Türk Devlet Anlayışını Şekillendiren Unsurlar


Eski Türklerde siyasal hayat bozkırlarda başlamıştır. Hayat tarzı insanın bütün düşünce ve uygulamalarını etkilediği anlayışını da etkilemiştir. Başka bir deyişle, anlayışı insanların içinde yaşadığı şartlara göre şekillenmiştir.[1]

Türk insanın inandığı değerler ve kalıplar, ekonomik faaliyetleri, kültür ve sanat faaliyetleri, bilimsel faaliyetler ve eserleri Türk insanının bazı ahlaki özellikleri devlet ve anlayışının şekillenmesinde ve uygulanmasında etken faktörler olmuştur.

A – İNANÇ SİSTEMİ

Bozkır Türklerinin din ve inanışları hakkında çok çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bozkır Türklerinin inanışlarını şu noktalarda toplamak mümkündür: kuvvetlerine inanma, atalara saygı, gök tanrı , diğer ve İslâmiyet.[2]

Eski Türklerde tabiatta bir takım güçlerin olduğuna inanılmıştır. Dağ, tepe, , ırmak, vadi, su kaynağı, ağaç, orman gibi bir çok tabiat unsurunun ruhunun olduğuna inanılmıştır. Bunların yanında ay, güneş, yıldız, yıldırım gibi tanrısal yönü de bulunan kuvvetlere inanılmıştır. Ruhlar iyi ve kötü ruhlar olmak üzere iki kısma ayrılır. Erkek tanrılar ve “umay” adında bir tanrıçaya inanılır. [3]

Bu tür tabiat olaylarının dinileştirilmesi o çağda oldukça yaygın bir olgudur. Asya Hunları ilk bahar ve sonbaharda tanrılara kurban keserlerdi. Gök-Türk ve Uygurlarda yapılacak işlerin sonucu ay ve yıldızların hareketlerine göre yorumlanırdı. Avrupa Hunlarında kaybolan savaş tanrısının kılıcı bulunup Attila’ verilmiş ve bu onun dünya hâkimiyeti kuracağına işaret edilmiştir. Eski Türklerde ölüm olaylarında yas törenleri yapılır, ölünün bulunduğu çadırın etrafında süratli atlarla dolaşılır, saç baş dağıtılır, yüz kulak çizilir, kanatılır, başlıklar yere çarpılır ölen kimsenin atı kuyruğu kesilerek kurban edilir ve yemek ikramı yapılır. Bu törenlere “yoğ” denirdi. [4]

Atalar ruhuna olan inanç, ölmüş büyüklere gösterilen çok büyük saygı ve yüceltme şeklinde kendini gösterir. Atalara ait hatıraların kutlu sayılması, Türk mezarlarına yapılan tecavüzlerin çok ağır şekilde cezalandırılmasından anlaşılabilir. Türklerin öldükten sonra da yaşayacaklarına inanmaları nedeni ile ölen kimsenin mücevheratı ve değerli eşyalarıyla birlikte gömülmesi, hatta atının da öldürülerek beraber gömülmesine yol açmıştır. Ölünün bu şekilde gömülmesi mezarlara yönelik hırsızlık teşebbüslerine neden olmuştur. Bu konudaki hassasiyet nedeni ile mezar soygunları savaş sebebi sayılmıştır. Ataların ruhu için kurbanlar kesilmesi de bu inanışın bir uzantısıdır. Kurban olarak (bazı kaynaklarda iddia edildiği gibi) insan seçilmesi asla gerçekleşmemiştir. Sadece hayvanlar kurban edilmiştir. Hayvanların erkek cinsleri kurban için makbul sayılmıştır. En makbul kurban ise attır. Türk mezarlarında (özellikle büyük kimselerin) ata sıkça rastlanması bunu doğrulamaktadır. [5]

Eski Türklerin asıl inanış tipi Gök Tanrı inancıdır. Bu inanış tipinde tanrı, (tengri) en yüce yaratıcıdır ve inancın kaynağıdır. O, tam iktidar sahibidir. Tanrıya semavi bir sıfat uygun görüldüğünden Gök Tanrı olarak anılmıştır. Kaynaklara göre and içme törenleri tanrının adı üzerine yapılırdı. Başarı, yenilgi, kurtuluş, yükselme, hükümdar olma gibi her türlü olay tanrının dilemesi ile mümkündür.[6]

Tonyukuk kitabesinde tanrı, Türk Tengrisi şeklinde anılarak millîleştirilmiştir. Türklerin hakanlık kurmasını tanrı istemiş, o izin vermiş ve kaynağında da tanrı vardır. Savaşlar tanrının izini ile kazanılır. İnsanlara verdiği (kısmet ettiği) yönetim yetkisini (kut ve ülüg) layık olmayanlardan geri alır. O yüzden hakan tanrının koyduğu kurallara uymak zorundadır. Tanrı hayatın ve ölümün kaynağı doğanın tüm bitkilerin ve hayvanların hakimidir.[7]

Türklerdeki tanrı kavramında gökyüzünden esinlenerek soyut (mânevî) bir inanış vardır. Yani maddi hayattan mânevî hayata doğru bir geçiş söz konusudur. Gökyüzü Türkler için yüceliği, hâkimiyeti ve tanrıyı sembolize eder. Tanrı bir insan değil, insan üstü bir varlıktır. Tanrının kızdırılmaması ve gazabına uğramamak için şarttır. Gök Tanrı dininin, din adamlarına “kam” denmiştir. Tapınaklarına da “tangrilik” adı verilmiştir. Kam, tabiat üstü kuvvetlerle temasa geçebilen insandır. Kendilerine göre bir takım usullerle transa geçerler, normal insanların görüp işitemediği şeylerden haber verirlerdi. Daha çok büyücü görünümünde olan kamlar ruhlar alemine girer, gelecekten haber verir ve hastaları iyileştirebilirlerdi.[8]

Türkler tarih boyunca çeşitli çevrelerin ya da içinde bulundukları şartların etkisi ile farklı dinlere girmişlerdir. Türkler üzerinde en müspet tesiri de İslâmiyet bırakmıştır. Çin’de devlet kuran Tabgaçlar Budizmin tesiri ile millî özelliklerini kaybetmiş ve zamanla Çinlileşmişlerdir. Göktürkler döneminde Budist rahip-seyyah Hiusen-Tsang bütün Batı Gök-Türk sahasını Budist memleketi olarak göstermiş ama Türkler Budizm’e karşı direnmişlerdir. Nitekim II.Gök-Türkler devrinde Budizm resmen reddedilmiştir.[9]

Uygurlar zamanında Maniheizm Türklere intikal etmiş, Uygurların Türkmenistan’a hâkimiyetleri esnasında gelişmiştir. Budizm de bir süre sonra Türkler tarafından benimsenmeye başlanmıştır. Budizm ve Maniheizm ile ilgili birçok eser hazırlanmıştır. [10]

Bazı Türkler de, coğrafi çevrenin etkisi ile Hıristiyanlık ve Museviliğe girmişlerdir. Türklerin çoğunlukta olduğu bölgelerde bu dinlerin olumsuz bir tesiri olmamıştır. Ama Türklerin azınlıkta olduğu yerlerde, Hıristiyanlık ve Yahudilik Türk insanını kendi benliğinden ve kimliğinden uzaklaştırmış, zamanla Türkler eriyip kaybolmuşlardır. Örneğin Doğu Avrupa ve Balkanlarda; Hazarlar, Uzlar, Peçenekler, Bulgarlar ve Kumanlar gibi. 1000 tarihinde resmen Hıristiyanlığı kabul eden Macarlar Türk kültüründen uzaklaşmışlar, 864 yılında Ortodoksluğu kabul eden Bulgarlar da kısa sürede asimile olmuşlardır.[11]

Türkler kendi dini inanışlarına ve hayat şartlarına uygun olduğu için İslâm dinine girme konusunda fazla zorluk çekmemişlerdir. Diğer dinler hayat şartlarına tam olarak uyum sağlamayacağı için kabul görmemiştir. Örneğin, Mukan Kağan’ın yerine geçen Tabo Kağan Budist tapınaklarını ve rahiplerini korumaya kalkmıştır. Ama emri altındaki beyler ona karşı çıkmıştır. Aynı şekilde Bilge Kağan Tao dini ve Budizmin Türkler arasında yayılmasına göz yumunca Bilge Tonyukuk bu dinlerin Türk milletine uymayacağını, halkı uyuşturacağını, bu nedenle reddedilmesi gerektiğini söylemesi üzerine böyle bir girişimden vazgeçilmiştir.[12]

Türkler başlangıçtan beri farklı dinlere girmişler, bu dinlerde bazen kısa bazen uzun süre kalmışlar, bazen de bünyelerine uymadığı için onu terketmişlerdir. Türkler İslâm ile, Emevi ordularının Maveraünnehr’e girmesi ile karşılaşmışlardır. İlk Müslüman olan devlet Bulgarlar olmuştur. Bu sırada Hazarlar Museviliği Uygurlar Mani Dinini, Doğu Avrupa’ya giden diğer Türkler Hıristiyanlığı kabul etmiş, İtil (Volga) Türkleri ise Müslüman olmuşlardır. İslâm dini Maveraünnehr bölgesinde yayılıyor, şehirlerdeki Müslüman oranı artıyordu. Karluk ve Oğuz Boylarında insanlar kitleler halinde Müslüman olmaya başlamışlardır. Aslında Türklerin İslâmiyet’i kabul etmeleri istikrarlı ama çok uzun süreyi almıştır. Türklere ilk Müslümanlık teklifi gelmesi ile devlet olarak İslâmiyet’e girilmesi arasında 200 yıl gibi uzun bir dönem vardır. Bunun en önemli nedeni Emevi orduları ve Emevi sülalesinin bir istila ordusu gibi davranmasıdır.[13]

Türklerle Müslümanların kader birliği yapmaları, başlıca iki sebebe dayanmaktadır. Biri, dini inanç yönünden İslâmın Allah inancı ile Türklerin Gök Tanrı inancı arasındaki benzerliktir. Diğeri de İslâm aleminin Türk gücüne olan ihtiyacıdır.[14] 9.yy’dan sonra Türklerin büyük bir çoğunluğu kendi örf ve âdetlerine uygun olan İslâmiyete girmeye karar vermişlerdir. Anadolu’da oluşan kültür de saf Türk kültürü ile İslâmiyetin birleşimidir. [15]

Türkler İslâmiyet’i kabul ettikten sonra bünyelerine çok uygun olduğu için kolay kolay bırakmamışlar, İslâm dininde sebat etmişlerdir. Türklerin İslâm dininde uzun süre kalmalarının bir nedeni de daha önce inandıkları dinler ile İslâm dininin birçok yönden birbirine çok benzemesi yatar. Örneğin Türklerin her şeyi yaratan bir Gök-Tanrıya inanmaları İslâmın Allah inancı ile uyuşmaktadır. Aynı şekilde öldükten sonra hayata inandıkları için ölülerini eşyaları ile birlikte gömmeleri İslâm’ın kabir ve kıyamet kavramları ile benzeşmektedir. Günlük hayatta da insanlar daima tanrının kontrolü altında olduklarına inanırlar, özellikle hakanın yönetiminin kaynağının tanrıdan geldiğini savunurlardı. Bu inanç ile İslâm dininin tüm nimetlerin kaynağında Allah’ın olması, Allah’ın insanları her zaman kontrol etmesi ve olumsuz davranışlarını mutlaka cezalandıracağı inançları ile büyük ölçüde uyuşmaktadır.[16]

9.yy’dan itibaren Müslüman olmaya başlayan Türkler tarih sahnesinde farklı bir nitelikle çıkmışlardır. Selçuklularda siyasi iktidarın karşısında çok önemli bir güce sahip olan dini örgütlenmenin başında halife vardı. Ama en başta en büyük otorite olan sultan bulunurdu. Selçuklularda din ve dünya işlerin birbirinden ayrılmış halife ise sadece sultan ile çatışmayan dini gücün temsilcisi durumundaydı.[17]

Osmanlılarda ise dini otorite bilindiği gibi halife idi. İslâm dininin en büyük makamı olan halifelik, Osmanlı devri zamanında farklı bir işleyişe kavuşmuştur.

Ayrıca dini konularda ve tüm devlet işlerinde görüş bildiren ve fetva yayınlayan Şeyhülislâm, Osmanlılarda dini teşkilâtlanmanın en üst kademesi idi. Padişahlar, devlet işlerinde genellikle ondan yorum ve onay alarak hareket ederlerdi.[18]

B – EKONOMİK FAALİYETLER

Bugünün demokratik düzeni içinde devletin önemli görevlerinden birisi olan, toplumun ihtiyaçlarını devlet yoluyla veya devlet gücüyle temin edilmesi esası, eski Türklerde kağanların vazifelerinden biriydi. Bunu bizzat Bilge Kağan’ın ifadelerinden anlıyoruz. Bilge Kağan kardeşinin çalışmalarını anlatırken; Türk milleti için gece gündüz uyumadığını, kardeşi Kültigin ile “öle yite” kazandığını söylemiştir.[19]

Bozkır hayat şartları içerisinde yüksek yaylalarda ve ovalarda yaşayan Türklerin ekonomisinin temelini hayvancılık oluşturmaktadır. Yetiştirilen başlıca hayvanlar ise; toplumsal hayatın çok önemli bir unsuru olan attan sonra koyundur. At, koyun, sığır vb. hayvanları canlı olarak ve sürüler halinde ihraç edildiği gibi, yan ürünleri olan kürk, deri, keçe gibi birçok şekillerde de satılmıştır. Türk kültüründe kullanılan eşyaların ana maddesi koyun, kuzu, sığır, tilki derisi ile hayvan yünleridir. Hunlar Çin’e yüklü miktarda kumaş ve keçe ihraç etmişler Romalılar da keten gömlek giymeyi Türklerden öğrenmişlerdir.[20]

Eski Türklerde askeri hayatın, ticari hayatın ve sosyal hayatın temelinde at bulunmaktaydı. Atın ehilleştirilmesi ve günlük hayatta yoğun olarak kullanılması, ekonomik açıdan da çok büyük faydalar sağlamıştır. Ayrıca at ile birlikte koyun, sığır ve benzeri hayvanlar beslenirdi. Tarım konusunda da Türkler yerleşik olarak yaşamadıkları için tarımsal ürünleri yetiştiremiyorlardı. Ama yetiştirilen başlıca tarımsal ürünler arasında; buğday, arpa, bakla, mısır, pamuk gibi ürünler vardı. [21]

Bozkır insanının başlıca geçim kaynağı da yine hayvansal ürünlerdir. Bu ürünlerin başında et gelir. Çeşitli şekillerde tüketilen et, Türk insanının temel besini olmuştur. Bu neden ile Türk toplumunda çoğunlukla et yemekleri tüketilmektedir. Türkler yoğurdu kiraz veya kayısı ile tatlandırıp bir çeşit içki elde etmişler, yağ üretmeyi başarmışlar ve Çinlilere de yağı öğreten millet oluşlardır.[22]

Temel mesleklerden olan demir işlemeciliğinin çok ilerlemiş olması, demirin Türk hayatında ki önemini anlatır. Türk ekonomisinde ve günlük hayatta kullanılan birçok alet, demir işlenerek yapılmıştır. Özellikle Altaylılar, çok eskiden beri çok marifetli demircilerdir. Farklı zamanlarda bu bölgede sert ve yumuşak çelik yapılmış, Kuzey Altaylarda demir eritme ocakları Urane yakınlarında da Gök-Türkler çağından kalma demir döküm ocakları ortaya çıkarılmıştır. Tüm bu bulgulardan anlaşılacağı üzerine Türk ülkesinde insanlık için büyük öneme sahip demir madeninin varlığı fark edilmiş ve çok eski çağlardan beri işlenerek insan hizmetine sunulmuştur. [23]

Türk Ordularının başarılı olmasında süratli atlara sahip olmalarının yanında, çeşitli madenlerden yapılmış, farklı ve kaliteli savaş aletlerinin büyük önemi vardır. W. Ruben Türk diyarını demir kültürünün doğduğu yer olarak tanımlamıştır.[24]

Bozkır Türk devletleri komşu devletlere genellikle canlı hayvan, hayvansal ürünler, hayvansal gıdalar satarlar, karşılığında hububat ve giyim eşyası alırlardı. Asya Hunları, Gök-Türkler ve Uygurlar, Çin ile ticari anlaşmalar yapmışlardır. Türkler Çin’den ipek, ipekli kumaş, pirinç ve arpa, Roma ve Bizans tan da diğer ihtiyaç maddelerini alırlar karşılığında da onların eksiklerini tamamlarlardı.[25]

Orhun Kitabelerinde devletin sağlamlığı ve halkın refahı için ticaretin çok önemli olduğu belirtilmiştir. Ticari faaliyetler çoğu kez anlaşmalar ile sürdürülürken, anlaşmazlığa ve rekabete yol açan ticari konular da olmuştur. Çin’den başlayıp Akdeniz kıyılarına kadar devam eden İpek Yolu ve İpek Yolu kervancılığı, bu rekabet konularının başında gelir. Daha I.Gök-Türklerden itibaren, İpek Yolu Çin ile Türkler arasında yegane savaş sebeplerinden birisi olmuştur. Çinliler İpek Yolu’nun hâkimiyetini ellerinde tuttukları sürece Türk memleketlerini tamamen istila etmeyi düşünmemiş, buna karşı Türkler de akınlar yolu ile Çinlileri zayıf tutmaya çalışmışlardır. İktisadi öneme sahip diğer bir ticaret yolu da Hazar ve Bulgar ülkelerinden başlayıp, Ural, Güney Sibirya, Altaylar ve Sayan Dağları üzerinden Çin’e ve Amur Nehrine ulaşan “Kürk Yolu” adı ile bilinen ve İpek Yolu’na kuzeyden paralel uzanan yoldur. Bu yolun ticari malları daha çok hayvan kürkleri ve bunlardan yapılmış bazı eşyalardır. Başlıca tüccarları ise Bugarlar’dır. O devirde, Bulgar Türkleri iktisadi açıdan oldukça gelişmişler, Balkanların ve Doğu Avrupa’nın en gelişmiş şehirlerini kurmuşlardır.[26]

Bozkır Türk Devletinin ekonomisinin önemli kalemlerinden birisini, hakimiyet altına alınan mağlup devletlerden alınan vergi ve hediyeler oluşturur. Hazarlarda ev başına bir kılıç ya da bir samur derisi, Bulgarlarda bir kürk, vergi olarak devlete verilir. Yine ticari yollar üzerinde bulunan Türk yöresi topladığı ticari vergilerden de büyük gelir sağlamıştır. Günümüz ekonomisinin temeli sayılan para, eski Türklerde ipek bir kumaş parçasıdır. Asya Hunlarına ait para izine rastlanmazken Orta Doğu Hunları, Sasani parasına benzer bir tür para kullanmışlardır.[27]

Aile içinde iktisadi faaliyet daha çok babanın görevidir. Ama anne de babaya bu konuda en büyük yardımcıdır. Hep beraber (çocuklar dahil) ekonomik faaliyetler gerçekleştirilmiştir. Türk Ordusunun ekonomik kaynağı da, çok eski tarihlerden beri kurulmuş olan ve Osmanlı’da en mükemmel şeklini alan Timar sistemi ile karşılanmıştır.[28]

Türkler İslâmiyeti kabul ettikten sonra bütün hayatlarında olduğu gibi ekonomik faaliyetlerinde de bir takım değişmeler olmuştur. Özellikle ekonomik alanda oluşturulan kurumlar hem ekonomik yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamış, hem de ekonomik faaliyetleri düzenlemiştir. İslâmiyetin kabulünden sonra bugünkü şirketlerin temeli sayılabilecek bazı ortaklıklar bu kurumlaşmaya neden olmuştur. Ekonomik faaliyetlerin devlet tarafından yürütülmesi ya da devletin bu konuda katkıda bulunması bir gelenek haline gelmiş, Selçuklu ve Osmanlılarda ticaretin gelişmesi için yolar yapılmış, güzergahlara kervansaray ve hanlar inşa edilmiş ve bu yolların güvenliği sağlanmıştır. [29]

Eski Türkler mesleğe yol adını verirdi ve yolda büyüğü soyda büyükten daha ileri sayarlardı. Anadolu Selçuklularının son zamanlarında meslek örgütleri prensibine dayanan Ahilik teşkilâtı kurulmuş, Osmanlı devletinde de esnaf loncaları ve kethüdalıkları bu kurumun birer uzantısı olarak ortaya çıkmıştır.[30]

Ahilik teşkilâtı ve esnaf örgütleri, bünyesinde kardeşliği barındıran ve birey olarak bazı erdemlere sahip olmayı zorunlu kılan sosyal kontrol mekanizmalarıydı. Çünkü örgüte girebilmek için kişinin yardımseverlik, yumuşaklık, bağışlama gibi vasıfları bünyesinde taşıması lazımdı.[31] Ahilik teşkilâtları bu insani özelliklerin yanında üretim faaliyetlerini desteklemeye yönelik kurallar içeriyordu. [32]

Asıl görevi yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak olan vakıflar aynı zamanda ekonomik kurumlardı. Vakıflar görevlerini yerine getirebilmek için çok geniş ekonomik faaliyetlerde bulunurlardı.

C – KÜLTÜR ve SANAT FAALİYETLERİ

Her kültürde olduğu gibi bozkır kültürünün de kendine has bir sanat anlayışı mevcuttur. Hayat şartlarından sanatsal faaliyetler de etkilenmiştir. Çok eski tarihlerde tahta oymacılığı ve maden işlemeciliği ilk ve en eski sanat dallarıdır. Bozkır hayat tarzı, nakli güç eşyaların yapımını engellemiştir. Kullanılabilecek malzemelerin de sayıca az olması küçük ve günlük kullanıma açık eserlerin yapılmasının zorunlu kılmıştır. Halılar, şallar, bu eserlerden sadece birkaçıdır.[33]

Bozkır insanının hayvanlar ile yakın ilişkisinden dolayı bozkır sanatı, kemer

tokaları, kılıç, hançer kabzası, at koşumları ve diğer süs eşyaları üstüne işlenmiş, pars, kaplan, kuş, geyik, at, koyun vb. hayvanların birbirleri ile mücadelelerini tasvir eden “hayvan üslubu” ürünlerden oluşmuştur. Türkler altın ve gümüş işlemeciliği konusunda da oldukça yüksek noktalara ulaşmışlardır. Özellikle hükümdar otağına, tahtına ve özel eşyasına yapılan nakış ve işlemeler başta yabancı misafirler, temsilciler olmak üzere herkesin dikkatini çekmiştir.[34]

Ayrıca hakan mezarları da (Kültigin ve Bilge Kağan gibi) anıt mezar şeklinde hazırlanmıştır. Duvarlarına hakanların savaşları ile ilgili figürler ve resimler yapılmıştır. Mezar etrafına da öldükten sonra hakana hizmet edeceğine inanılan çok kaba heykeller (balbal) yapılmıştır. Öte yandan bozkır Türklerinin renkli taş ve gümüş kakmacılık, kuyumculuk, gergef işlemeciliği gibi sanatları icra ettiği bilinmektedir.[35]

Türk Halkının sagu, türkü olarak ya da mısra mısra dile getirdiği şiirleri de eskiden beri var olagelmiştir. Atilla tarafından Bizans elçilerine verilen yemekte Hun müzisyenleri eşliğinde Hun Türküleri icra edilmiştir. Sagular da edebiyatımızın lirik yönünü göz önüne serer. Atilla’nın ölümü üzerine Hun kopuzcuları tarafından okunan mersiye Lâtinceye çevrilmiştir. Ayrıca, Asya Hunlarına ait IV. yy.dan kalma iki mısralık Türkçe bir manzume bulunmuştur. Ama kendi kitabesini yazan vezir Tonyukuk, Orhun Kitabelerini yazan Yollıg Tegin ve bilinen ilk Uygur Şairi Aprınçar Tegin isimleri bilinen başlıca edebiyat üstadlarıdır. [36]

Eski Türk hayatında müziğin ayrı bir yeri vardır. Atilla’nın müzikli ziyafetler verdiği çeşitli kitaplarda anlatılmıştır. Sefer dönüşü Atilla’yı yolda şarkılarıyla karşılayan Hun kızları ve Attila’nın Burgonal Kralına gönderdiği Hun orkestrası bu

konudaki ilk örneklerdendir. Çin kaynakları Hunlara ait 28 halk türküsünden bahseder. Ayrıca Çin’e de yayılan bir takım nefesli ve vurmalı sazların kaynağı Türklerdir. Türklerde askeri mızıka da yaygındır. Davul başta olmak üzere çeşitli borular ve diğer nefesli çalgılar vardır. Ordugahlarda her gün dokuz parçanın bando eşliğinde söylenmesi hâkimiyet alametlerindendir. Müzik aletleri arasıda kopuz, bozkır kültüründe çok önemli bir yere sahip olan bir sazdır. Acı tatlı tüm olaylar kopuz ile seslendirilir. Türklere ait başka bir saz ise Macaristan’da rastlanan Avar çifte kavalıdır.[37]

İslâmiyet’in kabulünden sonra İslâmi etkiye sahip tasavvuf musikisi Türkler arasında yayılmıştır. Selçuklu ve Osmanlı sarayında en yüksek derecesine ulaşmıştır. Saraylarda belirli zamanlarda tasavvuf musikisi dersleri verilmekte, padişah huzurunda sazlar eşliğinde tasavvufi eserlerin icrası âdet haline gelmiştir.[38]

Hayatlarının başlangıcı Bozkırlara dayanan Türklerde mimari, hayatları ile paralel olarak bozkırlarda başlamıştır. İlk olarak hayvanların korunması amacı ile yaylak ve kışlıklarda yapılan geçici tesisler, zamanla sabit tesislere dönmüştür. Hayat şartları gereği yerleşik yaşamaya başlayan Türk insanı, şehirler kurmuş, buralarda mimari hayatın ilk kıpırdanmalarını başlatmıştır. Zamanla etraftan gelebilecek saldırılara karşı korunma amacı ile şehirlerin etrafının surlar ile çevrilmesi gündeme gelmiş ve bu yöndeki uygulamalar sonucu âdet halini almıştır. İslâmiyet’in kabulünden sonra Türklerin tüm yaşamlarında olduğu gibi meslek hayatlarında da İslâm’a paralel yenilikler olmuştur.[39]

İslâmiyet’in kabulünden sonra şehirleşmenin daha da yayılması ile mimari de gelişmeye başlamıştır. Türk insanı için en çok önemsenen yapılar ibâdethaneler (cami ve mescitler) olmuştur. Türkler Gök-Türklerden beri zaten türbe yapımında çok tecrübeliydiler. Türbe inşaatından cami ve mescit yapımına kolayca geçiş yapan Türk mimarisi bu konuda da en güzel örnekleri dünya mimarisine kazandırmıştır. Kubbeli camilerin ilk örnekleri Gazneliler dönemine aittir. Selçuklular döneminde de daha da gelişerek mükemmel hale getirilmiştir. Cami mimarisi tip olarak eskiden yapılan türbelerin mimarilerine benzemektedir.[40]

Mimari bakımdan diğer önemli eserler medreselerdir. Bilimsel açıdan ilk örnek olan Nizamiye Medresesi iken Selçuklular devri medrese mimarisi bakımından mükemmel örneklerin verildiği dönem olmuştur. Karahanlılardan başlayarak Selçuklulara kadar ve sonrasında ticari yol güzergahlarının güvenliğine çok önem verilmiştir. Bu amaçla belirli mesafelere konaklama amaçlı kervansaraylar da yapılmıştır. Kervansaraylar bünyesinde birkaç unsuru toplayan kolektif yapılardır. Şifahane yapımı, halıcık sanatı, heykel ve resim sanatı da Türklerin ilgilendikleri diğer sanat dallarıdır. [41]

İslâm kültürünün etkisinde şekillenen Türk mimarisi, yüzyıllarca ayakta kalacak olan eserlere sabrını ve sanatını katan mimarlar tarafından en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Türk İslâm mimarisinin en güzel örnekleri olan camilerin ve külliyelerin inşaatına bakıldığında, cami kubbesinin tanrıya ulaşmak için gösterilen çabayı temsil etmesinin yanında eski Türklerde olduğu gibi Tüm Müslümanları altında toplayan bir koruyucu olarak karşımıza çıkar. Eski Müslüman Türk insanı taşı âdeta pamuk gibi istediği şekle sokmayı başarmış, ruhundaki temayülleri taşa ustaca aksettirmiştir.[42]

Cumhuriyet dönemi mimarlığının temel özelliği geçmişten kopmamak, gelenekleri sürdürmek ve çağdaşlaşma doğrultusunda dünyaya ayak uyduracak bir sentezi oluşturmaktır.[43]

D – BİLİMSEL FAALİYETLER

İnsan hayatında yaşamaya değer unsurları ve tüm maddi ihtiyaçları karşılamak ilimle olur. Yükselmek, inanarak ilimleşmekle mümkündür. İlme uzak kalan milletlerin sonu hüsrandır. Müspet ilim, hayata uygulanırsa maddi varlıklar ve büyük eserler ortaya çıkar. Bilim adamları devleti yönetenlere karşı tam bağımsız olmalı, görüşlerini açıkça ifade edebilmelidir.[44] Selçuklu döneminin en önemli devlet ve ilim adamlarından birisi olan Nizam-ül Mülk devlet başkanlarının önemli konularda alimlerle meşveret (danışma toplantısı) yapmasını ısrarla tavsiye eder ve bunu yapmayan yöneticileri bencil ve zayıf görür.[45]

Türk insanı bilim ve bilimsel çalışmalar açısından, zamanına göre oldukça önde sayılır. Eskilere dayanan yazı kültürü sayesinde bilimsel faaliyetler çok çabuk gelişmiştir. Özellikle kitâbeler, bu yazı kültürünün geçmişi hakkında bilgiler vermetedir. Yazının tarihi Türkler için çok eskilere dayanır. Özellikle felsefe ve diğer birçok alanda Türk ve Türk kökenli alimler dünyayı etkileyen eserler kaleme almışlardır. Daha sonra kabul edilen İslâm dini de Türk düşünce sistemi üzerinde etkili olmuş yeni inanışlar geliştirmiştir. [46]

Başlangıçtan itibaren Türk insanı “kitaba” çok büyük önem vermiştir. Onu okumuş, dağıtmış, çoğaltmış ve hayatında uygulamıştır. Uygurlar kitap basmayı öğrenen ilk toplumdur. Hatta çağdaş matbaa tekniğinin temelinde Uygurların kullandığı bu basım tekniği vardır.[47]

Gökyüzü, insanların hayatını geçirdiği yeryüzünün hemen yanında, onların merakını cezbeden ikinci alem olmuştur. Bu alem her zaman Türk insanı için incelenmesi arzulanan bir konu olmuştur. Gökyüzündeki en dikkat çekici ve en çok merak uyandıran şey Güneştir. Güneşle birlikte gökyüzünün gece süsü olan ve daha sonra zaman hesaplamalarında ad olarak kullanılacak olan ikinci husus, Ay’dır. Hep bu düşünceler içinde yaşayan Türk insanının uzmanlaştığı konulardan birisi de astronomi olmuştur. Gökbilim dalında Türklerin çalışmaları dikkat çekicidir. İslâm devletlerinde kurulan dokuz gözlem evinden üç tanesi Türklere aittir. Ayrıca El Harizmi, 1115 yılında sabit yıldızların yerlerini Merv şehrinin boylam dairesine göre tespit etmiştir.[48]

Türklerin oldukça iyi olduğu konulardan birisi zaman hesabıdır. Türklerin kullandığı takvim daha çok bozkır kültürünün izlerini taşımaktadır. Takvim, gökbilim birikimi isteyen bir konudur. Zira kabaca bir ifade ile takvim; zamanın, değişmeyen bazı gökbilim olgularına göre, düzenli ve mantıklı bir şekilde sıralanması demektir. Bu düzenlemede dayanılan başlıca veriler güneşin ve ayın hareketleridir. Türklerin kullandığı takvim, güneş yılını esas alır. Her bir adı bir hayvan adından alınan 12 yıllık bir zaman dilimini içerir.[49]

Bu takvimde yılların adı şöyledir; Sıçkan (fare), Ud (sığır, öküz), pars, tabışkan (tavşan), lu (ejder), yılan, yunt (at), koy (koyun), biçin (maymun), togaku (tavuk), it (köpek), tonguz (domuz)’dur. Bir yılda 12 ay vardır. Aylar da birinç ay (birinci ay), ikinç ay (ikinci ay) vb. adlar ile sıralanmışlardır. İlk aya “aram ay”, son aya da “çaksabut” denmiştir. Bir gün 12 kısım, sayılmış ve her kısma çağ denmiştir. Yıl 365 gün, 5 küsur saat olarak hesaplanmıştır. Günün başlangıcı gece yarısıdır.[50]

Türklerin düşünce alanında da söz sahibi olan önemli düşünürleri tarihe yön vermişlerdir. Seyhun Irmağı boyunda bulunan Farab şehrinde doğduğu için Farablı anlamında Farabi adıyla anılan Ebu-n Nasr Muhammed, Yunan felsefesini çok iyi yorumladığından ve geliştirdiğinden kendisine “muallimi sani” adı verilmiştir. Farabi, Aristotales’in fikirlerini çok iyi açıklamıştır.[51] Farabi, metafizik, fizik, astronomi, mantık, psikoloji, siyaset vb. alanlarda 160 kadar esere imza atmıştır. Hatta, daha o asırda eserlerinden bir çoğu Lâtinciye çevrilmiş, yüksek dereceli okullarda ders kitabı olarak okutulmuştur. [52]

Diğer büyük bir Türk devlet adamı, alim, filozof ve tabibi de İbn-i Sina’dır. Farabi’nin öğrencisi olan İbn-i Sina, Türk-İslâm ortak kültür çevresinde yetişmiş, ilk feyzini Farabi’nin kitaplarından almıştır. İbn-i Sina; tıp, mantık, fizik, tabiiyat, ahlak, din felsefesi vb. sahalarda 220 civarında eser kaleme almıştır. Eserlerinden birçoğu latinceye çevrilerek üniversitelerde ders kitabı olarak okutulmuştur. İbn-i Sina Hemedan Rasathanesi’nde çalışmıştır.[53]

El-Biruni de Dünyanın bir yılda Güneş’in etrafında döndüğünü söylemiş, Gazne ile İskenderiye arasının enlem ve boylamını tespit etmeye çalışmıştır. Özgül ağırlık konusunda da çok önemli sonuçlara ulaşmış, icat ettiği bir piknometre

sayesinde 16 madenin özgül ağırlığını geçeğine çok yakın bir şekilde hesaplamayı başarmıştır. Türk-İslâm çağında coğrafya da bir bilim haline getirilmiştir. El-Biruni’nin Hindistan, Afganistan ve Harezm’deki coğrafi tespitlerini kaleme aldığı “Tehdid-ül Emakin” adlı eseri coğrafya konusunda yazılmış ilk ve en önemli eserlerdendir.[54]

Cebir, Türk İslâm tarihinde büyük yer tutan önemli bir bilim dalıdır. Bilime adını veren cebir kelimesi, eski Mezopotamya matematiğinden Arapça’ya geçen bir sözcüktür. Bu alandaki çalışmaların kaynağında Abdülhamit Bin Türk (Türk Oğlu Abdülhamit) ve Harezmli Muhammed vardır. Bu iki Türk bilgininden Harezmli Muhammed’in bu konudaki eserinin Latince’ye çevrilmesi ile cebir Avrupa’ya taşınmıştır.

Karahanlı ülkesinde Türkçe manzum olarak yazılan Kutadgu Bilig adlı eser Türk devlet düşüncesi, kanun anlayışı ve siyaset anlayışı bakımlarından âdeta bir şaheserdir. Uygur harfleri ile yazılmış olan başka bir manzum eser de “Atabet-ül Hakaik”dir. Zaman itibari ile Kutadgu Bilig’den biraz sonra yazılmış ve daha ziyade nasihatname türünden bir eserdir. [55]

Bilim ve bilimsel çalışma için en önemli husus eğitimdir. Türk-İslâm dünyasında eğitim ve öğretim bakımından Selçukluların çok önemli bir yeri vardır. Daha önce dağınık ve özel şekilde yapılan eğitim-öğretim ilk defa Sultan Alparslan tarafından programa bağlanmış, devlet himayesine alınmıştır. Bu kültürel değişim hareketinin temelinde Şiilik ve diğer olumsuz akımlar ile mücadele fikri yatmaktadır. Daha ileri derecede eğitimlerin yapıldığı medreselerin kurulması ile; tanınmış ilim ve fikir adamlarını bünyesinde toplamış, maaşlı hocaları, aylık ve erzak yardımı alan öğrencileri ile ders programları tespit edilmiş, zengin kütüphaneler ile donatılmış, yüksek eğitim kurumları oluşturulmuştur. Sultan Alparslan tarafından Bağdat’ta kurulan Nizamiye Medresesi 60.000 dinara inşa edilmiştir. Medreseye çarşı, han, hamam ve çiftlikler vakfedilmiştir. Dini bakımdan Hanefi ve Şafi fıkıhlarının öğretildiği medresede ilim ve fikir alanında çok önemli faaliyetler yapılmıştır. Yetiştirilen yüksek vasıflı bilginler birçok yüksek kademede görev almışlardır. O sıralarda Isfahan, Nişabur, Merv, Belh, Herat, Tus, Basra gibi merkezlerde benzerleri kurulmuştur. Medreselerin ders programları, kimi İslâm ülkelerinde Osmanlılar dahil yüzyıllarca takip edilmiştir. [56]

Medreselerde dini bilgilerin yanında felsefe, filoloji, matematik gibi ilimler de okutulmuştur. Benzeri medreseler daha geç kurulduğu için nizamiye medresesi dünyanın ilk üniversitesi olarak anılmıştır. Daha sonra Selçuklu Devletinde, Harzemşahlarda, Atabeyliklerde, Türkmen beyliklerinde, Mısırda ve Hintte sultanlar, devlet adamları ve hatunlar tarafından aynı esaslara dayanan bir çok üniversite kurulmuştur.[57]

Selçuklu devrinde ve Osmanlılarda çok büyük tabipler, belagatçılar, matematikçiler yetişmiş, ilim dalları hayli ileriye götürülmüştür. 476 yılında kurulan bir rasathanede çok önemli çalışmalar yapılmış, Ömer Hayyam, Ebul Muzaffer Isfahani, İbn Necibül Vasıti gibi yüksek astronomlar “takvimi meliki” adında bir takvim hazırlamışlardır. Bu takvim bugün kullanılmakta olan miladi takvime göre daha sağlam hesaplara dayanmaktadır. [58]

Osmanlı İmparatorluğu devrinde de ilim alanındaki çalışmalar medreselerin desteği ve devlet başkanlarının katkısı ile zirveye ulaşmıştır. Dini ilimlerin yanında matematik, astronomi, dil bilimi gibi birçok bilim dalında çok önemli çalışmalar mevcuttur. Birçok Osmanlı padişahı, bu konuda halkına örnek olurcasına bir kaç dil bilmektedir.[59]

E – TÜRK İNSANININ AHLAKİ YAPISI

Türk insanının ahlaki özellikleri birçok esere konu olmuş, birçok ilim adamı tarafından incelenmiştir. Ama bu bölümde Türk insanının devlet anlayışını etkileyen hatta şekillendiren ahlâk özelliklerinden bahsedeceğiz. Devlet kuruculuk, teşkilâtçılık, fethetmeye yatkınlık, gerçekçi ve akılcı özellikleri devlet sistemlerinin temelini oluşturur.[60]

Türk Kültüründe farklı devirlerde değişerek devam eden en önemli unsur insan anlayışıdır. Türk insanı kendine güvenen, aktif, kahraman mizaçlı, bir meziyete sahiptir. Destanlarda da alp tipi olarak karşımıza çıkmıştır.[61]

Türklerde devlete bağlılık millî varlığa sadakât ve sosyal dayanışma gücü çok kuvvetlidir. Bu sayede felâket zamanlarında çok çabuk bir araya gelerek yardımlaşmışlar ve bu zorlukları aşmışlardır. Türkler büyüklerine, yöneticilerine ve yasalara karşı son derece saygılıdırlar. Bu özellikleri, Türk devletlerinin süratle kurulması ve korunmasında etkili olmuştur.[62]

Müslüman olmadan önce Türklerin inandıkları en üstün kıymet kahramanlıktı. Kahramanlık Türk insanı için destanlardan bu yana işlenen bir konudur. Böylece Türk insanına kahramanlık atalarından gelen bir özellik halini almıştır. Türk milleti vatansever, cesur ve kahramandır. Onun bu özellikleri tarih boyunca hayatını yönlendiren en önemli faktördür. Türk milleti vatanı için her türlü fedakarlığa katlanmış ve en zor durumlarda bile devlet olarak yaşamanın yolarını aramıştır.[63]

Türk insanı doğru sözlü, dürüst, yalan yalancılıktan hoşlanmayan bir mizaca sahiptir. Türklerin sergilediği bu doğruluk anlayışı sadece Türklere ve Müslümanlara karşı değil, istisnasız Tüm insanlara karşı tatbik edilmiştir.[64]

Türk milleti yüksek ruhlu, vefalı, düşkünlere yardım elini uzatan ve konukseverlikte uzun mesafeler aşmış insanlardır. Türk evine konuk olarak gelenler en üst derecede saygı ve hürmeti görürlerdi ve bu özellik köylüsünden kentlisine tüm insanlarda görülürdü. [65]

Türk insanı koğuculuk, iftira, kin ve nefret, cinayet ve intihar gibi kötü huyları bünyelerinde barındırmaz ve onaylamazlardı. Barış zamanlarında asla silah taşımaz taşıyanları da hoş görmezlerdi.[66]

Türk insanını bu özellikleri gün geçtikçe daha da gelişmiş ve oturmuş İslâm dininin kabul edilmesiyle yeni bir şekil almıştır. Zamanla bu özellikler ailenin ve sonrasında da devletin temel özellikleri haline gelmiştir.

F – SÖZLÜ ve YAZILI KAYNAKLAR

Türk devlet anlayışının temel kaynakları olan sözlü ve yazılı eserler; destanlar, kitabeler, mitolojiler, devlet yönetimi ile ilgili yazılmış diğer eserlerdir.

Destanlar genel olarak toplumun normal hayatı üstüne çıkmış, ferdi kaygılardan uzak ruhi hareketlerin maddi güç ile birleşmesinden doğmuştur. Destanın en büyük özelliklerinden biri, kahramanca yaşayışın, topluma mal edilmiş bir mücadelenin şekillenmesidir. İnsanın toplum içinde bağlandığı bazı değerler vardır. Kişisel hayatında onlara bağlı hareket eder. Bu değerlerin varlığı tehlikeye girdiği zaman onu korumaya çalışır, mücadele eder. Öyle bir an gelir ki bu mücadelede insan kendi sınırları üzerinde bir savunma gücü gösterir. Huzurunu, hayatını ve diğer nimetlerini asla düşünemez. O andaki, ruh hali insanı normalin üstünde davranışlara sürükler. İşte toplumlardaki bu davranışların ifadesi destanları şekillendirir. Destanlardaki olaylar kahramanlık duygularını geliştirdiği gibi millet hayatındaki bütünlüğün de kaynağı olurlar. Bu nedenle destanlar yabancı milletlerce yasaklanmıştır. Mesela Dede Korkut Destanı ve Manas Destanı’nın yayılması Rus edebiyatında işlenmesi yasaktır.[67]

Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin, ilk Türk tarihi, taşlar üzerine yazılmış tarih, Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi,

Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünüm büyük vesikası, Türk askeri dehasının, Türk askerlik san atının esasları, Türk gururunun ilahi yüksekliği, Türk feragat ve faziletinin büyük örneği Türk toplumsal hayatının tablosu. Türk edebiyatının ilk şaheseri Türk ordusunun temelini anlatan vesika… Orhun Abideleri için insan zihninde uyanan fikirlerden bazılarıdır. [68]

Eski Türkler ölümsüz olarak adlandırdıkları kitabelerde, Türk töre ve yasalarını halka ve tüm dünyaya anlatmışlar, sınırlarını belirleyen birer zafer anıtı olarak kitabelerini dikmişlerdir.[69] Kitabeler sadece kuru bir biyografi ya da tarihi vesika değil, olayları yorumlayan sebep sonuç ilişkilerini irdeleyen ve bu konuda nesilleri düşünmeye sevk eden birer eserdir. Nitekim Bilge Kağan kitabelerin yazılış amacını “her ne sözüm varsa ebedi taşa vurdum, ona bakarak bilin” diyerek açıklamıştır. Buna göre kitabeler acı olaylardan ders almayı güzel olayları hatırlamayı öğretmiştir. [70]

Bu konuda kaleme alınan yazılı eserler ise Kutadgu Bilig, Divan-ı Lugat-it Türk, Atabet-ül Hakayık ve Siyasetname gibi eserlerdir. Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hacip tarafından yazılmıştır (1069-1070). Eserde kamil bir insanın nasıl olacağı anlatılmıştır.[71] Divan-ı Lügat-it Türk ise Kaşgarlı Mahmut tarafından Araplara ve tüm dünyaya Türkçeyi öğretmek amacıyla kaleme alınmıştır. Eser basit bir sözlükten ziyade Türk edebiyatı ve forklürünü en ince ayrıntısına kadar incelemekte, Türk âdet ve geleneklerini, Türk destan ve efsanelerini ele almaktadır. 1444 yılında Semerkant’ta yazılan Atabet-ül Hakayık adlı eser eğitici bir içeriğe sahip olup çağının anlayışına göre bir Müslümanın nasıl yetiştirileceğinden bahsetmektedir. Müellif zamanın Türkçesini çok iyi kullanmış, kaynakları farklı bir üslupla incelediğinden eserin işlenişinde yeni bir tarz ortaya çıkmıştır.[72]

G – TÜRKLERDE BİRLİK BÜTÜNLÜK ve DAYANIŞMA

Türklerde birlik beraberlik anlayışı çok gelişmiştir. Bu gelişmenin oymaklar çağına kadar uzanan bir geçmişi vardır. Türkler, yaşadıkları bozkır hayatının tabii bir sonucu olarak, bir yerden başka bir yere yaptıkları göçler sırasında, hem sürülerin korunması hem de saldırılara karşı koyabilmek için birbirlerinin yardımlarına ihtiyaç duymuşlar, böylece aralarında çok sıkı bir birlik anlayışı oluşmuştur.[73]

Türk toplum ve siyasi yapısının temelinde bulunan boy’larda birlik, beraberlik ve dayanışmanın ilk temelleri atılmıştır. Boydaşlar birbirine maddi ve mânevî yardımlarda bulunurlar ve her şekilde dayanışma içinde olurlardı. Kan davası, il oluştuktan sonra men edilen konulardandır. Aynı boydan olanlar için birbirlerinin cenazesine katılmak, doğum ve evlenme törenlerinde bulunmak, ziyafetlerine katılmak bir zorunluluktur. Boyun fertleri arasında iktisadi anlamda da bir dayanışma vardır. Otlaklar, ormanlar, yaylak ve kışlaklar boyun ortak malıdır. Ama fertler arasında belirli ölçülerle paylaştırılmıştır. [74]

Türkler günlük hayatta birbirlerine karşı bütünlüğü zedeleyebilecek her türlü hareket ve tavırdan kaçınmışlardır. Bu beraberlik ve dayanışma ilk olarak ailede başlamıştır. Aile fertleri arasında çok gelişmiş bir sevgi saygı mevcuttur. Babaya gösterilmesi gereken saygı, devletin başındaki hakana itaat anlayışını pekiştirmiştir. Bu itaat ve saygı gelenek halinde devam etmiş, günümüze bu konuda temel teşkil etmiştir. Ailesinden uzakta yaşayan çocukların belirli aralıklarla ailesini ziyaret etmesi gerekirdi. Hatta bu zorunluluk ölene kadar devam ederdi.[75]

Türkler her konuda birbirlerinden yardım isterdi. Günlük işlerde bile birlikte müşavere ederek karar verirlerdi. Aralarında oluşan kırgınlıkları “meyancı” (arabulucu) olarak gidermeye çalışırlardı. Toplum içinde bu ve benzeri şekillerde yaşanan dayanışma ve beraberlik zamanla siyasî hayata yansımıştır.
Türklerde yaşlılara saygı, önemli bir toplumsal kuraldır. Dede Korkut eserinde, “Ak sakallı aziz, izzetli canım baba”, “ak sakallı pir kocakarı yanına aldı” gibi ifadelerle yaşlılara gösterilmesi gereken saygıyı ve bu konudaki uygulamaları anlatmaktadır. Her şekilde yaşlılara saygılı davranılması prensip haline getirilmiş, yaşlıya saygı gösterildiği taktirde kut (talih, uğur) bulunacağına inanılmıştır.

355 views

1 Haziran 2011 Saat : 1:11
Okunma 355

Bu yazı için 3 yorum yapılmış.

  1. bıdı bıdıcı bedia diyor ki:

    çok güzel mükemmel saygılar

  2. cadı diyor ki:

    abi buna ya çoookkk kısaymış insan biraz uzun yazar :) şaka bi yana harika bir anlatım teşekkürler

  3. laga luga diyor ki:

    süperr ama uzun be abi yha :D :D :D :D

Yorum Yapabilirsiniz

 Son Yazılar FriendFeed

Tavsiye Bağlantılar