Londra Konferansı, 1912 ve 1921 Tam Metin


  • Anasayfa
  • Londra Konferansı, 1912 ve 1921 Tam Metin

Balkan Savaşı sırasında1912 Aralık ayının ortalarında aynı anda baÅŸlayan iki ayrı uluslararası konferans. Bunlardan birinde Osmanlı ve Balkan ülkelerinin temsilcileri karşı karşıya geliyordu. DiÄŸeri ise, Avrupalı altı büyük devlet temsilcisinden oluÅŸmaktaydı. Osmanlının ve diÄŸer tarafın koruyucuları vardı. Avusturya-Macaristan ve Almanya İstanbul hükümetini, ve Üçlü İtilaf devletleri de Balkan ülkelerini destekliyordu. Konferansta, Osmanlı İmparatorluÄŸunun egemenliÄŸi ve altı büyük devletin denetimi altında özerk bir kurulması kararlaÅŸtırılmıştır. DiÄŸer yandan Osmanlı İmparatorluÄŸundan Avrupa’daki sınırını Midye-TekirdaÄŸ çizgisine çekmesi, Edirne’ teslim edilmesi, denizindeki tüm haklarından vazgeçmesi isteniyordu. istemler İstanbul hükümetince edildiÄŸi sırada 23 Ocak 1913 günü Jön Türkler ile iktidara geçmiÅŸler ve konferans sonuçları uygulanamamıştır.
I. İnönü Savaşı’nda elde edilen baÅŸarı sonucu Batılı devletler bir konferans düzenlemeye karar verdiler. Londra Konferansı 21 Åžubat’tan 12 Mart 1921′e kadar devam etmiÅŸtir. Londra görüşmelerinde , ve İstanbul temsilcileri arasında varılan bir anlaÅŸma sonucunda, her iki heyet adına etmiÅŸtir. Türk temsilcilerinin Londra temaslarını iki kısma ayırmak gerekir. Birincisi, Türk temsilcilerinin Müttefik devletlerle yaptıkları görüşmeler; ikincisi de heyeti baÅŸkanı, DışiÅŸleri Bakanı Bekir Sami Bey ile İngiliz, Fransız, İtalyan temsilcileri arasındaki görüşmelerde hazırlanan andlaÅŸma tasarılarıdır. Ankara hükümeti Bekir Sami Bey’in yaptığı anlaÅŸmaları kabul etmedi. Bir anlaÅŸma gerçekleÅŸmemiÅŸtir. önemi Ankara hükümetinin Avrupa devletleri tarafından bir ÅŸekilde de tanınması ve İtilaf devletleri arasındaki görüş ayrılıklarını ortaya çıkarmasıdır.

Londra Konferansları, 1955-1959
Kıbrıs sorununa çözüm bulmak amacıyla İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında düzenlenen iki konferans. I. Londra Konferansı’nda (29 AÄŸustos-7 Eylül 1955) bir sonuç elde edilmezken, II. Londra Konferansı’nda (19-23 Åžubat 1959) Kıbrıs’ın bağımsızlığı kabul edilmiÅŸtir. Belirli bir süre Kıbrıs sorununun varlığını kabul etmeyen İngiltere, Ada’daki geliÅŸmeler hızlanınca, Türkiye ve Yunanistan’ın katılacağı bir konferans toplamaya karar verdi. I. Londra Konferansında İngiltere, egemenlik kendisinde kalmak üzere, Kıbrıs’a özerklik verilmesini ve Ada’nın savunmasında Türkiye ve Yunanistan’ın yeralması tezini savundu. Türkiye, Ada’nın tarihsel geçmiÅŸe göre kendisine verilmesi gerektiÄŸini ileri sürdü. Yunanistan ise Kıbrıs halkına kendi geleceÄŸini belirleme hakkının verilmesinde ısrar etti. Konferans bir sonuca ulaÅŸamadan dağıldı.
II. Konferans, Aralık 1958′de Paris’te yapılan NATO Bakanlar Konseyi toplantısı vesilesiyle Türkiye, İngiltere ve Yunanistan DışiÅŸleri Bakanlrı Kıbrıs’a bağımsızlık verilmesi üzerinde görüşmeler yaptılar. Daha sonra Zürich’te biraraya gelen Türk ve Yunan tarafları prensip olarak anlaÅŸtılar (11 Åžubat 1959). Kıbrıs anlaÅŸmazlığına böyle bir çözüm daha önce 1958 yılında Makarios tarafından ortaya atılmıştı. AntlaÅŸmayı Londra’da Lancester House’de Türkiye, Yunanistan ve İngiltere baÅŸbakanları imzaladılar. AntlaÅŸmaya göre Ada’da Türklerden ve Rumlardan meydana gelen ikili bir yönetim tarzı uygulanacak ve Kıbrıs devletinin bağımsızlığı Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantisi altında bulunacaktı. Kıbrıs, hiçbir devlete katılmayacak; Türkler bir azınlık muamelesi görmeyecek, Ada’nın savunmasına Yunanistan ve Türkiye katılacak, İngiltere buradaki bazı askeri üslerini koruyacaktı.
Ada’nın Temsilciler Meclisinde her iki cemaat belirli oranlar içerisinde üye bulunduracak; CumhurbaÅŸkanı Rumlardan, yardımcı Türklerden seçilecekti. Türkler, kurulacak Kıbrıs ordusuna %40, mahalli kolluk kuvvetlerine ve yönetime %30 oranında katılacaklardır. Bakanlar kurulunun 3 üyesi Türk, 7′si Rum olacaktı. AntlaÅŸmada daha birçok kurumun, “ikili yönetime” göre nasıl kurulacağı hakkında ayrıntılı hükümler yer aldı.
Louis, 14.
17. yüzyılda (1638-175) Fransa’da hüküm süren kral. 1943′te beÅŸ yaşındayken Fransız tahtına çıktı. Bunda önce yönetimde, kral Naibi Kardinal Nazarin vardı. 14. Louis 1661′de 23 yaşında iken ülkenin yönetimini ele aldı ve 1715′te ölene kadar 72 yıl iktidarda kaldı. ÇaÄŸdaÅŸ tarihin iktidarda en uzun süreyle iktidarda kalan monarkıdır. Kendi döneminde, yönetimde mutlakiyet hakimdi. 16. yüzyılda yaÅŸanan din savaÅŸları ve Westphalia Barışı sırasında 1648 ayaklanmaları, Almanya’yı küçük devletlere bölmüş, Fransa’ya da dünya üstünlüğünü ele geçirmesini saÄŸlamıştır. 14. Louis, sınıflara bölünmüş bir Fransa’nın bütünleÅŸtirilmesinde tek gücün ulusal monarÅŸinin olduÄŸuna inanmıştır. Merkeziyetçi otoritesini kurduktan sonra, orduya çekidüzen verdi. Çünkü askerler önceden istedikleri ülkeye hizmet ediyorlardı. Bunlara sürekli oturacak barakalar kurdu, emir komuta zinciri kurdu ve tek bir üniforma giydirdi. 14. Louis bunları içerde yaparken, dış politikada da çeÅŸitli stratejiler uyguladı. Bu stratejinin temelinde geniÅŸleme yatıyordu. DoÄŸuya ve Ren bölgesine doÄŸru geniÅŸlemek ve İspanya Hollandasını (Belçika) kendi ülkesine ilhak etmek istedi. Bir de İspanya kralı II. Charles’in kızkardeÅŸi ile evlenmiÅŸti). Bu konudaki amacı, Avrupa’nın öteki devletlerinin bağımsızlıklarına son verecek olan, “evrensel monarÅŸi” kurmaktı.
Arkasında büyük bir miras bırakacak olan İspanya Kralı II. Charles’in ölmesi ile 1700 yılında Avrupa savaÅŸ ile karşı karşıya gelmiÅŸti. Miras üzerinde en büyük hak sahibi, II. Charles’in iki kızkardeÅŸi ile evli bulunan Habsburg İmparatoru ve Fransa Kralı’ydı. II. Charles ölmeden önce mirasın kime kalacağı konusunda vasiyet bırakmıştı. Vasiyete göre İspanya toprakları parçalanmadan bir bütün olarak 14. Louis’in torununa kalacak ama taht hiç bir zaman birleÅŸtirilmeyecekti. 14. Louis kabul etmezse, Habsburg İmparator’unun oÄŸluna verilecek. 14. Louis bu mirası kabul etti ve savaÅŸ baÅŸladı. SavaÅŸ sonunda Utrecht Barış AntlaÅŸması imzalanacak ve İspanya tahtına 14. Louis’in torunu II. Philippe geçecektir.

Lozan Antlaşması, 1923
Kurtuluş savaşımızın sonunda, yeni Türk devleti ve diğer imzacı ülkeler arasında yapılan barış antlaşması ile Türkiye tam bağımsızlığını bütün dünyaya kabul ettirmiş oldu. Bugünkü sınırlarımız ile dış ilişkilerimizin bir kısmı da Lozan Barış Antlaşmasına göre saptanmış ve yürütülmektedir.
20 Kasım 1922′de baÅŸlayan ve çok çetin geçen görüşmeler, aradaki bir kesilme döneminden sonra, 24 Temmuz 1923′de sonuçlanarak bu tarihte AntlaÅŸma imzalanmıştır. Daha sonra da TBMM’de 23 AÄŸustos 1923 günü 340, 341, 342 ve 343 sayılı kanunlarla kabul olunmuÅŸ ve böylece hazır bulunan 227 üyeden 213′ünün olumlu oyu ile tasdik olunmuÅŸtur. Aynı gün, İstanbul ve BoÄŸazlar bölgesindeki müttefik kuvvetleri ve donanmasının çekilmesi istenmiÅŸ ve 6 hafta içinde gitmiÅŸlerdir.
Lozan Konferansında Türkiye’yi baÅŸ delege olarak, o sırada DışiÅŸleri Bakanı bulunan İsmet İnönü temsil etmiÅŸtir.
Lozan Barışıyla özet olarak şu sonuçlara ulaşılmıştır:
Henüz tespit edilmemiÅŸ güney sınırları hariç Türkiye’nin yeni sınırları Milli Misak ile kabul edilen sınırlardı. Türkiye Müttefiklere hiç bir tazminat ödemeyecekti. Kapitülasyonlar kaldırılmıştı. Türkiye’de bulunan yabancılar ve yabancı kurum ve okullar Türk kanunlarına tabi olacaklardı. Yunanistan ile ahali mübadelesinden sonra, Türkiye, halkının büyük çoÄŸunluÄŸunu Türklerin teÅŸkil ettiÄŸi mütecanis bir devlet haline gelmiÅŸti. BoÄŸazlarda, tam kontrol hakkını kulanmamakla beraber egemenliÄŸi ve bağımsızlığı üzerine konulan tehditlerin bir çoÄŸunu kaldırmaya muvaffak olmuÅŸtu.
Lozan’da imzalanmış olan belgelerin dökümü ise şöyledir:
1. Türkiye ile İngiltere, Fransa, Japonya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya arasında (Barış Andlaşması).
2. Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Rusya, Yugoslavya arasında (Boğazların Usulüne Dair Sözleşme),
3. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya arasında (Trakya Sınırlarına Dair Sözleme),
4. Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya arasında (Ticaret Sözleşmesi),
5. Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Romanya, Yunanistan arasında (Genel Af ile İlgili Beyanname ve Protokol).
6. Yunanistan’daki Müslümanların malları hakkında (Yunan Beyannamesi).
7. Sağlık Sorunlarına Ait Türk Beyannamesi
8. Adalet işlerinin İdaresine ait Türk Beyannamesi
9. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya arasında Osmanlı İmparatorluğunca verilmiş olan bazı imtiyazlara dair Protokol ve (Türk Beyannamesi),
10. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya arasında Lozan’da imza edilen belgelerin bazı hükümetlerine Belçika ve Portekiz’in katılmasına dair Protokol ve (Belçika Beyannamesi) ile (Portekiz Beyannamesi).
11. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya arasında İngiltere, Fransa, İtalya tarafından işgal edilen Türk arazisinin boşaltılmasına dair Protokol ve (Türk Beyannamesi).
12. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya,Yunanistan arasında Karaağaç arazisiyle Bozcaada ve İmroz adalarına dair Protokol.
13. İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan arasında Yunanistan’daki azınlıkların korunması hakkında baÅŸlıca müttefik devletler ile Yunanistan arasında 10.08.1920 gününde yapılmış andlaÅŸması ile Trakya’ya ait olarak aynı devletler arasında aynı günde yapılan andlaÅŸmaya dair Protokol.
14. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan arasında, Yugoslavya tarafından Barış Antlaşmasının imzasına dair Protokol.
15. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Belçika, Portekiz arasında Lozan Konferansının bitimine ait Belge.
Barış AndlaÅŸmasının kapsamı içinde olarak Türkiye ile Yunanistan arasındaki Rum ve Türk ahalinin karşılıklı deÄŸiÅŸtirilmesine dair AndlaÅŸma 30.1.1923′de imzalanmıştır.
Atatürk, Nutkunda, Mondros Mütarekesinden sonra Müttefik devletlerce Türkiye’ye dört defa barış teklii yapıldığını, ilk üçünü Türk milletini tatmin etmekten çok uzak olduklarını, dördüncü ve son teklifin Lozan AntlaÅŸması ile sonuçlanan görüşmeleri baÅŸlattığını belirterek ayrıntılarını vermiÅŸ ve Lozanı bir zafer olarak nitelemiÅŸtir.

Lusaka Konferansı, 1970
BaÄŸlantısızların Zambia’nın baÅŸkenti Lusaka’da yaptıkları üçüncü baÄŸlantısızlar toplantısı. “Barış, Bağımsızlık, İşbirliÄŸi ve Uluslararası İliÅŸkilerin DemokratikleÅŸtirilmesi Üzerine Lusaka Deklarasyonu” ile baÄŸlantısız bir dış politika izleme özlemi kararlı bir biçimde bir daha ilan edilmiÅŸtir.
Lübnan Sorunu
OrtadoÄŸu sorununun önemli bir parçası durumundaki olaylar. Lübnan, 1970′lerin ortalarında taraflarını Hıristiyan saÄŸcılar, Müslüman solcular, Suriye birlikleri, İsrail ve BM Barış Gücü’nün oluÅŸturduÄŸu bir iç savaÅŸ içine girdi. Bu çatışmanın nedenleri, Lübnan’ın iç yapısında ve bölgenin özelliklerinde aranmalıdır.
Bir kere Lübnan çeÅŸitli dinsel ve etnik bölüntülere ayrılmış olup bir ulus-devlet görünümünde deÄŸildir. Ülkede hiçbir mezhep çoÄŸunluÄŸa sahip olamamıştır. Bunlar arasında Müslüman Sünniler, Åžiiler, Düriziler, Hristiyan Maruniler, Yunan Ortodokslar, Katolikler ve Yahudiler en önemlilerini oluÅŸturmaktadır. Bu etnik ve dini mozayiÄŸe bir de 1970′te Ürdün’deki iç savaşı kaybederek bir anlamda bölgeden sürülen Filistinliler eklenmiÅŸtir. Burada bir yandan Hıristyan, Batı kültürü ile öte yandan İslam ve DoÄŸu kültürü aynı potada erimemektedir. Lübnan toplumunun ailelere bölünmüş yapısı ülkenin siyasal yaÅŸantısına kiÅŸisellik özelliÄŸi katmıştır. Siyasal iktidarın bozulduÄŸu dönemde iktidarı ele geçirme çabaları büyük çatışmalara yol açmaktadır.
Lübnan 1943 yılında tam bağımsız olduğundan bu yana siyasal istikrarını geleneksel olarak bir Hristiyan başkan ve müslüman bir başbakan seçerek sürdürüyordu. Hristiyanlar mecliste ve hükümette çoğunluğu ellerinde bulunduruyorlardı.
Filistinlilerin de Lübnan’a gelmesi dengeyi iyice bozdu. 1975 yılında saÄŸcı ve Hristiyanlar, solcu Müslümanlar ve Filistin gerillaları arasında bir savaÅŸ çıktı. Bir yıl sonra da Suriye, ABD ve İsrail’in onayı ile çatışmaları durdurmak için müdahale etti. 1978 yılında İsrail Güney Lübnan sınırından içeri girdiyse de BM Barış gücü gelince geri çekildi. Bu tarihten itibaren Lübnan’a saldırı için fırsat kollayan İsrail bir harekatı baÅŸlatarak Lübnan’ın güneyini iÅŸgal etti. Sonuçta Arafat ve Filistinliler bölgeden çekilirken, Lübnan’da yeni bir mücadele dönemi baÅŸlıyordu. 1980′li yıllar Lübnan’a özlediÄŸi barışı getiremedi ve 1975′te baÅŸlayan iç savaÅŸ hızını artırarak sürdürdü. Özellikle İsrail’in bölgede çekiliÅŸi sırasında ülkede, Devlet BaÅŸkanı Emin Cemayel dışında üç güç odağı ortaya çıktı. Hristiyanlar, Düriziler ve Åžii Emel Örgütü. Saldırılara hedef olan Uluslararası Barış Gücü 1984 yılında ülkeden çekildiyse de İsrail askeri varlığını sürdürdü. 1986′dan sonra Suriye birlikleri, Åžii Emel milisleri ve Filistinliler arasında yeni çatışmalar çıktı. 1989 yılında ise iç savaşın yeniden alevlenmesi, yeni seçilmiÅŸ baÅŸkan Rene Moawad’ın bir suikast ile öldürülmesi ve Batılı rehineler bunalımı sürmekteydi. Ordu komutanı Michel Aoun Hristiyanlar’ın lideri olarak ortaya çıktı. Auon, Suriye’nin Lübnan’dan elini eteÄŸini tümüyle çekmedikçe herhangi bir anlaÅŸmaya varamayacağını açıkladı. Aynı yıl içinde Arap BirliÄŸi Örgütü’nün çeÅŸitli arabuluculuk komitelerinin çabaları sonuç getirmedi. Nihayet, 22 Mayıs 1991 tarihinde Suriye ile Lübnan arasında imzalanan bir antlaÅŸma ile Suriye 1943 yılında bağımsızlığını kazanmasından sonra ilk defa Lübnan’ı ayrı ve bağımsız bir devlet olarak tanıdı. Bu tarihten sonra Lübnan merkezi hükümetinin en önemli sorunları, etnik dengelerin bozulup yeni çatışmalara yol açmasını engellemek, ülke topraklarının her tarafında denetimi saÄŸlamak ve İsrail’in zaman zaman saldırıda bulunduÄŸu gerilla kamplarının ne yapılacağı konusunda açıklık kazandırmaktır.

Maastricht Zirvesi (Maastricht Summit), Aralık 1991
Avrupa TopluluÄŸu üyesi oniki ülkenin Hollanda’daki Maastricht kentinde Aralık 1991′de, 1992′de yürürlüğe girmek üzere ortak bir Avrupa pazarına geçiÅŸ prosedürünü modernize etmek amacıyla düzenledikleri toplantı. Zirvede kararlaÅŸtırılan ana konu, geri dönülmez olarak deÄŸerlendirilen birliÄŸin siyasal, ekonomik ve parasal yönü idi. Avrupa TopluluÄŸu, dünyanın en geniÅŸ piyasası olarak, malların ve insanların serbest dolaşımı ile global güçlerden birisi olabilecektir.
Macar Ayaklanması, 1956
Macaristan’daki Sovyetler BirliÄŸi karşıtı ayaklanma. Stalin’in ölümünün ardından SSCB’de sözkonusu olan deÄŸiÅŸiklikler Macaristan’a da yansımıştı. Macaristan’daki Rakosi yönetimi, öteki DoÄŸu Avrupa ülkelerine göre enyeni, kapalı ve halktan kopuk olanıydı. Böyle bir yöneticiye Sovyet önderliÄŸinin geri görüşleri anlatılmalıydı. Rakosi istenen deÄŸiÅŸiklikleri yapmayınca Sovyet yöneticileri Rakosi’nin tek adam yönetimine son vererek, 1953′te iktidara Liberal görüşlü İmre Nagy’nin gelmesini saÄŸladılar. Nagy’nin baÅŸbakanlığı sırasında yöneldiÄŸi liberal uygulamalar Sovyetler’i endiÅŸelendirdi. Bunun üzerine 1955 Nisan’ında saÄŸcı sapma ve hizipçilik ile suçlanarak, Moskova’nın da oluru ile görevinden uzaklaÅŸtırıldı. Rakosi bazı serbestlikler tanıdıysa da baÅŸarılı olamadı. Ayrıca bu sırada Polonya’daki Poznan ayaklanmasının olması da onu tedirgin etti. Bu durum karşısında Macar Komünist Partisi 24 Ekim’de İmre Nagy’i yeniden baÅŸbakanlığa getirdiyse de durumu denetim altına alamadı. Sovyetler BirliÄŸi aleyhinde gösteriler ve grevler daha da arttı. Tam bu sırada Komünist Partisi Genel SekreterliÄŸine getirilen Sanos Kadar’ın yaptığı çaÄŸrılar da olayın hızını kesmedi. Bu arada daha önceden önemli yerleri tutmuÅŸ olan Sovyet tanklarının olaylara müdahalede bulunması Macar halkına birleÅŸtirdi ve Sovyetler’e karşı mücadeleyi güçlendirdi. Bu durumda baÅŸbakan İmre Nagy ile Sovyetler BirliÄŸi’nin arası iyice açıldı. 4 Kasım sabahından itibaren Sovyet tankları BudapeÅŸte’yi tamamen iÅŸgal ederken Kadar’da baÅŸbakanlığa getirildi. Böylece ayaklanma bastırılmış oldu. Kadar 1960′lara kadar koyu bir baskı politikası uygulamışsa da bu tarihten sonra kısmi liberalleÅŸme hareketlerine giriÅŸmiÅŸtir.

Mac Arthur Planı
İkinci Dünya Savaşı’nın Pasifikteki baÅŸarılı komutanlarından ve savaÅŸ sonrasında Japonya’da A.B.D. yönetiminin başı olan General Mac Arthur, Kore Savaşı sırasında BirleÅŸmiÅŸ Milletler Kuvvetleri BaÅŸkomutanlığında bulunduÄŸu sırada, Çinlilerin de Kuzey Koreliler yanında aktif ÅŸekilde savaÅŸa katılması üzerine en uygun çare olarak, Kore’ye BitiÅŸik Çin topraklarına atom bombaları atılmasını planlayıp A.B.D. hükümetine önermiÅŸ ve görevinden alınmıştır. Buna raÄŸmen, Generalin Amerika’ya dönüşü büyük bir olay oldu ve halk kendisini tam bir kahrman gibi karşıladı.
Magna Carta, 1215
Kral “Yurtsuz” John ile baronlar arasında Runnymede çayırında imzalanmış olan belge. Kıran kırana bir savaşın sonucunda, kralın baronlara yenilmesiyle kabul edilmiÅŸ olan bu “Büyük Özgürlük Fermanı”nın olaÄŸanüstü önemli, çaÄŸcıl demokrasi tarihinde kralın yetkilerini sınırlayan ilk temel belge olmasıdır.
Magna Carta’yı oluÅŸturan 63 madde İngiliz feodal toplumunun çeÅŸitli sınıf, katman ve kurumlarının geleneksel olarak sahip oldukları hak ve özgürlükleri güvenceye baÄŸlamaktadır. Bu sınıflar içinde en önemlisi baronlardır. Bunun yanısıra özgür köylüler var. Ayrıca fermanda, geleneksel uyruk hakları de resmen anımsatılıp açıkça tanınmaktadır. Kilise’nin tam özerk olmasını saÄŸlayan temel ayrıcalıklar burada yinelenmiÅŸtir.
Magna Carta anımsattığı bu temel hak ve özgürlükleri güvenceye de bağlamıştır. Bu haklar, 1)Adalet satılmaz, reddedilemez, geciktirilemez, 2)Suçsuza ceza verilemez, 3)Ceza suçla orantılı olmalı, 4)Zoralım yasak, 5)Kendilerinin izni olmadan uyrukların araçları kullanılamaz, 6)Ülkeye giriş ve çıkış serbesttir, 7)Tam bir ticaret serbestisi vardır.
Makedonya Sorunu
19. ve 20. yy’da Makedonya bölgesini ele geçirmek isteyen Balkan devletleri arasında baÅŸgösteren anlaÅŸmazlık. Bulgaristan’ın bölgeyi alma giriÅŸimi, 1878′de İngiltere ve öteki büyük güçler tarafından engellendi. Daha sonra bölge üzerinde hak iddia eden Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan, I. Balkan Savaşı sonunda Osmanlıların bölgedeki egemenliÄŸine son vererek 1913′te Makedonya’yı 3′e ayırdılar. I. Dünya Savaşı’nda Bulgaristan, bölgenin Sırbistan’a ait bölümünü kendi topraklarına kattıysa da 1919′da kendi topraklarının da bir bölümünü kaybederek bölgeden çekilmek zorunda kaldı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Makedonya’nın Sırbistan’a ait bölümü, Yugoslavya’yı oluÅŸturan altı Cumhuriyet’ten biri oldu.

Marshal Planı (Marshall Plan)
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, ABD tarafından Avrupa ülkelerine yardımda bulunmak ve bu ülkeleri kısa zamanda geliÅŸtirip güçlenmelerini saÄŸlamak amacıyla hazırlanan bir program.SavaÅŸtan sonra Avrupa ülkeleri, yıkılan ekonomilerini onarmak için yoÄŸun bir çabaya giriÅŸmiÅŸlerdir. Bunun için gerekli olan makine ve donatım ancak ABD’den saÄŸlanabilirdi. Dolayısıyla bu ülkelerin tüm döviz ve altın rezervleri ABD’ye akmış ve büyük bir döviz darboÄŸazı içine sürüklenmiÅŸlerdi. Bu koÅŸullar altında zamanın ABD DışiÅŸleri Bakanı George C. Marshall, Avrupa’ya programlı yardım yapılması önerisinde bulundu. Bunun üzerine bir Avrupa Onarım Programı (European Recovery Program) hazırlandı. Öneri sahibinin isteminden dolayı buna Marshall Programı da denir. Marshall Programı, 1948 yılında BaÅŸkan Truman tarafından imzalananbir kanun ile kabul edildi. Program dört yıllık bir süreyi kapsamaktaydı. Program çerçevesinde yapılan yardımlara da Marshall Yardımları denmektedir. ABD, yardımları karşılığında Avrupa ülkelerinden ekonomik ve mali bağımsızlıklarını artıracak yönde çaba göstermelerini, bu amaçla gerekli iç önlemleri almalarını ve aralarında yakın bir iÅŸbirliÄŸi gerçekleÅŸtirmelerini istiyordu. Böylece Avrupa ülkelerinin ABD’ye bağımlılıkları da azaltılmış olacaktı. Bu ortamda Avrupa ülkeleri aralarında gerekli iÅŸbirliÄŸini gerçekleÅŸtirmek ve Marshall yardımlarını dağıtmak üzere Avrupa Ekonomik İşbirliÄŸi Örgütü (OEEC)’nü kurdular. 17 BatıAvrupa ülkesinden her biri, 1948-1951 dönemini kapsayan bir plan hazırlayacak, ekonomisini toparlayacak, üretimini artıracak ve dış açığı azaltacak önlemler alacaktı. Bu planlar OEEC tarafından gözden geçirilece ve aralarında uyum saÄŸlanacaktı.Aslında bu koordinasyon, ABD’ye bir ölçüde üye ülkelerin ekonomik, para ve mali politikaları üzerinde denetim olanağı saÄŸlıyordu. Kısacası, Marshall Programı’nın baÅŸlıca iki amacı vardı. Birisi, saÄŸlanacak dış yardımlarla Avrupa ülkelerinin yıkılan ekonomilerinin onarımına ve kalkınmalarının gerçekleÅŸtirilmesine katkıda bulunmak, diÄŸeri de Komünizmin Batı Avrupa’daki yayılışına engel olmaktı. SavaÅŸ sonrası dönem dünyada “soÄŸuk savaÅŸ”ın baÅŸlangıç dönemidir. Dolayısıyla ABD, ne pahasına olursa olsun Komünizmin yayılışına set çekmek istiyordu. DiÄŸer yandan, Batı Avrupa, ABD’nin geleneksel bir piyasası durumundaydı. O bakımdan bu piyasayı yeniden canlandırmakla ihracat olanaklarını artırmayı umuyordu. Avrupa Onarım Programı’nın uygulandığı dört yıllık süre içerisinde ABD, Avrupa’ya 11.4 milyar $ yardım yaptı, bunun %90′ı doÄŸrudanhibe ÅŸeklinde idi. En fazla yardım alan ülkeler İngiltere (%24), Fransa (%20), Federal Almanya (%11) ve İtalya (%10) idi. Aza miktardaolmakla birlikte Türkiye de yardım alan ülkeler arasında idi. Marshall Programı, Amerikan yardımının sadece bir yönü idi. 1945′de baÅŸlayan Amerikan yardımı, 1955′e kadar 51 milyar doları buldu. Bu yardımlar tüm Batı Blokuna yapılan yardımları kapsar.

Mc Mahon Hattı
1914′de Çin ile Hindistan arasındaki sınırı saptayan İngiliz delegesinin çizdiÄŸi hattın ismi. Çin daha sonra bu hattın çizilmesinde kendisine haksızlık edildiÄŸi görüşünü savunmuÅŸtur. Bugün de aynı görüştedir.

Megali İdea
Yunanca “Büyük Fikir veya İdeal” anlamına gelen bu deyim, Yunanistan’ın yayılma ve büyüme siyaseti ve engellerini açıklayan bir slogandır. Eski İskender imparatorluÄŸu ve Bizans imparatorluÄŸu devrinden esinlenen bu görüşün bütün Yunanlıları bir araya toplayan irredantist bir yönü olduÄŸu gibi, eski toprakların geri alınması ve yenileri de katılmasıyla bir imparatorluk kurma hayaline dayanan emperyalist bir yönü de bulunmaktadır.

Meiji Anayasası (Meiji Constitution)
1889′da Japon imparatorluÄŸu döneminde, seçilmiÅŸ üyelerden oluÅŸacak kanun yapıcı bir organın kurulmasını öngören anayasa. Bu anayasa, daha sonra 1947′de yerini modern bir anayasaya bırakacaktır. Tokugawa ÅŸogunluÄŸunun yıkılmasından ve 1868′deki İmparator Meiji’nin restorasyon çalışmasından sonra Japon ulusunun hayatında yeni bir dönem baÅŸlamıştır. Modern Japonya’nın kurucu babalarından birisi, bir devlet adamı daha sonra da baÅŸbakan olan Ito Hirobumi’dir. Hirobumi, 1870′de iyi bir anayasa bulup incelemek üzere bir yolculuÄŸa çıkmış, ilk kez Amerikan modelini deÄŸerlendirmiÅŸ ancak pek tatmin edici bulmamıştır. Çünkü Amerikan modeli istikrarlı bir hükümetin kurulması ve korunması konusunda yetersiz kalıyordu. Aranan model Berlin’de bulunmuÅŸtu. Ito, Lorenz von Stein’in geliÅŸtirdiÄŸi, kontrolsüz bir bireyselcilikten uzak ve yığınların gereksinimlerini dikkate alan “sosyal monarÅŸi” düşüncesini benimsemiÅŸtir. Sonuçta, Alman Anayasası’nın 71 maddesinde 46′sını hemen hemen harfi harfine alan Meiji Anayasası Japonya’da 1881′de kabul edilmiÅŸtir. Bu anayasa ile Japonya’da bürokrasinin resmi sorumluluÄŸunun, disiplinin, ekonominin ve verimliliÄŸin altı çizilmiÅŸtir.
Merkantilizm
Devlet gücünü ve güvenliÄŸini artırmak için bir ulusun ekonomik yaÅŸamını düzenleyen hükümet uygulamaları ve ekonomik felsefesidir. Merkantilizm 16. yy.’da 18. yy.’a kadar Avrupa devletleri tarafından izlenen bir modeli oluÅŸturdu. Bu dönemde Avrupa’da feodalizm çöküp yerine devletler kurulmuÅŸ ve ticaret kapitalizmi geliÅŸmiÅŸtir. Bunun temelinde devletçilik, ulusal ekonomiyi korumacılık ve sanayileÅŸme vardır. Her devlet ihracatın ithalattan fazla olmasını saÄŸlamaya çalıştı. İstenen ticaret dengesi altın ve gümüşün içeriye akışıyla sonuçlandı. Bu yolla dış ticaret bilançosundan fazlalar oluÅŸacak ve devlet zenginleÅŸecekti. Merkantilizmin geliÅŸmesinde coÄŸrafi keÅŸiflerin artması da önemli bir rol oynamıştır. Sistemde içe karşı müdahalecilik, dışa karşı korumacılık sözkonusudur. İçerde mamul maddelere düşük taşıma maliyetleri ve yüksek fiyatlar önerildi. Koloniler ucuz hammaddelerin kaynağı ve phalı ürünlerin pazarı olarak kullanıldı. Merkantilizm, daha çok devleti güçlendirmeye yönelik bir dış ticaret doktrini ve politikasını ifade etmektedir. Komünist devletler politik amaçlarını ekonomik politikanın üstünde tutarak merkantilist fikre en yakın olanlardır.
Merkantilizm sistemi, 18. yy. sonları ve 19.yy.’ın baÅŸlarında bireyci laissez faire’ci kapitalist teoriler yerini alana kadar uluslararası ekonomiyi yönlendirdi.
Merkantilizmin Fransa’daki uygulamasına Colbertizm, Almanya ve Avusturya’daki uygulamasına Kameralizm ve İspanya’dakine de Bulyonizm denmektedir.

Metternich
Avusturyalı tutucu devlet adamı. Napoleon’u yenilgiye uÄŸratan ittifakın oluÅŸmasına katkıda bulunmuÅŸ ve Viyana Kongresi’ni (1814-15) toplayarak Avusturya’yı yeniden Avrupa’nın önde gelen devletlerinden biri durumuna getirmiÅŸtir.
Metternich, Napoleon’a karşı genel bir Alman ayaklanması baÅŸlatma gibi görüşlerinden zamanla vazgeçti. Her türlü halk hareketine karşı duymaya baÅŸladığı tepki, çok uluslu devlet yapısını statükocu bir yaklaşımla korumaya yönelmesine yol açtı. Öte yandan dış politikada Avrupa’da güç dengesi öğretisinin en kararlı savunucusu durumuna geldi.
Metternich’in Avusturya’yı eski gücüne kavuÅŸturma çabaları, Viyana Kongresiyle doruÄŸa ulaÅŸtı.
Zamanla baskının ve gericiliÄŸin nefred edilen bir simgesi haline geldi.1848′de yükselen devrimci dalganın ilk kurbanı olarak 13 Mart’ta istifa etmek zorunda kaldı.
Mihver Devletleri
II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında müttefik devletlere karşı savaÅŸan devletler. İttifak halindek İngiltere ve Fransa’ya karşı oluÅŸturulan Mihver’de Almanya, İtalya ve Japonya yer aldı. Ancak savaÅŸ mihver devletlerinin yenilgisiyle sonuçlanınca savaÅŸ sırasında gerçekleÅŸtirilen üçlü askeri mihver paktı da sona erdi.
1823 yılında Amerikan BaÅŸkanı P. Monroe’nin Kongreye sunduÄŸu birmesajdan doÄŸmuÅŸ bir politika anlayışı ve tutumudur. Bunda hakim olan üç görüş bulunmaktadır.
(a) Karışmazlık-non intervention-isteÄŸi: Çünkü o sıralarda Güney Amerika’daki İspanyol kolonilerinde bağımsızlık isyanları olmaktaydı ve Avrupa büyük devletlerinden oluÅŸan Mukaddes İttifak (Sainte Alliance)’ın buralara müdahale ile koloniyalist çıkarlara hizmet için karışması istenmiyordu;
(b) Anti-koloniyalizm görüşü: O sıralarda Alaska’ya sahip bulunan Rusya’nın egemenliÄŸini daha aÅŸağılara doÄŸru geniÅŸletmek niyetine-Kaliforniya’ya kadar-karşı çıkılıyordu;
(c) KabuÄŸuna çekilme (isolation) ilkesi: Sözkonusu mesajda, Amerika’nın Avrupa iÅŸleriyle ilgilenmeyeceÄŸi ve karışmayacağı ilkesi açıklanıyordu.
Yüzyılımızda ve hatta günümüzde bile zaman zaman Monroe Doktrini sözkonusu edilmekte ve bazı politik çevreler bunun tekrar yürürlüğe konmasını savunmaktadırlar.
Mondros Mütarekesi, 30 Ekim 1918
Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisini belgeleyen Mondros Mütarekesi aslında bir silah bırakılması, bir ateÅŸkes sözleÅŸmesi olarak hazırlanmakla birlikte içerdiÄŸi hükümler bakımından tam bir teslim antlaÅŸmasıdır.
Osmanlı Devleti ile baÄŸlaşıkları Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan Eylül 1918′de artık savaşı sürdüremeyeceklerini anlamışlardı. Önce Bulgaristan 29 Eylül’de ateÅŸkes antlaÅŸması imzalayarak savaÅŸtan çekildi. Bunu Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı Devleti’nin ateÅŸkes için ABD BaÅŸkanı Woodrow Wilson’a baÅŸvuruları izledi. Yenilgiyi kabul eden bu devletler Wilson’ın 8 Ocak 1918′de çıkardığı 14 maddelik barış programı çerçevesinde bir antlaÅŸma yapmak istiyorlardı. Ama İngiltere ve Fransa buna karşı çıkınca ABD’de de onlara uyarak daha sert bir tutum takındı. ABD, Almanya ve Avusturya-Macaristan ile kendibaÄŸlaşıklarının istekleri doÄŸrultusunda ateÅŸkes koÅŸullarını görüşmeye baÅŸlarken Osmanlı Devleti’nin baÅŸvurusuna yanıt bile vermedi.
Bu arada 1913′ten beri baÅŸta bulunan İttihat ve Terakki hükümeti 8 Ekim’de istifa etmiÅŸti. Yeni hükümeti kuran Ahmed İzzet PaÅŸa ABD’den bir yanıt alamayınca ateÅŸkes için İngiltere’ye baÅŸvurdu. Bu isteÄŸi hemen kabul eden İngiltere, görüşmelerin Ege Deniz’indeki Limni Adası’nın Mondros Limanında demirli bir savaÅŸ gemisinde yapılmasını istedi. İngiltere’yi Amiral Arthur G. Calthorpe’un, Osmanlı Devleti’ni de Bahriye Nazırı Rauf (Orbay) Bey’in baÅŸkanlığındaki kurulların temsil ettiÄŸi görüşmeler 27 Ekim’de Mondros’ta baÅŸladı. Amiral Calthorpe görüşmeye ateÅŸkes koÅŸullarını içeren bir taslakla gelmiÅŸti. Osmanlı kurulunun son derece ağır hükümlerle dolu bir belgeye itiraz edecek gücü yoktu. Bazı hükümleri hafifletme yolundaki çabaları da baÅŸarılı olamadı ve 30 Ekim’de 25 maddelik mütareke metnini imzalamak zorunda kaldı.
Mütareke hükümlerine göre İstanbul ve Çanakkale boÄŸazları silahsızlandırılarak serbest geçiÅŸe hazırlanıyor, denetimi de İtilaf Devletleri’ne bırakılıyordu. Sınırların korunması ve iç güvenlik için gerekli sayının dışındaki askerler tehris ediliyor, yani ordu dağıtılıyordu. Donanma da İtilaf Devletleri’nin gözetimi altında limanlara çekiliyordu. Bütün ulaÅŸtırma ve haberleÅŸme hizmetleri İtilaf Devletleri’nin denetimi altına giriyordu. En önemli madde ise İtilaf Devletleri’nin, güvenliklerini tehlikeye düşürdüğünü ileri sürerek istedikleri yeri iÅŸgal edebileceklerini öngören yedinci maddeydi. Nitekim kısa bir süre sonra bu madde hükmüne dayanılarak dört bir yanda iÅŸgaller baÅŸlayacak, İtilaf devletleri 1920′de Osmanlı Devleti’ne Sevr AntlaÅŸmasını imzalatarak bu iÅŸgalleri resmen kabul ettireceklerdi. Buna karşı çıkanlar ise Anadolu’da KurtuluÅŸ Savaşı’nın bayrağını açacaklardı.
Monroe Doktrini
Milletlerarası iliÅŸkilerde ve siyasi tarihte sözü sık edilen Monroe Doktrini, çok kısa ÅŸekilde basit ifadesiyle “Amerika Amerikanlılarındır” ÅŸeklinde tanımlanmakta ise de bu konuda biraz ayrıntı hukuki yönden gereklidir.
Montrö Sözleşmesi (Convention de Montreux)
Gerek milletlerarası bir su yolu olarak devletler hukukunda önemli bir yer tutan, gerekse Türkiye’nin ve bulunduÄŸu bölgenin jeopolitik durumu açısından büyük anlam ve deÄŸeri bulunan Türk BoÄŸazlarının statüsü son olarak, 20 Temmuz 1936′da İsviçre’nin Montrö ÅŸehrinde imzalanan milletlerarası bir sözleÅŸme ile saptanmıştır.

Montrö Sözleşmesinin esasları şunlardır:
1. BoÄŸazlardan geçiÅŸ; barış ve savaÅŸ zamanı ile ticaret ve askeri gemiler açısından ve ayrıca Karadeniz’de kıyısı bulunan devletlerle bulunmayanlara göre deÄŸiÅŸik biçimlerde saptanmıştır. AÅŸağıda açıklanacak bazı incelikler dışında, genel kural olarak “GeçiÅŸ serbestliÄŸi” kabul olunmuÅŸtur.
2. BoÄŸazların askeri kontrolu ve savunma tedbirleri tamamen Türkiye’ye aittir. Bundan önceki 1923 Lozan AntlaÅŸması’ndaki hüküm burayı askersizleÅŸtirmiÅŸti. Montrö’de en büyük isteÄŸimiz bu hükmün deÄŸiÅŸmesiydi ve bu hakkımız tanındı.
3. BoÄŸazlardan geçiÅŸi denetleyen Milletlerarası BoÄŸazlar Komisyonu kaldırılmıştır (Montrö’den evvel yabancı devletler uzmanlarını da kapsayan böyle bir kontrol komisyonu bulunmaktaydı).
Yukarıdaki sonuçlar bakımından Montrö Sözleşmesi Türkiye için bir başarı olmuştur ve Boğazlar üzerindeki genel hakimiyetimizi sağlamıştır.
Sözleşmeye göre, yabancı gemilerin Boğazlardan geçişlerinde şu incelikler hükme bağlanmış bulunmaktadır:

A)Barış Zamanında
a) “Karadeniz’de kıyısı olmayan” (non-riverain) devletlerin ticaret gemileri serbestçe geçerler. SavaÅŸ gemileri ise, 8-15 gün önceden Türkiye’ye haber vereceklerdir. En fazla bir arada 9 gemi geçebilir ve bunların toplamı tonajı 15.020 tonu aÅŸamaz. Denizaltılar, uçak gemiler ve 10.000 tondan büyük savaÅŸ gemileri ise hiç geçemezler. SözleÅŸmeye uyan ÅŸekilde geçen yabancı savaÅŸ gemileri Karadeniz’de 21 günden fazla kalamazlar.
Karadeniz’de kıyısı bulunmayan devletlerin barışta, denizde bulunabilecek savaÅŸ gemilerinin toplam tonajı 30.000 tonu aÅŸmayacak ÅŸekilde saptanmıştır. Ancak burada kıyısı bulunan en kuvvetli filoya sahip devletin filosunda 10 bin tonu aÅŸan bir artış gerçekleÅŸtiÄŸinde, sözkonusu diÄŸer devletler de bulundurabilecekleri toplam tonajı, bu artışa paralel olarak artırabilecekler, fakat en fazla 45.000 tonu aÅŸamayacaklardır.
b) “Karadeniz’de kıyısı bulunan” (riverain) devletler için ise ticaret gemileri yine serbesttir. SavaÅŸ gemileri de, 8 gün önceden bize bildirilecek, bu arada geçenlerin toplam tonajı 15.000′den fazla olmayacaktır. Karadeniz’de kalışları tabii süreye baÄŸlı deÄŸildir.

B)Savaş Zamanında
a) “Türkiye tarafsız” ise: Herkesin ticaret gemileri serbestçe geçerler. Fakat, savaÅŸan devletlerin savaÅŸ gemileri geçemezler.
b) “Türkiye savaÅŸa katılmış” ise: Her tür gemiyi geçirip, geçirmemekte kendisi karar verir. Dilerse BoÄŸazları herkese kapayabilir.
c) Savaş tehlikesinin çk yaklaştığı durumlarda: Türkiye yine karar serbestisine sahiptir. Boğazları kapayabilir.
Bunların yanısıra, sözleşmede daha bir çok teknik husus hükme bağlanmıştır. Türkiye, boğazlardan geçen gemilerin sayı ve tonajlarını düzenli raporlar halinde ilgili devletlere bildirir.
Morgenthau Planı
İkinci Dünya Savaşı’ndan maÄŸlup çıkan ve iÅŸgal olunan Almanya’nın artık bir sanayi ülkesi olmaktan çıkarılarak, bir tarım ülkesi haline getirilmesini amaçlayan, Amerikalı uzman Morgenthau’un hazırladığı bir plandır. Bu plan tam bir onay görüp uygulanmadı ise de, iÅŸgalci devletler savaÅŸ tazminatı yerine Alman sanayiinin zaten zayıflamış bulunan gücünü hiçe indirdiler. Ancak, Almanya 10-15 yıl içinde, “Alman mucizesi” denen bir kalkınma ve gayret göstererek yine Avrupa’nın en güçlü sanayi ülkesi oldu.
Moskova Antlaşması, 16 Mart 1921
TBMM ile Sovyetler BirliÄŸi arasında imzalanan destek antlaÅŸması. AntlaÅŸmaya göre, Sovyetler BirliÄŸi Misak-ı Milli sınırlarını tanıyor ve tarafların birine zorla kabul ettirilecek bir barış anlaÅŸmasını tanımama ilkesi karşılıklı olarak kabul ediliyordu. BoÄŸazlardan tüm ülkelerin ticaret gemilerinin serbestçe geçmesi, Türkiye’nin güvenliÄŸini zedelememek koÅŸulu ile kabul edildi. Karadeniz ve BoÄŸazların hukuki durumu ise daha sonra kıyı devletlerin temsilcilerinden oluÅŸan bir kurul tarafından belirlenmesi öngörülüyordu. Türkiye Çarlık döneminde imzalanmış sözleÅŸmelerden doÄŸan bazı mali yükümlülüklerden kurtuldu.

Moskova Antlaşması, 1970
Federal Almanya ile SSCB arasında 12 AÄŸustos 1970′de imzalanan antlaÅŸma. Bu antlaÅŸmya göre Batı Almanya, ABD, Fransa ve İngiltere’nin Berlin üzerindeki hakları saklı kalmak ÅŸartıyla, Avrupa’daki sınırların dokunulmazlığını kabul ettirme, bu sınırların yalnızca barışçı yollarla deÄŸiÅŸtirilebileceÄŸi ilkesi getirildi.
Moskova Konferansı, 1943: bkz. II. Dünya Savaşı
Moskova Konferansı, 1944: bkz. II. Dünya Savaşı
Musul Sorunu
1920′lerde Türkiye-İngiltere arasında çekiÅŸmelere neden olan bir bölge anlaÅŸmazlığı. Irak’ın kuzeyinde bulunan bu bölge, zengin petrol yataklarından olayı devletlerin her zaman ilgisini çekmiÅŸtir. I. Dünya Savaşı sırasında OrtadoÄŸu’ya yönelik yapılan gizli antlaÅŸmalardan “Sykes-Picot AndlaÅŸması” ile Fransa’ya bırakılmıştı. Bu bölge 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi imzalandığı zaman Türk kuvvetlerinin elinde bulunuyordu. İngiltere ise, mütarekeye dayanarak, “Müttefikler, güvneliklerini tehdit eden bir durum ortaya çıkarsa, herhangi bir stratejik yeri iÅŸgal hakkına sahip olacaktır” maddesinden yararlanarak bölgeyi iÅŸgal etti ve 1920 San Remo AntlaÅŸması ile kendisine bırakıldı. Lozan Konferansı sırasında Türkiye etnik ve coÄŸrafi nedenlerle Musul’un kendisine bırakılmasını istemiÅŸti. İngiltere statükonun korunmasında diretmiÅŸ ve sorun bir çözüme baÄŸlanamamıştı. Lozan AntlaÅŸmasının hükümlerine göre, dokuz ay içerisinde bir sonuca ulaÅŸtırmak üzere, Türkiye-İngiltere ikili görüşmelerine bırakılmıştı. 19 Mayıs-5 Haziran 1924 tarihleri arasında yapılan görüşmelerden bir sonuç alınamayınca, daha önce Lozan AntlaÅŸmasında kararlaÅŸtırılmış olduÄŸu gibi, sorun Milletler Cemiyeti’ne sunuldu. Türkiye bölgede plebisit yapılmasını önerdiyse de İngiltere bunu kabul etmedi. Milletler Cemiyeti tarafından oluÅŸturulan komisyon, yaptığı incelemelerle hazırladığı raporda, bölgenin Irak’a bırakılmasını, bölgede yaÅŸayan Kürt halkının haklarının garanti altına alınmasını ve İngiltere’nin tartışma konusu yaptığı Hakkari’nin Türkiye’ye bırakılmasını öneriyordu. Milletler Cemiyeti Genel Kurulu 1925 Aralığında bu raporu kabul etti. Türkiye o sıralarda Milletler Cemiyetinin üyesi olmamakla birlikte, ilgili taraflardan biri olarak, DışiÅŸleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü (Aras) tarafından temsil edilmiÅŸtir. Türkiye, 5 Haziran 1926′da İngiltere ile bir anlaÅŸma yaparak bunu kabullenmek zorunda kaldı. Çünkü Türkiye’de bir Åžeyh Said ayaklanması çıktı ve olayı İngiltere buna dayandırmıştı. Bunun ardından Türkiye’nin dış politikasında Sovyetler BirliÄŸi ile bir yakınlaÅŸma görüldü.
Daha sonra Türk-Irak sınırında yerel bazı çatışmalar çıktı ve bunun üzerine Brüksel’de geçici nitelikte bir sınır saptandı ve bu Türk-Irak sınırı olmuÅŸ, Musul Irak’a bırakılmış ve Türkiye’nin Musul petrollerinden 25 yıl süre ile %10 hisse alması kabul edilmiÅŸtir. Türkiye, daha sonra 500.000 İngiliz lirası karşılığında bu hakkından vazgeçecektir. Böylece, yeni Türkiye Cumhuriyeti ile İngiltere arasındaki sorun ortadan kaldırılmış oldu.

Münih Konferansı, 1938
Hitler, Mussolini, Fransa BaÅŸbakanı Daladier ve İngiltere adını Chamberlain arasında yapılan ve Çekoslovakya’nın batısındaki “Südetler” bölgesini Almanya’ya veren andlaÅŸma ile sonuçlanan konferans.
Almanya, Avusturya’yı ele geçirdikten sonra ve “bir uluslu bir devlet” politikasını gerçekleÅŸtirmek için gözlerini 3.5 milyon Almanın yaÅŸadığı Südetler (Çekoslavakya’nın batısında bulunan bölge) bölgesine çevirdi. Bu bölgede Naziler hareketlerini sürdürüyorlardı. Hitler amacını gerçekleÅŸtirmek için sürekli olarak bu bölgeden sözediyor ve bu bölgenin anayurt ile birleÅŸmesinden sözediyordu. Bu kışkırtmalardan doÄŸan bölgedeki karışıklığı bahane ederek Hitler Çekoslavakya sınırına asker yığdı. Bunun üzerine Çekoslavakya hükümeti seferberlik ilan etti. Çekoslavakya 1924 yılında Fransa ile bir ittifak anlaÅŸması imzalamıştı. Bu anlaÅŸmaya göre, Fransa, bir iÅŸgal durumunda, Çekoslavakya’ya yardım edecekti. Ancak Fransa, 1938 yılı geldiÄŸinde, İngiltere ile birlikte hareket edeceÄŸini bildirdi. Bu durum üzerine, İngiltere BaÅŸbakanı Chamberlain, 15 Eylül 1938 tarihinde Almanya’da Hitler ile görüştü. BaÅŸbakan Chamberlain Südetler bölgesinin Almanya’ya verilmesi konusunda Fransa ile Çekoslavakya’yı ikna edeceÄŸine söz verdi. Chamberlain’in görüşmeden çıkardığı sonuç, Almanya’nın denetimli bir biçimde hareket etmesi halinde, Avrupa istikrar ve barışının bir iki küçük devletin ortadan kalkması pahasına da olsa kurtarılabileceÄŸiydi. Chamberlain söz verdiyse de bu Hitler’i tatmin etmedi. Chamberlain ile Hitlerin tekrar bir görüşmesi oldu. Bu arada Almanya’nın desteklediÄŸi Polonya ve Macaristan, Çekoslavakya’dan toprak talebinde bulundular. Bundan tedirgin olan Hitler derhal Südetler bölgesinin iÅŸgal edilmesini istedi. Ancak Fransa 1924 yılında Çekoslavakya ile yaptığı ittifak anlaÅŸmasına sadık kalacağını söyleyince, Chamberlain, bu bunalımın atlatılabilmesi için bir uluslararası konferansın yapılmasını önerdi.
Hitler, Mussolini, Daladier (Fransa BaÅŸbakanı) ve Chamberlain’in (İngiltere BaÅŸbakanı) katıldıkları Münih Konferansı 29 Eylül’de toplantı. Mussolini’in taraflara sunduÄŸu anlaÅŸma tasarısı kabul edilerek “Münih Düzenlemesi” adını aldı (30 Eylül 1938). Daha sonra İtalya tarafından hazırlandığı sanılan bu tasarının Almanlar tarafından hazırlandığı ortaya çıktı. Yapılan düzenlemeye göre, Südetler bölgesi dört aÅŸamada Almanya’ya verilecekti. Ayrıca, ilerde doÄŸacak anlaÅŸmazlıkların çözülmesi için uluslararası birkomisyon kurulması kararlaÅŸtırıldı. Çekoslavakya’nın sınırlarının (yeni oluÅŸacak sınırlar) uluslararası güvence altına alınacağı ve İngiltere ile Almanya’nın birbirlerine karşı savaÅŸmayacaklarını, taraflar oybirliÄŸi ile kabul ettiler.
Düzenlemeye göre, Almanya 10 Ekim’e kadar Südetler bölgesini iÅŸgal edecekti. Çekoslavakya bu düzenlemeden sonra, Polonya ve Macaristan’ın isteklerine boyun eÄŸerek, Polonya’ya “Teschen” bölgesini, Macaristan’a da Slovakya’dan bir bölgenin verilmesini kabul etti.
Münih Düzenlemesi, dört büyük devletin isteklerini küçük bir devlete kabul ettirdiklerini göstermektedir. Herşeyden önce, Almanya saldırganlığının durdurulamamasıdır. Çekoslavakya, bu büyük devletlere daha sonra duyduğu güvensizlikten dolayı, II. Dünya Savaşından sonra, Sovyetler Birliğine sığındı.

Nasırizm
Mısır’da krallığın bir darbe ile 1952′de yıkılmasından bir kaç yıl sonra baÅŸa geçen Albay Nasır zamanla bütün Arap dünyasında önemli bir milliyetçi lider oldu. İngiliz kuvvetleri SüveyÅŸ Kanalı bölgesinden çıkartıp Kanalı millileÅŸtirmesi ve ülkede sosyal reformlar yapması Nasır’ın prestijini yükseltti. Kendisinin ayrıca Asya-Afrika ülkeleri ve bloksuz ülkeler arasında faal bir rol oynaması da şöhretini arttırdı. Nehru-Tito-Nasır, “Üçüncü Dünya” denilen bu blokun liderleri oldular. Arap ülkelerinde Nasır taraftarları çoÄŸaldı ve Nasır Arap milliyetçiliÄŸini uyandırdı. İdeali, Atlantik Okyanusu’unda Hint Okyanusu’na uzanan bölgede birleÅŸik bir Arap dünyası meydana getirmekti. Nasır taraftarlığı ve kendisinin bu projesine “Nasırizm” adı verildi. Mısır ve Suriye arasında 1958′de bir birleÅŸme oldu ise de çok sürmedi. BirleÅŸik Arap Cumhuriyeti adı olan bu giriÅŸimden sonra baÅŸka bir birlik kurma çabaları da sonuç vermedi. 1967 Altıgün Savaşı’ndan ve 1970′de ölümünden sonra Nasırizm yavaÅŸ yavaÅŸ zayıfladı.

Neuilly Andlaşması, 27 Kasım 1919
Birinci Dünya Savaşından sonra ABD BaÅŸkanı Wilson, Fransız BaÅŸbakanı Georges Clemenceu ve İngiltere BaÅŸbakanı Lloyd George’un eseri olan Paris Barış Konferansında yenik devletlere imzalattırılan barış antlaÅŸmalarından biri. 9 AÄŸustos 1920′de yürürlüğe giren bu andlaÅŸma ile, Romanya, Yunanistan ve Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı gibi devletlere toprak veren Bulgaristan’a askeri kısıtlamalar getirildi ve tamirat borcu ödetildi. Buna göre Bulgaristan, 300.000 kiÅŸinin yaÅŸadığı Ege Denizi kıyısındaki Güney Dobruca’yı Romanya’ya Batı Trakya’daki Gümülcine (Komotini) ve DedeaÄŸaç (Aleksandriapolis)’i Yunanistan’a ve bir kısım bölgeyi de Sırp-Hırvat-Sloven krallığına bırakıyordu. Asker sayısı 20.000′e inecek ve %75′i silinen bir savaÅŸ tazminatı ödenecekti.
Nixon Doktrini
1968′de ABD BaÅŸkanı seçilen Richard Nixon 1974 Temmuz’unda Watergate Skandalı sonucu istifa edinceye kadar, dünya politikası açısından önemli giriÅŸimlerde bulunmuÅŸtur. Kendisine bu yönden DışiÅŸleri Bakanı Henry Kissinger de çok yardımcı olmuÅŸtur.
Nixon’un ABD dış politikasında ve uluslararası iliÅŸkilerde büyük etkileri olan en önemli giriÅŸimleri Vietnam Savaşı’nın durdurulması, Çin’i ziyaretle bu büyük ülkeyle temaslara geçilmesi, Sovyet Rusya ile stratejik silahlar ve nükleer savaÅŸ konusunda bazı anlaÅŸmalar yapılması, 1973′te OrtadoÄŸu’daki Ekim Savaşı sonunda bazı anlaÅŸmalar yapılarak barış görüşmelerinin baÅŸlatılması gibi hususlardır ve bu giriÅŸimler dünya barışına yararlı olmuÅŸlardır.
Başkan Nixon bu politikayı bazı belirli pratik ilkelere dayandırmaktaydı ve bunların tümüne uzmanlarca Nixon Doktrini denmiştir.
1. Amerika dost ülkelerle bir nevi ortaklık kurmalı barış yükümlülükleriyle yararları bu ortaklıkta adilane paylaşılmalıdır.
2. Amerika olsun, dostları olsun, anlaşmazlıkla sonuçlanabilecek sorunların derin nedenlerine çözüm yolu bulmak için her an müzakereye hazır olmalıdırlar.
Doktrinin özeti şudur: Amerika kuvvetli olmalıdır, fakat, uluslararası sorunların çözümüne elde silah ile değil müzakere ile gitmelidir.
Nixon’un baÅŸkanlıktan istifasından sonra da ABD’nin dış politikasında deÄŸiÅŸiklik olmayacağı özellikle belirtilmiÅŸtir.

Normandiya Çıkartması, 1944
İkinci dünya savaşında müttefik devletlerin 5 Haziran 1944′te Avrupa’nın kuzey kesiminde, Normandiya kıyılarında düzenledikleri bir çıkartma harekatı. Tarihin gelmiÅŸ geçmiÅŸ en büyük donanması, tarihin en büyük çıkartmasını baÅŸlattı (Operation Overlord). Bu donanma 80 km.’lik bir mesafeyi kapsıyordu. Almanların çok iyi tahkim ettikleri için hiç beklemedikleri Normandiya açığında çıkartma gerçekleÅŸti. SavaÅŸta Batılı müttefikler ve Sovyetler BirliÄŸi yetkilileri arasında yapılan görüşmelerde Almanya’ya karşı bir cephe açılması kararlaÅŸtırılmıştır. Bu cepheyi Fransa’nın Normandiya kıyı ÅŸeridinde açmayı kararlaÅŸtırdılar. Bu çıkartma bin uçak ve dört bin çıkartma gemisi ile baÅŸladı. Önemli kayıplara raÄŸmen çıkartma baÅŸarılı oldu ve Fransa’nın güneyinden gelen birliklerle 26 AÄŸustos’ta Paris’te birleÅŸerek kent kurtarıldı. Müttefikler Amsterdam ve Brüksel’i ele geçirmiÅŸler ve Eylül ayının sonunda Fransa ve Belçika’da savaÅŸan Alman askeri kalmamıştı. Daha sonra Müttefik kuvvetleri Ren nehrini aÅŸarak Alman topraklarına girdiler. DoÄŸuda ise aynı zamanda Sovyet ordusu Polonya ve Baltık ülkelerine girdi. Eylül’de Bulgaristan Sovyet tarafından iÅŸgal edildi, Romanya ile Finlandiya ise mütareke istediler.
Bütün bu avantajlar, D. Day’in (Normandiya çıkartması gününün kod adı) baÅŸarısı ile oldu.

Nükleer Denemelerin Kısmen Yasaklanması Antlaşması (Test Ban Treaty): bkz. Atmosferde, Dış Uzayda ve Su Altında Nükleer Denemeleri Yasaklayan Antlaşma
Nükleer Savaşın Önlenmesine İlişkin Anlaşma, 1973
SoÄŸuk savaÅŸ döneminde, Küba Bunalımı’ndan sonra ortaya çıkan “yumuÅŸama” sürecinde, ABD ve SSCB arasında yapılan ikili anlaÅŸma. Bu anlaÅŸma 22 Haziran 1973 tarihinde Washington’da imzalandı. AnlaÅŸma nükleer savaşın çıkma riskini azaltmak için karşılıklı iÅŸbirliÄŸini, düşünce alışveriÅŸini ve davranış ilkelerini içermektedir. AnlaÅŸma, imzalandığı tarihten itibaren yürürlüğe girmiÅŸtir.

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (Non-Proliferation Treaty), 1968
Soğuk savaş döneminin yumuşama sürecinde, nükleer silahlara ilişkin yapılan çok taraflı antlaşma.
SoÄŸuk savaşın doÄŸruÄŸa ulaÅŸtığı dönemlerde, ABD ve SSCB dışındaki ülkeler nükleer silahlara sahip olmaya baÅŸlamışlardı. Hindistan, İtalya, Japonya ve İsveç, Brezilya, Federal Almanya, Pakistan, İsrail, Güney Kore, Libya ve İran nükleer bomba yapma yönünde çalışmalar yapıyorlardı. Bunun üzerine, özellikle baÄŸlantısız devletler, BirleÅŸmiÅŸ milletler çerçevesi içinde nükleer silahların yayılmasını önlemek için giriÅŸimde bulunmuÅŸlardı. Federal Almanya’yı NATO çerçevesi içinde nükleer tetikte söz sahibi yapacak olan “Çok Taraflı Nükleer Güç” (MLF-Multilateral Force) konusu, Sovyetler BirliÄŸi veAmerika BirleÅŸik Devletleri arasında tartışma yaratmıştı. Sovyetler BirliÄŸi, Almanya’nın “nükleer tetikte” parmağının bulunmasına karşı geliyordu. BaÄŸlantısızlar grubu ise, nükleer silahların hem devletler arasında, hem nükleer devletlerin ellerindeki silah sayısı ve güç artışına karşıydılar ve bu konudaki amaçlarını gerçekleÅŸtirmek için, geniÅŸ kapsamlı tedbirler üzerinde duruyor, nükleer deneylerin tümden yasaklanmasından yanaydılar.
İki büyük devlet, nükleer silahların yayılmasını önlemek için, 1 Ocak 1967 tarihinde anlaÅŸtıkları metin, 14 Mart 1968 tarihinde BirleÅŸmiÅŸ Milletler Genel Kurulu’na sunuldu. Kurul’a gelen metin yapılan bazı deÄŸiÅŸikliklerden sonra, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleyen AntlaÅŸmanın (The Non-Proliferation Treaty) imzaya açılmasını öngören tasarı, 95 olumlu oya karşı, 4 olumsuz (Arnavutluk, Küba, Tanzanya ve Zambiya) oyla kabul edilmiÅŸ, 21 devlet ise çekimser oy kullanmışlardır. AntlaÅŸma, 1 Temmuz 1968 tarihinde Moskova, Washington ve Londra’da imzaya açıldı. Yürürlüğe girdiÄŸi tarih ise 5 Mart 1970′tir.
Nürnberg Mahkemeleri (Nüremberg Mahkemesi)
II. Dünya Savaşı sonunda savaÅŸ suçlularının cezalandırılmasını saÄŸlamak için Müttefik devletler tarafından kurulan mahkeme. Uluslararası Askeri Mahkeme bu davalara bakma yetkisini 8 AÄŸustos 1945′te ABD, İngiltere, SSCB ve Fransa geçici hükümeti temsilciliklerinin imzaladığı Londra AnlaÅŸması’ndan alıyordu. Yetkisine giren konular ise barışa karşı suçlar, insanlığa karşı iÅŸlenen suçlar, savaÅŸ yasalarını ihlal eden suçlar ve ilk üç kategoride belirtilen suçları iÅŸlemek üzere ortak bir anlaÅŸma içine girmeydi. Nürnberg’de kurulan bu mahkeme 20 Kasım 1945′te baÅŸlamış ve 1 Ekim 1946′da sona ermiÅŸtir. Mahkemenin aldığı kararlara sanıklardan ve dışardan eleÅŸtiriler gelmiÅŸtir. Bu eleÅŸtiriler: 1)Mahkemenin yetkili olup olmadığı, 2)Kanunsuz suç ve ceza olmaz prensibine aykırılık, 3)Mahkemede tarafsız ve yenik devletlerden yargıç bulunması, 4)Yalnızca yenik devletlerin yargılanmış olması.
Oder Neisse Hattı
II. Dünya savaşından sonra müttefiklerce düzenlenen Polonya-Almanya sınırı. SavaÅŸ sonrası dönemin dönüm noktasını oluÅŸturan Yalta Konferansında ele alınan konulardan biri de Polonya sorunuydu. Savaşın galip devletlerinden Sovyetler BirliÄŸi, Polanya’da, Almanya’nın aleyhine geniÅŸlemesini öngören bir sınır öneriyordu. O zaman iki ayrı Polonya Hükümeti vardı. Biri Alman ve Sovyet iÅŸgali sırasında Londra’ya kaçan hükümetti. Öteki ise, Sovyetler BirliÄŸinin iÅŸgal bölgesinde kurdurup tanıdığı ve Lüblin kentinde kurulduÄŸu için “Lüblin Komitesi” adını alan komünist hükümetti. İşte Stalin bu hükümeti destekliyordu. Sonunda bir koalisyon hükümeti kurulması kararlaÅŸtırıldı.
II. Dünya savaşından önce “Curzon Çizgisi” Polonya-Sovyet sınırı olarak saptanmıştı. Polonya, Fransa’nın da desteÄŸi ile, bu sınır kabul etmedi. Riga Barış AntlaÅŸması ile, Polonya sınırı Curzon Çizgisi’nin çok doÄŸusuna doÄŸru geniÅŸledi. Böylece, Polonya’nın içine birçok Ukraynalı ve Beyaz Rus girdi. Daha sonra, Yalta’da Sovyetler BirliÄŸi eski “Curzon Çizgisi” üzerinde ısrar edince, öteki devletler bunu doÄŸal karşıladılar ve Sovyet isteklerini yerine getirdiler. Ayrıca Sovyetlere DoÄŸu Prusya’daki Königsberg kenti, Polonya’ya da terkettiÄŸi topraklara karşılık olarak, Almanya’dan, yani batısından toprak verildi. Oder-Neisse akarsuyu Alman-Polonya sınırı oldu. Böylece Polonya batıyı kaydırılmış oldu. Güçlü bir Polonya hem Sovyetlerin, hem de Fransa’nın iÅŸine yarıyordu. Federal Almanya 12 AÄŸustos 1970 tarihinde Sovyetler ile, 7 Aralık 1970 tarihinde Polonya ile yaptığı antlaÅŸmada bu sınır çizgisini tanıdı. Oder-Neisse hattı Batı-DoÄŸu Almanya sınırını da oluÅŸturmaktaydı.
1990 yılında iki Almanya’nın birleÅŸmesi görüşmelerinde Polonya sınır tekrar gündeme geldi. Polonya, iki Almanya’dan da güvence istedi. Sonuçta, iki Almanya Polonya sınırını tanıdıklarını açıkladılar. BirleÅŸme AntlaÅŸması 3 Ekim 1990′da imzaladığında, Demokratik Almanya’nın Batı’ya ilhakı kesinleÅŸti. Böylece BirleÅŸik Almanya’nın sınırları DoÄŸuda Oder-Neisse Hattı’na kadar uzandı. Polonya-Almanya sınırı, devletler arası bir anlaÅŸma ile de tescil edildi.
Ondört Nokta Programı (Wilson İlkeleri), 1918
Birinci Dünya Savaşı sona ermeden, 1918 yılının Ocak ayının ABD BaÅŸkan Woodrow Wilson’un savaÅŸ sonrası dünyası ile ilgili görüşlerini içeren bildiri. Bu görüşler “14 nokta”dan oluÅŸmaktaydı. Bunlar: 1)Barış görüşmeleri ve anlaÅŸmaları açıklıkla yürütülecek, gizli diploması yöntemleri kullanılmayacaktır. 2)Barış ve savaÅŸ döneminde açık denizlerde seyrüsefer serbestisi saÄŸlanacaktır. 3)Uluslararası ticaretteki engeller kaldırılacaktır. 4)Ulusal silahlanmanın iç güvenliÄŸin gerektirdiÄŸi ölçü ve düzeyde tutulacaktır; 5)Tüm sömürge sorunları özgürce ve tarafsız çözüme baÄŸlanacaktır. Bu konuda ÅŸu kurallar gözetilecektir. 6)Birincisi, Rusya’yı diÄŸer ulusların istedikleri takdirde ve ölçüde özgürce yardımda bulunulması garanti edilecektir. İkinci, Rusya’ya kendi siyasi giriÅŸimi ve ulusal politikasında bağımsız olabilme özgürlüğü saÄŸlanacaktır.7)Almanya Belçika’dan çekilecektir ve Belçika tekrar bağımsız devlet halini alacaktır. 8)Alsace ve Lorraine, Fransa’ya geri verilecektir. Bunun yanında, Almanya iÅŸgal ettiÄŸi Fransız topraklarını tekrar Fransa’ya iade edecek ve verdiÄŸi zararı Fransa’ya ödemeyi yüklenecektir; 9)İtalya sınırları yeniden düzenlenecektir; 10)Avusturya-Macaristan imparatorluÄŸu altında bulunan halklara özerklik verilecektir; 11)Almanya, Romanya, Sırbistan ve KaradaÄŸ’daki askerlerini geri çekecektir, ayrıca Sırbistan’a denize çıkma hakkı verilecektir. 12)Osmanlı devletinin Türk kesimlerinin egemenliÄŸini güvence altına alınacak, imparatorluk içindeki öteki uluslara can güvenliÄŸi ve özerk geliÅŸme olanakları saÄŸlanacak ve BoÄŸazlar’dan sürekli geçiÅŸ özgürlüğü uluslararası güvence altına alınacaktır; 13) Bağımsız bir Polonya’ya denize çıkma hakkı verilecek ve Polonyalı’ların oturduÄŸu bütün topraklar bu devlete baÄŸlanacaktır; 14)Büyük ve küçük ülkelerin siyasal bağımsızlıklarını ve ulusal bütünlüklerini karşılıklı olarak garanti altına almak amacı ile özel statüleri olan bir uluslar birliÄŸinin (Milletler Cemiyeti) en kısa zamanda kurulması için çalışmalara hemen baÅŸlanacaktır.
Ortaçağ (Middleage)
İ.S. 5-13. yüzyıllar arasını kapsayan dilimin adı. Bu kelime 17. yüzyıldan beri Avrupa tarihi sözkonusu olduÄŸunda, kullanılmaya baÅŸlanmıştır. Bu kavram, genellikle insanların öznel bilincinde biçimlendiÄŸi için kesin baÅŸlangıç ve bitiÅŸ noktalarından söz edilemez. Ancak, bütün bu nedenlere raÄŸmen, tarih kitaplarında Roma imparatorluÄŸunun bölünme tarihi (M.S. 395) yada son Batı Roma imparatorluÄŸunun düşüş tarihi (476) gibi noktalar Ortaçağın baÅŸlangıcı olarak alınmaktadır. BitiÅŸ noktaları ise, İstanbul’un fethi (1453); İtalyan kaÅŸif Kristof Kolomb’un Yeni Dünya’yı (Amerika) keÅŸif (1492); Dini savaÅŸlar olarak bilinen 30 Yıl SavaÅŸlarını sona erdiren Westphalia AntlaÅŸması (1648); Fransız Devrimi (1789) gibi siyasi tarihte önemli sonuçlar doÄŸuran tarihler sayılmaktadır.
OrtaçaÄŸ kavramı tarihte ilk defa Rönesans düşünürleri tarafından geliÅŸtirildi. Bunlar kendi dönemlerini, Roma İmparatorluÄŸunda yaÅŸanan parlaklık ve “yeniden doÄŸuÅŸ” dönemleri arasında bir geçiÅŸ dönemi olarak görmektedirler. Roma’da yaÅŸanan uygarlığın kendi dönemlerinde yeniden canlandığını görüyorlardı. Roma İmparatorluÄŸu ile, kendi dönemlerine kadar geçen karanlık dönem için bu tabiri kullandılar.
Bu olumsuz deÄŸerlendirmelere karşın, OrtaçaÄŸ büyük siyasal, ekonomik, kültürel, toplumsal ve sanatsal deÄŸiÅŸimlerin yaÅŸandığı bir dönemdir. Batı tarihçiler bu dönemi üç baÅŸlık altında incelemektedirler: “Erken OrtaçaÄŸ”, “Yüksek OrtaçaÄŸ” ve “Geç OrtaçaÄŸ”.
Ortaçağın ortaya çıkardığı en önemli özellikler, kamu otoritesinin bölünmesi, feodalizmden kaynaklanan ademi-merkeziyetçiliğin güçlenmesi, ideolojik üstyapılara dinin egemen olması, piyasa için üretim yapılmasının yaratılması, burjuvazinin kent ve ülke parlamentolarında temsil edilmesinin sağlanmasıdır.
Orta Menzili Nükleer Silahları Sınırlandırma Antlaşması
Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasında nükleer silahların sınırlandırılması konusunda yapılan iki taraflı antlaşma. Bu anlaşmaya göre tarafların ellerinde bulundurdukları orta menzili nükleer silahların (INF) tümünün ortadan kaldıracak ve üretimleri yasaklanacaktı.
1980′li yıllarla birlikte Avrupa’daki silah dengesini kendi lehine çevirmek isteyen Sovyetler BirliÄŸi, orta menzilli ve Avrupa’ya yönelik “55-20″ füzelerinin bir kısmını kendi topraklarında, diÄŸer kısmını ise DoÄŸu Avrupa’daki müttefiklerine yerleÅŸtirmeye baÅŸlamıştı. ABD buna karşılık olarak, yine orta menzilli “Pershing II” ve “Cruise” füzelerini Avrupa’daki müttefiklerine yerleÅŸtirdi. Ancak, 1985 yılı geldiÄŸinde Sovyetler BirliÄŸinin başına Gorbaçov, ABD’de ise Reagan iÅŸbasına geldi. İki baÅŸkanın baÅŸkanlığının ilk yıllarından sonra silahsızlanma çabalarına olumlu yaklaÅŸmasıyla, iki ülke arasında INF denen orta menzilli füzelerin yasaklanması görüşmeleri baÅŸladı. Cenevre’de yapılan ön görüşmelerden sonra, 18 Eylül’de iki tarafın görüş birliÄŸine vardıkları açıklandı. 24 Kasım’da Cenevre’de buluÅŸan DışiÅŸleri Bakanları Shultz ve Åževarnadze, her iki ülkenin menzilli 500 ile 5499 km arasında olan nükleer füzeleri yasaklayan, yani Avrupa’da tümünün ortadan kaldırılmasını öngören (O çözüm) bir anlaÅŸmasının ÅŸartlarını belirlediler. İki BaÅŸkan arasında zirve toplantısı 8-10 Aralık 1987′de Washington’da gerçekleÅŸti ve 8 Aralık’ta “INF” AntlaÅŸması imzalandı.
Yapılan antlaÅŸma her iki tarafa, getirilen koÅŸullara uyulup uyulmadığını doÄŸrulama hakkını tanımaktadır. antlaÅŸma, dört ana belgeden oluÅŸmaktadır. Bunlar: 1)ABD ve SSCB’nin elinde bulundurdukları tüm orta ve daha kısa menzilli nükleer füzeleri üç yıl içinde yok etme yükümlülüğü getiren ve bu süre sonrasında bu tür silahları yasaklayan, ayrıca antlaÅŸmanın koÅŸullarına tam uyulup uyulmadığının etkin biçimde doÄŸrulanmasını saÄŸlayan antlaÅŸma maddeleri; 2)01 Kasım 1987′den itibaren; silahların yerleri, sayıları ve nitelikleri konusunda antlaÅŸmanın imzalanmasından önce tarafların birbirlerine verdikleri verileri biraraya toplanan “Veriler Konusunda Anlayış Memorandumu” (MOU); 3)Üzerinde anlaÅŸmaya varılmış olan yerinde denetleme, ani denetleme ve diÄŸer türlü denetleme yöntemlerinin nasıl yerine getirileceÄŸini belirleyen Denetleme Protokolü, 4)Füzelerin rampalarının, destek sistemlerinin, destek yapılarının ve destek tesislerinin nasıl ortadan kaldırılacağını ayrıntılı biçimde anlatan “Yoketme Protokolu”dur.
Andlaşmanın süresi sınırsızdır. Taraflardan herhangi biri anlaşmanın konusu ile ilgili olarak belirlenecek olağanüstü durumların kendi çıkarlarını tehlikeye koyduğu kanısına sahip olduğu takdirde, anlaşmadan çekilecektir.
Otuz Yıl Savaşları, 1618-1648
Katolik ve Protestan davası üzerinde Alman topraklarında sürdürülen bir dizi uluslararası ve iç savaÅŸ (1618-1648). Savaşın nedenine bakıldığında, 1555 yılında yapılan Augsburg anlaÅŸmasının uygulamada yürümediÄŸini görüyoruz. Bu anlaÅŸma her devlete vatandaÅŸlarının dinini belirleme yetkisini tanımıştı. Ancak protestanlar anlaÅŸmanın baÅŸarısızlığa uÄŸradığını gördüklerinde, haklarını savunmak için aralarında birlik kurdular ve 1618′de baÅŸlattıkları ayaklanma, Otuz Yıl SavaÅŸlarının baÅŸlangıcı sayılır. Protestanlar dışarıdan destek saÄŸlamak için İngiltere, Fransa ve Hollanda nezdinde giriÅŸimlerde bulundular. Katolik Alman devletleri ise 1609′da Kutsal Roma İmparatoru’nun desteÄŸi ve Bavyera’nın önderliÄŸinde birleÅŸtiler. SavaÅŸ, oluÅŸan bu iki kamp arasında baÅŸladı. Bunun sonucu da, savaÅŸ karmaşık bir hal aldı. SavaÅŸ bir kere Katolik ve Protestanlar arasında bir Alman İç Savaşı, diÄŸer taraftan da Kutsal Roma İmparatoru ile bağımsızlıklarını saÄŸlamak için çabalayan üye devletleri arasında sürdürülen bir savaÅŸ niteliÄŸini aldı. Ayrıca iÅŸin içine Fransa, Habsburglar, İspanya, Hollanda, Danimarka, İsveç ve Transilvanya’nın karışması, savaşın uluslararası bir nitelik almasını saÄŸladı. SavaÅŸ Protestanlar’ın zaferi sonucu 1648 tarihli Westphalia (Vestefalya) barışı ile bitmiÅŸtir.
SavaÅŸ sonunda, Avrupa güç dengesi tamamen deÄŸiÅŸmiÅŸti. İspanya Batı Avrupa’daki üstünlüğünü yitirmiÅŸ, Fransa Avrupa’da en güçlü hale gelmiÅŸti. İsveç, Baltık denizinde üstünlük saÄŸlamış, Flemenk Cumhuriyeti bütün ülkeler tarafından bağımsız bir cumhuriyet olarak tanınmıştı. Kutsal Roma İmparatorluÄŸu’na baÄŸlı bütün devletler tam bağımsız hale gelmiÅŸlerdi. Kilisenin gücü sınırlandırılmış, Augsburg barışının hükümleri yinelenmiÅŸ ve Almanya’da Katolik, Protestanlık ve Calvinizm geçerli dinler haline gelmiÅŸtir. Artık Avrupa, kendi yasalarına göre davaranan, kendi ekonomik ve siyasal çıkarlarını izleyen, istediÄŸi tarafta yeralan, ittifaklar kuran ve bozan modern bağımsız devletlerden oluÅŸacaktır. Bugün anladığımız anlamda devletlerin oluÅŸturulduÄŸu uluslararası sistem, Westphalia Barışı ile kurulmuÅŸtur.
Ödünç Verme-Kiralama Programı (lend and lease), 1941
Amerika BirleÅŸik Devletlerinin, II. Dünya Savaşında, Hitler’e karşı savaÅŸan devletlere yaptığı yardım programı. Ödünç Verme ve Kiralama Yasası, 1941 yılında Roosevelt tarafından ABD kongresine tasarı olarak sunuldu.
II. Dünya Savaşı baÅŸladığından Amerikan, kamuoyu, Almanya’ya karşıydı. Bunun nedeni, Hitlerin yayılmacı ve saldırı politikası, Yahudilere karşı tutumu, demokrasiye olan karşıtlığı, yapılan antlaÅŸmaları çiÄŸnemesidir. Ancak bu kötü imaj, savaÅŸa girmeyi gerektirecek kadar etkili deÄŸildi. ABD I. Dünya Savaşı’nda aldığı dersten dolayı, çıkardığı tarafsızlık yasaları ile, savaÅŸtan uzak kalmayı tercih ediyordu. Ancak, savaÅŸ Almanya’nın lehine bir geliÅŸme göstermeye baÅŸlayınca, ABD bu tarafsızlık yasalarında deÄŸiÅŸiklik yapılmasını gerekli gördü. Tarafsızlık yasalarına göre, ABD’den savaÅŸ malzemesi ihraç edilmesi yasaktı. Almanya ise bu durumdan yararlandı. 4 Kasım 1939′da yapılan bir deÄŸiÅŸiklikle, savaÅŸ malzemesinin ödenmesi olduÄŸu ancak paranın peÅŸin satışı serbest gerektiÄŸi ve mülkiyetinin hemen el deÄŸiÅŸtirmesinin ÅŸart olduÄŸu açıklandı. Ancak yasalarda yapılan deÄŸiÅŸikliklerin İngiltere’ye yeterli olmayacağı anlaşıldı. İngiltere, para ve silah yardımı istiyordu. ABD Kasım 1940 yılında, İngiltere’ye 50 destroyer verdi. Vermesinin nedeni de, ABD’nin güvenliÄŸi, o dönemde İngiliz deniz gücüne baÄŸlıydı. ABD en büyük yardımı, Kongreye sunduÄŸu Ödünç Verme-Kiralama Yasa tasarısı ile gerçekleÅŸtirmeye çalıştı. Buna göre, Müttefiklere her türlü silah, hammadde, yedek parça ve yiyecek dahil her türlü yardım saÄŸlanacaktı. Bu yardım 50 milyar dolaklıktı. 6 milyarı yiyecek, 4 milyarı hizmet, geriye kalanı ise savaÅŸ malzemesidir. Bu yardımın en büyük payının İngiltere almıştır: 31 milyar. Bunu 11 milyar ile Sovyetler BirliÄŸi, 3 milyar ile Fransa ve 1,5 milyar ile Çin izlemektedir. Yasa, tasarısı 11 Mart 1941 tarihinde, Kongre’den yasa olarak çıktı ve savaşın bitimine kadar yürürlükte kaldı (1941-1945).
Pan-Arabizm
Arapça konuşulan bütün İslam ülkelerini, büyük bir ortak düzen içinde birleştirmeyi amaç edinen siyasi hareket.
Panislamizm hareketinin durakladığı Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra geliÅŸen Pan-arabizm XIX. yy.’da Arap dilinin ve kültürünün yeniden canlanışı olarak Mısır’da ortaya çıktı. XIX. yy.’ın baÅŸlarında, Avrupa’da özellikle Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun yönetimi altında bulunan Balkan milletlerinde baÅŸlayan milliyetçilik uyanışı, kısa bir süre içinde Mısır’a sıçradı. XIX. yy. ortalarında Genç Osmanlılar tarafından ortaya atılan Panottomanizm düşüncesine karşılık, Mısır’da da, Arapça konuÅŸan bütün milletleri bir bayrak altında toplama ülküsünü güden Pan-arabizm akımı doÄŸdu. Arap ülkelerinin, özellikle petrol kaynaklarının bulunduÄŸu bölgelerin, Angloamerikan ÅŸirketlerinin eline geçmesi yüzünden, küçük Arap emirlikleri doÄŸduÄŸu için bu düşünce baÅŸarılı olamadı. Pan-arabizm ülküsü, bağımsız Arap devletlerin ortaya çıkışı yüzünden bölünmeleri önleyemedi; ancak, Avrupa devletlerinin yardımlarıyla Osmanlı İmparatorluÄŸunun yönetiminde bulunan Arap topraklarının Türklerin elinden çıkmasını kolaylaÅŸtırdı. İkinci Dünya Savaşı sonunda bu görüşün niteliÄŸi, Kahire’de kurulan, Mısır, Lübnan, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Yemen ve Libya’nın katıldığı Arap BirliÄŸi’nin doÄŸmasıyla ortaya çıktı (1945). Mısır ile Suriye’yi biraraya getiren BirleÅŸik Arap Cumhuriyeti denemesi, kısa süreli olmasına raÄŸmen (Åžubat 1958-Eylül 1961) Pan-arabizmin bir aÅŸaması sayılabilir.
Pan-İslamizm
19. yüzyılda İslam liderleri tarafından ortaya atılan İslami birlik düşüncesi. Bu düşüncenin temelini, Avrupalı’ların Müslüman topraklarında hakimiyet kurmaları ve kısmen müslüman dünyasında yaÅŸanan durgunlukta aramak gerekir.
Pan-islamism 19. yüzyılda. müslüman liderlerinin en çok tuttukları bir görüştür. Bu müslüman liderlerin başını çektiği Osmanlı sultanı ve Halifesi II. Abdülhamit (1876-1909 hakimiyet dönemi) müslüman dünyasında bu görüşü bütün müslümanlara yaymak için girişimlerde bulundu. Bu konuda ilk adımı Hicaz demiryolunun yapılmasıydı.
Pan-islamizmin önde gelen ideologlarından biri Cemaluddin Afgani, yaptığı konuÅŸmalar ve yazdığı kitaplar ile, bu görüşün uzak topraklara da yayılmasını saÄŸladı. Bu görüşün diÄŸer bir ideologu ise Abdullah Sahraverdi’dir. Kendisi 1903 yılında Londra’da Pan-islamizm derneÄŸini kurdu. Amaç iki islami sekte olan Åžii ve Sunni’leri birleÅŸtirmekti.
Abdülhamid’in ölmesi (1909) Pan-İslamizm hareketinin gerilemesine neden olmuÅŸtur. Abdülhamid’in bütün islam unsurlarını biraraya getirmede baÅŸarısız olması, bu hareketin içinde bulunanları yeni bir arayışa sevketmiÅŸtir. Fakat yapılan arayışların, islam evrenselliÄŸine uygun olmaması yüzünden, tekrar baÅŸarısız olmuÅŸtur. Birinci Dünya Savaşından sonra Osmanlının yıkılması ile saltanatın kaldırılmış, ardından da hilafet kurumu feshedilmiÅŸtir (1924). İslam dünyasının halifesiz kalması, bundan çok etkilenen Hindistan Müslamanlarını, yeni bir hilafetin kurulması konusunda giriÅŸime sevketmiÅŸtir. 1926 yılında Mekke ve Kahire’de hilafet kongreleri yapılmış, fakat hiçbir sonuç çıkmamıştır.
İkinci Dünya savaşından sonra, Pan-islamizm düşüncesi geride kalmış, yerini Neo-Pan-islamizm almıştı. Amaç, tek bir merkezi kurum altında bütün müslümanların birleşmesini amaçlayan Pan-İslamizmden farklı olarak, uluslararası camia çerçevesinde yapılacak faaliyetlerin eşgüdümlenmesidir.
Pan-Slavizm
Orta ve DoÄŸu Avrupa’da yaÅŸayan Slavlar’ın ortak etnik geçmiÅŸinin kabul edilmesi ve bu slavlar arasında kültürel ve siyasi birlik saÄŸlanmasını amaçlayan hareket. Bu hareket ilk defa 19. yüzyılda ortaya çıktı. Hareket, Batı ve Güney Slav entellektüel, bilimadamları ve ÅŸairler arasında ortaya çıktı. Bunlar ilk olarak, Slav halkının ÅŸarkılarını, folklörünü ve köylü lehçelerini inceleyerek, aradaki benzerlikleri göstererek, Slav birliÄŸi anlayışını geliÅŸtirmeye çalışıyorlardı. Prag kenti, Slav tarihinin araÅŸtırıldığı bir yer olduÄŸu için, Pan-Slavizmin merkezi oldu.
Avusturya-Macaristan ihtilaller ile sarsıldığı sırada, 1848 yılında Prag’da bir Slav kongresi toplandı. Amaçları, Avusturya’nın merkezi monarÅŸik yönetimine son verip, eÅŸit halklardan oluÅŸan bir federasyonun kurulmasını saÄŸlamaktı. Bunun üzerine Pan-Slav hareketi 1860′larda Rusya’da yaygınlaÅŸtı. Rusya o zaman, Habsburg ve Osmanlı yönetiminden, Slavların tek kurtarıcısı olarak görülüyordu. Rus Pan-Slavistleri, hareketin kurumsal temelini deÄŸiÅŸtirerek, Slavofil anlayışı savundular. Buna göre, Batı Avrupa manevi ve kültürel açıdan iflas etmiÅŸtir ve Rusya’nın tarihsel misyonun, siyasal egemenlik kurarak Avrupa’yı gençleÅŸtirmek ve Rusya egemenliÄŸinde bir Slav konferasyonu kurmaktır.
Rus yönetimi bu görüşü resmen desteklememesine raÄŸmen, İstanbul ve Belgrad’ta bulunan Rus elçileri, Pan-Slavizmi ateÅŸli bir biçimde savunarak, Rusya ve Sırbistan’ı Osmanlı Devleti’ne karşı savaÅŸan sokmayı baÅŸardılar. (1876-1878)
20. yüzyılın baÅŸlarında, Pan-Slav hareketini yeniden canlandırmak için ciddi giriÅŸimlerde bulunuldu. Fakat Slav halkları arasındaki geliÅŸmeler bunu engelledi. 20. yüzyılın ikinci yarısında deÄŸiÅŸik geliÅŸmelerin ortaya çıkması, özellikle 1991 yılında Yugoslavya’da savaÅŸ baÅŸlaması bazı Slav liderlerini yeni bir savaÅŸa yöneltti. Sözgelimi, Sırbistan Devlet BaÅŸkanı Miloseviç Yunanistan ile iÅŸbirliÄŸine gidip, diÄŸer Balkan ülkelerinin de katılacağı bir “Ortodoks BirliÄŸinin kurulmasını önermiÅŸtir.
Paris Barış Antlaşması, 1763
İngiltere ve Fransız arasında sömürge, ticaret ve deniz gücü için yapılan Yedi Yıl SavaÅŸları sonunda imzalanan antlaÅŸmadır. Bu antlaÅŸma ile İngiltere ilk defa bir dünya gücü olarak tanındı ve yüz yıl süren Fransa-İngiltere mücadelesi, İngiltere lehine sonuçlandı. Ayrıca İngiltere Asya ve denizlerinde güç dengesi saÄŸlayacak hale geldi. Hindistan, Afrika ve Amerika’daki Fransız toprakları, İngiltere’nin denetimi altına geçti. Fransa Kuzey Amerika’daki bütün topraklarını yitirdi. Ancak Fransa büyük bir yenilgi almasına raÄŸmen, ekonomik bir felakete sürüklenmedi. Meksika’nın kuzeyindeki Amerika, İngilizce konuÅŸan dünyanın bir uzantısı haline geldi. Hindistan ise, İngiliz İmparatorluÄŸu’nun ekonomik sisteminin en önemli parçası haline geldi.
Paris Barış Konferansı, 1919-1920
I. Dünya Savaşı sonunda, barış antlaÅŸmalarının yapıldığı konferans. Bu, yenik devletlerin hatta Sovyetler BirliÄŸi’nin çaÄŸrılmadığı, üç büyük devletin düzenledikleri konferanstır. HerÅŸeyden önce, bu üç büyük devlet adanı, Wilson (ABD baÅŸkanı), Georges Clemenceu (Fransa BaÅŸbakanı) ve Lloyd George (İngiltere BaÅŸbakanı)’un eseridir. Konferansa İtalya BaÅŸbakanı Vttorio Orlando katılmıştı. Konferans, 18 Ocak 1919 tarihinde yirmi yedi ülkenin katılımı ile çalışmalarına baÅŸladı. Konferansta bir Yüksek Konsey oluÅŸturulmuÅŸ, bütün önemli konularda Konsey’in yetkili olması kararlaÅŸtırıldı. DışiÅŸleri Bakanları düzeyinde temsil edilen, bir BeÅŸler Konsey’i oluÅŸturuldu. Bu Konsey, ikincil önemde olan konuları ele alacaktı. Ekonomik konularda danışmanlık yapmak için bir Yüksek Ekonomik Konsey’i oluÅŸturuldu.
Konferansta karşılaşılan en önemli sorun, bozulmuÅŸ olan Avrupa güç dengesiydi. Avusturya-Macaristan imparatorluÄŸu, Osmanlı İmparatorluÄŸu ile Rus Çarlığının yıkılması, Avrupa’da bir güç boÅŸluÄŸu yaratmıştı. Ancak en büyük sorun Almanya ile Orta ve DoÄŸu Avrupa’ydı. Avrupa’da kurulacak olan güç dengesi öyle bir hale getirilmeliydi ki, Almanya’nın tekrar bir militarist ve yayılmacı bir devlet olarak sivrilmesi önlensin. Ayrıca Orta ve DoÄŸu Avrupa’nın sınırları öyle çizilmeliydi ki, ekonomi, güvenlik ve milliyet esasına göre çizilecek ve bir daha bozulmayacaktı.
Konferansın sonunda yenik devletlere imzalattıkları antlaşmalar şunlardır:
Almanya ile Versay AntlaÅŸması (28 Haziran 1919), Avusturya ile St. Germain AntlaÅŸması (10 Eylül 1919). Bulgaristan ile Neuilly AntlaÅŸması, (27 Kasım 1919). Konferansta BaÅŸkan Wilson’un ortaya attığı Milletler Cemiyeti fikrine iliÅŸkin sözleÅŸme 28 Nisan’da onaylandı. Konferans, Milletler Cemiyeti’nin resmen kurulması ile (20 Ocak 1920) sona erdi.
Sonuç olarak Paris Barış düzenlemesinin en önemli ilkesi, “Self-determination” (her ulusun kendi kaderini kendisinin tayin etmesi hakkı)’nın kabul edilmesidir.
Paris Komünü, 1871
Bismarck’ın Fransa’nın Katolik Alman devletleri üzerindeki denetimini kırmak için 1870 yılında Fransa’ya karşı açtığı savaÅŸtan sonra 18 Mart-28 Mayıs 1871 tarihleri arasında Paris’te baÅŸlayan ayaklanma. Ayaklanma ve ondan sonra 21 Mart’da yapılan yerel yönetim seçimlerinde devrimciler kazandıklarından komün yönetimi kuruldu. Bu yeni oluÅŸturulan yönetim, 1793 Fransız devrim geleneÄŸini sürdüren ve devrimin Paris Komünü denetiminde olmasını savunan Proudhon’cular ve ÅŸiddet yanlısı Bloquiciler’den oluÅŸmaktaydı.
Paris Komünü bir program yayımladı. Buna göre, Devlet dine verdiği desteği çekecektir. Fransız Cumhuriyet takvimi kullanılacak, iş saati on saat ile sınırlandırılacaktır.
Hükümet birlikleri, Komüncülere karşı 21 Mayıs 1871 tarihinde saldırı baÅŸlattı, 20 bin komüncü öldürüldü. Ayrıca 38.000 kiÅŸi tutuklandı ve 8.000′e yakın kiÅŸi sınır dışı edildi. Hükümet, bunun ardından elde ettiÄŸi güçten, sert yöntemlere baÅŸvurdu.
Paris Komünü, Marksistler tarafından tarihin ilk sosyalist devrim denemesi olarak kabul edilir. Kral Marks Paris Komünü’ne, Proletarya diktatörlüğünün ilk örneÄŸi olarak bakmıştır.
Paris Kongresi, 1856
Osmanlı Devleti, Fransa, İngiltere, Avusturya, Prusya, Sardunya-Piyemonte ve Rus çarlığı arasında, 25 Şubat-30 Mart 1856 tarihleri arasında düzenlenen Kongre.
1853 yılında Osmanlı-Rusya arasında Kırım Savaşı baÅŸlamıştı. 1854 yılında Rusya’nın Sinop’daki Osmanlı donanmasını bir baskın yaparak yakması üzerine, İngiltere ve Fransa Osmanlı’nın yardımına koÅŸtular. Piyemonte’nin de Osmanlı devletinin yanında katıldığı savaÅŸ, 1856 yılında Rusya’nın barış istemesi üzerine bitti. 19. yüzyılda Osmanlılar’ın Rusya’ya karşı kazandıkları tek savaÅŸ olan “Kırım Savaşı” sonunda, 30 Mart 1856 tarihinde Paris Kongresi’nde, “Paris Barış AntlaÅŸması” imzalandı. Bu antlaÅŸma 34 madde ve bir geçici maddeden oluÅŸuyordu.
AntlaÅŸmaya göre, Rusya iÅŸgal ettiÄŸi Kars ve diÄŸer Osmanlı topraklarını terkedecekti. Osmanlı Devleti bir Avrupa devleti olarak tanınacak, bütünlük ve bağımsızlığına saygı gösterilecekti. Osmanlı Devleti’nin içiÅŸlerine karışılmayacaktı. Karadeniz tarafsız bir statüde kalacaktı. Karadeniz kıyılarında Rusya ve Osmanlı devleti tersane bulundurmayacaklardı. Rusya Beserabya’yı BoÄŸdan’a bırakılacaktı. Eflak ve BoÄŸdan tarafların güvencesi altına alınacak, ancak Osmanlı Devleti’ne baÄŸlılıkları sürecekti, içiÅŸleri ve ticarette ise serbest olacaklardı.
Bu hükümler, Osmanlı devletinin parçalanmasında dönem noktası olarak görülebilir. Eflak ve BoÄŸdan özerkliklerini aldıktan sonra, Fransa ve Rusya’nın desteÄŸi ile, 1869 yılında birleÅŸeceklerdir. Eyaletlerin Romanya adı ile tam bağımsızlıklarını almaları, 1878 yılında ve bir baÅŸka Osmanlı-Rus savaşı sonunda gerçekleÅŸecektir.
Paris Şartı: bkz. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı
Pasifik Doktrini
1975′te ABD BaÅŸkanı G. Ford’un ilan ettiÄŸi Pasifik politikası ilkeleri. Buna göre, ABD GüneydoÄŸu Asya’nın güvenliÄŸi ile yakından ilgilidir ve buralarda menfaatleri vardır. ABD’nin varlığı Pasifik bölgesi için elzemdir. Burada Japonya’da ortaklık, Çin ile iliÅŸkilerinin normalleÅŸmesi ve güçlendirilmesi, Güney Kore ile sıkı iliÅŸkiler ve orada ABD varlığı, Pasifik bölgesiyle ekonomik iliÅŸkilerin geliÅŸtirilmesi gibi hususlar savunulmuÅŸtur.
Pearl Harbor Baskını, 1941
Japonya’nın II. Dünya Savaşı’nda (7 Aralık 1941) Oahu adasındaki (Hawaii) Pearl Harbor’da bulunan ABD’nin deniz üssüne düzenlediÄŸi saldırı. Saldırı savaÅŸta tarafsız kalmak isteyen ABD’nin savaÅŸa girmesine neden olmuÅŸtur.
Japonya’nın, İkinci Dünya Savaşı baÅŸladığında Almanya ve İtalya ile ittifak kurması, ABD’de tedirginlik yaratmıştı. Bunun üzerine ABD, ülkesinde bulunan Japon varlıklarını dondurdu, ayrıca petrol ve savaÅŸ mazemelerinin gönderilmesini yasakladı. 1941 yılının Temmuz ayı geldiÄŸinde, ABD, Japonya ile olan bütün mali ve ticari iliÅŸkilerini kesti. Japonya, buna cevap olarak saldırı hazırlıklarını baÅŸlattı.
ABD donanmasına gerçekleÅŸtirilecek olan, saldırı, Japonya BirleÅŸik Donanması’nın Komutanı Amiral Yamamoto İsoroku tarafından titiz bir ÅŸekilde planlamıştı. 23 Kasım’da Komutan yardımcısı Nagumo Çuiçi’nin yönetiminde 6 uçak gemisi, 2 savaÅŸ gemisi, 3 kruvazör ve 11 destroyerden oluÅŸan bir filo, Hawaii’nin yaklaşık 440 km kuzeyindeki bir noktaya doÄŸru hareket etti. Saldırı bu noktadan 360 uçakla gerçekleÅŸtirildi. Yerel saatle 7.55′te baÅŸlayan saldırı, ABD savaÅŸ gemilerine ağır darbe vurdu. “Virginia”, “Arizona” ve “West Virginia” adlı gemiler battı. Daha sonra “Maryland”, “Pennsylvania”, “Neroda” ve “Tennessee” gemilerine ağır hasar verildi. Ayrıca 140′tan fazla uçak yok oldu. Askeri kayıpların toplamı ölüler dahil, 3.400′ün üstündeydi. Japonya’nın ise sadece 29 uçak ve 5 denizaltısı yok oldu.
Japonya, Pearl Harbor baskınında hava gücünün deniz gücüne üstünlüğünü kanıtlamıştı.
Peel Raporu
İngiltere tarafından Filistinlilerle Yahudiler arasındaki anlaÅŸmazlık ve uyuÅŸmazlıkları araÅŸtırmak üzere Robert Peel baÅŸkanlığında 1936 yılında kurulan komisyonun hazırladığı rapor. 1920 yılında Filistin’de baÅŸlayan İngiliz manda yönetimi, Filistin’de bir Yahudi devletini kurmak istiyordu. DiÄŸer taraftan da Filistinlilerin haklarını korumayı amaçlıyordu. Ancak bundan hoÅŸnut olmayan Filistinliler (Araplar) İngiliz mandasına karşı gelerek, 1936 yılında ayaklanma baÅŸlattı. Bunun üzerine kurulan komisyon biriktirdiÄŸi verileri ve yaptığı incelemeleri, bir rapor halinde 1937 yılında yayımladı. Rapor’da, Filistinde sükunetin saÄŸlanması için manda yönetiminin yararsız olduÄŸu kabul ediliyor, bir Arap devleti, bir Yahudi devleti ve kutsal yerleri kapsayan bir tarafsız bölgenin kurulması öneriliyordu. İlk önce önerileri kabul eden İngiliz hükümeti, görüş deÄŸiÅŸtirerek, 1938 yılında Rapor’u reddetti.
Petrol Ambargosu, 1973
1973 Arap-İsrail Savaşı sonucunda OPEC (The Organization of Petroleum Exporting Countries-Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) ülkelerinin, savaÅŸta İsrail’e yardım eden ülkelere petrol arzını durdurması.
Batılı ülkeler kendi endüstriyel ihtiyaçlarını karşılamak için, Ortadoğu petrollerine yöneldiler. Çok geçmeden Batılı petrol şirketleri, petrol üretiminin her alanında kendilerini göstermeye başladılar. Bu şirketler, petrolun taşınması ve dağıtımını kontrolleri altında tutuyorlardı. Aynı zamanda hem fiyat hem petrol arzını belirliyorlardı.
Petrole sahip ülkeler ise çok az bir pay almaktaydılar. 1946 yılında, ÅŸirketler petrol üretiminin %82′sine, petrol ülkeleri ise sadece %18′ine sahiptiler. Ancak durum 1960′larda deÄŸiÅŸmeye baÅŸladı. 1960 yılında OPEC kuruldu ve ilk talep edilen ÅŸey, fiyatların artışı ve daha büyük paya sahip olmaydı.
OPEC ülkeleri kendi kaynaklarını kendilerinin kontrol etmelerini egemenlikten gelen bir hak olarak görüyorlardı. Zamanla OPEC ülkelerinin petrol üretimindeki payları artmaya baÅŸladı. 1946′daki %18′lik pay, 1960 yılında %50′ye ve 1970′de, %70′e yükseldi. Bununla, OPEC ülkeleri petrol üretimini kontrolleri altına almaya baÅŸladılar.
1973 yılında Arap-İsrail Ramazan (Yom Kippur) savaşında yaÅŸanan yenilgi, petrolu bir siyasi güç haline getirdi. SavaÅŸ, OPEC’in iki karar almasına neden oldu. İlk olarak, OPEC, İsrail’e yardım edenlere “petrol ambargosu” uygulama kararı aldı. İkincisi de, petrol fiyatların %400 arttırılması kararıydı. Petrol’ün, OPEC ülkeleri tarafından geliÅŸme, kalkınma ve dış politikada hedeflerin gerçekleÅŸtirilmesi amaçlı olarak kullanılması durumu bugün de devam etmektedir.
Polisario Cephesi
Batı Sahra’nın bağımsızlığı için mücadele veren örgüt. 20. yüzyılın üçüncü çeyreÄŸinde yoÄŸunlaÅŸan sömürgelerin bağımsızlık mücadelelerinden Batı Sahra’da payını almıştı. SömürgeciliÄŸe karşı baÅŸlayan hareketler, İspanya sömürgeciliÄŸinin sonunu göstermiÅŸti. İspanya, kendi sömürgelerinden biri olan Batı Sahra’dan 1976′da çekilmiÅŸti. İspanya’nın yerini almak isteyen Fas, iÅŸgal giriÅŸiminde bulunmuÅŸ, bu iÅŸgal de Polisario Cephesi tarafından engellenmiÅŸtir. Daha sonra 1976 yılında Cezayir’de sürgün “Arap Demokratik Cumhuriyeti”ni kuran örgüt, Libya’dan destek almıştır. Cephe Moritanya ile yakınlaÅŸarak, “Afrika BirliÄŸi Örgütü” tarafından destek görmüş ve Fas’a karşı mücadele etmiÅŸtir.
Porter Doktrini
Bir devletin borcunu ödememesi durumunda uygulanması gereken önlemlere ilişkin bir uluslararası hukuk görüşü. Bir devletin vatandaşlarının bir başka devletten alacaklarını tahsil edemedikleri durumlarda, borçlu devlete karşı zorlama tedbirlerine başvurulup vurulamayacağı konusu 20. yy. başlarında en çok tartışılan konulardan biriydi. Dönemin Arjantin Dışişleri Bakanı Louis Drago, 1907 yılında yapılan, II. La Haye Barış konferansında, bu gibi konularda borçlu devlete karşı zorlama önlemlerine başvurulamayacağını savunmuştu. Fakat çoğunluk bunu kabul etmemişti. ABD temsilcisi General Horace Porter bazı öneriler getirmiştir. Verilen önerilere göre, ilke olarak borçlu devlete karşı borcunu ödettirmek için zorlama önlemlerine başvurulamayacaktı. Bununla beraber, borçlu olan devlet konunun hakemliğe götürülmesini kabul edecekti. Eğer sözkonusu olan devlet hakemin kararına uymazsa, o zaman o devlete karşı zorlama önlemleri kullanılacaktır. Bu görüş konferanstaki çoğunluk tarafından kabul edilerek, yeni bir doktrin (Porter) halini aldı.
Potsdam Konferansı, 1945
II. Dünya Savaşı sonlarına doÄŸru Müttefik devletlerin yaptığı son konferans. Konferans, Prusya devletinin kraliyet merkezi olan Potsdam’da yapıldı. Konferansa ABD’den BaÅŸkan Truman, İngiltere’den BaÅŸbakan Winston Churchill (Konferans sürerken yapılan seçimlerde Churchill iktidardan düştü ve Attlee yeni BaÅŸbakan olarak Potsdam konferansına katıldı) ve Sovyetler BirliÄŸi’nden Stalin katılmıştır.
Temmuz 1945′te baÅŸlayan Konferans, tarihin en büyük zaferinden sonra toplanmıştır. Fakat çözülmesi gereken sorun çok önemliydi: Avrupa’nın yeniden kurulması. Avrupa’nın savaÅŸtan yıkık çıkması, bu ihtiyacı doÄŸurmuÅŸtu. Potsdam konferansı, planlandığı tarihten birkaç gün sonra baÅŸlamıştı. Tarihçiler bu konuda Truman’ı sorumlu tutmaktadırlar. Truman, konferansa ilk atom bombası denemesinin sonucunu beklerken gitti. Konferans’ta, barış antlaÅŸmalarını hazırlayacak bir DışiÅŸleri Bakanları Kurulu kuruldu. Üzerinde durulan en önemli konular: Almanya sorunu, Polonya sorunu, Avusturya’nın iÅŸgali, SSCB’nin DoÄŸu Avrupa’daki rolü,savaÅŸ tazminatları ve Japonya ile süren savaşın durumuydu. Konferansta en çok tartışılan konu Almanya idi. Müttefikler, Almanya’nın yenilmesi kesinlik kazanmaya baÅŸlayınca, Almanya’nın parçalanması konusundaki eski görüşlerini deÄŸiÅŸtirmeye baÅŸladılar. Churchill Mart 1945′te “Almanya’yı parçalamayı düşünmüyoruz” demekteydi. Stalin ise Almanya’yı parçalamayı istemediÄŸini söyledi. Stalin Ruhr bölgesinden tamirat almak istiyordu. Potsdam’da, daha çok Almanya’nın Nazilikten ve askerlikten arındırılması konusu üzerinde duruldu. İlk önce savaÅŸ suçlularının cezalandırılmasına karar verildi. Alman askerlerinin elinden silahların alınması, demokratik düzenin kurulması; bunu yapmak için ise, eÄŸitim sisteminin tümüyle deÄŸiÅŸtirilmesi gerekirdi. Bunun için Almanya’nın bir süre iÅŸgal altında kalması kararlaÅŸtırıldı. Buna göre, Almanya, Sovyet, İngiliz, Amerikan ve Fransız iÅŸgal kuvvetleri komutanlarınca yönetilecek dört ayrı iÅŸgal bölgesine ayrılacaktı. Berlin, Viyana ve Avusturya aynı ÅŸekilde bölünecekti. Almanya’da demokrasiyi kurmak için, tüm ülkeyi kapsayan ve yerel özerkliÄŸe sahip devletlerden oluÅŸan bir federasyon kurulmasına karar verildi. Maliye, dış ticaret ve bunun gibi konular ise federalizm kapsamına alınmayarak “Denetim Kurulu” oluÅŸturuldu.
Konferansta üzerinde durulan diÄŸer bir önemli konu, Polonya’ydı. Yalta Konferansında kurulması kararlaÅŸtırılmış olan koalisyon hükümeti, ÅŸimdi Potsdam Konferansı süresince kurulmuÅŸ ve kabul edilmiÅŸti. Polonya’da seçimler açık olacaktı, gazeteciler de seçimde gözlemci sıfatı ile bulunacaklardı. Sovyetler BirliÄŸi, Müttefik devletlerden yönetimleri deÄŸiÅŸen Romanya, Bulgaristan ve Macaristan’a karışmamalarını, Türkiye’den Sovyetlere bir üs verilmesini istedi. Fakat bu istekler kabul edilmedi.
Japonya’ya, Potsdam Bildirgesi’ni kabul etmesi içinültimatom gönderildi. Ancak, Japonya bunu reddetti. Bunun üzerine ABD, HiroÅŸima ve Nagazaki’ye (6 AÄŸustos, 9 AÄŸustos) atom bombası attı. Konferans 1 AÄŸustos 1945 tarihinde sona erdi.
Prag Darbesi, 1948
Çekoslovakya’da Åžubat 1948′de komünistler tarafından gerçekleÅŸtirilen hükümet darbesi. Çekoslovakya’nın Bohemya ve Marovya toprakları, 29 Eylül 1938 tarihinde yapılan Münih Konferansı ile Almanya’ya verilmiÅŸti. 1935′te Masaryk’ün yerine CumhurbaÅŸkanı olarak geçen BeneÅŸ, Almanya ilhakını onaylamaktansa CumhurbaÅŸkanlığından ayrılarak, önce Londra’ya, ardından Chicago’ya gitti. Çekoslovakya’nın toprak kayıpları, Münih Düzenlemesi ile bitmedi; ülkenin bir kısmı (Teschen Düklüğü) Polonya’ya, Slovaklar ile Rutenlerin yaÅŸadığı topraklar Macaristan’a verildi. Dönemin Prag hükümeti, Tiso’nun yönetimindeki Slovak Halkçı Partisi ile Karpatlar’da yaÅŸayan Rutenlerin özerklik taleplerine boyun eÄŸerek, üç özerk birimden oluÅŸacak çapraşık bir yönetim sistemi oluÅŸturuldu. Mayıs 1942′de, ilk önce buradaProtektora sıfatı ile bulunan Almanya yönetime fiilen el koydu. 1941′de, BeneÅŸ’in Londra’da ve Washington’da yürüttüğü görüşmeler sonucu, Jan Åžramek’in baÅŸkanlığında, sürgündeki Çekoslovakya hükümeti kuruldu. Çek ulusal Komitesi’nin yönettiÄŸi yeraltı çalışmalar sonucu, 5 Mayıs’ta Prag halkı Alman birliklerine karşı ayaklandı. Mayıs 1946′da yapılan genel seçimlerde, Çekoslovakya komünistlerinin önderi Gottwald’in başında bulunduÄŸu Komünist Parti seçimleri kazandı. Hükümette bir koalisyon oluÅŸturularak, seçimlerin yapılacağı 1948′e deÄŸin geçici yönetimin sürdürülmesi kararı alındı. Ama partilerarası iÅŸbirliÄŸi, daha baÅŸlangıçta ekonomik kalkınma programı yüzünden, güçlüklerle karşı karşıya geldi. 1947′de SSCB’nin baskısıyla ABD’nin Marshall Planına katılm düşüncesinden vazgeçildi.
20 Åžubat 1948′de komünist olmayan bakanların büyük bölümü Gottwald’ı istifaya zorlamak umuduyla hükümetten ayrıldı. Ama Gottwald istifa etmedi ve komünistler, boÅŸalan bakanlıkları ve muhalefete geçen partilerin merkezlerini iÅŸgal etti. Komünistlerin örgütlediÄŸi işçiler Prag’da yürüyüş yaptılar. Prag ve öteki bölgelerde “eylem komiteleri” kurularak, devlet görevlileri de bu kurulan iÅŸbirliÄŸine zorlandı. 25 Åžubat günü çoÄŸunlukla komünistlerin bulunduÄŸu yeni bir hükümet kuruldu. Geçici Milli Meclis yeni hükümeti ve programı onayladı. Binlerce komünist olmayan politikacı, aydın ve yönetici ülkeden ayrıldı. 10 Mart’ta eski CumhurbaÅŸkanı Jan Masaryk ölü olarak bulundu. Böylece ülkenin Komünist Partisi, gerçekleÅŸtirdiÄŸi hükümet darbesiyle yönetimi eline geçirdi ve ülkenin tek örgütü haline gelerek, halkın çoÄŸunluÄŸunu arkasına almayı baÅŸardı. Bu olaylardan sonra Çekoslovakya dış dünyaya kapanarak iç sorunlara yöneldi.
Quebec Konferansları, 14-24 Ağustos 1943 ve 11-16 Eylül 1944
II. Dünya Savaşı sırasında ABD ve İngiltere arasında yapılan, aralıklı iki Konferans. Konferanslara ABD tarafından Devlet BaÅŸkanı Roosevelt, İngiltere tarafından ise BaÅŸkan Winston Churchill katılmıştır. İki konferanstan ilki 14-24 AÄŸustos 1943 tarihleri arasında yapıldı. Bu konferansta İtalya ve Fransa kıyılarına yapılacak askeri çıkartmaların planları tartışıldı. Konferansta İtalya’ya yapılacak çıkartmanın “Normandiya Çıkartması” ile aynı anda yapılması konusunda anlaşıldı ve daha sonra konu aynı yıl Moskova, Kahire ve Tahran’da yapılan konferanslarda da ele alındı. 11-16 Eylül 1944 tarihleri arasında yapılan ikinci konferansta taraflar, Almanya’ya karşı Batı’daki iki cepheden çıkartma yapılmasına karar verdi.
Quebec Sorunu (Quebec Question)
Kanada’nın doÄŸusunda Fransızca konuÅŸanların çoÄŸunlukta olduÄŸu Quebec eyaletinin Kanada’dan ayrılıp-ayrılmama sorunu.
Quebec 1534 yılında “yeni Fransa” adı altında kuruldu. Yeni yıl savaÅŸları sonucunda Fransa burayı İngiltere’ye kaptırdı. Eyalet İngiliz kolonisi haline geldiÄŸinde İngiliz Ceza Kanunu ve Fransız Medeni Kanunu uygulanmaya konuldu. 1791′de Kanada AÅŸağı Kanada (Quebec) ve Yukarı Kanada (Ontorio) olmak üzere ikiye ayrıldı. 19 yüzyıldan sonra Quebec’te İngiliz nüfus azalmasına raÄŸmen, Fransızca konuÅŸan halk hiçbir zaman bölgenin ekonomik hayatını kontrolü altına almayı baÅŸaramadı. 1918 yılında Fransız kökenliler I. Dünya Savaşı’nda İngiliz ordusuna katılmayı reddederek ayaklanmalar baÅŸlattılar. 1968 yılında ayrılıkçı “Parti Quebecois” kuruldu. 1970′lerde ÅŸiddet eylemleri arttı, ve finansman ayarlamaları konusunda eyaletler arasında problemler çıkmaya baÅŸladı. Kanada’dan ayrılma konusunda 1980 yılında yapılan ilk referandumda ayrılıkçılar yüzde 40 oyla maÄŸlup oldular. Quebec, 1982′deki Kanada Anayasası’nı kendi kimliine aykırı bularak imzalamadı. Qubec’in ÅŸikayetleri doÄŸrultusunda 1987 ve 1992 yıllarındaki iki giriÅŸim baÅŸarısızlıkla sonuçlandı. 30 Ekim 1995′te yapılan referandumda ayırılıkçılar yüzde 1.2 gibi küçük bir farkla yenilgiye uÄŸradılar.
Quisling (quisling)
BaÅŸka bir devletin politikasına felsefesine ve sempati duyan ve savaÅŸ durumunda saldırgan devlete katılarak ve iÅŸbirliÄŸi yaparak kendi ülkesi aleyhine çalışan kiÅŸi. Bu kavram, bir süre Norveç’teki FaÅŸist Parti’nin lideri olan ve İkinci Dünya Savaşı’nda Hitleri’nin ordularının ülkesini iÅŸgal etmesi sırasında Alman çıkarlarına hizmet eden bir hükümet kuran Vidkun Quisling’in adından türemiÅŸtir.
Ramazan Savaşı (Yom Kippur Savaşı), 1973
OrtadoÄŸu’da, Arap ile İsrail kuvvetleri arasında yapılan savaÅŸlardan en önemlisi 6 Ekim 1973 günü baÅŸlayan bu savaÅŸ altı gün süren 1967 Savaşının yarattığı kızgınlığın bir sonucuydu. 6 Gün Savaşında İsrail, topraklarını yaklaşık dört kat geniÅŸletmiÅŸti. Golan Tepeleri Kudüs’ün tümü, Batı Åžeria, Sina Yarımadası ve Gazze İsrail’in eline geçmiÅŸti.
1970 yılında Nasır’ın ölmesi ile yerine geçen Enver Sedat, 1967 yılında İsrail’e kaptırılan toprakların geri alınması için, bir Arap karşı saldırısı üzerinde durmaya baÅŸladı. 6 Ekim 1973′te baÅŸlayan savaşın, Müslümanların kutsal ayı olan Ramazan ve Yahudilerin kutsal ayı olan Yom Kippur’a denk gelmesi, bu savaşın aynı zamanda Ramazan Savaşı olarak anılmasına neden oldu. Sözkonusu olan tarihte, Suriye ve Mısır birlikleri bir sürpriz saldırıda bulundular. İsrail birlikleri Sina yarımadasından ve Golan Tepeleri’nden çekilmeye zorlandı. Bu savaÅŸta ilk kez Araplar İsrail’e saldırıda bulunacak güç buldular, aynı zamanda güçlerine güvenmeye baÅŸladılar. Savaşın Arapların lehinde olduÄŸunu gören öteki Arap devletleri de savaÅŸa katıldılar. İki büyük güç de bu savaÅŸta dolaylı olarak yerlerini almışlar, ABD İsrail’e Sovyetler BirliÄŸi Arap devletlerine silah göndermekteydi. Ancak, savaşın gidiÅŸatı böyle olmadı. Savaşın ikinci haftasında, İsrail karşı saldırıda bulunarak, Golan Tepeleri’ni geri aldı ve Sina Yarımadası’ndan geri çektiÄŸi askerleri, tekrar geriye gönderdi.
Savaşın etkisi iki büyük devlet arasındaki çekiÅŸmeye yansıması, DoÄŸu-Batı çatışma olasılığını ortaya çıkardı. Bunun üzerine harekete geçen BM Güvenlik Konseyi bir ateÅŸkesin saÄŸlanmasına karar verdi. Ancak bu karar yürümedi. Sovyetler BirliÄŸi’nin, ABD-Sovyetler BirliÄŸi kuvvetlerinin bölgeye gönderilmesini öngören önerisi, ABD tarafından reddedildi. Daha sonra, Sovyetler BirliÄŸi, tek başına asker göndereceÄŸine iliÅŸkin açıklama yapınca, iki güç arasındaki gerilim bir hayli arttı. Fakat, araya BaÄŸlantısızlar grubunun girmesi ile, bunların ortaya attıkları BM Barış Gücü askerlerinin çatışanların arasına girmesi önerisi kabul edildi.
Savaş sona erdiğinde, tarafların kayıpları (hiç olmazsa manevi kayıp) çok fazla, aradaki askeri denge değişmiş, bir çok ülke değişik devletler tarafından silahlandırılmıştır. Suriye, Sovyetler Birliği yapımı olan T-62 tanklarına sahip olmuş, uçaklarına uçak filoları eklemiştir. İsrail ordusu da ABD tarafından güçlendirilmiştir.
18 Ocak 1974′te İsrail-Mısır arasında barış antlaÅŸması imzalandı. AntlaÅŸma gereÄŸince, Mısır SuveyÅŸ Kanalı’nın doÄŸu yakasındaki güçlerini azaltacak, buna karşılık İsrail de Sina’da Milta ve Gidi geçitlerinin batısına çekilecekti. Bu antlaÅŸma 4 Eylül 1975 tarihinde imzalanan ikinci bir antlaÅŸma ile tamamlandı. 31 Mart 1974 tarihinde ise, Suriye ve İsrail arasında, her iki tarafın kuvvetlerinin bir BirleÅŸmiÅŸ Milletler tampon bölgesi ile ayrılması ve savaÅŸ tutsaklarının deÄŸiÅŸtirilmesi kararlarını da içeren bir ateÅŸkes antlaÅŸması imzalandı.
Ramazan Savaşı’nın en önemli sonucu, petrole sahip Arap ülkelerinin, petrol fiyatlarına yaptıkları müdahale ile üçüncü ülkelere karşı bir tür ambargonun koyulmasıdır.
Rapollo Antlaşması, 1922
I. Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler BirliÄŸi ve Almanya arasında imzalanan dostluk antlaÅŸması. Savaşın sonunda yapılan antlaÅŸmalar, iki savaÅŸ arası dönemin özelliklerine bir ölçüde biçim verdi. Almanya’ya imzalattırılan Versay AntlaÅŸması, Almanya’ya ağır yükler verdi. Almanya, yapılan konferans ve toplantılarda hep ikinci sınıf devlet uygulamasını görüyordu. Fransa, Almanya’dan fizik garantiler peÅŸinde koÅŸuyor tamirat borcunda ısrar ediyor ve en önemlisi, dış politikada Almanya’yı “çevreleme politikası” uyguluyordu. DiÄŸer taraftan da, 1917 sonrasında, Sovyetlerin Fransa ile iliÅŸkileri iyi deÄŸildi. İç savaÅŸ sırasında BolÅŸeviklere karşı mücadele eden kesimleri destekleyen Fransa, savaÅŸ sonrası da bunun tutumunu deÄŸiÅŸtirmedi. Buna karşılık olarak da, Sovyetler BirliÄŸi, İngiltere ve Fransa’nın sömürgelerinde ortaya çıkan baÅŸkaldırıları teÅŸvik ediyor ve destekliyordu. 1922 yılında da Cenevre’de yapılan konferansta, İngiltere ve Fransa’nın, Çarlık döneminden kalan borçların ödenmesi isteÄŸini Sovyetler reddettiler. Böylece ortak düşmana karşı, Sovyetler ve Almanya arasındabir yakınlaÅŸma baÅŸladı. Bunun sonucu olarak da 16 Nisan 1922 tarihinde Cenevre yakınlarında bulunan Rapollo’da Alman-Sovyetler BirliÄŸi Rapollo Dostluk AntlaÅŸması imzalandı. Buna göre, iki ülke arasında diplomatik iliÅŸkiler kuruluyor, Almanya yeni Sovyet rejimini tanıyordu. Birbirlerine yönelik her türlü iddiadan vazgeçtiklerini ve sıkı bir ekonomik iÅŸbirliÄŸine gireceklerini belirtiyorlardı. Bu antlaÅŸma ile birlikte Versay düzenine karşı ilk baÅŸkaldırı ortaya çıkmış olmaktaydı. Yani iki devlet, revizyonist bir politika sürdürdüler. Bu yakınlaÅŸma bununla kalmayarak, 1926 yılında yapılan Berlin AntlaÅŸması’na göre, taraflardan biri saldırıya uÄŸrarsa, öteki devlet tam yansızlık politikası izleyecekti. Bu yakınlaÅŸma, 1939 yılında tekrarlanmak üzere, Hitler’in 1933 yılında iktidara geliÅŸine kadar sürecektir.
Reformasyon (dini reform)
15. ve 16. yüzyılın Avrupa insanında ortaya çıkan görüş değişikliği sonucu, kilisenin devlet yönetiminden ayrı dinsel bir örgüt olarak faaliyet göstermesine neden olacak olan dini reform.
Dini reform konusunda verilen mücadele, üç yönlü bir nitelik göstermiÅŸtir. Mücadelenin deÄŸiÅŸik niteliklere sahip olması, Katolik kilisesine karşı yapılan muhalefetin üç kaynaktan gelmiÅŸ olmasındandır. Bunlar, monarklar ve zenginler, sade vatandaÅŸ ve kilise içinde bulunan misyonerler, azizler’dir.
15. yüzyıla gelindiÄŸinde Kilise, monarklar ve zenginlerde olan saygınlığını yitirmeye baÅŸlamıştı. Monarklar ve zenginler, kilisenin manevi sınırlandırmalarına, genel hükümranlığına, koyduÄŸu vergilere karşı çıkmaya baÅŸlamış, gücüne itibar etmemeye baÅŸlamışlardı. Bunun sonucu olarak da, monark ve zenginlerin reformasyonu, dinin başı olarak Papa’nın deÄŸil monarkın (devletin) geçmesi biçimini aldı, ve bunun üzerine her yerde ulusal kiliseler kurulmaya baÅŸlandı. Bohemya, Kuzey Almanya, İngiltere, İskoçya, İsveç, Norveç, Danimarka monarkları, Roma kilisesinden ayrıldılar ve kendi ulusal kiliselerini kurdular. Kilise’nin etkisi aynı zamanda sade vatandaÅŸta da azalmaya baÅŸlamıştı. Ancak sade vatandaşın baÅŸkaldırısı monarktan farklı olarak, dini nitelikteydi. Onlar karşılarında güçlü bir kilisenin bulunmasını istiyorlardı, ama bu gücün diniöğretiye uygun olmasını istiyorlardı. Bunun sonucu olarak ta, sade vatandaşın reformasyonu, Roma kilisesi ile olan baÄŸlantının tekrar devam etmesi ile sonuçlandı. Yapmak istedikleri, kilisenin otoritesine karşı, kendi İncil’lerine sahip olmak, kendi kiliselerini buna uygun olarak yönetmekti. Bu hareketin tipik örneÄŸi, Martin Luther’in Alman Protestanlığıdır. Büyük taraflar toplayan Protestanlık, gitgide yaÅŸlı kıtada yayılmaya baÅŸladı. Daha sonra, bir grup Protestan prens ve kent -devletleri biraraya gelerek Katolik Kutsal Roma imparatoruna karşı, 1546 yılında savaÅŸ baÅŸlattılar. 1555 yılında yapılan Augsburg Barışı ile Protestanlık, devlet tarafından resmen tanındı.
Kilisenin içinde bulunan misyonerler ve azizler’in baÅŸlattıkları reform hareketinin amacı, Kilise’yi doÄŸru yola çekerek onun gücünü arttırmaktı. Bu hareketin en önemli temsilcisi, İspanyol Loyala’lı Aziz İngatius’tur. İngatius, 1538′de “İsa’nın Toplumu” adıyla bir tarikat kurdu. Ve bunlara halk tarafından “Cizvitler” (jesuits) denmeye baÅŸlandı. Bunlar daha çok misyonerlik faaliyetleri ile uÄŸraşıyorlardı. Ancak bunların en büyük baÅŸarısı eÄŸitim alanındadır. Bunlar Katolik Kilisesi’nin itibarını yeniden kazandırmak için çalışmışlardır.
Reformasyon’unun en önemli sonucu, 15 ve 16. yüzyılda Kilisesinin ya da dini otoritenin hemen hemen bugünkü biçimini alması ve laikliÄŸe giden kapının açılmasıdır.
Roma Antlaşmaları, 1957
Avrupa Ekonomik TopluluÄŸu (AET) ile Avrupa Atom BirliÄŸi’nin (EURATOM) kuran 25 Mart 1957 tarihli Roma antlaÅŸmaları. Bu antlaÅŸmalar, Avrupa’nın ekonomik ve siyasal birlik kurma çabalarının bir sonucudur. 1945′i izleyen yıllarda Avrupa devletlerinin çoÄŸu, karşılaÅŸtıkları ekonomik ve siyasal sorunların yalnızca ulusal bir çerçevede halledilemeyeceÄŸini, bir tür uluslararası ya da uluslarüstü yetkilerle donatılmış bir kuruluÅŸun kurulmasından yanaydılar. İşte,Avrupa devletleri aralarındaki koordinasyonu saÄŸlamak için, Avrupa Ekonomik İşbirliÄŸi Örgütü’nü (Nisan 1948), daha sonra bunu yetersiz görerek, Avrupa Kömür ve Çelik BirliÄŸini kurdular (C.E.C.A). Avrupa’nın uluslarüstü bir ekonomik bütünleÅŸmeye gitmesi konusunda yeni bir giriÅŸim Hollanda DışiÅŸleri Bakanı Johan Willem Beyen’den geldi. Beyen, bu konuda 1953 yılında bir plan sundu. Buna “Benelux Memorandumu” adı verilmektedir. Temmuz 1955′te Federal Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg’un katıldığı Messina toplantısı yapıldı. Bu toplantıda, Avrupa Ekonomik TopluluÄŸu (AET) ile Avrupa Atom BirliÄŸi’nin (EURATOM) dayanacağı genel ilkeler saptandı ve Avrupa Kömür ve Çelik TopluluÄŸu (CECA) gibi bir ortak pazarı, ekonominin bütün alanlarına yayma kararı aldılar. Kurulacak topluluÄŸun yöntemlerini saptamak için hükümetlerarası bir komite kuruldu. Bu kurulun hazırladığı “Spaak Raporu” (Eski Belçika BaÅŸkanı Paul Henry Spaak’ın adıyla anılmaktadır) 1956 yılının Nisan ayında hükümetlere sunuldu. BütünleÅŸme konusunda atacakları ilk adım gümrük duvarlarının kaldırılmasıydı. Böylece hazırlanan antlaÅŸmalar, 25 Mart 1957 tarihinde Roma’da imzalanarak, Avrupa Ekonomik TopluluÄŸu olarak 1 Ocak 1958 tarihinde yürürleÄŸe girdi.
İngiltere, İngiliz Uluslar TopluluÄŸu (Commonwealth) ile özel iliÅŸkilerini dikkate alarak, AET ve girmedi. Ancak daha sonra, İsveç, Norveç, Danimarka, Avusturya, Portekiz ve İsviçre ile kurduÄŸu EFTA (European Free Trade Area) cılız kalınca AET’ye girme yollarını aramaya baÅŸladı ve 1973 yılında üye oldu.
Rönesans
“Yeniden doÄŸuÅŸ” anlamına gelen bir süreçtir. 15. yüzyılda baÅŸlayan bir süreç, aynı yüzyıl içinde bütün Avrupa’ya yayıldı. Bu yenilikte, Roma ve Grek baÅŸarılarının yeniden cezalandırılması istemi vardır. Rönesans ÅŸu temel anlayışlara dayanıyordu. 1)Yeryüzü ilgi çekici ve araÅŸtırılmaya deÄŸer bir yerdir, 2)İnsan güçlüdür ve bu gücüyle büyük baÅŸarılar elde edebilir, 3)İnsanın sürekli faal olması ÅŸerefli birÅŸeydir ve 4)Gerçek güzeldir. Bu anlayışlara baÄŸlı olarak da yaÅŸadığımız dünya o kadar ilgi çekici bir yerdir ki, baÅŸka dünyaları düşünmenin hiçbir anlamı yoktur anlayışı hakimdir.
Rönesans döneminin yaratıcılığının esas yürütücü gücü tüccarlardır. Bunlar en karlı ticaretin hangi alanda olduğunu araştırdılar ve bu yoldan sağladıkları zenginlikleri sanat ve endüstri yeniliklerine yatırdılar. Rönesans; Floransa, Venedik, İngiltere, Portekiz, Hollanda gibi küçük kent-devletlerinde ya da metropollerde doğmuştur.

Ruhr Sorunu
Almanya ile Fransa arasında tartışma konusu olan bir bölge sorunu. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Fransa, Almanya ile fizik garantiler peÅŸinde koÅŸuyor, tamirat borcu konusunda ısrar ediyordu. Kendini daha güvenli bir konuma getirmek için Almanya’yı “çevreleme politikası” uyguluyordu. Almanya ise Alsace-Lorrene bölgesinin Fransa’ya verilmesi ile demir cevheri ihtiyacını ithalat ile karşılamaya baÅŸladı. Endüstri bölgesi olan Ruhr’da yeni demir ve çelik iÅŸletmelerinin kurulmasını saÄŸlamaya ve maden kömürü iÅŸletmeciliÄŸini modernleÅŸtirmeye giriÅŸti. Almanya’nın Fransa’ya olan tamirat borcunun ödenmesinde aksaklık çıkmaya baÅŸlayınca, Fransa 1921 yılında Düsseldorf, Duisburg ve Ruhrort’u iÅŸgal etti. Ödemedeki aksaklığın devam ettiÄŸini görünce, tamirat borcunu kendisi toplamak için Ocak 1923′te Ruhr bölgesini iÅŸgal etti. Ruhr bölgesini kendisi iÅŸletecek ve elde ettiÄŸi geliri de tamirat borcundan düşecekti. Daha sonra ortaya çıkacak olan “Dawes Planı” ile Almanya’nın tamirat borcu taksitlere bölündü ve nihayet iÅŸgal 1925 yılında sona erdi.
Rus Devrimi
Mart 1917′de Rusya’da Çarlık rejimine son verilmesinden sonra Kasım 1917′de baÅŸlayan deÄŸiÅŸim. 1800′lerin sonlarında Avrupa’da toplum içindeki sınıflar arasında siyasal dengenin saÄŸlanması çabaları, uzlaÅŸmalar yoluyla bir ölçüde baÅŸarılı olmuÅŸsa da, iki grup bu çaba ve arayışların dışında kalmıştı. Bunlardan birincisi; Batı eÄŸitimi görmüş, bulunduÄŸu ortama yabancılaÅŸan DoÄŸu Avrupa’nın okumuÅŸ kitlesiydi. Toplumdan soyutlanma ve ondan uzak kalma, Rusya gibi imparatorluklarda oluÅŸmakta bulunan devrim potansiyelini artırmaktaydı. İkincisi, orta sınıfın siyasal önderliÄŸini kabul etmeyen fabrika işçileri. Fransız devrimin etkisi ile 1825 Aralık ayında çıkan Dekamberist ayaklanması Rusya’da büyük yankı uyandırmıştı. Ayaklanma bastırılmıştı. Fakat işçilerin kurtarıcısı olarak gözüken Marksizm teorilerinin yayılmasına engel olunamamıştı. Keza, aydınlarda da bu gibi fikirler yayılmış, varolan otokratik düzenin yıkılması için mücadele veriyorlardı. Rusya’nın beÅŸte dördünü oluÅŸturan köylüler, toprak sahiplerinin kölesi durumunda idiler. 5 Mart 1861 tarihinde çıkarılan “KurtuluÅŸ Kanunu” ile serflik kurumu kaldırılmış ve ortaya bir işçi sınıfı çıkmıştır. Köylüye yapılan toprak dağıtımındaki bozukluk köylü halkını tedirgin etmiÅŸ, onların çeÅŸitli hareketlere giriÅŸmelerine sebep olmuÅŸtur. 1870′lerde ortaya çıkan bu hareketlerden biri “Narodnik” ve “Narodniçestro” hareketidir. Bu hareket hükümetin baskısından dolayı baÅŸarı kazanamadı ve 1881 yılında Rus Çarı II. Aleksandr’ın öldürülmesi üzerine, bu “Halkçı Hareket” taraftarları ülkeyi terketti. 19. yüzyılda baÅŸgösteren yoksulluk, halkın grevler düzenlemesine neden olmuÅŸ, bunun sonucu olarak da sendikacılık faaliyetleri artmıştır. Bu ortamda Marksist örgütler arttı. 1895 yılında Vladimir İlyiç Ulyanov (Lenin) tarafından Marksist nitelikte “İşçi Sınıfının KurtuluÅŸu için Mücadele BirliÄŸi” ve daha sonra 1898 yılında “Sosyal Demokrat İşçi Partisi” kuruldu. Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin 1903 yılında yaptığı kongresinde Rusya’da Marksist devrimin gerçekleÅŸtirilmesi ve bunun için de partinin nasıl bir nitelik kazanacağı sorunu, partide görüş ayrılığına sebep oldular. Sonraları bu parti Lenin’in önderliÄŸini yaptığı BolÅŸevik ve MenÅŸevik olmak üzere ikiye ayrıldı. BolÅŸevikler, küçük ve devrimci bir elitin denetiminde sıkı bir parti kurmak isterken, MenÅŸevikler daha geniÅŸ ve katılmaya açık bir örgüt kurmak istiyorlardı. MenÅŸevikler’den Trotsky’nin önderliÄŸinde 1905 yılında Petersburg’da bir ayaklanma oldu. Moskova ve Peterburg’da “İşçi Sovyetleri” kuruldu. Ayaklanma bastırıldıysa da, Çar II. Nikola bazı haklar vermeyi ve Rus Meclisi Duma’yı açmayı uygun gördü ve bir seçim yasası çıkartıldı. Bu durumu etkileyen olaylar yanında, Rusya’nın yenilgisi ile sonuçlanan Rus-Japon savaşı da sayılabilir.
1917 yılına gelindiÄŸinde Rusya’da vergi sistemi iflas etmiÅŸ durumdaydı. SavaÅŸ harcamaları, erimekte olan altın rezerveleri ve dış borçlar ile karşılanmaktaydı ve Rus halkının tek seçeneÄŸi Çarlık rejimine karşı gelmekti. Ülkenin savaÅŸta da olması durumu gerginleÅŸtirdi. Bu ortamda 8 Mart 1917 tarihinde Petersburg’da baÅŸlayan gösteri ve grevler genel ayaklanmaya dönüştü. 12 Mart 1917 tarihinde Petersburg’da “İşçilerin ve Askerlerin Sovyet”i kuruldu. Üç yıldır aç, silahsız ve bıkkın bir biçimde savaşı sürdüren ordu Çar’ın yanında yer almadı ve devrimci hareketin üzerine yürümedi. Yapılan devrim iki aÅŸamalıydı. Mart 1917′deki birinci aÅŸamada, Sovyet yetkilileri ile Duma temsilcileri arasında yapılan görüşmeler sonucu Çarlık rejimine son verilmiÅŸ ve liberal görüşlü Prens Lvov’un baÅŸkanlığından BolÅŸevikler hariç hemen hemen bütün siyasal eÄŸilimli partilerin katıldığı bir koolisyon hükümeti kurulmuÅŸtur. Kurulan hükümetin beklenen barışı saÄŸlayamaması, toprak reformunu gerçekleÅŸtirememesi, işçilerin sorunlarına eÄŸilememesi ve ekmeÄŸe ihtiyacı olan halkın isteklerini gerçekleÅŸtirememesi koalisyonun baÅŸarısızlığını göstermiÅŸtir. Bunun sonucu BolÅŸeviklerin halktaki desteÄŸinin artmasına oldu.
Devrimin ikinci aÅŸamasında, Lenin’in önderliÄŸindeki BolÅŸevikler, hemen hemen tek kurÅŸun bile atmadan 7 Kasım 1917 tarihinde yönetimi ele geçirdiler. Ordu bunların yanında yer aldı. Böylece Rusya’da BolÅŸevik Devrimi gerçekleÅŸti.

Rus-Japon Savaşı, 1904-1905
Rusya ve Japonya arasında sürdürülen ve tarihte en önemli ve uzun vadeli sonuçlar yaratmış bir savaÅŸtır. 1902 yılına gelindiÄŸinde Japonya İngiltere ile ittifak kurmuÅŸ, doÄŸal yayılma alanı olarak gördüğü Mançurya ve Kore üzerinde var olan Rus etkisini ortadan kaldırmak için bölgeye, göz dikmiÅŸti. Rusya ile yapmak istediÄŸi savaşın hazırlıklarını yapıyordu. 1904 yılında bir bahane ile Port Arthur limanına bir baskın yaparak, Rusya ile savaÅŸa girmiÅŸ ve bir buçuk yıl sürecek olan savaÅŸta hem denizde hem karada Rusya’yı yenilgiye uÄŸramıştır. Savaşın Avrupa’ya sıçramaması için, iÅŸe karışmayan Avrupa devletleri savaşın UzakdoÄŸu ile sınırlı kalmasını istemiÅŸlerdi. Pasifikte sömürgeci durumu gelen ABD Japonya’nın güçlenmesi karşısında elinde bulundurduÄŸu adaları tehlikeli duruma düşürmemek için, Rusya’nın yardımına yetiÅŸti. O zaman ABD devlet baÅŸkanı olan Theodore Roosevelt, arabuluculuÄŸa soyunarak, tarafların Portsmouth Barış Konferansı’na katılmalarını saÄŸladı. Yapılan antlaÅŸmaya göre, Port Arthur ile Sakhalin adası Japonya’ya verilecek, Ruslar Mançurya’dan askerlerini çekecek ve buradaki demir ayrıcalıklarını da Japonya’ya devredecekti.
Rus-Japon savaşı uzun vadeli sonuçlar yarattı:
a)SavaÅŸtan galip çıkan Japonya’nın tıpkı Batılılar gibi emparyalist bir devlet olarak ortaya çıkması.
b)Rusya’nın UzakdoÄŸu’da baÅŸarısız olmasıyla, dikkatlerini Balkanlar’a yöneltmesi. Bunun sonucu olarak da, I. Dünya Savaşı’nın baÅŸlaması.
c)Çarlık hükümetinin başarısızlığa uğraması, savaşın yarattığı sıkıntılar, halkın tepkisine yol açtı ve 1971 yılında yapılacak olan Rus Devriminin kapısını araladı.
Saar Plebisiti, 1935
Saar bölgesine iliÅŸkin halkoylaması. 28 Haziran 1919 tarihinde Almanya ile yapılan Versailles Barış AntlaÅŸması “Saar” bölgesini Fransa’ya bıraktı. Ancak bu bölgede 15 yıl sonra plebisit yapılacak, ve hangi devlete baÄŸlanacağı kesin olarak o zaman kararlaÅŸtırılacaktı. 13 Ocak 1935 tarihinde plebisit yapıldı ve 539.000 Saarlı’dan 477.000′i Almanya ile birleÅŸme lehinde oy kullanınca 1 Mart 1935′de “Saar” bölgesi Almanya’ya teslim edildi.

Saint Germain Barış Antlaşması, 1919
I. Dünya Savaşı sonunda iki dünya savaşı arasındaki dönemin özelliklerini belirleyecek olan Paris Barış Konferansında, bir yenik devlet olarak Avusturya’ya imzalattırılan antlaÅŸmadır. AntlaÅŸma 10 Eylül 1919 tarihinde imzalanmıştır. Buna göre, Avusturya, Macaristan, Çekoslovakya ile Yugoslavya’nın bağımsızlıklarını tanıyacaktı. Önemli toprak parçaları olan Galiçya Polonya’ya; Hırvatistan; Yugoslavya’ya; Tirol ve Tireste İtalya’ya ve Bukovina Romanya’ya bırakılıyordu. Avusturya’ya, Almanya’ya olduÄŸu gibi, kısıtlayıcı askeri hükümler getirildi ve tamirat borcu yüklendi. Böylece Avusturya’dan zorunlu askerlik kaldırılacak ve ordu 30.000 kiÅŸiye indirilecekti.

Saint Jean De Maurienne Antlaşması, 1917
I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doÄŸru, itilaf devletlerinin (İngiltere, Fransa ve İtalya) Osmanlı devletinin yıkılması durumunda ortaya çıkacak olan “toprak mirası”nı nasıl paylaÅŸacaklarını belirleyen antlaÅŸmalardan biri. AntlaÅŸma Nisan 1917 tarihinde yapıldı. Buna göre, Fransa’ya Adana; İtalya’ya ise İzmir-Kayseri-Mersin üçgeni arasında bulunan güneybatı Anadolu bölgesi veriliyordu. AntlaÅŸma, 18 AÄŸustos-26 Eylül 1917 tarihleri arasında üç devlet tarafından onaylandı.

Salt: bkz. Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri
Samimi AnlaÅŸma (Entente Cordiale), 1904
Fransa ile İngiltere arasında Nisan 1904′te imzalanan anlaÅŸma. 1900′lere gelindiÄŸinde denge Fransa’nın aleyhine döndü. İngiltere sömürge elde etme savaÅŸlarında Fransa’yı yenilgiye uÄŸrattı. Denizaşırı çatışmalarda Fransa’nın Avrupa’daki durumu zayıfladı. Almanya’nın deniz silahlarında İngiltere ile arayı kapatmaya baÅŸladığı anlaşılınca, sömürge yollarının korunmasında rekabete tahammülü olmayan İngiltere, 1902′de Japonya’yla imzaladığı İngiliz-Japon ittifakına baÄŸlı olarak UzakdoÄŸudan çıkması muhtemel bir Rus-Japon savaşında, 1894 ittifakına göre Fransa Rusya’ya yardım ederse, Fransa’ya karşıt bir kamp içinde yeralmak istemedi. Avrupa ülkeleri arasında silahlanma yarışı baÅŸlamış ve Üçlü İtilaf Devletleri hızla silahlanmaya yönelmiÅŸlerdi. Balkanlar’da barış hızla bozulmaktaydı ve bunun da büyük bir savaÅŸa yolaçabileceÄŸi her iki devletce de anlaşılmıştı. Sonuç olarak İngiltere ve Fransa, yakınlaÅŸmaya zemin oluÅŸturması için sömürge konularını bu anlaÅŸmaya çözüme baÄŸladılar.
Bu anlaÅŸmaya göre, Fransa Fas’ın siyasal statüsünü deÄŸiÅŸtirmeme sözü veriyor, topraklarına katmama yükümlülüğü altına giriyor; buna karşılık İngiltere Fransa’yı Fas’ta ekonomik, mali ve askeri yenilikler yapabilme noktasında serbest bırakıyordu. İngiltere de Mısır’ın siyasal statüsünü deÄŸiÅŸtirmeyecek, Fransa da İngiltere’nin 1882′de iÅŸgal ettiÄŸi Mısır’dan çıkmasını istemekten vazgeçecekti. Bu anlaÅŸmayla aynı zamanda Üçlü İtilaf’ın ikinci kanadı ortaya çıkmış oldu.

San Fransisco Konferansı, 1945
BirleÅŸmiÅŸ Milletler Örgütü’nün kurulması ile sonuçlanan uluslararası konferans (25-26 Nisan 1945) II. Dünya Savaşı’nın sonuna doÄŸru Müttefikler uluslararası bir örgütün kurulması çabalarını yoÄŸunlaÅŸtırmışlardı. Bu örgütün temel ilkeleri, 1944 yılında toplanan Dumbarton Oaks Konferansında ortaya atılmıştı. San Fransisco Konferansına Müttefiklerin siyasal amaçlarını ele alan BirleÅŸmiÅŸ Milletler Bildirisini imzalamış kırk altı ülke ile Mihver devletlerine karşı savaÅŸmış yirmi ülkenin temsilcisi katılmıştır. Konferansta büyük ve küçük devletler arasında çeÅŸitli anlaÅŸmazlıklar çıktı. Dumbarton Oaks ilkelerine göre kurulacak örgüt büyük devletlere geniÅŸ yetkiler veriliyordu. Konferans’ın çoÄŸunluÄŸunu oluÅŸturan küçük devletlerin istekleri ÅŸunlardı: örgütün bütün ülkelerin eÅŸitlik ilkesi çevresinde temsil edildiÄŸi Genel Kurul’un yetkilerinin geniÅŸletilmesi, uluslararası Adalet Divanı’nın yetkilerinin geniÅŸletilmesi, kurulacak örgüt ile ilgili olarak iÅŸleme alınacak anlaÅŸmayı yorumlama yetkisinin Genel Kurul ya da Adalet Divanı’na verilmesi, büyük devletlerin “veto” yetkisinin sınırlandırılması. Küçük devletlerin isteklerinden çok azı gerçekleÅŸmiÅŸtir. Konferansın savaşın devam ettiÄŸi bir ortamda yapılması ve Mihver Devletlerine karşı yürütülen mücadelede büyük devletlerin önemi, onların isteklerinin kabul edilmesini kolaylaÅŸtırmıştır. Konferans 26 Haziran’da elli ülkenin BM AntlaÅŸmasını imzalanması ile sonuçlanmıştır.

San Remo Konferansı, 1920
I. Dünya savaşından sonra OrtadoÄŸu üzerindeki barış konferansı. 24 Nisan 1920′de San Remo’da açıldı ve burada Avrupa devletleri dağıtılacak “Mandat”lar üzerinde anlaÅŸmaya vardılar. Suriye’de Fransız, Irak ile Filistin’de ise İngiliz “Mandat”ını kuran antlaÅŸmaya Balfour Deklarasyonu da dahil edildi. Böylece yapılan anlaÅŸmalar her yönüyle, self determination ilkesine aykırı hale geldi. Konferans, ayrıca Mezopotamya’nın petrol kaynakları sorununu da çözdü. Musul, Fransız etki alanından İngiliz etki alanına geçirildi ve petrol gelirlerinden Fransa’ya da pay ayrılacağı kabul edildi. Suriye, Mezopotamya ve Filistinli Araplar, San Remo’nun kurduÄŸu bu yabancı yönetimine karşı çıktılar ve düzenlemeyi Wilson ilkelerinin açık bir ihlali olarak deÄŸerlendirdiler.

Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması (SEİA)
Türkiye Cumhuriyeti ve Amerika BirleÅŸik Devletleri arasında 11 Aralık 1980 tarihinde yürürlüğe giren, beÅŸ yıllık süreler ile yenilenen antlaÅŸma. Savunma ve Ekonomik İşbirliÄŸi AntlaÅŸması’nın ilki 3 Temmuz 1969 tarihinde gizli olarak imzalandı. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında, A.B.D. sözkonusu antlaÅŸma hükümlerine aykırı olarak Åžubat 1975 tarihinde Türkiye’ye silah ambargosu uygulamaya baÅŸladı. Bunun üzerine antlaÅŸma gizliliÄŸini yitirdi ve Türkiye-Amerika’nın üslerini kapattı. Amerikan ambargosunun Eylül 1978′de kaldırılması ile baÅŸlayan görüşmeler sonucunda 29 Mart 1980′de Savunma ve Ekonomik İşbirliÄŸi AntlaÅŸması imzalandı. Hükümetleri açıklanmayan antlaÅŸmanın süresi dolduÄŸunda, Amerikan yönetiminin antlaÅŸma hükümlerini yerine getirmemesi, silah için verdiÄŸi kredilerin faizlerini düşürmemesi, Kıbrıs konusunda lobilerin etkisinde kalması gibi nedenlerle antlaÅŸma yeniden ele alındı. A.B.D. DışiÅŸleri Bakanı George Schultz’un 16 Mart 1987 tarihli bir mektupla, Türk silahlı kuvvetlerinin güçlenmesine yardım edileceÄŸini, terörizm ile mücadelede Türkiye ile iÅŸbirliÄŸi yapılacağını, Türk Silahlı Kuvvetlerinin modernizasyonu için gayret gösterileceÄŸini, Ortak Savunma Sanayi Yürütme Komitesi’nin düzenli olarak toplanacağını, iki ülke arasında karşılıklı ticaretin teÅŸvik edileceÄŸini bildirmesi üzerine, Türkiye DışiÅŸleri Bakanı Vahit HalefoÄŸlu’nun mutabakat mektubu ile antlaÅŸma 1990 yılı sonuna kadar uzatıldı. Fesih sözkonusu olmadığı için antlaÅŸmanın yürürlüğü devam etmektedir.

Schengen Antlaşması, 1990
Avrupa TopluluÄŸu üyesi beÅŸ ülke arasında, sınır kapılarındaki polis ve gümrük kontrollerini 1 Ocak 1992′de bütünüyle ortadan kaldırmayı amaçlayan antlaÅŸma. Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında Haziran 1990′da imzalanan antlaÅŸmaya göre, Topluluk üyesi olmayan yabancıların “Schengen Alanı” adı verilen bu beÅŸ ülkeye giriÅŸlerinde çeÅŸitli ÅŸartlar aranacaktır. Bu antlaÅŸma, Avrupa’nın siyasi birliÄŸi doÄŸrultusunda önemli bir adımdır. İtalya, sınır kontrollerinin yeterince saÄŸlam olmadığı gerekçesiyle bu alan içine sokulmamıştır. Danimarka bu antlaÅŸmaya siyasal nedenlerle katılmazken, İrlanda, Yunanistan ve İngiltere coÄŸrafi nedenlerle bu antlaÅŸmaya uygun olmayan ülkeler olarak deÄŸerlendirildiler. Almanya’nın birleÅŸmesiyle DoÄŸu Almanya da doÄŸal olarak bu alanın içine girdi. Haziran 1991′de İspanya, Portekiz ve İtalya bu antlaÅŸmaya katıldılar.

Schuman Planı, 1950
9 Mayıs 1950′de Fransa DışiÅŸleri Bakanı Robert Schuman’ın Batı Almanya ve Fransa’da çelik ve kömür üretimini denetleyecek tek bir organ oluÅŸturması ve bu ortaklığın diÄŸer Avrupa ülkelerinin üyeliÄŸine ve BirleÅŸmiÅŸ Milletlerin iÅŸbirliÄŸine de açık tutulması konusunda önerdiÄŸi plan. Robert Schuman, Avrupa Kömür ve Çelik TopluluÄŸu’nu kuran ve “Avrupa BirleÅŸik Devletleri”nin kurulması konusunda çaba göstermiÅŸ bir kiÅŸidir. Robert Schuman’ın önerisi Fransız hükümeti tarafından “Avrupa’nın birleÅŸmesi konusunda atılan ciddi bir adım” olarak deÄŸerlendirildi.
Dokuz ay süren uzun müzakerelerden sonra, “Avrupa Kömür ve Çelik TopluluÄŸu” kurulması konusunda ortaya atılan tasarı (Schuman Planı) Batı Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya DışiÅŸleri Bakanlarının katıldığı Paris konferansında kabul edildi (18 Nisan 1951).
Yapılan antlaşmaya göre, üye ülkeler arasında kömür ve çeliğin dolaşımında var olan bütün sınırlamalar kaldırılacak, üretim ve fiyatların kontrol altına alınması için, önlemler alınacaktı.
Avrupa Kömür ve Çelik TopluluÄŸu’nun ilk baÅŸkanı, Fransız ekonomi uzmanı ve diplomat olan Jean Monnet’ti.
Avrupa Kömür ve Çelik TopluluÄŸu 1958 Roma AntlaÅŸmasıyla, “Avrupa Atom Enerjisi TopluluÄŸu”na (EURATOM) dönüştü.

SEİA: bkz. Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması
Sevres Barış Antlaşması, 1920
I.Dünya Savaşından sonra galip devletlerle İstanbul’daki Osmanlı hükümeti arasında 10 AÄŸustos 1920 tarihinde imzalanan bir barış antlaÅŸmasıdır. Sevres, galiplerle öteki Avrupa devletleri arasındaki antlaÅŸmalardan çok daha ağırdır. Sevres sadece eski, köhne ve yenilmiÅŸ bir imparatorluÄŸu parçalayan bir antllaÅŸma deÄŸildir. Sevres, yalnız Türklere bağımsız yaÅŸama hakkını tanımayan bir antlaÅŸma da deÄŸildir. Sevrek Türkler’e “yaÅŸama hakkını” tanımayan bir barış antlaÅŸmasıdır.
Sevres AntlaÅŸmasına göre, Osmanlı devletinin Rumeli sınırı bugünkü İstanbul ilinin sınırına getiriliyor ve böylece “Türklerin Avrupa’dan atılması” ile ilgili yüzyıllık Avrupa amacı gerçekleÅŸiyordu. B. Anadolu Yunanistan’a; güneyde Mardin, Urfa, Antep ve Amonos daÄŸları Fransa’ya veriliyordu. DoÄŸuda Beyazıt, Van, MuÅŸ, Bitlis ve Erzincan’ı içine alan bir Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölgede Kürdistan kuruluyordu. Irak İngiltere’ye bırakılıyordu. İstanbul uluslararası bir kent olacak ve BoÄŸazlarda donanması, ordusu ve bütçesi olan bir BoÄŸazlar Komisyonu kurulacaktı. Bütün bunların dışında Osmanlı devletinin askeri gücü de kolluk kuvvetleriyle sınırlandırılıyordu. Kısaca, Osmanlı devleti İtilaf devletlerinin ortak bir sömürgesi haline getiriliyordu.

Silahların Denetimi
Silahların geliştirilmesini, denenmesini, konuşlandırılmasını ya da kullanılmasını denetim altına tutmaya yönelik uluslararası sınırlamalar. Silahların denetiminin iki ana işlevi vardır: Askeri durumun içerdiği belirli riskleri azaltarak topyekün savaş olasılığını azaltmak ve çatışmaların baş göstermesi durumunda serinkanlı politikalar uygulanma olasılığını artırmak. Silahsızlanma ve silahların sınırlandırılmasından farklı bir anlam taşıyan silahların denetimi, mutlaka silah üretiminin yasaklanmasını getirmez. Ama bu alanda kısıtlayıcı bir rol oynayabilir.
Silahların denetimi, askeri politika alanlarındaki karşıt güçler arasında bir tür işbirliğinin sağlanmasıdır. Bu aynı zamanda, bir ülkenin dünya güvenliğini desteklemek için tek taraflı olarak savaş gücünü azaltma kararını da içine alabilir.
1960′lardan bu yana uluslararası politikada toplu bir silahsızlanmadan çok, silahların denetimine doÄŸru bir eÄŸilim olduÄŸu gözlenmektedir. Bu konuda ABD ve SSCB başı çekmektedir. Bu antlaÅŸmaların en dikkate deÄŸer olanı nükleer silahların Atmosferde, Dış Uzayda ve Su Altında Denenmesini Yasaklayan 1963 tarihli AnlaÅŸmadır. Yeraltında Nükleer Denemeleri Sınırlandıran AnlaÅŸma ve Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri bu kapsamda imzalanan anlaÅŸmalardır.
Siyasi Tarih
Devletlerden, devletlerin ortaya çıkışından, deÄŸiÅŸme, geliÅŸme, yıkılışlarından ve devletler arasındaki siyasal ve bir dereceye kadar ekonomik iliÅŸkilerinden söz eden disiplindir. Bu tanımdan esinlenerek buna uluslararası iliÅŸkiler tarihi de diyebiliriz. Genel olarak baktığımızda “siyasi tarih” terimi iki kavramı içermektedir. Bunlar:
1) Devletlerin kuruluşlarını, geçirdikleri gelişmelerini, devlet içindeki bireylerin ya da grupların çatışmalarını ve devletlerin dünya tarihi içindeki yer ve önemini inceleyen siyasi tarih;
2) Uluslararası ilişkilerin temel birimlerinin birbirleriyle olan ilişkilerinin tarihini inceleyen siyasi tarih.

Siyonizm Hareketi
Filistin toprakları üzerinde ulusal bir yahudi devleti kurma amacı taşıyan milliyetçi yahudi hareketi. Yaklaşık iki bin yıl kadar önce bölgeden çıkartılan Yahudilerin tekrar bu topraklara dönmeleri için, XVI ve XVII. yy.’da bir dizi “mesih”, hareketleri ortaya çıktı. Fakat Yahudilerin Filistine dönmesi konusu daha çok XIX. yy. baÅŸlarında Hristiyan çevrelerce gündeme getirildi. Batı’nın laik kültürüne ayak uyduramayan DoÄŸu Avrupalı Yahudiler, Çarlık yönetiminin Yahudi karşıtı “pogrom (yıkım yada kargaÅŸa) hareketleri üzerine, Filistin’e yerleÅŸtirmeyi özendirmek için Havevei Sion’u (Sionu Sevenler) kurdular. Bu hareket eski Kudüs tepelerinde, Sion’da somutlaÅŸan Filistin topraklarına baÄŸlılığın uzantısıydı.
Avrupa’da anti-semitizm hareketinin yaygınlaÅŸması ve Theodor Herzl’in savunduÄŸu yurt edinme düşüncesi, siyonizme siyasal bir nitelik kazandırdı. 1897 yılında Herzl ve Weizmann’ın öncülüğünde İsviçre’de toplanan Siyonist Kongre Siyonizmin Yahudi halkının Filistin topraklarında bir yurt yaratmayı amaçladığını içeren Basel Programını onayladı. Bu dönemden sonra Filistin’e Yahudi göçü hızlanmıştır. İngiltere siyonizmi bölgede güçlenen Arap ulusçuluÄŸunu dengeleyecek bir araç olarak görüyordu. I. Dünya Savaşının baÅŸlamasıyla siyonizmin siyasal yönü yeniden ön plana çıktı. İngiltere’de yaÅŸayan Rus yahudilerinden Weizmann ve Sokolow Filistin’de Yahudi devletinin kurulmasını öngören Balfour Bildirisinin yayınlanmasında önemli rol oynadılar. Milletler Cemiyetinin Filistin’i İngiliz Manda yönetimine bırakan belgesinde de (Temmuz 1922) bu bildiriye gönderme yapılarak konuya yer verilmiÅŸtir. Dünya Siyonist Örgütünün yönlendiriciliÄŸi ile bölgede Yahudi göçü hızlanmış ve Filistindeki Yahudi nüfusu 1933′te 238 bine yükselmiÅŸtir. Filistin’in giderek Yahudi devletine dönüşümü, Arapları siyonizme ve onun destekçisi İngiliz politikasına karşı ayaklandırdı. 1929′da ve 1936-1939 arasında Arap ayaklanmaları, İngilizleri soruna bir çözüm bulmaya yöneltmiÅŸtir. Almanya’da Nazilerin iktidara gelmesi ile göç hareketi hızlanırken, bir çok ülkedeki Yahudiler de siyonizme daha sıcak bakmaya baÅŸladılar. Araplarla Yahudiler arasındaki gerginliÄŸin giderek artması sonucun, İngiltere sorunu 1947 yılında BM’ye götürdü. Burada yapılan çalışmalarda Filistin topraklarının bölünmesine karar verildi. Bu kararın verilmesinden sonra beliren kargaÅŸa ortamında 14 Mayıs 1948′de Tel-Aviv’de toplanan Yahudi Ulusal Konseyi İsrail Devleti’nin kurulduÄŸunu ilan ederken Siyonizm bölgedeki siyasal amacına ulaÅŸmış oluyordu.

SoÄŸuk SavaÅŸ
II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika BirleÅŸik Devletleri ve Sovyetler BirliÄŸi arasında sürdürülen sürekli gerginlik ve sınırlı çatışma biçimidir. SoÄŸuk savaÅŸ, 1917′den baÅŸlayan DoÄŸu-Batı çekiÅŸmesinin bir ürünüdür. Bu çekiÅŸme II. Dünya Savaşı’ndan sonra daha belirgin hale geldi. SoÄŸuk savaÅŸ geriliminin azaldığı ya da çok yoÄŸunlaÅŸtığı dönemler olmuÅŸtur.
“SoÄŸuk SavaÅŸ” deyimi ilk kez 1947 yılında ABD’li Bernard Baruch tarafından kullanılmıştır. II. Dünya Savaşından sonra Orta, DoÄŸu ve GüneydoÄŸu Avrupa’da SSCB’nin etkisi artmaya baÅŸladı ve bu bölgedeki ülkeleri bir ölçüde kendi ÅŸemsiyesi altına aldı. Bundan korkan ABD ve İngiltere, Batı Avrupa’da ve baÅŸka yerlerde ve Sovyet yanlısı komünist partilerin iktidara gelmemesi için çeÅŸitli giriÅŸimlerde bulundular. Uyguladıkları Marshall Planı ile Batı Avrupa ülkeleri ABD’nin nüfuzu altına girerken, DoÄŸu Avrupa ülkelerinde de Sovyet yanlısı komünist hükümetlerin kurulması ile SoÄŸuk SavaÅŸ doruÄŸa ulaÅŸtı. Bunun yanında ABD, Truman Doktrini çerçevesinde, Batı Avrupa’nın SSCB’ye karşı korunması için çaba harcadı. Bunun sonucu olarak da NATO (North Atlantic Treaty Organization-Kuzey Atlantik AntlaÅŸması Örgütü) kuruldu. Buna karşı, SSCB’de VarÅŸova Paktı’nı kurdu ve Çin’de Sovyet yanlıları iktidarı ele geçirdiler. Böylece soÄŸuk savaşı daha belirgin hale getiren bloklar oluÅŸtu ve çeÅŸitli çatışma konuları ortaya çıktı. Kore ve Vietnam savaÅŸları, Berlin Sorunu, 1956-59 yılları arasında OrtadoÄŸu’daki çekiÅŸme, U-2 casus uçağı olayı, Küba krizi gibi olaylar soÄŸuk savaşın doruÄŸunu oluÅŸturdu. SoÄŸuk savaÅŸta blok liderlerinin kendi blokları içerisinde yer alan ülkelerin içiÅŸlerine karıştıklarına rastlanmıştır. 1962′den sonra (özellikle Küba bunalımından sonra) yavaÅŸ yavaÅŸ ortaya çıkan “detant” (yumuÅŸama) dönemiyle karşıt iki blok, yerini daha karmaşık bir yapıya bıraktı. Yeni bağımsız ülkeler ortaya çıktı. Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi konusunda görüşler vurgulamaya baÅŸladılar. İki blok arasındaki çekiÅŸmeyi sona erdirmek için 1975 yılında iki blok ülkelerinin katıldığı AGİK (Avrupa Güvenlik ve İşbirliÄŸi Konferansı) çerçevesinde Nihai Senet imzalandı. Fakat Asya ve Afrika’daki karışıklığın tırmanması bu detente (yumuÅŸama) sürecini sona erdirdi. 1980′lerin başında yeniden soÄŸuk savaÅŸ dönemine girildi. Fakat 1985 yılında SSCB Komünist Parti Genel SekreterliÄŸine Mikhail Gorbaçov’un gelmesi ile, iki blok arasındaki buzlar eriremeye baÅŸladı. Ve 1989 yılında DoÄŸu Avrupa’da baÅŸlayan rejim deÄŸiÅŸikliÄŸi, ve soÄŸuk savaşı simgeleyen Berlin Duvarı’nın yıkılması ile II. Dünya Savaşından sonra baÅŸlayan süreç sona ermeye baÅŸladı.
Sosyalist Enternasyonel
Sosyalist ve sosyal demokrat partilerin aralarında örgütledikleri birlik. Bu, II. Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalist eÄŸilimli partilerin baÅŸlattıkları örgütlenme giriÅŸimlerinin ürünüdür. 1946′da kurulan ve daha sonra bir danışma organı olan Uluslararası Sosyalist Konferans Komitesi’nin (COMISCO) giriÅŸimi ile Temmuz 1951′de Sosyalist Enternasyonel kuruldu. Birlikte her partinin bir oyu vardır ve kararlar oybirliÄŸi ile alınır. Birlikte bir hiyerarÅŸik düzen oluÅŸturulmuÅŸtur. En yüksek organ “Kongre”, onun altında bütünüyle parti temsilcilerinin yeraldığı alt örgütler ve on iki ülkenin temsilcisinin oluÅŸturduÄŸu “Büro” bulunmaktadır. Bu birlik Sovyet türü Komünist sisteme karşı çıkarak demokrat sosyalizmi savunmaktadır. Birlik, NATO tarafından da desteklenmektedir. Bundan etkilenerek de insan hakları, demokrasi, genel silahsızlanma, barış içinde yaÅŸamak gibi noktaları savunmaktadır.
Birlik, Avrupa BirliÄŸi çalışmalarına da katılmaktadır. BirliÄŸe Dünya çapında altmış dolayında sosyalist eÄŸilimli parti üyedir. Türkiye’den Sosyal Demokrat Halkçı Parti (ÅŸimdiki CHP) Haziran 1989′da birliÄŸe üye olmuÅŸtur.

Sovyet Alman Paktı: bkz. Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı
Sovyet-Çin Çatışması: bkz. Çin-Sovyet Çatışması
Sovyet Devrimi: bkz. Rus Devrimi
Soykırım Sözleşmesi
BirleÅŸmiÅŸ Milletler Genel Kurulu’nun dünyada soykırım suçunu önlemek amacıyla 9 Aralık 1948′de kabul ettiÄŸi uluslararası sözleÅŸme. Bu sözleÅŸme ve taraf olan devletler gerek savaÅŸ, gerekse barış zamanında izlenen “soykırım” (genocide) suçunu bir uluslararası suç saymakta ve bu suçu önlemeyi bir yükümlülük olarak kabul etmektedir. Türkiye 29 Mart 1990 tarihinde, 5930 sayılı kanunla bu sözleÅŸmeye taraf olmuÅŸtur.
Sömürgecilik
Bir devletin egemenliÄŸini baÅŸka topraklar ve halklar üzerinde kurması ya da geniÅŸletmesidir. SömürgeciliÄŸin tarihi çok eskilere gitmektedir. İlkçaÄŸların devletleri de çevrelerindeki güçsüz ülkelerin kaynaklarından yararlanmak için onları sömürgeleÅŸtirirlerdi. Daha sonra, XV. yüzyılın sonlarında baÅŸlayarak çeÅŸitli Avrupa devletleri dünyanın geniÅŸ alanlarını keÅŸif, fetih, ilhak ve iskan etmeye baÅŸlamışlardır. Bu, XV. yüzyıldan beri Avrupa tarihinin önemli bir özelliÄŸidir. SömürgeciliÄŸe çok yakın olan Emperyalizm sömürgeciliÄŸin bir biçimidir. Emperyalizm, Avrupa’nın büyük devletlerinin XIX. yüzyılın ikinci yarısında öteki kıtalar üzerinde geniÅŸlemelerine verilen addır. Bugünkü tanımlanışı ile, Avrupa’da kuvvet politikasının, devletlerarası sürtüşme ve ekonomik rekabetin denizaşırı bölgelere yayılmasıdır. SömürgeciliÄŸin tarihi çok geçmiÅŸlere dayansa da, Avrupa’nın XIX. yüzyılda endüstri devrimi sonucu karşılaÅŸtığı ekonomik ve toplumsal sorunlara çözüm getiren yöntem olarak yenidir. Sömürgecilik olgusunun temelinde ÅŸu unsurlar yatmaktadır: 1) Ekonomik unsur, 2)Demokratik unsur, 3)Güvenlik endiÅŸesi, 4)Ulusal itibar ve büyüklük duygusu. 20. yüzyılda ortaya çıkan iki Dünya Savaşı, sömürgeciliÄŸin gerilemesi sonucunu doÄŸurmuÅŸtur. 1960′larda baÅŸlayan hızlı uluslaÅŸma süreci, hemen hemen sömürgeciliÄŸin sonunu gösteriyordu. Ve 1989 yılında DoÄŸu Avrupa’da baÅŸlayan rejim deÄŸiÅŸikliÄŸi, ve soÄŸuk savaşı simgeleyen Berlin Duvarı’nın yıkılması ile II. Dünya Savaşı’ndan sonra baÅŸlayan süreç sona ermeye baÅŸladı.

Sputnik Olayı, 1957
Sovyetler BirliÄŸi’nin 4 Ekim 1957′de yapay bir uyduyu, yani Sputnik’i uzaya yerleÅŸtirmesi. Bu baÅŸarı Sovyetler BirliÄŸi’nin 1949 yılında atom gizlerini elde etmesinden sonra, ÅŸimdi kıtalararası füze yapımını da gerçekleÅŸtirdiÄŸini vurguluyordu. Sovyetler BirliÄŸi o ana kadar, atom silahına sahip olmasına raÄŸmen, bu silahı ABD’nin topraklarına kadar fırlatacak teknikten yoksundu. Åžimdi bir yapay uyduyu uzaya yerleÅŸtiren Sovyetler BirliÄŸi, aynı füzenin ucuna atom silahını da kolaylıkla yerleÅŸtirebilirdi. Bu olay ABD ve NATO’nun stratejilerini temelden deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir. Bu olaytan sonra ABD, Sovyetler BirliÄŸi’ne yakın olan müttefiklerinin topraklarında Orta Menzilli Güdümlü Füze (IRBM-Intermediate Range Ballistic Missile) yerleÅŸtirmeyi düşünmüştür.
Sri Lanka Konferansı, 1976
BaÄŸlantısız ülkelerin devlet ya da hükümet baÅŸkanlarının Sri Lanka’nın baÅŸkenti Colombo’da (yeni adı Srilanka) yaptıkları toplantı. 1975 yılında Peru’nun baÅŸkenti Lima’da yapılan DışiÅŸleri Bakanları toplantısında yeni tam üyelik ve gözlemcilik teklifleri ele alınmış, uluslararası para sisteminin yeniden düzenlenmesi konusu görüşülmüştü. BaÄŸlantısızlar Koordinasyon Bürosu’nun 1976 yılı baÅŸlarında yaptığı toplantıda aynı konu önem taşırken, aynı yılın Temmuz ayında Hindistan’ın baÅŸkenti Yeni Delhi’de yapılan bir baÅŸka toplantıda da BaÄŸlantısız ülkelerin kitle iletiÅŸim araçları ile ilgili konularda yapabilecekleri iÅŸbirliÄŸi üzerinde durulmuÅŸtur. Zirveden önce Sri Lanka’nın baÅŸkenti Colombo’da yapılan DışiÅŸleri Bakanları toplantısında konferansa çeÅŸitli statülerde katılacak ülkeler belirlenmiÅŸ ve Koordinasyon Bürosu’nun on yedi olan üye sayısı yirmi beÅŸe çıkarılmıştır. Konferansta, BaÄŸlantısızlar hareketinin genel durumu, bazı sömürgelerin bğımsızlıklarına kavuÅŸmaları, Güney Afrika ve ırk ayrımı sorunu, OrtadoÄŸu ve Filistin sorunu, Hint Okyanusu ve Kore’nin silahtan arındırılması konuları görüşüldü. Kıbrıs sorununa iliÅŸkin olarak da, Türkiye’nin tamamen aleyhine bir ifade siyasal bildirgede yer almıştır.

Stalin, Josif
Asıl adı Joseb Vissarionoviç CugaÅŸvili (DoÄŸumu 21 Aralık 1879; ölümü 5 Mart 1953). Sovyetler BirliÄŸi Genel Sekreteri (1922-53) ve SSCB BaÅŸkanı (1941-53). Çeyrek yüzyıl boyunca sınırsız bir otoriteyle yönettiÄŸi SSCB’yi dünyanın en güçlü ülkeleri arasına sokmuÅŸ, Stalinizm adıyla anılan ekonomik ve siyasal düşünce ve uygulamaları 1980′lerin sonlarına deÄŸin sosyalizm tarihine damgasını vurmuÅŸtur. Kurumsal olarak, dünya devrimi olmadan da Sovyetler BirliÄŸi’nin ayakta durabileceÄŸi inancıyla “tek bir ülkede sosyalizm” fikrini ortaya attı. Bu öğreti, iÅŸleri çekip çeviren orta kademe parti kadrolarınca benimsendi.
Stalin, 1928′de Lenin’in Yeni Ekonomik Politikasına (NEP) son vererek, birbirini izleyen beÅŸ yıllık planlarını sıkı merkezi disiplinli altında hızlandırılmış, sanayileÅŸme programı baÅŸlattmıştır. 1937′de SSCB toplam sanayi üretiminde ABD’nin ardından dünyada ikinci sıraya yerleÅŸti.
II. Dünya Savaşı’nda Stalin hiç umut vermeyen bir baÅŸlangıcın ardından büyük iradesi, enerjisi ve örgütleyiciliÄŸi ile savaÅŸan tarafların üst yöneticilerinin en baÅŸarılısı oldu. Bu dönemde Sovyetler Nazizme karşı zikzaklı bir politika izledi. SavaÅŸ içindeki ve sonundaki düzenlemelerde baÅŸrol oyuncularındandı.
Stalin, resmi açıklamaya göre, bir beyin kanaması geçirerek öldü.
Stoica Planı, 1957
1957 yılında Romanya Başbakanı Chivu Stoica, kendi adı ile anılan ve Balkanlarda işbirliğini savunan bir plan ortaya attı. 17 Eylül 1957 tarihinde açıklanmış bulunan planın önemli noktaları şunlardır: 1-Balkanlardaki ekonomik ve kültürel gelişmenin şu aşamasında, bölge ülkeleri arasındaki ilişkilerin gelişme ve güçlenme imkanları çok büyüktür. 2-Balkanların bazı devletleri arasında çözülmemiş anlaşmazlıklar vardır, ama bunlar işbirliğini engellememelidir. 3-Ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi Balkan ülkelerinin yararına olacaktır ve bu yüzden ortak ekonomik girişimlerde bulunulmalıdır. 4-Balkan halkları arasında kültürel bağlar güçlendirilmelidir. Stoica Planın önemli bir özelliği nükleer silahlardan arındırılmış Balkanlardan söz etmemesidir.
Stoica, 1959 Haziran’ında iÅŸbirliÄŸi önerisini tekrarladı. Bu önerinin önceki plandan üç farklı özelliÄŸi vardır. 1-Balkanlarda nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge kurulmasını öngörüyordu. Burada amaç ABD’nin, Türkiye, Yunanistan ve İtalya’ya yerleÅŸtirmiÅŸ olduÄŸu füzelerdi, bunların sökülmesini amaç edinmiÅŸti. 2-Bu planın arkasında Sovyet desteÄŸi birincisinden çok daha açık ve güçlüydü. 3-İşbirliÄŸinin alanı İtalya’yı da alacak bir ÅŸekilde geniÅŸletilmiÅŸti.
Stratejik Savunma GiriÅŸimi (Strategic Defence Initiatives-SDI)
Yıldız savaÅŸları olarak da bilinir. SSCB’nin olası nükleer saldırısına karşı ABD yönetimince tasarlanan stratejik savunma sistemi.
SSCB’nin kıtalararası balistik füzelerinin uçuÅŸlarının çeÅŸitli aÅŸamalarında yok etmeye yönelik olan SDI, üzerinde hala çalışılması ve geliÅŸtirilmesi öngörülen sistemleri gerektirmektedir. Sistemin esası, uzaya ve yeryüzüne konuÅŸlandırılmış lazer savaÅŸ istasyonlarının yok edici ışınlarını, çeÅŸitli yöntemlerle hareketli Sovyet hedeflerine yöneltmesine dayanmaktadır. Sistemin bir baÅŸka önemli öğesi, havadan ve yerden fırlatılan füzelere nükleer olmayan öldürücü mekanizmalar ekleyerek, ABD’ye ait kıtalararası balistik füze siloları gibi ana hedefler çevresinde yoÄŸunlaÅŸtırılmış bir geri savunma kademesinin oluÅŸturulmasıdır. Ayrıca Sovyet saldırılarını ortaya çıkarmak için yeryüzüne, gökyüzüne ve uzayayerleÅŸtirilecek alıcılarda radar, optik araçlar ve kızılötesi ışın gibi tehdit algılayıcı sistemler kullanılması öngörülmektedir.
ABD Kongresi 1980′lerin ortalarında konuyla ilgiliçalışmalar için gerekli fonu onayladı. Ama program, doÄŸuracağı askeri ve siyasal sonuçlar ve teknik uygulanabilirlik açısından silah uzmanları ve devlet görevlileri arasında tartışmaya yol açtı. SDI’yi savunanlar etkili bir savunma sisteminin olası bir Sovyet saldırısını caydıracağını öne sürmektedir. Programa yöneltilen eleÅŸtiriler ise, bu sistemin ABD’yi tümüyle bir nükleer saldırıdan koruyamayacağı, programın her iki süper gücü hem savunma, hem saldırı alanında çok pahalı bir yarışmaya sürükleyeceÄŸi, program iki süper gücü de birden fazla antibalistik füze üssünü yasaklayan 1972 tarihli Antibalistik Füze AntlaÅŸması’na ait 1974 Protokolü’nü tehlikeye düşürecek ve genelde, silahların sınırlandırılmasına yönelik anlaÅŸmaların gerçekleÅŸme olasılığını zayıflatacaktır.

Stratejik Silahların İndirimi Antlaşması (START)
1980′de ABD BaÅŸkanı olan Ronald Reagan, baÅŸlangıçta SALT II antlaÅŸmasına karşı bir tutum takınmasına karşın, büyük ölçüde NATO’nun Avrupalı müttefiklerinden gelen baskılar karşısında Stratejik Silahların Azaltılması Görüşmeleri (START) adıyla bilinen bir öneride bulundu ve ABD ile Sovyetler BirliÄŸi arasında 1982 Haziran’ında Cenevre’de görüşmeler baÅŸladı. Ancak, NATO’nun Avrupaya Cruise ve Pershing II gibi orta menzilli füzeler yerleÅŸtirmesi ve Reagan’ın uzayda füze savunması temeline dayananStratejik Savunma iriÅŸimi (SDI)çalışmalarını baÅŸlatması üzerine Sovyet tarafı görüşmelerden çekildi.
1985 yılında yeniden baÅŸlayan START görüşmeleri daha kolay anlaÅŸmaya varmak için üç ayrı bölüme ayrıldı. Stratejik nükleer silahlar, orta menzilli füzeler ve uzay silahları. İki önderin 1986 Ekim’inde katıldığı Reykjavik zirvesinde görüşmeler, Reagan’ın SDI’da ısrarı yüzünden baÅŸarıya ulaÅŸamamışsa da, 1987′de orta menzilli füzeler üzerinde anlaÅŸmaya varılmasıyla START’ın önündeki engeller kalktı. Sovyetler BirliÄŸi, 1989 Eylül’ünde SDI konusunda yumuÅŸamadı ve ABD’nin yeni BaÅŸkanı George Bush’a görüşme önerisinde bulunuldu. İlk önder 1990 Haziran’ında Washington’da bir araya gelerek START kapsamına giren konularda bir ön anlaÅŸmaya vardılar. ABD ile Sovyetler BirliÄŸi’nin savaÅŸ baÅŸlıkları sayısının 12.000′den 9.000 dolayına indirilmesi öngörülmekteydi. 31 Temmuz 1991′de Moskova’da Bush ve Gorbaçov START I AntlaÅŸmasını imzaladılar. AnlaÅŸma, ABD ve Sovyet stratejik nükleer güçlerinde yaklaşık %25 ile %30 oranında bir indirime gidilmesini öngörüyordu. Buna ek olarak, anlaÅŸma koÅŸullarına uyulup uyulmadığını izlemek üzere geniÅŸ ve önceden izin almayı gerektirmeyen bir yerinde denetim sistemi kurulacaktır.

Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri (SALT)
Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri (Strategic Arms Limitation Talks-SALT) A.B.D. ile Sovyetler BirliÄŸi arasında stratejik nükleer silahların, fırlatma sistemlerinin ve bunlarla ilgili saldırı ve savunma silah sistemlerinin denetimi üzerinde anlaÅŸmaya varmak amacına yönelik çabalardır. SALT görüşmeleri ilk olarak 1969 yılında Helsinki’de baÅŸladı. BaÅŸlangıçtaki amaç, tarafların o sırada yapmayı tasarladıkları füze-karşıtı silah sistemlerinin (Anti-Ballistic Missiles-ABM) sınırlandırılması ya da tümüyle ortadan kaldırılmasıydı. Daha sonra ÅŸu konular da görüşmeler içine alındı: Nükleer denemeleri kapsamlı bir biçimde yasaklama, belirli bölgenin silahlardan arındırılması, belirli tipte nükleer silah fırlatma sistemlerinin sayılarının sınırlandırılması, çok baÅŸlıklı nükleer füzelerin (MIRV) sayısına bir tavan konması, füze-karşıtı silah depo alanlarının azaltılması ve sınırlı savaşın genel bir nükleer savaÅŸa doÄŸru tırmanmasından kaçınılması.

Stresa Antlaşmaları, 1935
Almanya’nın Versay AntlaÅŸmasının en önemli hükümlerini tek taraflı olarak feshetmesi üzerine imzalanan antlaÅŸmalar. Almanya’nın Versay hükümlerine aykırı bir ÅŸekilde silahlanması sonucu Fransa, İtalya ve İngiltere arasında, 14 Nisan 1935′te Stresa AntlaÅŸmaları imzalandı. Almanya’ya karşı ortak bir cephe kuran bu antlaÅŸmalar, Almanya’nın hareketini belirtiyor protesto ediyor, Locarno anlaÅŸmalarına olan baÄŸlılığı ve Avusturya’nın bağımsızlığını koruma amacını ifade ediyordu.

Süveyş Bunalımı, 1956
Mısır Devlet BaÅŸkanı Genel Abdülnasır’ın 1956 Temmuz ayında SüveyÅŸ Kanalını millileÅŸtirmesiyle ortaya çıkan bunalım. Bu davranışla, Batı Avrupa’nın petrol yolu artık Nasır’ın denetimi altına girmiÅŸ ve özellikle Fransa ve İngiltere için çok karlı olan Kanal Åžirketi elden çıkmıştır. Sorunu çözmek için toplanan Londra Konferansı (AÄŸustos 1956) ve B.M.’den çözüm çıkmadı. Bunun üzerine İngiltere ve Fransa Kanal bölgesine ortak bir harekat düzenlemeyekarar verdiler. Bu iki devlet Mısır’a karşı hava saldırısına giriÅŸtiler ve 5 Kasım’da hava saldırısı yerini paraşütçü birliklerinin indirilmesine bıraktı. ABD ve SSCB bu açık saldırıya karşı BM’de cephe aldılar. Bu baskılar karşısında önce İngiltere, daha sonra da Fransa geri çekildi. Mısır bu olaydan sonra Kanal üzerinde tam denetim saÄŸladı.

Sykes-Picot Antlaşması, 9 Mayıs 1916
I. Dünya Savaşı sırasında, İngiltere ve Fransa arasında yapılan ve Osmanlı Devletinin paylaşılmasını öngören gizli antlaÅŸma. 1915′te Arabistan yarımadasını ele geçiren İngiltere, Osmanlı devletine karşı ayaklanan Mekke Åžerifi Hüseyin’i destekleyerek Irak ve Filistin toprakları üzerinde kendisine bağımlı bir Arap devleti kuracaktı. Fransa böyle bir plana karşı çıkıp İngiltere’ye baskı yaparak yeni bir antlaÅŸma yapılmasını istedi. Rusya’nın onayı ile imzalanan bu antlaÅŸmaya göre; I-Rusya’ya, Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis ile GüneydoÄŸu Anadolu’nun bir kısmı, II-Fransa’ya, DoÄŸu Akdeniz bölgesi, Adana, Antep, Urfa, Diyarbakır, Musul ile Suriye kıyıları, III-İngiltere’ye Hayfa ve Akka limanları, BaÄŸdat ile Güney Mezopotanya verilecekti ve IV-Fransa ile İngiltere’nin elde ettiÄŸi topraklarda Arap devletleri konfederasyonu veya Fransız ve İngiliz denetiminde tek bir Arap devleti kurulacak V-İskenderun serbest liman olacak VI-Filistin’de, kutsal yerleÅŸim yeri olması nedeniyle bir uluslararası yönetim kurulacaktır.
Åžam Deklarasyonu, 5 Mart 1991
5 Mart 1991′de Irak’ın Kuveyti iÅŸgaline karşı oluÅŸturulan Müttefik ülkesi DışiÅŸleri Bakanları Åžam’da biraraya geldiler. Mısır, Suriye ve Körfez İşbirliÄŸi Konseyi ülkeleri arasında yapılan görüşmeler sonunda yer alan bildirgede “Körfezde güvenliÄŸin saÄŸlanması için bir Arap barış gücü ve entegre savunma sisteminin kurulması” kararı alındığı belirtilmekteydi.
Åžovenizm (Chauvinism)
Aşırı milliyetçilik. Napolyon’un askerlerinden Nicholas Chauvin, liderine ve ülkesine körü körüne baÄŸlılık göstermiÅŸtir. Bu dönemden itibaren de aşırı nitelikte, baÅŸkalarına hayat hakkı tanımayan türden bir milliyetçilik anlayışı “ÅŸovenizm” olarak adlandırılmıştır. II. Dünya Savaşı öncesinde Nazi Almanyası’ndaki Alman milliyetçiliÄŸi ÅŸovenizmin belirgin örneklerindendir.

Tahran Konferansı: bkz. İkinci Dünya Savaşı
Tamamlanmamış Nükleer Yayılma Sistemleri
ABD ve Sovyetler BirliÄŸi (Rusya) dışında baÅŸka ülkelerin de nükleer güce sahip olduÄŸu sistem. ABD ve Sovyetler BirliÄŸi’nin (Rusya) yanı sıra diÄŸer güçlerin de minimum nükleer caydırma kapasitesi vardır. Bu sistemde, küçük güçlerin büyük güçlerle veya birbirleriyle ittifaklar oluÅŸturması olasıdır. SavaÅŸlar sınırlı nitelik taşımakla birlikte, uluslararası sistemdeki gerginlik ile yerel ve diÄŸer ülkelerin içiÅŸlerine karışma eÄŸilimi artmakta ve uluslararası hukuk normlarına uyulma eÄŸilimi de azalmaktadır.

Tarafsızlık Kanunu, 1935
ABD’nin kriz içindeki Avrupa ile diplomatik iliÅŸkilerini belirlemesine iliÅŸkin kanun. 1933′ten itibaren. Avrupa’nın kriz içinde olması karşısında ABD, Avrupa diplomasisinin bu krizler içine sürüklenmekten korkmuÅŸ ve yalnızcılık politikasına daha fazla baÄŸlanmıştır. Bunun için 1935 AÄŸustos ayının içinde “Tarafsızlık Kanunu” çıkarılmıştır. Bu kanuna göre bir savaÅŸ durumunda BaÅŸkan, savaÅŸan taraflara silah ve malzeme satılmasını yasaklayabilmekteydi.
TaÅŸkent Bildirisi, 1966
Hindistan ve Pakistan arasında sınır çatışmaları devam ederken Sovyetler BirliÄŸi’nin Pakistan Devlet BaÅŸkanı Eyüp Han ile Hindistan BaÅŸkanı Lal Bahadur Shastri, 4 Ocak 1966 tarihinde Sovyet Özbekistan’ının baÅŸkenti TaÅŸkent’te biraraya geldiler. İki önderin anlaÅŸmaya vardıkları bildiride, iki tarafın da anlaÅŸmazlıkların çözümünde kuvvet kullanmayacakları ve birliklerin 5 AÄŸustos 1965′teki yani çatışmaların baÅŸladığı tarihten önceki yerlere çekileceÄŸi açıklanıyordu.
Tayvan Sorunu
Tayvan’ın (milliyetçi Çin) BirleÅŸmiÅŸ Milletler üyeliÄŸinden çıkartılmasıyla sonuçlanan anlaÅŸmazlık. BM Genel Kurulu, Arnavutluk ve diÄŸer yirmi üyenin teklifi üzerine Ekim 1971′de, otuzbeÅŸ aleyhte ve onyedi çekimser oya karşı yetmiÅŸ altı oyla aldığı bir kararla Çin Halk Cumhuriyeti’ni BM üyeliÄŸine kabul etti ve buna karşılık Milliyetçi Çin’i (Tayvan) üyelikten çıkardı
Tibet Sorunu
Çin insanından gerek ırk, gerekse kültür bakımından farklı olan Tibet halkı, geleneksel olarak Dalai Lama adı verilen dinsel önder tarafından yönetilmekteydi. Tibet 18. ve 19. yy.’da Çin’in etki alanı içinde sayılmaktaydı. Ancak, 1913-1950 yılları arasında zayıf Çin yönetimi Tibetteki askeri varlığını sürdürememiÅŸ ve bundan yararlanan Dalai Lama, uzun süre ülkesinin tam bağımsızlığının uluslararası alanda tanınması için çok çaba göstermiÅŸse de, baÅŸarılı olamamıştır.
Ç.H.C. kurulduktan sonra, Çin’in bir askeri harekatından endiÅŸelenen Dalai Lama hükümeti, 1950 Nisan’ında Çin ile iliÅŸkilerinin düzenlenmesi için giriÅŸimlerde bulunmaya baÅŸlamıştır. Bu giriÅŸimlere cevap olarak, Pekin hükümeti, Tibet’in Çin’in bir parçası olduÄŸunu, coÄŸrafi konumu yüzünden Çin ordusunu engellemeyeceÄŸini ve İngiliz ya da Amerikan yardımına güvenmemelerini açıkladı. 24 Ekim 1950 tarihinde ise, Tibet’i “anayurdun büyük ailesi” içine almak ve Çin “ulusal savunma çizgisini güçlendirmek” gerekçesiyle, Tibet’i doÄŸrudan iÅŸgal etmeye baÅŸladı. İşgal hareketine en büyük tepki, doÄŸal olarak Tibet hükümetinden ve iÅŸgal gerçekleÅŸtiÄŸi taktirde Çin’le sınır komÅŸusu olacak Hindastan’dan geldi. Çin Hükümeti önce Tibet’in yönetimine hoÅŸgörülü davrandı. Ancak daha sonra isyanlar bitmeyince, baskı politikası baÅŸladı. Bu baskı, isyanın tüm DoÄŸu Tibet’e ve oradan da BaÅŸkente sıçramasına yol açtı. BaÅŸkaldırı, 1959 Mart’ında Çin garnizonuna saldırı olayında doruk noktasına ulaşınca, Çin harekete geçti ve kanlı çarpışmalar sonucu tüm Tibet’e egemen oldu. Dalai Lama ise Hindistan’a kaçtı. Bu geliÅŸmeler, ilerde ortaya çıkacak olan Çin-Hint çatışmasının temelini oluÅŸturmuÅŸtur.

Tonkin Körfezi Olayı, 1965
Kuzey Vietnam’ın bombalanmasına yol açan Tonkin Körfezinde Turner Joy ve Maddox savaÅŸ gemilerinin batırılması. Tonkin Körfezi olayında ABD’nin Kuzey Vietnama verdiÄŸi karşılık çok sert oldu. 5 Åžubat 1965 tarihinde Vietkong, Pleikv’daki Amerikan kampına bir saldırıda bulundu ve sekiz Amerikalı öldü, bu olay, Tonkin Körfezi Olayı ile birlikte, gelecek üç yıl boyunca Kuzey Vietnam’ı yerle bir edecek korkunç Amerikan bombardımanının da baÅŸlangıcı oldu.
Bu bombalama istenen sonucu vermemiÅŸtir. Ho Chi Minh, Amerikanın havadan “tırmanmasına” yerden güney sızmaları artırarak karşılık verdi. Bunun anlamı artık Vietkong’u yenmek için kara kuvvetlerinin savaÅŸa girmesiydi.

Treshold Antlaşmaları, 3 Temmuz 1974
Yeraltında Nükleer Denemeleri Sınırlandıran AntlaÅŸma ve Ek Protokol. Yeraltında yüzelli kilo tonu aÅŸan nükleer güç denemelerini yasaklayan antlaÅŸma. 3 Temmuz 1974′te imzalanan antlaÅŸma ile taraflar, denemeleri en aza indirmeyi de kabul etmiÅŸlerdi. Ek protokol ise tarafların nükleer denemeleri ile ilgili verileri birbirlerine aktarmalarını öngörmektedir. AntlaÅŸma, ABD Senatosunca onaylanmadığı için yürürlükte deÄŸildir.

Trianon Barış Antlaşması, 4 Haziran 1920
Macaristan ile İtilaf devletlerince I. Dünya Savaşını bitiren antlaÅŸma. Bu antlaÅŸmayla Macaristan komÅŸu ülkeler olan Çekoslavakya, Yugoslavya ile Romanya’ya toprak bırakmak zorunda kalmıştır.
Truman Doktrini
İkinci Dünya Savaşı sonunda Yunanistan’da komünistlerle iç savaÅŸ baÅŸgöstermiÅŸ, Türkiye de 1945 ve 1946 döneminde Rusya’nın Kars ve Ardahan üzerindeki toprak ve BoÄŸazlarda üs elde etme istekleri ile karşılaÅŸmıştı. SavaÅŸ sonrası dünyası diÄŸer bazı bölgelerde de sıcak savaşı izleyen bir soÄŸuk savaÅŸ durumuna girmekteydi.
Bu atmosfer içinde, 1947 Mart’ında ABD BaÅŸkanı Truman, Kongreden Türkiye ve Yunanistan’a askeri yardım için 400 milyon dolarlık bir ödenek istedi ve bunu elde etti. Böylece, yeni bir “AmerikanYardımı” dönemi baÅŸlamıştır. Nitekim birkaç ay sonra da, DışiÅŸleri Bakanı Marshall Avrupa ülkelerinin savaÅŸta tahrip olan ve zayıflayan ekonomilerini güçlendirmek amacıyla “Marshall Planı” adıyla anılan yeni yardım kararını açıklamış ve Avrupa Kalkınma Programı (European Recovery Program) olarak da anılan yeni yardım sistemi kurularak Türkiye de dahil birçok Batı Avrupa ülkesine ekonomikyardım baÅŸlamıştır.
Truman Doktrini ile yapılan 400 milyon dolarlık yardımdan Türkiye, Yunanistan’dan daha az bir yardım almıştır (100 Milyon Dolar).

Türk-ABD Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması: bkz. Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması
Türk-Alman İttifakı, 3 Ağustos 1914
Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun I. Dünya Savaşına girmesine neden olan ittifak antlaÅŸması.
Alman-Osmanlı ittifakı I. Dünya Savaşı baÅŸladıktan sonra, 2 AÄŸustos 1914′te hazırlandı ve birgün sonra imzalandı. İttifaka göre, Almanya ve Osmanlı devleti, Avusturya ile Sırbistan arasındaki çatışmada tarafsız kalacaklardı. Ancak, bu çatışma bir Alman-Russavaşına dönüşürse(ittifak imzalandığında dönüşmüştü bile). Osmanlı devleti Almanya’nın yanında savaÅŸa katılacaktı. Buna karşılık, Osmanlıdevletinin toprak bütünlüğü Rusya tarafından bozulunca, Almanya Osmanlı devletine yardım edecekti.
Bu ittifak antlaÅŸması Osmanlı Devleti’nin geleceÄŸini Almanya’ya baÄŸlamıştır.

Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Paktı, 1925
İngiltere ve Milletler Cemiyeti’nin Musul sorunundaki tutumları ve İngiltere’nin 1925′te DoÄŸu ayaklanmasını kışkırtması Türkiye’yi Sovyetler BirliÄŸi’nin desteÄŸini arama yoluna itmiÅŸtir. Sovyetler BirliÄŸi de aynı yıl imzalanmış bulunan Lokarno AntlaÅŸmalarını kendisine yönelik düzenlemeler olarak yorumlamış ve bunların sonucu olarak, iki devlet arasında 17 Aralık 1925′te bir “Tarafsızlık ve Saldırmazlık AntlaÅŸması” imzalanmıştır. Bu antlaÅŸmaya göre, iki devlet birbirine saldırmayacak, taraflardanbiri saldırıya uÄŸradığı takdirde öteki tarafsız kalacak ve taraflar birbirlerine yönelik siyasal düzenlemelere girmeyecekti. Ayrıca, taraflar üçüncü devletlerle siyasal nitelikte antlaÅŸmalar imzalamadan önce birbirlerine danışacaklardı.

Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı
30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı hükümetince imzalattırılan Mondros Silah Bırakışması İtilaf devletlerince yalnız savaÅŸ sonrasında yapılan gizli antlaÅŸmalarda belirtilen yerleri iÅŸgal hakkını vermemekte, aynı zamanda ÅŸu iki önemli hükmü de öngörmekteydi. (i)BoÄŸazlar bölgesi iÅŸgal altına alınacak ve (ii)İtilaf devletleri güvenliklerini tehlike altında gördükleri bölgeleri de iÅŸgal edebileceklerdi. İşta I. Dünya Savaşı’nın gaip devletleri, anlaÅŸmalarda sözkonusu edilen “Mezopotamya” ve “Kilikya” gibi sınırları hiç de belirli olmayan bölge adlarına ve yukardaki maddeye dayanarak, Türklerin içinde yaÅŸayacağı sınırı sürekli kuzeye, Anadolunun içlerine doÄŸru zorlamaya baÅŸlamıştı.
Bu kötü koÅŸullar altında, Mustafa Kemal’ın önderliÄŸinde Anadolu’da baÅŸlayan Ulusal KurtuluÅŸ Hareketi, Temmuz-Eylül 1919 tarihleri arasında Erzurum ve Sivas Kongreleri ile örgütlenmiÅŸ ve mücadelenin amaçları bu kongrelerde ana hatları ile belirlenmiÅŸtir. Ulusal sınırlar içinde vatan bir bütündür, geçici bir hükümet kurulacaktır ve Mandat ile himaye sistemleri kabul edilemez.
Anadolu’da bu örgütlenme çabaları olurken, Osmanlı Meclis-i Mebusanı 28 Ocak 1920 tarihinde son toplantılarında, ulusal kurtuluÅŸ hareketinin temel ilkelerini “Misak-ı Milli” adı altında ilan etmiÅŸtir.
Misak-ı Milli ulusal ve bölünmez bir türk ülkesinin sınırlarını çizmiÅŸ, bunu Osmanlı yönetim ve gelenekleri ile baÄŸlantının kesildiÄŸini tüm dünyaya açıkça ilan etmiÅŸtir. İslam dünyasına öncülük yapmak iddiasında bulunan çok uluslu bir imparatorluk yerine, mütecanis bir ulus-devlet kurulacaktı ve yeni Türkiye’nin gücü buradan kaynaklanıyordu.
Türk ulusal kurtuluÅŸ hareketinin kronojik seyri şöyle olmuÅŸtur. 23 Nisan 1920′de TBMM’e açıldı. 2 Aralık 1920 tarihli Gümrü AntlaÅŸması ile doÄŸudaki harekat sona erdi. Gümrü’den sonra Sovyetler BirliÄŸi ile 16 Mart 1921′de Moskova Dostluk AntlaÅŸması imzalandı. Bununla Sovyet Rusya, Misak-ı Milliyi tanıyordu.
10 Ocak 1921 I. İnönü Savaşı,
31 Mart 1921 II. İnönü Savaşı,
23 Ağustos-13 Eylül 1921 Sakarya Meydan Muharebesi,
20 Ekim 1920′de Fransa ile Türkiye arasında yapılan Ankara AntlaÅŸması. Bu antlaÅŸmayla iki devlet arasındaki savaÅŸ durumu sona eriyordu.
30 AÄŸustos 1922 Büyük Taarruz’un baÅŸarıyla sonuçlanması.
9 Eylül 1922 Mudanya Bırakışması,
24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lausanne Barış Antlaşması ile Türk Ulusal Kurtuluş hareketi başarıyla sonuçlandı. Osmanlı imparatorluğunun küllerinde bir devlet oluşturuldu.

U-2 Uçağı Olayı
U-2 olayı, yalnız DoÄŸu-Batı iliÅŸkileri açısından deÄŸil, aynı zamanda Türkiye açısından da önemli sonuçlar doÄŸurmuÅŸ bir soÄŸuk savaÅŸ olayıdır. ABD’nin bazı NATO ülkeleri ve bu arada Türkiye’deki üslerinden kalkan uçakların faaliyetleri sorunu, U-2 haberalma uçağının düşürülmesi üzerine alevlenmiÅŸ ve Sovyet-Amerikan iliÅŸkilerinde önemli bir bunalıma yol açarak, soÄŸuk savaşı ÅŸiddetlendirmiÅŸtir. U-2 olayı, Amerikan yöneticilerinin, Sovyetler BirliÄŸi’nin 1949 yılında atom tekelini ortadan kaldırmasından sonra duymaya baÅŸladıkları derin güvensizliÄŸin doÄŸrudan bir sonucudur. U-2 uçağı bir füze gibi havalanabilmekte, 10 saniye içinde 300 metre yükselmekte, 30.000 metre yükseklikte, güçsüz olarak 300 mil gözükebilmekte ve yakıt almaksızın yedi buçuk saat ve 3.000 mil uçabilmekteydi. Uçak, çok yüksekten net biçimde fotoÄŸraf çekecek son derece güçlü kameralarla donatılmıştı.
Dünya, U-2 olayını, 3 Mayıs 1960′ta Khrushchev’in Sovyet hava alanında bir Amerikan casus uçağının 1 Mayıs tarihinde düşürüldüğünü açıklamasıyla öğrendi. ABD bu uçağın casus uçağı olmadığını, açık hava saÄŸanaklarını inceleyen meteorolojik bir uçak olduÄŸunu açıkladı. Khrushchev, 5 Mayıs 1960′ta verdiÄŸi ikinci demeçte, tam doruk toplantısının yapılacağı sırada, Sovyetler BirliÄŸi’ne karşı giriÅŸilen bu düşmanca hareketin, doruk toplantısını baltalamak amacını güttüğünü söylemiÅŸ ve hükümetin Amerikan uçaklarına üslerinde faaliyet izni veren devletlere de uyarıda bulunacağını belirtmiÅŸtir. Ayrıca, herhangi bir saldırıya karşı, Sovyetlerin güdümlü füzelerle karşılık vereceÄŸini ve bu saldırıda kullanılan üslerin de yerle bir edilebileceÄŸini hatırlatmıştır. Açıktır ki, bu sözler Türkiye’ye doÄŸrudan bir tehdit niteliÄŸini taşıyordu.
Ulusal KurtuluÅŸ Hareketleri
II. Dünya savaşından sonra tanık olunan, emparyalist devletlerin yönetimi altında bulunan sömürgelerin uluslaÅŸması ve bağımsızlıklarını kazanmaları, gerçekte yalnızca savaşın bir ürünü sayılamaz. Bu önemli sürecin kökenleri geçen yüzyılın içinde dal budak salmış bulunmaktaydı. 19. yy. emparyalizmi, sömürgelerle sömürgeciler arasında 1914 yılına kadar, hiç deÄŸiÅŸmeden süren özel bir iliÅŸkiler bütünü kurmuÅŸtu. Kısaca, siyasal bağımlılık, ırksal eÅŸitsizlik, halklarının ulusal benlik ve bütünlük kazanmaları, okuma-yazma oranın artması yaÅŸam düzeylerinde az da olsa bir yükseliÅŸin saÄŸlanması ve nüfusun artması sonucunda ortaya çıkan ulusal bilinç, 19. yüzyılın ürünleri olan siyasal bağımlılık, ırksal üstünlük ve ekonomik sömürünün karşısına çıkan temel güçler olmuÅŸtur. Bu gücün belirli bir hedefe yönelmesine yardım eden ise, özgürlük, eÅŸitlik ve “self determinasyon” gibi liberal ideallerdir. Bu genel akım iki dünya savaşı ile hız kazandı. Çünkü, sömürgeci devletlerin çoÄŸunluÄŸu bu iki savaÅŸtan son derece güçsüz çıkmış ve bu yüzden ister istemez, sömürgeleri üzerindeki denetimi gevÅŸetmek zorunda kalmışlardır. Bir baÅŸka hızlandırıcı etki ise sömürgeci devletlerin bu savaÅŸlarda rakiplerini yenebilmek için sömürge insanının, savaÅŸken er olarak yardımını istemeleri ve böylece bu askerlerin, belki de ilk defa beyaz insana göre ırksal bir aÅŸağılığının olmadığını anlamaları ve Batı’nın liberal düşüncelerini açılmalarıdır. Afrika ve Asya’da Batı’ya karşı bağımsızlık hareketlerini yürütenlerin büyük çoÄŸunluÄŸunu dünya savaşına katılmış bulunan askerler oluÅŸturmuÅŸtur. II. Dünya Savaşı bittiÄŸinde yeryüzünde 600 milyon insan ÅŸu yada bu biçimde sömürge sistemi altında yaÅŸamaktaydı. Bugün ise bağımlı bulunan ülke sayısı hemen hemen hiç kalmamıştır. Bu büyük dönüşüm Hindistan ve Pakistan’ın bağımsızlığı ile baÅŸlamıştır.

Utrecht Barışı, 1713
İspanya Veraset SavaÅŸları’nı sona erdiren barış antlaÅŸması. Utrecht Barışı’nın maddeleri, siyasi tarihin ana konusu olan 19. yy.’ın büyük çaplı olayları açısından çok önemlidir ve belki de “modern dünya” Westphalia’dan çok Utrecht ile kurulmuÅŸtur. AntlaÅŸmanın asıl konusu İspanya dünyasının paylaşımıdır. İngiltere Cebelitarık ile Minorka adasını, Savua Dükalığı, Sardunya adasını aldı. İspanya’nın Akdeniz’deki öteki toprakları, (Milan, Napoli ve Sicilya) ile İspanya Hollandası (Belçika) Avusturya Habsburglarına bırakıldı. Fransa, Amerika’daki iki kolonisini (Newfondland ve Nova Scotia) İngiltere’ye devretti.
Utrecht Barışı’nın önemi ÅŸuradadır: Bir kere, daha önce de adı çok az duyulan iki küçük devlet, Savua ve Brandenburg, Avrupa’nın siyasal ufkunda yükselmeÄŸe baÅŸladı. İki ülkenin yöneticisi, galip tarafa katılmış oldukları için, kral kabul edildiler. Bundan sonra birincisine Sardunya ya da Piyemonte, ikincisine Prusya denecektir.
İkinci olarak, Westphalia ile kurulan sistem yeniden doÄŸrulandı. Üçüncü olarak Almanya hala federal bir karmaÅŸa içinde, İtalya hala parçalanmış, İspanya ise Fransa’nın etkisi altına girmiÅŸ olduÄŸu için, Utrecht Barışı’ndan İngiltere ve Fransa en güçlü iki devlet olarak çıkacaklardır. Ama, savaÅŸtan asıl kazançlı çıkan İngiltere’dir. SavaÅŸ sırasında İskoçya ile birleÅŸmiÅŸ, Minorka ve Cebelitarık’ta Akdeniz gücü olmuÅŸ, Amerika’da iki toprak parçası elde etmiÅŸtir. Ama, daha da önemlisi, İspanya Amerikasına Afrikalı köleler taşıma ayrıcalığını elde etmiÅŸ olmasıdır. Bristol ve Liverpol gibi kentlerin gelecek dönemdeki zenginliklerinin kaynağı bu tutsak ticaretinden elde edilen karlardır.

Üçlü İtilaf, 1907
I. Dünya Savaşı öncesi oluÅŸan komisyonlardan birisi. 1988 yılında II. Wilhelm’in Alman İmparatoru olmasıyla Åžansölye Otto Von Bismarck’in 1862′den beri sürdürdüğü Almanya’nın dış politikasını Avrupa dışına taşımama ve Rusya ile iyi geçinme ilkeleri gözardı edilmeye baÅŸlandı. Bu ortam üçlü itilafın doÄŸmasına nesnel zemini hazırlıyordu. II. Wilhelm’in Sömürgecilik hevesleri İngiltere’yi endiÅŸelendirirken, Rusya’da giderek Almanya’nın deÄŸiÅŸmez düşmanı Fransaya yaklaşıyordu. 1692′de Fransa ile Rusya arasında bir askeri anlaÅŸma yapıldı. 1894 yılında ise bu iki ülke arasında açıkça Almanya’yı hedef alan bir ittifak antlaÅŸması imzalandı. Bu üçlü itilafın ilk halkasıydı. İkinci halka, 1904 Fransız-İngiliz antlaÅŸmasıdır. İngiltere ve Fransa XIX. yy. sularında yoÄŸun bir sömürge paylaşımı mücadelesi içersindeydiler. Mısır, Sudan, GüneydoÄŸu Asya gibi bölgelerde İngiltere ile giriÅŸtiÄŸi bu mücadelelerde baÅŸarısızlığa uÄŸrayan Fransa, bu nedenle Avrupa’da da prestij kaybına uÄŸruyordu. Buna karşılık Almanya’nın hızla silahlanması Fransa’ya İngiltere ile iliÅŸkilerini düzeltmeye yöneltti. Üçlü İtilaf’ın son halkası 1907 İngiliz-Rus AntlaÅŸmasıdır. Bu antlaÅŸmada esas olarak iki ülke arasında sürmekte olan sömürgecilik mücadelelerini sona erdirme niteliÄŸini taşıyordu. XIX. yy. baÅŸlarında BoÄŸazlar üzerinde baÅŸlayan İngiliz-Rus rekabeti, sonradan Orta Asya ve UzakdoÄŸuya da sıçradı. Özellikle Rusya’nın İran, Afganistan ve Tibet ile ilgilenmesi, İngiltere tarafından doÄŸrudan Hindistan’a yönelik bir tehdit olarak algıladı. Sonuç iki ülkenin Çin’de sürdürdükleri mücadelede Japonya’yı Rusya üzerine saldırtarak büyük bir yenilgiye uÄŸramasına neden olan İngiltere baÅŸarılı oldu. Bunun üzerine Almanya ile arası bozulan Rusya İngiltere’ye yaklaÅŸmak zorunda kaldı.

Üçlü İttifak, 1882
I.D.S. öncesinde oluÅŸan koalisyonlardan birisi. 1862 yılından baÅŸlamak üzer önce Rusya sonra da Almanya dış politikalarını Fransayı yalnız bırakma stratejisi üzerine kurmuÅŸlardır. Bu amaca yönelik olarak 1872′de Alman, Avusturya-Macaristan ve Rus imparatorları biraraya gelerek Birinci Üç İmparatorlar Ligi’ni oluÅŸturdular. Bunun ardından Avusturya ile iliÅŸkilerini daha da geliÅŸtiren Otto Von Bismarck, 1879′da Almanya-Avusturya ittifakını güçlendirdi. Bunun hemen ardından da Rusya’yı güçlendirmek için 1881 yılında İkinci Üç İmparatorlar Ligi’ni oluÅŸturdu. Fakat Balkanlar’kaki Rusya-Avusturya rekabeti nedeni ile ittifak kısa bir süre sonra dağıldı. Bu geliÅŸmelerin ardından, İtalya’nın Akdeniz bölgesinde Fransa ile giriÅŸtiÄŸi rekabet, Üçlü İttifak’ın doÄŸuÅŸunu hazırladı. Özellikle Tunus sorunu yüzünden Fransa ile arası açılan İtalya, Almanya gibi güçlü bir müttefike ihtiyaç duyuyordu. Birmarck ise Fransa ile sorunu olan her ülkeyi desteklediÄŸi gibi, İtalya’yı da destekliyordu. 1879 Almanya-Avusturya ittifakı nedeniyle Almanya ile Rusya’nın iliÅŸkileri iyi deÄŸildi.
Üçüncü Reich (The Third Reich)
1933-1945 yılları arasında Almanya’da Nazi rejimine Nazilerce verilen ad. Nazi öğretisinde Kutsal-Romo German imparatorluÄŸu (962-1086) Birinci Reich’tir. 1871′de Birmarck’ın önderliÄŸinde Alman birliÄŸinin saÄŸlanması ile ortaya çıkan ve 1918′de II. Wilhelm’in tahtan inmesiyle son bulan Alman imparatorluÄŸu II. Reich’tir.

Vandenberg Kararı, 1948
ABD’nin güvenliÄŸini ilgilendiren ve karşılıklı yardıma dayanan bölgesel ve diÄŸer ortak anlaÅŸmalara katılabilmesini mümkün kılan karar. ABD, Monroe Doktrininden beri Avrupa ülkeleriyle ittifaka girmiyordu. Yalnızcılık politikası uyguluyordu. Batı Avrupa BirliÄŸi’nin kuruluÅŸunun hemen ardından Sovyetlerin Berlin Sorununa iliÅŸkin çıkarları karşısında Senatör Vandenberg 1948 Nisan’ında Senatoya bir karar tasarısı sundu. Bu tasarıya göre ABD BaÅŸkanına bölgesel ve diÄŸer ortak anlaÅŸmalara katılma yetkisi veriliyordu. Bu teklif, 11 Haziran 1948′de kabul edildi ve bu karara Vandenberg Kararı denildi. Bu karar ile ABD, 1823′ten beri esas olarak uyguladığı politikasını resmen terketti.

Varşova Antlaşması, 1970
Almanya Polonya sınırını belirleyen antlaÅŸma. 7Aralık 1970′te imzalanan antlaÅŸmaya göre Almanya ile Polonya arasındaki sınır, Oder-Neisse nehirlerinin oluÅŸturduÄŸu sınır olarak kabul ediliyordu. Bu sınır bir kısım Alman toprağını Polonya’ya vermekteydi. Taraflar birbirlerine yönelik olarak kuvvete baÅŸvurmamayı taahhüt ediyorlardı. Bu antlaÅŸmanın yürürlüğe girmesi, ABD, İngiltere ve Fransa’nın isteÄŸi üzerine, Berlin konusunda yapılacak dörtlü bir antlaÅŸmaya baÄŸlı tutulmuÅŸtur. AntlaÅŸma, ülkelerin DışiÅŸleri Bakanlarının 3 Haziran 1972′de metni paraf etmelerinden sonra yürürlüğe girmiÅŸtir.

Versailles (Versay) Barış Antlaşması, 1919
28 Haziran 1919 tarihinde imzalanmıştır. 440 maddelik antlaÅŸma ile Almanya, Alsace-Loraine ve Saar bölgelerini Fransa’ya bıraktı. Ancak Saar bölgesinde 15 yıl sonra plebisit yapılacak, hangi devlete baÄŸlanacağı kesin olarak o zaman kararlaÅŸtırılacaktı. Polonya’ya Poznan ve Batı Prusya verildi ve böyle Polonya denize çıkmış oldu. Danzig, Milletler Cemiyeti’nin himayesi altında serbest bir ÅŸehir haline geldi. Belçika’nın tarafsızlığı kaldırıldı. Almanya, Avusturya, Polonya ve Çekoslovakya’nın bağımsızlıklarını tanıdı ve Almanya’nın Avusturya ile birleÅŸmesi yasaklandı. Almanya bütün deniz aşırı topraklarından vazgeçti.Bu sömürgelerde Milletler Cemiyeti’nin denetimi altında “Mandat” sistemi kuruldu ve İngiltere, Fransa, Belçika ve Japonya mandater devlet oldular. Almanya çok sınırlı bir orduya sahip olacaktı ve zorunlu askerlik sistemi kaldırıldı. Bütün savaÅŸ gemilerini itilaf devletlerine verdiÄŸi gibi, bundan böyle denizaltı ve uçak da yapamayacaktı. Bunun yanında Almanya’ya “tamirat borcu” adı altında savaÅŸ tazminatı da yüklendi.
Vesayet Rejimi
Belirli ülkelerin bağımsız bir devlet kurana deÄŸin, BirleÅŸmiÅŸ Milletler’in (BM) gözetim ve denetimi altında baÅŸka devletlerce yönetilmelerini öngören hukuksal statü. Vesayet rejimi altında bir ülkeyi yöneten devlet, ülkede yaÅŸayanların siyasal, ekonomik ve toplumsal bakımdan geliÅŸmelerini saÄŸlamak, ülkenin özgür koÅŸullarını, ülke halkının özgürce dile getirdiÄŸi amaçları ve vesayet rejimi antlaÅŸmasındaki hükümleri göz önünde bulundurarak kendi kendini yönetme ve bağımsızlık yönündeki ilerlemeyi kolaylaÅŸtırmak, ırk cinsiyet, dil ve din ayrımı gözetmeksizin herkesin insan haklarından ve temel özgürlüklerden yararlanmasını güvence altına almakla yükümlüdür. Vesayet rejiminin gözetim ve denetimi konusunda BM’nin bir organı olarak Genel Kurul’a karşı sorumlu olan Vesayet Meclisi görevli kılınmıştır.
Vesayet rejiminin hangi ülkelerde uygulanacağı konusu Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 77. maddesinde belirlenmiştir. Buna göre vesayet rejimi uygulanabilecek ülkeler 3 kategoriye ayrılmaktadır: a)Manda yönetimine bağlanmış ve bu yönetimin sürdüğü ülkeler, b)II. Dünya Savaşı sonunda düşman devletlerinden ayrılabilecek ülkeler, c)Yönetiminden sorumlu devletlerce isteyerek bu rejime bağlanacak ülkeler.
BirleÅŸmiÅŸ Milletler AntlaÅŸmasının 79. maddesi vesayet antlaÅŸmasının ilgili devletlerce yapılmasını gerektirir. Yapılan vesayet antlaÅŸmalarının yürürlüğe girmesi için BM Genel Kurulu’nda onaylanması gerekmektedir. Ayrıca vesayet altındaki ülkelerin yönetimi ile görevli olan devletler Genel Kurul’a her yıl vesayet rejimi uygulanan ülkelerle ilgili raporlar sunmak ve Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi’nin tavsiyelerini gözönünde bulundurmak zorundadır.
Vesayet Konseyi, Örgüt’ün altı ana organlarından biridir. Ancak vesayet altında ülke kalmaması nedeniyle Vesayet Konseyi’nin fiilen hiçbir görevi kalmamıştır.
Vichy Hükümeti
14 Haziran 1940′da Paris’in iÅŸgal edilmesiyle birlikte, Fransa’da 3. Cumhuriyet tarihe karıştı ve Petain geçici dönemi baÅŸladı. BaÅŸlangıçta, Petain bir ambargo hazırladığını ve bunu halkın oyuna sunacağını söylediyse de, böyle yapmayarak Fransa’yı kanun hükmünde kararnamelerle yönetmeye baÅŸladı. 1940 AÄŸustos’unda meclisi feshederek Vichy’yi baÅŸkent yaptı.Ve bir cins diktatörlük baÅŸladı. Kendini Devlet BaÅŸkanı ve DışiÅŸleri Bakanı Pierce Caval’ın halefi ilan etti. Fransız devriminin özgürlük, eÅŸitlik, kardeÅŸlik ilkeleri yerine iÅŸ, aile, vatan ilkelerini koydu. Petain, zaman geçtikçe daha da ileri giderek, Nazi yönetimine benzeyen Yahudi aleyhtarlığı güden bir rejim kurdu ve bir cins Fransız “Führeri” haline geldi.

Vietnam Savaşı
Eski Fransız kolonisi olan bir kısım Hindiçini topraklarındaki Vietnam, Vietminh isimli ihtilalcilerin Fransız kuvvetlerini Dien-Bien-Phu Kalesi’nde maÄŸlup etmelerinden sonra toplanan 1954 Cenevre Konferansı ile, sonradan birleÅŸtirici seçimler yapılmak üzere, 17.nci enlem boyunca “Kuzey ve Güney” olarak ikiye bölünmüştü. Bu bölünme zamanla yerleÅŸerek kuzeyde Vietnam Halk Cumhuriyeti (BaÅŸkent Hanoi) güneyde de Vietnam Cumhuriyeti (BaÅŸkent Saygon) ÅŸeklinde devam etti. Bu ikinci devletin bazı bölgelerinde, kuzeyle birleÅŸme taraflısı komünist eÄŸilimli (Vietkong) gerillaların baÅŸlattıkları bir iç savaÅŸ zamanla büyüdü ve ABD Güney Vietnam’a yardıma baÅŸlarken, Kuzey Vietnam da Vietkong’a yardım ediyordu. 1965′ten sonra ABD kuvvetleri gittikçe buradaki güçlerini ve faaliyetlerini artırıp, kuzeyden gelen müdahale karşısında bu topraklara karşı da askeri harekata giriÅŸti. Öte yandan, Rusya ve Çin de Kuzey Vietnam’ın ormanlık ve bataklık arazilerde yürüttüğü savaÅŸlarda, iklimin ve muson yaÄŸmurlar gibi durumların saÄŸladığı avantajlar büyük ölçüde idi ve bölgede çokbüyük (bir ara 500 binden fazla) ve iyi donatılmış askeribir güç bulunduran ABD ve ayrıca Güney Vietnam kuvvetleri, karşı tarafa ağır kayıplar verdirmelerine raÄŸmen, kendileri da zaman zaman çok zor durumlarda kaldılar, bir çok ABD vatandaşı Vietnam Savaşı’na katılmamak için askere girmeyi reddetti (sayılarının 30 bin kadar olduÄŸu açıklandı), ayrıca bir kısım askerler de tarafsız ülkelere (İsveç gibi) sığındılar. Öte yandan, kesin bir askeri galibiyete ulaÅŸamayan ABD kuvvetleri, Vietkong’un kuzeyden gelen yardımı Kamboçya topraklarında “Ho Åži Minh Yolu” denen yoldan gizlice alması karşısında, bu ülke topraklarında ÅŸiddetli hava bombardımanı uygulamaktaydılar.
Savaşın uzaması ile dünya ve ABD komuoyundaki tepkiler üzerine taraflar Paris’te ateÅŸkes görüşmelerine giriÅŸtiler ve Amerika’nın bir kısım kuvvetlerini çekmeye baÅŸlaması üzerine, 1973 baÅŸlarında Paris’te anlaÅŸma imzalandı ve ateÅŸ kesilerek, BirleÅŸmiÅŸ Milletler Kuvvetleri durumu denetleme görevi aldılar. Fakat buna raÄŸmen, zaman zaman ve yer yer çatışmalar patlak vererek bir çok kiÅŸi ölmeye devam etmiÅŸtir. Nitekim Paris antlaÅŸmasından sonra yaklaşık 100 bin kiÅŸinin daha hayatını kaybettiÄŸi bir çok kaynaklarca ileri sürülmektedir.
Vietnam’da çeÅŸitli dönemlerde çarpışan ABD askerlerinin toplam sayısı 2,5 milyona yakındır. Bu savaÅŸta ABD uçakları 850 bin ve helikopterleri ise 2 milyon kadar hücum yapmışlardır. Bu hücumlarda atılan bombalar toplamı 6 milyon ton kadardır. (İkinci Dünya Savaşı’nda ABD uçaklarının attığı bombaların üç katı)
ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nda yaptığı masraflar 288 milyar dolar kadardı. Vietnam Savaşı da 150 milyar dolara mal olmuÅŸtur. (Bu miktar savaÅŸ borçları faizleri, ölenlere tazminat ve yaralılara ödenen maluliyet paraları ile 300 milyar dolardır.) ABD 3700 kadar uçak ve 4800 kadar helikopter kaybetmiÅŸtir.
1975′te Komboçya’da yoÄŸunlaÅŸan geliÅŸmelere paralel olarak Vietnam’da da benzeri bir durum ortaya çıkmış, komünist kuvvetler yoÄŸun taarruzlara giriÅŸerek bir çok ÅŸehri süratle ele geçirmiÅŸler ve Nisan sonunda da BaÅŸkent Saygon’a girmiÅŸlerdir. Bu durumda mevcut hükümet teslim olarak reji yıkılmış ve 35 yıldır çeÅŸitli biçimlerde süregelen Vietnam’daki savaÅŸlar sona ermiÅŸtir. Daha sonra Kuzey ve Güney Vietnam tek devlet haline gelmiÅŸtir.
Vietnam’daki savaÅŸlar tarihte rekor sayılacak savaÅŸlardan biri olmuÅŸtur. Nitekim 1941′de iÅŸgalci Japonlara karşı ilk savaÅŸlar baÅŸlamış ve 1945′de Japonların çekilmesinden sonra eski Fransız koloni idaresi yeniden kurulmuÅŸ, buna karşı bağımsızlık hareketleri baÅŸgöstermiÅŸ ve kuzeyden kurulan devlet ile Fransızlar arasındaki kanlı savaÅŸlar Fransızların maÄŸlubiyetiyle sonuçlanmış, 1954′de Cenevre AntlaÅŸması’na raÄŸmen durum tam düzelmeyerek 1961′de ABD’nin askeri müdahalesiyle son savaÅŸ dönemine girilmiÅŸtir.
Bu savaÅŸlar 3,5 milyon kadar insan ölmüştür. Bu rakamdan daha yüksek sayıda da insan yaralanmıştır. ABD askerlerinden 56 bin kadarı ölmüş, 300 bin kadarı yaralanmış, ABD’nin masrafları ve kayıpları 150 milyar dolar kadar olmuÅŸtur. (Daha önceki savaÅŸlarda da Fransa 92 bin kiÅŸi kadar ölü ve yaralı vermiÅŸti).
Viyana Görüşmeleri (1975-1976): bkz. Kıbrıs Sorunu
Viyana Kongresi, Ekim 1814-Haziran 1815
Fransız Devrimi sonrasında Avrupa’da ortaya çıkan sorunlara iliÅŸkin görüşmelerin yapıldığı kongre. Fransız Devrimi’ni izleyen çaÄŸ “ulusçuluk çağı” olarak nitelenmektedir. Çok uluslu Avusturya İmparatorluÄŸu BaÅŸbakanı Franz von Metternich, tehlikeli gördüğü ulusçuluk akımının ortaya çıkarabileceÄŸi sorunların çözümlenmesi için, Avrupa’nın tutucu güçlü devletlerinin ortak hareket etmelerinin ortamını saÄŸlamak amacındaydı. 1 Ekim 1814′te baÅŸlayan kongreye, Rusya, İngiltere, Avusturya, Prusya ve Fransa dışında tüm Avrupa devletleri yüksek düzeyde temsilciler ile katıldılar. Komisyonlar biçiminde çalışmalarını yürüten bir uluslararası kongrenin ilk örneÄŸi olması açısından ilginç ve önemlidir.
Osmanlı imparatorluÄŸu Viyana Kongresi’ne katılmamıştır. Çünkü Osmanlı İmparatorluÄŸu böyle bir konferansat Balkan sorununun gündeme geleceÄŸinden ve ödün vermek zorunda kalmasından korkuyordu. Ayrıca Avusturya’nın “toprak bütünlüğünü garanti etme” önerisini de iyi karşılamıyordu. Viyana Kongresi kararlarının en önemli maddeler ÅŸunlardır: Fransa’nın 1792 sonrasında ele geçirdiÄŸi tüm toprakları geri alınıyordu. İngiltere Malta’yı ve Yeni adaları, Hollanda’ya ait olan Cope Colony’yi, Seylan’ı Honduras’ı, Guyan’ı ve Trinidat’ı, Danimarka’dan de Helgoland’ı alıyordu. Rusya, Finlandiya’yı, İsveç, Norveç’i alıyordu. Prusya Posen bölgesini, Saksonya’nın önemli bir bölümünü, Ren’in batı kıyılarını alıyordu. Avusturya’da topraklarını geniÅŸletiyordu. Belçika Hollanda’yla birleÅŸerek Niederland adlı bir devlet oluÅŸturuyordu. Almanya otuz sekiz devletli Germen Konfederasyonundan oluÅŸacaktı.
İtalya parçalanıyordu, esir ticaret yasaklanıyordu, bunun uygulanması taraf devletlere veriliyordu; uluslararası nehirlerde ilke olarak ticaret ve ulaşım serbestisi tanınıyordu.
Viyana Kongresi Avrupalı devletlerin aralarındaki sorunları toplantılar yoluyla çözme giriÅŸimlerinin baÅŸlangıcı oldu. Ayrıca, Avrupa kökenli klasik uluslararası hukukun geliÅŸtirilerek nispeten sistematize edildiÄŸi dönemin bÅŸlangıcı olarak da kabul edilir. DiÄŸer yandan, Viyana Kongresi ile ortaya çıkan Avrupa Ahengi Sistemi çerçevesinde belirginleÅŸmeye baÅŸlayan uluslararası hukuk sistemi ise, bu “ahengi” saÄŸlayan temel aktörler olan büyük devletlerin “güdümünde” bir niteik taşımaktadır. Genel Hatları ile I. Dünya Savaşına kadar süren dönemde, uluslararası hukuk kurallarının oluÅŸması, baÅŸta Viyana Kongresi olmak üzere devletler arasında yapılan antlaÅŸmalar çerçevesinde geliÅŸmiÅŸtir.

Vladivostok Antlaşması, 1974
Amerika BirleÅŸik Devleti BaÅŸkanı Gerald Ford ile Sovyetler BirliÄŸi lideri Leonid Brejnev arasında 23-24 Kasım 1974′de gerçekleÅŸen zirvede imzalanan antlaÅŸma. Vladivostok Zirvesi, stratejik silahların sınırlandırılması ve SALT II doÄŸrultusunda yeni ve önemli bir adım oluÅŸturdu. Zirve sonunda yayınlanan “demeç” ve “bildiri”de bu konudan hiç söz edilmedi. Fakat daha sonra yapılan açıklamalarda belirtildiÄŸine göre taraflar zirvede “saldırgan” füzeler konusunda bir sınırlama anlaÅŸmasına varmışlardır. Buna göre, “taşıyıcı” (delivery vehicle) denen, kıtalararası (ICBM) ve deniz altından atılan (SLBM) füze sayısı her iki taraf içinde en çok 2400 olarak tesbit edilmiÅŸtir. Bunlardan ancak 1320 tanesi çok baÅŸlıklı füze (MIRV) olabilecekti. Bu antlaÅŸma 31 Aralık 1985 tarihine kadar geçerli olacaktı.

Washington Deniz Kuvvetleri Sınırlandırma Antlaşması, 6 Şubat 1922
Deniz kuvvetlerini sınırlamaya iliÅŸkin antlaÅŸma. Bu doÄŸrudan doÄŸruya UzardoÄŸu meselelerinden doÄŸmuÅŸ olup UzakdoÄŸu’da Japonya ile BirleÅŸik Amerika arasındaki rekabetle yakından ilgilidir. UzakdoÄŸu meselesini ele almak üzere bu bölge ile ilgili devletler 1921 Kasım’ında Washington’da biraraya geldi. Konferans, birçok anlaÅŸma imzalanarak 6 Åžubat 1922′de sona erdi. 6 Åžubat 1922′de BirleÅŸik Amerika, İngiltere, Japonya, Fransa ve İtalya arasında “Deniz Silahlarının Sınırlanması” anlaÅŸmazı imzalandı. Bu anlaÅŸma ile 35.000 tonu geçmiyecek olan ve capital ships denen büyük gemiler bakımından her devletin sahip olabileceÄŸi deniz gücü sınırlanmıştı. Bu sınırlama ile BirleÅŸik Amerika 525.000, İngiltere 525.000, Japonya 315.000, Fransa 175.000 ve İtalya da 175.000 tonajında büyük gemilere sahip olacaktı. Bunun oran olarak ifadesi sırasıyla, 5, 5, 3, 1,67 ve 1,67 dir.
UzakdoÄŸu’daki Japon emperyalizmi bu antlaÅŸma ile bu emperyalizmin vasıtaları bakımından sınırlanmış ve frenlenmiÅŸ olmaktaydı. Lakin antlaÅŸmanın en az bunun kadar önemli bir baÅŸka tarafı da İngiltere’nin Trafalgar’dan beri elinde tuttuÄŸu rakipsiz deniz üstünlüğünü ÅŸimdi ilk defa Amerika ile paylaÅŸmasıydı. Şüphesiz bu da Amerikan için baÅŸka bir zaferdir.
Bu antlaÅŸmalarla İngiltere de, Japonya ittifakından ayrıldıktan sonra UzakdoÄŸu’da BirleÅŸik Amerika’ya dayanmaya baÅŸlayacaktır.

Washington Konferansı, 1943
11 Mayıs 1943′te Churchill ve Roosevelt arasında yapıldı. Konferansta savaşın genel stratejisi, Japonya’ya karşı savaşın hızlandırılması, Birmanya’da Japonya’ya karşı saldırının baÅŸlatılması, havadan Çin’e yardım ve Almanya’nın iÅŸgali için gereken tedbirler görüşüldü.

Watergate Skandalı
Amerikan iç politikası ve dünya kamuoyunda önemli yankıları ve sonuçları olan siyasal casusluk olayı. 1972 Haziran’ında, Washington muhalefet partisi olan Demokrat Parti’nin seçim iÅŸlerini yürüttüğü merkez olarak kullanılan Watergate binasına, iktidar partisi ve BaÅŸkan Nixon’un yakın adamlarının tertibiyle gizlice dinleme cihazı yerleÅŸtiren 7 kiÅŸilik bir grubun yakalanması olayı, önceleri bir basit hırsızlık sanıldı ise de gazetecilerin kurcalaması üzerine daha sonra siyasi amaçlarla yapıldığı, BaÅŸkan Nixon’un bu faaliyetten haberi olduÄŸu ortaya çıktı. Ancak Nixon uzun süre, bu olayla hiçbir iliÅŸiÄŸi olmadığını, hiç bir emir vermediÄŸini ve bilgisi bulunmadığını iddia etti. Bu arada, olayı soruÅŸturma iÅŸine bakan bir savcı da azledildi. Bir kısım diÄŸer karışık olaylar üzerine, Amerikan Kongresi BaÅŸkan’ın yargılanması için dokunulmazlığını kaldırma eÄŸilimi gösterince, Nixon gizlediÄŸi Beyaz Saray’daki konuÅŸmalara ait bir kısım ses bantlarını mahkemeye tevdi etmek zornda kal ve bazı yerleri silinmiÅŸ veya bozulmuÅŸ olmasına raÄŸmen, bantlardan Nixon’un bu iÅŸten haberi olduÄŸu ve yalan söylediÄŸi anlaşıldı. Bu durum, kamuoyunu ve parlamenterleri daha çok etkiledi, BaÅŸkan Nixon ikisene direndikten sonra AÄŸustos 1974′de istifa etti, yerine yardımcısı Gerald Ford geçti ve kısa bir süre sonra hastalanan Nixon’u yargılamaktan affetti.

Weimar Anayasası
Almanya’da I. Dünya savaşının ardından yapılan meclis seçimlerinden hiçbir parti çoÄŸunluÄŸu saÄŸlayamadıysa da, büyük Sosyal Demokrat Partisi meclisin en güçlü partisi haline geldi. Sosyal Demokratlar, Merkez Partisi ve Liberal Demokratlardan oluÅŸan bir koalisyon, Kurucu Meclise egemen oldu. Meclis’in Goethe’nin kenti olan ve liberalizmin simgesi haline gelmiÅŸ bulunan Weimar kentinde yaptığı toplantılarda liberal bir avukat olan Hugo Preus’a son derece liberal bir anayasa hazırlattırıldı. Büyük ölçüde Amerikan, Fransız ve İsviçre anayasalarından esinlenerek hazırlanmış bulunan Weimar Anayasası 31 Temmuz 1919′da kabul edildi. Ana hatlarıyla 7 yıllık bir süre için seçilen bir CumhurbaÅŸkanı, iki meclisli parlamento, nisbi temsil ve eyaletlerin Federe yetkilerini öngörüyordu. Ulusal Meclis, 1920 ilkbaharına kadar Weimar’da kaldı, sonra Berlin’e taşındı. Böylece Almanya’da Hitler’e kadar sürecek olan Weimar dönemi baÅŸladı. Bu anayasaya uygun olarak kurulan hükümetlere egemen olan Sosyal Demokratlar, merkez, merkez-sol ve liberal partilerle sürekli koalisyonlar kurdular.
Westphalia Barışı, 1648
Avrupa’da otuz yıl savaÅŸları bitiren barış antlaÅŸması. Bu savaÅŸları bitirecek olan konferans, Avrupa’nın ilk en büyük konferansı sayılabilir. En önemli özelliklerinden biri, daha önceki uluslararası toplantılar dini nitelikteyken, Westphalia’nın devlet, savaÅŸ ve iktidar sorunlarının tartışıldığı laik bir konferans olmasıdır. O kadar ki, Papalık temsilcisi dinlenmediÄŸi gibi, Papa’ya da imzalattırılmamıştır. İkinci olarak Kilise’nin gücü sınırlandırılmış, Augsburg Barışı’nın hükümleri yenilenmiÅŸ ve Almanya’da Katoliklik, Protestanlık ve Calvinizm geçerli dinler haline gelmiÅŸtir. Üçüncü olarak, uluslararası hukuk bakımından da Kutsal Roma İmparatorluÄŸunun parçalanmış olduÄŸu doÄŸrulanmıştır. Hollanda ve İsviçre üzerinde herhangi bir hak iddiası kalmamış, İsviçre bağımsızlığını kazanmıştır.
Westphalia Barışı ile 300 kadar Alman devleti hemen hemen hükümran siyasal birimler oldular. Üye devletlerin rızası olmadıkça imparatorluÄŸun vergi ve asker toplamayacağı, kanun koyamayacağı, savaÅŸ ilan edemeyeceÄŸi ve barış antlaÅŸması imzalayamayacağı hükme baÄŸlandı. Böylece, Avrupa’nın öteki devletleri mutlakiyetçi monarÅŸi altında birleÅŸir ve güçlenirken, Almanya ömrü çoktan tükenmiÅŸ olan feodal bir karışıklık içine itilmiÅŸ oldu. Bundan sonra Avrupa, kendi yasalarına göre hareket eden, kendi siyasal ve ekonomik çıkarlarını izleyen, serbestlik içinde ittifaklar kuran ve bozan, savaÅŸ ile barış arasında, güç dengesi kurallarına göre durum deÄŸiÅŸtiren, elçi gönderip kabul eden bağımsız ve özgür devletlerden oluÅŸacaktır.
Belirli kurallara göre hareket edenve aralarında düzenli ilişkiler bulunan parçaların (devletlerin) oluşturduğu bütün, uluslararası sistem, bugün anladığımız anlamda Westphalia ile doğmuş sayılabilir.

White Planı: bkz. Amerikan Planı
Wilhelm II (1859-1941)
Prusya Kralı ve Alman İmparatoru, Almanya’nın yayılmacı dış siyasetine önderlik ederek, I. Dünya Savaşı’nın baÅŸlamasında önemli rol oynamıştır. Almanya’nın bir dünya gücü olmasını isteyen II. Wilhelm yayılmacı ve militarist bir politika benimseyerek Birmarck’ın güttüğü dengeci politikaya son verdi. 1890′da Bismarck’ın büyük önem verdiÄŸi Alman-Rus Teminat AntlaÅŸmasını yenilemeyerek ilk öneli deÄŸiÅŸikliÄŸi yaptı. II. Wilhelm’in izlediÄŸi yayılmacı siyaset İngiltere ve öteki sömürgeci devletlerle kaçınılmaz bir çatışmayı beraberinde getirdi.
Haziran 1919′da imzalanan Versailles AntlaÅŸması uyarınca, savaşın sorumlusu olarak ilan edilen, ancak Hollanda hükümetince geri verilmeyen II. Wilhelm, ölümüne deÄŸin arada yaÅŸadı.

Wilson İlkeleri: bkz. Ondört Nokta Programı
Yarım Savaş Doktrini (Half War Doctrine)
ABD askeri otoritelerine göre, SoÄŸuk SavaÅŸ döneminde ABD bir buçuk savaÅŸ için hazırlanmalıdır. Bu tam savaÅŸ Sovyetler ile çıkabilecek bir savaÅŸ olup, diÄŸer “yarım savaÅŸ” ise dünyanın hassas bölgelerindeki çatışmalara katıma durumudur. Bu bakımdan en çok OrtadoÄŸu, Basra Körfezi, Kuzeybatı Pasifik (Kore ve civarı) hassas ve kritik gözükmekte, ABD’nin dikkatini çevirerek önem verdiÄŸi yerlere acele sevk edilmek üzere özel iklim ve arazi ÅŸartlarına göre yetiÅŸtirilmiÅŸ, 100 binden fazla askerden ve araçlarından oluÅŸan bir Acil Hareket Kuvveti (Rapid Deployment Force=RDF) hazırlanmış ve buna Çöl Ordusu da denmiÅŸtir.

Yedi Yıl Savaşları, 1856-1763
Fransa ve İngiltere arasında sömürgeler ve dünya hegemonyası için 1756′da baÅŸlayan ve yedi yıl devam eden savaÅŸlar. Bu savaÅŸlar sonucunda Hindistan, Afrika ve Amerika’daki Fransız toprakları İngiltere’nin denetimine girdi. Fransa’nın ekonomisinin dayandığı denizaşırı topraklarının hemen hemen tümünü elinden çıktı. 1763′te Paris’te barış antlaÅŸması imzalandı, sonuçta Avrupa’da 18. yy güç dengesi korunmuÅŸ ve İngiltere denizlere egemen olmuÅŸtur.

Yeni Delhi Konferansı, 1984
BaÄŸlantısız ülkelerin yedinci zirve toplantısı. 1979 yılında yapılan Havana konferansında yedinci zirvenin 1982 yılında Irak’ın baÅŸkenti BaÄŸdat’ta toplanması kararlaÅŸtırılmıştı. İran-Irak Savaşı, toplantının BaÄŸdat’ta yapılmasını engelledi. Yedinci zirve, doksan dört ülkenin katılımıyla 1984 yılının Mart ayında Hindistan’ın baÅŸkenti Yeni Delhi’de yapıldı. Dönem baÅŸkanlığını Küba lideri Fidel Castro’dan devralan İndra Gandhi’nin kiÅŸisel giriÅŸimleri, ülkeler arasında sözkonusu olan görüş ayrılıklarının bazılarını giderdiyse de, genelde çeÅŸitli ülke grupları arasındaki siyasi ayrılıklar konferansa damgasını vurdu. Bunun böyle olduÄŸu sonuç bildirisinde siyasal konuların çok az bir yer tutmalarıyla anlaşılabilir. Sonuç bildirisinde yer alan ve dolayısıyla bütün ülkelerin üzerinde anlaÅŸtığı konular ÅŸunlardır: Zengin ve fakir ülkeler arasındaki eÅŸitsizliÄŸin azaltılabilmesi için yeni bir uluslararası ekonomik düzenin oluÅŸturulması gerektiÄŸi, OrtadoÄŸu’da Arap BirliÄŸi’nin Fez zirvesinde benimsediÄŸi planın uygulanması, İsrail’in, iÅŸlediÄŸi savaÅŸ suçları dolayısıyla Uluslararası SavaÅŸ Mahkemesi’nde yargılanması, nükleer silahlanmanın durdurulması ve Afganistan’daki yabancı askerlerin geri çekilmesi.
Yeraltı Nükleer Denemeleri Sınırlandıran Antlaşma, 1974
Amerika ile Sovyet Rusya arasında imzalanan ve yeraltında 150 kiloton’dan daha güçlü nükleer silah denemesi yapılmasını yasaklayan ve”EÅŸit” (Treshold) AntlaÅŸması adını alan 3 Temmuz 1974 tarihli antlaÅŸma. Bu antlaÅŸmaya göre taraflar, bütün yeraltı denemelerinin durdurulması hususunda bir anlaÅŸmaya varmak için görüşmelerini sürdüreceklerdir. AnlaÅŸma, Amerika BirleÅŸik Devletleri Senatosu’nca onaylanmadığı için yürürlükte deÄŸildir.
Yıldırım Savaşı: bkz. Blitzkrieg
Yom Kippur Savaşı: bkz. Ramazan Savaşı
Young Planı, 1929
I. Dünya Savaşı sonrasında Almanya’nın ödeyeceÄŸi tamirat borçlarına iliÅŸkin plan. Owan D. Young tarafından Ocak 1930′da hazırlanan plana göre Almanya yılda 391 milyon olmak üzere yirmi iki taksit ödeyecekti. Borçların toplam tutarı 26 milyar dolardı. 1929-1930 dünya ekonomik bunalımı dolayısıyla Almanya borcunu ödeyemeyeceÄŸini gördü. Böylece planın yürütülmesi mümkün olmadı.

Yüzdeler Antlaşması, Ekim 1944
Churchill ve Stalin arasında 1944 Ekim’inde gerçekleÅŸen ve amacı DoÄŸu Avrupa’da etki alanlarının kesin olarak saptanması olan anlaÅŸmayla İngiltere ve Rusya DoÄŸu Avrupa’da sahip olacakları üstünlüğü yüzdelerle belirlemiÅŸlerdir. Macaristan’da İngiltere %50, Sovyetler %50, Bulgaristan’da %25, %75; Romanya %10, %90; Yugoslavya’da %50, %50; Yunanistan’da %90, %10, Churchill’in anılarından yazdıklarında anlaşıldığına göre, bu anlaÅŸma o andaki savaÅŸ durumu düzenlemesiydi ve imzalanacak olan barış antlaÅŸmalarında deÄŸiÅŸikliklere açıktı. Gerçek ne olursa olsun, böyle bir düzenlemenin savaÅŸ sonrası geliÅŸmelerini etkileyeceÄŸi açıktı ve öyle de oldu. Sovyetler BirliÄŸi DoÄŸu Avrupa ülkelerinde askeri üstünlüğünü sonuna kadar kullanırken, Yunanistan’a karışmadı ve İngiltere, Yunan iç savaşında kralcı hükümete tam destek verirken, Yunan komünistlerine doÄŸrudan yardım yapmadı.

Yüzyıl Savaşları
XIV ve XV. yy.’da Valoisler Fransasını önce Plantagenetler sonra Lancesterler İngilteresi ile karşı karşıya getiren savaÅŸlara verilen ad. Geleneksel olarak Fransa tahtı için bir veraset savaşı ÅŸeklinde yorumlanan ve 1337-1433 yıllarıyla sınırlandırılan bu savaÅŸlar aslında gerek bu yorumu, gerek bu zaman çerçevesini büyük ölçüde aÅŸar. Aslında bu savaÅŸlar, birbirinden uzun barış dönemleriyle ayrılan ve bu sebeple hedefleri bu dönem sırasında deÄŸiÅŸen bir askeri harekat dizisidir.
XIV. yy. ortasında XV.yy. ortasına kadar devam eden ÅŸekliyle Yüzyıl SavaÅŸları’nın orjinalliÄŸi, bu savaÅŸlar sırasında modern milletlerin oluÅŸması, kadrolarının hazırlanması ve güç kazanmalarından gelir. Klasik bir feodal savaÅŸ gibi baÅŸlayan Yüzyıl SavaÅŸları, milletle millet arasında bir savaÅŸ olarak sona erdi Tamamıyla Orta ÇaÄŸa baÄŸlı Batı Avrupa’da baÅŸladı, büyük keÅŸiflerin, Rönesans’ın ve Reform’un arifesinde son buldu.
Yüzyıl SavaÅŸları hem Fransa’da hem de İngiltere’de milli bilinci uyanmasını saÄŸladı.

Zürih Antlaşması, 11 Şubat 1959
Yunanistan ve Türkiye baÅŸbakanlarının Kıbrıs’ta bağımsız bir devlet kurulması konusundan yaptıkları antlaÅŸma. Yapılan antlaÅŸmada, kurulacak bağımsız Kıbrıs devletinin uluslararası konumunun ve anayasasının dayandırılacağı temel ilkeler kararlaÅŸtırıldı. Alınan ilke kararları İngiltere’ye bildirilmeden açıklanmadı. İngiltere’nin antlaÅŸmaya bazı hükümler eklemesi sonucu Ada’nın statüsü belirlenirken, 19 Åžubat 1959′da yapılan londra antlaÅŸması ile alınan kararlar geçerlik kazandı.

403 views

17 Kasım 2009 Saat : 8:21
  Kpss
Okunma 403

Bu yazı için 1 yorum yapılmış.

  1. nurhayat diyor ki:

    tşkler çok lazımdı ;)

Yorum Yapabilirsiniz

 Son Yazılar FriendFeed

Tavsiye Bağlantılar