Klasik liberalizm ilkelerine uygun bir dünya düzeninin yaşandığı bu dönemde önemli derecede büyüme oranları görülmüştür. Aynı zamanda bu dönem, uluslararası göçün zirveye çıktığı, ticarette uzmanlaşmaya gidildiği, ölçek ekonomilerinin sağladığı verimliliğin etkisiyle hızlı ihracat artışının yaşandığı bir dönemdir. Altın standartının en parlak zamanlarının yaşandığı bu yıllarda, hemen her yerde sabit döviz kurları egemedi. Uluslararası ticarette piyasa serbestliği varken, miktar kısıtlamaları ve tarifeler uygulanmıyordu.
Uygulanan politikların temelini mali sorumluluk ve sağlam ilkeleri oluşturuyordu. Hükümet harcamaları ve vergiler oldukça düşüktü. Sosyal harcamalar temel eğitim ve önleyici sağlık harcamalarının dışına çıkmıyordu. Emeklilik ve refaha yönelik harcamalar yok denecek kadar azdı. Japonya dışında, diğer ülkelerde devletin kalkınmadaki rolü çok azdı. Kaynakların dağılımı piyasa koşullarına dayanıyordu.
131 views
Giriş
“Proust’gil denklem hiçbir zaman basit değildir” [1]
Bu denklemin zorluğu kitabın ve Proust’un hacminden kaynaklanmaktadır çoğu zaman. Karşılaşılan ilk zorluk, Türkçe’de yedi ayrı dilde yayılarak yayımlanan serinin aslında tek bir kitap olduğunun kavranılmasıdır. Önceden kitap hakkında hiçbir şey bilmediğimizi varsayarsak son cildi okumaya başlayana kadar aylardır esrik bir şehvetle okuduğumuz şeylerin, çevresinde dolaşan yüksek sosyetenin, aşkın, kıskançlığın – ki son ikisi Proust’ta çoğu zaman iç içedir – Sodom’un ve Gomorra’nın, sanatın, uykusuzluğun, hastalığın aslında tek bir romanın parçası olduğunu tam anlamıyla idrak etmemiz mümkün değildir.
Bütün kitaba dıştan bir bütün olarak bakıp tekrar okumaya başlanıldığında, her şeyin büyük bir incelikle kurgulanmış bir düşüncenin ürünü olduğu fark ediliyor. Ancak bu kadar çok sayfaya (yararlanılan baskılarda toplam 3026 sayfa) ve yedi cilde yayılan bir eseri tam anlamıyla kavramak ilk tahlifte zor oluyor. Tabii bunu başardıktan sonrası – tabii başarabildiysek – daha zor değilse.
10 views
Avrupa Medeniyetinden İbret Dersi Almak adlı yazısında, bu medeniyete şuurlu bir bakışın dayanışmayı doğuracağını, dayanışmanın okula götüreceğini, okulun tezgahları işleteceğini, tezgahlardan fabrika ve bankaya yükselmenin mümkün olacağını, böylece memleketin refaha ve servete kavuşacağını söylüyor.
Başka bir yazısında, devlet ile fert arasındaki ilişkiyi kamu hukuku ile ferdi hukukun ilişkisi şeklinde ifade ediyor. Bir dağın iki tarafında oturanlar dediği iki görüşü, hürriyetsiz monarşistlerle hürriyetli cumhuriyetçileri karşılaştırıyor.
Avrupa Şarkı Bilmez başlıklı yazısında, batıcılık kompleksine cevap veriyor: “Biz şimdiye kadar Avrupa dillerinde şarka dair okunmaya değer bir kitap görmedik” diyor. “Şarkın hallerini öğrenmek isteyenler ne şekilde maksatlarına ulaşabilsinler? Mesela d’Ohsson veya Hammer’in Osmanlılar hakkında yanlış mütaleaları”. Burada Fatih’in Cengiz’den zalim gösterilmesi gibi misaller veriyor.
9 views
Namık Kemal’in siyasi projesi yakından incelendiğinde, modernleşme yanlısı Osmanlı yönetici elitinin, Batı’yı algılama ve değerlendirme perspektifleri ile Tanzimat’ın modernleşme yanlısı paketine yönelik eleştirileri ve katkıları daha iyi anlaşılacaktır. Yeni Osmanlılar hareketinin diğer üyelerinden esaslı farkı, bir siyasi teori ve felsefe geliştirme çabasıdır. Geleneksel İslam/Şark/Osmanlı siyasi düşüncesi içinde, Batı klasik siyasi düşüncesi, teorisi ve felsefesi ile karşılaşmak ve bu temelden farklı iki alan arasında bir uzlaşma girişiminde bulunmak, Osmanlı entelektüel hayatı açısından dikkat çekici bir dönüm noktası sayılabilir. Namık Kemal (ve genel olarak Yeni Osmanlılar) açısından güç bir görev söz konusuydu. Medeniyet Projesi’ni tarif etmeleri gerekiyordu. Batı medeniyeti karşısında, algıda ve kabulde bir seçicilik söz konusuydu. Bu, yalnızca Osmanlı/Türk siyasi düşüncesinin gündemi değildir. “Batı Medeniyeti Sorunu” ile karşı karşıya kalmış olan bütün toplumların ve coğrafyaların ortak paydasıdır. Hepsi de, kendi geçmişlerini ve varlıklarını belirli ölçülerde koruyarak, medenileşmenin yollarını yeniden keşfetmeye çalışmışlardır. Bu bakımdan, ne Namık Kemal, ne Yeni Osmanlılar ve ne de Osmanlı/Türk tecrübesi özgün bir örnektir. Namık Kemal olsun, diğerleri olsun, “Batı Medeniyeti” karşısında “Doğu/Osmanlı/İslam Medeniyetini ısrarla ve sabırla savunmuşlardır. Burada özgün olan, uzlaşma çabasının kendisi değil, çabanın içeriğidir.
165 views
Türkiye Cumhuriyetinin rejim yapısını belirlemeye yarayan ve demokratiklik belirtisi olan en önemli kurumlardan biri meclistir. T.B.M.M. nine kuruluş ve çalışması üzerinde durmak gerekir. Türkiye’nin demokrasi tarihinde ilk meclis. I. Meşrutiyet ile gerçekleşmişti. I. Meşrutiyet ve Kanun-i Esasi uzun ömürlü olmadı. Osmanlı-Rus savaşındaki ağır yenilginin yarattığı ortamdan yararlanan II. Abdülhamit Meclis-i Mebusan’ı dağıttı ve Kanunu-i Esasiyi uygulamadı. I. Meşrutiyetin başarısızlıkla sonuçlanmasının asıl sebebi, bu hareketin halktan kopuk olması, siyasi partilerin bulunmaması, kültürel birikim ve ekonomik taban yokluğu ile bu birikimin oluşumunu sağlayacak demokratik yapılanmanın bulunmaması idi. II. Abdülhamid’i II. Meşrutiyeti yeniden ilanına zorlayan İttihat ve Terakki hareketi ile 1908 de yeniden anayasalı meclisli bir dönem başlamış oldu. Hatta 1909 da 31 mart olayı ile padişahın hakları da sınırlandırılmıştı. II. Meşrutiyet dönemi siyasi fikir, siyasi partiler anarşisini ve İttihat ve Terakki ile en büyük rakibi olan Hürriyet ve İtilaf partisi arasında düşmanlıkla açıklanan bir partizanlığa yol açtı. Bu partizan düşmanlık balkan savaşında en acı bir şekilde yaşandı.
52 views
Osmanlıda ıslahat hareketlerini doğuran neden, bir anlamda Batının dünya ölçeğinde konumu ve bunun Osmanlı’ya etkisidir. Nitekim Batıda 13. Yy’dan itibaren Pazar ilişkilerini ön plana çıkaran yeni bir üretim tarzı ağırlık kazanmaya başlamıştır. Bu yeni tarz üretim biçimi, 15. Ve 16. Yy’larda ki Rönesans hareketinin yol açtığı bilimsel devrimle birleşerek, sınai kapitalizmi haline dönüşmeye başlamıştır. Üretim hacminin artması, sermaye yatırımlarının çoğalması süreci Batının teknolojik üstünlüğünü doğurmuştur. “bunun yanı sıra 16. Yy’dan itibaren ulusal devletlerin ortaya çıkmaya başlaması; Rönesans hareketinin bireyi cemaat cenderesinden kurtarması; Reformasyon hareketi ile evrensel kilise idealinin yıkılması; ekonomik gelişmelerin dayattığı coğrafi keşifler ve sömürgeleştirme hareketi Batı Avrupa’yı tamamen başka bir evren haline getirmiştir”[1].Diğer yandan Osmanlı İmparatorluğunun 18.yy’daki yenilgileri ve giderek büyük bir güç olma niteliği kaybedişi, Avrupa kuvvet dengesini de değiştirmiştir. Artık Batı için Osmanlı, askeri üstünlüğünün yanı sıra, ekonomik bakımdan da gücünü yitiren bir devlet görünümündedir. Osmanlı devleti artık Batı ülkeleri için bir tehdit olmaktan çıkıyor ve Doğu tehlikesini, Rusya temsil ediyordu. “ Rusya’nın yükselişi Avrupa düzenine yeni bir biçim vermiş ve Osmanlı devletinin yerini ve işlevini de kökünden değiştirmiştir. Artık Osmanlı devleti, Doğudan gelen bir tehdit değil, Rusya’ya karşı kullanılacak bir frendir. Kısacası bir tampon devlettir”[2]
4 views
1. Kamuoyu Kavramı ve Kamuoyunun Anlamı
1.1 Kamuoyu
Kamuoyu sözcüğü “Kamu” ve “Oy” sözcüklerinin 1 birleşmesi ile oluşmuştur.
Kamuoyu kavramını oluşturan sözcüklerden birincisi İngilizce’de “public” sözcüğünün karşılığı olan kamu, şu anlamlara gelmektedir:
1. Bir ülkede yaşayanların tümü,
2. Özele karşıt olarak topluma açık ve aleni olan her şey,
3. Herkesi ilgilendiren,
88 views
( 19 Mayıs 1919 )
Mustafa Kemalin Samsuna çıkışından T.B.M.M. nin açılışına kadar geçen süre ulusal mücadelenin “Hazırlık Dönemini” oluşturur ve kongreler dönemi olarak adlandırılır.
Mondros ateşkes antlaşması imzalandıktan sonra Mustafa Kemal Paşa, yıldırım orduları komutanlığına getirildi. Bu görevde iken ateşkes antlaşmasının kendi komutanlık bölgesinde İngilizlerce tek yanlı uygulanmasına karşı koydu. Yapılan baskı sonucu görevinden alınarak 13 kasım 1918 de İstanbul’a geldi. Padişahı ve Osmanlı genel kurmayındaki arkadaşlarının desteğini sağlayarak kendisini 9. ordu müfettişliğine atamıştır.
NOT 1: Mustafa Kemal İstanbul’un resmen olmasa da işgal altında bulunmasından dolayı kurtuluşun ancak Anadolu da gerçekleşeceğine inanıyordu.
30 nisan 1919 da 9. ordu müfettişliğine atanan Mustafa Kemal in bu göreve padişahça gelmesinin sebepleri şunlardır;
829 views
“Ziya Gökalp’in Türk Modernleşmesindeki Önemi” konulu bu çalışmada, öncelikle, II. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte önem kazanan İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük akımlarından ve bu akımlar içinde Ziya Gökalp’in yerinden bahsedilecektir. Bundan sonra Ziya Gökalp ideolojisinin temel özellikleri ele alınacak, onun, Yeni Türkiye’nin oluşum aşamasına ideolojik anlamda etkileri tartışılacaktır. Üzerinde asıl olarak durulacak konu Ziya Gökalp’in “Hars ve Medeniyet” ayrımıdır.
1908 yılında II. Meşrutiyetin ilanı ile birlikte geniş kapsamlı bir ideolojik farlılaşma dönemi başlamıştır. 1908 olayının nitelik bakımından bir “inkılap”[1] mı, yoksa bir “ihtilal”[2] mi olduğu konusu tartışma yaratmıştır. Yaygın görüş, ihtilal niteliğinde olduğundan yanadır, çünkü bir inkılap, gelişmenin yollarını açacak şekilde toplumun belli başlı kural ve kurullarının yeni temellere oturtulması demek olmalıydı. (BERKES, 1978? ; 404)
29 views
Avrupa Birliği’nin genişlemesi kapsamında 13-14 Aralık 1997 tarihli Lüksemburg Zirvesi öncesinde sürdürülen girişim ve temaslarda Türkiye’nin genişleme sürecinde kazanacağı konum ele alınmış ve Türkiye’nin bu sürecin dışında kalamayacağı vurgulanarak, diğer aday ülkeler için öngörüldüğü gibi, bir katılma öncesi stratejisinin oluşturularak hayata geçirilmesi hususu öncelikli talebimiz olarak ortaya konmuştu.
Lüksemburg Zirvesinde Türkiye diğer adaylardan farklı bir konuma oturtularak, onlar için öngörülen katılma sürecinin dışında bırakılmıştır. Bununla birlikte, AB Komisyonu, Türkiye’nin ihtiyaçları doğrultusunda ülkemizi tam üyeliğe hazırlamak amacıyla Türkiye’yi AB’ne yaklaştırmayı hedefleyen bir Strateji hazırlamak ve hayata geçirmekle görevlendirilmiştir. Komisyon bu görevlendirme uyarınca bir çalışma gerçekleştirmiş ve Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne katılıma hazırlamak şeklinde tanımladığı Strateji’nin unsurlarını 4 Mart 1998 tarihinde açıklamıştır. Komisyon iç prosedür gereği Strateji belgesini Konseyin onayına sunmuş ve gerekli incelemeler yapıldıktan ve onay prosedürleri tamamlandıktan sonra, sözkonusu belge, üzerinde bir değişiklik yapılmaksızın Cardiff Zirvesinde onaylanmıştır. Belge bilahare, 30 Haziran 1998 tarihinde yapılan Ortaklık Komitesi toplantısında tarafımıza resmen sunulmuştur. Strateji Belgesinde yer alan mülahazalar ve somut olarak sunulan işbirliği alanlarını aşağıda görüldüğü şekilde sıralamak mümkündür;
5 views