Namık ’in siyasi projesi yakın­dan incelendiğinde, modernleşme yanlısı Osmanlı yönetici elitinin, Batı’yı algılama ve değerlendirme perspektifleri ile ’ın modernleşme yanlısı paketine yönelik eleştirileri ve katkıları iyi anlaşılacaktır. Osmanlılar hareketinin diğer üyelerin­den esaslı farkı, bir siyasi teori ve fel­ geliştirme çabasıdır. Geleneksel /Şark/Osmanlı siyasi düşüncesi içinde, Batı klasik siyasi düşüncesi, te­orisi ve felsefesi ile karşılaşmak ve bu temelden farklı iki alan arasında bir uzlaşma girişiminde bulunmak, Osmanlı entelektüel hayatı açısından dikkat çekici bir dönüm noktası sayı­labilir. Namık Kemal (ve olarak Yeni Osmanlılar) açısından güç bir görev söz konusuydu. Medeniyet Projesi’ni tarif etmeleri gerekiyordu. Batı medeniye­ti karşısında, algıda ve kabulde bir se­çicilik söz konusuydu. Bu, yalnızca Osmanlı/Türk siyasi düşüncesinin gün­demi değildir. “Batı Medeniyeti Soru­nu” ile karşı karşıya kalmış olan bütün toplumların ve coğrafyaların ortak paydasıdır. Hepsi de, kendi geçmişleri­ni ve varlıklarını belirli ölçülerde koru­yarak, medenileşmenin yollarını yeni­den keşfetmeye çalışmışlardır. Bu ba­kımdan, ne Namık Kemal, ne Yeni Os­manlılar ve ne de Osmanlı/Türk tecrü­besi özgün bir örnektir. Namık Kemal olsun, diğerleri olsun, “Batı Medeniye­ti” karşısında “Doğu/Osmanlı/ Medeniyetini ısrarla ve sabırla savunmuşlardır. özgün olan, ­laşma çabasının kendisi değil, çabanın içeriğidir.

Namık Kemal için İslam birliği de bu çerçevede önem kazanıyordu. Na­mık Kemal, Batı siyasi düşünce ve te­orisini İslami model ile uyuşturma ça­basında yalnız değildi, en çok çaba harcayanlardan biriydi. Onun bakış açısından, Batı liberal fel­sefesi, özünde, gerçek İslami yönetim esasları ile uyum halindeydi. Hat­ta, klasik İslam, bütün bunları da ihtiva etmekteydi. Sorun, teorik olmaktan ziyade, uygulamaday­dı. Sorun, unutulmuş bir geçmişi yeniden hatırlamaktı.

Namık Kemal açısından hürriyet, Osmanlı coğrafyasının bütünlüğünün korunması açısından da önemliydi. Tıpkı hukuk gibi… Hukuk, eşitlik ve hürriyet, söz konusu coğrafyadan ken­disini ayırarak, bütün bunlara kavuş­mayı hayal eden gruplar açısından bir­leştirici yeni bir formül olarak tasarlan­mıştı. Aslında, bu formül, Tanzimat Fermanı’ndan bu yana sürdürülen bir geleneğin devamı sayılmalıdır. Onun fikrince, bütün bunlar bir Osmanlı va­tanı fikri yaratacak ve bu coğrafya içinde yaşayan farklı bütün grupların bu vatanı savunmasını sağlayacaktır. Bir iyimser beklenti de, bu sayede, ün­lü Şark Meselesi’nin sona ereceği yo­lundadır. Namık Kemal için Osman­lı/İslam tarihi bu bakımdan da aynı gö­rüş açısından değerlendirilmeliydi. Onun tarihe bakışını belirleyen açı da budur. Namık Kemal için tarih, siyasi pozisyonunu sağlamlaştıran, onu temellendiren önemli bir argümandır. Bu yaklaşım tarzı, bir hayli tanıdıktır. Osmanlı coğrafyasının bir arada kala­bilmesinin temini de, aslında “hürriye­ti efkâr”ın bir başka argümanıdır. Vatan fikri, bu bakımdan, ayırıcı değil, birleştirici bir görüştür ya da öyle de­ğerlendirilmelidir.

Namık Kemal’in gazeteciliği, kamu­oyu yaratılması süreci ile yakından ilişkilidir. Osmanlı/Türk kamuoyunun varlığının keşfi ve ona hitap etmenin gereği ve yararı, önemli bir adım ola­rak görülmelidir. Gerçi bu sözü edilen kamuoyu, bugün kullandığımız an­lamdan çok daha dar bir çevreyi ifade eder. Hatta sadece İstanbul efendileri­ne yönelik olduğu söylenerek, küçüm­senebilir de… Ama yeni bir bakış açısı olarak önemlidir. Onun edebi cephesi de, aslında bu bakış açısının değişik görünüşlerini yansıtır. Önemli olan, fi­kirlerin deklare ve ikna edilmesidir. Aynı zamanda, gazeteler, hem kendi­leri ve hem de kamuoyu adına denet­leme görevi ile karşı karşıya idiler. Na­mık Kemal için, bütün yazılanlar, kamuoyunun eğitilmesi açısından bir misyona sahipti. Çünkü kendisi de ka­muoyunun bütün bu görevleri yerine getiremeyecek kadar güçsüz olduğu­nun farkındaydı. Bununla birlikte, bu türden görüşleri şiddetle reddetmeye devam edecektir. Fakat, bütün yazdıkları da kamuoyunun eği­timinin bir parçası sayılmalıdır.

Namık Kemal, fikir özgürlüğünü sa­vunur ama bazı yazılarında kendince doğru olmayan yönlere doğru açılan basını da eleştirmekten geri durmaz. Onun ahlakçı zihniyeti, bu tür­den ilkesel bir meselede de kendisini hemen gösterir. Elbette “hürriyeti efkâr”dan söz etmek önemlidir, ama bu ilkeyi savunurken ortaya konulan ar­gümanlara da dikkat etmek gerekir. Bu denli yüksek ideallerin savunulmasın­da kullanılan argümanların da kendi içinde tutarlı olması gerekir. Namık Kemal açısından, özgür basının ken­dince yararları vardır ve basın bu yararlar açısından özgürlüğü hak etmiştir. Burada yarar ile özgürlük arasında kurulan doğrudan bağlantı, nihai tahlilde, yararsız görülecek alan­larda özgürlüğün sınırlarını da kendi içinde taşımaktadır.
Hürriyet, siyasete doğrudan katılım anlamına geliyordu ve bunun da siyasi mekanizmaları kurulmak durumun­daydı. Namık Kemal açısından, baskı rejimine karşı, ancak ideal ölçüde olabilecek, fakat Osmanlı açısından düşünülmesi mümkün olmayacak Cumhuriyet yönetimi bir tarafa bırakı­lırsa, meşruti bir monarşi gündeme ge­lebilirdi. Osmanlı Hanedanı’nın ve sultanın ve hilafetin kutsal haklarının saklı tutulduğu ve diğerleri ile kıyaslandığında, temsili niteliği bir hayli tar­tışma götürür bir meşruti monarşi mo­deli kurulmak isteniyordu.

Namık Kemal, kamuoyunun yöne­timde/siyasette bir başka temsil ve de­netim organı olarak “Meclisi Şûrayı Ümmet”i görür. Bu organ, “meşveret” usûlünün pratikteki uygulamasıdır. Gerçi Namık Kemal, Batı siyasi felse­fesi ışığında, özellikle Locke, Hobbes, Rousseau ve Montesquieu’den yarar­lanarak, temel siyasi çerçevesini geliş­tirmeye çabalıyordu, fakat onun yap­maya çalıştığı esas iş, Batı siyaset te­orisinin, özünde, İslam siyasi felsefesi­nin dışında olmadığını göstermekti. Bu çok önemliydi, çünkü, ilk olarak, bu şekilde Batı’dan alınabilecek bir kurum, kavram ve teori, “ithal” ya da “kopya” olmaktan kendiliğinden kur­tulacak ve Osmanlı/İslam toplumunun öz değerlerini yansıtmış olacaktı. Bu noktada, Namık Kemal, Tanzimat’a yönelik eleştirilerini haklı çıkarmış oluyordu. İslam siyasi felsefesinin bu yöndeki bütün zorlamalara ve yakış­tırmalara karşın, gerçekte Batılı bir si­yasi temsil sistemini ne ölçüde ihtiva ettiği ya da edebileceği hayli tartışma konusu olmakla birlikte, Namık Ke­mal için bu nokta bir ön kabuldü. Üzerinde tartışılması dahi caiz sayıl­mazdı. Bütün Osmanlı/İslam siyaset tarihi, bu açıdan yeniden gözden ge­çiriliyor, adeta yeniden yorumlanıyor ve olgusal planda, Namık Kemal’i haklı çıkarabilecek şekilde yeniden değerlendiriliyordu. İslam’ın özü meş­veretse, Osmanlı Devleti’nin kuv­vetli dönemleri, aslında bu danışma yönteminin revaçta olduğu dönemler olarak yansıtılıyordu. Bir kuvvetler ayrılığı da söz konusuydu. Sultan, ulema ve yeniçeri­ler, bunun taraflarıydılar. Toplum sözleşmesi, biat kavramı ile eşleştiriliyordu. Aslında bütün bunlar, şeriatın öngördüğü hususlardı. Namık Kemal açısından şeriata uyulması, bütün bunlara uyulması anlamına geliyordu. Sultan, şeriat hükümlerini uygulamak ve adaleti sağlamakla görevliydi ve öyle de kalmaya devam edecekti. Bu, geleneksel Osmanlı yönetim felsefesi­nin onayıydı. “Kerim devlet” formülü geçerliydi. Ayrıca, Namık Kemal güç­lü bir ahlakçı olarak, İslam ahlakını da bu çerçeve içine yerleştirmekte ge­ri kalmamıştı. Bu şaşırtıcı derecede seçmecilik siyasi teori çabası gün­cel siyasetle ilgili organik bağları açı­sından ve kendisinden sonra gelecek tutarlı siyasi düşünce geleneksizliğine temel olması bakımından manidardır, Namık Kemal, geleneksel İslam/Os­manlı siyasi felsefesini, Batılı bir teorik çerçeve içinde sunarken, aslında, gelenek ile modern arasında, geleneksel olanı modern bir kap içinde sun­manın çabası içindeydi. Tutarlı olma­yabilir, ama çabası takdire değerdir. Siyasi pozisyonları savunmak için, tu­tarsız ve hatta kendi içinde çelişkili si­yaset teorisi geliştirmek konusunda ıs­rarlı olmak ve aksini gerçekleştirmek için herhangi bir hassasiyet gösterme­mek de, gelecek kuşaklara yönelik bir başka siyasi düşünce mirası olarak ka­bul edilmelidir. Namık Kemal’in yaz­dıkları anayasal bir rejimin temel ilke­lerini ortaya koymak bakımından dik­kate değerdir. Fakat bir anayasal siste­min kuruluş mantığı bundan ileri ol­malıdır.

Namık Kemal için olsun, kendisin­den öncekiler ve sonrakiler açısından olsun, siyasi teori, tek başına önemli bir hareket noktası değildi ve olamaz­dı da… Aksine, onların ortak paydası, mevcut siyasi sorunlar ve pozisyonlar açısından, önceden saptanmış sorun­ların çözümü yolunda, hatta bu çö­züm yollarını ve şekillerini haklı çıka­racak ve meşru gösterecek bir siyasi teori yaratmaktı. Önce siyasi endişeler ve ardından da bu endişeleri gidere­cek bir teori geliyordu. Siyasi teori si­yaseti değil, tam aksine, günlük siyaset teoriyi tayin ediyordu. Arzu edilen, so­runların bir şekilde çözüme kavuştu­rulması olduğundan, teorinin kendi içindeki tutarlılığı önem taşıyamazdı. Bu, ancak olabildiği kadar olabilecek­ti. Önemli olan nokta, teorinin, sorun­ların çözülebilir olduğunu göstermesi ve hatta kanıtlamasıydı. Namık Kemal’in, bundan söz edilebilir olduğu ölçüde, siyasi teorisi, bu temel çerçe­ve içinde inşa edilmişti. Yegâne örnek değildi ve hiç olmayacaktır.