Denizler üzerinde ağlayarak kıvrılan bir kırlangıca ne kadar sahiptir deniz? Kaç gecelik ömrü var diye kıvranırken dünyanın, bu dünya denen üçüncü sınıf şehrin aslında kaygısızlara ait bir olduğunu görmemek için kör olmak gerekmektedir. Bir kereye mahsus da düşünmek, en azından akıllara durgunluk sorulara sarhoş ve kabadayı ağzıyla yanıt vermemek ve şişenin dibindeki balıkların -adına büyük bir gafletle insan denen- hayvanın yaşam eksenine yönlü olduğunu görmek bir aptallık demek değildir elbette… Aslında bu yargıları düşünmemek ve ona ilgisiz kalmak ahmaklığın birinci tekil şahsa çekimidir.

Yurdumuz ve dünya sularının kirliliği üzerine bir araştırmanın çok sıkıcı ve kaybı olacağı önyargısıyla başlanan bir işten bu kadar çok keyif alarak, gerçekten kendi hatalarımızı da görerek bahsetmemiz sanıyorum bu ödevi son derece yararlı gördüğümüz ve bunu angarya klasmanının dışında, eğlenceli bir görev olarak kabullendiğimizi göstermektedir. için bir dönemeçten farksız olan dünyanın aslında ne kadar da değerli olduğunu, içtiğimiz suyun değerini, yaşadığımız sağlıksız koşulları ve her gün en az iki sefer üzerinden seyrüsefer ettiğimiz denizin ne denli önemli olduğunu kavradık sonunda! Ancak bunu insanlara da yansıtmak bir fikirden öte (yalnızca kirlilik için değil, insan olmak için) bir felsefedir gerçekte… Ve böylesine bir felsefenin gerektirdikleri; dengeli, olgun, akıllı ve yaptığı herşeyden ders çıkaran insan portresiyse bunu sağlamak hiç de kolay değildir. Çünkü saydığımız vasıfları üzerinde bulunduran insan tipi yalnızca azizlerdir… bir de -akıllı- deliler…

Bir gün gelip de insanların içecek bir yudum su dahi bulamayacağına kesin gözüyle bakmaktadır uzmanlar. Ancak araştırdıklarımız sonucu gördüğümüz şey insanların olaya çok duyarsız olduğudur. Keza denizlerin hiç bitmeyeceği ve hiç olmazsa o suyun arıtılabileceği (deniz suyunun arıtılabildiğinden dahi bihaber bunlar) şeklinde bir ortaçağ düşüncesiyle yaşamaya devam etmektedirler. Bu gördüğümüz manzara karşısında kendimiz için değil ama yedi kuşak sonramız için çok endişelendik… Belkiyi düşündük… Peki siz hiç düşündünüz mü belkiyi… Belki boğazımıza en çok yakışan içki kendi kanımız… Belki ben çok hüzünbazım ve en ufak bir şeyde kolayca hüzne açık bir avuntu haline dönebiliyorum… Araştırdık bir çok şeyi… ve gördük ki yaşadığımız bu yer boğazımızdan geçen suların üzerine inşa etilmiş bir sırat köprüsünden farklı değil. Üçüncü tekil şahısların gayretleriyle değişmesi imkansız bir sorun. Daha çok binler ve onbinlerce çoğul şahıslara ihtiyaç duymaktayız!

Yirmibirinci yüzyılın en büyük meydan savaşına hoşgeldiniz dostlarım… İyi ki geldiniz, çünkü gelmeseydiniz kolunuzdan tutup serin suların pislik dolu dünyasına atılacaktınız! 2050 yılında Afganistan ile Rusya su savaşı yaptığında biz dünyada olamayacağız… belki çocuklarımızın çocukları görecek ancak. 2075’te Suudi Arabistan’da susuzluktan ölen insanlar varolduğunda büyük müttefik Birleşik Devletler kılını bile kıpırdatmayacak emin olun. 2100’de Avrupa birleşik devletleri     -emin olun Türkiye daha içlerinde olamayacak- deniz suyunu içme suyu haline getirirken çeşitli yerlerde büyük kara parçaları ortaya çıkacak! Bunlar ne mi? İşte kıyamet günü diye debelenip durduğumuz fikrin üzerine düşen atom bombası… Ve kaynağı ŞEYTAN falan olmayacak! Kaynağı insanın ta kendisi, dünyanın sonunu getirecek bir sahtiyan zehri… Emin olun önlemler alınmazsa bu bir kara düşten daha öteye gidecek! Emin olun Dünya; hayatın 1 milyon yıl önce durduğu Mars gibi olacak: Koca ve ıssız bir çöl. Geç kalmış sayılmayız hiçbir şey için… Geç kalmak ne size yakışır, ne de bize… Mavi gezegenin kararmaması için zamanımız hâlâ var dostlar… Ama öyle görünüyor ki önlemlerin alınması; devenin hendek üzerinden uçmasından çok daha zor!

 

 

Mehmet Ulaş Oral

25 Mayıs 2000 / Aşiyan, İstanbul

Su kavramı ve Su kirliliği

 

Su; insan doğasındaki en temel unsurlardan bir tanesidir. Her gün çeşitli şekillerde, doğrudan ve yenilen besinlerle birlikte iklim ve sıcaklığa göre 2 ila 3 litre arasında insan vücuduna su alınır. Ayrıca su, insanın kişisel temizlik ihtiyaçlarını karşılaması açısından da önemlidir. Bundan başka; tarım, sanayi ve diğer alanlarda bol miktarda kullanılır. Suyun yeryüzündeki esas kaynağı yağmur ve diğer şekillerdeki yağışlardır. Bu yağışlar yeryüzüne vardığında ya nehirlere, göllere veya denize ulaşır yahut bir kısmı sızıntı sureti ile yeraltına geçer. İnsanın su ihtiyacını temin ettiği en önemli kaynaklar akarsu ile tabii ve sunî göllerdir. Bunun dışında açılan kuyu ve yollarla yer altı suları da yeryüzüne çıkarılır. Tabiatta bulunduğu şekliyle insana yararlı ve gerekli olan su, eğer insanın doğrudan veya dolaylı faaliyeti sonucu yapısını ve sahip olduğu şartları kaybederek insan sağlığına, hayvanlara, bitkilere; kısacası canlıların doğasına taciz eden bir hâl alırsa bu hâl “su kirliliği” olarak tanım görür. Kirlenmiş suyun tarım ve sanayide de kullanılması zararlı sonuçlar doğurabilir.

Su kirlenmesi insanları doğrudan veya dolaylı olarak etkiler. Dolaylı etkilenmenin en önemlisi, suda yaşayan canlıların yaşamını tehlikeye sokması veya tamamen yok etmesi sonucu insanın etkilenmesidir. Su kirlenmesinde en önemli etkenler, yetersiz ve bozuk kanalizasyon sistemi ile sanayi kuruluşlarıdır. Fakat günümüzde bilinçsizce kullanılan gübre ve haşarat öldürücü tarım ilaçları da su kirlenmesinde tarımın payının giderek önemli ölçüde artmasına sebebiyet vermiştir.

 

Türkiye’de su kirliliğine yol açan amillerin başında ev artıkları, sanayi atıkları ve tarımda kullanılan gübre ve ilaçlar gelmektedir. Ev artıklarının su kirliliğindeki etkisi bilhassa nüfusları fazla olan büyük şehirlerde yaygınlık kazanmakta ve su kirliliği nüfusun ve deterjan vb. mamullerin kullanımının artışı ile daha da önemli seviyelere ulaşmaktadır. Sanayi kuruluşlarının su kirlenmesi pastasındaki hissesi, kuruluşların çeşitliliğine, birikimine bağlı olarak tehlikeli durum almaktadır. Tarımın su kirlenmesindeki önemi bilhassa yakın yıllarda artan nüfus ihtiyacını karşılamak için birim alandan fazla ürün alabilmek için kullanımı aran sunî gübre ve haşare öldürücülerinden dolayıdır.

 

Türkiye’de su kirliliği; kirlenmenin meydana geldiği ortama göre üç gruba ayrılabilir:

A-) Deniz kıyılarındaki su kirliliği

B-) Göllerdeki su kirliliği

C-) Akarsulardaki su kirliliği

 

Bu çeşitli ortamlardaki kirlilik, yukarıda işaret ettiğimiz kirliliğe sebebiyet veren amillerin durumuna göre değişir. Yani bir ortamda ev artıkları veya sanayi artıkları en büyük amiller iken diğer ortamda başka bir amil önem kazanabilmektedir. Bazı ortamlarda ise bütün amillerin etkisi olmaktadır. Örneğin Haliç’in kirlenmesindeki en önemli etkenler ev artıkları ve sanayi kuruluşları olmasına karşılık;

 

Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                                 Sayfa 7

 

Sapanca gölü ve bilhassa Ankara çayının kirlenmesinde en önemli etkenler ev artıklarıdır.

 

Evlerde yakın zamanlarda kullanımı geniş ölçüde artan ve her geçen gün yapılan çeşitli reklâmlarla yaygınlık kazanması teşvik edilen deterjan vb. mamullerden dolayı, ev artıklarının da su kirlenmesindeki payı giderek artmaktadır. Bugün İstanbul’da sadece bir fabrikada günlük deterjan üretiminin 30 ton olduğu dikkate alınır ise, çok yakın bir gelecekte bazı bölgelerde su kirliliğinin ne derece ciddi meselelere yol açabileceği kolaylıkla ortaya çıkabilir.

 

 

Ülke Denizlerinde Kirlilik, Etkiler, Ekonomik Yönleri

 


            Dünyamız suyu bol bir gezegen. Yüzeyinin % 71’i sularla kaplı. Bunun % 75’i teknolojik kullanıma uygun olmayıp, Antartika, Gröland, Kuzey Çin denizinde buzdağlarında mahsur kalmış durumda. İnsanoğlunun kullanımına uygun su kaynakları oldukça az. Kabul edilebilir bir yaşam standardı için kişi başına yılda 30m3 su tüketimi düşmekte. Ancak dünya üzerinde tüketim adil değil. Sanayileşmiş ülkelerde bu oran yılda 180 m3‘ü bulmakta. Örneğin Amerika’da sanayide kişi başına düşen su tüketim miktarı 2300 m3 olup, gelişmekte olan ülkelerde ise 20 – 40 m3 arasındadır.

 

Kullanılan su kirli bileşenleri ile birlikte denizlere atık olarak bırakılmakta ve flora, faunanın yaşam koşullarını olumsuz etkilemektedir. Pekala denizlerimizi kimler kirletiyor ? Bu kirliliğin sebep ve sonuçları nelerdir ? Bazı kirleticilerin su ürünlerine etkisi nedir ? Ülkemizde su ürünleri üretimi nedir ? Su ürünleri ithalat, ihracat ve tüketim rakamları nedir ?

KİRLETİCİLER ve ETKİLERİ

Kirliliğin etkilediği ortamlar,

  • Hava,
  • Toprak,
  • Sudur.

Kirleten kaynaklar ise,

  • Zehirli maddeler,
  • Radyoaktif maddeler,
  • Petrol ve petrol ürünleri,
  • Evsel ve kentsel atıklar,
  • Endüstriyel atıklar,
  • Gürültü şeklinde sıralanabilir.
Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                                 Sayfa 8

Kirlenen ortanlar birbirini etkiler.

  • Kirli hava, yağışlar ile Toprak ve Suyu etkiler.
  • Kirlik toprak, akarsular kanalı ile Göl ve Denizleri etkiler.
  • Kirli su, buharlaşma ile Havayı, tekrar yağışlar ile Toprak ve Suyu etkiler.
  • Bu döngü içinde, bilinen tüm canlı türleri direkt yada dolaylı olarak etkilenir.

Kirlenen denizlerimizde, kirlilik oranı denizin emme ve soğurma kapasitesinin üstüne çıktığından, denizlerimiz kendi kendini temizleyememektedir. Deniz ortamında yaşayan canlılar için ışık alışverişi durunca (ışık deniz yüzeyinden, sualtına ulaşamayınca) oksijen alımı güçleşmekte, bitkiler için fotosentez yapılamamakta ve yaşam yozlaşmaktadır.

Kirleticilerin denizde artması ile, çözülmüş halde bulunan oksijen miktarı azalmakta, canlıların yaşam ortamları daralmaktadır. Deniz suyu içindeki canlılar, bazı kirleticileri solumak zorunda kaldıklarından vücutlarına girmekte, yüzgeçlerine takılmaktadır. Zararlı hidrokarbon bileşikleri adını verdiğimiz bu maddeler, insanlar üzerinde (hidrokarbon fazlalığı nedeni ile) henüz adı konulmamış hastalıklara yol açmaktadır.

Daha çok petrol ve petrol ürünlerinin deniz ortamında hidrokarbon bileşikleri oluşturduğu bilinmektedir. Petrol su ortamına girdikten sonra, ince parçalara ayrılmakta, su üstündeki en üst kısım buharlaşmaktadır. Onun altındaki kısım yoğunluk ve yapışkanlık özelliği ile yayılmakta ve canlıların vücuduna girmektedir. Hidrokarbon bileşikleri kanserojendir.

KİRLENMEden ETKİLENEN FLORA ve FAUNA

Süngerler. Kirlenmeye başka bir örnek. Sularımızdaki süngerlerin çoğu kanserli. Oysa biz bu sularda yüzüyor, ve balıkları yiyoruz. Türkiye sularında anti kanserojen madde yapımında kullanılan süngerlerde var. Akdeniz sularında Fil kulağı denilen geçmişte ihraç edilen bir cins buna örnek verilebilir. 1996 yılında sadece 250 kg ihraç edilen sünger, ekolojik sistemin bozulması ile çok azalmış durumda.

Mercanlar. Marmara denizinde mercanlar (siyah ve koruma altında halen büyük stokları olan) siltasyon dediğimiz bulanıklaşma sonucunda tahrip ediliyor. Geçmişte bu mercanların dallarına kırlangıç ve köpekbalıkları yumurta bırakırdı. Kirlilik ve deniz ekolojisinin bozulması ile bu balıklar kayboldular. Oysa havyar dediğimiz yumurtaları oldukça değerli idi.

Memeliler. Yunuslar. Tehlike altında. Ağa takılma ve kimyasal etkilenme ve pestisid PCB denilen madde etkisiyle nesilleri azalmış durumda. Bu kimyasallar dokularında ve midelerinde birikiyor, üreme sistemleri bozuluyor. Her yıl 4000 adet yunus karaya vuruyor. Ölüm nedenleri, kafatasları incelendiğinde suda yaşayan parazitler. Adına Nematod, Helmit denilen parazitler kirli sularda ağız yoluyla mideye, oradan beyne ulaşıyor. Menenjit ve türevi hastalıkların meydana gelmesine ve hayvanların ölmesine neden oluyor.

Balinalar. Türk karasularında balina yaşıyor. Bunlar Mobby Dick ve Kaşalot. Karaya vuruyorlar. Sebep aynı. Sulardaki kirlenme. Yapılan doku analizlerinde ağır metaller saptanıyor. İki yıl önce İzmir Körfezinde, Foça’da, Urla’da, intihar ettiler. Yunanistan, Ukrayna, İspanya kıyılarında da balinalar sahile vuruyor.

Fok. Tahminlere göre Türkiye karasularında 50 bin adet fok yaşıyor. Akdeniz foku şimdi koruma altında. Biz kirlilik ile nesillerini yok ederken, Norveç eko-turizm adı altında fok, balina ve yunus gösterileri ile geçen yıl 400 milyon $ kazanmıştır.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                                 Sayfa 9

 

Nimemyopsis Türkiye sularının baş belası. Balık yumurta ve larvaları ile besleniyor. Kuzey batı Karadeniz’de Tuna nehrinin döküldüğü noktada oldukça fazla üreyen bu hayvan, hamsi neslinin iyice azalmasına sebep olmuştur. Anavatanı Atlantik okyanusu olan nimemyopsis gemilerin balast suyu ile geldiği sanılıyor. Ülkemizde hamsi balığının neslinin azalma sebepleri araştırıldığında, nimemyopsis bulunmuştur.

Hamsi. Anavatanı Peru. Yılda 2 milyon ton hamsi balığı avlanıyor. Bizim üretimimiz ise sadece 380 bin – 500 bin ton arasında. Hamsi bir zamanlar Karadeniz’e gelmiş ve uygun yaşama ve üreme koşulları bulmuş, şimdi ise Karadeniz’in hızla kirlenmesi ve nimemyopsis nedeni ile hamsi azalmış durumda. Buna bağlı olarak Karadeniz’de balık unu işleyen fabrikaların % 80’i kapanmış durumda. Tahminlere göre 15 bin Karadeniz balıkçı yeterince hamsi avlayamadıkları için bu işten vazgeçmiş, teknelerini karaya çekmiştir. Dolayısıyla Karadeniz’deki kirlilik ve balık neslinin azalması ekonomiye zarar vermiştir.

Kalkan balığı. Memleketi Baltık denizi. Sardalya ve orkinos ile aynı. Kabuklular midye, istiridye, Atlantik okyanusu kökenli. Orkinos ve kılıç balığı kirlilik yüzünden barınamıyor. Mersinbalığı (havyarı değerli bir balık türü) artık yok.

Rafaala denilen hayvan Kuzey denizinden ve Çin denizinden geldi. Kulnida denilen kabuklu hayvan, Karinekte saffirus denen bir yengeç türü Karadeniz’e girdi. Nimemyopsis aynı şekilde balast suyu ile Atlantik denizinde geldi. Maya averya denilen iki yengeç türü….. Geldiler. Uygun yaşama ve üreme ortamını buldular. Faunadaki balık popülasyonuna zarar verdiler. Fauna değişti.

Midyeler. Hayvansal protein yönünden oldukça zengin bir besin. Fakat temiz denizlerde yetişirse. Oysa kirli sularda bulunan midyelerin bakteriyel hastalıklara yol açtığı biliniyor. Koli grubu bakteriler, ishal, kolera gibi hastalıklar buna örnek. Çünkü midyeler denizler filtrasyon görevi görüyorlar. Mekanları sabit. Yer değiştiremiyor. İçine giren suyu filtre ediyor. Bu sebepten ağır metaller gibi insan sağlığına zararlı maddeleri de biriktiriyor. Kurşun, civa, kadmiyum gibi ağır metaller önce balıklara, ardından besin yoluyla insanlara geçtiğinde zamanla hastalıklara yol açıyor. 1950 yılında Manimata adı verilen bir hastalıktan 60 kişi öldü. (Ağır metaller besin yoluyla insan vücuduna geçmişti.) Başka bir ağır metal, metil cıva yüzünden insanlar öldü. Metil cıvayı lastik fabrikalarının atıkları denize karıştırmıştı. Fakat midyelerin filtrasyon özelliğini akılcı kullanan Bulgaristan, 280 km’lik sahil şeridine midye ekmiş, suyun temizlenmesini sağlamaya çalışmıştır. Bu, sonuçları izlenmesi gereken bir prosestir.

İlginç bir tespit; Gelincik balığı. Midye ile avlanır. Bir sepetin içine kırık midyeler, biraz ekmek konularak avlanır. Şimdi boğazda sadece iki gelincik balığı avcısı kalmış durumda. Anadolu Hisarı ve Kuzguncuk’ta. Fakat avcılar artık gelincik balığının sepete gelmediğini söylüyorlar. Neden ? Çünkü kirlenen denizler sebebiyle midyelerin karakteristikleri değişti.

İzmarit balığı. Paşabahçe alkol fabrikası işlediği anasonun posasını atık olarak denize bıraktığından, izmarit balığı bunu yem sanıp yiyor. Hayvanın karnı şişiyor, sonunda ölüp karaya vuruyor. Sadece balıklar değil karabatak gibi kuşlarda sulardaki anason tohumlarının posasını yediğinden ölüyorlar.

Deniz canlılarına yaşam hakkı vermeyen zehirli yosun Caulerpa taxifolia yavaş yavaş Akdeniz’i istila ediyor. Monaco deniz akvaryumundan 1984 yılında yanlışlıkla denize dökülen bu yosun Akdeniz sahillerinde sinsice ilerliyor. Önceleri doğal dengeyi tehdit edecek boyutlarda gelişme özelliği göstermediğinden dikkati çekmeyen yosun, Akdeniz’de hiçbir düşmanı bulunmadığından sualtı zenginliğini öldürürcesine büyüyor.

 

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                               Sayfa 10

DENİZLERİ KİMLER KİRLETİYOR?

Homeros, milattan binyıl önce; DENİZ, HAYATIN BAŞLANGICIDIR demiş. Bizler, milattan iki bin yıl sonra:

PİS DENİZ SONUN BAŞLANGICIDIR demekle yetiniyoruz.

Erozyon, ozon tabakası delinmesi, ormanların yok oluşu, nehirlerde besleyici tuz oranının aşırı artışı, denizlerde hayatın azalması gibi birbirinden önemli sorunlar karşısında:

İNSANI DOĞAdan değil, DOĞAyı İNSANDAN koruma zamanının geldiğini ve hatta geçmeye başladığını görmek ve yaşam tarzımızı buna göre ayarlamak zorundayız. Yoksa doğru dürüst beslenemez, yüzemez, nefes alamaz hale geldiğimiz ve hepimizin içinde veya üzerinde yaşadığı ve dünya adını verdiği bu uzay gemisi yolculuğu büyük bir hüsranla sona erecektir.

Dünyanın %71’ini kapsayan denizler, toplam su varlığının da %95’ini oluşturur.

Bu devasal büyüklüğüne ilaveten doğadaki “Devamlı su döngüsü” nedeni ile tüm kirlilikler şu veya bu şekilde denize taşınmakta ve orada birikmektedir, sonunda kirlilik faturasının tamamı Deniz’e çıkmaktadır. Halbuki ;

1) Suni ilaçlama ve gübreleme sonucu tarım kökenli toprak kirliliği,

2) Alt yapı ve kanalizasyon eksikliklerinin neden olduğu kirlilikler ve Nükleer dahil her tür sanayi atıklarının neden olduğu Endüstriyel kirlilikler toplam kirliliğin tam %97’sini oluşturmaktadır. Yani güvenilir, uluslararası otoritelerin hazırladıkları istatistiklere göre;

Denizden ekmeğini çıkaranların payı sadece ve sadece %3 dür.!!

Tahminlerin tam tersine kirliliğe en az neden olmasına rağmen en ciddi önlemleri alan, en büyük savaşı veren de gene Denizcilik sektörüdür. Örneğin, dünya ham petrol ihtiyacının %60’ı denizden ve tankerlerle taşınmaktadır ve bu miktarın %99.98 teslim mahaline salimen ulaştırılmaktadır.

Alınan tedbirler sonucu (gemi adet ve boyutlarının artmasına rağmen) son yirmi yılda gemilerin neden olduğu işletmeden ötürü petrol kirliliğinde yüzde seksen beş, tanker kazaları sonucu petrol kirliliğinde yüzde elli nispetinde bir azalma sağlanmıştır.

Bütün bu çalışmalarda hedef kirliliği yüzde yüz azaltmaktır. Bugün inşa edilmekte olan modern tankerlerde inşaat masraflarının yüzde yirmisi (ki bu 120.000 DWT. bir gemide – 5 milyon dolara eşittir) geminin emniyeti ve doğanın korunması için harcanmaktadır.

1996 yılından itibaren kimyevi madde, gaz, petrol ve petrol ürünleri taşıyacak tüm tankerlerde ise” Double Hull” yani çift yanlı, çift taban ve tavanlı başka bir deyimle gemi içinde gemi inşa mecburiyeti getirilmekte dış veya dip satıh/duvar delinse de iç taraf sağlam kalacak denizlerin kirlenmesinin önleneceği hesap edilmektedir.

Teknik gelişmelere paralel olarak 1969’dan bu yana dünyanın ileri gelen ülkelerindeki tanker sahipleri birliği deniz kirlenme ve kazalarına karşı o kadar güzel organize olmuş ve tedbirler almıştır ki, bir tanker faciası yaşandığı an ve yerde sigorta şirketlerinin, ulusal mahkemelerin, siyasi görüşmelerin dışında ve bunların sonuçlarını beklemeden o yöreye yardım elini uzatacak bir “Civil Liability Convention Fund” yaratılmıştır.

Ülkemiz maalesef bu organizasyona üye olmadığı için boğazlarda yaşadığımız ve kıl payı, inanılmaz şans eseri kurtulduğumuz son tanker faciasında, anında emrine tahsis edilebilecek asgari 9, azami 99 milyon dolarlık bir fondan mahrum kalmıştır. Böyle bir fondan yararlanmanın bedeli yılda tanker başına 5 ila 10 bin dolar civarındadır.

Gene son tanker faciasında dünyada ki tam 17 organizasyon anında harekete geçmiştir. Bu kuruluşlardan biriside 1980’li yıllarda dünyanın en ünlü armatörlerden Sayın George P. Livanos tarafından kurulmuş olan HELMEPA derneğidir.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                               Sayfa 11

 

Helmepa’nın felsefesinden, tecrübelerinden de yararlanarak 1993 yılında Türk-Yunan iş konseyinde gündeme getirilen ve kurulması taraflarca ve memnuniyetle kararlaştırılan TURMEPA veya “Deniztemiz Derneği”de prensipte politika dışı, bağımsız, kâr amacı gütmeyen bir dernek olarak faaliyete geçmiştir.

Özetlersek :

Denizleri tüm insanlar kirletmekte, fakat bunun maddi, manevi faturası Deniz sektörüne yüklenmektedir. Bu nedenle, Tuna nehrinin her yıl Karadeniz’e getirdiği 60 milyon ton civarı atık su da, artan Boğaz trafiği ve bunun neden olabileceği bir kaza da biz Denizcileri son derece ilgilendirmekte, uykularımızı kaçırmaktadır. Sadece satıhta yüzen, kıyılarımıza vuran katı atık miktarını ölçerek veya suyun içindeki değişen kimyasal ve biyolojik oranları tespit ederek Deniz kirliliğinin derecesini ölçmek çok yanıltıcı olur. Zira deniz kirliliğinin en korkunç, en acı tarafı o alemde yaşayan canlıların hayatlarını sürdürme imkanlarını yok etmiş olmamızdır. Bu cinayetin derecesini veya büyüklüğünü ölçmek de mümkün değildir.

KİRLETİCİLERİN SU ÜRÜNLERİNE ETKİSİ

Suları kirleten maddeler ve bunların etkileri çok karmaşıktır. Suların kalitesi belli başlı üç elemanla karakterize edilir.

  • Çözünmüş oksijen,
  • Sıcaklık değişimleri,
  • Çeşitli toksit maddeler.

Su ürünlerinin yaşamı için çözünmüş oksijen ve sıcaklık en önemli faktörlerdir. Metabolizmaları yaşadıkları ortama bağlıdır. Bazı türler sıcaklık farklarına uyum sağlar, bazı türler ise uyum sağlayamaz, ortamdan uzaklaşır.

Su kütlesinin hareketsiz olduğu ortamlarda kirlilik daha fazladır. Bu tipteki koy, körfez, ve benzeri sularda orta fosfat, ve nitrat gibi mineral besin maddelerinin çok artması oradaki canlı faaliyetleri hızlandırır. Bu bitkilerin ve yaşayan organizmaların ölmeleri sonucunda sudaki organik madde miktarı artar, oksijen azalır. Anaerobik mikroorganizmalar gelişerek toksit etki ortaya çıkar. Bu sularda balıkların ve diğer canlıların yaşaması imkansızlaşır.

Arıtımsız olarak sulara boşaltılan başlıca sanayi atıkları, asitler, alkaliler, deterjanlar, çeşitli katı maddeler, kolioitler, fenol, amonyak, sülfat, nitratklorür bileşikleri, bakır, demir, arsenik, kadmiyum, çinko, kurşun, gibi ağır metaller, yağlar, boyalar, pestisidler, fenoller vb. maddeler sanayi atıklarıdır. Bunlardan ağır metaller birikim yaparak sudaki canlıları zehirler. Özellikle çinko, bakır, kurşun, civa tuzlarının etkisi diğerlerinden daha fazladır.

Bakır ;

Bakırın suda yaşayan organizmalara yaptığı toksit etki suyun sıcaklığı, bulanıklığı, oksijen miktarları gibi parametrelere bağlıdır. Bakır ve klorür ortamda beraber bulunduklarında zehirlilik etkisi daha da artar. Bakırsülfat balıkların iç organlarının çalışma düzenini bozar. Zehir etkisi yapar.

Demir ;

Demiroksit ve hidroksitleri balıkların solungaçlarında birikerek ölüme neden olur. Demir ve tuzlarının zehirlilik etkisi demirin çözeltideki iki ve üç değerli formlarda bulunuşuna bağlıdır.

 

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                               Sayfa 12

 

Kurşun ;

Düşük konsantrasyonlarda bile meydana gelen film şeklindeki sümüksü form, önce balığın solungaçlarını sonra tüm vücudunu kaplar. Balık ölümü boğulma şeklindedir. Benzin ve benzeri maddelerle kurşun tetratil kullanılması deniz suyunda kurşun miktarlarını arttırmıştır.

 

Civa ;

En tehlikeli kirleticilerden biridir. İlk vakalar 1953 yılında Japonya’da Minamatta’da, 1965 yılında da Nigata’da gözlenmiştir. Hastalar genellikle balıkçı aileleridir. Bunlarda ölüme kadar giden sinirsel ağrılar ve depresyon görülmüştür. Civanın elektrik ve kimya endüstrisinde kullanılması, sanayileşmiş ülkelerin sularını büyük ölçüde kirletmiştir.

Suda bulunan civa ve organik civa bileşikleri (metilmerkür, etilmerkür, fenilmerkür) bitkilerin sucul organizmalara kadar absorbe edilir. Uzun yaşayan predatörlerden köpek balığı, ton balığı, kılıç balığı ve turna fazla civa ihtiva ederler.

Pestisidler ;

Pestisidler tarımsal alanlara düşen yağmur sularıyla yeraltından süzülerek veya yüzeyde kalarak yüzeysel sulara kadar ulaşıp suların kirlenmesine neden olurlar. Pestisit bir su ekosistemine ulaştığı zaman sistem içinde bulunan dağılışı formülasyona, ilacın kimyasal özelliğine, ortamın fizik ve biyotasına bağlıdır.

Pestisidler sucul organizmaların içine girdikten sonra uzun süre organizmada değişmeden kalabilir. Bu organizmaların akut toksisitelerinin yanı sıra davranışlarını da etkiler. Üreme bozukluklarına neden olur. Doku ve organizmalarda morfolojik ve histokimyasal değişmeler yaparak patolojik etkiler meydana getirir. Bir kısmı da gıda zinciri ile insana geçer.

Deterjanlar ;

Deterjanlar çok kuvvetli balık zehirleridir. Balıkların solunum yolları ile tuz dengesini bozarlar. Solungaç hücrelerinde incelme, büyüme ve kanama meydana gelir. Balıkların kronik olarak az dozlarda maruz kalmaları bile onların ölümüne neden olur. Suda devamlı fakat az miktardaki deterjan balıkta metabolizmayı bozup kuluçka süresinin gerilemesine neden olur. Gıda zinciri ile insana geçerek zararlı olur.

Radyoaktif maddeler ;

Su ortamında rakdonükleidler ya doğrudan deniz suyu ile absorbe edilir ya da gıda zinciri yoluyla alınır. Deniz ortamında radyoaktivite organizmaları etkiler balıklardan memelilere doğru gidildikçe organizmalar daha da hassaslaşır. Balık yavrularının ışınlara maruz kalmasıyla oluşan zarar biyolojik rezervleri önemli ölçüde azaltır.

 

Evsel atıklar ;

Evsel atıkların esasını teşkil eden lağım suları içinde kağıt, kumaş, plastik maddeler, sebze ve meyve atıkları, toprak, kum gibi maddeler, çözülebilen / çözülemeyen maddeler, deterjanlar, yağlar, pestisitler mevcuttur.

Organik madde, nitrat ve fosfat gibi minerallerce zengin olan bu sular, su dinamiğinin hareketsiz veya çok az olduğu koy ve körfezlere boşaldıklarında öttrofikasyona neden olurlar. Bu durumda algler ve diğer canlılar ölerek dip çamurunu oluştururlar. Suyun akıntısının az oluşu nedeniyle suda bir kısım toksit maddeler ve zehirli gazlar ortaya çıkar. Bu tip sulara giren balıklar hemen ölür.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                                          Sayfa 13

Ülkemizde, yıllar itibarıyle toplam su ürünleri üretimi (ton)

(DIE, 1995)

Yıllar Alabalık Sazan Salmon Çipura Levrek Diğer Toplam
1992 6.396 251 680 937 808 138 9.210
1993 6.848 544 791 1.029 3.158 68 12.438
1994 6.977 238 434 6.070 2.229 15.998
1995 12.689 424 654 4.847 2.773 220 21.607

Ülkemizin, Su ürünleri İhracatı, İthalatı, Tüketimi (ton)

(DIE, 1995)

Yıllar Üretim (ton) İhracat (ton) İthalat (ton) Kişi başına tüketim (kg)
1987 627.913 25.116 7.149 7,5
1988 676.004 20.025 3.952 8,7
1989 457.116 25.957 5.682 6,2
1990 385.114 23.065 16.500 6,1
1991 364.661 14.394 24.037 5,3
1992 454.346 12.744 29.598 7,5
1993 556.004 13.649 33.593 7,8
1994 601.104 14.635 25.695 8,1
1995 649.200 14.000 30.639 9,7

 

*Marmara Denizi
*Karadeniz
*Akdeniz
*Ege Denizi

 

*MARMARA DENİZİNDE KİRLİLİĞİN DURUMU

Denizler hepimizin. Marmara denizi ve Karadeniz’de kirlilik ne durumda ? Bu konuda yapılan çalışmalar nelerdir ? Çözüm önerileri neler ? Denizlerde kirliliğin önlenmesi konusunda yapılan uluslararası anlaşmalar (MEDPOL, MARPOL) ve faaliyetler nelerdir?

Denizlerimizde kirliliğe göz atacak olursak; bir iç deniz durumundaki Marmara denizinin biyolojik potansiyelini incelediğimizde deniz canlılarının azaldığını görüyoruz. Marmara denizi çevresindeki sanayi kuruluşlarının atıkları ile kirlenmiş durumda. Kirlilik ise denizimizin kendi kendini yenileme sürecinin çok üstünde.

Problemin kaynağını araştırdığımızda ise Marmara havzasının çevre sorunlarını incelemek durumundayız. Hızlı gelişen sanayi, nüfus artışı ve düzensiz kentleşme sorunları yüzünden Marmara denizi şimdi ciddi bir kirlilik ile karşı karşıya. Marmara Denizinde kirliliği Kara kökenli kirlenme (Evsel atıklar, endüstriyel deşarjlar, nehirlerden kaynaklanan kirlenme) ve Deniz kökenli kirlenme (Ulaşımdan kaynaklanan) şeklinde inceliyoruz. Atıkların tasfiyesi, kirliliğin azaltılması ve önlenmesi amacı ile Marmara havzasında birçok çalışmalar yapılmış bazısı ise halen sürmektedir.

MARMARA DENİZİ’nin BİYOLOJİK POTANSİYELİ

Marmara denizinin diğer denizlerle karşılaştırılması

Marmara denizi farklı yoğunluğa sahip iki su kütlesinin, yaklaşık % 018-20 tuzluluktaki Karadeniz menşeli suları ile, %038 – 38,5 tuzluluğundaki Akdeniz menşeli suların karışımını içeren bir iç denizdir.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                               Sayfa 14

Marmara denizi Karadeniz’e içeren gerek dip balıkları ve gerekse göçmen balıklar yönünden zengindir. Toplam deniz ürünlerinin % 11’ni sağlayan Marmara Karadeniz’den sonra ikinci derecede önemli denizimiz olarak balıkçılığımızda önemli rol oynamaktadır.

Karadeniz’deki göçmen türlerine ek olarak orkinoz, lüfer, sardalya, kolyoz dip ürünlerinden karides ve kum midyesi bu denizimizdeki ekonomik tür zenginliğini artırmaktadır. Deniz ürünleri üretiminde bölgelere göre 1967-1988 yılları arasında ortalamasına bakıldığında Marmara Denizi’nin % 10,97 katkısı olduğu görülmüştür.

Doğu Karadeniz’in payının % 62,92 ile toplam üretimde büyük paya sahip olmasına karşın girdi içerisindeki payı % 60’dan daha düşüktür. Nedeni ise su ürünleri üretiminin büyük bir kısmının hamsi ve istavritten ibaret olmasıdır.

Marmara denizi yoğun evsel ve endüstriyel kirlenme ile karşı karşıyadır. Diğer denizlerimize oranla bu bölge kıyılarında değişik sanayi tipleri yerleşmiş durumdadır. Bazı kuruluşlar atıksu tesislerini kurmuş durumdadır.

Kuzey ve Kuzeydoğu Marmara Bölgesine gelip giden ayrıca Karadeniz’le Akdeniz arasında gemi trafiğini de kapsayan bu denizde her türlü yük gemisinin ve petrol tankerlerinin bıraktıkları balast, sintine ve yıkama sularından oluşan atıklar, hiç şüphesiz kirlenmeyi çabuklaştırmaktadır.

KİRLİLİĞİN SONUÇLARI

Başta İstanbul’un güney sahilleri ile İzmit, Bandırma, Gemlik, Erdek Körfezinde kirlilik, bilimsel bir gözleme gerek göstermeyecek ölçüde gözle görülür bir seviyede yükselmiştir.

Bu şartlar altında Marmara denizinde 25 m derinlikte 1970 yılında ortalama 8mg/litre olan çözülmüş oksijen miktarı 4,5 mg/litreye düşmüştür.

İzmit ve Bandırma Körfezinde bu miktar 2mg/litre, Erdek ve Gemlik’te 3mg/litre, Kumkapı ve Bostancı açıklarında 3.5 mg/litreye inmiştir.

Bilindiği üzere balıkların yaşaması için gerekli oksijen miktarı 4,5 – 5 mg/litre’dir.

KARA KÖKENLİ KİRLENME

*EVSEL ATIKLAR

Altyapının yetersiz olması, kanalizasyon toplama şebekesi ve mevcut olan bölgelerde ise arıtma tesislerinin bulunmaması veya işletme maliyeti nedeni ile arıtma tesislerinin çalıştırılamaması evsel kirlilik problemlerinin temelini teşkil etmektedir.

Marmara denizine ulaşan kirlilik Marmara Havzası ve Susurluk havzasından kaynaklanmaktadır. Marmara havzası ülke nüfusunun % 25’ni ve ülke sanayinin yarısından fazlasını barındıran, sanayileşmenin ve yerleşmenin en yoğun olduğu havzalardan birisidir.

Havzada yer alan illerin nüfuslarının fazla olması ve evsel atıkların direkt denize deşarj edilmektedir. Evsel atıklar ; direkt deşarj, derin deşarj ve nehirlerden deşarj yoluyla olmaktadır.

İstanbul’un kanalizasyon problemine çare aranmış, derin deşarj yöntemi ile İstanbul Boğazının alt akıntısına ve bir kısmı da daha yoğun olan Marmara denizi alt suyuna deşarj edilmek üzere programlanmıştır.

İstanbul’un yanısıra Gemlik körfezi, Erdek körfezi, İstanbul-Tekirdağ arasında yapılan çalışmalarla kıyılarda oluşan yazlık evlerin; artan nüfusun ve yapılaşmanın, yetersiz altyapının, Marmara denizinde önemli ölçüde evsel atıklardan kaynaklanan kirliliğe neden olduğu saptanmıştır. Bu bölgelerde yapılan ölçülerde çözülmüş oksijen değerinde önemli miktarda azalma, fosfat ve nitrat değerlerinde artış görülmüştür.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                               Sayfa 15

 

*ENDÜSTRİYEL ATIKLAR

İstanbul civarında bulunan 4500 – 5000 kadar endüstri kuruluşundan 0,3 milyon m3 civarında atıksu deşarj edilmektedir. Bu atıksuların % 50 oranı arıtılmadan denize deşarj edilmektedir.

İzmit Körfezinden 0,2 milyon m3 kadar endüstri kaynaklı atıksu deşarjı söz konusudur. Körfeze deşarj yapan 120 civarında endüstri kuruluşu olup, arıtma tesisine sahip olanlar ancak % 30 kadardır.

Gemlik Körfezi civarında bulunan zeytincilik, sabunculuk, gübrecilik kuruluşlarının atıksuları ile Bandırma Körfezi etrafında kurulu madencilik sektörüne ait kuruluşların atıksuları direkt olarak denize verilmektedir.

Bursa organize sanayi bölgesinde il ve çevresinde faaliyet gösteren çeşitli işletmelerden yılda 6 milyon m3 endüstriyel atıksu meydana gelmekte, Nilüfer çayı ve yan kolları ile Gemlik ve Bandırma Körfezine verilmektedir.

Gönen çevresindeki 50 kadar tabakhanenin atıksuyu da Kocabaş ve Gönen çayları yolu ile Erdek Körfezine gelmektedir.

Sanayileşmenin hızla devam etmesi İzmit Körfezi kuzey kıyılarını en bölgelerden biri haline getirmiştir. Yapılan tespit çalışmalarında, körfez kirliliğinin daha çok kuzey ve doğu kıyılarında yoğunlaştığı ortaya çıkarılmıştır.

Doğuda SEKA (selüloz, kağıt), sülfirik asit fabrikası, Pakmaya (maya), Kartonsan (karton), Pirelli (oto lastiği), Ansa (ilaç), Rabak (metal), Çelik halat (çelik tel), Lassa (lastik), Lifli Rulo (kağıt), Petrol Ofisi (yağ, gres), kuzey kıyılarında Petkim (petrol ürünleri, alkali), Tüpraş (petrol rafinerisi     – şu an kullanım dışı), Igsaş (amonyak), Yarımca Gübre (kimyasal gübre), Yarımca Porselen (porselen), kirliliğe neden olan sanayilerden bazılarıdır.

Dikkat çeken noktalardan biriside Dilderesi vadisidir. Nasaş (Aleminyum), Basf (kimya kompleksi), Omo (deterjan kimya), Polisan (boya, tiner, polivinil, üre, formaldehit v.b.), çeşitli demir çelik ve metal sanayi tesisleri ile metal sanayi tesisleri, birçok kimyasal madde, sanayinin geliştirdiği bu vadide bulunan Dilderesi bugün ülkenin en yoğun kimyasal madde içeren akarsularından biri olarak bilinmektedir. Yine yapılan son araştırmalara göre;

İzmit Körfezine günde,

*6,6 kg kurşun,

*43,2 kg çinko,

*11,9 kg bakır,

*209 kg krom,

*5,1 kg cıva gibi ağır metallerin yanısıra

*10,9 ton azot,

*30,8 ton yağ karışmaktadır.

Daha güneyde, Gemlik körfezi, bir yandan geçtiği tüm yerlerdeki tüm kirliliği deniz ortamına taşıyan Karsat deresi, bir yandan da körfez etrafında gelişen sanayi atıklarından giderek kirlenmektedir. Güney Marmara’da önemli bir kirlilik odası ise Bandırma körfezidir. Körfez, kimya ve metal sanayi ile gelişen maden sanayini neden olduğu kirlilik ile etkilenmektedir. Bandırma gübre sanayi Bagfaş’ın atıksuları, içerdiği yüksek fosfor ve azot ile çevrede ötrofikasyona yol açmaktadır. Bu durum denizin kendini yenileme sürecini uzatmakta ve ortadan kaldırmaktadır.

 

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                               Sayfa 16

 

Çanakkale kentinin içinden geçen ve halk plajından denize boşalan Sarısu deresi de, Çanakkale girişinde bulunan deri ve konserve fabrikalarının, kurşun madeni işleyen atölyelerin çıkardığı atıklarla kirlenmektedir.

 

*NEHİRLERNDEN KAYNAKLANAN KİRLENME

 

Kara kökenli kirleticilerin deniz ortamına ulaştırılmasında en önemli mekanizma nehirlerle taşınmadır. Marmara bölgesinde uzun nehirler olmamasına karşın, pek çok sayıda küçük çay ve nehir bulunmaktadır. Bölgedeki en önemli nehirler arasında Kocabaş, Gönen nehirleri, Simav deresi ve kolları, Nilüfer, Mustafa Kemal Paşa, Orhaneli, Emet dereleri sayılabilir.

Nilüfer deresi özellikle Bursa organize sanayi bölgesinden gelen endüstriyel, Bursa’dan gelen evsel atıksularla kirlenmektedir. Bigadiç Boraks Metal işletmeleri atıksuları ile Sımav deresini kirletmedir. Balıkesir bölgesindeki endüstriyel kuruluşlar ve evsel atıksular önce Üzümcü deresini kirletmekte ve bu kirlilik yine Simav deresine taşınmaktadır.

Gemlik yöresinde bulunan Karsak deresi, Orhangazi organize sanayi bölgesinin atıklarını taşımaktadır.

İstanbul için en kompleks sanayi ve evsel atıkları taşıyan açık birer kanal halindeki Kağıthane ve Alibeyköy dereleri, Haliç kirliliğine katkıda bulunmaktadır.

 

*KANALİZASYON DEŞARJLARI

 

Ülke nüfusunun 1/5’inden fazlası (1990 yılından itibariyle 12,5 milyon civarı) Marmara Bölgesinde barınmaktadır. Bu nüfus bölgede yer alan 8 ilde toplanmış olup, bölge nüfusunun % 60’ı İstanbul’da yaşamaktadır.

Bu yerleşim merkezlerinde oluşan evsel atıklar kanalizasyon sistemi ile doğrudan Marmara denizine akıtılmaktadır. Sadece bu atıkların bir kısmı ön arıtmadan geçtikten sonra denize bırakılmaktadır.

Bölge nüfusu arttıkça evsel atıksu deşarjı artmaktadır.

1980 – 1985 yıllarında nüfus % 18, 1985 – 1990 yıllarında nüfus % 21 civarında artmıştır. Günümüzde Marmara’ya;

  • İstanbul’dan günde 1,2 milyon m3,
  • Bursa’dan günde 0,3 milyon m3,
  • İzmit’ten 0,2 milyon m3,
  • Diğer 5 şehirden 0,4 milyon m3 olmak üzere bölge genelinde 2,1 milyon m3 evsel atıksu deşarj edilmektedir.

 

*DENİZLERDEN KAYNAKLANAN KİRLENME

Marmara denizi, Karadeniz ve Ege Denizi’ne açık olmakla birlikte; diğer tüm özellikleri ile kapalı bir deniz görünümündedir. Marmara denizi kıyılarında fazla yerleşim birimleri, sanayi merkezlerinin yanısıra yoğun gemi trafiği olan limanlar yer alır. Ayrıca, her biri yerleşim birimi olan ve özellikle yaz aylarında yoğun yolcu taşımacılığın yapıldığı 12 ada bulunur.

Deniz araçlarının sintine suları, balast suları, tank yıkama suları, kaynaklanan kirlenmenin yanısıra ham petrol taşıyan tankerlerden sızan petrol denizde çok geniş alanlara yayılmaktadır.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                               Sayfa 17

İstanbul Boğazında deniz trafiğinden kaynaklanan kirliliğin toplam kirliliğe katkısı yaklaşık % 10 kadardır.

Tuna su yolunun açılması sonucunda Marmara denizi ve Boğazlarda zaten yüklü olan gemi trafiği giderek artacaktır. Karadeniz ve Marmara’yı birleştiren İstanbul Boğazı 32 km uzunluğunda olup, seyir güçlükleri ile dolu dar bir su yoludur. Fiziki yapısı nedeni ile 90.000 GRT ve daha büyük gemilerin ek önlemler almadan geçiğş mümkün değildir.

*TAŞIMACILIK KAYNAKLI KİRLİLİK

İstanbul, Çanakkale Boğazları, Marmara denizi, Karadeniz ve Akdeniz’i birbirine bağlayan yılda 50.000 (1997 yılı itibariyle) geminin geçtiği uluslararası bir su yoludur.

Marmara denizinde, İzmit, İstanbul, Bandırma, Gemlik, Tekirdağ ve Gelibolu limanlarına yaklaşık 6000 gemi kayıtlıdır. Limanların çoğu tahliye, onarım, barınma, petrol yükleme, boşaltma ve marinalara çok amaçlıdır.

Gemi ve deniz araçlarının sintine atıkları ile, bunları yükleme ve boşaltma sırasında kazalar neticesinde deniz kirliliği meydana gelmektedir.

Geçmişteki üç deniz kazasında 64.000 ton ham petrol, 2.000 ton sıvılaştırılmış amonyak, 2.000 ton motorin Marmara denizi sularına karışmıştır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi son 5 yıl içinde denize sintine basan 168 gemi tespit etmiş ve bunlara yasaların öngördüğü cezayı uygulamıştır.

MARMARA HAVASINDA YAPILAN ve YAPILMAKTA OLAN ÇALIŞMALAR

1950’li yıllardan başlayarak gündeme gelen İstanbul kanalizasyon projeleri kapsamında 1960’lı yıllarda başlatılan DAMOK (1) projesi ve daha sonra bunun revizyonu olan Camptek-ser revizyonu (2) ile İstanbul atıksu uzaklaştırma yöntemlerinin ana hatlarını ortaya koydu. Proje, İstanbul’un hemen her yerinde düzensiz akan lağım sularının düzenli kanalizasyonlar, kuşaklamalar ve kollektörler ile pompa istasyonlarına toplamak, ön arıtmadan geçirerek su tabakasına enjekte etmek olarak tanımlanabilir. Ön koşul olarak suların en az 5 mg/l oksijen içermesi gerekmektedir. İstanbul Üniversitesi Su ürünleri fakültesi tarafından Ekim 1992’de Türk ve Rus bilim adamlarının katılımı ile Marmara denizi ve Karadeniz’de bir dizi yeni ekolojik çalışmalar yapılmıştır. Özelliği ise ARGUS denizaltısı ile ülkemizde ilk kez yapılan doğrudan deniz dibi gözlemleri olmasıdır. 50m ile 528m derinliğe kadar olan derinliklerde yapılan gözlemler sırasında Marmara denizinin dip yapısına ilişkin birçok veri toplanmıştır. Film ve foto çekilmiş ve kum çamur ve hayvan türlerine ait örnekler alınarak biyolojik çeşitlilikteki değişim gözlenmiştir. Ayrıca son yıllarda çağın vebası denilen Mnmiopsis leiydi türünün dağılımı incelenmiştir. Araştırmalar sonunda, Marmara denizinde çözünmüş oksijen değerleri eskiye oranla düşük çıkmıştır. Yine canlı türlerinin ekosistemin hızla tahrip edildiği, birçok canlı türünün azlığı da dikkat çekmiştir. İstanbul Üniversitesi çevre sorunları araştırma merkezi tarafından 1983 yılından beri 3 yıl süre ile tüm mevsimler boyunca yapılan hidrografik ve su kirlenmesi araştırmalarında, İstanbul Boğazı – Çanakkle Boğazı arasında 36 istasyondan alınan verilere göre, zaten yaklaşık bir Haliç karekteristiği gösteren Marmara denizine sürekli olarak yüklenen endüstri ve evsel atıkların seyrelme ve başka bir yere göç etme suretiyle asimilasyonuna imkan olmadığı ve Akdeniz kökenli % 038 tuzluluk içeren dip suyunun genelde bir kirlilik uzaklaştırma aracı olmayacağı kesinleşmiştir.
Araştırmalar sonucunda su ürünlerinde büyük tahriplerin meydana gelmesi, nakil ve seyrelme ile Marmara’da ekolojik dengeyi muhafaza olanağının ve arıtmasız derin dip deşarjlarının yerine arıtma sistemlerinin olanak ölçüsünde Marmara çevresinde yer alması gerektiği ortaya çıkmıştır. 1988 yılında yapılan Sarayburnu deşarjı, sadece iri partiküllerin ızgaralarda elenmesi ve atıkların içerdiği yağların tutulmasına yönelik çok alanda yer alan yüzeysularında çözünmüş oksijen miktarlarının düşmesine sebep olmuştur.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ NELERDİR?

  • Tüm şehirlerde evsel kaynaklı kanalizasyon suları biyolojik arıtmaya tabi tutulmalıdır.
  • Bölgede tüm endüstriyel arıtma gerektiren kuruluşların ön veya nihai arıtma tesisi tamamlanmalıdır.
Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                                          Sayfa 18

 

 

  • Kanalizasyon olmadığı yerleşim birimlerinde altyapı çalışmaları hızla tamamlanarak alıcı ortama verilen evsel atıksular ile endüstriyel atıksular kanalizasyon şebekesine bağlanmalıdır.
  • Marmara bölgesine göç engellenmeli, son 10 yıl içinde % 42 artan nüfus artış hızı kontrol altına alınmalıdır.
  • Limanlara kayıtlı ve Boğazlar ile Marmara Denizinde geçiş yapan tüm gemiler çevre kirliliği yönünden denetlenmelidir.
  • Boğazlarda ve Marmara denizinde yüzeyde yer alan katı ve sıvı atıklar temizleme gemileri ile temizlenmelidir.
  • Marmara limanlarına ve marinalara sintine, pis balast suyu, tank yıkama ile çöp alım ve arıtma tesisleri yapılmalıdır.
  • Marmara denizi içinde özellikle balık yumurtalarının olabileceği bölgelerde kum çekilme işlemi durdurulmalı, denetlenmelidir. Bu faaliyetler bölge dışına çıkarılmalıdır.
  • Balık avı faaliyetleri yasaklara uygun olarak yapılmalı ve denetlenmelidir.
  • Sahil kent ve kasabalarda belediyeler düzenli olarak bir çöp toplama sistemi kurmalıdır.
  • Uluslararası kuruluşlar (UNEP, WICE vs..) ile temasa geçilip Rusya ve Avrupa kaynaklı nehir kirliliği önlenmelidir.
  • İlk ve orta dereceli okullarda başta olmak üzere yöresel ve medya yolu ile yoğun eğitim programları başlatılmalıdır.

KARADENİZDE KİRLİLİĞİN DURUMU

Karadeniz’de Kirliliğin durumunu, Marmara denizinden farklı değildir. Karadeniz’de kirliliğin kaynaklarını inceleyen BSEP, nütrientler ve ötrifikasyon, kanalizasyon, petrol kirliliği, radyoaktif kirlilik (radyonükleidler), pestisid ve PCB‘ler olarak gruplandırılmıştır. Kirlilik Karadeniz flora ve faunasını ciddi olarak etkilemiş, balık popülasyonu ve bağlı olarak balıkçılık azalmıştır. Karadenize kıyısı olan ülkeler denizin korunması ve kirletilmesi amacı ile Ulusal hareketin gerekliliğine karar vermiş ve Türkiye önderliğinde Karadeniz çevre programı (BSEP)‘nı kurmuştur.

KARADENİZDE KİRLİLİĞİN DURUMU

Kıta Avrupa’sının neredeyse üçte birinin kanalizasyonu Karadeniz’e boşalmaktadır. Bu bölge içinde 17 ülkenin büyük kısımları, 3 başkent, 160 milyon insan bulunmaktadır.

Avrupa’nın büyük nehirlerinden Tuna, Don, Dinyeper Karadeniz’e akmaktadır. Derinliği yaklaşık 2 km olan Karadeniz, nehirlerin getirdiği bol fosfor ve azot ile daha verimli hale gelmiştir.

Denizlerdeki gıda zincirinin temelini oluşturan Pitoplankton deniz üzerinde yüzen çok bitkiler ve canlılar tarafından yenir yada bakteriler tarafından hemen dekompoze edilmek üzere deniz dibine düşerler.

Karadeniz’in derinliklerindeki suyun Akdeniz’den gelecek suyla yer değiştirmesi yüzlerce yıl sürer. Dipte bulunan bakteriler bütün oksijeni tüketir. Sonucunda 180 metrenin altındaki kısımları esas olarak ölür.

Karadeniz dünyanın en büyük anoksik havzasıdır. Bu duruma rağmen yıllarca yüzeydeki sularda çok zengin ve çok çeşitli bir deniz yaşamı hüküm sürdü. Sadece 30 yıllık bir dönem içinde doğal kaynaklarının büyük bir kısmına felaketi anımsatan bir bozulma yaşadı. Nehirlerden gelen artan miktardaki besleyiciler pitoplankton zerrelerinin aşırı üremesine neden oldu. Bu durum ışığın, Kuzeybatı sualtı sahanlığının hassas ekosisteminin temel bileşeni olan deniz bitkileri ve yosunlara ulaşmasına engel oldu. Bütün bir sistemde bozulma başladı.

Bunlara 1980’lerin ortasında bir geminin atıksuyu içinde memleketi Doğu Amerika kıyıları olan deniz anasına benzeyen bir canlının “Mnemiopsis leiydi”’nin Karadeniz sularına gelmesi eklendi. Kısa sürede tüm Karadeniz’i kuşatan bu cins, balık larvaları ve küçük balıkların yumurtaları ile beslendi. Zamanla ağırlığı 900 milyon tona ulaşan bu canlı hamsi, istavrit gibi balık türlerinin azalmasına sebep oldu. Bu yıllarda mnemiopsis miktarı azalmış fakat etkisini sürdürmektedir.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                                          Sayfa 19

 

Karadeniz’de, bazı yerlerde atıklar doğrudan denize veya çevre bakımından önemli sazlıklara boşaltılmaktadır. Tanker kazaları ve tankerlerin atıkları da petrol kirlenmesine sebep olmaktadır. Karadeniz’in çevresi; biyoçeşitlilik, doğal alanlar, balık kaynakları estetik ve dinlenme değeri ve su kalitesi bakımından önemli ölçüde kirletilmiştir.
Karadeniz; balıkçılık, turizm ve mineral kaynağı olması bir yanda ucuz bir nakliye yolu ve katı ve sıvı atıkların atıldığı uygun bir yer olarak kullanılmaktadır.

Nütrientler ve Ötrifikasyon

Karadeniz’deki ekolojik bozulmanın başta gelen nedenleridir. BSEP çalışmalarından elde edilen sonuçlara göre Karadeniz’e çözülmüş halde dökülen azotun % 53’ü ve toplam fosforun % 66’sı Tuna havzasından kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle temizleme çalışmalarında en büyük görev Tuna ülkelerine düşmektedir. Kirliliğin azaltılması konusunda bilimsel stratejilerin geliştirilmesi ve araştırmaların devam ettirilmesi gerekmektedir.

Kanalizasyon,

BSEP çerçevesinde yapılan plaj bölgelerinde mikrobiyal kirliliğe yönelik araştırmalar, belli bazı yetkili birimlerin standart metodolojilerin kullanımında yada bilgi alışverişinde isteksiz kalmaları sonucunda hayal kırıklığı yaratmıştır.

Elde edilen datalar % 5 ile % 44 arasında numunelerin söz konusu ülkelerin hijyen kriterlerine uymadığını göstermiştir. Karadeniz’in yüzme alanının tamamında kirlilik söz konusu değil. Ancak sağlığa yönelik riskler konusunda halkı bilgilendirmeye yönelik ortak bir kriter de yok.

Karadeniz’in kıyı şeridinde kanalizasyon sistemine bağlı yaklaşık 10.385.000 kişi var. Yılda 571.175.000 m3 evsel atık nehirler aracılığı ile yada doğrudan Karadeniz’e akıyor. Pek çok Karadeniz ülkesinde kapatılan plajlar var.

Kolera, Hepatit A gibi su kaynaklı hastalıkların baş göstermesinde artış söz konusu. Kanalizasyon arıtma sistemlerinin daha iyi olması ve bilginin toplanmasında ve dağılımın daha fazla şeffaflık gerekiyor

Petrol Kirliliği,

Karadeniz’e her yıl ulaşan 111.000 ton petrol’ün yaklaşık % 48’I Tuna nehrinden geliyor. Geriye kalan miktarın çoğu ise yanlış uygulamaları ve petrol, petrol ürünlerinin hatalı taşınmasıyla ortaya çıkan karasal kaynaklardır.

Gemilerin balast suyu ile Karadeniz’e taşınan ve hayli önemli miktarda varsayılan petrol kirliliği ile  ilgili miktar ise kesin olarak bilinmiyor.

Sedimentlere ve deniz suyundaki petrol konsantrasyonu ölçümleri sonunda, sediment miktarının Odessa ve Sochi gibi limanların yakınında fazla ancak açıklarda ve Boğaz akıntısının olduğu bölgelerde düşük olduğu gözlemlendi. Sedimentteki petrol ve petrol hidrokarbon miktarları Akdeniz’deki miktarlarla kıyaslanabilir.

Çözülmüş petrol konusunda yapılan EROS-21 ölçümlerinde taze petrolün özellikle Tuna ağzı yakınlarında çok yüksek olduğu saptandı. Batı Karadeniz’in yüzeyindeki konsantrasyonlar batı Akdeniz’den 10 kat fazlaydı. Poliaromatik hidrokarbonların (PAH), bir çeşit zehirli çözülmüş petrol hidrokarbon bileşeni, konsantrasyonları iyileştirici tedbirler alınmasını gerektiriyor.

Radyoaktif Kirlilik (Radyonükleidler),

Uluslararası Atom Ajansı (IAEA) sponsorluğu ve desteği ile Karadeniz’deki radyonükleid seviyesine yönelik ciddi çalışmalar devam etmektedir.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                               Sayfa 20

Karadeniz’deki bazı radyonükleid konsantrasyonları Akdeniz’dekinden daha yüksektir. Ancak okyanuslarda ve Akdeniz’de ölçülen radyonükleidlerin, radyolojik sonuçları konusunda araştırmalar, Karadeniz antropojenik radyonükleidlerinden yayılan radyasyon dozunun düşük olduğunu göstermektedir.

IAEA’nın bu alandaki araştırmaları uluslararası geniş kapsamlı devam etmektedir. Projeye Türkiye’den Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi katılmaktadır.

Pestisidler ve PCB’ler,

Pestisid ve polilorobifenillerin (PCB) konsantrasyonu oldukça düşük bulunmuştur. Tuna yakınlarında lindani kontsantrasyonları biraz yüksek olmakla birlikte numunelerin çoğu Akdeniz’deki örneklere benzemektedir.

Bu bulguların kontrolü, çeşitli bilimsel kuruluşların ortaklaşa yapmayı planladıkları midye deneyleri ile sağlanacak. Bu deneylere duyarlı organizma olan midyelerde pestisid ve PCB’lerin konsantrasyonu hassa olarak tespit edilecek. Ancak bu bileşenler Karadeniz açıklarında büyük bir problem oluşturmamaktadır.

KİRLİLİĞİN KARADENİZ FLORA ve FAUNASINA ETKİLERİ

8350 km’ye varan kıyı şeridi ile Karadeniz evsel ve endüstriyel kirlenmenin tehdidi ile sahip olduğu flora ve fauna fakirleşmektedir. 1965 yılından bu yana ticari olarak avlanan 23 adet balık cinsinden, bugün ancak 5 adedi avlanabilmektedir. Aşırı avlanmanın da yapıldığı balıklar doğru değerlendirilmediği için balık unu fabrikalarına satılmaktadır.

Özellikle Karadeniz’de ver Marmara denizinde tarımsal gübre atıkları, deterjan atıkları ve kanalizasyondan kaynaklanan azot ve fosfor bileşikleri denizlerimizde ötrofikasyona sebep olmaktadır. Karadeniz’de oluşan kirliliğin bir bölümü de Tuna nehrinin getirdiği atıklardan kaynaklanmaktadır. Atılan milyonlarca yon petrol, gübre, ağır metal ve diğer endüstri atıkları canlılar üzerinde geri dönülmez etkiler bırakmaktadır.

Karadeniz’e yılda 400 km3 ‘den fazla tatlı su taşınmaktadır. Tuna, Kızılırmak, Dinyeper, Yeşilırmak, Kuban, Don nehirleri azot ve fosfor bileşiklerini de içeren nutrientler fitoplankton olarak bilinen, yüzen mikroskobik, deniz bitkilerinin gelişimi sağlanmaktadır.

Bu organizmalar ya besin zinciri içinde mikroskobik hayvansal organizmalarca besin olarak tüketilirler ya da ölür ve derin sulara çökerek bakteriler tarafından hemen hemen tamamıyla ayrıştırılırlar. Bunu yapabilmek için bakterilerin bir oksijen kaynağına ihtiyacı vardır. Ne yazık ki Karadeniz’de dip sularındaki bakterilerin gereksinimini karşılayacak kadar oksijen yoktur. Oksijen tüketildiğinde bakteriler oksijen bulmak amacıyla başka kaynaklara yönelirler. Sülfatta bulunan oksijeni kullanırlar.

Karadeniz’de fitoplanktonların aşırı çoğalması 1950 yılına kadar nadirdi. Sadece nehir ağızlarında rastlanan bir olaydı. Örnek Sivastopol kıyılarında 1913’de S.A. Zernov tarafından tespit edildi.

İkinci dünya savaşını izleyen dönemde birçok ülke artan bir şekilde, iç endüstri ve tarım gelişimini ilerlettiğinden Karadeniz’deki çözünmüş atıklar miktar olarak çok artmış ve ekosistem bu yükü kaldıramaz duruma gelmiştir. Suyun bulanıklığındaki artış ışığın alg çayırlarına ulaşmasına engel olmakta ve algler ölmeye başlamaktadır.

Bugünlerde Karadeniz’in kuzeybatı bölgesinin büyük bir bölümü yani deniz tabanı karanlık ve çorak bir çöle dönmüştür. Ölen fitoplanktonlardan kaynaklanan organik madde ile sığ olan suların dibinde çözünmüş oksijen oranı iyice düşmüştür. Bu durumda dipte yaşayan balık, karides, yengeç, midye, istiridye, gibi büyük hayvanlar ölmüştür.

Karadeniz bilim adamlarımızca jeografical pozisyonu ve morfometrik özellikleri ile ekolojik hedef olarak insan etkilerinin en fazla görüldüğü denizlerden biri olarak dikkati çekmektedir. Karadeniz ekosisteminde gözle görülür ilk radikal değişimler ticari balıkçılık ile kendini göstermiştir. Uskumru balığı kaybolmuş, lüfer ve palamut azalmıştır. Hamsi ve çaça azalmış, kofana, torik, çinakop kaybolmuştur. Hamsi balığının stoğu, boyu ve ağırlığı azalmıştır. Karadeniz!de havyarı ile tanınan ve

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                                          Sayfa 21

 

nehir ağızlarında yaşayan mersin balığı, kirlilik ve aşırı avlanma sonucu nesli tüketilmiştir. Pisi, derepisisi, kalkan balıklarının da nesli azalmış, popülasyonlarında hızlı düşüş meydana gelmiştir.

Ortalama su derinliği 150 – 200 m olan su havzasında yaşayan bitki ve hayvan türlerinin toplamı 1200 adet. Oysa bu miktar Akdeniz’de 7000 civarındadır.

Geçmişte yapısı itibariyle verimli bir deniz olan Karadeniz’de, organik karbon miktarı 3 mg/litre olup dünya denizlerinde bu miktar ortalama 1,5 mg/litre idi. Karadeniz’in en verimli bölgeleri, Azak denizi, Odessea Körfezi, Kafkas kıyıları idi.

Şimdi ise Tuna nehrinin taşıdığı sanayi kirliliği, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerinin kimyasal, nükleer atıkları, (Ukrayna, nükleer santralleri çok, atıklarını denize bırakır.) ile kirlenmiş durumda.

Ayrıca yapısı itibariyle, Karadeniz’in altında oluşan hidrojen sülfür ve bazı canlıların ölüp deniz dibine çökmesi ile oluşan çürüme ve bunun neticesinde açığa çıkan metan gazı ile ciddi bir tehlikenin içinde.

Ötrofikasyonun hızla artması, su değişiminin azalışı balık popülasyonlarında etkisini göstermiş, kılıç balığı yok olmuştur. Mezgit balığı, kefal stoklarının azalması, levrek, mırmır, barbunya, altınbağ kefal, izmarit, karagöz, çupra, mercan, sinağrit, trança, orfoz, lahoz gibi kıymetli balıklarımızın nesillerinin ortadan kalkması sorumsuzca avlanma ve deniz kirliliği sonucudur.

Karadeniz’de akıntılar saat yönünün tersine işlediğinden kirlenme kıyılara vurmaktadır. Karadeniz’de su yenilenme (yani suyun bir noktadan çıkıp aynı noktaya gelmesi) süresi 7 yıl. Bu süre Marmara Denizinde 3 ay. Akdeniz’de ise 80 – 100 yıl arasında.

Karadeniz’e Tuna’dan 1980’li yıllarda yılda 980.000 ton organik madde geliyordu. Akıntılar ile Marmara’dan Karadeniz’e, Karadeniz’den Marmara’ya sürekli taşınıyor. Karadeniz’de 1 m3 suda 20 kg kirlenme etkisi tespit edildi. Bu oran Akdeniz suyunda 3,7 kg’dır. Karadeniz’de hiposia adı verilen oksijensiz alanlar var. 1973’den 1992 yılına kadar, 3,5’dan 34’e tam on kat artmış durumda.

Tespitlere göre Karadeniz’de her yıl oksijensizleşen alan büyüyor. Deniz boğuluyor. Oksijeni kim tüketiyor? Oksijeni düzensiz atıklar tüketiyor. Nütrienler tüketiyor. Oksijen azalınca deniz kirleniyor, bakteri seviyesi artıyor. Yeni organizmalar geliyor. Yaşayan canlı türleri ölüyor.

Karadeniz’i nehirlerden gelen maddeler kirletiyor dedik. Azot, nitrat, fosfat denizlerde ötrofikasyon meydana getiriyor. Denizlerin yeşillenip verimleşmesini sağlıyor. Fakat oksijen’in tükenip canlıların yok olmasını sağlıyor. Normal koşullarda; arıtma tesislerinde atık sistemler kontrol edilir. Azot, fosfat, nitrat oranları kontrollü denize verilir.

Karadeniz… Geçmişte birçok balık popülasyonun yaşamak için uygun ortamı bulduğu bir su havzası. Morfolojik yapısı ve oluşumu itibarıyla, derinliklerinde hidrojen sülfür gazının oluştuğu Karadeniz, Tuna nehrinin getirdiği atıklar ile iyice kirlenmiş durumda.

ULUSAL HAREKETİN GEREKLİLİĞİ

Karadeniz’in kaynakları ve sorunları Karadeniz’de kıyısı bulunan 6 ülkeye aittir. Bulgaristan, Gürcistan, Romanya, Türkiye, Rusya, Ukrayna. Ancak su ve havayla taşınan kirlenmeyle ilgili sorumluluk, topraklarının önemli bir bölümü Karadeniz havzasında yer alan diğer 11 ülke tarafından paylaşılmalıdır.

Karadeniz’in korunması tek taraflı zemine oturan çalışmalarla gerçeklenemez. Bir sanayi tesisinin etrafıyla sınırlı bir kirlenme bile büyüdüklerinde kıyıya gelecek balıkların ölümüne neden olacağı için diğer bir ülkenin ekonomik gelişimine etki edebilir. Yasal ve politik hedeflerin harmanlanması ve kirlenmenin kontrolü için yapılacak yatırımlarda ortak stratejiler geliştirilmesine büyük ihtiyaç duyulmaktadır. Karadeniz’in biyolojik çeşitliliğinin devamını ancak uluslararası hareketler sağlayabilir.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                               Sayfa 22

KARADENİZ ÇEVRE PROGRAMI (BSEP)

Karadeniz ülkelerinin temsilcileri 1972’de düzenlenen Stockholm Çevre ve Gelişim konferansından esinlenerek, “Karadeniz’in kirlenmeye kaşı korunması konvansiyonu”nu hazırladılar. 1992 yılında Bükreş’te imzalanan konvansiyon ile 1994 yılının ilk aylarına dek 6 ülkenin yasama meclisleri tarafından onaylandı.

Bükreş konvansiyonu; temel bir anlaşma çerçevesinde ve karadan kaynaklanan kirlenmenin önlenmesi, çöplerin atılması ve kazalar karşısında /örneğin petrol sızıntısı) ortak hareket edilmesi konusunda üç spesifik protokol içeriyordu. Bu konvansiyonun uygulanması merkezi İstanbul’da bulunan bir komisyonca gözlenecektir.

Bükreş konvansiyonu, kurallar koymuştur. Ancak çevre hareketlerinin başlatılması için zaman çizelgesi oluşturmamıştır. Bu nedenle ardından Odessea’da Nisan 1993’de 6 ülkenin bakanları tarafından Karadeniz Çevresinin korunması konusunda bakanlıklar düzeyinde bir deklerasyon imzalanmıştır. 1992 Rio zirvesinde benimsenen 21. Yüzyıl gündemine dayandırılan bu yenilikçi doküman 3 yıllık bir değişim süresi başlatmaktadır.

Karadeniz ülkeleri, çevre hareketinin bir an önce başlatılması ve uzun süreli bir eylem planı oluşturulabilmesi için Global Environment Faliciti’den (GEF) destek istenmiş ve Dünya Bankası, BM Geliştirme programı ve BM çevre programı yönetiminde 2 milyar dolarlık bir fon oluşturulmuştur. Haziran 1993’de GEF’den temin edilen 9,3 milyon dolarlık fonla Avrupa birliği, Hollanda, Fransa, Avusturya, Kanada, Japonya’dan temin edilen tamamlayıcı fonla 3 yıllık Karadeniz Çevre Programı (BSEP) oluşturuldu.

Karadeniz Çevre Programının uzun vadeli bir eylem planı yaratabilmesi için program hedeflerinin maliyetini karşılayacak bir mekanizmanın olması şarttır. Kıyı ülkelerinin tek merkezli bir programa bağlı olması yerine, bölgelerindeki spesifik görevlerin koordine edilmesine sahip “Faaliyet merkezleri”’ne dayalı bir çalışma gruplarına ön ayak olunmasına karar verildi. Bütün çalışma gruplarında Karadeniz ülkelerinin her birinden en az bir uzman bulunmaktadır.

Faaliyet merkezleri ve çalışma grupları;

1) Acil yanıt (Varna, Bulgaristan)

2) Rutin kirlilik izleme (İstanbul, Türkiye)

3) Özel izleme programları, biyolojik ve insan sağlığı etkileri ve çevre kalite standartları (Odessea, Ukrayna)

4) Bio-çeşitliliğin korunması (Batum, Gürcistan)

5) Birleşik kıyı bölgelerinin yönetimi için müşterek metodolojilerin geliştirilmesi (Novorossisk, Rusya)

6) Balıkçılık ürünleri (Constantza, Romanya)

Buna ek olarak program koordinasyon merkezlerine (PCU) dayanan 3 çalışma grubu bulunmaktadır.

1) Veri yönetimi ve Coğrafi bilgi sistemleri (GIS)

2) Çevre kalite ölçütleri, standartları, çevre yasaları ve bunların icrasında uyumun sağlanabilmesi için tavsiye paneli

3) Çevre ekonomisi çalışma grupları

Odessea deklerasyonunun etkin biçimde uygulanması için kurulan bütün ağ kademeli olarak İstanbul Komisyonu Sekreteryasına, Balık ürünleri Faaliyet merkezi ise Balık ürünleri komisyonuna

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                               Sayfa 23

 

aktarılacaktır. BSEP programı temel cihazlarının tedarikini, eğitim, pilot ve demostrasyon projeleri ve yatırım öncesi faaliyetlerin yürütülmesi de öngörülmektedir.

NELER BAŞARILDI

Konularına göre ayrılmış 23 kadar çalışma grubu, bir çok durumda 6 ülkeden gelen uzmanların bilgi paylaşımı ve müşterek iş planları oluşturabilmeleri için ilk fırsat olmuştur. Yakında bir Karadeniz bülteninde ekleneceği bir elektronik posta ağının başarıyla kurulmasından sonra artık daha az toplantıya ihtiyaç duyulacak ve oluşturulan bu ağın sürekli olarak çalışması mümkün olacaktır.

BSEP’in 1995’de eş sponsor ve yardımcı ortaklarıyla birlikte 800’ün üzerinde uzmanı, 60’dan fazla atelye, toplantı ve eğitim oturumunda görevlendirmiştir. BSEP kirlilik izleme şebekesindeki cihazların değişimi için 1,5 milyon dolar katkıda bulunmuştur. BSEP, NGO’ların yardımı ile kendine ait dergi, film ve posterler aracılığı ile kamu bilincini arttırmaya çalışmaktadır.

Karadeniz Veri sistemi ve Karadeniz Bilgi sistemiyle birlikte bu raporlar, bilgi ve analizlerin bilimadamları, yöneticiler ve bölge düzeyinde politika oluşturanlar için hazır bulundurulmasını sağlamaktadır. Son olarak BSEP’nin dünya banksı liderliğinde geliştirdiği çevre yatırım programı, daha şimdiden Gürcistan’a 18 milyon dolarlık acil hizmet kredisi vermiş bulunan Acil yatırım fonunun oluşturulmasını desteklemiştir.

AKDENİZDE KİRLİLİĞİN DURUMU

Batıda Atlas Okyanusundan doğuda Asya’ya kadar uzanan ve Avrupa’yı Afrika’dan ayıran kıtalararası deniz. Dünyanın en büyük iç denizi, toplam alanı Karadeniz dışında 2.512.300 km2’dir. Derin ve karalar arasında uzunlamasına sıkışmış bir çöküntüyü kaplayan Akdeniz batıda dar ve sıkı bir boğaz olan Cebelitarık’la Atlas Okyanusuna, güneydoğuda Süveyş kanalı ile Kızıldeniz’e, kuzeydoğuda Çanakkale Boğazı ile Marmara denizine bağlanır. Akdeniz’in en büyük adaları Sicilya, Sardinya, Kıbrıs, Korsika, Girit, Mallorca ve Rodos’tur. En derin yeri Yunanistan’ın güneyinde İyon havzasında, deniz yüzeyinde 5.121 m aşağıdadır.

Hidrografi ;

Akdeniz’in hidrografik koşullarına üç su kütlesi hakimdir.

  • Yüzey katmanı,
  • Orta katman,
  • Dibe kadar inen derin katman.

Yüzey katmanının kalınlığı suyun sıcaklığına bağlı olarak 75m ile 300 m arasında değişir. Doğu Akdeniz’in ılık ve tuzlu sularının katıldığı orta katman 300-600 m derinlikte bulunur. Derin katman ise orta katmanla dip katman arasındaki bölgeyi kaplar. Suyu genellikle türdeş olan derin katmanda sıcaklık 13 derece dolayındadır. 900-2500m derinlik arasında sıcaklık yaklaşık 0,2 derece artar.

Akdeniz buharlaşma sonucu yitirdiği suyun ancak üçte birini akarsularla yeniler. Dolayısıyla, Atlas okyanusunda Akdeniz’e sürekli bir yüzey suyu akıntısı vardır. Az miktarda su da Marmara denizinden gelir. Atlas okyanusunda gelen su Cebelitarık boğazından geçtikten sonra Afrika’nın kuzey kıyısı boyunca ilerler. Bu akıntı Akdeniz’deki en sabit su dolaşımının öğesini oluşturur. Buharlaşma ile Akdeniz’in tuzluluğu ve yoğunluğu artar. Yoğunlaşan su dibe çöker,alt akıntı ile Cebelitarık’ı oluşturan deniz eşiğinin üstünden Atlas okyanusuna ulaşır. Bu sebeple Akdeniz soluk alıp veren deniz olarak tanımlanmıştır.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                                          Sayfa 24

Akdeniz’in yüzeyindeki temel su dolaşımı ise doğu ve batı havzalarında olmak üzere ayrı ayrı yelkovanın ters yönünde hareketlerden oluşur. Akdeniz’in akıntı sistemi karmaşık değildir. Gerek Batı Akdeniz’de, gerekse Doğu Akdeniz’de güney kıyılarını izleyen ve doğuya doğru hareket eden bir akıntı sistemi vardır. Hızı saatte 3-4 km olan bu akıntıdan Cezayir açıklarında ayrılan bir kol kuzeye yönelerek Fransa kıyılarına ulaşır.

Tunus açıklarında ayrılan bir kol ise Sicilya adasının üzerinden batı İtalya kıyılarına geçer, kıyıların biçimine uygun olarak Cenova ve Lion körfezlerinin güneyinden İspanya kıyılarına varır. Akdeniz’de Türkiye kıyıları boyunca batıya doğru hareket eden bir akıntı vardır. Bunun kökeni büyük güney akıntısıdır.

Akdeniz, okyanuslara göre tuzlu bir denizdir. Ortalama tuzluluk oranı %o 38, okyanusta ise %o 35’dir. Bu oran yağış artışına ve buharlaşmanın azalmasına bağlı olarak batıya doğru azalır. Cebelitarık boğazında %o 36 iken, Kıbrıs’ın güneyinde %o 39,5’e ulaşır. Büyük ırmakların ağzında tatlı su tuzlu suya karıştığı için tuzluluk azalır. Yüzey katmanının 210 m derinliğe kadar olan bölümü tüm Akdeniz’de yüksek oranlı oksijen içerir.

Doğuda yüzey katmanın çökmesi ile oluşan orta katmanda taze oksijen miktarı yüksektir, ama batıya doğru aktıkça bu katmandaki su, oksijenin çoğunu yitirir. Akdeniz’de bitkileri besleyen fosfat, nitrat ve nitrit gibi maddeler azdır. Başka denizlerde olduğu gibi bunların oranları mevsimlere göre değişir. Genellikle ilkbaharda artar. Özellikle Mısır açıklarında Nil’in etkisi ile deniz yaşamı ilkbaharda canlılık gösterir.

Akdeniz’de besleyici maddelerin azlığının en önemli nedeni Akdeniz suyunun ana bölümünü oluşturan Atlas okyanusundan gelen yüzey suyunun bu maddeler açısından zengin olmayışıdır. Batı havzasında 900m derinlikte bulunan fosfat ve nitrat miktarları, açık denizlerdekinin ancak 1/3’ü kadardır. Besleyici maddelerin azlığı suda yaşayan canlı türlerini de sınırlar.

Akdeniz’in yenilenmesi “yaklaşık 90 yıl” ;

Dip yapısı havzayı bir tortu tuzağı haline getirdiğinden, Akdeniz suyunun dolaşımı çok karmaşıktır. Dikey karışma, yaklaşık 250 yıl gerektirir. Böylece yenileme kavramı fiziksel bir gerçeği yansıtmaz, fakat suyun dengesi hakkında bilgi verebilir.

Denizin toplam hacmi 3.700.000 km3 dolayındadır. Nehirlerin 500 km3, yağışların 900km3, Çanakkale Boğazından gelen akıntının 400 km3 katkısı, Cebelitarık yoluyla Atlantik’ten gelen akıntı karşısında çok önemli değildir. Bu da bizi yaklaşık 90 yıllık bir yenileme süresine götürüyor. Su girişlerini, buharlaşma ve özellikle Cebelitarık’ın derinlerinden çıkan akıntı telafi eder.

Kullanılmış suların arıtılması “27 yıl” ;

Suların sağlıklı bir hale getirilmesi uzun soluklu bir iştir. Hizmet verilen kıyı halkının (turistler dahil) oranın % 20’den % 36’ya yükselmesi için Fransa’da 10 yılın geçmesi gerekmiştir. Bu oran 1995’de % 65 olmuştur.

İsrail’de su artıma oranı 1960 yılı % 26’dan, 1985 yılında % 61’e çıkması için 25 yıl, geri kazanılan atık oranının ise % 6’dan % 36’ya çıkmıştır.

Türkiye’de % 54 olan kent nüfusunun, bugünden 2025 yılına kadar su donanımı için 27 yıla yayılan bir yatırım programı gereklidir.

EGE DENİZİNDE KİRLİLİĞİN DURUMU

Doğu Akdeniz’in kuzey-doğu bölümünü oluşturan Ege denizi güney batıda İyon denizi, güney doğuda Levantin denizi ile sınırlanmış olup, kuzeyde Türk Boğazlar Sistemini oluşturan Çanakkale Boğazı , Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı aracılığı ile Karadeniz’e bağlanmış durumdadır.

Ege denizi bu yapısı ile bir iç deniz özelliğine sahiptir. Ege denizi bölgesel konumu, jeomorfolojik yapısı, hidrografik ve ekolojik özellikleri, biyolojik çeşitlilik açısından Akdeniz ekosisteminde özel bir yere sahiptir. Bu nedenle oşinografi ve biyolojik özellikleri de kendine özgüdür.

 

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                               Sayfa 25

Coğrafi konumu nedeni ile su hareketleri özellik gösterir. Karadeniz ve Akdeniz sularının buluşma havzasını oluşturan Ege Denizi’nin kuzey bölümü Türk Boğazlar Bölgesi yoluyla gelen soğuk ve az tuzlu Karadeniz sularının, güney bölümü ise sıcak ve tuzlu Akdeniz sularının etkisi altındadır. Bu nedenle, kuzey ve güney bölgeleri arasında tempatür (ısı) ve salinite (tuzluluk) yönünden önemli farklar vardır. Bu farklar sebebi ile Ege denizi kuzey, orta, güney alt bölgelerine ayrılır.

Ege denizi jeomorfolojik yapısı ile Akdeniz’in diğer bölgelerinden önemli farklılıklara, uzun ince bir kıyı şeridine, karasal özellikleri taşıyan karmaşık bir dip yapısına ve içinde irili ufaklı pek çok adaya sahiptir diyebiliriz. Ege denizinde akıntılar, hidrolojik ve hidrobiolojik akıntıları da etkiler.

Su kütleleri incelediğimizde 4 büyük su kütlesi hareketi ile karşılaşırız. Çözülmüş oksijen miktarları, mevsimsel hareketlere göre farklılıklar gösterir. Besleyici tuzlar yönünden fakir olan Ege denizi, ekonomik türlerinin dünya ortalamasının üzerinde olması sebebi ile zengindir.

Ege denizinde 400 civarında alg, 5000 civarında omurgasız hayvan ve 300 civarında balık türünün yaşadığı bilinmektedir. Balıkçılık, Ege denizi körfezlerinde farklılık gösterir. Fakat zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahip olmanın yanısıra kıta sahanlığının dar ve karmaşık olması nedeni ile balıkçılığı olumsuz yönde etkilemektedir. Trol çekilebilecek sahalar sınırlıdır. Ege Denizi’ni Türkiye balıkçılığındaki payı % 4 – 5 civarı olup oldukça düşüktür.

Uzun bir kıyı şeridi ve koy, körfeze sahip olması açısında akuakültüre uygun pek çok bölge bulunan Ege Denizi’nde, ülkemizde ilk çalışmalar bu sahillerde başlatılmış olup halen 100 adet kuruluş bu konuda çalışmaktadır. Ege denizi, diğer denizlerimizde olduğu gibi bir kirlenme ile karşı karşıyadır. Ege Denizi atık miktarları tablo ile belirtilmiştir. Akdeniz ekosistemindeki kirlilik araştırmaları için Akdeniz 10 alt bölgeye ayrılmış, sekizinci bölgeyi oluşturan Ege denizi yoğun bir kirlenme etkisi altında kalmıştır.

Yunanistan ve Türkiye sahillerinde yoğun bir kentleşme ve endüstrileşme ile karasal atıkların yaklaşık % 11’i Ege denizine, koy ve körfezlere atılmaktadır. 1989 yılı FAO istatistiklerine göre Ege denizinde yıllık su ürünleri üretimi 191.243 ton civarındadır. Ülkemiz içindeki payı ise % 48.5’dir.

BİYOLOJİK ÖZELLİKLER

Biyolojik Verimi Etkileyen Faktörler Bir bölgenin organik madde yönünden verimi, o bölgenin dip yapısına suların fiziko-kimyasal özelliklerine, su hareketlerine ve akaursu drenaj alanına bağlı olarak değişir.

Ege denizi, kıta sahanlığı bölgesinin engebeli ve geniş düzlükler içermesi nedeniyle, dip su ürünleri bakımından ülkemizin en uygun denizidir. Ayrıca Ege Denizi’nin ortasından uzanan deniz dibi çukuru genel olarak klıta sahanlığı üzerinde yayılış gösteren pelajik balıkların göç yolları üzerinde önemli bir engel oluşturur. Bu nedenle Karadeniz’den Marmara ve Ege denizine veya Akdeniz’den bu denize göç eden balıklar (torik- palamut, uskumru, sardalya vb..) sığ bölgeleri tercih ederler.

Dolayısıyla kıyılara yakın bölgelerde kolaylıkla avcılık yapılmaktadır. Akıntılarla ortaya çıkan tuzluluk ve sıcaklık koşulları sonucu Ege denizinde birbirinden oldukça farklı iki ekolojik bölge ayırt edilebilir. Bunlardan biri Kuzey Ege’de yer alan ve Karadeniz sularının etkisinin izlenebildiği Kuzey bölgesi diğeri ise Güney Ege’de yer alan ve Doğu Akdeniz sularının etkisindeki güney bölgesidir.

Ekolojik koşulları farklı olan bu iki bölgenin bazı biyolojik elemanları da birbirinden farklıdır. Ege denizi sularının diğer denizlere göre berrak oluşu ışığın önemli derecedeki derinliklere ulaşmasına imkan vermesindendir. Bu durum zemindeki canlı toplulukların zenginleşmesini ve bunlarla beslenen dip balıklarının zengin stoklar oluşturmasını sağlamaktadır.

Ege denizinin özellikle kuzey bölümüne besleyici elementler yönünden zengin Karadeniz ve Marmara sularından başka çok sayıda nehir boşalmakta olup, bunların Ege denizine getirdiği tatlı su miktarı 1000 m3/sn’den fazladır. Bu değer Akdeniz’in diğer bölgelerine göre oldukça yüksektir. Ayrıca orta ve güney Ege’de balıkçılık yönünden verimli 9 adet dalyan (Homa, Çalıburnu, Ragıppaşa, Çakalburnu, Karine, Bafa-Sakızburnu, Güllük, Köyceğiz, Akköy dalyanları) bulunmaktadır. Bu

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                                          Sayfa 26

özelliklerden dolayı Ege denizinin özellikle kuzey Ege bölümü, dünya denizleri arasında verimli bölgeler içine dahil edilmektedir.

Canlı Kaynaklar ve Ekonomik Türler ;

Denizel bir bölgenin canlı kaynakları denilince dipte ve suda yaşamını sürdüren bitkisel ve hayvansal organizmaların tümü anlaşılır. 1380 sayılı su ürünleri kanununda canlı kaynaklarla eş anlamlı olan su ürünleri “iç su ve denizlerde yaşayan bitkisel ve hayvansal organizmalar ve bunların yumurtaları” şeklinde tanımlanmıştır. Bugünkü bilgilere göre dünya denizlerinde toplam 200.000 civarında bitki ve hayvan türü yaşamaktadır. Ancak bu türlerden sadece 500 kadarı doğrudan ekonomik değerlere sahip olduğu halde diğerleri dolaylı olarak ekonomik önem arzederler.

Flora ve Fauna ;

Ege denizinin flora ve faunası üzerindeki çalışmalar çok önceden başlamış olmakla beraber, kesin bir envanter çıkarılmamıştır. Zira gerek Türkiye ve gerek Yunanistan sahillerinde gerçekleştirilen araştırmaların çoğu münferit niteliktedir. Bu araştırmalarda henüz bir araya getirilmemiştir. Ancak bazı gruplar üzerinde gerçekleştirilmiş tez proje ve derleme çalışmaları sayesinde Ege denizinde yaşayan tür sayıları oldukça belirginleşmiş durumdadır. Bu sonuçlara göre Ege denizi diğer denizlerimize göre tür çeşitliliği yönünden daha zengin gözükmektedir.

Ekonomik Türler ;

Diğer denizlerde olduğu gibi Ege denizindeki tüm canlı türleri de doğrudan ekonomik değerlere sahip değillerdir. Alglerden 8, omurgasızlardan 30, balıklardan 76 tür ekonomik değer taşımaktadır. Dünya denizlerinde yapılan araştırmalarda doğrudan ekonomik değere sahip tür oranı 1/400 civarında olduğu saptanmış olup, bu oran Ege denizinde 1/50 civarındadır. Diğer bir deyişle Ege denizi dünya denizlerinde 10 kat daha fazla ekonomik tür içermektedir. Bunun başlıca nedeni biyolojik çeşitliliğin yüksek olmasına olanak sağlayan uygun dip yapısıdır.

Ege denizinde su hareketleri

Ege denizinde akıntı sistemini belirleyen dört büyük su kütlesi mevcuttur. Bunlar,

  • Karadeniz suyu,
  • Atlantik suyu,
  • Doğu Akdeniz orta derinlik suyu,
  • Dip suyudur.

Karadeniz suyu ;

Karadeniz sularının kış aylarında Çanakkale Boğazı çıkışında kuzeye yaz aylarında ise yüksek buharlaşma ve kuzey rüzgarlarının etkisi ile güneye yönelerek orta Ege’ye yayıldığı belirlenmiştir. Bu nedenle Ege denizinde minimum tuzluluktaki suların derinliği ve yayılım bölgeleri mevsimlere göre değişiklik göstermektedir. Haloklin tabakasının derinliği Çanakkale Boğazından uzaklaştıkça azalmak üzere 15-50m arasında değiştirmektedir. Yapılan mevsimler gözlemler sonucu, bahar aylarında 11-13 derece arasındaki Karadeniz suyu yaz aylarında 21-23 dereceye yükselmesine rağmen sıcaklı profilleri yüzeyden derine doğru güz ve yaz aylarında birbirine zıt bir değişim gösterir. Genel olarak Çanakkale Boğazından gelen 12.600 m3/sn debili düşük tuzluluktaki Karadeniz sularının yılın tüm ayları boyunca etkili olduğu anlaşılmıştır. Ancak Ege denizindeki yayılımında mevsimlere göre değişen hakim rüzgarların etkiside önemli rol oynamaktadır. Soğuk kış aylarında Boğazdan gelen Karadeniz suyu bu mevsimde hakim güney rüzgarlarının etkisi ile kuzeye yönelerek, Yunanistan kıyılarını yakalayıp güney Ege yönüne doğru akmaktadır. Yaz aylarının başlaması ile birlikte bu mevsime has sert kuzey rüzgarlarının etkisi altında Çanakkale Boğazından gelen Karadeniz suyu yön değiştirip Anadolu kıyılarını yakalayarak güney doğuya doğru akmaktadır.

 

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                                           Sayfa 27

Atlantik suyu ;

Ege denizinde su sirkülasyonunu belirleyen ikinci su akıntısı Cebelitarık’tan girip Akdeniz’in güney kıyılarını boydan boya katederek güneydeki adaların oluşturduğu boğazlardan Ege’ye dolan Atlantik suları’dır. Girişte Ege denizi suyuna nazaran daha düşük tuzluluktaki bu sular yaz döneminde Türkiye ve Rodos arasındaki Boğazda daha yüksek tuzluluk değerlerine ulaşır. ( %o 38,3 – %o 39,3 ) . Güz ve kış aylarında ise suların karışımları sonucu daha az farklı değerlerle tuzluluk değişim profilleri oluşturur. Güney kıyılarımızı çok girintili oluşu yağış ve buharlaşmanın karşılıklı etkisi, zaman zaman kıyılarımıza yakın oluşan “UPWEELING” şeridi Atlantik su akımının Ege’deki durumunun anlaşılmasını zorlaştırmakta ve değişik sıcaklıktaki kıyı sularının oluşmasına sebep olmaktadır. Atlantik su akıntısının güneydeki yayın değişik kesimlerinde farklı tuzluluk gradientleri oluşturmasının yanında düşük piknoklin eğilimleri ile homojen bir yoğunluk göstermektedir. Özellikle yaz dönemi sonlarında üst sulardaki buharlaşma kayıpları, Atlantik suyundan daha yoğun bir yüzey suyu oluşumuna yol açmaktadır.

Doğu Akdeniz orta derinlik suyu ;

Bu, tüm Akdeniz oşinografinin etkileyen su kütlesidir. 50-200m derinlikler arasında yerleşik bu su kütlesinin belirtisi yüzey altındaki maksimum tuzluluktur. Bu su kütlesi özellikle Türkiye’nin güney kıyıları boyunca kış aylarında soğuk ve ağır hava akımları etkisi ile oluşarak Rodos’un batısına ulaşır. Yüzey suyu sıcaklığı yılın minimum seviyelerine ulaştığı zaman bu sıcaklık tipik olarak hava sıcaklığından daha büyük olmaktadır. Doğu Akdeniz orta derinlik suyunun güney Ege’ye Rodos, Türkiye, Karpatos ve Kasos arasındaki boğazlarla girdiği belirlenmiştir. Bu su kütlesinin sıcaklığı tüm mevsimler boyunca aynı seviyede kalmakla birlikte (15-16 derece) ; bu su kış aylarında 200m derinlikten itibaren başlarken, yaz aylarında 80-160 metrelerden güz aylarında ise 120 m derinlikten itibaren dibe doğru aynı seviyelerde bulunmuştur. Salinitesi ise %o 38,8 – 38,9 civarındadır.

Dip suları ;

Dip sularında saptana su sıcaklık ve tuzluluk değerlerini çok önemli mevsimsel değişikler göstermediği bulunmuştur. Örneğin Girit açıklarında 800m’den derin sularda su sıcaklığı farklı mevsimlerde 14,4 derece tuzluluk %o 38,9’dur.

Ege Denizinde Tempatür

Ege denizi yüzey suları tempatürü kuzeyden güneye doğru net bir artış gösterir. Zira Kuzey denizi Çanakkale Boğazı ile Marmara denizinden gelen Karadeniz kökenli yüzey sularından etkilenirken, Güney Ege denizi Akdeniz ve Orta Ege sularından etkilenir.

Kuzeyden güneye doğru olan bu artış özellikle kış mevsiminde daha belirgin olup, Şubat ayında 6-7 derece’lik bir fark oluşturmaktadır. Örneğin, Kuzey Ege’de Şubat ayında yüzey suları tempatürü 10 derece civarında iken Güney Ege’de 16 dereceye ulaşır.

Yaz mevsiminde ise yüzey suları tempatürü dağılımı tüm Ege denizinde homojen olup, bu mevsim kuzey ve güney bölge sularının tempatür farkı sadece 1-2 derece kadardır. Tempatür yüzey sularında mevsimsel olarak değişmekle beraber, 200 m derinlikten sonra 14-15 derece’de sabit kalmaktadır.

Tuzluluk ;

Sıcaklıkta olduğu gibi tuzlulukta da Ege Denizi’nin akıntı sisteminin etkisi sonucu kuzeyden güneye doğru bir yükselme izlenir. Zira, Kuzey Ege Denizi Çanakkale Boğazı ile Marmara Denizinden gelen az tuzlu Karadeniz kökenli yüzey sularından etkilenirken, Güney Ege Denizi çok tuzlu Doğu Akdeniz sularından, Orta Ege denizi ise az tuzlu Kuzey Ege yüzey sularından ve çok tuzlu Güney Ege dip sularından etkilenir.

Bölge sularından tuzluluk derecesi Çanakkale Boğazından gelen az tuzlu yüzey sularının girdi miktarının mevsimsel değişimlerine bağlı olarak artar. Buna bağlı olarak salinite kuzeyden güneye doğru olarak artar. Örneğin, Güney Bölge’de % 39 olan salinite, Orta Bölge’de % 35, Kuzey bölgedeki Saroz Körfezinde % 33’e kadar düşer. Salinitenin derinliğe bağlı değişimleri ise hemen hemen yok denebilecek düzeydedir.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                                          Sayfa 28

Ege Denizinde Çözünmüş Oksijen

Genelde sıcak özellikte olan Akdeniz yüzey sularının çözünmüş oksijen içeriği mg/l. civarındadır. Ege denizi yüzey suları da benzer değerlere sahiptir.

Ancak bu değerler mevsimsel olarak değişir. Örneğin Kuzey Ege denizinde en yüksek Mart ayında (5,79 mg/l), en düşük Ağustos ayında (4.96 mg/l), Güney Ege’de ise en yüksek Mart ayında (5.73 mg/l) ve en düşük Eylül ayında (4.67 mg/l) rastlanmış olup, Ege denizinin bütününde yüzey suyu en yüksek (5.47 mg/l) aylık ortalama çözünmüş oksijen konsantrasyonları sırasıyla Mart ve Ağustos aylarına aittir.

Besleyici Tuzlar

Akdeniz besleyici tuzlar yönünden oldukça fakir bir bölgedir. Bu nedenle Ege denizi sularında da azot ve fosfor tuzlarının oranı oldukça düşük, ancak Akdeniz’in birçok bölgesinde yüksektir.

Ege denizinin besin tuzları ile ilgili çalışmalar, sınırlıdır. 1961 yılında yapılan çalışmalara göre, Ege denizinin dağılımları, ölçüm aralıkları ve ortalamaları, Amonyum (06-1.35 0.33 +- 0.20) Nitrit (0.05-1.59 0.26 +- 0.23) Nitrat (0.09-2.28 0.57 +- 0.44) Fosfat (0.07-0.11 0.075 +- 0.011) Silikat (0,75-3.27 1.05 +- 0.39) q mol/l olarak verilmiştir.

Genelde Kuzey Ege Denizinde besin tuzu konsantrasyonları güney Ege kısımlarında ölçülen değerlere oranla daha yüksek bulunmuştur. Kuzey Ege’de daha zengin besin tuzlarının varlığı, Karadeniz’den ve Marmara Denizinden bu bölgeye besin tuzlarınca zengin suların gelmesi sayesinde mümkün olmaktadır. Besin tuzlarının dağılımına bakıldığında, 200 m’ye kadar konsantrasyonların düşük olduğu 200 m’den derinlere doğru ise nitrat, fosfat ve silikat değerlerinin arttığı gözlenmiştir.

 

 

Ege Denizi

Su Ürünlerini Oluşturan Başlıca Gruplara ait Tablo

Gruplar

Tür sayısı

Ekonomik tür sayısı

Balıklar

24.000 Ad.

275 – 300 Ad.

Omurgasızlar

160.000 Ad.

130 Ad.

Algler

4.500 Ad.

50 Ad.

Memeliler

124 Ad.

25 Ad.

Kurbağalar

5 Ad.

3 Ad.

TOPLAM

200.000 civarı

500 civarı

 

BALIKÇILIK FAALİYETLERİ

Balıkçılık Alanları ;

Saroz Körfezi ;

Saroz körfezinin ortasından başlayan, Gökçeada, Limni adası arkasında geçen derin çukur, bu bölgeyi ikiye ayırmakta ve dip balıkçılığını olumsuz etkilemektedir. Ancak bu çukurun kuzeyi Semadirek adası araksı arkasındaki geniş ve sığ alan dip balıkçılığına uygun olup, Meriç nehrinin getirdiği tuzlar ve bununla beslenen planktonik potansiyel yaşam, bölgeyi zenginleştirmektedir.

Saroz körfezinin kuzeyinde 40-50 kulaç derinlikteki dar şeritte Barbunya, Berlam, Kırlangıç, Mercan, Kupes, Sarpa, İzmarit gibi demersal ve semi pelajik balıkların avcılığı yapılır. Ayrıca bölge, Kolyoz, Sardalya gibi yerli, Uskumru ve Lüfer gibi bölge dışından gelen balıkların avlandığı bir yerdir. Burada istavrit stokları gelişmemiş olmakla beraber, miktarları avlanabilir boyutlara ulaşmıştır.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                               Sayfa 29

112 milkarelik araştırma alanı içinde İstavrit stoğu yaklaşık 17.000 ton civarında olduğu tesbit edilmiştir. Uskumru balığı sürülerinin 50-90 m arasındaki 16-17 derece sıcaklıktaki sularda dağınık olarak yaşadıkları ve ortalama %o 37 tuzluluk içeren sularda bulundukları izlenmiştir. Sardalya balıkları ise 50-60 m derinlikte 17-19 derece sıcaklıktaki sularda dağınık sürüler halinde yaşadıkları saptanmıştır. Saroz’un balıkçılık açısından diğer bir önemi ise Kılıç balıklarının yumurtlama ve gelişmesine uygun olmasında kaynaklanır. Özellikle Mayıs ve Haziran aylarında iyi bir Kılıç balığı avcılığı yapılır.

Edremit Körfezi ;

Kuzey Ege bölgesinin önemli balıkçılık alanıdır. Trol avcılığı için uygun dip yapısına sahiptir. Dip erozyonu ve Karadeniz kökenli besin tuzları gelmesi beslenen dip, oldukça zengin dip balıkları topluluğu için yerleşmeye ve yaşamaya uygun bir bölgedir.

Çandarlı Körfezi ;

Dikili’nin güneyinden Çeşme’ye kadar uzanan bölgeyi içine alan yer yer düzgün zemine sahip bu alan, pelajik ve dip balıklarının avcılığı açısından önemlidir. Sardalya, Kolyoz, Orkinoz gibi göçmen balıkların göç yolu üzerindedir. Özellikle Midilli ve Sakız adaları arasında deniz dibi Trol avcılığına olanak sağlamaz. Fakat zaman zaman iri boyda hamsi sürülerine rastlanmaktadır. Çandarlı Körfezi’nin uzantıları olan, Aliağa Limanı ve İzmir Körfezi ciddi su kirlenmesi problemleri ile karşı karşıyadır.

Sığacık ve Kuşadası Körfezleri ;

Sığacık Körfezi’nde dip balıkçılığı yapacak sahalar yoktur. Pelajik balıkçılık’da gelişmemiştir. Başlıca av yöntemleri paraketa, fanyalı ağlar, ve oltacılıktır. Ancak bölge, Ege’nin en değerli balık türü olan Çipura balıklarının yumurtlama ve gelişme alanı olarak son derece önem taşımaktadır. Ege’de bu balıkçılığın devamı Sığacık Körfezinin kirlenmeden korunmasına son derece bağlıdır. Sığacık’tan Kuşadası’na doğru gidildikçe dip avcılığı için uygun alan sahilden 5 mile kadar ulaşır. Kuşadası açıklarında dip avcılığı için uygun alan bulunmaktadır. Zemin temiz ve hafif sazlıktır. Güneyde Sisam adasına kadar uzanan bu bölgede Büyük Menderes nehri akmakta, nehrin getirdiği tuzlar bu yörede balık stoklarını olumlu yönde gelişmesini sağlamaktadır.

Kovela Limanı ;

Bu bölgede kıyıdan denize doğru tatlı bir eğim ile uzanan düzgün ve verimli bir kıt’a sahanlığı bulunmaktadır. Yapılan araştırmalarda 80 m derinlikler Balıkçılık açısından olumsuzdur. Bu derinlikler yabani süngerler ile kaplıdır. Ekonomik türler arasında Kırlangıç, İzmarit, Kupes, Mercan, Tekir, Çipura, ve Kötek balıkları sayılabilir. Diğer türleri boy ve ağırlık yönünden ekonomik değerleri düşüktür. Sisam adası ile Tekağaç burnu arasında kalan düzgün zemin alan dip balıkçılığı için Ege’nin en iyi bölgesidir. Büyük Menderes nehri’nin akması ile zeminde flora ve fauna gelişmiştir. Kupes ve Salpa balı stokları hemen hemen her mevsimde bulunmaktadır.

Güllük (Mandalya) Körfezi ;

Bölge zemininin yer yer arızlar göstermesi bu körfezde Trol balıkçılığı yapılmasını sınırlar. Ancak sahilin girinti ve çıkıntıları fanyalı ve paraketa avcılığına uygundur. Bölge özellikle Barbunya, Tekir, Hani, Mercan balıkları açısından önemli bir yer tutar. Burada en önemli balıkçılık alanı Güllük dalyanıdır. Bu dalyanda başta Kefal türleri olmak üzere, Yılan balığı, Levrek, Çipura, vb.. acısu seven denizel formlar, Sazan ve benzeri tatlısu balıkları avlanmaktadır. Körfezin deniz tarafında Farmako ve Kalolimno adaları arasında kalan 40-50 kulaçlık düz alan özellikle iyi bir trol alanı oluşturmaktadır. Kovela ve diğer bölgelerde görülen kesif deniz karpuzu ve yabani sünger örtüsü zayıftır.

Gökova (Kerme) Körfezi ;

Körfezi çevreleyen kıta sahanlığı son derece sınırlıdır. Orta kısımda derinlik 400 m civarındadır. 300 – 700 m derinlikte bir vadi ile kesilmiştir. Körfezin iç taraflarında bir miktar sığlık mevcuttur. Bu sığlık deniz karpuzu adı verilen yosunlar ve yabani süngerlerle kaplıdır. Bu nedenle

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                               Sayfa 30

 

balık stokları gelişmiş ve avcılık gelişememiştir. Körfezin 400 m derinlik sularında türce zengin derin deniz faunasu yer almaktadır. Kerme körfezinde sınırlı sığlıklarda, İzmarit, İstrongilos, Kupes, Berlam, Hani, Dülger, İstavrit, Mercan, Barbunya, Tekir avlanır. Ayrıca ticari sünger avcılığı da yapılır. Bölgede Süveyş kanalı yoluyla Doğu Akdenize giren Indo-Pasifik kökenli balıklardan Paşa Barbunyası ve Iskarmoz balığı da avlanmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                               Sayfa 31

 

 

EGE DENİZİ ATIK MİKTARLARI TABLOSU

(UNEP 1984)

Kirlenme kaynakları

kirleticiler

Evsel

ton/yıl

End.

ton/yıl

Tarım.

ton/yıl

%

Top.

ton/yıl

Hacim

Total atık 106m3/yıl

160

400

99

46.600

Organik madde

BOD * 103

COD * 103

30

66

100

260

17

270

35

55

327

916

Besleyici tuzlar

Fosfor * 103

Azot * 103

1,5

7,5

0,8

1,8

5,1

11

77

77

32,4

90

Özel Organikler

Deterjan

Fenol

Yağ

1,4

0,78

4,1

77

14

6,0

0,91

4,1

Metal

Civa

Kurşun

Krom

Çinko

0,054

14

18

140

0,22

110

25

250

98

72

85

84

14,3

444

293

2490

Asılı Madde

TSS

47

210

8,5

Pestisid

Organoklorinler

100

7,4

Radyoaktivite tüm hanelerde sıfırdır.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                                          Sayfa 32

 

Kirlilik Durumu

Akdeniz ekosistemi yoğun bir evsel ve endüstriyel kirlenmenin etkisi altında bulunmaktadır. Bu ekosistem UNEp (1984) tarafından kirlilik araştırma ve düzeylerinin saptanması amacıyla oniki alt bölgeye ayrılmıştır. Bu ekosistemin sekizinci alt bölgesini oluşturan Ege denizi de çeşitli kirleticilerin boşaltılması nedeni ile aynı ölçüde kirletilmekte, başka bir deyişle total kirlilik yükünün % 11’lik bölümünü almaktadır.

Bugün Türkiye sahillerinden 7’si akarsu ağzı 6’sı irili ufaklı evsel ve turistik yerleşim bölgesi, 1’i de endüstriyel yerleşim bölgesi olmak üzere toplam 15 noktadan Ege Denizi’ne atıksu boşaltımı yapılmaktadır. Bunların eşdeğer kirlilik yükü 10 milyon eşdeğer nüfus mertebesinde olup, Çanakkale Boğazı’nın etkisi de buna dahil değildir.

Çanakkale Boğazından 12.600 m3/sn debide Karadeniz Kökenli su girdiği düşünülürse, Marmara Denizi’nde ortaya çıkan yaklaşık 10 milyon eşdeğer nüfusluk bir kirliliğin bir bölümünün yüzey suları aracılığı ile Ege Denizi’ni etkilemekte olduğu kabul edilebilir.

Yunanistan tarafından ise yaklaşık 3.6 milyon yerleşik nüfus ve geri kalanı da endüstriyel kullanımdan öngörülmek üzere toplam 7.5 milyon eşdeğer nüfusluk bir kirliliğin dana Ege Denizi’ne verildiği hesaplanmaktadır. Böylece Ege Denizi’nin 20 milyon eşdeğer nüfusa yaklaşan bir kirlilik yükü ile karşı karşıya olduğu ortaya çıkmaktadır. Ege Denizi’ne boşaltılan atıklar doğrudan yada nehirler yoluyla denize bırakılmaktadır. Bu atıklar sudaki organik maddeler, besin tuzları, deterjanlar, ağır metaller, pestisidler, ve asılı maddeler halinde bulunur.

Türkiye tarafındaki kirlenmenin en önemli kaynaklarını Kuzey ve Orta Ege’de Çanakkale Boğazı, İzmir kenti, Meriç, Gediz, Büyük Menderes nehirleri oluşturur. Ayrıca petrol kirliliği açısından Aliağa’daki limanlar ve sanayi kuruluşları da büyük birer kirlenme kaynağı oluştururlar.

Güney Ege kıyılarında ise ne yoğun yerleşim merkezleri, ne de büyük akarsu boşaltımları vardır. Ancak, gerek bölge sahillerinin çok girintili-çıkıntılı yapısı nedeni ile akıntıların engellenmesi, gerekse limanların son yıllarda ortaya çıkmaya başlayan büyük turistik kompleksler ve yat limanları gibi etkinlikler Güney Ege’de kirlenme sorunlarını gündeme getirecek bir potansiyel oluşturmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                               Sayfa 33

 

GÖRÜŞLER, DERNEKLER, ÖRGÜTLER:

 

DENİZTEMİZ / TURMEPA:

 

 

“Bu derneğin ismi üstündedir. Neden kurulduğunu bilmiyorum izah etmeye gerek var mı ?

Kurulduğu 1994 yılından bu yana oldukça yol katetti. Amacımız bu site altında insanlara ve kamuoyuna bilgi vermek, bilinçlendirmektir.


Sürekli söyledik. Denizlerimiz elden gidiyor. Deniz canlılarının çeşidi azalıyor. Nesli tükeniyor. Bu öyle bir dava ki, hududu yok, üstesinden gelmek için memleketimiz ve komşu ülkeler olarak güçbirliği, gönül birliği yapmak gerekiyor.

Sorun vadelidir. Bıkmak usanmak yok. Moralimizi bozmadan, emin adımlarla inandığımız hedefe doğru gitmeliyiz. Yegane çare, halkımızı en küçüğünden en büyüğüne kadar bu konuda eğitmek, aydınlatmak, inandırmak ve bizim saflarımıza katılmaları sağlamaktır. Böyle olduğu takdirde halledemeyeceğimiz dava yoktur. Bu davaya inanmamak, gözardı etmek, nemelazımcılık sadece hedefe ulaşmamızı geciktirir.


Deniz hayattır, deniz ferahlıktır, deniz güzelliktir, deniz yoldur, deniz ekmek kapısıdır, deniz turizmdir, deniz canlıdır, renklidir, deniz sıhhat kaynağıdır. Bunu öldürmek günahtır.

O halde, denizlerimizi temizlemek için aynı felsefede birleşelim. Bizler sadece bir harekatın öncüsü olmak, bu davada bir kıvılcım çakmak istiyoruz. Ümit ediyoruz ki bizi takip edenler olsun. Tabiata saygı, denizi kirletmemek bir nevi kültür olduğu gibi, hayat standardı ve zenginlikle yakînen ilgilidir.


Dünyada görülmüştür ki, sanayileşmiş, kültürleri yüzyıllara dayanan ve milli gelirleri yüksek olan ülkeler, az kültürlü ülkelere nazaran bu davada daha duyarlıdır. Davamızı milletlerarası platforma getirmeye başladık. Bir pratik Info Center kurma aşamasındayız.


Talebelerimizi ve denizcilerimizi eğitebilmek için, öğretmenleri eğitmekle işe başladık. Aynı gaye uğruna çalışan Akdeniz ülkelerindeki sivil kuruluşlar ile temas halindeyiz. Onlar ile bilgi alışverişi yapıyoruz. Bu konularda gerek resmi ve akademik merciler, gerekse silahlı kuvvetlerimiz fevkalade duyarlı davranıyor, büyük yardımları oluyor.

1 Mart 1997’de Deniz süpürgesini denize indirdik. Deniz yüzeyindeki katı ve sıvı atıkları temizleyecek olan bu tekne bir öncülük yapacaktır.

 

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                               Sayfa 34


 

Bu yıl Acil Mavi kampanyasını başlattık. “Temiz denizler için derler temiz aksın” sloganı ile insanlarımızı tesis etttiğimiz Acil Mavi şikayet hattımıza şiyaketlerini bildirmeye davet ediyoruz.

Göcek ve Koylarını Temizleme projesini başlattık. Üç adet deniz temizleme teknesi inşaa ediyoruz. Proje özetle, Göcekte kirliliğin önlenmesi konusunda yapılacak temizleme çalışmalarının tamamını içeriyor.

Bu projeyi başka projelerde izleyecektir. Teşekkür eder, tüm insanların temiz denizlere kavuşmasını dilerim.”

Rahmi M. KOÇ

Deniztemiz / TURMEPA

Yönetim Kurulu Başkanı

 

 

DENiZLERi KORUMA DEKLERASYONU :

 

Okyanuslar hayatin beşiğidir.

Bununla birlikte insan eylemlerinin tehdidi altındadır.

En ciddi tehdit ise kirliliktir.

Mevcut çevre koruma çabaları ve düzenlemeleri tek başına bu konuda yetersiz kalmaktadır.

Bu nedenle; Türkiye Denizcilik ve Ticaret sektörünün önde gelen temsilcileri tarafından DENİZLERİ KORUMAK VE DENİZ KİRLİLİĞİNİ AZALTMAK AMACIYLA BİR deklerasyon imzalanmıştır.

Aşağıda anılan seçkin uluslararası örgütler tarafından da desteklenmektedir.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ÇEVRE PROGRAMI (UNEP)

ULUSLARARASI DENİZCİLİK ÖRGÜTÜ (IMO)

HÜKÜMETLER ARASI OŞİNOĞRAFİ KOMİSYONU (IOC/UNESCO)

DÜNYA DOĞA VAKFI (WWF)
Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü                                                                         Sayfa 35

DÜNYA ÇEVRE KORUMA BİRLİĞİ (IUCN)

ROMA KULÜBÜ

ULUSLARARASI DENİZCİLİK ODASI (ICS)

ULUSLARARASI P&I KULÜPLERİ GRUBU

BİBLİYOGRAFYA:

 

DenizTemiz / Turmepa Kataloğu

 

Alman TÜV Enstitüsü Bilgileri

 

http://WWW.YAHOO.COM/search: su kirliligi

 

TELEMARKET Ürün Kataloğu

 

Rahmi Koç

 

ODTÜ Çevre Mühendisi: Gürdal Kanat