Demokratik olsun olmasın, bir rejimde etkili olmak isteyen siyasal güçler açısından, kitle iletişim araçları her büyük önem taşır. Çoğulcu bir demokraside, halkın çıkarlarının gücü elinde bulunduran azınlığın özel çıkarlarına feda edilmemesi, kitle iletişim araçları üzerinde ikincilerin doğrudan ya da dolaylı bir denetim tekeline sahip bulunmamasına bağlıdır. Paranın sayıya, ya da baksa bir deyişle sermayenin emeğe olmaması, kitle iletişim araçlarının konumuna bağlıdır. Düşünce özgürlüğü, düşüncelerini yayabilme olanakları bulunmadığı fazla bir anlam taşımaz. Siyasal güçlerin, kitlelere ulaşabilmek, kendilerine yandaş bulabilmek için kullanabilecekleri araçların şayisi, günümüzde üçtür: Yazılı, sözlü ve görüntülü basın; gazeteler, radyo ve televizyon. Örneğin büyük Açıkhava toplantıları, önceden bunlar aracılığıyla ortam hazırlanmadıkça ve sonra gene bunlar aracılığıyla değerlendirilmedikçe fazla bir anlam taşımayabilir. Yapsalar , etkileri geçici .
Kapalı baskı rejimlerini bir kenara bırakırsak; çoğulcu bir , yalnız birbirinden farklı partilerin bulunmasını değil, kitle iletişim araçlarının da birbirinden farklı ellerde olmasını gerektirir. Çoğulculuk, kamuoyunu oluşturacak araçların da çoğulcu olmasını gerekli kılar. Bunlar üzerinde devletin tekeli olduğunda açık bir baskı rejimi söz konusu iken, özel kişilerin tekeli oluştuğunda örtülü, dolaylı bir baskı rejimi gelebilir. sadece görünüşte kalır. düşüncelerin yayılması, toplumsal güçlerin siyasal yasamda ağırlığını duyurması zorlaşır.
Demokratik bir toplumda her isteyen gazete çıkarabilir. Ama gelişen teknolojinin gerekleri basta olmak üzere, birçok koşul, böyle bir girişimi her geçen gün daha pahalı kılmaktadır. George Burdeau’nun da dediği gibi; “Sermayesi olanlar düşünceleri seçebilirler, ama düşünceler sermaye bulamazlar.” Dar gelirli toplum kesimleri, bir araya gelerek belirli bir sermaye oluştursalar bile sorun çözülmüş sayılmaz. Çünkü günümüzde bir gazetenin satış fiyatı, onun maliyet fiyatının çok altındadır. Demokratik ülkelerde gazeteler özellikle özel ilanlar ve reklamlar sayesinde yasar ve kazanç sağlarlar. O reklamları verenler çoğunlukla özel girişimlerdir. Onlar da, kendi çıkarlarına ters düşünceleri savunan yayın organlarını desteklemek istemezler.
Serbest rekabete dayalı böyle bir iletişim ve haber alma sisteminin ne sonuç verdiğini Duverger söyle özetliyor: “Çoğulcu bir rejimde kitle iletişim araçları devlet karsısında özgürdür, ama para karsısında özgür değildir. Kapitalist iletişim, normal zamanda yurttaşları uyutmak, galeyan halinde olduklarında da onları kışkırtmak eğilimindedir. Oysa normal zamanda yurttaşları uyanık tutmak, kızgınlığa kapıldığında da yatıştırmak gerekir.
Sermaye sahipleri, ya doğrudan kendileri gazete çıkarabilir, ya da özel ilanlar yoluyla gazeteleri etkilemeye çalışabilirler. Kendileri gazete çıkardıklarında, bu siyasal amaçlı olabileceği gibi, ticari amaçlı da olabilir. Bazı örnekleri Türkiye’de, de görüldüğü gibi, yüksek tirajlı gazeteleri satın alarak, onları kamu yönetimi üzerinde bir baskı aracı gibi kullanıp kendi ekonomik girişimlerini daha rahatlıkla yürütmeyi de deneyebilirler.
Birçok batili ülkede ve bu arada Türkiye’de de, basında belirli bir tekelleşme eğiliminin göze çarptığını söyleyebiliriz. Tekelleşme olmadan da yazılı basın sermaye çevrelerinin etkisine bu ölçüde açıkken, bir tekelleşmenin durumu daha da ağırlaştırdığı, çoğulcu demokrasi açısından tehlike yarattığı savunulabilir. Ama bu gelişmeyi dengeleyebilecek baksa süreçler gözden uzak tutulmamalıdır.
Bütün yüksek tirajlı yayın organları tek elde toplanmadıkça, aralarında belirli bir rekabet olacak ve büyük kitle örgütlerinin etkinliklerine ve düşüncelerine ister istemez belirli bir önem verilecektir. Örneğin milyonlarca yandaşı bulunan bir sol partinin düzenlediği büyük bir Açıkhava toplantısına gereken ilgiyi göstermeyen büyük bir yayın organının, o eğilimdeki okuyucusunu uzun süre koruyabilmesine olanak yoktur.
Sol eğilimli, yüksek tirajlı bir gazeteye işveren çevrelerinin ilan vermeyecekleri iddiası da tartışmalıdır. O gazete tirajı oranında ilan atamayabilir, ama onun okuyucu kitlesine malini satmak isteyen sermaye çevrelerinin onu tümden yok sayması da olanaksızdır. Öte yandan, parasal baskılarla bir gazetenin yayın siyasetini değiştirmenin beklenen sonucu vermediğini kanıtlayan birçok örnek gösterebiliriz. Yayın organının yönünde yapılan hızlı ve köklü değişiklikler, okuyucunun bilinci ölçüsünde baskı sayısı kaybına neden olur. (12 Mart döneminde Cumhuriyet Gazetesi ve 12 Eylül döneminde de YANKI Dergisi bu tür yönetim ve doğrultu değişikliği geçirdiğinde, tirajlarımdaki hızlı farklılaşma çarpıcı olmuştur.)
Demokrasilerde yurttaşların doğru seçim yapabilmeleri, doğru bilgi edinmelerine bağlıdır. Yazılı basının yüksek baskı sayısı ve çok kazanç peşinde koşarken bu işlevi yeterince yerine getirememesi beklenebilir. Önemsiz bir cinayet, bir film ya da sahne sanatçısının özel yasamı, falanca ülke prensesinin çocuk yapması, geniş kitlelerin ilgisini çekmek için şişirilerek, büyük fotoğraflar ve baslıklarla verilebilir. Halkın sevinç ya da kızgınlıkları, gene ayni amaçla kışkırtılabilir. Hiç yoktan siyasal kahramanlar yaratılabilir. Verilen bilgilerle halka bir tür çocuk muamelesi yapılabilir. Bu, bazılarının öne sürdükleri gibi, bilinçli ve kasıtlı bir uyutma taktiğinin değil, daha çok okuyucu ve kazanç sağlama arayışlarının sonucudur. Bunu dengeleme görevini de, genellikle radyo ve televizyon yayınları üzerinde güçlü bir etkiye sahip bulunan devlet yüklenir.
ABD dışında, radyo ve televizyon yayınlarının da tümden özel kesimin elinde bulunduğu bir ülke yoktur. Kamunun elindeki radyo ve TV ile özel kişi ve kuruluşların elindeki yazılı basın çok zaman bir denge oluşturur. Böyle bir denge içerisinde, yanıltıcı bir haber siyaseti izleyen yayın organının etkisi azalacaktır. Örneğin Demokratik Parti iktidarı 1954-60 yılları arasında radyoyu fazla tek yanlı kullandığında, bu güçlü silahın zamanla islemez hale geldiği görülmüştür. Buna karşılık, siyasal iktidarın etkisine büyük ölçüde kapalı, özerk bir kamu kurulusu konumundaki İngiliz BBC radyo ve televizyonu çok büyük bir etkiye ve saygınlığa sahiptir. Sezer Akar cali’nin da vurguladığı gibi; 2. Dünya Savası sırasında, “Almanya, savasın baslarındaki ilerlemesi yenilgiye dönmeye başlayınca, moral yükseltmek için abartılı haberleri ön plana çıkarınca, Alman haklinin savaş hakkında doğru haberler alabilmek için BBC’i dinlediği bilinmektedir.
Kitle iletişim araçları üzerindeki sıkı denetim çağdaş baskı rejimlerinin en büyük özelliklerinden birisini oluşturur. Ama güdümlü bir basının ilginçliği ve dolayısıyla da etkisi kendiliğinden azalır. Almanya’da Nazilerin iktidarının ilk yıllarında gazete satışlarındaki büyük düşüşler dikkati çekmişti. Türkiye’de de, yarı askeri yönetimlerden demokrasiye geçişlerde hep tirajlarda yükselişler oldu. Bu örnekler çoğaltılabilir. Ama hemen her iktidar, elindeki olanakları kullanarak basını denetlemek, yönlendirmek ister. Yandaş basına yardım, muhalif basına baskı eğilimleri gene 1954-60 döneminde Türkiye’de çok belirgindi. Kâğıt ve matbaa mürekkebi tahsislerinde, resmi ilanların denetiminde yanlı davranılması yetmeyince, hukuksal baskı yollarına başvurulmuş, ama beklenen sonuç elde edilememişti. Hapse giren gazeteci şayisi arttıkça, halkın resmi bilgilere güveni de azalmıştı.
Nazi rejiminin propaganda sorumlusu Göbbels, “Hıristiyanlık etkili, çünkü iki bin yıldır ayni şeyi tekrarlıyor” demişti. Kapalı rejimlerin tek merkezden yönetilen yayınları tatsızdır, ama belirli bir ölçüde etkilidir. Hep ayni şeyi duyan insanlar, giderek onun dışında bir doğrunun bulunabileceğini bile unuturlar. Böylece, düşünen kafaların oluşturduğu çok küçük bir azınlık dışında, büyük çoğunluğun beyni yıkanabilir. Bu nasıl ki o sistemin mantığı gereğiyse, çoğulcu bir kitle iletişimi de özgürlükçü demokrasinin mantığı gereğidir.
Demokratik toplumlar, içte haber kaynaklarının çoğulculuğunu sağlıklı bir kamuoyu oluşumunun vazgeçilmez koşulu sayıyorlar. Oysa uluslararası kamuoyunun oluşumunda birkaç dev haber ajansının tekelinin söz konusu olmaya başladığı, özellikle bir kişim geri kalmış ülke tarafından öne sürülüyor. Uluslararası haber akısının bazı büyük devletlerin yararına olarak zaman zaman yanlı bir biçimde yürümesine karşı çözümler aranıyor.
“Dördüncü güç” sayılan kitle iletişim araçlarının, önemini günümüzde de koruduğunu ve hatta arttırdığını söyleyebiliriz. Çünkü çağdaş toplumda insan birbirinden kopuk parçalar gibidir. Bu nedenle de çok daha kolay etkilenebilir bir konumdadır; dolayısıyla da kitle iletişim araçlarının etkisine karsı çok daha korumasızdır.
Konuyu noktalamadan önce, bir noktanın altını çizmek gerekiyor: Kendi yayın organında kendi çıkarlarını doğrudan savunmak yerine, bağımsız görünen bir yayın organını ayni amaçla kullanmak genellikle daha etkilidir. Basını para ile denetlemek, çağdaş tarih boyunca hep denenmiştir. (Örneğin Abdülhamit II’nin Paris’te yayınlanan 17 gazeteye el altından para dağıttığını biliyoruz. Amaç, hakkında olumsuz yazı yazılmasını engellemekti, içerde devlet zoru ile sağladığını, dışarıda para gücü ile sağlamıştı.)