kore savaşı harita

Birçok ırk savaşlarını tarihte çok fazla görülmektedir. Bu savaşların sebepleri genel olarak zayıf olan ülkelerin üzerinde kurulan bir mücadele haline gelmektedir. bu konuda olan savaşlar bu şeklide daha belirgin olarak ifade edilecek bir savaş olmaktadır.

İkinci dünya savaşında bir şekilde büyük ülkelerin işgali altına girmesi sonucu oluşmaktadır. Japonya tamamen işgal edilmesinin ardından bir yok oluş serüvenine girmek üzeriydiler. Türkiye’nin büyük desteklerinden sonra bu konuda bir yardımlaşma olmaktadır. Askerlimizin destekleri ile ikinci dünya savaşından sağlam olarak çıkmış olmaktadırlar.

Bu iki ülke arasında olan yardımlaşmalardan dolayı ülkeler ömür boyu sürecek bir dostluk sağlamış olmaktadır. Kore savaşı devam olması bu anlaşmaya bağlıdır.

Soğuk Savaş’ın ilk sıcak çatışması olan Kore Savaşı’nın üzerinden tam altmış yıl geçti. II. Dünya Savaşı’nın bitiminde Kore yarımadası, Amerikan ve Sovyet nüfuz alanları arasında 38. paralelin ara hat olarak ilan edilmesiyle kuzey ve güney olarak fiilen bölünmüştü. 25 Haziran 1950’de Kuzey Kore birliklerinin sınırı geçmesiyle başlayan savaş, bir tarafta Kuzey Kore’nin yanında Çin ve SSCB, diğer tarafta ise Güney Kore’nin yanında aralarında ABD ve Türkiye’nin de bulunduğu on altı ülkenin birliklerinden oluşan Birleşmiş Milletler gücünü karşı karşıya getirdi.
Kore savaşı siperler
II. Dünya Savaşı sonrasında küresel düzen yeniden inşa edilirken çift kutuplu dünyanın çizgileri Kore’nin savaş alanlarında çizildi. Söz konusu iki kutup çevresinde oluşan ittifaklar Kore’de somutlaştı, Soğuk Savaş’ın başlangıç safhasında karşı karşıya geldi ve test edildi.

Yarımadada silahlar 27 Temmuz 1953 tarihinde ilan edilen ateşkesle sustu. Ancak savaş aslında sona ermedi. Taraflar arasında resmî bir barış anlaşması imzalanmadığı gibi, Kore yarımadası bugüne kadar bölünmüş bir hâlde kaldı. Kuzey Kore, sonuncusu Mart 2013’te olmak üzere ateşkesin geçersiz olduğunu defalarca ilan ederek yarımadayı silahlandırmaya devam etti. Uluslararası ilişkiler perspektifinden baktığımızda, hâlâ bitmemiş bir savaş olan Kore Savaşı’nın bölünmüş bir yarımadayı ve Asya’da Soğuk Savaş’ın parametreleri üzerinden tanımlanan ve bugüne değin süregelen bir güvenlik mimarisini miras bıraktığını görüyoruz.

Kore savaşı deniz çıkarması
ABD’nin Asya’daki varlığı

ABD’nin Doğu Asya’daki askerî varlığına yasal zemini oluşturan ve bu ülkeyi bölge güvenliğinde önemli bir oyuncu haline getiren anlaşmalar, Kore Savaşı sırasında imzalandı. 1953 tarihli ABD-Kore savunma anlaşması, bugün ABD’nin Kore yarımadasında 29 bin asker barındırmasını sağlıyor. ABD ile Japonya arasındaki iş birliği ve güvenlik anlaşması ise 1951’de imzalandı, 1960’da ise yenilendi. Bu anlaşma kapsamında, Japon topraklarında şu anda 53 bin Amerikan askerî bulunuyor. Kore Savaşı’ndan miras kalan ve Soğuk Savaş döneminde sürekli olarak yeniden üretilen komünizm tehdidi algısı, günümüzde şekil değiştirip iki ayrı koldan, bir tarafta Kuzey Kore’nin yarattığı nükleer tehdit, diğer tarafta hızla büyüyen Çin’in değiştirdiği dengeler üzerinden şekilleniyor ve ABD’nin bölgedeki varlığına meşruiyet sağlıyor.

Kore Savaşı’nın bir türlü bitememesinin ve yarımadanın birleşememesinin ardındaki Çin faktörünü de unutmamak gerekir. Bölünmüş bir Kore, Pekin yönetiminin çıkarlarına daha uygundu. Binlerce Amerikan askerine ev sahipliği yapan Güney Kore ile arasında bir tampon bölge olarak Kuzey Kore’nin kalması ve bu bölgede ideolojik olarak kendisine yakın bir rejimin yönetimde bulunması, şüphesiz ki Çin’in işine geldi. Bu nedenledir ki Çin, Kuzey Kore ile savaştan beri yakın ilişkiler içerisinde. Çin ordusunun üç milyon askerle katıldığı Kore Savaşı ile başlayan askerî iş birliğine, 1961’de imzalanan anlaşmayla resmiyet kazandırıldı. Bugün teh-ditkâr tavırlarıyla tüm dünyaya meydan okuyan Kuzey Kore rejiminin özgüveninin temelinde, sahip olduğunu iddia ettiği nükleer silahlardan ziyade Çin ile ilişkileri yatıyor.
kore savaşı türk askeri anıtı
Çin’in Rusya ile olan ilişkilerinde de Kore Savaşı’nın izlerini görmek mümkün. Bugün bu iki ülke Şangay İşbirliği Örgütü üyesi olarak güvenlik alanında iş birliği yapıyor. Hatta bu yazı kaleme alınırken Rus ve Çin donanmaları, Vladivostok açıklarında müşterek bir tatbikat gerçekleştiriyorlardı. Soğuk Savaş sırasında Çin ile SSCB ilişkileri, komünist ideoloji etrafında da olsa pürüzsüz bir şekilde yürümedi, nitekim birçok konuda çıkar ayrılıkları mevcut idi. Ancak yine de iki ülke arasında Kore Savaşı ile başlayan askerî iş birliğinin Çin ile SSCB/Rusya arasındaki ilişkileri perçinlediğini ve bugüne kadar devam ettiğini söylemek mümkün.

Kore Savaşı’nda hayata geçirilen, Soğuk Savaş’ın dengeleri üzerinden tanımlanmakla beraber varlıkları Soğuk Savaş’ın ömrünün de ötesine geçerek bugüne kadar süregelen ittifaklar ve Asya güvenlik mimarisi, artık sürdürülebilirliğini yitiriyor. Bir yanda ABD’nin Güney Kore ve Japonya ile, diğer yanda Çin’in Kuzey Kore ve Rusya ile olan ilişkileri hâlen Asya’daki güç dengesinin temelini oluşturuyor. Ancak küreselleşen dünyada karşılıklı bağımlılık arttıkça ve tehdit algıları değiştikçe Soğuk Savaş’ın sıfır toplamlı oyun anlayışı, yerini karşılıklı çıkarlara ve bir taraf kazanırken diğerinin kaybetmeye mahkûm olmadığı konfigürasyonlara bırakıyor.

Kamplaşma yerine karşılıklı çıkarlar ve iş birliği

Güney Kore ve Japonya, güvenlik açısından hâlen ABD askerine muhtaç durumda. Bir yandan Çin’in savunma harcamalarını artırdığı öte yandan Doğu ve Güney Çin Denizleri’nde sık sık patlak veren ada krizleri nedeniyle çekişmelerin yaşandığı bir ortamda, bu ülkelerin ABD ile olan ittifaklarından vazgeçmeleri en azından kısa vadede mümkün değil. Ancak orta ve uzun vadeye baktığımızda farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Kore, Japon ve Çin ekonomileri arasındaki karşılıklı bağımlılık gün geçtikçe artıyor. Bu ülkeler, birbirlerinin başlıca ihracat pazarları ve yatırım ortakları konumunda. Gerek Doğu Asya’nın bu üç büyük ülkesi gerekse ABD, Doğu Asya’daki nüfuzlarını artırmaya çalışıyor. Ancak küresel dünyada nüfuz artırmak ve gerek küresel gerekse bölgesel anlamda daha etkili bir hâle gelmek, sadece askerî güçle değil; temelde ekonomik güçle mümkün. Bu nedenle nüfuz yarışının Soğuk Savaş tarzı kamplaşmayla değil, çok taraflı ve çok yönlü iş birliği içerisinde sürdürülmesi zorunluluğu ortaya çıkıyor. Asya ülkeleri, Çin’e karşı bir denge arayışı içerisindeler; ancak bunu Çin’e rağmen ve Çin ile olan ilişkiler pahasına değil, Çin ile karşılıklı çıkarlarını gözeterek yapmak durumundalar. ABD ise kendisini bu gerçekliğe göre konumlandırmak zorunda.

Kore Savaşı’nın mirası olan güvenlik düzeni, küreselleşmenin direnilemeyecek etkileri karşısında dönüşüm geçirirken savaştan arta kalan bazı unsurlar bu dönüşüme karşı bir tehdit oluşturuyor. Çin’in Kuzey Kore’ye yaklaşımında yaşanan değişim bu durumun en güzel örneği. Daha önce belirttiğimiz gibi, Kuzey Kore rejimi, Çin için bölgede ABD’nin askerî varlığına karşı bir tampon bölge oldu. Ancak Çin artık bu durumun da sürdürülebilir olmadığının farkında. Kuzey Kore’nin tehditkâr söylem ve eylemleri denge oluşturmaktan ziyade, ABD’nin bölgedeki askerî varlığını, Japonya ve Kore’nin sertleşen tutumlarını meşrulaştıran bir etkiye sahip. Bu, Pekin’i hoşnut eden bir tablo olmadığı gibi, hem bölgedeki ekonomik bağlantıları zedeleme hem de Çin’i uluslararası toplum karşısında giderek zor bir duruma sokma potansiyeli taşıyor. Dolayısıyla Çin, birleşmiş bir Kore fikrine giderek ısınıyor.

Kore’ye giden ilk Türk tugayının komutanı Tahsin Yazıcı, anılarında, ideoloji mücadelesinin bir “kardeşler harbine” ve Korelilerin “acıklı bir perişaniyete mahkûm olmasına” yol açtığını bildirir. İdeoloji mücadelelerinin sona erdiği, güvenlik kavramının artık sadece askerî açıdan değil ekonomik güvenlik üzerinden tanımlandığı dünyada, Kore Savaşı’ndan miras kalan anlayış ve kamplaşmaların sona ermesi, “bitmeyen savaş”ın artık bitmesi ve özellikle de yarımadanın kuzeyinde yaşayanların perişaniyetten kurtulmaları gerekiyor. Bu doğrultuda Kore yarımadasında birleşme yolunda atılacak küçük-büyük her adım, önemli bir katkı anlamına geliyor.

Kore savaşı türkiye

Kore Savaşı’nda Türkiye

Türkiye Cumhuriyeti, 1950 yılında başlayan Kore Savaşı’na fiilen katılmış ve 1950’den 1953’e kadar tugay büyüklüğünde bir kuvvetle Kuzey Kore’ye karşı savaşmıştı.

Türkiye’nin Kore Savaşı’na Katılma Nedenleri
İkinci Dünya Savaşı’nın bitip Soğuk Savaş’ın başlamasıyla Türkiye, uluslararası ortamda kendini yalnız buldu. İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalarak bütünlüğünü Almanya’ya karşı korumuş ancak savaş sonrasında Sovyetler’in Doğu Anadolu’da toprak ve Boğazlar’da üs ve ortak savunma talepleriyle karşılaşmıştı. Böylece Sovyet tehdidine karşı müttefik arayan Türkiye Batı Bloğu’na ve Amerika’ya yaklaşmaya başladı.

Türkiye, NATO’ya girişini hızlandırmak için başlayan Kore Savaşı’na birlikler göndermiştir. Özellikle sol kesimler tarafından “Türk gencinin kanının Amerika’ya satılması” şeklinde eleştirilen bu davranış, Türkiye ile Batı Bloğu arasındaki yakınlaştırmayı hızlandırmış ve 18 Şubat 1952’de Türkiye bir NATO üyesi olmuştur.

Korede Türk Birlikleri
Türkiye Cumhuriyeti, başlangıçta Kore’ye topçu taburu takviyeli bir piyade alayı göndermeyi düşündüğü halde, sonradan bu birliğin bir tugay seviyesinde olmasına karar verdi. Kore Türk Silahlı Kuvvetleri adı verilen bu birlik; herbiri üç taburdan oluşan üç piyade alayı, bir topçu taburu, bir istihkam bölüğü, bir uçaksavar bataryası, bir ordudonatım bölüğü, bir ulaştırma bölüğü, bir tanksavar takımı ve bir depo bölüğünden oluşuyordu. Gönüllü olanlardan seçilmiş olan bu tugay 259 subay, 18 askeri memur, 4 sivil memur, 395 astsubay, 4414 erbaş ve er olmak üzere 5090 kişiydi.[1] Tugay komutanlığına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı seçilmişti.

kore savaşı şehitlerimiz

Ankara’da oluşturulan tugay demiryolu ile İskenderun’a aktarıldıktan sonra Amerika’nın tahsis ettiği gemilerle Kore’nin Pusan limanına nakledildi. Burada bekletilmeden Taegu şehrine alınarak kışlaya yerleştirildi.

Taegu’da Türk Tugayı Amerikan malzemesi ile yeniden donatıldı. Eskimiş malzemeler ise geri gönderildi. Bu yeni malzemeyi kullanmak için eğitiminden geçen tugay 10 Kasım 1950’de cepheye hareket etti. Önce Seul’un 60-100 km kuzeyinde bölgenin emniyet sorumluluğunu üstlenen tugay daha sonra Kunuri bölgesine nakledildi.

Çin’in savaşa dahil olmasının ardından BM kuvvetlerinin cephesi yarılmıştı. 9. Amerikan Kolordusu’nun ihtiyat tugayı olan Türk Tugayı, Kunuri bölgesinde direnerek 8. Ordu’nun yok olmadan çekilmesini sağladı.

1. Türk Tugayı 16 Kasım 1951’e kadar Kore’de kalarak savaştı. Bu tarihte görevini yeni oluşturulan 2. Türk Tugayına devretti. 20 Ağustos 1952’de ise Üçüncü, 6 Temmuz 1953’te de Dördüncü Türk Tugayı bu görevi devraldı.

Kore Savaşı boyunca Türkiye toplam 741 şehit ve 2147 yaralı verdi[1]. Bunların dışında Türk birliklerinden 234 asker tutsak ve 175 asker yitik (akıbeti belli olmayan) sayılmıştır. Türk Tugayı Kunuri’de yaptığı başarılı savunma ile dünyanın takdirini topladı.

Kore savaşı fotoğraflar

Türk Birliği, Kore de Chonchon nehri kenarında Kunuri civarında cephe önlerine ulaşmasıyla, sayıca çok üstün olan Komünist Çin Güçleri tarafından sarıldı. Ön cephedeki Türk Tugayı’nın bir tarafında 8 inci Ordu’nun doğu kanadı diğer tarafında ROC II birliği vardı. Ama ROC II ler Çin sürülerinin saldırısıyla şaşkın vaziyette bozguna uğrayıp çekiliyorlardı. Türk Birliği’nden hiç kimse kendilerinin izole olduğunu ve yalnız kaldığını bilmiyordu.

T.R.Fehrebach bu durumu “Bu tip savaş-Kore: Bir hazırlıksızlığın Çatışması” adlı kitabında şöyle anlatır: Bu belirsizlik ortamında ve olup biten herşeyi hesaba katmadan hareket eden 5000 kişiden oluşan Türk Tugayı, doğuya yöneldi. Wowan Köyü yakınında çarpışmaya girdiler. Ve çok geçmeden müthiş rapor geldi. Türkler düşmanı bozguna uğratmışlardı. Ve çok sayıda da esir almışlardı.

“Fakat daha sonra Çin’in ana kuvvetleri onların üzerine saldırdı. Olanların detayı muhtemelen rapor edilmeyecekti. Ama işin özü şuydu: “Türk Tugayı ağır hasar almıştı.”

“Uzun boylu, esmer yüzlü, kalın parke giymiş bu adamlar geri çekilmeyi reddetmişti. Bazı şahitlerin söylediğine göre subaylardan birkaçı geri çekileceklerini duyduğunda, şapkalarını çıkarıp yere vurarak tepkilerini göstermişlerdi.” Sonunda 28 Kasım’da geri çekildiğinde ve 38 inci Piyade Birliği ile bağlantıya geçtiğinde Türk Birliği çok kayıp vermiş durumdaydı. Bunlar o zaman Üsteğmen Erdönmez’in elde ettiği ilk elden bilgilerdi. Astsubay Hasting Vic’i ilk hangarda gördüğünde O, Wowan’daki katliamdan kurtulmuş bir piyade askeriydi. Telsiz ve ekipmanlarının bazılarını kaybettiği için, elinde kalan silahlarının ve mermilerinin kıymetini çok iyi biliyordu. Kore’nin soğuk, yüksek, karlı tepelerinde Çin’lilerle savaşırken Çin Komünistlerinden nefret etmeyi öğrenmişti.

Yaralanan ve şehit olanlardan başka esir düşen Türkler de vardı. Çin esir kamplarında Birleşmiş Milletler esirlerinin %50’sinin hayatlarını kaybetmelerine karşın, esir Türk’lerden bu kamplarda bir tek ölen olmamıştır.

TÜRKİYE’NİN FEDAKÂRLIĞI
Şair Enver Gökçe “Kore dağlarında tabakam kaldı/Mapus damlarında özgürlüğüm…” der Kore Dağları adlı duygulu şiirinde. 1950’de SSCB ile ABD arasında ikiye bölünmüş olan Kore’nin kuzey parçasına çullanan ABD’nin komünizmi dünya yüzünden silmek için başlattığı meşum savaş kendisini hiç ilgilendirmediği halde, Türkiye’nin savaşa asker gönderme fedakârlığında bulunması Batılı ülkelerin gözlerini yaşartmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Foster Dulles Türk askerini, “çok masrafsız, günlük masrafı 23 Cent’i aşmıyor” diye övmüştü. Mr. Dulles’ın bu sözlerine tek itirazı, o sırada boynunda ‘vatan haini’ yaftası asılı olarak yurt dışında yaşayan Nazım Hikmet, ‘23 Cent’lik Asker’ şiiriyle yapmıştı….

ADSIZ ŞEHİT VE GAZİLER
17 Ekim 1950 günü Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında resmi rakamlara göre 5.090 kişilik bir tugayla dahil olduğumuz Kore Savaşı’nda üç yıl boyunca 24.882 askerimiz görev yaptı. Savaştan bize miras kalan, yine resmi rakamlara göre 721 şehit, 2.147 yaralı, 346 hasta, 234 esir, 175 ‘kayıp’, bedensel ve ruhsal açıdan sakatlanmış yığınla insan, akli dengesi bozuk insanlara takılan ‘Koreli’ lakabı ile Türkiye’nin NATO üyeliği oldu. Savaş sırasında Türk askerleri 13 muharebeye dahil oldular, bunlardan dördü ‘tarihe geçti’. 27-29 Kasım 1950’de yaşanan Kunuri Savaşları, askeri tarihimize ‘destan’ olarak kazındı. Savaşın kahramanlıklarından söz edildi ama, Türk ordusunun 1922’den sonra ‘dış düşmana’ karşı girdiği bu ilk sıcak savaşın kapsamlı, gerçekçi, anlaşılır ve ‘sivil’ bir analizi henüz yapılmadı.

SAVAŞIN ARKA YÜZÜ
Olayları, Kore efsanesine halel getirmemeye yeminli asker tanıkların ağzından dinlediğimiz için, sadece ‘aldırmaz’ veya ‘hain’ ABD’liler, ‘kurnaz’ Çinliler, dondurucu rüzgarlar ve derin vadiler yüzünden mi, yoksa kendi hatalarımız yüzünden de mi bu kadar çok kayıp verdiğimizi bilmiyoruz. Bu yüzden, gerçek kahramanlarla sahtelerini ayıramıyoruz. Bu yüzden şehitlerimize, gazilerimize yürekten ağlayamıyoruz. Halbuki, yeni bir savaşın eşiğinde olduğumuz bu günlerde, her zamankinden daha çok ihtiyacımız var Kore Savaşı’nın gerçek öyküsüne. Çünkü ancak bu öykü bize, savaşın ne mene bir şey olduğunu anlatabilir. Ancak bu öykü sayesinde, bizi Irak topraklarında nelerin beklediğini anlayabiliriz…

***

25 Haziran 1950’de, Birleşmiş Millet Konseyi, ABD’nin talebi üzerine Kore’ye müdahale kararı aldığında, Güney Kore’ye asker göndermeyi ilk teklif eden ülke Türkiye olmuştu. Demokrat Parti hükümetinin BM Genel Sekreterine yazdığı niyet mektubu meclis tarafından oybirliği ile onaylandıktan sonra Kore’ye gönüllü bir milis gücü toplamak üzere bir dernek kuruldu. İddialara göre derneğe ilk günde 3 bin kişi başvurmuştu. Bu gerçekten şaşırtıcıydı, çünkü ABD’de bile bu kadar gönüllü yoktu. 25 Temmuz akşamı Türkiye’nin Kore’ye 4500 kişilik bir birlik göndereceği kararı büyük bir gururla kamuoyuna açıklandığında, muhalefetteki CHP ve MP (Millet Partisi), kararı sadece ‘Meclisin onayı ile alınmadığı’ için eleştirdiler yoksa izlenen genel politikaya karşı değillerdi. DP ise kendini, ‘ilan edilen savaş değil ki, sadece BM kurallarını ihlal eden bir güce ceza verilecek’ diye savundu. O halde sorun yoktu. Nitekim CHP’ye yakınlığı ile tanınan Cumhuriyet gazetesi ‘Milli Birliği Bozmamaya Dikkat’ başlıklı yazı ile desteğini sunarken, dönemin en büyük öğrenci örgütü Türkiye Milli Talebe Federasyonu Başkanı Can Kıraç, karardan dolayı hükümete şükranlarını sunmuş ve Türk gençliğinin kendisine verilecek her türlü vazifeyi başarmaya hazır olduğunu eklemişti. Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki ‘Komünistliğe karşı’ Kore harekatına katılmanın “cihad” olduğundan bahisle bu savaşta hayatını kaybedenlerin “şehit” olacakları fetvasını vermişti. Savaşa sadece Behice Boran ve Adnan Cemgil’in yöneticiliğini yaptığı Türk Barışsever Cemiyeti karşı çıktı. Ama Cemiyetin yayınladığı bildiri toplatıldığı gibicemiyet üyeleri “Milli çıkarlara zararlı ve milli direnişi sarsıcı” yayın yapmak suçuyla tutuklandılar ve 15 ila 10 arasında değişen cezalara çarptırıldılar. Savaş karşıtı bir avuç idealistin sesi kısıldıktan sonra sıra kararı uygulamaya gelmişti…

1. Türk Tugayı adı verilen kuvvetlerin başına tümgeneral Tahsin Yazıcı atandı. Çanakkale Savaş’nda görev almış yaşlı bir asker olan Tahsin Yazıcı’nın küçük bir kusuru vardı: İngilizce bilmiyordu. Bu eksiğin ileride nelere mal olacağını ne yazık ki kimse görememişti. Tugay’ın ‘gönüllülük esasına göre’ oluşturulduğunun doğru olmadığı da sonradan anlaşıldı. Askerlerin çoğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun yoksul köylü çocuklarıydı. Az sayıdaki gönüllünün büyük bir kısmını ise ‘ailelerine çok iyi bir maaş bağlanacağı’ vaadine kananlar ile beyinleri ‘komünizmin pençesindeki Kore’ye İslamiyet’in ve Türklüğün büyük gücünü gösterme’ propagandası ile yıkanmış olanlar oluşturuyordu.

Okyanusta 22 gün

Resmî rakamlara göre, 259 subay, 395 astsubay 18 askeri memur, 4 sivil memur ve 4.414 erden oluşan toplam 5090 kişilik 1. Türk Tugayı, Ankara Sarıkışla, Polatlı ve Etimesgut’taki kısa eğitim döneminden sonra trenlerle önce İskenderun’a, ardından Mac Ree, Haan ve Private Johnson adlı gemilerle Süveyş Kanalı, Kızıldeniz, Seylan Adası, Singapur, Filipinler ve Formoza Adası yoluyla Kore’ye gönderildiler. 17, 19 ve 20 Ekim 1950’de Pusan limanına ayak basan yorgun ama inançlı askerlerimiz, bir süredir bırakmalarına izin verilen sakalları, bellerindeki dev kasaturaları ve modern orduların çoktandır unuttuğu süngüleri ile Korelilerin pek hoşuna gitmişti ama Amerikan askerlerinin tepkisi aralarında fısıldayıp gülüşmek oldu.

Tugay, Pusan’dan derhal Taeguda açılan BM Karşılama Merkezi’ne götürüldü. Daha ilk günden beslenme, tuvalet ve banyo gibi günlük işlerde uyumsuzluk çıktı. Ama, askerlerimizin düşük eğitim seviyeleri, bu kadar büyük çaplı bir mekanize savaşa hazır olmamaları, dil bilen elemanların azlığından doğan yanlış anlamalar tatbikatlarda ciddi sorunlar yaratmaya başlayınca, 9. ABD Kolordusunun komutanı General ‘Johny’ Walker, üstlerini durumun vahameti konusunda uyarmıştı. Ama BM ordusunun kibirli komutanı Mac Arthur’un acelesi vardı. Askerlerine Noel’den önce ülkelerine dönme sözünü vermişti. Nitekim, 10 Kasım’da 8. Ordu ve Türk Tugayı Çin’le Kore arasındaki sınırı oluşturan Yalu Nehri’ne doğru hareket ettiler. Türkiye’den cemse gibi zırhlı araçlar getirmeyi akıl edemeyen Türk Tugayı, yaya olarak Amerikan ordusunun hızını düşürdüğü için ancak ihtiyat kuvveti olarak görevlendirilmişti.

Kunuri bataklıklarında kurban olanlar

Daha sonraları, savaşta yaşanan felaketleri açıklarken, son 40 yılın en soğuk kışı olduğu söylenmişti. Bu doğruydu ama, askerlerimizin giysileri, teçhizatları ve eğitimleri de ‘soğuk cehennem’ adı verilen o korkunç koşullara uygun değildi. Nitekim, ilk donma vakaları geceleri benzin tenekesinde yaktıkları ateşle ısınmaya çalışan askerler arasında yaşandı. Bunları yarı bellerine kadar buzlu sulardan yaya geçmek zorunda kalanların şahadeti izledi.

Ardından ‘düşman’ la buluşuldu. Peki ‘düşman’ kimdi? İçinde yaşadıkları coğrafyayı karış karış bilen, gündüzleri köylülerin arasına karışan, geceleri ateş böcekleri gibi çalıların ardından onları izleyen, azıcık pirinç lapası ile doyan, yere kıvrılıp uyuyabilen 300 bin Çin askeri ile 100 bin Kuzey Kore ‘gerilla’ sı… Batı emperyalizmine karşı kinle dolu bu ‘eski tip’ orduyla, işgalci konumunda olan ‘modern’ orduların savaşından doğal olarak birinciler galip çıktı. BM ordusunun darmadağın olarak geri çekilmeye başladığı bir ortamda her türlü destekten yoksun bırakılan Türk Tugayı bilmediği bir arazide körlemesine ilerlerken 27 Kasım’da ilk kez düşmanla burun buruna geldi. Komutan Tahsin Yazıcı’nın kendi inisiyatifi ile geri çekilmeye kalkması, bazılarınca ‘askerlerimizi imhadan kurtaran’ harekat olarak, bazılarınca ‘birliklerin tüm düzenini bozan bir fiyasko’ olarak adlandırıldı. 28 Kasım gecesi, askerlerimizin ‘Allah Allah!’ avazeleri ile yaptığı süngü saldırısının bilançosu ise ağır oldu. Çarpışma bittiğinde iki subay ve birkaç erden başka kurtulan yoktu. Yaralılar ve sağ kalanların hepsi düşmana esir düşmüşlerdi. Daha sonra yapılan soruşturmada, bazı erlerin ısınmak için yaktıkları ateşin düşmanın yerlerini keşfetmelerine neden olduğu ortaya çıktı.

29 Kasım gecesi Türk Tugayı ikinci kez gece baskınına uğradı. Son ana kadar direnen General Yazıcı en sonunda Çinliler tarafından tamamen kuşatıldığını anlayınca geri çekilme emri verdi ama bu geri çekilme de başarılı değildi. Buz gibi havada, etraflarını saran zifiri karanlıkta, Çinli askerlerin çıkardığı ürkütücü seslerin eşliğinde geri çekilen askerlerimiz o kadar paniklemişlerdi ki, yolda karşılaştıkları dost Güney Koreli askerleri düşman sanıp öteki dünyaya yollayıverdiler. Geri çekilen Tugayın arkasındaki 400 askerimiz Çinlilerle göğüs göğüse çarpışarak bir dağın eteğine sıkışmış ve sonunda teslim olmuştu. Daha sonra Türk tarafı ABD ordusu tarafından yalnız bırakıldığını söyledi, Amerikan tarafı ise Türk tarafının İngilizce yetersizliği yüzünden uyarıları anlamadığını söyledi.

Türk Tugayı daha sonra ‘Kunuri Savaşları’ olarak adlandırılan Wavon, Sinnimni, Kaechon, ve Sunchon Boğazı çarpışmalarında resmi rakamlara göre 218 şehit, 455 yaralı ve 94 kayıp verdi. Daha sonra, gerçek rakamın çok daha fazla olduğu söylendi ama sayının ne olduğu hiçbir zaman öğrenilemedi. Bu kadar büyük kayıp verildiği halde olayın ‘destan’ olarak anılması ise cabası oldu. Yine de şükretmek lazımdı, çünkü askerlere moral vermek için düşmanın pusuda yattığı bir ortamda yedi bin kişinin toplu namaza durması gibi olaylar ucuz atlatılmıştı.

Kumyangjang-ni ve sonrası: Eve dönüş

Türk tugayının ikinci büyük savaşı.25-27 Ocak 1951 tarihinde Kumyangjang-ni mevkiinde olmuştu. Dondurucu soğukta ‘Allah Allah” diye haykırarak ileri atılan Türk askerleri yine büyük kayıplar verdiler ama, ABD Kongresi bu sefer pek kadirşinas davranarak Türk birliğini Mümtaz Birlik Nişanı (Distinquisted Unit-Station) ile teselli etti. BM kuvvetleri 24 Mayıs 1951’de Çin kuvvetlerini yenilgiye uğratarak 38.Paraleli aşmalarının ardından Türk tugayı yedeğe alındı. 8 Temmuz 1951’de Panmunjom’da başlayan ateşkes görüşmelerinden sonra da savaş devam etti. Hatta, 28-29 Mayıs 1953’te tarihe Vegas savunması diye geçen çarpışmalarda, Türk Tugayı, Kunuri’den sonraki en büyük kayıplarını verdi. Yine taltifler, madalyalar, ‘aslansınız-kaplansınız’ konuşmaları, Sovyet lideri Stalin’in 4 Mart 1953’te ölümü ile 20 Nisan 1953’ten itibaren hasta ve yaralıların değişime başlanması, 27 Temmuz 1953’te ateşkesin imzalanması ve dönüş yolculuğunun başlaması…

Büyük bir coşkuyla gönderdiğimiz askerlerimizi dönüş limanında sadece aileleri bekliyordu. Bir asker, ‘bizi gemiden limana döküverdiler, bir muayene bile yapmadan evlerimize gönderdiler’ diye yakınmıştı. 1960 yılına kadar, her yıl değişmek suretiyle 6 Türk tugayı daha Kore’ye gitti. 10. tugaydan sonra Kore’ye bir bölük yollanmaya başlandı. 1962’den sonra bölük bir mangaya indirildi. bu sembolik kuvvet de 1971’de Kore’den çekildi. Gazilere ‘şeref aylıkları’ ancak 1976’da bağlanabildi. O da 1983’te kesilmek üzere…Kore’de ise, kan ve barut kokulu bu acı serüveninden Kumyangjangni’deki Türk Zafer Anıtı ile Pusan’da BM Ordusu Mezarlığı’ndaki Türk Şehitliği dışında bir şey yok. Peki barış anlaşması imzalandı mı? Hayır, Kuzey Kore ile Güney Kore hala ateşkes durumunu koruyorlar…

Savaşın acı meyvesi: NATO üyeliği

Türkiye Kore’ye asker göndermeye neden bu kadar hevesli idi? İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman sempatizanlığı sosuna bulanmış bir ‘aktif tarafsızlık’ politikası izlediğini ileri süren Türkiye’nin Haziran 1941’de Almanya ile Saldırmazlık Paktı imzalaması, aynı yılın Ekim ayında bir de ‘krom alım-satım’ anlaşması yapması ABD’yi çok kızdırmıştı. 1945’te Alman ordularını hezimete uğratmış olan Sovyetler Birliği de Türkiye’ye kızıyordu. Üstelik İngiltere, Rusya ve ABD, Yalta Konferansı’nda sadece “1 Mart 1945’ten önce ortak düşmana savaş ilan etmiş olan” milletlerin, 25 Nisan 1945-26 Haziran 1945 tarihleri arasında San Francisco’da yapılacak konferansa katılmalarına karar vermişlerdi. Bilindiği gibi, bu konferans BM’nin kuruluş toplantısıydı. Yeni dünya düzeninde yer bulamayacağından korkan Türkiye 23 Şubat 1945’te Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti ancak Sovyetler Birliği bununla tatmin olmadı. Önce 1925 tarihli Tarafsızlık ve Dostluk Anlaşması’nı yenilemeyeceğini, ardından Kars ve Ardahan’ın Sovyetler Birliği’ne geri verilmesini, daha sonra da 1936 tarihli Montreaux Anlaşmasının tadilini istedi. Türkiye’nin Batı ile yakınlaşmaktan başka çaresi kalmamıştı. 26 Haziran 1945’te BM anlaşmasını imzaladıktan sonra ABD Başkanı Truman’ın ‘containment’ (çevreleme) politikasında önemli roller biçilen Türkiye ve Yunanistan’a ünlü ‘Marshall Yardımı’ verildi. Bu ilgiden cesaret alan Türkiye, Nisan 1949’da kurulan NATO’ya başvurdu ancak sonuç hayal kırıklığı oldu. Türkiye coğrafi açıdan NATO’ya ait görülmemişti.

“Aldılar da girmedik mi, iki gözüm?”

Bütün bunlar CHP iktidarı sırasında olmuştu. 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazandıktan sonra Pembe Köşkte selefini ziyarete giden Celal Bayar, NATO’ya niye girilmediğini sorduğunda İsmet Paşa“Aldılar da girmedik mi, iki gözüm?” demişti. Kore Savaşı, ‘Batı ile ilişkileri geliştirme yarışında’ DP’nin eline geçen ilk fırsattı. Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü’ye göre ‘Türklerin geleneğinde insani değerler ve insan hakları müstesna bir yer tutuyordu ve Yunus Emre’yi yetiştirmiş bir milletin Kızıl emperyalizm denilen komünizme karşı gövdesini siper eden ABD’nin yanında olmak konusunda başka milletlerden geri kalması düşünülemezdi!’ Nitekim, Türkiye geri kalmadı, ileri gitti. Hatta o kadar ileri gitti ki, Kore Savaşı’nda ordusunu BM ordusunun değil de ABD ordusunun emrine vermeyi kabul eden tek ülke oldu…

Bu cansiperane tavra rağmen, Türkiye’nin Yunanistan ile birlikte yaptığı üyelik başvurusu hemen kabul edilmedi. Yani evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Ancak Kore’de durumun vahametini idrak eden NATO Başkomutanı Eisenhower, ittifakın güneydoğu kanadının güçlendirilmesi gerektiğini anlayarak, Türkiye’de hava üsleri kurulmasını önerdikten sonradır ki, ABD tarafından Türkiye ve Yunanistan’a NATO üyeliği resmen teklif edildi. Ancak, teklif NATO’daki önemlerini kaybetmekten korkan bazı küçük Kuzey Avrupa ülkeleri ile ittifakın güç odaklarından İngiltere tarafından pek hoş karşılanmadı. İtirazcılar ancak Ortadoğu’daki gelişmeler ve İran bunalımından sonra giderilebildi ve Türkiye ile Yunanistan, 20 Şubat 1952 de Lizbon’da yapılan imza töreni ile NATO’ya girdiler. Karara destek veren muhalefet lideri İsmet İnönü şöyle demişti: “Bundan sonra dünya sulhu bakımından vazifelerimiz de artmış bulunuyor. Eşit haklarla, milletimizin kendisine teveccüh edecek vazifeyi en iyi şekilde ifa edeceğine şüphe yoktur.”