1970’lerde ekonomik krizin ortaya çıkmasıyla önce ekonomik durgunluk, ardından da derin bir işsizlik meydana gelmiştir. dönemle birlikte, çıkar mücadelesine dayalı, ve lokavtın sık sık kullanıldığı Fordist yapının birtakım olumsuzlukları beraberinde getirdiği çeşitli çevrelerce ifade edilmiştir. Konjonktürel dalgalanmaların yani ve talepteki değişikliklerin ortaya çıktığı bu dönemde kitle üretimi zedelenmiş, mevcut katı hukuki düzenlemelerin ise probleme çözüm üretebilmek için yetersiz kaldığı söylenegelmiştir. Krizin başlangıcıyla birlikte günümüze kadar gelen dönemde dünya geniş bir küreselleşme dalgasıyla karşı karşıya kalmış ve dünya ekonomisi ile bütünleşmeyi gerçekleştiremeyen ülke ekonomileri küreselleşmenin mağduru durumuna düşmüşlerdir. Sözkonusu işletmelerin kendilerini yoğun ve acımasız bir rekabet ortamında bulmalarına yol açmış ve çalışma hayatının yapısı Fordist döneme nazaran köklü bir değişime uğramıştır. Sermayenin oranındaki düşüşe ve gittikçe daha da şiddetlenen rekabete karşı koymak için gelişmiş ülkelerdeki firmalar, teknolojik yeniliklerin yaratılması ve firma örgütleşmesinde biçimlerin ortaya çıkması alanında baş döndüren hıza ulaştılar. “Sözkonusu teknolojiler kendilerini birkaç ortaya koymaktadırlar. Yeni liberal devrimin öncüsü mikro-elektronik otomasyondur”. Bu, işgücünün büyük ölçüde ikamesi olanağını getirdi, üretim maliyetinde işgücünün payı yarıdan fazla azalarak birçok %15’in dahi altına düştü. Vasıfsız-yarı vasıflı işgücünü ikame ederken, az sayıda ama yüksek vasıflı işgücü ihtiyacını artırdı. Bu durum, dünyanın her yanında köklü değişimlere yol açıyor. Gelişmiş ülkelerde artan işsizlik oranları, çözülen refah devleti, yarı-zamanlı çalışma, taşeronlaşma gibi toplumsal-ekonomik boyutta sorunlar yaratıyor.

Günümüzde taraflar, geliri ve istihdamı koruyabilmek için işletmenin rekabet gücünü artırmak gerektiği bilincine varmışlardır. Rekabet ulusal olmaktan çıkıp küresel hale gelince, milli mevzuatların farklılıkları dolayısıyla rakip işletmelerin değişik hukuki düzenlemelere tabi olmaları “haksız rekabet” gerçeğini gündeme getirmiş ve çalışma normlarında bir standarda uyulması zorunluluğu daha açık bir şekilde hissedilir olmuştur.

8.1. ÇALIŞMA NORMLARI STANDARTLARININ OLUŞTURULMASINDA ILO’NUN ROLÜ

Dünyanın bir köşesinde sosyal devletin unsurları görece olarak yerine gelirken, diğer bir bölümünde çalışma hayatı olabilecek en acımasız koşullarla devam etmektedir. Bu nedenle, çalışma kurallarının düzenlenmesinde bir standart yakalanması, çalışanlar için de bir güvence teşkil etmektedir. Aslında bu görev Birleşmiş Milletler’in uzmanlık kuruluşu olarak görev yapan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO- International Labour Organisation) tarafından yerine getirilmektedir. Nitekim, ILO’nun çalışma alanları; çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmeye, iş bulma olanaklarını artırmaya ve temel insan haklarını daha ileri düzeylere oturtmaya yönelik katkılarda bulunacak uluslararası politika esaslarını ve faaliyet programlarını hazırlamak, bu politikaların ulusal yetkililer tarafından onaylanarak uygulanabilmesi için uluslararası düzeyde çalışma standartları oluşturmak, bu politikaların etkinlikle uygulanabilmesinde hükümetlere yardımcı olacak içerikli bir uluslararası teknik işbirliği programı hazırlamak ve nihayet bu çabaların tümünü daha etkin bir çerçeve içinde ilerletebilmek amacı ile öğretim, eğitim, araştırma ve yayın faaliyetlerinde bulunmaktır. Amacı; sosyal adaleti ve uluslararası tanınırlıkta insan ve çalışma haklarını teşvik etmek olan ILO, kurulduğu 1919 yılından beri çalışma hayatına ilişkin 150’den fazla sözleşme oluşturmuştur. Değişik iktisat stratejileri ifadelerini Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Çalışma Teşkilatı (ILO) yaklaşımlarında bulmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde uygulanması gereken işgücü piyasası politikaları ciddi biçimde farklı değerlendirilmektedir. Dünya Bankasına göre, ücretlere devlet müdahalesi, sosyal güvenlik fonlarına zorunlu katılım, iş güvencesi, işgücü piyasasında çarpıklık yaratmaktadır. Bu müdahaleler kaynak dağılımı, yapısal uyum ve istikrar programları bakımından başlıca engelleri oluştururlar.

ILO ise müdahalenin yararlı olduğunu ve düzenlenmiş piyasanın düzenlenmemiş piyasadan daha iyi uyum sağladığını savunur. İşgücü gelirlerinin belirlenmesinde en iyi sonuçları doğuran kurumsal yapılar, üçlü konseyler ve toplu pazarlık sistemleridir. Asgari ücret düşük gelirlileri korumak bakımından önemli rol oynar. Yapısal uyum sağlıklı bir işçi-işveren ilişkileri sistemine ve işçi-işveren-devlet arasında üçlü diyaloga veya toplumsal anlaşmalara gerek duyar. Bu nedenlerle etkinlik ile sosyal koruma amaçları çatıştığında öncelik sosyal korumaya verilmelidir.ILO, argümanlarını esas olarak işgücü, mal, sermaye ve sigorta piyasalarındaki aksaklıklara ve piyasaların kendi kendilerine dengeye gelmeyeceği görüşüne dayandırır. ILO’nun bu yaklaşımı üye ülkelerin imzaladığı uluslararası sözleşmelerde ifadesini bulmaktadır. Temel haklara ilişkin ILO sözleşmeleri örgütlenme özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğünün korunması, örgütlenme ve ücret ve çalışma koşulları hakkında toplu pazarlık yapma hakkı, asgari ücret saptama, iş güvencesini kapsamaktadır.

Ne var ki, uluslararası çalışma standartlarını düzenleyen sözleşmeler, üçlü yapıya sahip (hükümetler-işverenler-işçiler) Uluslararası Çalışma Konferansında kabul edildikten sonra, ancak üye devletlerin onaylamasıyla bağlayıcı hale gelmektedir. Çevre ülkeler, çalışma standartları başlığı ve sosyal adalet görüntüsüyle, rekabet edebildikleri emek-yoğun sektörleri kaybetme endişesi taşımaktalar ve ILO sözleşmelerinin onaylanması konusunda çekingen davranmaktadırlar. Türkiye gibi bazı ülkeler de sözleşmelerin birçoğunu onayladıkları halde, iç hukuka uyumu sağlamamakta ve sözkonusu standartların yaşama geçmesini engellemektedirler, zira ILO sözleşmelerinin büyük bölümü doğrudan uygulanabilirlik (self-executing) kabiliyetinden yoksundur. Şöyle ki; bir uluslararası hukuk hükmünün doğrudan uygulanabilir olmasında sözleşmenin içerdiği kuralların yapısı ve sözleşme maddelerinin yazılış biçimi belirleyicidir. Öncelikle belirtmek gerekir ki; ILO sözleşmelerinin içerdiği sosyal haklar genellikle bazı ek düzenlemelerin yapılmasıyla somutlaşırlar. Bu haklar kişilere sübjektif haklar vermeyip, sadece devletlere bazı yükümlülükler getirir. Bu anlamda,, ILO normlarının uygulanmasının mahkemeler önünde “doğrudan” talep edilebilmeleri çok istisnaidir. Zira, ILO sözleşmeleri program-sözleşme niteliği taşırlar ve sözleşmeler, ekonomik ve sosyal gelişmişlik düzeyleri farklı ülkelerce uygulanacağından esnek hükümler içerirler. Bu da doğrudan uygulanma olasılığını önemli ölçüde zorlaştırmaktadır.

Diğer yandan ILO sözleşmelerinin doğrudan uygulanabilmesi için sözleşme metninin “uygulama anında hiçbir tartışmaya fırsat vermeyecek derecede” açık, ayrıntılı ve belirli olması gerekir. Oysa, sözkonusu sözleşmeler genellikle soyut, belirsiz bir üslupla kaleme alınmışlardır.

İşte bu nedenlerle, her ne kadar ILO sözleşmeleri onaylansa da, doğrudan uygulanabilirlik mümkün olmadığından ve uyum yasaları da çıkarılmadığından, çalışma hayatında sözkonusu sözleşmelerin getirdiği güvencelerden yararlanılamamakta ve bu sözleşmeler pratikte bir anlam taşımamaktadırlar.

ILO sözleşmelerinin bağlayıcı olmadığı bu ortamda, işletmelerin sosyal sorumluluklarını düzenlemek ve onlara yol gösterebilmek için “ Sosyal Sorumluluk Standardı” oluşturuldu.

8.2. SA 8000 VE DENETİM PROBLEMİ

1997 yılında CEPAA (Council on Economic Priorities Accreditation Agency) himayesinde, içinde işçi sendikaları, insan hakları ve çocuk hakları örgütleri , akademisyenler ve işverenlerin de bulunduğu bir grup organizasyon tarafından, çalışanların temel haklarını garanti altına almayı amaçlayan işletmeler için “SA 8000 Sosyal Sorumluluk Standardı (Social Accountability 8000)” geliştirilmiştir.

Taşeronlaştırmanın büyük yoğunlukla yaşandığı günümüzde, her ne kadar işletmeler “SA 8000” sahibi olsalar da onların taşeronlarının sözkonusu standardın gereklerini yerine getirmemesi tehlikesi mevcuttu. Gerçekten de, “üretim hattının dünya üzerinde geniş bir coğrafyaya yayılması ve fasonculuk, şirketlere rekabet edebilirlik açısından birçok avantaj getirmekle beraber (kapasite ve uzmanlık yatırımlarının azalması, hızlı teslimat ve sipariş esnekliği), büyük çok uluslu firmalar, markalarını verdikleri ürünü ortaya çıkaran işgücü ordusunu tanıma şansından çok uzaklaştılar”. Memnuniyetle ifade etmek gerekir ki, “SA 8000” alabilmek için işletmelerin münferit olarak standardın kıstaslarını hayata geçirmeleri yeterli olmayıp, birlikte çalıştıkları taşeronların da buna uyması gerekmektedir. CEPAA, işletmelerin birlikte çalışacakları tedarikçileri seçerken bunların az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde bulunan fabrikalarındaki çalışma saatleri, ücretler, sağlık ve güvenlik koşulları, disiplin uygulamaları, zorla işçi çalıştırıp çalıştırmadıkları ve “çocuk” kavramını nasıl tanımladıklarına ilişkin bilgileri kapsayan “davranış kuralları”nı ve bu kurallarla ilgili kontrolleri kendilerinin mi yoksa bağımsız bir danışmana ya da sivil toplum örgütüne mi yaptırdıklarını incelemelerini önermekte ve böylece standardın yaygınlaştırılmasını hedeflemektedir”. Tüm bunlar, son derece zor bir denetimi beraberinde getirmektedir, zira bugün çok uluslu işletmeler neredeyse dünyanın her köşesinde taşeron çalıştırmaktadırlar. Aslında SA 8000 denetlenebilir bir standart olarak oluşturulmuştur ve SA 8000 standardına uygunluk belgelendirilebilir. Ne var ki, denetimin sağlıklı yapılabilmesi hususunda tereddütler taşıdığımızı belirtmeden geçemeyeceğiz. Aslında “SA 8000” sağlıklı denetime ait unsuru bizzat kendi içinde barındırmaktadır. Şöyle ki; “SA 8000”, bazı ILO sözleşmeleri, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi temel alınarak oluşturulmuştur. Adı geçen ILO sözleşmelerinin içinde “Teşkilatlanma ve Kollektif Müzakere Hakkı Prensiplerinin Uygulanmasına Müteallik 98 Sayılı Sözleşme”, “İşletmelerde İşçi Temsilcilerinin Korunması ve Onlara Sağlanacak Kolaylıklar Hakkında 135 Sayılı Sözleşme”, “Zorla Çalıştırmanın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin 105 Sayılı Sözleşme”, “Cebri veya Mecburi Çalıştırmaya İlişkin 29 Sayılı Sözleşme”, “Eşit Değerde İş İçin Erkek ve Kadın İşçiler Arasında Ücret Eşitliği Hakkında 100 Sayılı Sözleşme”, “İş ve Meslek Bakımından Ayrımcılığa İlişkin 111 Sayılı Sözleşme”, “İstihdama Kabulde Asgari Yaşa İlişkin 138 Sayılı Sözleşme”, “İşçi Sağlığı ve İş Güvenliğine İlişkin 155 Sayılı Sözleşme”, “Mesleki Rehabilitasyon ve Özürlülerin Çalıştırılmasına İlişkin 159 Sayılı Sözleşme”, “Evde Çalışmaya İlişkin 177 Sayılı Sözleşme” ve denetim açısından en önemlisi “Sendika Özgürlüğü ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin 87 Sayılı Sözleşme” bulunmaktadır. Sözkonusu 87 Sayılı Sözleşmenin 8.maddesinde, yasaların bu sözleşme ile öngörülen güvencelere zarar verecek nitelikte olamayacağı veya zarar verecek şekilde uygulanamayacağı ifade edilmektedir. Dolayısıyla, “SA 8000″in gerekleri yerine getirilirken 87 sayılı sözleşmenin ruhu gözönüne alınmalı ve işletmede sendikalaşmaya yönelik çabalar engellenmemeli, ayrıca hiçbir işçi sendikal bir nedenle işten çıkarılmamalıdır. Örneğin, ülkemiz açısından düşünüldüğünde, her ne kadar Sendikalar Kanunu md.31 sendikal güvence getiriyor gibi gözükse de, kanımızca böyle bir teminatın varlığından bahsedilemeyeceğinden, toplu iş sözleşmeleri vasıtasıyla 87 sayılı sözleşmeye uygunluk sağlanmalı ve sendikal güvence işveren tasarrufuyla hayata geçmelidir. İşte bu şekilde sendikaları işletmelere sokmak diğer ILO sözleşmelerinin uygulanmasının denetimini kolay hale getirecektir. Zira, “SA 8000” çerçevesinde yapılan belgelendirmeler üç yıl için geçerli olup, standarda uygunluk altı aylık periyodlarla kontrol edilmektedir. Bu çerçevede, denetim firmalarının denetim öncesinde sendikalarla görüşüp bilgi almaları gerekmektedir. Bundaki amaç, hem denetim kuruluşunun standart gereklerinin ülkeye özgü uygulamaları hakkında bilgilenmesi, hem de sendikaların belgelendirme süreci ile ilgili bilgi sahibi olmalarıdır. Örneğin bir denetim firması olup Ocak 1999’da CEPAA tarafından yetki verilen BVQI, 23 Haziran 1999’da sivil toplum kuruluşları, uluslararası kuruluş temsilcileri ve sendika temsilcilerinin katıldığı bir toplantı düzenlemiştir. Doğal olarak, bu tip genel toplantıları sık aralıklarla düzenlemek mümkün değildir. Oysa, sendikalar her an o işletmenin içindedirler ve adeta gönüllü bir denetim kuruluşu olarak görev yapmaktadırlar. Bu anlamda, “SA 8000” ile teminat altına alınmaya çalışılan hususların tam anlamıyla hayata geçirilmesi için bir zorunluluk teşkil eden “denetim” sendikalar sayesinde sağlıklı olarak yapılabilecektir. Halen Bureau Veritas Quality International (BVQI) firmasında kalite, çevre ve sosyal sorumluluk konularında çalışan ve sosyal sorumluluk ürün sorumluluğu görevini yürüten bir denetçi, denetim ekibinin denetim yapılacak firmanın içinde bulunduğu sektördeki kritik çalışma ve sosyal hayat şartları, ücretlendirme verileri, hizmet sözleşmeleri, sendikalar, işçi sağlığı ve iş güvenliği, kaza istatistikleri ve eğitimler hakkında bilgi sahibi olması gerektiğini ifade etmektedir. Sayılan tüm unsurlara en hakim olan örgütün bizzat o işletme içinde faaliyette bulunan sendikalar olduğu gözönüne alınınca, görüşümüz daha da anlamlı hale gelmektedir.

8.3. SA 8000’İN VARLIK NEDENİ

Bugün gelişmiş ülkeler daha emek-yoğun teknoloji içeren ve artık kendileri için maliyeti yüksek olan mallar için ucuz emek pazarı arıyor. Daha fazla yatırım çekebilmek amacıyla da çevre ülkelerde ücretlere baskı ortaya çıkıyor, yabancı sermayenin kendisini tercih etmesi için ücretler olabildiğince düşük tutuluyor. Bunun için de çocuk işgücü, kadın işgücü, sendikasız-sigortasız çalıştırma rağbet görüyor. Elbette dış ticaret rejiminin giderek serbestleştiği bir ortamda ithal mallarıyla iç piyasada ve ihraç mallarıyla dış piyasalarda rekabet edebilmek açısından çevre ülkelerin elinde ucuz emekten başka araç hala bulunmamaktadır. Doğal olarak, nüfus artışından kaynaklanan ve her yıl çalışan nüfusa yeni milyonlar eklenen bir ortamda, ne olduğu bile tam saptanamayan işsizlik oranını sabit tutmak dahi büyük yatırım istemekte, varolan işsizler ise çok büyük rakamlara ulaşmakta ve ücretleri düşürme yolunda bir diğer baskıyı yaratmaktadır. Günümüzde, özellikle Latin Amerika ülkelerinde kentsel işsizlik ve sefaletin getirdiği insanlık dışı uygulamalar dikkat çekicidir. Örneğin, Brezilya’da sokaklarda başıboş çocukların toplu olarak imha edilmesine dair haberler ile Güneydoğu Asya’da kırsal alanlardaki sefaletin getirdiği görüntüler, ailelerin yaşamak için küçük çocuklarını, özellikle kızlarını fuhuş sektörüne sattıkları zaman zaman medyada yer almaktadır. Geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeler kentlere yığılan, düzenli geliri olan sürekli bir iş için bekleşen yığınlar ile kırsal bölgelerde geleneksel üretim yapısı içinde gizlenmiş, çok fazla bir şey üretmeyen, dolayısıyla yeterli bir geliri olmayan büyük bir kitlenin yarattığı problemler girdabında boğuşmaktadır. İşte böyle bir ortamda, işletmelere, hukuken olmasa bile etik bir zorunluluk getiren SA 8000 Standardının varlığı son derece anlamlı hale gelmektedir. Sözkonusu standardı almak için getirilen şartların konuları, SA 8000’in mevcudiyetinin önemini gayet açık ifade etmektedirler. Örneğin, ekonomik hayatta çocuk emeğinin kullanımının yaygınlığı toplumların gelişme düzeyini gösterdiği kadar, işletmelerin de sosyal sorumluluklarının seviyesinin belirlenmesinde başlıca ölçüt olmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler, gelişmemişliklerine bağlı olarak, çalışan çocuklar ve yol açtığı sorunları yaşamaktadırlar. Tahminlere göre bazı Asya ülkelerinde çalışan çocukların miktarı mevcut işgücünün %11’ine ulaşmaktadır. Afrika’da ise çocukların yaklaşık %20’sinin çalıştığı hesaplanmaktadır. 1996 yılında ILO’nun yayınladığı verilere göre; 10-14 yaş grubu içinde Asya’da 44,6 milyon, Afrika’da 23,6 milyon, Latin Amerika’da da 5,1 milyon çocuğun ekonomik olarak aktif olduğu söylenmektedir. Ülkemizde bu oran %24, Hindistan’da %14,37, Endonezya’da %9,55, Pakistan’da %17,67, Brezilya’da %16,1, Meksika’da ise %6,7’dir. Ancak, 10 yaşın altındaki çocuklar hakkında güvenilir bir veri bulunmamaktadır. Bu nedenle de rakamlar ve oranların daha büyük olduğu düşünülmelidir. SA 8000’in geliştirilmesinde temel alınan metinlerden Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, asgari çalışma yaşı konusunda esas itibariyle ILO tarafından oluşturulan uluslararası çalışma sözleşmelerinin gözönünde bulundurulmasını öngörmektedir. Bunlar içinde de 138 sayılı sözleşme ön plandadır. Öte yandan, Avrupa Sözleşmeleri içinde de 138 sayılı sözleşme esaslarının gözetildiği görülür. Nitekim, Avrupa Sosyal Şartının 7.maddesi; taraf devletlere, “çocukların sağlık, ahlak ve eğitimleri için zararlı olmayacağı belirlenen hafif işlerde çalıştırılmaları durumu haricinde asgari çalışma yaşının en az 15 olmasını sağlama” yükümünü getirmektedir. Bunun gibi, Avrupa Birliği içinde İşçilerin Sosyal Hakları Topluluk Şartı da, asgari çalışma yaşının her halükarda 15 yaştan aşağı olmamasını öngörmektedir.

Diğer yandan, yine SA 8000’in geliştirilmesinde temel kabul edilen belgelerden 159 sayılı ILO sözleşmesi ise genel olarak özürlülerin mesleki rehabilitasyonu için, özürlünün uygun bir iş edinmesini temin ederek, bu işini sürdürmesini ve işinde ilerlemesini sağlayarak bu şekilde özürlünün topluma entegrasyonunu amaçlamaktadır. Sözleşme özürlülerin mesleki rehabilitasyonu ve istihdamı açısından iki bölümde düzenlenmiştir. Bunlar sırasıyla; özürlüler için mesleki rehabilitasyon ve istihdam politikası prensipleri ile özürlüler için mesleki rehabilitasyon ve istihdam hizmetlerinin geliştirilmesi için ulusal düzeyde gerçekleştirilecek faaliyetlerdir. Nihayet, 29 sayılı ILO sözleşmesi ise kişilerin baskı ve tehdit altında ve kendi iradeleri dışında zorla çalıştırılmalarına önemli sınırlamalar ve yasaklar öngörmektedir. Kamu yararına uygulamaya konulmasına izin verilebilen mecburi çalıştırmada ise toplum yararı şart olarak aranmaktadır. Ayrıca, cebri çalıştırmanın 12 aylık sürede 60 günü geçemeyeceği hükmü yer almaktadır. Sayısı daha da artırılabilecek olan ve “SA 8000 Sosyal Sorumluluk Standardı”nın varlık nedenini özetleyen bu uluslararası belgelerin düzenlediği konulara ve çalışma hayatında mevcut olan aksaklıklar için önerdiği çözümlere bakıldığında sözkonusu standardın mevcudiyetinin ve işletmeler tarafından alınmasının ne derece önem taşıdığı anlaşılmaktadır.

8.4. SA 8000’İN İŞLEVİ

“SA 8000”, malların üretimi ve hizmetlerin sunulmasında etik unsurları garanti altına alan bir standarttır ve tüm sanayi kollarında, çalışma hayatına dair uygulamalarla ilgili sosyal sorumluluklarını yerine getirdiklerini kanıtlamak isteyen her büyüklükte işletmeye tatbik kabiliyeti vardır. Sözkonusu uygulamalardaki suistimaller genellikle giyim, ayakkabı, oyuncak, kozmetik ve tarım alanlarında görülmektedir. “SA 8000”, özellikle bu alanlarda çalışan ve sosyal sorumluluklarını büyük ölçüde yerine getirmiş işletmeleri diğerlerinden ayırt etmeye yaramaktadır. “SA 8000″in, işletmenin imajının korunması ya da düzeltilmesi, çalışanların moralinin ve verimliliğinin artırılması, müşterilerin beklenti ve ihtiyaçlarının karşılanması, yeni pazar olanaklarıyla rekabette üstünlük sağlanması, çalışan ve yönetim arasındaki iletişim kanallarının açılması, ürün kalitesinin iyileştirilmesi, tedarikçi ve taşeronlarla ilişkilerin uzun süreli sözleşmeleri teşvik edecek yönde iyileştirilmesi ve bilgi akışının düzenlenmesiyle tüketici güveninin artırılması gibi işlevleri olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca, “SA 8000″le birlikte toplumsal bir güven kazanıldığı, şirketin kamuoyundaki izlenim ve itibarının arttığı, işçilerle ilişkilerin geliştiği, uluslararası ticaret yapabilme kabiliyetinin ilerleme kaydettiği de belirtilmektedir. Gerçekten de, “SA 8000″in gerçekleştirmek istediği amacın; çocuk çalışması, zorla çalıştırma, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınması, örgütlenme özgürlüğü, ayrımcılığın engellenmesi, çalışma saatlerinin düzenlenmesi konularında odaklandığı düşünüldüğünde “SA 8000” alan işletmelerde sözkonusu olumlu gelişmelerin kazanılabilmesi bir tesadüf sayılmamalıdır. Zira, küreselleşen ekonomi iş dünyasına büyük bir güç vermektedir ve bu güç bazı sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. Şöyle ki; yapılan herşeyde etik değerleri temel almak ve beklentisi gittikçe artan tüketiciyi dikkate alarak marka dürüstlüğünü ve itibarı korumak “büyük” olmanın gereği olarak algılanmalıdır. Bu özellikleri dolayısıyla “SA 8000”, yakın bir zamanda tüm tüketicilerin mal alırken varlığını arayacakları bir unsur olarak karşımıza çıkacaktır. Zira, gelişmiş Batılı ülkelerde tüketiciler satın aldıkları malın nerede, hangi şartlar altında, kimler tarafından üretildiğini bilmek istemektedir. Avrupa Konseyinin 17 mayıs 1973 tarihli bir kararında ve AET’nin 14 Nisan 1975 tarihli ön programında ele alınan beş temel haktan bir tanesi “aydınlatılma hakkı”dır. Yine aynı şekilde Uluslararası Tüketici Birlikleri Örgütü tarafından ilan ve 04.09.1985 tarihli Birleşmiş Milletler Genel Kurul Kararı ile de kabul edilen evrensel nitelikli sekiz tüketici hakkından birisi “bilgi edinme hakkı”dır. Avrupa Birliğine aday ülke konumundaki Türkiye’de de 1983 sonrası serbest piyasa ekonomisine geçme süreci nedeniyle tüketiciler çoğunlukla mağdur taraf olmuşlar ve tüketici talepleri daha sık gündeme gelmeye başlamış, Avrupa Birliği mevzuatı ile evrensel nitelikteki sekiz temel tüketici hakkı da gözönüne alınarak 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun hazırlanmış ve yürürlüğe konmuştur. Bu anlamda, her geçen gün, satın alacağı mal hakkında daha çok bilgi talep eden tüketicinin varlığı, “SA 8000 Sosyal Sorumluluk Standardı”nın mevcudiyetini daha da anlamlı kılmaktadır.

8.5. SA 8000 VE KAYITDIŞI SEKTÖR İLE HAKSIZ REKABETİN ÖNLENMESİ

Bugün gerek işverenler gerek işçiler gerekse devlet açısından en büyük problemlerden biri de, gittikçe ağırlığını hissettiren ve kayıtlı sektörü neredeyse tasfiye noktasına itebilecek aşamalara ulaşan kayıt dışı sektördür. İşverenler açısından “haksız rekabet”in önlenmesi için “kayıt dışı sektör”ün ortadan kaldırılması bir zorunluluk teşkil etmektedir. Zira, aynı işkolunda üretim yapan ya da hizmet sunan iki işletmeden birinde çalışanların kayıtsız olması, kayıtlı işçi çalıştıran diğer işletmeyi rekabet edemez duruma sokmaktadır, çünkü sözkonusu iki işletmenin işgücü maliyetleri arasında sadece bu nedenle ciddi farklılıklar bulunabilmektedir. Ulusal planda görülen bu olumsuz durum uluslararası platformda daha da vahim sonuçlara yol açmakta ve üretim boyutunu işgücünün ucuz olduğu ve kayıt dışı çalıştırıldığı çevre ülkelere kaydıran çok uluslu işletmeler büyük rekabet avantajı kazanmaktadırlar. Bu nedenle, “SA 8000” standardının tüm dünyada uygulama alanı bulması son derece önemlidir. Özellikle sendikalaşmayla birlikte örgütlü işçiler kayıt içine alınacaklar ve aynı sektörde bulunup rekabet eden işletmelerin işgücü maliyetlerinde, “haksız rekabet”in mevcudiyetini doğuracak farklılıklar olmayacaktır.

İşçiler açısından bakıldığında ise günümüzde kayıtlı çalışmak adeta tatlı bir rüyadır. Çünkü, sigorta primlerinin düzenli ödenmesi, insanca ücret alması ve sağlıklı koşullarda çalışmasının ön şartı kayıt içine alınmasıdır. Gerçekten de kişilerin cinsiyetlerine ya da yaşlarına bakılmaksızın, süre sınırlaması neredeyse olmadan ve insan onuruyla bağdaşmayacak koşullarda, sefalet ücretleriyle çalıştırıldıkları bir dünyada kayıt içine alınmak ve “SA 8000” standardının içeriğindeki ILO sözleşmeleri ve diğer metinlerin güvencelerinden yararlanmak gerçekten sözkonusu işçiler için bir devrim niteliği taşımaktadır. Devletlerin ise kayıt dışı sektörün tasfiyesiyle elbette daha fazla vergi gelirine sahip olabilecekleri ve sağlıklı bir prim tahsilatıyla sosyal devlet olmanın gereklerini yerine getirebilecekleri tartışmasızdır. Sosyal taraflar ve devletler için tüm olumlu getirilerine rağmen “SA 8000″in alınması hukuki olarak bir zorunluluk değildir. Bu nedenle, işletmeleri “SA 8000″in kıstaslarını yerine getirmeye zorlayacak mekanizmalara ihtiyaç vardır. Bu ise ancak, yukarıda açıklanan tüketici bilinciyle sağlanabilecek bir husustur. Gerçekten de, “SA 8000 Sosyal Sorumluluk Standardı”nın geliştirilmesi sürecinde özellikle tüketici örgütleri gibi sivil toplum kuruluşlarının ciddi katkısı olmuş ve sözkonusu standart uluslararası iş çevrelerinin, sivil toplum kuruluşlarının ve işçi sendikalarının bir uzlaşması olarak takdim edilmiştir. Özellikle tüketici örgütlerinin baskısı, tüm işletmeleri “SA 8000” alınması yolunda çaba göstermeye zorlayacaktır. Örneğin, kalite ya da ücret kadar, satın aldığı malın çocuk işçiler tarafından üretilip üretilmediğine de dikkat eden günümüz tüketicisi, işletmeleri, kayıt dışı ve çok düşük ücretle çalıştırmanın sembolü haline gelmiş olan “çocuk işçi” çalıştırmaktan elbette vazgeçirecektir.

8. 6. SOSYAL SORUMLULUK ŞARTNAMESİNİN TEMEL KURALARI

I- İşe Alma Ve Ayrım Yapmama Kuralları:

Firma; çalışanları işe alma, iş verme, terfi, eğitim, disiplin, iş akitlerine son v0erme ve emeklilik hususlarında değerlendirirken; dil, din, ırk, milliyet, cinsiyet, özürlülük, yaş, medeni hal, sendika üyeliği ya da siyasal görüşe dayalı bir ayrımcılık uygulaması içinde olmayacak ve destek vermeyecektir.

II- Çalışma Süreleri:

Firma; çalışma süreleri hususunda, ilgili kanuni düzenlemelere ve endüstri standartlarına uyacaktır. Çalışanlardan haftada 45 saatten fazla çalışması istenmeyecek ve ortalama 7 günlük süre içinde en az 1 gün izin verilecektir. Fazla mesai isteğe bağlı olacak, çalışma süresi mesai dahil günlük 12 saati, haftalık 60 saati aşamayacaktır. Fazla mesaiye her zaman daha fazla ücret verilecektir.

III- Zorla Ve Mecburi Çalışma:

Firma; çalışanları zoraki veya mecburi olarak çalıştırmayacaktır. Bu kapsamda; fazla mesailer çalışanın rızası ile gerçekleşecek ve cezalandırma aracı olarak kullanılmayacaktır. Çalışanlardan işe alınırken zorlayıcı bir teminat istenmeyecektir.

IV- Özel Çalışma Gruplarını Çalıştırma:

A- Çocuk İşçi Çalıştırma:

Firma; 15 yaşından aşağı işçi çalıştırmayacaktır. 18 yaş altındaki çalışanlar ilgili kanuni düzenlemeler dahilinde istihdam edilecek, geceleri yada ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılmayacak, eğitim düzeyinin yükseltilmesine yönelik çıraklık müessesi işletilecek ve teşvik edilecektir. Çırak ve stajyer statüsündeki çalışanların hakları yasal düzenlemeler dahilinde gözetilecektir.

B- Kadın İşçi Çalıştırma:

Firma; kadın çalışanlarını ilgili yasal düzenlemeler dahilinde istihdam edecek ve haklarını gözetecektir.

V- Ücretler:

Firma; çalışanlarının temel ihtiyaçlarını karşılayacak surette ücret ve gelir seviyesini temin etmek için üzerine düşeni yapacaktır. Bu amaçla yasalarca tespit edilen asgari ücretin altında ücretlendirme yapmayacaktır. Çalışanlara her maaş verilişinde ayrıca hak edilen normal maaşını, fazla mesai ücretini, gerekli istihkakı, yasal kesintileri gösteren detaylı ve yazılı bilgilendirme yapılacaktır.

VI- İzinler:

Firma; çalışanlara ilgili kanuni düzenlemeler dahilinde yıllık izin kullandıracak ve bunu kullandırmayıp ücretini ödeme yoluna gitmeyecektir. Ücretli ve ücretsiz izin uygulamalarında da ilgili yasal düzenlemelere uyulacaktır.

VII- İşçilerin Örgütlenme Hakkı:

Firma; çalışanların sendika kurma ve istedikleri sendikalara üye olma ve toplu pazarlık yapma hakkına saygı gösterecektir. Bu kapsamda işçi temsilcilerine ayrımcılık yapılmayacak ve işyerinde temsilcilik işlevlerinin yerine getirilmesi kolaylaştırılacaktır.

VIII- Disiplin Ve Taciz Etmeme Politikası:

Firma; çalışanlara karşı bedensel cezalandırma, zihinsel yada fiziksel baskı, küfür, cinsel taciz, tehdit içeren davranışlar içine girmeyecektir. Bu amaçla ilgili disiplin politikasını oluşturacak ve çalışanlara gerek işe başlamaları sırasında gerekse de sonrasında yazılı olarak duyuracaktır.

IX- Güvenli Ve Sağlıklı Çalışma Çevresi:

Firma; çalışanlara gerekli iş tecrübesini kullanarak ve belirli her tür tehlikeyi gözeterek, güvenli ve sağlığa uygun bir çalışma ortamını temin edecektir. Çalışma ortamında mevcut tehlike sebeplerini, mantıklı olarak uygulanabilir olduğu sürece, en aza indirerek işin özelliğinden kaynaklanan kaza ve yaralanmaları önlemek için yeterli önlemleri alacaktır. Çalışanlara düzenli ve kayıtlı sağlık ve güvenlik eğitimi sağlanacak ve bu eğitimler yeni işe girmiş yada yeni tayin edilmiş çalışanlar için tekrarlanacaktır. Temiz çalışma ortamı, hijyenik tuvalet ve içilebilir temiz su imkanı sağlanacaktır. Bu kapsamda aşağıdaki temel başlıkları içeren hususlar değerlendirilecektir.

A- İşyerinde Bulunması Gereken Sağlık Şartları Ve Güvenlik Tedbirleri:

Firma; işyerinin fiziki koşulları, çalışma alanları, makine yerleşimi, havalandırma, aydınlatma varsa asansör tertibatı, işyeri düzeni ve temizliği, hijyenik tuvalet ve içilebilir suya kavuşma imkanı hususlarında ilgili kanuni düzenlemeler dahilinde uygunluğu sağlayacaktır.

B- Tıbbi Acil Bakım, Sağlık Ve Hijyen Tedbirleri:

Firma; işyerinde görevli hekim istihdam edecek, ilk yardım dolabı, sedye, battaniye, ilk yardım odası teçhiz edecek ve bu amaçla eğitimli personel görevlendirecek, çalışma alanları, tuvalet, mutfak ve yemekhanenin sağlık koşulları ile zehirli ve zararlı maddelerle çalışma hususlarında gerekli düzenlemelere uygunluk sağlanacaktır.

C- Kazanlarda, Basınçlı Kaplar, Asansörlerde Ve Kompresörlerde Alınacak Güvenlik Tedbirleri:

Firma; işyerinde mevcut kazan, basınçlı kaplar ve kompresörlerin işletilmesi ile ilgili tedbirleri, bakımını, onarımını ve periyodik kontrollerini gerekli düzenlemeler dahilinde gerçekleştirecektir.

D- Elektrik Tesisatında Alınacak Güvenlik Tedbirleri:

Firma; işyerindeki elektrik tesisatı ve teçhizatını, topraklama hattının inşasını, bakımı, onarımı ve periyodik kontrollerini gerekli düzenlemeler dahilinde gerçekleştirecektir.

E- Makine Ve Tezgahlarda Alınacak Güvenlik Tedbirleri:

Firma; işyerinde mevcut dikiş, kesme, düğme, diğer benzer makinelerin kullanma, bakım ve güvenlik tedbirlerini alacak ve çalışanlara yazılı olarak bildirecektir.

F- Çevre Sorunu:

Firma; çevre yönetim uygulamaları hususunda gerekli planlamayı yapacak, ürünleri üretim, kullanım ve atılma safhalarındaki çevre etkilerini azaltacak yönde tasarlayacak, tehlikeli ve yanıcı maddelerin depolanması, kullanılması ve yok edilmesi hususunu da değerlendirerek çalışanlara iş sorumluluklarına uygun güvenli ve sağlıklı iş uygulamaları amacıyla düzenli aralıklarla eğitimler düzenleyecektir.

H- Yangına Karşı Alınacak Güvenlik Tedbirleri:

Firma; işyerinde yangın tehlikesini asgariye indirecek güvenli bir çalışma ortamının oluşturulmasına yönelik Yangın Alarm Planı, Yangın Emniyet Talimatı ve Yangın Tahliye Planını hazırlayacak ve çalışanlara yazılı olarak duyuracaktır. Bu kapsamda acil yangın ihbar sistemi, yangın söndürme teçhizatı, acil kapatma, tahliye yolları, toplanma alanları gibi temel konularda gerekli düzenlemeleri yapacak ve çalışanları periyodik eğitimler aracılığıyla bilgilendirecek, alarm ve tahliye deneme ve tatbikatlarının düzenli yapılmasını sağlayacaktır.

EK 1:

ARAŞTIRMA METODOLOJİSİ

Çanakkale ilinde yapılan uygulamanın amacı, bölgede faaliyet gösteren işletmelerin yukarıda belirtilen sosyal sorumluluk düzeylerine göre, sosyal sorumluluk stratejilerinin belirlenmesi ve kapsamının araştırılmasıdır.Araştırmanın nüfusunu Çanakkale ilinde Ticaret ve Sanayi Odasına kayıtlı 136 anonim şirket oluşturmaktadır.Bunların 20’si şube niteliğinde olup, toplam içinden 11’i gayri faal, 13’ü ise, aynı şirketler grubuna bağlıdır. Araştırmaya merkezleri de Çanakkale’de olan şubeler çift sayımı engellemek üzere dahil edilmemişlerdir. Dolayısıyla araştırmanın nüfusunu 112 işletme oluşturmaktadır. Araştırmanın güvenilirliğinin yüksek olmasını sağlamak için tam sayım yoluna gidilmiştir.Bu araştırma, anket yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Anket, anonim şirketlerin Ticaret ve Sanayi Odasında kayıtlı adreslerine posta yolu ile gönderilmiş ve üst düzey yöneticiler tarafından doldurulması istenmiştir. Ayrıca, cevaplama oranının yükselmesini sağlamak amacıyla yıllık cirolara en yüksek olan 7 işletmeye faks çekilmiş ve 12 işletme ile yüzyüze görüşme metodu ile anket uygulanmıştır. Toplam 38 işletmeden veri elde edilmiştir. Cevaplama oranı % 34’dür.

Araştırma üç bölümde gerçekleştirilmektedir. Birinci bölümde, sosyal sorumluluk düzeyleri sınıflandırmasına paralel olarak öncelikle işletmelerin yasal sorumlulukları yerine getirme derecesi incelenmiştir. Bu konuda işletmelerin cevaplarında sosyal beğenilirlik etkisi tespit edilmesine rağmen bu yöndeki bilgilere başka yöntemle ulaşma imkanı olmadığı için işletme beyanları esas alınmıştır.

Araştırmanın ikinci bölümünde işletmelerin ekonomik ve etiksel düzeylerinin tespitine ilişkin veriler toplanmıştır. Bu amaçla, üst düzey yöneticilere çeşitli senaryolar aracılığıyla etik ve ekonomik açıdan sosyal sorumluluk düzeylerini belirleyen iki seçenek örtülü olarak sunulmuştur. Yöneticilerden seçeneklerde verilen durumlardan birine karar vermesi istenmiştir.Üçüncü bölümde ise, sağduyu sorumluluklarını belirlenmesine yönelik, işletme faaliyetleri ile ilgili açık uçlu soru yöneltilmiştir.

ARAŞTIRMA BULGULARI VE DEĞERLENDİRME

Çanakkale ilinde 1998 yılı itibariyle 125 işletme faaliyetlerini sürdürmektedir. Tablo 2’den görüleceği gibi bu işletmelerin 18’i şube niteliğinde ve bunların içinden 13’ü de aynı şirket grubuna bağlıdır. Bir başka ifadeyle 107 işletmenin merkezi ve 5 işletmenin şubesi Çanakkale ilinde faaliyetlerini sürdürmektedir.

 

Tablo 2. Araştırma Yapılan Anonim Şirketlerin

Merkez ve Şube Olma Özelliklerine Göre Sayıları

Çanakkale ilindeki anonim şirketler Anonim

Merkez

Şirketler

Şube

 

Toplam

Faal 107 18 125
Gayrifaal 9 2 11
Toplam 116 20 136

Birinci basamakta, araştırmaya cevap veren tüm işletmeler, yasal sorumluluklarını tam olarak yerine getirdiklerini ifade etmektedirler. Örf ve geleneklere ve düzenleyici hükümlere uyum ise, 0 puan uyumsuzluk, 5 puan asgari uyum, 10 puan tam uyum ölçeğinde ortalama 7.9 puan çıkmıştır.İkinci basamakta ise, yasal sorumluluklarını yerine getiren işletmelerin ankette verilen senaryolar yardımı ile ekonomik ve etik sorumlulukları, çıkar gruplarına yönelik olarak ayrı ayrı değerlendirilmiştir.Üçüncü olarak çıkar gruplarına karşı izlenen sosyal sorumluluk stratejileri arasındaki korelasyonlar incelenmiştir. Bu kapsamda, işletmelerin müşterilere, yerel halka ve topluma yönelik izledikleri sosyal sorumluluk stratejileri çapraz tablolar yapılarak, ki kare testi ile ilişkilerinin anlamlılığı tesbit edilmiştir.Yerel halk ve topluma yönelik ortaya konan sosyal sorumluluk stratejileri, Tablo 3’de görülmektedir. Tablodan görüldüğü gibi, işletmelerin faaliyetlerini etkileyen çıkar grupları içinde yerel halk ve topluma karşı işletmelerin izledikleri sosyal sorumluluk stratejileri anlamlı farklılıklar* göstermektedir. Yerel halka yönelik etiksel sorumluluklarını yerine getiren işletmeler (%55.3) % 95 anlamlılık düzeyinde, topluma karşı sadece ekonomik ve yasal sorumluluklarını yerine getirmekte ya da tam tersi topluma yönelik uyumlaşma stratejisi ya da geleceğe yönelik stratejiyi tercih eden işletmeler, yerel halka karşı savunma stratejisi izlemeyi tercih etmektedirler. Her iki gruba yönelik uyumlaşma ya da geleceğe yönelik sosyal sorumluluk stratejisi izleyen işletme oranı %17 ile 7 adettir. İşletmeler topluma yönelik savunma stratejisini tercih ederken yerel halka yönelik uyumlaşma stratejisini kullanmaktadır. Farklı stratejilerin ortaya çıkmasının nedeni ise, bu grupların farklı güçleri ya da işletme üzerindeki baskıların şiddetinin farklı olmasındadır. Çanakkale ilinin nüfus ve coğrafi bakımdan küçük olması ve dolayısıyla ilişkilerin ticari hayatta daha belirleyici olması işletmeleri yerel halka yönelik sosyal sorumluluk kapsamında değerlendirilen faaliyetlerin üzerinde daha fazla durmaya yöneltmektedir.

Tablo 3. Araştırma yapılan işletmelerin Yerel Halk ve Genel Olarak Topluma Yönelik Ortaya Koydukları Sosyal Sorumluluk Stratejilerinin Karşılaştırılması

Yerel Halka Yönelik Strateji
Topluma Savunma Stratejisi Uyumlaşma Stratejisi İşletme Toplamı
Yönelik Frekans Yüzde Frekans Yüzde Frekans Yüzde
Savunma Stratejisi 6 35.3 14 66.7 20 52.7
Uyumlaşma Stratejisi 11 64.7 7 33.3 18 47.3
Toplam 17 100.0 21 100.0 38 100.0
Yüzde 44.7 55.3 100.0

*.05³0.05, %95, s.d.1

Yoğun rekabet ortamında işletmelerin hissedarlara karşı etiksel davranışlar olduğu kadar müşterilere karşı da etiksel faaliyetler içinde olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.Anlamlı bulunan sonuçlarından diğeri ise, hiçbir işletme işgörenlere karşı yasal ve ekonomik sorumluluklarının dışında sorumluluklarını yerine getirmemektedir. Bir başka ifade ile, çıkar grupları içinde en az dikkate alınan grup, işgörenlerdir.Diğer anlamlı çıkan ilişki ise, işletmelerin yerel halk ve müşterilere karşı izledikleri stratejiler arasındadır. Buna göre; yerel halka karşı uyumlaşma/geleceğe yönelik strateji izleyen işletmeler, müşterilere karşıda aynı stratejiyi izlemektedir. Müşterilere karşı savunma stratejisi izleyen işletmelerde yerel halka karşı da savunma stratejisi izlemektedir. Tablo 4’de verildiği gibi, müşteriler ve yerel halka yönelik ortay konan sosyal sorumluluk stratejilerinde %95 anlamlılık düzeyinde bir ilişki söz konusudur.

Tablo 4. Araştırma Yapılan İşletmelerin Yerel Halk ve Müşterilere Yönelik Ortaya Koydukları Sosyal Sorumluluk Stratejilerinin Karşılaştırılması

Yerel Halka Yönelik Strateji
Müşterilere Savunma Stratejisi Uyumlaşma Stratejisi İşletme Toplamı
Yönelik Frekans Yüzde Frekans Yüzde Frekans Yüzde
Savunma Stratejisi 6 35.3 2 9.5 8 21.1
Uyumlaşma Stratejisi 11 64.7 19 90.5 18 78.9
Toplam 17 100.0 21 100.0 38 100.0
Yüzde 44.7 55.3 100.0

**.05³0.05, %95, s.d.1

Dolayısıyla, Çanakkale ilinde faaliyet gösteren Anonim Şirketlerin  müşteri gruplarının önemli derecede yerel bölgeden olduğu izledikleri stratejiler dikkate alındığında belirtilebilir.Son aşama da ise, uyumlaşma stratejileri izleyen işletmelerin ne kadarının geleceğe yönelik strateji izlediği tesbit edilmektedir.          Açık uçlu sorular ile bu yöndeki faaliyetler tesbit edilen 6 işletmenin uyumlaşma stratejisinin üzerinde geleceğe yönelik strateji uyguladıkları görülmüştür.

SONUÇ

Genel olarak sosyal sorumluluk stratejileri tespit edilen işletmelerin durumları Tablo 5’de görülmektedir.

Tablo 5. Araştırma Yapılan İşletmelerin

Sosyal Sorumluluk Stratejilerine Göre Dağılımı

Strateji Türleri Frekans Yüzde
Engelleme Stratejisi 0 0
Savunma Stratejisi 18 47.3
Uyumlaşma Stratejisi 14 36.8
Geleceğe yönelik Strateji 6 15.9
Toplam 38 100.0

Araştırma yapılan işletmelerin 21’inin (%52) yasal ve ekonomik sorumluluklarının yanında etiksel sorumluluklarını yerine getirmeleri, uzun vadeli toplumsal çıkarlarının gözetimi yönünden olumludur.Ancak bu stratejilerin bir amaç bir amaç amaç olmaktan çıkarılıp işletmelerin gelişmeleri için bir araç olduğu bilincinin yayılması, bu oranın artmasına neden olacaktır.

AYGAZ DİKKATLİ ÇOCUK PROJESİ TÜRKİYE YOLCULUĞUNA DEVAM EDİYOR

LPG sektörünün lider kuruluşu Aygaz, sosyal sorumluluk bilinciyle gerçekleştirdiği çalışmalarla sektörüne örnek olmaya devam ediyor. Aygaz’ın, çocukları yangın, deprem, trafik, ev, okul kazaları ve ilkyardım uygulamaları hakkında bilgilendirmeyi amaçlayan Dikkatli Çocuk Projesi’nin ikinci etabı ekim ayında başlıyor. 06 Ekim-23 Kasım 2002 tarihleri arasında gerçekleştirilecek ikinci etapta Erzurum, Artvin, Trabzon, Samsun, Ankara, Konya, Antalya, İzmir, Manisa illerinde toplam 64 okulun ziyaret edilmesi hedefleniyor.

Aygaz’ın kazalara karşı bilinçlendirme kampanyası, 2 Nisan-16 Mayıs 2002 tarihleri arasında gerçekleştirilen ilk etabı ile İstanbul, Bursa, Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, Eskişehir ve Kocaeli’nde toplam 29 bin çocuğa ulaştı. “Dikkatli Çocuk” projesinde yer alan AYCAN karakteri çocukları özellikle ev dışındaki kazalara karşı uyardı.Projenin bir parçası olarak, Tiyatro Çisenti tarafından sahneye konulan “Yaşamak Güzel Şey Arkadaşım” adlı tek perdelik müzikli çocuk oyunu ise İstanbul, Kırklareli, Kocaeli, Edirne, Keşan, Tekirdağ, Çorlu, Eskişehir ve Bursa’da oynandı. 9 bin 500 öğrenci tarafından izlenen oyunla çocuklar eğlenerek bilgilendirildi. Projenin ilk etabı çerçevesinde Aygaz ve TEGV (Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı) işbirliği ile 5-13 Temmuz 2002 tarihleri arasında Denizli Açıkhava Tiyatrosu, Denizli – Kızılcabölük, Antalya Eğitim Parkı, Ankara Eğitim Parkı, Eskişehir Eğitim Parkı, Samsun Eğitim Parkı ve İstanbul – Fatih Eğitim Parkı’ndaki TEGV eğitim birimlerindeki çocuklar için bir tiyatro turnesi düzenlendi.Çocukları kazalara karşı bilinçlendirme kampanyası, üçüncü etabı ile 2003’te de devam edecek. Projenin 13 Nisan-25 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek üçüncü etabı özellikle doğu illerini kapsıyor. Projede, pedagog ve pratisyen hekimlerin yer aldığı yedi kişilik rehber takım görev alıyor. Aygaz, ikinci ve üçüncü etapların bitiminde 20 ilde, 120 okul ziyaret ederek yaklaşık 30 bin öğrenciye ulaşmayı hedefliyor.

17 NİSAN KÜTÜPHANESİ HİZMETE GİRDİ

 

Siemens Sanayi ve Ticaret A.Ş. eğitime ve kültüre verdiği desteği sürdürüyor. Siemens’in baştan aşağı yenileyerek çağdaş bir eğitim ve kültür merkezi haline getirdiği Kartal ilçesi Çavuşoğlu Mahallesi 17 Nisan Kütüphanesi, Kültür Bakanı Sayın İstemihan Talay, İstanbul Valisi Sayın Erol Çakır, Kartal Kaymakamı Sayın Celal Dinçer, Kartal Belediye Başkanı Sayın Mehmet Sekmen ve Siemens Sanayi ve Ticaret Genel Müdürü Dr. Zafer İncecik’in katıldığı törenle hizmete girdi. Binası çevre sakinleri tarafından yaptırılan 17 Nisan Kütüphanesi 250 metrekarelik kullanım alanına sahip. İçinde 7 bin son basım kitabın bulunduğu kütüphanede, Kültür Bakanlığı’nın da desteği ile her yaş ve seviyedeki okurun gereksinimini karşılayacak güncel yayınlar, satrançla beyin jimnastiği, internetle dünyayı dolaşmak mümkün olacak. Çocuklar için ayrı bir okuma bölümü ve görevlinin de bulunduğu kütüphane, her yaştan insana bilgiyi paylaşma fırsatını veriyor.   17 Nisan kütüphanesi aynı zamanda çevre için sosyal bir mekan olma özelliğini de taşıyor. İmza günleri, söyleşi, sergi ve çeşitli etkinliklerin de yapılacağı kütüphane Pazar hariç her gün 09.30-18.00 saatleri arasında hizmet verecek.   Törende açılış konuşması yapan Siemens Sanayi ve Ticaret A.Ş. Genel Müdürü Dr. Zafer İncecik, Siemens’in eğitim, kültür ve çevreye verdiği desteğin devamı olarak, mahalle halkının faydalanabileceği bir kütüphane yaptırmış olmaktan kıvanç duyduklarını ve bunu sosyal sorumluluk bilinci taşıyan her kurumun yerine getirmesi gerektiğini ifade etti. Eğitimin, ülkenin geleceği ve bilinçli kalkınması açısından en temel unsurlardan biri olduğunu belirten İncecik, “Eğitim alanındaki katkılarımız bununla sınırlı değil. Üniversite öğrencilerine verdiğimiz burslar, yüksek okullar ve üniversitelerle yaptığımız ortaklaşa çalışmalar devam etmektedir. Kütüphanenin çevre sakinlerine hayırlı olmasını ve başka kuruluşlara da ilham teşkil etmesini diliyorum” dedi.90 bin metrekareye yayılan tesisleri ile Kartal ilçesinde önemli bir istihdam sağlayan Siemens, enformasyon ve komünikasyon, otomasyon ve kontrol, enerji, ulaşım, tıp, devre elemanları ve beyaz eşya sektörlerinde faaliyet gösteriyor. 250 öğrenciye burs imkanı sağlayan Siemens, ayrıca Sakarya’da, Sakarya Üniversitesi Sağlık Yüksek Okulu ve Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu’nu inşa ederek, hemşire ve sağlık memurlarının eğitimi için hizmete soktu. Bunun yanında Şişli Endüstri Meslek Lisesi’ne bilgisayar laboratuvarı kurdu.

ÖZEL SEKTÖRDEN SOSYAL SORUMLULUK PROJELERİ

Koç, Sabancı, Alarko ve Garanti Bankası gibi birçok kurum, sosyal amaçlı projelere büyük yatırımlar yapıyor. Eğitimden sağlığa, kültürden sanata, spordan çevreye kadar birçok alanda başarılı projelere imza atan kurumlar, yaşam kalitesini geliştiriyor. Ülke ekonomisine katma değer yaratan birçok kurum, sosyal amaçlı projelere de imza atarak yaşam kalitesinin iyileştirilmesine katkıda bulunuyor.

VEHBİ KOÇ VAKFI’NDAN 32 YILLIK HİZMETLER

Koç Topluluğu’nun toplumsal sorumluluğunu üstlenen Vehbi Koç Vakfı, 32 yıldan beri Türk insanının yaşam kalitesinin geliştirilmesi için bağış ve katkılarıyla çok sayıda okul, yurt, kütüphane, klinik gibi tesisler yaptırdı. 2000 yılı itibariyle mal varlığı yaklaşık 500 milyon dolar olduğu bildirilen Vehbi Koç Vakfı’nın son dönemde yaptığı öncü projelerden birisi, Cumhuriyetin 75. yılı kutlamaları çerçevesinde giriştiği Koç İlköğretim Okulu Projesi oldu. Sekiz yıllık eğitime destek vermek amacıyla Vakıf, Türkiye’nin dört bir yanında 13 ilköğretim okulu inşa etti. Projenin maliyeti yaklaşık 26 milyon dolara ulaştı.
17 Ağustos ve 12 Kasım depremleri sonrasında Vakıf, topluluk bünyesinde çalışan 500 depremzedeye 2 yıl boyunca kira ve 300 personele de kalıcı konut yardımı yaptı. Bu yardım ve konut projesi için Koç Ailesi, şirketler, personelin katkıları ve Koç Holding Emekli ve Yardım Sandığı Vakfı’ndan yapılan tahsisle 12.5 milyon dolar finansman sağlandı.
Benimsediği “sağlıklı, temiz ve yaşanabilir bir çevre” ilkesi yönünde topluluk bünyesinde 1983-2000 arasında toplam 54 milyon dolar çevre yatırımı gerçekleştiren Koç Topluluğu, çevre konusunda birçok vakfa da destek veriyor. Türkiye’nin ilk özel müzesi Sadberk Hanım Müzesi, Suna-İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü, sanayi kültürünün korunması ve tanıtılması amacıyla açılan Rahmi M. Koç Müzesi, topluluğun kültür hizmetlerinin önemli bir halkasını oluşturuyor. Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği de, 4 yıldan beri Koç Holding’in sponsorluğunda gerçekleşiyor.

SABANCI HOLDİNG SANAT KÖPRÜSÜ

Sabancı Holding, bir yandan kültür-sanat alanında etkinlikler düzenlerken, Hacı Ömer Sabancı Vakfı (VAKSA) aracılığıyla da eğitim ve sağlık konularına ağırlık veriyor, bedensel ve zihinsel engelli kişilere yönelik çalışmalara önderlik ediyor. “Altın Harfler” koleksiyonu, 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar uzanan döneme ait eserleriyle dünyanın önemli müzelerinde sergilenen Türkiye’deki ilk ve en büyük özel koleksiyon. Ülkemizi yurtdışında tanıtarak farklı kültürler arasında sanat köprüsü kurmayı hedefleyen koleksiyon, bugüne kadar 3 milyon kişi tarafından ziyaret edildi.

VAKSA kuruluşundan bu yana, 53 yerleşim merkezinde aralarında bir üniversite, okullar, yurtlar, sağlık tesisleri, spor kompleksleri ve sosyal merkezler olan 112 kalıcı eseri toplumun hizmetine sundu. Vakıf yılda yaklaşık 1.000 öğrenciye de burs veriyor. Zihinsel engelli gençlere ve yetişkinlere çeşitli spor dallarında eğitim ve yarışma olanağı sağlayan Özel Olimpiyatlar’ın Türkiye ayağı Sabancı Holding’in desteğiyle yapılıyor. Ayrıca, Erol Sabancı Spastik Çocuklar Eğitim ve Tedavi Merkezi, Türkan Sabancı Görme Engelliler Okulu gibi kurumlarda, zihinsel ve bedensel engellilere eğitim olanağı sağlanıyor.

ALARKO’DAN HER YIL 100 ÖĞRENCİYE KARŞILIKSIZ BURS

Alarko Şirketler Topluluğu da sosyal sorumluluğun başarılı bir örneğini oluşturuyor. Alarko, 1986 yılında kurulan Alarko Eğitim Kültür Vakfı (ALEV) himayesinde bugüne kadar kesintisiz her yıl 100 öğrenciye karşılıksız burs verdi, 50’yi aşkın sanatçının eserlerini sergiledi, konserler gerçekleştirdi, 11 yıl boyunca Türkiye Tarih Türk Evleri Derneği’nin çalışmalarını destekledi. 2001 yılında, Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı bünyesindeki 1.000 öğrencinin eğitimini üstlenen ve üniversite öğrencilerine 75 milyon, ortaokul öğrencilerine 35 milyon aylık burs veren ALEV, Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde yapacağı Teknik Okul’un proje çalışmalarına devam ediyor.

GARANTİ’DEN UZUN SOLUKLU DESTEK

Garanti Bankası, toplumsal sorumluluk çalışmalarına uzun yıllardır sponsorluk yapıyor. 2001 yılında Basketbol A Milli Takımı’nın resmi sponsoru olan Garanti, doğa projeleri, Çevre Haberleri Yarışması ve Uluslararası Çevre Filmleri Festivali, Uluslararası Caz Festivali, Arykanda kazısı gibi çevreden spora, kültürden sanata kadar birçok alanda desteğini yıllarca sürdürüyor.

MCDONALD’S DAN ÇOCUKLARA YÖNELİK PEKÇOK PROJEYE DESTEK

McDonald’s da, Türkiye’de faaliyete geçtiği 1986 yılından bu yana gerek yerel restoranları, gerekse şirket olarak çocuklara yönelik pekçok projeye destek oldu. McDonald’s Türkiye Halkla İlişkiler ve İletişim Müdürü Serap Gökçebay’ın açıklamasına göre, 2001 yılında aktif olarak çalışmaya başlayan McDonald’s Çocuk Vakfı da 60 milyar dolarlık bir harcamayla İ.Ü. Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü’nde “aile odası”, Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesinde “anne odası” ve İ.Ü. Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’nde “astım acil tedavi ünitesi ve çocuk immün yetmezlik odası” açtı. Vakıf, Marmara Üniversitesi Çocuk Servisi’nde 30 milyar dolara mal olacak yeni bir aile odası çalışmasını sürdürüyor.

TURKCELL’DEN “ÇAĞDAŞ TÜRKİYE’NİN ÇAĞDAŞ KIZLARI” EĞİTİM PROJESİ

Turkcell de, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile ortaklaşa yürüttüğü “Çağdaş Türkiye’nin Çağdaş Kızları” eğitim projesiyle, kalkınmada öncelikli yörelerdeki 33 ilde 5 bin kız öğrenciye, 2000-2001 eğitim ve öğretim yılından başlamak üzere 3 yıl boyunca burs verecek.

PFİZER’DAN SAĞLIK VE EĞİTİME DESTEK

Pfizer ise ABD’deki vakfı tarafından önemli bir bölümü finanse edilen ve halen inşaatı devam eden Düzce’deki Kabalak Sağlık Ocağı’nın açılışını, 2002 yılı başında gerçekleştirecek. Pfizer’in Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği işbirliğiyle 47 bin dolar harcayarak yaptığı, Batman’ın Hasankeyf ilçesinde Atatürk İlköğretim Okulu ek derslikleri ise 2000-2001 öğretim yılından beri eğitim veriyor.

ÖLÜM VADİSİ CUBATA

Brezilya’nın “ölüm vadisi” olarak adlandırılan bir bölgenin dünyanın en kirli havaya sahip yeri olduğu tahmin edilmektedir. Araba ile gidildiğinde, Sao Paulo’nun bir saat güneyinde yer alır ve bu bölgede yer yüksekliği aniden 2.000 feet azalır. Vadide her gün havaya binlerce ton kirletici madde yayan çeşitli endüstriyel fabrikalar boyunca 100.000’den fazla insan yaşar. National Geographic’ten bir yazar, vadiye gelmesinden itibaren bir saat içinde, havadaki kirliliğin bronş tüpçüklerini tahriş etmesiyle göğsünde bir ağrı oluştuğunu ve nefes almasının zorlaştığını belirtmiştir.

Vadideki hava toksinler içinde “carcinogen” olan Benzen maddesi de bulundurur. Yapılan araştırmalarda bölgedeki fabrika işçilerinin onda birinde düşük miktarda beyaz kan hücresi bulunmuştur. Bu da kan kanserinin ön belirtisi olarak kabul edilmektedir. Bu bölgede küçük çocukların ölüm oranı, ülkenin genelindeki orandan %10 daha fazladır. Geçen yıl içinde Cubata vadisi belediyesindeki 40.000 kentli sakinin, 13.000’inde solunum ile ilgili sorunlar raporlanmıştır.

Bununla birlikte, bu durumdan birkaç yerel sakin şikayetçidir. Onlar için, pis kokulu gazlar işlerin kokusudur. Mülklerini satın almak üzere genişlemek isteyen yerel endüstri tarafından yapılan tekliflere, onların yeniden yerleştirilmeleri için efor sarfeden hükümete olduğu gibi inanmamaktadırlar. Genç bir anne şöyle söylemktedir: “evet, çocuklar genellikle hasta ve zorlukla nefes alıyorlar. bİz, başka bir alnda yaşamak istiyoruz, ancak bunu karşılayacak güçte değiliz.”

Halk sağlığı konusunda çalışan bir üniversite profesörü olan Dr.Oswaldo Campos, Cubata’daki kirli havayı ekonomik önceliklerin sonucu olarak görüyor. Campos; “Bazıları bunu ilerlemenin bedeli olarak görüyor ama öyle mi? Bedeli kimin ödediğine bakın, tabiki garibanlar” yorumunu yapmaktadır.

BİG MAC’İN YENİDEN AMBALAJLANMASI

Tüketiciler genellikle çevreci gruplara ve örgütlere bağış yapmayı teşvik eden kampanyalardan pek de hoşlanmazlar. 1990 yılının ilk baharında Minute Maid firması müşterilerine 75 sent göndermelerini ve ağaç tohumlarını yetiştirerek, “Amerika’nın gelişme ve güzel kalmasına yardım etme” kampanyasına teşvik eden reklam faaliyetlerine başladı. 8.500 tohum hazır hale getirildiğinde, Minute Maid ağaçlandırma kampanyası yarıda kesilmek zorunda kaldı. Şirketi zor duruma sokan konu, birkaç grup çevrecilerin, Minute Maid meyve suyu ambalajlarının tekrar dönüştürülebilir olmadığını açıkça söylemek oldu.

Yakında yapılan araştırma sonucunda, Amerikalıların, kendi prestijlerini ve ürünlerini çevreci hareketlere ekleme çabasına girmeden önce kendi çevresini temizleme faaliyetlerine girişen şirketleri tercih ettikleri açıkça ortaya çıkmıştır. Belki bu unsur o yılın Aralık ayında McDonald’s’ın polislerin ambalajlardan vazgeçerek kağıt kullanmaya başlamaları neden olmuş olabilir. Bu karar, şirketin halka temiz çevre kampanyalarına başlamadan önce ve kendi 8.500 restoranında plastik ambalajdan vazgeçerek kağıt ambalajın kullanıldığını ilan ederek yürürlüğe girmişti.

Şirket, kullandığı ambalajın çevreye zarar vermediğini iddia etmeyi sürdürdü. Fakat yapılması gerekenler arasında okul çağındaki çocuklara “ürünlerinin topluma zararlı olduğunu söylemek” olduğunu bilen A.B.D. McDonald’s genel müdürü Edward H. Rensi’nin söylediğine göre, “müşterilerin kendilerini iyi hissetmelerini sağlayamamakta, dolayısıyla biz de değişmek zorundayız”. Sunucuların biri şöyle bir açıklama getiriyor: “Eğer şirketin kullandığı malzemeler, çevreye zararlı ise, bu işletmeler, yunuslara zararlı olan “ton balığını” satın almayı reddeden genç müşterileri kendi ürünlerine yabancılaştıracaktırlar.” Başka bir tasarımcı şirket “Müşteri tercihleri değişiyor. Eskiden, ambalajın güzel olmasına bakılırdı. Şimdi ise bunun çevreye zararlı olup olmadığına bakılıyor” diye bir açıklama getiriyor. Bu mesajı Rensi genel müdürüne iletmekte yardımcı olan şahısların birisi, Çevreyi Koruma Vakfı’nın yöneticisi Frdederic D. Krupp. McDonald’s’ın kendi ambalajlarında dönüştürülebilir malzeme kullanmaya karar verdiğini duyduğunda, Frederic D. Krupp , Rensi’yi arayarak görüş bildirmesini istedi. Aynı zamanda da Krupp, eğer McDonald’s şirketinin bu dönüştürülebilir malzeme kampanyasına başlamaya karar verdiği sürece Çevre Koruma Vakfı’nın buna toplu olarak karşı çıkacaklarını bildirdi. Krupp ve vakıf dönüştürülebilir malzeme kullanmasına karşı değildi; fakat bunların hissettikleri şey, bu malzeme değiştirme kararının arkasında bir kar güdümü olduğudur. Krupp: “Hiyerarjisi de şöyledir: azaltma, kullanma ve dönüştürme. Yeni ambalajlama malzemesi eskisinden %90 daha ucuz, kağıt ambalaj Mcdonald’s’a para tasarrufunu sağlar” demektedir. Herhangi bir durumda, Krupp’un müdahalesi üst düzey yönetici grubuna ve yıllar boyunca plastik kullana gelerek, sonra da malzeme değiştirme politikasına yönelik olmuştur. Doğal Kaynaklarını Koruma Konsolosluğu’ndan Allen Hershkowitz’in açıklamasına göre, “Bu durum iş okullarının araştırma konusu olabilecek niteliktedir. Karar 72 saat önce alınmıştır. Bu size öyle bir izlenim veriyor ki, onlar ilkönce birşeyler yapıyorlar, sonra da bunun ne olduğunu anlatmaya çalışıyorlar”.Bu plastikten-kağıda politikası tartışmaları sonucunda şirketler ile çevrecilerin uzlaşabileceği duruma gelmeye hazırlanırken, diğerleri, özellikle plastik ambalaj üreten sanayiciler, bunun çevreye karşı sağlam olmayan bir tercih olduğunu savunmaktadırlar. “Bizi şoke eden bir karar” diyor R. Jerry Johnson, Plastik Ambalaj Üreticiler Birliği,nin genel müdürü. “Biz bu çocuklarla yıllarca dönüşüm üzerinde çalıştık” diyor Joseph W.  Bow, Yemek Servisi ve Ambalajlama Enstitüsünün müdürü ve ekliyor: “Bu bize karşı çok büyük bir haksızlık., çünkü McDonald’s burada halk baskısını kullanmaktadır. Biz burada, güçlü grupların isteklerine göre değil, avantajlarına dayalı malzemelerin kullanıldığı bir serbest ekonomi görmek istiyoruz”. Tasarım açısından, plastik ambalaj tartışma götüremez bir başarı, ambalajlama sanayisinde devrim yaratmış bir malzemedir. Bu plastik ambalaj sadece hamburgeri korumakla yetinmemekte, ayrıca bunun devrim yaratan bir tasarımı da vardır: Buna göre bütün personel bu yeni ambalajın nasıl sarıldığı konusunda özel bir eğitim almak zorunda kalmıştı. Aynı zamanda, plastik ambalaj hamburgeri çok iyi sıcak tutuyor, kağıt ambalaj ısıyı korumak konusunda plastik kadar olamaz. Şirket yöneticileri açısından, burada sadece hızlı yemek alanında bir sembol haline dönüşen McDonald’s’a bir çevreci atağı sözkonusudur. “Bu Polisterin ile ilgili değildir” diyor John Giroux, -Mcdonald’s’a plastik ambalaj sağlayan Amoco şirketinin müdürü- “plastik ambalajın gıda sanayisinde çok geniş bir kullanım alanı vardır; örneğin, yumurta paketleri, bunlar daha eleştiriye tabi tutulmuş değiller”. Bu McDonald’s’a olan baskı temelinin zayıf olduğu, sadece çevreci hareketlerine katılan orta sınıf temsilcilerinden geldiği açıklamalarına diğer üreticiler de katılmaktadır. Bazı çevreciler de buna razılık göstermektedirler.“Daha çok kağıt kullanmak, çevreyi daha da kirletmek demektir” diyor Jan Beyea, Ulusal Audubon Topluluğu’nda bir bilim adamı, “Burada plastik bir şeytan, kağıdı da bir melek olarak görmek son derece yanlıştır”. İlkönce, polisterin de tekrar dönüştürülebilir bir malzemedir, fakat kağıt ise McDonald’s’ın yapmış olduğu çoktan sarmalı ambalaj tasarımı ile, tekrar dönüştürülmesi imkansızdır. Daha da kağıt ambalaj üretme maliyeti, polisterin üretme maliyetinden çok daha yüksektir. Çünkü bu prosesde kullanılan enerji miktarı çok fazladır. Ayrıca, kağıt üretimi sırasında bir sürü hava ve su kirletici maddeler çıkarmaktadır. Tarihe bakılırsa, McDonald’s eskiden kullandığı plastik ambalajı eski kağıt ambalajından vazgeçerek 1975’de kullanıma sokmuştur, ve yine de bunu halka, çevreye katkı olarak tanıtmıştır. Zamanında, Standford Üniversitesinin bağımsız olarak gerçekleştirdiği çalışma sonucunda “Çevreye katkıda bulunmak uğruna kağıt kullanıma geçmesi gerçekten de doğa balansının sağlanmasına yardımcı olmaz. Çevreye yönelik hareketler, plastik kullanıma eğilim göstermelidirler”. Chuk Ebeling, McDonald’s’ın iletişim müdürü: “Keşfetmiş olduğumuz plastik ambalaj gerçekten çevreye yönelik bir devrimdi. Kağıt konusunda bir sürü problemlerimiz vardı. Ve bundan kurtulma bizim için bir ilerleme hareketiydi” diyor.