyasal iktidara ve çıkar çevrelerine hizmet ettiğini ancak somut koşullar ve veriler ışığında değerlendirilerek ortaya konabilir.

Demokrasilerde kurumsal olarak kamuoyu ve medya bir araya gelerek hükümetlerin vatandaşlarına karşı sorumluluklarını yerine getirip getirmediklerini denetler. Medya toplumdaki gelişmeleri izler, çok sayıdaki izleyicileri, okuyucuları büyük bir hızla haberdar ederek ve bilgilendirerek kamuoyunun oluşmasına katkıda bulunur. Daha sonra da ortaya çıkan kamuoyunun taleplerini dile getirerek bu talepler doğrultusunda çeşitli politikaların hayata geçirilmesine yardım eder. Medyanın kamuoyu oluşturma ve oluşan kamuoyunu yansıtma gücünden siyasal iktidarın yanısıra toplumdaki çeşitli çıkar grupları ve sivil toplum örgütleri de etkilenirler. Bu nedenle, bir taraftan medyanın gücünden kendi çıkarları doğrultusunda kamuoyu oluşturmak için yararlanırken, diğer yandan da ekonomik ve siyasal bakımdan rakip durumdaki çevrelerin medya aracılığıyla kendilerine yöneltecekleri olumsuz eleştirileri engellemek isterler.

Kamuoyunun oluşumunda; diğer önemli öğe olarak basının her 0 şeyden önce yerine getirdiği haber verme işlevi ile, toplumda meydana gelen herhangi bir sorunun ortaya konmasında ve bu sorun karşısında değişebilen kanıların farklı kanı sahipleri tarafından tanınmasında önemli bir görev üstlenebilmektedir. Bu bakımdan özellikle çağdaş demokratik toplumlarda; toplumsal bir anlatım olarak kamuoyunun bir araç olarak üzerinde yaşam bulduğu zeminlerden birini oluşturmaktadır. Giderek halkın haber alma özgürlüğünü karşılayan özgür bir basının bir anlamda kamuoyunun en somut anlatımı olarak değer kazanması beklenebilir. Bu anlamda, soyut olarak var olan kamuoyu anlayışına ilişkin olarak en somut verilerin yine özgür basın aracılığı ile elde edinilmesi çağdaş, demokratik, parlamenter sistemlerde doğabilecek en büyük beklentilerden birisidir. Çünkü basın aracılığı ile kamuoyu kavramı bir somutluk kazanmakta ve toplumsal iletişim içerisinde kendisini gösterebilmektedir.

4.1 Medyanın yönlendirmesi

Kamuoyunun oluşumunda medyanın yönlendirme etkisini Prof.Dr.Niyazi Öktem bir seminerde şöyle açıklamaktadır: “…Diğer moda olan bir söylemde “mesajın bizzat medyanın kendisi olduğudur.” Yani mesajı taşıyan, aslında mesajı dilediği gibi hedef kitleye aktarmaktadır. Aktardığı haber ve yorum, bizzat kendi çıkar ilişkisi, kendi yönlendirme stratejisidir. bunu somut bir şekilde Körfez Savaşında yaşadık. CNN savaşı dilediği strateji doğrultusunda belli yönlere sürükledi. Keza CNN 1989 yılında Çavuşesku’nun düşürülmesinde önemli rol oynamıştır. Temaşvar kentinde 20.000 kişinin öldürüldüğü haber olarak verilince, Romen halkı ayaklanmayı hızlandırmış, kamuoyu oluşturulmuş ve Çavuşesku ile karısı yakalanarak öldürülmüştür. Yeni hükümet kurulmuş, ancak bundan sonra haberin çok abartılı olduğu anlatılmıştır. Dünya siyasetinde, Romanya’nın içişlerinde büyük değişmeler olduktan sonra ancak CNN özür dilemiştir. CNN yine 1989 yılında Panama olaylarında da yönlendirme faaliyetleri içine girmiştir.

4.2 Örnek olaylarla Türkiye’de Kamuoyu ve Basın

Basının, görev, sorumluluk ve işlevleri açısından kamuoyuna yönelik etkinliği Türkiye’de kimi dönemlerde öylesine önemli misyonlarla yüklenmiştir ki bu dönemler Türkiye’nin yeniden yapılanmasında, motive olmasında, sorunlarla mücadele etmesinde son derece belirleyici olmuştur.

Basının kamuoyuna yönelik etkinliğine en büyük örnek dönemlerden biri Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın verildiği dönemlerdir. Bu dönemlerde basının toplumsal gücünden sonuna kadar yararlanılmış, bir anlamda, ulusal mücadele basın kanalının çok iyi kullanılarak kamuoyu desteğinin kazanılmasından sonra ivme kazanmıştır. Atatürk, her konuda olduğu gibi bu konuda da uzak görüşlü bir yaklaşım ile İstanbul’dan Anadolu’ya, ulusal mücadeleyi örgütlemek ve başlatmak için geçer geçmez, topladığı kongrelerin ardından çabalarını duyurmak ve gerekli kamuoyu desteğini sağlamak için hemen bir gazetenin kurulması girişiminde bulunmuştur.

Çok partili dönemin başlangıcı olan 1946 seçimleri, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)den ayrılan milletvekillerinin kurduğu Demokrat Parti’nin (DP) 456 milletvekilliğinden 64’ünü kazanması sonuçlanmıştır. 1950 yılındaki seçimleri de 487 üyelikten 408’ini alan DP kazanmıştır. DP’nin böylesine büyük bir zafere ulaşmasında basının önemli rolü vardır. Dönemin gazetecilerinden İlhami Soysal DP’nin basınla ilişkilerini şöyle anlatıyor. “Basın CHP iktidarının baskıcı, ceberrut tutumundan bunalmıştı. 1946 yılında DP tek parti diktatörlüğüne alternatif olarak ortaya çıktığında basın büyük bir şevkle ve heyacanla destek verdi.”

Basın, Demokrat Parti’yi 1950-1960 arasında iktidar yapacak ortamın hazırlanmasında, kamuoyu oluşturmak adına önemli bir rol üstlenmiştir. Aynı basın, Demokrat Parti tarafından maddi olarak desteklenen gazeteciler dışında 27 Mayıs 1960 darbesinin oluşmasında da önemli katkılar sağlamıştır. 27 Mayıs hareketinden sonra yönetime el koyan Milli Birlik Komitesi üyelerinin hepsi, verdikleri demeçlerde bu eylem için esin ve fikirleri Türk Basınından aldıklarını açıklamışlardır.

Gazeteciler Sendikası 31 Mayıs 1960 tarihinde yayımladığı bildiride “Basını özlediğimiz özgürlüğüne kavuşturan, zindandaki arkadaşlarımızı azad eden, kapalı gazetelerimizi açan, kahraman Türk ordusuna minnettarız” demiştir.

12 Mart dönemine gelindiğinde ise özellikle Simavi grubunun sahibi olduğu Hürriyet ve Günaydın gazetelerinin dönemin Başbakanı Süleyman Demirel aleyhine, söylentileri haber yaparak oluşturduğu gündem 12 Mart 1971 müdehalesinde gerekçe olarak öne sürülen sebeplerden birisidir.

4.3 12 Eylül 1980 Dönemi

Şamil Kanat Yüce’nin hazırladığı ve askeri darbeler döneminde Türk basınının kamuoyu oluşturmadaki rolü ve tutumununun incelendiği yüksek lisans tezinde, 12 Eylül 1980 Askeri darbesinin yapıldığı dönemde basının kamuoyu oluşturmadaki rolü araştırılmıştır.

Yüce yaptığı araştırmalar sonucu, basının siyasi çözümsüzlük üzerine ürettiği gündem ile darbeye davetiye çıkartılmıştır denilmektedir. Yüce, tezinin sonuç bölümünde şu görüşlere yer vermektedir; “Müdehalelerin toplum tarafından olumlu bir şekilde karşılanması, müdehale öncesi şartların kötülüğüne bağlanabileceği gibi, basının sürekli siyasi çözümsüzlük üzerine yazarak toplumu müdehaleye hazırlama yönündeki önemli katkısı yadsınamaz. Demokratik yapı bütün zaaflarına rağmen işler haldeyken, ‘demokrasi’ adına askeri madehale yapılmış ve bu durum basının iki büyük ve önemli gazetesinde olumlu karşılanmıştır. ( Hürriyet-Milliyet gazeteleri)

Ancak askeri müdehalenin siyasal bir güç olarak etkisini kaybettiği yıllarda, özellikle de müdehaleyi gerçekleştiren 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in görevini teslim etmesinin sonrasındaki dönemde, basında ilk yıllarda son derece olumlu karşılıklar bulmuş olan müdahale, yine aynı basın tarafından ağır suçlamalara, olumsuz yaklaşımlara maruz kalmıştır.

Gazetelerin bu tutumu, Kenan Evren’in de dikkatini çekmiş ve 12 Eylül 1995 günü Milliyet Gazetesi’ne şu beyanatı vermiştir: “12 Eylül’ü övenleri arıyorum. Tek tek bulacağım ve kitap yapacağım.” Bu beyanatı üzerine, Bekir Coşkun’un ertesi gün, 13 Eylül 1995’te Hürriyet Gazetesi’nde yazdıkları daha ilginçtir: “…dünkü gazelerde vardı. Evren Marmaris karargahında (12 Eylül’ü övenleri arıyorum. Neler yazmışlar tek tek çıkartıyorum. Onları bir kitapta toplayacağım, herkes görsün) diyor. Haklı, bunlar derlenirse iki yüzlülüğün kitabı oluverir. Evren’i kurtarıcı olarak sunanlar, askerlerin demokrasiyi kurtardıklarını savunanlar, generallerin faziletlerini sıralayanlar… Evren ve arkadaşları üniformalı iken, yalakalık yapıp, emekli oldukları gün yerden yere vurmaya başlayanların sayısı az değil.”

Sonuç olarak, 12 Eylül Askeri müdehalesinin basın tarafından davet edildiği, müdahale sırasında ve hemen sonrasında olumlu destek bulduğu, ancak etkisinin sona ermesiyle ve yerini sivil otoriteye terk etmesiyle birlikte, aynı basının olumsuz tepkileriyle karşılandığı saptanmıştır.”