Fiziksel sakatlığı olmayan, sağlam kişiler tarafından fizik, psişik ve sosyal destekler sağlamak amacıyla yapılan sportif faaliyetlerin, tarafından da yapılabileceği yıllar hiç düşünülmemiştir. Hatta, bir kısım sakatlıkların rehabilite edilebileceği dahi yıllar kabul edilmemiştir. Ancak I. ve II. dünya savaşlarından sonra, yığınlar halinde bedensel engellinin ortaya çıkması, o güne kadar kendi kaderlerine edilen hastaların rehabilite edilebileceği düşüncesini getirmiştir.

Başlangıçta yalnızca fiziksel rehabilitasyon gerekleri yerine getirilmeye çalışılırken, rehabilitasyon anlayışının değişmesi ile birlikte, erişilmek istenen amaçlar da farklılaşmıştır. Bugün artık, özürlü bir kişinin rehabilitasyonu ile yalnızca hareket özgürlüğünü kazandırmak değil, günlük yaşantısında tamamen bağımsız, başkalarına muhtaç olmadan yaşamını sürdürebilen, tüketici olmaktan kurtulup üretken duruma gelmiş ve devlete vergi ödeyen bir kişi haline getirilmesi amaçlanmaktadır. Bu sonuca en erken ve en emin yoldan ulaşıp bir taraftan da hastanede kalış süresini en aza indirmek, modern rehabilitasyon programlarının esasını oluşturur. Bunu sağlamaya çalışırken, rutin tedavi yöntemlerinin dışına çıkıp hastaya motivasyon ve bir coşku kazandıracak yöntemlere gereksinim duyulmaya başlanmıştır.

1 Şubat 1944 tarihinde İngiltere’de Stoke Mandeville Spinal Yaralılar Merkezi başkanı Dr. Ludwig Guttmann, bedensek engellilerin rehabilitasyonunda yeni bir yaklaşımda bulunmaya vermiş ve bu kişilere ve müsabaka tarzında spor yaptırmaya başlamıştır. Bu yeni yaklaşım, hastalar ve çevresindekiler tarafından ilgi ile karşılanmış ve yıllardaki masa tenisi, , hedefe küçük oklar şeklindeki basit aktivitelerden sonra 28 Temmuz 1948’de 1. Stoke Mandeville Oyunlarının organizasyonuna gelinmiştir.

19 paraplejik hastanın katılmasıyla başlatılan ilk resmi organizasyonun gördüğü ilgi ve uyandırdığı heyecan üzerine uluslararası düzeye getirilmesi planlanmış ve 3 yıl gibi kısa bir süre sonra bu da gerçekleştirilmiş, İngiltere ve Hollanda’daki sakat sporcular birlikte mücadele etmişlerdir. O zamandan bu yana gerek karşılaşmaların, gerekse bunlara katılan ülkelerin sayısı yıldan yıla artmıştır.

Asıl büyük rüyanın gerçekleşmesi ise 1960 yılında Roma’da olmuştur. O yıl, özürlüler oyunları ilk kez, olimpiyatları izleyerek ve olimpik yarışma kurallarına bağlı kalarak olimpiyat stadında yapılmıştır.

Roma oyunlarının başarısından alınan cesaretle, bu festivalin dört yılda bir, mümkünse olimpiyatların yapıldığı aynı statta düzenlenmesine karar verilmiştir. 1964 Tokyo olimpiyatından sonra 400 kadar felçli sporcu olimpiyat stadında mücadele etmiş, bir çoğu 20.000 km. uzaktan gelen sporcular, yeni bir yaşam şakline uyabildikten başka, zorlu yarışmalara katılmış ve kendilerini izleyen 100.000 kişiye, omurilik yaralanması gibi ağır bir sakatlığın dahi hayatın sonu olmayıp, yeni ve mutlu bir yaşam tarzının başlangıcı olabileceğini kanıtlamışlardır.

Bu tarihten sonra özürlüler olimpiyat oyunları, özgün kurallarıyla, sağlam ve düzgün bir organizasyon durumuna gelmiş günümüze kadar aksamadan devamı sağlanmıştır.

Kıtalararası TV yayınlarının yaygınlaşması ve uydu istasyonlarının çoğalmasıyla birlikte, kitlelerin bu konuya ilgisi de geniş ölçüde artmıştır. Bunun sonucu olarak bir yandan katılan ülke sayısında, diğer yandan katılan sporcu adedinde büyük artışlar olmuştur.

1992 yılında Barselona’da yapılan IX. Paralimpik oyunlara, 85 ülkeden 4500 dolayında sporcu katılmıştır, bu oyunlara, ülkemiz adına ilk kez sporcu katılmıştır.

Bedensel ve görme özürlü sporcuların katılımıyla gerçekleşen paralimpik oyunlarda yer alan 19 yarışma türü şunlardır.

1. Atletizm 2. Basketbol 3. Boccia 4. Bisiklet 5. Eskrim 6. Futbol 7. Golbol 8. Halter 9. Judo 10. Yüzme 11. Binicilik 12. Tenis 13. Masa Tenisi 14. Okçuluk 15. Atıcılık 16. Voleybol 17. Çim Bowlingi 18. Yatçılık 19. Raketbol.

Bu oyunların organizasyonuyla ilgili dört önemli federasyon vardır. Bunlar: IBSA (Görmezler), ISMWSF (Parapleji-Tetrapleji), ISOD (Ampute ve diğer), CP-ISRA (Serebralpaski). 1993 yılında, bu konuda önemli bir gelişme daha sağlanmıştır. 17-27 Haziran 1993 tarihlerinde Fransa’da yapılan XII. Akdeniz Oyunları faaliyet programına, ilk kez özürlülerin yaptıkları sporlar dahil edilmiştir. Yüzme ve atletizm dallarında yarışmalar ve kazandıkları madalyalar, ülkelerin toplam madalya sayısına eklenmiştir.

Son yıllarda dünyadaki gelişmelerin paralelinde ülkemizde de bu konuya ilgi artmıştır.

1990 yılında toplanan spor şurasında ortaya konan öneriler doğrultusunda, aynı yıl Özürlüler Spor Federasyonu adıyla, G.S.G.M.’ye bağlı bir federasyon kurulmuştur. Bu tarihten itibaren özürlülerin spor etkinlikleri daha düzenli ve organize biçimde gelişmeye başlamıştır. Halen federasyonun çatısı altında federasyon başkanlığına bağlı asbaşkanlıklar vardır. Bunlar: 1- bedensel özürlüler, 2- zihinsel özürlüler, 3- işitme engelliler, 4- görme özürlüler şeklinde ayrılmışlardır.

1991 yılında İstanbul’da düzenlenen Sağırlar 1.Dünya Güreş Şampiyonası başarılı bir şekilde sonuçlanmış ve çok sayıda ülkenin beğenisini kazanmıştır. İlerki yıllarda gerek yeni organizasyonlarla gerekse paralimpik oyunlara ve özel olimpiyat oyunlarına katılımın genişletilmesiyle, Türkiye çapında etkinliklerin çoğalacağı ve özürlü insanlarımıza spor yapma olanağı sağlanacağı ümit edilmektedir. Büyük şehirlerimizden başlayarak sayıları giderek artan özürlüler spor kulüpleri bu inanç ve umudumuzu arttırmaktadır.

Özürlülerin rehabilitasyon programları içinde sportif aktivitelere yer vermenin iki büyük amacı vardır:

1- Gerekli egzersizleri yaptırmak,

2- Hastanedeki sıkıcı ve monoton tedavi programlarında değişiklik yaratıp, hastanın motivasyonunu arttırmak.

Sportif faaliyetler sayesinde özürlülerde her iki amaca da ulaşılabildiği kanıtlanmıştır. Sporun, bilinen faydalarının yanı sıra bu kişilere kazandırdığı çok önemli ek yararları da vardır.

Ağır bedensel kayıplar, anormal hareket ve davranış biçimlerinin gelişmesine yol açar. Bu da psişik gerginliklerin doğmasına neden olur. Sonunda hasta, içe dönük bir hal alıp anti-sosyal bir tutum içine girer. Oysa spora aktif olarak katılan bir hastanın psikolojik dengesi düzelir. Sakatlığına rağmen hayatı olduğu gibi kabul etmeyi öğrenir. Spor, aşağılık duygusuna ve anksieteye karşı en güçlü ilaç durumuna gelir. Sporun, klasik terapötik egzersizlere üstünlüğü, hastayı eğlendirmesine ve hayata bağlanmasındadır. Sporun son ve belki de en asil amacı ise özürlü kişiye dış dünya ile temas sağlama olanağı vermesidir.

Sportif aktiviteler, sakatlıkları geçici olanlarda iyileşmeyi hızlandırır, kuvvet, dayanıklılık ve koordinasyonu arttırır. Sürekli bir sakatlığa mahküm olanlarda ise spor, yeni bir yaşam boyutu gibidir.

Yerini ve önemini özetlemeye çalıştığımız sportif faaliyetlerin özürlüler tarafından yapılabilmesi için olimpik kurallara mümkün olduğu kadar bağlı kalmak amacıyla, bazı yeni kurallar getirilmiş ve hangi sakatın ne tür sporlar yapabileceğine dair sınıflandırmalar yapılmıştır.

Özürlü sporcular arasında eşitliği sağlamak ve grupları olabildiğince homojen kılmak amacıyla geliştirilmiş olan fonksiyonel sınıflandırma cetvelleri son derece önemlidir.

Özürlü bir sporcunun, bedensel yetenekleri daha fazla olan bir grup içinde yarışmaya girmesi ya da kendi yeteneklerini aşan bir dereceye zorlanması sürekli başarısızlığa yol açacağından, sporcuyu olumsuz yönde etkileyecektir. Bu nedenle fonksiyonel sınıflandırma büyük önem taşır. Her spor branşı ile ilgili uluslar arası federasyon tarafından belirlenen esaslara göre sporcular, her organizasyondan önce bu sınıflandırmadan geçmek ve hangi gruba dahil olduklarını belgelemek zorundadır.

Özürlü kişinin spora başlamadan önce yapılacak değerlendirmesinde, çok sayıda elemanın yer almasında yarar vardır. Örneğin rehabilitasyon hekimi, fizyoterapist,ortopedist, psikolog, özel eğitimciler ve antrenörler.

Bu ekibin amacı ve fonksiyonu, özürlüyü dört ana madde halinde değerlendirmek ve hazırlamaktır.

Bunlar : 1-Spor , 2-Özel bedensel eğitim , 3-Rehabilitasyon , 4-Rekreasyon’dan ibarettir.

Özürlünün bedensel yeteneklerini tam olarak belirlemek için bazı testler uygulanabilinir. Bu testler sırasında kas testi, duyu testleri, fiziksel uygunluk testleri, EMG ve izokinetik testler sayılabilir.

Kuşkusuz, geniş kapsamlı bu tarz bir değerlendirme olanağını her zaman, her yerde bulma olanağı yoktur. Bu yapılamadığı taktirde, iyi bir fiziksel muayene ile özürlü kişinin yapabileceği sportif aktiviteler belirlenebilir.

Her özürlü için bireysel spor türleriyle birlikte takım sporlarından birine yer verilmesinde yarar vardır.

Bu sayede, sporun özürlü sporcuya fizik, moral ve sosyal katkısı arttırılmış olacaktır. Böylece, ömür boyu sürmesi gereken rehabilitasyon programı renkli, zevkli ve heyecanlı bir takım çalışması haline dönüşecek ve rehabilitasyonun amacına erişmek kolaylaşacaktır.

Aslında, bu kurallara bağlı, belli kalıplar ve organizasyonlar içinde yapılan sportif faaliyetler, özürlülerin spor yapabilmesi için tek seçenek değildir. Bu sporların bir kısmını ülkemizdeki özürlülere uygulamanın maddi güçlükleri vardır. Buna karşın masa tenisi, tekerlekli iskemle slalomu, biraz düzlük bulunan yerlerde kolaylıkla yaptırılabilir.

Ayrıca grup halinde tekerlekli iskemle üzerinde oynanabilen oyunlar da diğer spor dallarına eşdeğer yararlar sağlayabilir.

Beyin özürlü sporcular için de aynı esaslara göre sınıflandırmalar yapılmıştır. Halen gerekli olan kurallara göre serebral palsili yani beyin özürlü çocuklar 8 sınıfa ayrılmaktadır:

Sınıf 1: Ancak elektrikli iskemle kullanabilen, şiddetli spastik ve atetoidler.

Sınıf 2: Atetoid ve ataktik sporcular

Sınıf 3: Spastik kuadriplejik ve diplejikler,

Sınıf 4: Spastik diplejikler,

Sınıf 5: Ayakta spor yapabilen diplejikler,

Sınıf 6: Atetoid ve ataktik, ayakta spor yapabilenler,

Sınıf 7: Hemiplejikler,

Sınıf 8: Minimal sakatlığı olan sporcular

Bu sporcuların yapabilecekleri spor dallarını tabloda gösterecek olursak ;

koşu atma te.sa.sla. yüzme bisiklet okculuk boocia halter futbol te.sa.hand atıcılık eksrim
SNF 1 X X X X X X
SNF 2 X X X X X X X X
SNF 3 X X X X X X X X X X
SNF 4 X X X X X X X X X X
SNF 5 X X X X X X X X X X X
SNF 6 X X X X X X X X X
SNF 7 X X X X X X X X X
SNF 8 X X X X X X X X X

Özürlü sporcuların hareketlerini kolaylaştırmak ve erken yorulmalarını önlemek için, spor alanı ve oyun kurallarıyla ilgili değişiklikler yapılabilir.

Örneğin:

1- Oyun alanı küçültülebilir,

2- Takım içindeki oyuncu sayısı arttırılabilir,

3- Oyun süresi kısaltılabilir,

4- Sık oyuncu değiştirmeye izin verilir.

Bu tür kolaylıklar sayesinde, hemen tüm özürlüler sportif etkinliklere katılabilirler. Ancak spor yapmaları tıpsal yönden sakıncalı olan kişilerin muayeneler sırasında belirlenmesi ve bu kişilerin spor yapmasına izin verilmemesi gerekir. Bu tip tıpsal engellerin başlıcaları şunlardır;

1- Akut enfenksiyonlar,

2- Kalp, böbrek ve karaciğer yetersizlikleri,

3- Kontrol edilemeyen hipertansiyon ve ritm düzensizlikleri,

4- Ekzersiz sırasında şiddetli göğüs ağrısı ya da astım krizinin olması,

5- İlaçlara rağmen epilepsi krizlerinin çıkması.

Bu saydığımız durumların dışında kalan tüm özürlü kişiler, ölçülü ve dengeli olmak koşulu ile spor yapabilirler. Her özürlünün yapabileceği bir spor türünün mutlaka var olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir.

Beddensel engellilerin rehabilitasyonuyla uğraşılan tedavi merkezlerinde ve spor örgütlerinde bu konunun üzerinde durulduğu taktirde hastaların daha mutlu, güler yüzlü ve heyecanı çalışmalarıyla aldıkları sonuçlar, harcanan ufak çabaların verimli karşılığını ortaya koymaya yetecektir.(1)

ÖZÜRLÜLER ALANINDA İNSAN KAYNAKLARININ GELİŞTİRİLMESİ

Özürlülerin yaşam koşulları tarih içinde incelendiğinde ne yazık ki iyi örnekler çok fazla değildir. Özürlü çocuklar ya yaşama şansı bulamamışlar veya toplumun acıdığı, alay ettiği bireyler halinde şanssız bir ömür geçirmişlerdir. Erişkin özürlülerin ise o günlerin tıbbi bilgileri ve sağlık sistemi içinde ömürlerini fazla sürdürme olanağı zaten yoktu. Tarihe geçmiş birkaç özürlü vardır ve bunlarda genellikle sanatçılardır:

Aisopos ve toulouse-lautrec gibi.

Ortalama ömrün 30 yaşı geçmediği ve sağlıklı denen insanların bile temel sağlık hizmetini almadıkları, hastalıkların kol gezdiği çağları bu nedenle yargılamak doğru değildir. Ancak toplumların genel yaklaşımlarını hatırlamakta da yarar vardır. Batı toplumlarının zihinsel özürlüleri içinde şeytan var diye yaktıkları çağlarda Anadolu’dan özel şifahaneler bulunmaktaydı.

Aydınlanma çağında durum değişmeye başlamış ve özürlülerin de insan haklarından bahsedilir olmuştur. İlk yaklaşım özürlüleri korumak, esirgemek şeklindeydi ve bu yaklaşım uzunca bir süre devam etmiştir. Bu tutumun en tiğik ve eski örneği ülkemizde darülaceze kurumundan görmek mümkündür.

Çağdaş rehabilitasyon kavramında ise özürlüleri sürekli korumak ve esirgemek tutumu da evrim geçirmiştir. Yapabilecekleri her şeyi alabildiğince bağımsız, kendi başlarına yapabilmelerini sağlayıcı önlemler almak, bu yolda eğitim vermek, gereğinde teknolojiden bu yolda yararlanmak ve sonuçta bu bireyleri toplumda izole etmek değil, fiziksel ve psikolojik olarak olabildiğince rehabilite ederek üretken hale getirmek, toplum hayatına entegre etmek düşüncesi hakimdir.

Bu özürlülerle ilgili bir şeyler yapılması ülkemizde ve tüm dünyada gündemde ise ve birleşmiş milletler gibi kurumlar bu konuda bağlayıcı hükümleri hükümetlere dikte ettiriyorsa bunun iki temel nedeni vardır:

Çağdaş tıptaki gelişmeler ve demokrasi.

Çağdaş tıptaki gelişmeler sayesindedir ki bundan 50 yıl önce ölümle sonuçlana birçok sağlık sorunu ile başa çıkabilmek, omurilik yaralanması olan veya beyin kanaması geçiren insanlar yaşatılabilmektedir. Yaşam süresi batı ülkelerinde seksenlerin türk toplumlarında altmışbeşlerin üstüne çıkmıştır.

Göremeyen, işitemeyen veya konuşamayan insanlara yardımcı bir teknik geliştirilmiş, özel alfabeler oluşturulmuş, teknoloji hizmete sokulmuştur. Bu insanların da üretici olabildikleri kanıtlanmıştır.

Demokrasi sayesindedir ki bugün özürlü bireyin de bir oyu sağlıklı denilen insanın bir oyuna eşittir ve herkes aynı haklara sahiptir. Sivil toplum kuruluşları özürlü birey ve ailesini haklarını savunmakta, onlar için bir şeyler yapılmasını talep etmektedirler.

Tedavi edici tıp alanlarının, cerrahi metotların gelişmesi, antibiyotiklerin bulunması gibi nedenlerle, özellikle 2. Dünya savaşı sonrası çok sayıda ortapedik ve nörolojik özürlü genç nüfusun ortaya çıkmasına bağlı olarak, son 50 yıl içinde özürlüleri değişik sorunlarına cevap verecek farklı meslek gruplarına da ihtiyaç olduğu ortaya çıkmıştır. Özürlülerin rehabilitasyonunun her şey bir yana ekonomik açıdan da toplumların yararına bir konu olduğu bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Başka bir değişle konu yalnızca vicdanı-ahlaki değerler ve insan hakları nedeniyle güncel değildir ve olmamalıdır.

Rehabilite edilmemiş bir özürlü bireyin neden olduğu ekonomik kayıplar çok yönlüdür.

Türkiye gibi gelişen ve alt yapısını göreceli olarak yeni kuran, nüfusu hızla artan bir toplumda bu yolda alınacak önlemlerin yalnız özürlü bireye ve ailesine değil tüm topluma sosyal ve ekonomik yararlar sağlayacağı açıktır. Başka bir değişle özürlüler için yapılacak yatırımlar aslında toplumun tümü için yapılıyor demektir.

Özetle konu toplumun özürlülere acımadan kaynaklanan bir görevi veya devlete ve bütçeye eklenen bir yük olarak değil bir ekonomik gereklilik olarak da ele alınmalıdır. Öncelikle de toplumun her bireyinin özürlünün sorunları ve bunlarla başa çıkma metotları hakkında temel bilgilere sahip olması gerekir. Başka bir değişle özürlü bireylerimize hizmet verme, onlara yaşamı kolaylaştırma, yardımcı olma, onları dışlamama konusunda genel bir yaklaşımın toplumun tüm bireylerinde doğal bir davranış şekli haline gelmesi esas amaçtır.

Bunun da özünde toplumun her bireyinin çocukluğundan itibaren aldığı eğitim ve bilgi kapsamında özürlüyü doğal bir olgu olarak görmesi gerektiği yatar. Özürlünün sürekli yardım ve ilgi bekleyen farklı, yabancı, istisnai bir olgu olarak gösterilmesi yanlış olup, tam tersine kimi insanın uzun boylu, kimisinin kısa boylu, kiminin zayıf, kiminin kilolu, kiminin esmer, kiminin sarışın olması gibi kimi insan iyi yürüyemez, kimi insan iyi göremez veya duyamaz veya kimi insan her şeyi kolay anlayamaz gibi bir yaklaşımı, düşünceyi hakim kılmak gerekir. Kuşkusuz bu uzun zaman alacak bir süreçtir ve gerçekleşmesi zor gibi gözükebilir ama bu zihniyeti maddi-manevi bir karşılık beklemeden adeta rekleksif olarak yapılan en doğal sosyal davranış şeklinde yeni nesillere sunmamız sorunu kalıcı olarak çözmemize giden en doğru yol olacaktır.

Bunun gerçekleşmesi için, hatta okul öncesi eğitim sıralarından başlayan engelli engelsiz bir arada tüm çocukların eğitimi çok yararla olabileceği gibi medyanın, sinema ve tiyatronun da katkısı büyük olacaktır. Eğitim ve öğretimde çok önemli bir yeri olan yazılı ve görsel medyada özürlüler için eğitsel programlar yapılmasının yanı sıra, günlük televizyon dizilerinde, programlarda veya tiyatro-sinema gibi sanat eserlerinde özürlü bireylerin özrü öne çıkarmadan günlük yaşamı birer parçası olarak işleyen örnekleri çoğalmasını bu bireylerin doğal birer olgu olarak toplum tarafından kabul edilmelerinde büyük işlevi olacaktır. Çünkü toplumu özürlüler için özel bir takım organizasyonlar gerçekleştirmesi, özel elemanlar yetiştirmesi, özel cihazlar üretmesi, özel mekanlar geliştirmesi ne kadar gerekli gibi gözüküyorsa da yalnız başına yeterli değildir.

Yukarıda belirtilen sorunlar nedeniyle, özürlülerle ilgili çalışan yeterli insan kaynağının sağlanması ve yetiştirilmesi, gerekmektedir. Bu personelin nitelikleri, ilgili öğretim kurumlarında uluslar arası özellikler taşıyacak şekilde yenilenmelidir. Eğitim ve / veya rehabilitasyon veren kuruluşlarda hangi uzman personele ihtiyaç olduğu belirlenmeli ve görev tanımları yönetmeliklerde yer almalıdır.

  • Özürlülere yönelik hizmetler disiplinler arası bir çalışmayı gerçekleştirebilecek şekilde özürlünün hem sağlık hem de günlük yaşama uyumunu kolaylaştıracak rehabilitasyonu ve eğitimin verilmesinde hekim, hemşire, psikolog, diyetisyen, sosyal hizmet uzmanı, fizyoterapist, beden eğitimi öğretmeni vb. kişiler görev almalıdır.
  • Özürlüye rehabilitasyon hizmetleri veren merkezlerde, özel eğitim okullarında, hastanelerde vb. yerlerde görev alacak meslek alanlarına ilişkin eski kadroların arttırılması ve yeter sayıda yeni kadroların oluşturulması gerekmektedir.
  • Milli eğitim bakanlığına bağlı ilk, orta öğretim kurumları ile yüksek öğretim kurumlarında (hemşirelik, çocuk gelişimi ve eğitimi, sosyal hizmetler, ev ekonomisi vb) ve yaygın eğitimde mevcut programlar gözden geçirilerek özürlülerin toplumsal yaşama tam katılımlarının sağlanmasını, toplumda kabul görmelerini ve toplumun bu konuda bilinçlenmesini sağlayacak ders ve uygulamalar konulmalıdır.
  • Evde sağlık ve bakım hizmetlerinde görev alacak personelin yetiştirilmesi için yüksek öğrenim kurumlarında ders programları oluşturulmalı.
  • Ana çocuk sağlığı ekipleri 0-6 yaş arası çocukların tarama ve eğitim projeleri hayata geçirilmeli
  • Özel bir eğitimde geçen, yorucu ve yıpratıcı tempoda görev yapan, özel eğitim kurumlarında çalışan personelin özlük haklarının iyileştirilmesi gerekmektedir.
  • Özürlülerle ilgili çalışan meslek elemanlarına sunulan hizmet içi eğitim programları uzun süreli ve nitelikli hale getirilmelidir. Bu uygulamalar tam zamanlı bir yıl, yarı zamanlı iki yıl süreli olabilir.
  • İşitme ve konuşma sorunları olan bireylere tedavi ve rehberlik yapmak üzere odyolok ile dil ve konuşmacı yetiştirmek üzere eğitim veren okulların açılması sağlanmalıdır.
  • Görme özürlü bebeklerin eğitim ve habilütasyonunda ve görme özürlülerin rehabilitasyonunda yar alacak görme terapistlerinin lisans düzeyinde yetiştirilmesi sağlanmalıdır. Görme özürlüler konusunda MEB, sağlık bakanlığı, aile iş birliğinin oluşturulması ve görme terapistlerinin danışmanlık hizmeti yapması sağlanmalıdır.
  • Özellikle göz, KBB ve psikiyatri alanında uzmanlaşan hekimlerin ihtisasları içinde bu konulara yer verilmesi özürlüler hakkında bilgili ve yönlendirici olmalarını sağlayacaktır.
  • İşitme engellilerin eğitiminde türk işaret dili sisteminin oluşturulması için eleman yetiştirilmeli ve sözlü iletişim güçlüğü olanlar ya da konuşamayanlar için alternatif iletişim araç ve yöntemleri geliştirilmelidir.
  • Çalışma alanları içinde özürlülerin yer aldığı bakanlık, üniversite, vakıf vb. kurum ve kuruluşların koordineli ve işbirliği içinde çalışmasını sağlanması, hizmetlerin çabuk ve etkili bir biçimde yürütülmesini sağlayacaktır. ( 2)