Türklerin Müslüman Oluşu

Türkler Müslümanlığı nasıl ve hangi şartlar altında kabul etti? Bildiğimize göre daha doğrusu bize anlatılana göre 751 yılındaki Talas Savaşı’nda Türkler; Çinlilere karşı Araplara yardım etmiştir. Araplarla yaşanan bu etkileşimde Müslümanlığı kabul etmişlerdir. Eski Gök Tengri inançları ile benzer yönler bulunduğu için gönüllü bir şekilde Müslüman olmuşlardır. Ama şunu da belirtmek lazım savaşta Arapların yanında yer alan Türk boyları olduğu gibi Çinlilere de yardım eden Türk boyları vardı.

Aslında Türkler ve Araplar daha önce de karşılaşmış hatta kan bile dökülmüştür.600lü yılların sonunda dönemin Horasan valileri binlerce Türk’ü katletmiştir. Fakat bu gerçek kabul edilmek istenmez. Bu gerçek Müslümanlığa da Türklüğe de zarar vermez.

Türkler gönüllü bir şekilde değil yenilgiler sonucu Müslümanlığı kabul etmek zorunda kalmıştır.

Türklerin Müslüman Oluşu göçler

7. Yüzyılda Türkler

Türklerin yoğun olarak yaşadığı ve Arapların Maveraünnehir (Nehrin ötesi) olarak isimlendirdiği, bugünkü Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve İran’a kadar uzanan bölge İpek ve Baharat yolları üzerinde olması nedeniyle ilk çağlardan beri din, kültür, zenginlik ve medeniyetin uğrak yeri olmuştur. Özellikle, adı varlıklı şehir manasına gelen Semerkant’ın zenginliğinin dillere destan olduğu söylenir. Türkler hayat şartları gereği şehircilikten uzak, çadırda yaşamaya alışkın, bayağı, göçebe bir hayat sürdüklerinden din ve mezhep mevzularına ilgi duymamış, Gök Tanrı dini Tengricilik’in yanı sıra pek çok dini benimsedikleri biçimde kendi ulusal geleneklerine bağlı kalmışlardır. İslamiyet öncesi incelendiğinde, Türkler arasında hiçbir süre din ve mezhep kavgaları da görülmemiştir. Türk nüfusunun yoğun olduğu bu bölge dünyanın en çağdaş ülkelerinden biri ve dini manada mozaikler ülkesidir.

eski Türklerin Müslüman Oluşu

Emeviler Döneminde Türk – Arap İlişkileri

Bu zenginlikten iştahı kabaran talancı Araplar 673 yılında Buhara’yı kuşatırlar. Kibac Hatun diğer Türk beyliklerinden yardım isterse de bu yardım gelmez ve Araplar Buhara’yı talan ederler. Birkaç yıl sonrasında Araplar yine Buhara önlerine geldiklerinde dersini almış olan Kibac Hatun bu kez Araplara kafa tutmaz ve onlarla anlaşma yoluna gider. Arapların öteki Türk beyliklerine yapacağı hücumlarda önüne çıkmayacağına dair güvence ve bu güvencenin teminatı olarak da Türk asilzadelerinden rehineler verir. Güvenceyi alan Araplar bu kere Semerkant’a hücumrlar. Semerkant’ı talan ederler ve topladığı binlerce Türk gencini köle pazarlarında satmak için Horasan’a getirirler. Bu talanlardan her Arap 2400 dirhem alır. Bir kölenin satış fiyatının 500 dirhem olduğu düşünülürse, bu durumda aldıkları ganimetin adam başına 5 köleye eşdeğer olduğu görülür.(2)

Zekeriya Kitapçı “Türkistan’da İslamiyet ve Türkler” adlı eserinde; Halid Bin Velid’in İranlı komutan Hürmüz’e yazdığı mektupta; “İslam dinine giriniz. Emniyet içinde yaşamanıza devam edersiniz. Eğer İslam dinine girmezseniz, o zaman bizim hakimiyetimizi kabul ediniz. Zimmi (anlaşma ile İslam diyarında yaşamasına izin verilmiş olan kimse) olun, biz de sizi koruyalım. O vakit bizlere cizye (Müslüman olmayanlardan alınan kelle vergisi) vermeniz gerekir. Yok bunu da kabul etmezseniz, meydana getirecek bir şey yoktur, hükmü tanrı verecektir” dediğini yazar.(3)  Velid İslam hukukunu da, “harbin meşruiyet kazanması için düşmanın önce tanrı’a imana ve İslam dinini kabule, bu olmadığı takdirde vergi ödemeye çağrılması gerekmektedir. Aksi biçimde sorunun çözümü kılıçlara havale edilir” diyerek özetler.(4) Böylece Araplar, talanı Kuran’a dayandırarak işi kılıfına da uydururlar. 680 yılına kadar Türk beyliklerine saldırılar bu şekilde süre gelir gider.

705 yılına gelindiğinde Kuteybe Horasan’a vali olarak atanır ve askerlerine,“allah kendi dininin aziz olması için size bu toprakları helal kıldı” der.(5) Helale atak başlar, Baykent kuşatılır. İki ay devam eden savaş sonrası şehir teslim alınır. Eli silah tutan ne kadar Türk varsa hepsi öldürülür. Kadınlar ve çocuklar esir alınır. Şehir yağmalanır. Budist inancını simgeleyen tüm heykeller toplanır, altın olanlar eritilerek ganimet olarak alınır. Yağmadan sonra Arap aileleri Baykent’e yerleştirilir. Muhafız birlikleri ve tüm denetim organları Araplardan oluşturulur. Daha sonra esir edilen kadın ve çocuklar, kocalarına ve babalarına geri satılır.

Türklerin neden müslüman oldu

Kuteybe, 4 yıl sonra bu kere Buhara’yı işgal eder. Araplardan oluşan yeni bir idari yapı kurar. Diğer beyliklerden tepkiler gelmeye başlayınca Müslümanlığa geçen ve oğluna da Kuteybe adını vererek bağlılığını kanıtlayan Buhara Melikesi’nin oğlu Tuğ Sad kukla hükümdar yapılır. Kuteybe yerli halkı İslamlaştırmaya başlar. Halk önceleri Müslüman olmuş gibi görünse de bu dini kabul etmek istemez. Türklerin aslına bakarsak Müslüman olmadıklarını, evlerinde İslami kuralları uygulamadıklarını anlayan Kuteybe şehirlere 50 bin Arap aile yerleştirir. Türkler evlerini Araplarla paylaşmak zorunda bırakılır ve bu şekilde birebir kontrol altına alınırlar. İslami kurallara uymayanlar ağır şekilde cezalandırılır. Evlere yerleştirilen Araplar Türklerin o zamana kadar yapmış oldukları bütün birikimlerine el koyar, tarlalarını alır ve Türkleri o tarlalarda çalıştırırlar. Yeni vergiler çıkarılır. Yerli halk, halifeye senede 200 bin dirhem, Horasan Valisi’ne de 10 bin dirhem vergi ödemeye, Arap askerlerinin atlarına yem temin etmeye, Arap ailelerine odun temin etmeye, onlara tahsis edilen arazilerde çalışmaya zorlanır.(6) Cuma namazı mecburi hale getirilir fakat yine de Türklerden rağbet görmez. Bunun üzerine Kuteybe, namaza gelenlere 2 dirhem vaad ederek fakirler üzerinde İslam’ı etkili kılmaya çalışır. Bu uygulama fakirlerin taklidi bir şekilde bile olsa İslam dinine girmelerine ve camilere akın akın koşmalarına sebep olur. Bu algı operasyonu İslamiyet’in toplumda kabul gördüğü düşüncesini yerleştirir.(7) Buhara’nın ekonomik gücünü elinde tutan Türk asıllı Kuşan asilzadelerinin ise bu nevi zorlamalara saygınlık etmemeleri Arapları tahrik eder ve bir Cuma namazı sonrası Araplar bunların yaşadıkları mahalleye giderek 700 köşkü yakıp yıkar ve tüm servetlerine el koyarlar. Özetle; fakirlerin parayla, zenginlerin de baskı ve şiddetle ikna edilmesi yoluna gidilmiştir.(8)

Buhara’da olanlardan korkan diğer Türk beylikleri Kuteybe ile anlaşma yolu ararlar. Burada, Orta Asya ticaretini elinde bulunduran ve adeta bu işin kaymağını yiyen tüccar kavim Sogdlulardan bahsetmemek olmaz. Devamlı kaderlerine razı olarak yaşayan, ufak çıkarları için olanlara gözlerini yuman, sadece ticari varlıkları tehlikeye düştüğü zaman harekete geçen bu kavim için ticaret yollarının emniyeti çok önemlidir. Bu kavim sırf maddi çıkarları için Türklere karşı Araplarla birleşir. Hatta; Emevilerin bölgedeki yayılmacı hareketlerinin finansmanını bile üstlenir.(9) Bir süre sonra hata yaptığını fark eden Sogd Meliki direniş için bu kez ihanet ettiği beylikleri örgütlemeye çalışır. Bu planları öğrenen Kuteybe Talkan şehrine yürür. Zoru gören Talkan Meliki şehri terk eder, savunmasız kalan halk kılıçtan geçirilir ve 24 km’lik yol boyunca ağaçlara asılır. Adeta, Talkan yolu korkunç bir orman görünümü almıştır.(10) Bunun askeri etik açıdan aslabir izahı yoktur.

Türklerin müalümanlık tarihi

Nitekim, Alman teolog Wellhausen Kuteybe için “Başarılarını çoğu kere vicdansızlığına borçluydu” demiştir.(11) Taberi’nin anlatımına bakılırsa bu vicdansızlık şu aşamada: “Bir defasında Abdurrahman Bin Müslim, Kuteybe’ye 4000 esirle gelmişti. Kuteybe, Türk esirlerini görünce derhal tahtının meydana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağrur bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinin bin tanesinin sağına, bin tanesinin soluna, bin tanesinin arkasına ve bin tanesinin de önüne dizilmesini istemiş ve sonrasında da Arap askerlerine dönerek Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir. Etrafın bir anda kafa, kol ve gövdeler ile kan gölüne döndüğünden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.” Bu harplerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu vahşeti bir Arap şairi olan Kaah el-Aşkari ise şöyle anlatmıştır: “Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız. Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Yalnız ata dahi binemeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenler de o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler.”(12) Talkan kırımı o zamana kadar yapılanların en büyüğüdür. Taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakılmamıştır adeta.

712’ye gelindiğinde bu defa Doğu’nun en zengin kenti Semerkant kuşatılır. Talan ve katliamdan korkan Semerkant Meliki Oğuz Bey Kuteybe ile derhal anlaşır. Bu antak kalma şu maddeleri ihtiva eder:

1. Semerkant Araplara her yıl 2.200.000 altın ödeyecek

2. 30.000 Türk gencini tutsak olarak verecek

3. Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacak

4. Mabet ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe’ye teslim edilecek

5. Şehirde bir cami yapılacak

Kuteybe, bir tek Budist tapınaklarındaki mücevherleri almakla kalmaz, putları da toplatarak meydanda ateşe verir. Türklerin kendi elleriyle cami yapmalarının ve tapınaktaki mücevherleri Kuteybe’ye teslim etmelerinin büyük bir psikolojik etkisi olur. Sıkı bir Budist olan Oğuz Bey halkının nazarında tüm otoritesini kaybettiği gibi, her şeyini onlara adayan ve onlardan bekleyen halk putların aslabir şey ifade etmediklerini, hiçbir şeye muktedir olmadıklarını kendi gözleri ile görür.

Türklerin Müslüman Olma süreci

716 da Kuteybe’nin ölümü üzerine Yezid Horasan’a vali olarak atanır. İlk iş olarak Dehistan’ı işgal eder, sonra Curcan’a yönelir. 7 ay süren harptan sonrasında kale düşer, Yezid de selefi Kuteybe gibi Türkleri öldürerek yol boyu ağaçlara astırır. Bir tek Curcan’da 40 bin ferdin öldürüldüğü söylenir.(13)

Bu büyük vahşetlere karşı Türk direnişi başlar. Batı Göktürk boylarını egemenliğinde birleştiren Türgiş Kağan’ı Su-lu Araplara karşı direnişi örgütler. Buhara’yı geri alır. Tüm işgal edilmiş bölgeler ayağa kalkar. Arapların hakimiyet alanı daralır. İlk yıllarda ganimeti boylar içinde paylaştıran Su-lu, son yıllarda ganimetleri dağıtmamaya başlayınca bu sefer boylar arasında huzursuzluk çıkar ve bir boy beyi tarafınca çadırında öldürülür. İşte bu olay Türkler için dönüm noktasıdır. Kağan’ın öldürülmesi iç karışıklıklara sebep olur ve Araplara karşı direniş zayıflar.

Türkler ve islam tarihi

Abbasiler Döneminde Türk – Arap İlişkileri

750 yılına gelindiğinde ise imparatorluk sınırları içinde siyasal iktidar değişimi yaşanır. Müslüman olmayan ve Arap olmayan toplulukların köle muamelesi görmesi zaman içinde yönetime karşı kin besleyen bir kitle oluşturur. Bu kitlenin iktidar aleyhine giriştiği faaliyetler kısa zamanda tesirini gösterir ve Ebu Müslim Horasani’nin başlattığı isyan hareketi büyük zulüm gören Türklerin de yardımıyla başarıya ulaşır. Abbasiler yönetimi ele geçirirler. Abbasilerin hak ve sorumluluklara dayalı bir yönetim kurmaya çalışmaları, idaredeki olumsuzlukları gidermeye gayret etmeleri, yönetimi ele geçirmek için yapmış oldukları mücadelelerde kendilerine destek veren Türk ve İran unsurlarına yönetimsel, siyasal ve askeri kadrolarda görevler vermeleri, Emevilerin Arap milliyetçiliği tutumuna tepki olarak yönetimde Arapları dışlayan bir politika uygulamaları Türkler arasında İslamiyet’e karşı hoşnutluk yaratır.

Bir taraftan izlenen olumsuz siyasetin Abbasilerin iktidarı ile ortadan kalkması, öteki taraftan; doğudan akınlar düzenleyen Çin’in sert tutumu, bu kere Türklerde gerçek tehlikenin doğudan gelen Çin akınları olduğu fikrini oluşturur ve Çinlilere karşı Abbasilerden yardım isterler. Türk- Müslüman müttefik kuvvetleri 751 senesinde Talas Nehri kenarında bugünkü Alma-Ata yakınlarında Çin güçleriyle karşılaşırlar. Çinliler ağır kayıplar verirler. Abbasilerin iktidara gelmesinden hemen sonrasında vuku kabul eden bu savaş Araplarla Türkleri birbirine daha da yakınlaştırır ve bu tarihten itibaren Türk-Arap ilişkileri arkadaşça gelişir.

Burada, Abbasiler döneminde ortaya çıkan, mücahit gazilerin yaşama ve barınmalarını sağlamak için yapılmış olan dini hayır kurumu ribatların etkin rolünden bahsetmeden geçmek olmaz. Ribatlar bir çeşit kervansaray görünümlü tekke ve dergah gibiydiler. Yolcu ve misafirler her türlü hizmetin bedava olduğu bu yerlere uğrarlar ve haliyle bu ruhani ortamdan etkilenirlerdi. Bu şekilde işlev gören 10 bine yakın ribat İslamiyet’in yayılmasında önemli rol oynamıştır.

Türkleri İslamiyete Yakınlaştıran Sebepler

Türkleri islamiyete yakınlaştıran en önemli sebep, tevhid inancı olmuştur. Allah’ın birliği inancı Türkler’de çok yaygın olan bir inançtı. Din adamlarını huzuruna çağıran Mengü Kağan, “hepimiz tek Tanrı’nın varlığına, onun yardımıyla yaşadığımıza ve onun emri ile öldüğümüze inanıyoruz” demişti. (Süleyman Kocabaş, Adil Türk İdaresi, s.15)

Türklerde tanrı’ın birliği inancı “Kök Tengri” (Gök-kainat Tanrısı) olarak isimlendirilmişti. Türkler’in inançları ile islam inancı arasındaki benzerlik sadece bununla sınırlı değildi. İslamiyet öncesi Türkler ahiret gününe, öldükten sonra dirilmeye, kaza ve kadere inanırlar ve kurban keserlerdi. Zina ve eşsex kesinlikle yasaktı ve hırsızlık ağır ceza ile cezalandırılırdı. (İ. Hami Danışmend, Türk Irkı neden Müslüman Oldu, s.17) Türklerin islamiyeti kabul etmelerinde islam öncesi Türklerin inançları ile islamiyet arasındaki büyük benzerlikler önemli rol oynamıştır. Bu benzerlikleri kavradıkça islamiyete her geçen gün yakınlık duyan Türkler, Emevi Valisi’nin Horasan’da İslamiyeti yaymak için cami ve medrese açmasına aslabir tepki göstermemiştir. Bu yakınlaşma süreci Arap Müslümanlarla Türklerin ortak düşmanları olan Çinlilere karşı omuz omuza savaşım etmesiyle zirve noktasına ulaşmıştır.

Dünya Tarihinin Dönüm Noktası

Türkler’in İslam dini ve müslüman Araplarla tanışmasına vesile olan “Talas Savaşı”ndan Çin Ordusu karşısında  zorluk çeken Müslümanların yardımına Türk süvarileri yetişmiştir. Savaşı izleyen Karluk beyinin direktifiyle savaş alanına giren Türk süvarileri karşısında neye uğradıklarını şaşıran Çinliler Talas Savaşı’nda yenilgiye uğramışlardır. Bu savaşın ardından islamiyet Maveraünnehr’de kalıcı hale gelmiş ve Türkler de uzun süre Çin tehlikesinden kurtulmuşlardır.

Bölgeye adım atan Müslüman Araplar, Türklerin yüksek ahlaklarını, idarecilik ve harptaki üstün meziyetlerini yakından tanıma olanakı bulmuşlardır. Bu savaş sonucunda, Türklerin müslüman Arapları, Arapların da Türkleri tanımasına yol açan “Talas Savaşı” dünya zamanı için bir dönüm noktası olmuştur.

Talas Savaşı’nın ardından kitleler halinde islam dinine geçen Türkler, iddia edilenlerin aksine aslabir zorlama ile karşılaşmamışlardır:

“Türkler, İslamiyeti samimi olarak, kendi istekleriyle, aslabir zorlama ve dış baskı olmaksızın kitle halinde kabul edince, tarihlerinin yeni bir devresine ayak basmış oluyorlardı… ”