Acheson Planı
Kıbrıs sorununun tırmandığı 1963-1964 döneminde A.B.D.’nin özel temsilcisi Dean Acheson tarafından önerilen çözüm yolu. Buna göre Kıbrıs adası her ikisi de NATO üyesi olan Türkiye ve Yunanistan arasında ikiye bölünerek paylaÅŸtırılacak, böylece iki müttefik ülkeyi savaşın eÅŸiÄŸine getiren bir sorun çözülmüş olacak ve NATO dışındaki güçlerin adaya müdahalesi engellenecekti. Plan adanın iki ülke arasında nasıl bölüştürüleceÄŸini açıklığa kavuÅŸturmuyordu. Hem Türkiye hem de Yunanistan’dan destek görmeyen bu plan bir sonuç getirmedi.
Açılma Politikası (infitah policy)
Mısır’da Nasır’dan hemen sonra iktidara gelen Enver Sedat tarafından 1974′te uygulamaya konulan devlet politikası. Nasır’ın daha önceki sosyalist devletçi deneyimi baÅŸarılı olmamıştı ve dünya da yumuÅŸama (détente) dönemine girmiÅŸti. Mısır’a dış yardım saÄŸlayabilmek, komÅŸu Arap sermayesinin ve yabancı yatırımların Mısır’a gelmesini kolaylaÅŸtırmak amacıyla bu yeni açık kapı ekonomi politikası uygulandı.
Adana Görüşmesi, 30 Ocak 1943
Türkiye CumhurbaÅŸkanı İsmet İnönü ile İngiltere BaÅŸkanı Winston Churchill arasında 30 Ocak 1943 tarihinde Adana’da yapılan gizli görüşme.
Adana Görüşmesi, II. Dünya Savaşı’nın Almanya’nın aleyhine döndüğü bir sırada gerçekleÅŸti. O zamana kadar Müttefikler, Türkiye’yi Almanya’nın OrtadoÄŸu’ya inmesine bir engel olarak kabul ediyor ve savaşın dışında kalmasını yeterli görüyorlardı. Ancak 1942 sonlarında Avrupa’da ikinci bir cephenin açılması gündeme gelince bu cephenin Balkanlar’da açılmasını isteyen Churchill, Türkiye’nin de Müttefikler tarafından savaÅŸa katılmasını düşünüyordu. Sovyet yayılmasından çekinen Türkiye ise zaten güçsüz olan ordusunun yıpranmaması için savaÅŸa girmek istemiyordu.
Görüşme sonrasında Türk-İngiliz iliÅŸkilerinde geliÅŸme saÄŸlanmasına raÄŸmen, Churchill Türkiye’yi savaÅŸa girmeye ikna edemedi. Churchill’in çabaları ile Türk-Sovyet iliÅŸkilerinde bir düzelme saÄŸlanırken bu gizli görüşmeyi öğrenen Almanya ile iliÅŸkiler bozuldu.
Addis Ababa Konferansı 22-25 Mayıs 1963
Afrika BirliÄŸi Örgütü (OAU)’nün kurulduÄŸu uluslararası konferans. Etiyopya İmparatoru Haile Selassie’nin çaÄŸrısı üzerine 1963 Mayısında bu ülkenin baÅŸkentinde toplanan konferansa o zamanki bağımsız yirmi Afrika ülkesinin devlet veya hükümet baÅŸkanı düzeyindeki temsilcileri katılmıştı. SömürgeciliÄŸe ve ırkçılığı karşı mücadele konularının ağırlıklı olarak ele alındığı konferansta Güney Afrika BirliÄŸi (Güney Afrika Cumhuriyeti) ve Mozambik’e yönelik boykot uygulanması da kararlaÅŸtırılmıştı.
Afganistan Sorunu
Afganistan’da komünist hükümet ile anti-komünist Müslüman gerillalar arasında baÅŸlayan iç savaÅŸa, Sovyetler BirliÄŸi’nin hükümet kuvvetlerine yardım adı altında bu ülkeye asker gönderip müdahele etmesi ile uluslararası boyut kazanan bunalım. Savaşın kökeni 1978 Nisanında merkeziyetçi Afgan hükümetinin bir sol darbeyle devrilmesinde yatar. Askerlerin daha sonra iktidarı devrettiÄŸi iki Marxist-Leninist parti, ülkenin adını deÄŸiÅŸtirdi (Afganistan Demokratik Halk Cumhuriyeti) ve Sovyetler BirliÄŸi ile yakın iliÅŸkiler kurdu. Yeni hükümetin baÅŸlattığı sosyal ve ekonomik reformlar ise büyük ölçüde Müslüman ve anti-komünist olan halkta tepkiyle karşılandı ve 1978 yazında ilk baÅŸkaldırı Nuristan eyaletinde baÅŸladı. Kendilerine “Mücahid” diyen Müslüman gerillalar ülkenin her yanında yönetime karşı silahlı mücadeleye giriÅŸtiler. Hükümet-içi anlaÅŸmazlıklar ve baÅŸlayan iç savaÅŸ komünist hükümeti zor durumda bırakıyordu ve 1979 Aralık ayının sonunda Sovyetler BirliÄŸi, 1978 yılında iki ülke arasında imzalanan andlaÅŸmayı ve hükümetin davetini öne sürerek Afganistan’a askeri birlik gönderip bu ülkeyi iÅŸgal etti. Bir iki ay içinde ülkede Sovyet askeri sayısı 100.000′i buldu. Sovyet müdahalesi Batılı devletler ve İslam ülkeleri tarafından büyük tepkiyle karşılandı, birçok ülke bu iÅŸgali protesto etmek için 1980 Moskova Olimpiyatları’nı boykot etti.
Sovyet birlikleri ÅŸehirlerde kontrolü elde tutarken kırsal kesimdeki Mücahitlerle baÅŸ edemediler. Mücahitlere karşı pek çok savaÅŸ taktiÄŸi uyguladılar ama Mücahitlerin sivil halktan aldıkları destek sonucu bu giriÅŸimlerin hepsi baÅŸarısızlığa uÄŸradı. Bunun üzerine Sovyet birlikleri bu halk desteÄŸinin yoÄŸun olduÄŸu bölgelerde sivil halka karşı da operasyona giriÅŸtiler. Sonuçta 2.8 milyon Afganlı Pakistan’a, 1.5 milyon Afganlı’da İran’a kaçmak zorunda kaldı. Bu arada ABD Pakistan aracılığıyla mücahitlere silah yardımında bulunmaya baÅŸladı.
Yaklaşık 9 yıl süren savaÅŸ sonucu Sovyetler mücahitleri yenilgiye uÄŸratamadılar, savaÅŸ deneyimi kazanan mücahitler ise Sovyet birliklerine ağır kayıplar verdirdiler. 1988 yılına gelindiÄŸinde Sovyetlerin asker kaybı 15.000′den fazlaydı. Sovyetler BirliÄŸi 1988 sonunda Afganistan’dan çekileceÄŸini açıkladı. BirleÅŸmiÅŸ Milletler’in arabuluculuÄŸu ile varılan bu anlaÅŸma ile baÅŸlayan geri çekilme 1989 Åžubatında tamamlandı. Sovyet çekilmesinden sonra hemen devredileceÄŸi sanılan komünist Necibullah hükümeti üç yıl daha ayakta kalmayı baÅŸardı ama 28 Nisan 1992′de Kabil’e giren mücahitler yönetimi devraldılar. Ama bu sefer de farklı görüş ve isteklere sahip, farklı etnik ve mezhepsel temellere dayanan mücahit gruplar arasında silahlı mücadele baÅŸladı.
Afyon Savaşları
XIX yüzyıl ortalarında yapılan ve Batılı devletlerin Çin’de bizim tarihimizdeki kapitülasyonlar benzeri ticari ve hukuki ayrıcalıklar kazanmaları ile sonuçlanan iki savaÅŸ.
1939 yılında Çin hükümetinin, İngiliz tüccarların gerçekleÅŸtirdiÄŸi yasadışı afyon ticaretini durdurma giriÅŸimi ve bir İngiliz denizcinin yargılanması konusunda doÄŸan hukuki anlaÅŸmazlığın doÄŸurduÄŸu gerginlik sonucu I. Afyon Savaşı patlak verdi. Küçük ama güçlü İngiliz kuvvetleri kısa sürede zafer kazandılar. 1842′de imzalanan Nanjing ve 1843′te imzalanan Bogue Ek AntlaÅŸmaları ve Çin’in önemli bir miktarda tazminat ödemesi, ticaret ve yerleÅŸim amacıyla beÅŸ limanın ve İngilizlere bırakılması ve İngiliz yurttaÅŸlarının İngiliz mahkemelerinde yargılanmaları konuları karara baÄŸlandı. Öteki Batılı devletler de hemen Çin hükümetine istekte bulunup benzer ayrıcalıklar elde ettiler.
“Ok Savaşı” olarak da bilinen II. Afyon Savaşı, ticari ayrıcılıklarını arttırmak isteyen İngilizlerin Ok adlı gemideki İngiliz bayrağının indirilmesini bahane ederek 1856 yılında baÅŸlattıkları savaÅŸtır. Bir Fransız misyonerinin öldürülmesini bahane eden Fransa da İngiltere yanında savaÅŸa girdi. SavaÅŸ sonucunda İngiltere ve Fransa 1858 yılında Çin hükümetini Tianjin AndlaÅŸması’nı imzalamaya zorladır, ancak Çin andlaÅŸmayı onaylamayı reddedince savaÅŸ yeniden baÅŸladı ve 1860 Pekin SözleÅŸmesi’yle Çin, Tianjin AndlaÅŸması’na uyması kabul etti. Bu andlaÅŸmaya göre yabancı elçiler Pekin’de yerleÅŸebilecek, birçok yeni liman ticaret ve yerleÅŸim için Batılılara açılacak, yabancılar Çin’in iç bölgelerine seyahat edebilecek ve Hıristiyan misyonerlere hareket serbestisi tanınacaktı. Ayrıca 1858′de Shang-hai da yapılan görüşmelerle Çin’e yapılan afyon ihracatı yasallaÅŸtı.
Çin’in XIX. yy.’da ve XX. yy’ın başında Batılı devletlerle yaptığı Tianjin benzeri egemenlik ve toprak bütünlüğünden büyük ödünler verdiÄŸi andlaÅŸmalar “EÅŸitsiz AndlaÅŸmalar” olarak da alınır.
Ahali Mübadelesi Sorunu
30 Ocak 1923 tarihinde Lozan’da imzalanan Yunan ve Türk Halklarının Mübadelesine İliÅŸkin SözleÅŸme ve Protokol’e göre Türkiye’deki Rum-Ortodokslar ile Yunanistan’daki müslümanların (Türk olmayanlar dahil) büyük bölümünün karşılıklı olarak yer deÄŸiÅŸtirmesi. Buna göre Batı Trakya’da yaÅŸayan müslüman ahali ile İstanbul’da yaÅŸayan Rumlar dışında nüfus yer deÄŸiÅŸtirecekti. Daha sonra Lozan Barış AndlaÅŸması ile Gökçeada ve Bozcaada’daki Rumlar da deÄŸiÅŸim dışında tutuldu. DeÄŸiÅŸim konusu olan ahali bir daha geri dönemeycek, yanında götürebildiÄŸi kadar taşınır mal götürecek, taşınmaz malları ise oluÅŸturulmuÅŸ karma komisyon gözetiminde altın deÄŸerine göre tasfiye edebilecekti. Karma Komisyon Ekim 1923′te çalışmalarına baÅŸladı. İlk yıl karşılıklı olarak belli bir sayıda yer deÄŸiÅŸtirme olduktan sonra sorunlar ortaya çıkmaya baÅŸladı. En önemli sorun “Etabli” (yerleÅŸmiÅŸ) deyiminin kimleri kapsadığı sorunu oldu. Yunanistan İstanbul’da oturan bütün Rumlar’ın “etabli” sayılmasını isterken, Türkiye bunun Türk yasalarına göre belirlenmesi gerektiÄŸini savundu. Milletler Cemiyeti’ne oradan da Uluslararası Sürekli Adalet Divanı’na sevkedilen sorun, Türkiye’nin görüşüne yakın bir ÅŸekilde karara baÄŸlandıysa da, Yunanistan buna uymadı ve Batı Trakya’daki Türklerin mallarına el koyarak bunları Rum göçmenlere dağıtmaya baÅŸladı. Türkiye de buna karşılık İstanbul’daki Rumların mallarına el koydu. Bu biçimde tırmanan anlaÅŸmazlık iliÅŸkilerde bir gerginliÄŸe dönüşünce taraflar bunu 1 Aralık 1926′da imzaladıkları bir andlaÅŸma ile çözmeye çabaladılar. Ancak bu andlaÅŸma uygulanamadı ve Türk Yunan iliÅŸkileri bir kez daha gerginleÅŸti. Daha sonra ise Yunanistan BaÅŸkanı Venizelos’un giriÅŸimi ile 10 Haziran 1930′da imzalanan andlaÅŸma ile sorun çözüldü ve iki ülke arasındaki ahali mübadelesi resmen sona erdi. Bu son andlaÅŸma ile yerleÅŸme tarihleri ve doÄŸum yerlerine bakılmaksızın İstanbul’daki Rum-Ortodokslar ve Batı Trakya’daki Müslüman ahalinin tamamı “etabli” sayıldı ve mübadele dışı tutuldu.
Akdeniz Paktı (Akdeniz İttifakı)
II. Dünya Savaşı öncesi dönemde İtalya’nın Akdeniz’de oluÅŸturduÄŸu tehdit karşısında İngiltere ile Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan arasında herhangi bir saldırı durumunda karşılıklı askeri yardımlaÅŸma sözlerine dayalı güvenceler sistemi.
1935 Ekiminde İtalya HabeÅŸistan (bugünkü Etiyopya)’a saldırınca, Milletler Cemiyeti Konseyi aldığı bir kararla bu ülkeyi saldırgan olarak ilan etti ve İtalya’ya karşı üye devletlerin zorlama tedbirleri-bütün ticari ve parasal iliÅŸkilerin kesilmesi gibi -almalarını kabul etti. Bu ortamda İngiltere, İtalya’nın HabeÅŸistan’a yerleÅŸmesinin, imparatorluk yolu açısından taşıdığı tehlikeli dikkate alarak, İtalya’nın 1935 Kasımında zorlama tedbirlerine katılan devletleri tehdit etmesi üzerine, Aralık ayında İspanya, Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye’ye askeri güvence verdi. İspanya dışındaki devletler 1936 Ocağında bu güvenceye kabul ettiklerini açıkladılar. İngiltere’nin verdiÄŸi güvenceye göre, zorlama tedbirlerine katılmalarından dolayı bu devletler İtalya’nın saldırısına uÄŸrarlarsa, İngiltere kendilerine askeri yardımda bulunacaktı. Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan da buna karşılık olarak İngiltere’ye aynı güvenceyi verdiler. İtalya’nın Akdeniz’de yarattığı tehdit karşısında ortaya çıkan bu güvenceler sistemine siyasi tarihte “Akdeniz Paktı” (Akdeniz İttifakı) adı verilir.
Akdeniz Paktı ile Türkiye, İtalya tehdidi karşısında güvenliÄŸini saÄŸlama açısından İngiltere’ye dayanmaya baÅŸlamıştır. Bu, Türkiye’nin İngiltere ile iliÅŸkilerinde bir dönem noktası sayılabilir. İki devlet arasındaki bu yakınlaÅŸma, üç yıl sonra, II Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde bir ittifaka kadar varacaktır.
AKKA (AKKUM), 19 Kasım 1990
Avrupa’da konvansiyonel kuvvetlerin sınırlandırılması görüşmeleri. Görüşmeler ilk olarak Avrupa Güvenlik ve İşbirliÄŸi Konferansı’nın Viyana’daki izleme toplantısında 1989 yılında gündeme geldi. 1987 Aralık ayında ABD ile SSCB arasında imzalanan orta menzilli nükleer füzelerin karşılıklı olarak imha edilmesini öngörüne INF AntlaÅŸması (Orta Menzilli Nükleer Silahların Sınırlandırılması AntlaÅŸması) gündeme konvansiyonel silahların indirimini de getirdi. Bu alandaki çalışmaların iki ülke yerine pakt arasında yapılması öngörüldü. Bu çalışma için 1975′ten bu yana konvansiyonel silahsızlanma görüşmelerinin merkezi olan Viyana seçildi. Görev yönergesinin 1989 Ocak ayında kabul edilmesi ile 9 Mart 1989′da “AKKUM” diye adlandırılan görüşmeler baÅŸladı.
Kuzey Atlantik AntlaÅŸması Örgütü’nün (NATO) onaltı ve VarÅŸova Paktı’nın Demokratik Almanya’yı da kapsayan yedi ülkesinin Viyana’da biraraya geldikleri AKKUM’un 3 temel amacı vardı. a)Konvansiyonel silahlarda daha alt düzeylerde güvenli ve istikrarlı bir dengenin saÄŸlanması, b)İstikrarı ve güvenliÄŸi tehdit eden eÅŸitsizliklerin ortadan kaldırılması, c)Sürpriz taarruza geçme ve geniÅŸ kapsamlı saldırı baÅŸlatma yeteneÄŸinin öncelikli olarak ortadan kaldırılması.
Bu görüşmeler sonucunda Avrupa Konvansiyonel Kuvvet AntlaÅŸması (AKKA) 19 Kasım 1990 tarihinde yirmi iki ülkenin lideri tarafından imzalandı. AntlaÅŸma Avrupa bazında ve merkezi Avrupa’dan birbirinin içine geçecek dışarı doÄŸru açılan 4. bölgeye uyarlanarak yapıldı. Türkiye, Yunanistan, Norveç, Bulgaristan, Romanya, Sovyetler BirliÄŸi’nin altı askeri bölgesi aynı kapsamda ele alındı.
AntlaÅŸma her dört bölgedeki ülkeler için öngörülen sayısal sınırların bölge içerisinde yeniden pay edilmesi ile taraf ülkeler açısından hukuki yükümlülükler belirlendi. Buna göre global tavanlar NATO ve VarÅŸova Paktı için tank ve toplarda 20.000 olarak saptanırken, zırhlı savaÅŸ araçlarında 30.000, savaÅŸ uçaklarında 6800, saldırı helikopterlerinde 2000 rakamında anlaşıldı. Bu çerçevede Türkiye’nin elinde GüneydoÄŸu Anadoluyu kapsayan uygulama içinde 279 tank, 3120 zırhlı savaÅŸ aracı, 3523 top 750 savaÅŸ uçağı bulunacaktır. Bu tavanların dışında eldeki silahlar ise antlaÅŸmaya göre imha edilecektir. Öngörülen indirimler iki pakta da “asimetrik” biçimde uygulanacağı için VarÅŸova Paktı saptanan tavanlar çerçevesinde silah düzeyini NATO’ya eÅŸitlemek amacı ile daha çok imha iÅŸlemi gerçekleÅŸtirecektir.
Antlaşmanın getirdiği en önemli unsur, iki pakta birbirlerinin silah miktar ve yerlerini etkin biçimde denetleme olanağını vermesidir.
AKKUM: bkz. AKKA
Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı, 24 Ağustos 1939
Sovyetler ve Batılılar arasında yapılmaya çalışılan ortak cephe ya da “barış cephesi” görüşmelerinden olumsuz sonuç çıkması üzerine, Stalin zaman ve alan kazanmanın Hitler’le doÄŸrudan anlaÅŸarak gerçekleÅŸebileceÄŸine karar verdi. 10 Mart 1939′da Stalin Batılıları bir Alman-Sovyet çatışmasının gerçekleÅŸtirmeye çalışmakla suçladı. Hitler de bir Batı-Sovyet yakınlaÅŸmasından endiÅŸeleniyor ve bunu bozmak istiyordu. Hitler, 20 AÄŸustosta Stalin’den Alman DışiÅŸleri Bakanı Ribbentrop’u kabul etmesini istedi ve 23 AÄŸustos’da Moskova’da Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı imzalandı. Tipik bir saldırmazlık paktı olan bu anlaÅŸmanın gizli maddesinde DoÄŸu Avrupa’da ve özellikle Polonya ile Baltık bölgelerinde Almanve Sovyet etki alanları belirlendi. Bunu izleyecek Polonyanın iÅŸgali ile birlikte 2. Dünya Savaşı baÅŸlayacaktır.
Alman Ulusal BirliÄŸi, 1871
XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar bugünkü Almanya sınırlarında onlarca bağımsız prenslik yer alıyordu. Bu prensliklerin sayıları Viyana Kongresi’nden sonra azaltılmıştı ve bir Germen Konfederasyonu kurulmuÅŸtu. Bugün Almanya’nın doÄŸusu ve Polonya toprakları üzerinde kurulu olan Prusya güçlenerek bu prenslikleri birleÅŸtirip Almanya Ulusal BirliÄŸi’ni oluÅŸturmaya çalışıyordu. Bu yolda Prusya’nın en önemli rakibi Avusturya’ydı. Prusya’nın Alman Ulusal BirliÄŸi’ni kurabilmesi için Danimarka ve Fransa ile de savaÅŸması gerekliydi. 1964 yılında iki Alman dükalığı olan Schlezwig ve Hollestein’i ele geçirmek amacıyla German Konfederasyonu adına Prusya ve Avusturya Danimarka’ya savaÅŸ açtı. SavaÅŸtan sonra bu iki dükalığın yönetimi konusunda Prusya ve Avusturya arasında anlaÅŸmazlık çıktı. Prusya BaÅŸbakanı Bismarck, Fransa ve Rusya’nın tarafsızlığını saÄŸladıktan sonra Avusturya’ya savaÅŸ açtı ve 1866′da bu ülkeyi Sadowa’da yenilgiye uÄŸrattı. Bundan sonra 1867′de Prusya’nın denetiminde Kuzey Germen Konferedasyonun kuruldu. Bismarck Avusturya’dan sonra Fransa’nın da gücünü kırmak istiyordu. Be sefer Avusturya ve Rusya’nın tarafsızlığını saÄŸladıktan sonra Fransa’ya savaÅŸ açtı.
1870′te Sedan Savaşı’nda yenilen Fransa’nın böylece Katolik Alman prenslikleri üzerindeki denetimi kırılmış oldu. Prusya 1871 Frankfurt Barışı ile Alsace-Lorraine’i de ilhak etti. Bundan sonra Mein akarsuyunun güneyindeki Katolik Alman devletçikleri Prusya’ya katıldılar ve böylece Alman Ulusal BirliÄŸi kurulmuÅŸ oldu. Prusya Kralı Alman İmparatoru, Bismarck da Alman Åžansölyesi ünvanını aldılar.
Almanya’nın BirleÅŸmesi, 3 Ekim 1990
Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin siyasi varlığını sona erdirerek II. Dünya Savaşı sonrası ikiye bölünmüş Almanya’nın Federal Almanya Cumhuriyeti çatısı altında birleÅŸmesi olayı. BirleÅŸme, “BirleÅŸme AntlaÅŸması”nın imzalanarak yürürlüğe girdiÄŸi 3 Ekim 1990 tarihinde gerçekleÅŸmiÅŸtir.
SoÄŸuk SavaÅŸ’ın sona ermesi ile yumuÅŸayan uluslararası ortamda SoÄŸuk SavaÅŸ’ın simgesi olan Almanya’nın bölünmüşlüğünün de sona ermesi yönünde sesler sınırın her iki tarafında da yükselmeye baÅŸladı. Özellikle DoÄŸu Alman kentlerinde yoÄŸun sokak gösterileri oldu. Kamuoyu baskısına dayanamayan Demokratik Alman hükümeti birleÅŸme için Federal Almanya ile görüşmelere baÅŸlamayı kabul etti. İki Alman devleti arasında ilk olarak 18 Mayıs 1990′da “Birinci Devlet AnlaÅŸması” imzalandı. Bu anlaÅŸma ekonomik, parasal ve sosyal birliÄŸi içeriyordu, Federal Alman Markı DoÄŸu’da da geçerli para birimi oluyor ve Demokratik Almanya pazar ekonomisine geçiÅŸi saÄŸlayan yasalarını hazırlamayı kabul ediyordu.
Daha sonra II. Dünya Savaşı’nın galibi dört müttefik ülke İngiltere, Fransa, A.B.D., S.S.C.B. ile iki Almanya arasında “2+4″ görüşmeleri yapıldı ve 3 Ekim 1990′da imzalanan “BirleÅŸme AndlaÅŸması” ile iki Almanya resmen birleÅŸti. 2 Aralık 1990′da yapılan ilk ortak seçimlerle de BirleÅŸik Alman Parlamentosu oluÅŸtu. Parlamento daha sonra aldığı bir kararla birleÅŸik Almanya’nın baÅŸkentinin Berlin olmasına karar verdi.
Altı Gün Savaşı: bkz. Arap İsrail Savaşları
Amerikan Ambargosu, 1975-1978
A.B.D.’nin Kıbrıs Barış Harekatı sonrası Åžubat 1975′ten itibaren Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosu.
Amerikan yöntemi, 1971′de Nihat Erim tarafından konulan haÅŸhaÅŸ ekim yasağını kaldıran Ecevit hükümetine karşı bir soÄŸukluk duyuyordu ve A.B.D.’nin bütün engelleme çabalarına raÄŸmen gerçekleÅŸtirilen Kıbrıs Barış Harekatı da Türkiye’nin bu ülke ile iliÅŸkilerini iyice gerginleÅŸtirdi. Harekat sonrası Kongre’de bir grup üye Türkiye’ye karşı silah ambargosu uygulanması yönünde giriÅŸime baÅŸladılar. Bunun için de A.B.D.’nin Türkiye’ye savunma amacıyla verdiÄŸi silahları Kıbrıs’ta kullanmış olmasına sebep olarak gösterdiler. Bu arada Kongre’de çıkacak herhangi bir ambargo kararını veto edeceÄŸini ifade etmiÅŸ olan BaÅŸkan Nixon ise Watergate Skandalı yüzünden istifa etmiÅŸti. Sonuçta Amerikan Kongresi 5 Åžubat 1975′te Türkiye’ye yönelik silah ambargosu kararını aldı. Türkiye’nin buna ilk yanıtı bir hafta sonra Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulduÄŸunu ilan etmek oldu. Daha sonra 25 Temmuz 1975′te Türkiye A.B.D.’ye verdiÄŸi bir nota ile 1969 tarihli Türkiye-A.B.D. Savunma İşbirliÄŸi AnlaÅŸması’nı (Defence Cooperation Agreement) askıya aldığını ve ülkedeki bütün Amerikan üs ve tesislerinin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “kontrol ve gözetimi” altına girdiÄŸini açıkladı. Bu geliÅŸme sonucu baÅŸlayan görüşmelerde iki ülke arasında yeni bir uzlaÅŸmaya varıldı ve 26 Mart 1976′da yeni bir Savunma İşbirliÄŸi AnlaÅŸması imzalandı, ama bu anlaÅŸmanın yürürlüğe girmesi silah ambargosunun kalkması ÅŸartına ve Kongre’nin onayına baÄŸlanmıştı. Temmuz 1978′de KTFD BaÅŸkanı Rauf DenktaÅŸ’ın MaraÅŸ bölgesine 35.000 Rum göçmenin kabul edileceÄŸini açıklamasıyla yumuÅŸayan hava ve BaÅŸkan Jimmy Carter’in giriÅŸimleri sonucu ambargo 26 Eylül 1978′de kaldırıldı.
Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi
(American Declaration of Independence), 4 Temmuz 1776
Kuzey Amerika’daki 13 İngiliz sömürgesinin bağımsızlıklarını ilan edip Amerika BirleÅŸik Devletleri’ni kurduklarını bütün dünyaya duyuran belge. Bildirinin hazırlanması görevi Philadelphia’da toplanan Kongre tarafından 7 Haziran 1776′da John Ademo, Benjamin Franklin ve Thomas Jefferson’un denetimindeki bir kurula verilmiÅŸti. Kurulun hazırlayıp Jefferson’un kaleme aldığı belge 4 Temmuz 1776′da Kongre’de kabul edildi. Bildirgenin özü iÅŸi idi: Bütün insanlar özgür doÄŸarlar ve özgür yaÅŸarlar; devlet ancak bu özgürlükleri korumak ve bunlardan herkesi eÅŸit derecede yararlanmasını saÄŸlamak için vardır; bu özgürlüklere dokunan devlet, kendi varlık nedenini yitirir; böyle bir devlete karşı ayaklanmak hem hak hem de ödevdir; İngiltere Hükümeti, Amerikalıların özgürlüklerini çiÄŸneyerek onları kendisine baÄŸlayan temel sözleÅŸmeyi bozmuÅŸtur; bu suretle serbest kalan Amerikan halkı, yeni bir hükümet kurmaya karar vermiÅŸtir.
Amerikan Devrimi (American Revolution)
1774′te baÅŸlayan Amerika’daki İngiliz kolonilerinin İngiltere’ye karşı yürüttükleri bağımsızlık hareketi. Kuzey Amerika’ya XVII. yüzyıldan itibaren Britanya Adaları’ndan göçler baÅŸlamıştı. İlk göç edenler üzerindeki dini baskıdan kaçan Prütenlerdi. Onları daha sonra pekçok sebepten birçok grup izledi. Burada yeteri kadar nüfus birikince, bazı birimler özerk devletler haline gelmeyi, bir anayasa hazırlamayı ve eÅŸit haklara dayalı bir birlik kurmayı kararlaÅŸtırdılar. Kolonilerde bu yönde bir geliÅŸme olurken Fransa ile yaptığı Yedi Yıl SavaÅŸları’ndan dünyanın en büyük sömürge imparatorluÄŸu ve denizlere hakim devleti olarak çıkan İngiltere, artık çok geniÅŸlemiÅŸ olan bu imparatorluÄŸa bir çekidüzen vermek ve sömürgeler ile baÄŸlarını güçlendirmeyi istiyordu. Ayrıca Yedi Yıl SavaÅŸları’nın masraflarını da bu sömürgelerden çıkartmak niyetindeydi. İngiltere’nin yeni vergiler koyması Kuzey Amerika’daki kolonilerde tepkiye yol açtı. Özellikle çay vergisi bardağı taşıran son damla oldu ve Boston limanında İngiltere’ye ait çayların denize dökülmesiyle bağımsızlık hareketi baÅŸladı. İngiltere’nin rakibi Fransa’nın desteÄŸi ile 4 Temmuz 1776′da Amerikan bağımsızlık mücadelesi resmen ilan edildi. İngiltere ile baÅŸlayan askeri çatışma sonucu 1782′de İngiltere Amerika BirleÅŸik Devletleri’ni tanımak zorunda kaldı.
Amerikan İç Savaşı (American Civil War), 1861-1865
Amerika BirleÅŸik Devletleri’nde 1861-1865 yılları arasında Kuzey ve Güney eyaletleri arasında yapılan savaÅŸ. SavaÅŸ köleliÄŸin kaldırılmasını isteyen Kuzey eyaletleri ile köleliÄŸin sürmesini savunan Güney eyaletleri arasında olmuÅŸtur. Görünüşte insancıl bir sebep olmasına raÄŸmen savaşın bir de ekonomik boyutu vardı. Kuzey eyaletleri zenci kölelerin bağımsızlık kazandıktan sonra Kuzey’e gelip oradaki sanayi kuruluÅŸlarında ucuz emek olarak çalışacaklarını umuyorlardı. Ayrıca Kuzey, Güney ile İngiltere arasındaki ticari iliÅŸkilerden de rahatsızdı. İngiltere Güney eyaletlerine Afrika’dan zenci köle saÄŸlıyor, karşılığında pamuk alıyordu. Kuzey eyaletleri pamuÄŸu hem kendi endüstrileri için istiyorlardı, hem de pamuÄŸun ucuza dışarı satılmasına karşıydılar. Sonuçta köleliÄŸi kaldırmak istemeyen 13 Güney eyaleti Amerika Konfedere Devletleri adı altında A.B.D.’den ayrılmaya karar verdiler. Bunun üzerine 1861′de baÅŸlayan savaşı 1865′te Kuzey kazandı ve o tarihten sonra A.B.D.’de kölelik yasaklandı.
Amerikan Planı (White Plan), 1944
Bretton Woods uluslararası para sisteminin kuruluÅŸ çalışmalarında A.B.D.’nin görüşlerinin toplandığı plan. Plan 1944′teki Bretton Woods Konferansı’nda Harry D. White tarafından hazırlanmış ve bazı deÄŸiÅŸiklikler dışında aynen kabul edilmiÅŸtir. Bretton Woods görüşmelerinde White’in planının yanında İngiltere’nin görüşlerini yansıtan Keynes Planı da tartışılmıştır. Görüşmelerde, II. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası deÄŸer taşıyan paralara istikrar kazandırmanın yolları aranmış, ortak bir para biriminin oluÅŸturması konusu tartışılmıştı. White Planı bu iki sorunu BirleÅŸmiÅŸ Milletler İstikrar Fonu ve Dünya Bankası’nın kurulması ÅŸeklinde çözümlenmiÅŸtir.
A.B.D. ve İngiltere arasındaki görüşmelerde Keynes Planı ile birlikte ele alınan White Planı, Nisan 1944′te Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) kuruluÅŸuna iliÅŸkin Ortak Bildiri’de önemli yer tutmuÅŸtur.
Ankara Andlaşması, 1964
Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında ortak üyelik statüsü kuran andlaşma.
Türkiye, TopluluÄŸa ilk kez 31 AÄŸustos 1959′da baÅŸvurmuÅŸ, sözkonusu andlaÅŸma 12 Eylül 1963′de imzalanarak ilgili ülkelerin parlamentolarında onaylandıktan sonra 1 Aralık 1964′te yürürlüğe girmiÅŸtir. Ankara AndlaÅŸması’nın temel amacı, Türkiye ile Topluluk arasında aÅŸamalı bir biçimde gümrük birliÄŸinin kurulmasıdır. Nihai amacın ise, Batı Avrupa ile hem ekonomik, hem de siyasal yönden bütünleÅŸme olduÄŸu ileri sürülebilir.
AndlaÅŸma uyarınca, gümrük birliÄŸi birbirini izleyen üç dönemde gerçekleÅŸtirilecektir. Bunlar a)Hazırlık Dönemi b)GeçiÅŸ Dönemi, c)Son Dönem (ya da tam üyelik dönemi)’dir. Hazırlık döneminde Türk ekonomisinin güçlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amacın gerçekleÅŸtirilmesi için TopluluÄŸun Türkiye’ye bazı gümrük kolaylıkları tanıması ve finansal yardımlarda bulunması öngörülmüştür. GeçiÅŸ Dönemi fiilen 1 Eylül 1971 tarihinde baÅŸlamıştır. Bu dönemde Topluluk ile Türkiye arasında sanayi malları alanında gümrük birliÄŸinin saÄŸlanması amaçlanmıştır. Tarımsal ürünler arasında bu dönemde gümrük birliÄŸi sözkonusu deÄŸildir; ancak TopluluÄŸun tarım ürünleri alanında Türkiye’ye bazı gümrük kolaylıkları tanıması öngörülmüştür. Üretim faktörlerinin serbest dolaşımı ise andlaÅŸmaya göre 1976-1986 arasında gerçekleÅŸtirilmiÅŸ olacaktır. Ayrıca, Topluluk, Türkiye’nin tam üyeliÄŸini kolaylaÅŸtırmak için finansal yardımlar saÄŸlayacaktır. Türkiye’deki yasal mevzuatın ve iktisat politikalarının Toplulukla uyumlulaÅŸtırılması da geçiÅŸ döneminde gerçekleÅŸtirilmesi öngörülen konulardandır. Son (yani tam üyelik) döneminin ise 1995′ten itibaren baÅŸlaması öngörülmüştür. Ankara andlaÅŸmasına göre, geçiÅŸ döneminde bu son dönemde tarım ürünlerinin de serbest dolaşımı saÄŸlanmış olacak; diÄŸer yandan Türkiye’de izlenen iktisat politikaları da Toplulukla uyumlu duruma getirilmiÅŸ bulunacaktır.
Ankara İtilafnamesi, 20 Ekim 1921
TBMM ile Fransa arasında imzalanan antlaÅŸma (20 Ekim 1921). Mondros Mütarekesi’nden sonra Fransa, Ermeniler ile iÅŸbirliÄŸi yaparak güney bölgelerimize hakim olmaya çalıştıysa da ummadığı bir dirençle karşılaÅŸtı. Fransa 1921 ortalarında TBMM hükümeti ile temas giriÅŸimlerinde bulundu. Bunda Yunanlılara karşı kazanılan askeri baÅŸarılar, Sovyetlerle imzalanan antlaÅŸmalar, İtalyanların Anadoluyu terke baÅŸlaması, Ren bölgesinin geleceÄŸi konusunda İngiltere’nin Fransayı desteklememesi gibi nedenler de rol oynadı. Fransa Franklin Bouillon’u 9 Haziran 1921′de TBMM hükümeti ile gayri resmi bir temas kurmak üzere Ankara’ya gönderdi. Görüşmeleri M. Kemal PaÅŸa yönetti. Sakarya Meydan Savaşının kazanılması Fransa’nın tereddütlerini giderdi. Türk temsilcisi Yusuf Kamil Bey (TergirÅŸenk) ile Fransız temsilcisi Franklin Bouillon arasında Ankara İtilafnamesi imzalandı. AntlaÅŸmayla Türkiye ile Fransa arasındaki savaÅŸ durumu sona erdi. Türkiye Suriye sınırını çizdi. İskenderun ve Antakya Türk özerkliÄŸi kabul edilmek ÅŸartıyla ve korunmak ÅŸartıyla Fransa’ya bırakıldı. Böylece Fransa Anadolu’nun iÅŸbirliÄŸi yaptığı dostlarından ayrıldı. Güney cephesinin tasfiyesi ile batı cephesinin güçlendirilmesi saÄŸlandı. Daha sonra Lozan’da bu anlaÅŸma koÅŸulları kesinlik kazanacaktır.
Anschluss, 12 Mart 1938
Almanca “Birlik”. Avusturya ile Almanya’nın siyasi birleÅŸmesini öngören ve 1938 Martında Hitler Almanyasının Avusturya’yı ilhakı ile gerçekleÅŸen siyasi düşünce.
İlk kez 1919′da ortaya atılan “Anschluss” fikri, 1933′e kadar Avusturyalı sosyal demokratlarca desteklenmiÅŸ, 1933′te Almanya Nazilerinin iktidara gelmesi ile çekiciliÄŸini kaybetmiÅŸtir. Hitler “bir ulus-bir devlet” ideali doÄŸrultusunda “Anschluss”u gerçekleÅŸtirmek için 1934 Temmuz’unda Avusturya’da Nazilerin iktidarı ele geçirme çabasını desteklemiÅŸ, ama bu baÅŸarısızlıkla sonuçlanınca bunu bir süre ertelenmiÅŸtir. 1937′de Almanya İtalya ile anlaÅŸtıktan sonra Avusturya üzerindeki baskılarını yoÄŸunlaÅŸtırmış ve Almanya’ya davet ettiÄŸi Avusturya Åžansölyesi Schuschnigg’e bağımsız bir devletin kabul edemeyeceÄŸi isteklerde bulundu. Schuschnigg bu isteklerin çoÄŸunu yerine getirdi ama Anschluss’u halk oyuna sunmak istedi. 13 Mart 1938 olarak tespit edilen plebisit tarihinden bir gün önce 12 Mart’ta Alman birlikleri Avusturya’ya girdi ve iki ülkenin birleÅŸmesi bir oldu bitti ile gerçekleÅŸti.
Versailles AndlaÅŸması’nın açık bir ÅŸekilde ihlali olan Anschluss, Avrupa’nın II. Dünya Savaşı’na doÄŸru ilerlemesinin ilk sinyallerinden biriydi.
Antarktik Andlaşması, 1959
1 Aralık 1959 tarihinde Washington’da imzalanan ve Antartika kıtasının silahlandırılmasını önlemeyi amaçlayan andlaÅŸma. Aralarında ABD, Sovyetler BirliÄŸi, İngiltere ve Fransa’nın da bulunduÄŸu on iki devlet tarafından imzalanan andlaÅŸma SoÄŸuk SavaÅŸ döneminde ABD ve Sovyetler BirliÄŸi tarafından imzalanan ilk silahsızlanma andlaÅŸması olması bakımından önemlidir. Ayrıca nükleer silahlarla ilgili olarak imzalanan ilk andlaÅŸma olma özelliÄŸini de taşır. AndlaÅŸmaAntartika’da askeri üslerin kurulmasını, silahların denenmesini, askeri tatbikatların yapılmasını bölgede radyoaktif atıkların bulundurulması ve nükleer patlamalara yol açılmasını yasaklamıştır. 23 Haziran 1961′de yürürlüğe girmiÅŸtir.
Anti-Balistik Füze Sistemlerinin Sınırlandırılması Andlaşması ve Ek Protokol (Treaty on The Limitation of The Deployment of Anti-Ballistic Missile Systems and Protocol), 3 Ekim 1972
Stratejik silahların sınırlandırılması görüşmeleri çerçevesinde (SALT) A.B.D. ve Sovyetler birliÄŸi arasında 26 Mayıs 1972′de Moskova’da imzalanan anti-balistik füze sistemlerini sınırlandıran andlaÅŸma. 3 Ekim 1972′de yürürlüğe girmiÅŸtir.
Onaltı maddelik bu andlaÅŸma ile her iki tarafın anti-balistik füze (ABM) sistemleri nicelik, nitelik ve coÄŸrafi bakımdan geniÅŸ sınırlamalara tabi tutulmakta, böylece her iki taraf için “ilk darbe” giriÅŸimi rasyonel bir politika olmaktan çıkarılmaya çalışılmaktaydı. Ayrıca, andlaÅŸma ile bir sürekli Danışma Komitesi kurulmakta, bu komite ile AndlaÅŸma hükümlerinin uygulanmasının kolaylaÅŸtırılması hedeflenmekteydi. AndlaÅŸma doÄŸrultusunda A.B.D. ve Sovyetler BirliÄŸi topraklarında sadece ikiÅŸer tane ABM savunma sistemi kurabileceklerdi. Bu sistemlerden biri ülkelerin baÅŸkentleri çevresinde ötekisi de bir kıtalararası balistik füze (ICBM) koruganı çevresinde olacaktı. Alan savunmasını önlemek amacıyla da her iki sistem arasında en az 1300 km uzaklık olması kararlaÅŸtırılmıştı. Her ABM sisteminin en az 1300 km uzaklık olması kararlaÅŸtırılmıştı. Her ABM sisteminin en fazla 100′er rampa ve füzeden ve gerekli radar ağından oluÅŸacağı hükme baÄŸlanmıştı. Ayrıca taraflar kendi ülke toprakları dışında baÅŸka ülkelerde ABM sistemi kuramayacaklardı.
Moskova’da 3 Temmuz 1974′te imzalanan bu andlaÅŸmaya ek protokol ile tarafların sahip olabileceÄŸi ABM sistemi sayısı ikiden bire indirilmiÅŸti. Bu protokol 24 Mayıs 1976′da yürürlüğe girdi.
Anti-Komintern Paktı, 25 Kasım 1936
Görünüşte Komünist Enternasyonal’i ama asıl Sovyetler BirliÄŸi’ni hedef alan andlaÅŸma. 25 Kasım 1936′da Almanya ile Japonya arasında imzalandı. Daha sonra 6 Kasım 1937 tarihinde Pakt’a İtalya da katıldı. Pakt’ın hazırlanmasına Hitler önderlik etmiÅŸtir. Hitler kendi kurmak istediÄŸi Büyük Almanya’ya Avrupa’da en büyük engel olarak Sovyetleri görüyordu. Japonya ise Çin’e karşı giriÅŸtiÄŸi savaÅŸta Sovyetlerin tutumundan ve Çin’e savaÅŸ açacağı ve askeri malzeme satmasından rahatsızdı. Pakt biri açık diÄŸeri gizli olmak üzere iki bölümden oluÅŸmaktaydı. Açık bölüm Komintern (Komünist Enternasyonal)’in faaliyetlerini hedefleyen bir siyasi anlaÅŸma görünümündeydi. Gizli bölümde ise askeri içerikli maddeler ağırlıktaydı ve Sovyetler BirliÄŸi ile gerçekleÅŸebilecek bir çatışmada tarafların nasıl tutum alacakları ele alınıyordu.
Anti-Semitizm
Musevilere karşı düşmanca duygular besleme. Musevi düşmanlığı tarihin derinliklerinden gelmektedir. Hz. İsa’yı Çarmıha Musevilerin gerdirdiÄŸine inanan Hristiyan gruplar tarih boyunca Musevilere karşı ÅŸiddet eylemlerinde bulunmuÅŸ, onlara karşı ayrımcılık yapmışlardır. Bunun Orta ÇaÄŸ’daki en uç örneÄŸi İspanyol Engizisyon’unun Musevilere karşı tutumu olmuÅŸ, bu dini terk etmeyenler zorla İspanya’dan çıkarılmıştır. XIX. yüzyılın ortalarından itibaren özellikle Orta Avrupa’da yükselen milliyetçilikle beraber anti-semitizme ırkçı bir nitelik de eklendi, özellikle Almanya ve Avusturya’da zengin Musevi kesim milliyetçi akımların hedefi haline geldi. Sonunda 1933′te Almanya’da Nasyonel Sosyalistlerin iÅŸbaşına gelmesi ile anti-semitizm doruÄŸa çıktı. Önce Museviler ayrı gettolarda yaÅŸamaya zorlandı, daha sonra II. Dünya Savaşı’na kadar pekçok Musevi ülkeden ya sınırdışı edildi ya da göçe zorlandı. SavaÅŸ sırasında ise Almanya’nın çeÅŸitli yerlerinde ve Alman iÅŸgalindeki ülkelerde -özellikle Polonya’da- kurulan toplama kamplarında milyonlarca Musevi soykırıma tabi tutuldu. SavaÅŸ sonrasında ise Musevilere bir ulusal yurt kurmak amacıyla 1948′te İsrail devleti kuruldu ve anti-semitizm daha baÅŸka bir biçim kazandı.
Arap-İsrail Savaşları
İsrail ile çeşitli Arap devletleri arasında meydana gelen çatışmalar. Bunların en önemlileri 1948-1949, 1956, 1967, 1973 ve 1982 savaşlarıdır.
Balfour Bildirisi ile Filistin’de bir “ulusal yurt” sözü alan Yahudiler bölgenin I. Dünya Savaşı sonunda İngiltere’nin eline geçmesi ile bu ülke üzerindeki baskıyı artırdılar. Manda yönetimi sırasında bölgeye olan Yahudi göçü sonucu da Filistin’deki Yahudi nüfusu arttı. BirleÅŸmiÅŸ Milletler Genel Kurulu Kasım 1947′de Filistin’de biri Arap diÄŸeri Yahudi iki devletin kurulması yönündeki karar doÄŸrultusunda 14 Mayıs 1948′de İsrail Devleti’nin ilanı ile ilk Arap-İsrail savaşı baÅŸladı. Mısır, Suriye, Lübnan, Ürdün ve Irak güçleri bu ülkeye saldırdı. Yaklaşık bir yıl süren savaÅŸ sonucu İsrail, sınırlarını ikiye katlayarak uluslararası tanınan sınırlarına ulaÅŸtı.
İkinci savaÅŸ Mısır Devlet BaÅŸkanı Abdulnasır’ın Temmuz 1956′da SüveyÅŸ Kanalı’nı millileÅŸtirdiÄŸini açıklaması sonucu doÄŸan bunalım sonrasında baÅŸladı. İngiltere ve Fransa Mısır’ın bu kararını tanımadıklarını bildirdiler. Ekim ayında Londra’da toplanan konferanstan da bir sonuç çıkmayınca İngiltere ve Fransa İsrail ile anlaÅŸtı ve Ekim ayının sonunda İsrail kuvvetleri Sina Yarımadasına girmeye baÅŸladı. Ama A.B.D. ve Sovyetler BirliÄŸi’nin baskısı ile ateÅŸkes ilan etmek zorunda kaldı ve kuvvetlerini 6 Kasım’da geri çekmeye baÅŸladı. Bu arada İngiliz ve Fransız paraşütçü birlikleri çatışmalar bittikten sonra bölgeye indirildi. SavaÅŸ sonucunda Mısır-İsrail sınırına BirleÅŸmiÅŸ Milletler Gücü yerleÅŸtirildi ve İsrail Akabe Körfezi’ne bir çıkış kazanmış oldu.
1967 yılında Abdulnasır BM Gücünün artık çekilmesini istedi ve İsrail gemilerinin Akabe Körfezi’ne girmesini önlemeye baÅŸladı. Daha önce ise İsrail-Suriye sınırında çeÅŸitli çatışmalar oluyordu. İsrail kendisinden daha fazla kuvvete sahip olduÄŸunu anladığı Arap devletlerinin ani bir saldırısını önlemek amacıyla ilk saldırıyı gerçekleÅŸtirmeye karar verdi. 5 Haziran’da İsrail Hava Kuvvetleri’nin Mısır Hava Kuvvetleri’nin bulunduÄŸu üslere saldırısı ile baÅŸlayan savaÅŸ altı gün sürdü ve “Altı Gün Savaşı” olarak anıldı. Bu savaÅŸ sonunda İsrail Mısır’dan Gazze Åžeridi ve Sina Yarımadası’nı Ürdün’den Åžeria Nehrinin batı yakasını ve Suriye’den Golan Tepeleri’ni aldı.
Altı Gün Savaşı Arap devletlerinde büyük bir kızgınlığa yol açtı. Diplomatik çabalar İsrail’in iÅŸgal ettiÄŸi toprakları geri vermeyi reddetmesi ile sonuçlandı. Bunun üzerine Ekim 1973′te Yahudilerin kutsal ayı olanYom Kippur’da Mısır ve Suriye birlikleri eÅŸgüdümlü bir sürpriz saldırı gerçekleÅŸtirdiler. İsrail, Golan ve Sina’da ilk baÅŸta gerilemek zorunda kaldı ama ikinci haftanın sonunda Galon Tepelerini geri aldı ve Mısır birliklerini Sina’dan püskürttü. Bu savaÅŸ ile İsrail’in yenilmezlik miti sarsıldı.
5 Haziran 1982′de İsrail ile Filistin KurtuluÅŸ Örgütü arasında tırmanan gerginlik sonucu İsrail F.K.Ö kamplarının bulunduÄŸu Beyrut ve Güney Lübnan’ı bombaladı. İsrail birlikleri Lübnan’ın güneyini iÅŸgal etti ve Beyrut’un kenar mahallelerine kadar ilerledi. Kentteki Filistinli mülteciler kenti terk ederek mülteci kamplarına gönderildi. İsrail kentten çekildikten sonra 14 Eylül’de tekrar Beyrut’a girdi. 16 Eylül günü İsrail destekli Falanjist gerillalar Beyrut’taki Sabra ve Åžatilla kamplarına girerek yüzlerce Filistinli mülteciyi öldürdüler.
Arap Zirveleri
Arap ülkelerinin liderlerinin bir araya geldikleri, sorunları tartıştıkları zirve toplantıları. Bu toplantıların büyük çoğunluğu Arap Birliği çerçevesinde olmuştu.
Bu zirve toplantılarından ilki 5-11 Eylül 1964 tarihleri arasında 13 Arap devletinin katılımı ile Kahire’de yapıldı. Yemen sorununun tartışıldığı bu toplantı herhangi bir sonuç elde edilemeden sona erdi. AÄŸustos 1967′deki Hartum Zirvesi’nde 1967 Arap İsrail Savaşı’nın sonuçları ile Yemen’deki Mısır askerlerinin geri çekilmesi konuları ele alındı. Zirve sonunda Mısır ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Hartum AndlaÅŸması’yla Mısır askerlerinin 1967 sonuna kadar Yemen’den ayrılması kararlaÅŸtırıldı. Zirvede ayrıca İsrail ile hiçbir ÅŸekilde antlaÅŸma yapılmamasına ve Filistinlilerin haklarının sonuna kadar savunulmasına karar verildi. Üçüncü Arap zirvesi 25 Kasım 1978 tarihleri arasında yapılan BaÄŸdat zirvesi oldu. Zirvenin toplanması için giriÅŸimi Mısır’ın İsrail ile Camp David AntlaÅŸmaları’nı imzalamasına tepki gösteren Arap devletleri yaptı. Zirvede Mısır Camp David AndlaÅŸması’nı iptal ederek diÄŸer Arap devletleriyle ortak hareket etmeye davet edildi.
1990 Haziran’ında yine BaÄŸdat’ta Filistin KurtuluÅŸ Örgütü lideri Yaser Arafat’ın çaÄŸrısıyla yapılan dördüncü Arap zirvesinde İsrail iÅŸgali altındaki topraklara yapılan Yahudi göçü konusu ele alındı. Zirvede ayrıca Türkiye’nin GAP çerçevesinde Fırat’ın sularını bir süre tutması ve bu projenin geleceÄŸinden duyulan kaygılar, İsrail, Ürdün ve Suriye arasındaki Ürdün nehrinin durumu, Mısır’a akan Nil sularının azalması ve bundaki “İsrail etkisi” de görüşüldü. Zirvede Sovyetler BirliÄŸi’nden İsrail’e, ayda yaklaşık 10.000 kiÅŸiyi bulan Yahudi göçü kınandı ve bu göçe yardımcı olan ülkelerle olan iliÅŸkilerin gözden geçirilmesi çaÄŸrısında bulunuldu. Sonuç bildirgesinde bu göç için “insan haklarının köklü bir ihlali ve Arap ulusuna yönelik bir tehdit” ifadeleri yer alıyordu. Zirvede ayrıca Mısır’ın Camp David AndlaÅŸması’nın imzalanmasından sonra Tunus’a taşınan Arap BirliÄŸi örgütünün merkezinin tekrar Kahire’ye alınmasına ve zirvenin her sene olaÄŸan bir ÅŸekilde Kahire’de toplanmasına karar verildi. Ama Irak’ın Kuveyt’i iÅŸgali üzerine BeÅŸinci Arap Zirvesi olaÄŸanüstü bir ÅŸekilde 10-12 AÄŸustos 1990′da Kahire’de toplandı. Zirvede bir araya gelen 21 Arap ülkesi lideri Irak’ın Kuveyt’i iÅŸgali sonucu doÄŸan bunalımı görüştüler. Suudi Arabistan’ın olası bir Irak saldırısına karşı bir BirleÅŸik Arap Gücü kurulması önerisi sert tartışmalara yol açtı. Sonuçta 12 leyhte oy ile bu gücün kurulmasına karar verildi. Bu olay Arap BirliÄŸi’nin tam bir parçalanmanın eÅŸiÄŸine geldiÄŸini göstermiÅŸtir.
Atatürk’ün Dış Politikası
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün izlediÄŸi dış politika. Üç döneme bölünerek incelenebilir: i. KurtuluÅŸ Savaşı ve sonrasındaki Türk Dış Politikası, ii. Lozan AndlaÅŸması’ndan 1930′a kadar olan dönem, iii. 1930′dan Atatürk’ün ölümüne kadar ki dönem.
Birinci dönemde Atatürk’ün amacı en kısa sürede ve tam bir ÅŸekilde ülkenin düşman iÅŸgalinden kurtarılmasıydı. Bu iÅŸgalin sona ereceÄŸi sınır ise son Osmanlı Mebusan Meclisince belirlenen Misak-ı Milli sınırları idi. Ayrıca Misak-ı Milli ilkeleri bu dönem dış politikasını temelini oluÅŸturuyordu. Bu dönemde Türkiye yeni kurulmuÅŸ Sovyetler BirliÄŸi ile iyi iliÅŸkiler kurarak bu devletten yardım almış ve gerek bu devleti Batılı devletlere gerekse de Batılı devletleri Sovyetlere karşı kullanarak kendi hedeflerine ulaÅŸmaya çalışmıştır. Ayrıca Atatürk Müttefik devletler arasındaki menfaat çatışmalarından doÄŸan ayrılıkları da kullanmasını iyi bilmiÅŸtir.
Lozan’dan sonra Türkiye’nin gerçekçi bir dış politika izlediÄŸi söylenebilir. Her ne kadar Lozan’dan arta kalan sorunlar çözülmek isteniyorsa da-Hatay, Musul, BoÄŸazlar gibi- bu dönemde Türkiye Lozan’la elde ettiÄŸi statükoyu koruma çabasındadır. Sovyetler BirliÄŸi ile dostça iliÅŸkiler sürmekle beraber bu ülke artık Türkiye’nin dayandığı tek devlet olmaktan çıkmaktaydı. Bu arada 1925′te Musul sorununun Türkiye’nin aleyhine bir ÅŸekilde çözülmesi ile Türk-İngiliz iliÅŸkilerinde bir soÄŸukluk yaÅŸanmıştır.
Son olarak 1930-1938 döneminde Türkiye bütün devletlerle iyi iliÅŸkiler kurmaya çalışmış ve Türk dış politikasının temelini belirleyen “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sözü bu dönemde söylenmiÅŸtir. 1932′de Milletler Cemiyeti’ne giren Türkiye, Yunanistan ve diÄŸer Balkan devletleri ile kurulan sıcak iliÅŸkiler doÄŸrultusunda bu devletlerle Balkan Antantını imzalamıştır. 1937 yılında da aynı barışçı politika doÄŸrultusunda Türkiye İran, Irak ve Afganistan ile Sadabat Paktı’nı kurmuÅŸtur. Türkiye bu dönemde de statükocu bir politika izlemiÅŸtir. Montreux SözleÅŸmesi ve Hatay’ın Türkiye’ye katılması bu statükoculuktan kayış gibi deÄŸerlendirilse de bu geliÅŸmelerin barışçı ve meÅŸru yollardan saÄŸlanması Türkiye’nin statükocu dış politikasının sürdüğünün göstergesidir.
Atlantik Bildirisi (Atlantic Charter), 14 AÄŸustos 1941
II. Dünya Savaşı sırasında, İngiltere BaÅŸbakanı Winston Churchill ile o sırada henüz savaÅŸa girmemiÅŸ olan ABD’nin BaÅŸkanı Franklin Roosevelt arasında Kanada açıklarında bir savaÅŸ gemisinde yapılan ve beÅŸ gün süren görüşmeler sonucunda 14 AÄŸustos 1941′de yayınlanan ortak bildiri. 8 maddelik bu bildiri bir bakıma Wilson’un 14 noktası’na benzemektedir. Bu bildiri ile A.B.D.’nin tarafsızlık politikasını terk ettiÄŸi açıkça ortaya çıkmıştır. Bildirinin maddeleri özetle şöyledir: i.SavaÅŸtan sonra toprak kazanılmayacak ii.ilgili halkın onayı anılmadan toprak deÄŸiÅŸikliÄŸi yapılmayacak, iii.Uluslar kendi geleceklerini kendileri saptayacaklar (self-determination), iv.Uluslararası iÅŸbirliÄŸi gerçekleÅŸtirilip geliÅŸtirilecek, v.Temel hammaddelerden eÅŸit biçimde faydalanılacak, vi.İnsanlar korku ve açlıktan kurtarılacak vii.Açık denizlerde ticaret serbestliÄŸi gerçekleÅŸtirilecek, viii.Mihver devletleri silahtan arındırılacak ve savaÅŸtan sonra topyekün silahsızlanmaya gidilecek. Bu maddeler daha sonra BirleÅŸmiÅŸ Milletler AndlaÅŸması’nın içine de alındı.
Atmosferde, Dış Uzayda ve Su Altında Nükleer Denemeleri Yasaklayan Andlaşma, 5 Ağustos 1963
Atmosferde, uzayda ve su altında nükleer denemelerini barışçı ya da askeri-yapılmasını yasaklayan andlaÅŸma. 5 AÄŸustos 1963′te Moskova’da imzalanan andlaÅŸma 10 Ekim 1963′te yürürlüğe girdi. Toprak altında nükleer deneme yapılmasını yasaklamadığı için “Sınırlı Deneme Yasağı AndlaÅŸması” olarak da bilinir. AndlaÅŸma metninde nükleer silah denemelerinin yanısıra “herhangi baÅŸka nükleer patlama” ÅŸeklinde barışçıl denemelerin de yasaklandığı belirtilmektedir.
Augsburg Barışı, 1555
Almanya’da LutherciliÄŸin varlığını kabul eden ilk kalıcı yasal düzenleme. Augsburg’da toplanan Kutsal Roma-Germen İmparatorluÄŸu Dieti tarafından 25 Eylül 1555′te ilan edilmiÅŸtir. Buna göre imparatorluÄŸun üyesi hiçbir devlet dinsel gerekçelerle bir baÅŸka üye devlet ile savaÅŸa giremeyecek ve mezhepler silaha baÅŸvurmadan yeniden birleÅŸene dek barış geçerli olacaktı. Ayrıca imparatorluÄŸun her topluluk diliminde sadece bir mezhep tanınıyor -Katolik veya Luthercilik- böylece prenslerin seçtiÄŸi mezhep uyruklarını da baÄŸlıyordu. Öteki mezhepten olanlar mülklerini satarak, baÄŸlı oldukları mezhebin tanındığı prensliklere göç edebilirlerdi. Augsburg Barışı, eksikliklerine raÄŸmen yarım yüzyılı aÅŸkın bir süre Kutsal Roma-German İmparatorluÄŸu’nu ciddi bir iç çatışmadan korudu.
Avrupa Ahengi: bkz. Avrupa Uyumu
Avrupa İmar Programı (European Recovery Programme)
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa ekonomileri büyük bir yıkıma uÄŸramıştı. SavaÅŸtan sonra bu ülkeler yoÄŸun bir ekonomik anırıma giriÅŸtiler. Onarım için gerekli araç ve gereçlerin saÄŸlanabileceÄŸi tek kaynak ABD idi. Fakat bu da o ülkelerin kapasitelerini aÅŸan altın ve döviz rezervi gerektiriyordu. 1947 yılında ABD DışiÅŸleri Bakanı George C. Marshall önderliÄŸide, Batı Avrupa ülkelerinin onarımı amacıyla hazırlanan bir Avrupa İmar Programı ortaya çıktı. Bu programın finansmanı için ABD’nin yaptığı yardımlar Marshall Yardımları diye bilinir. 1947′de bir miktar yardım dağıtılmakla birlikte, programın asıl uygulanışı 1948′de olmuÅŸtur. Programın baÅŸlatılmasından sonraki dört yıl içerisinde 17 Avrupa ülkesine toplam 12 milyar dolar tutarında hibe veya kredi ÅŸeklinde kaynak transferi yapılmıştır. Türkiye de az da olsa bu yardımlardan yararlanmıştır.
Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması: bkz. AKKA
Avrupa Uyumu (Concert of Europe)
XIX. yüzyılda Avrupa’da barışı tehdit eden önemli olaylar karşısında büyük güçlerin kurduÄŸu ad hoc bir karşılıklı danışma sistemi. Avusturya, İngiltere, Fransa ve Prusya’ya daha sonra Almanya ve İtalya katılmış, geri kalan küçük devletler ise kendileriyle doÄŸrudan ilgili bir olay durumunda sisteme dahil olmuÅŸlardır. Uyum sistemi genellikle büyük devletlerin barışın tehdit edildiÄŸine inandıkları anda topladıkları konferanslar ÅŸeklinde yürüyordu. Sonuçta büyük güçlerin hegemonyası egemen oluyordu. Sistem büyük güçlerin Üçlü İttifak ve Üçlü İtilaf ÅŸeklinde iki kutupta kamplaÅŸmasına kadar sürmüştür.
Avrupa Uyumu Sistemi Avrupa’da siyasi istikrara büyük katkıda bulunmuÅŸtur. Büyük güçlerin birliÄŸinin bozulması Avrupa’yı doÄŸrudan I. Dünya Savaşı’na sürükledi.
Baas Partisi (Hizb el Ba’s el-Arabi el-İştiraki)
Tam adı Arap Sosyalist Baas Partisi ve Arap Sosyalist Yeniden Doğuş Partisi. Tek bir sosyalist Arap toplumu oluşturmayı hedefleyen radikal siyasi hareket. Pekçok Arap ülkesinde kolları vardır.
Baas Partisi 1943 yılında MiÅŸel Eflak ve Salah el-Bitar tarafından Åžam’da kuruldu. 1953′de Suriye Sosyalist Partisi ile birleÅŸen parti Arap Sosyalist Baas Partisi adını aldı. BaÄŸlantısızlık politikasını, emperyalizm ve sömürgeciliÄŸe karşı çıkmayı benimseyen Baas Partisi, İslam’ın bazı unsurlarından faydalanarak sınıfsal farklılıkları ortadan kaldırmayı amaçlayan bir hareket gerçekleÅŸtirmeye çalışmıştır. Katı disipline dayalı aşırı merkeziyetçi bir yapıya sahiptir.
1963′te Suriye’de iktidarı ele geçiren Baas, “milliyetçi” ve “ilerici” diye anılan iki gruba bölündü ve 1970′te Hafız Esad’ın baÅŸa geçmesiyle iki grup arasındaki çekiÅŸmeyi milliyetçiler kazanmış oldu. Irak’ta 1963 yılında kısa bir süre Baasçılar iktidara geldiyse de 1968′de yeniden iktidarı ele geçirdiler. Irak ve Suriye’deki Baas Partileri arasındaki anlaÅŸmazlık iki ülkenin siyasi birliÄŸine engel oldu ve daha sonra iki ülke birbirine karşı pek dostça olmayan siyaset yürütmeye baÅŸladı. Suriye’de Baas hükümetine en önemli tehdit Müslüman KardeÅŸler Örgütü olmuÅŸtu. Ama Hafız Esat 1982 yılında Hama’da kanlı bir müdahale ile örgüte ağır bir darbe indirdi. Irak’ta ise kuzeydeki Kürt ve güneydeki Åžii gruplar Baas için en önemli tehlikelerdi.
Suriye Baas Partisi yıllardır Batı’ya karşı sert olan tutumunu Orta DoÄŸu Barış Süreci doÄŸrultusunda yumuÅŸatırken Irak’ta Baas, Körfez Savaşı ve sonrası Batı ve özellikle Amerika karşıtı bir siyaset izlemektedir.
Bağdat Paktı, 1955
OrtadoÄŸu’da barış ve güvenliÄŸin korunması için kurulan ittifak. 1955 yılında Türkiye ve Irak arasında kurulan Pakt’a aynı yıl Pakistan, İran ve İngiltere katılmıştır. Bütün Arap BirliÄŸi üyesi ülkeler ve büyük Batılı devletlerden bazıları da Pakt’a davet edilmiÅŸ ama hiçbiri buna ilgi göstermemiÅŸtir. 1959′da rejim deÄŸiÅŸikliÄŸi ile Irak’ın üyelikten ayrılmasıyla Pakt, Merkezi AndlaÅŸma Örgütü (CENTO) adını almıştır.
Bakü Kongresi, 1920
III. Komünist Enternasyonal (Komintern) tarafından Bakü’de düzenlenen toplantı. 1920 yılında BolÅŸevikler artık Batı’da umdukları büyük devrimin pek de yakın olmadığına inanmaya baÅŸlamışlardı. Bu ortamda DoÄŸu halklarına doÄŸru yönelen Sovyetler BirliÄŸi onlarla Batı’ya karşı bir ittifak kurmaya çalışıyor ve Batılı emperyalist güçlerin egemenliÄŸi altındaki DoÄŸulu halkları bu güçlere karşı ayaklandırmayı düşünüyorlardı. Eylül 1920′de Bakü’de çoÄŸunluÄŸu sömürge rejimi altındaki DoÄŸu ülkelerinden gelen komünist partilerin temsilcilerinin katıldığı bir Kongre düzenlendi. Kongrede iki ana konu üzerinde yoÄŸunlukla duruldu. i)DoÄŸu halklarının ulusal kurtuluÅŸ mücadeleleri beklenen dünya devrimi açısından nasıl deÄŸerlendirilecek. ii)Komintern bu konuda nasıl bir strateji izleyecek. Kongre’de komünist nitelikli olmayan -bu sırada Anadolu’daki kurtuluÅŸ mücadelesi dahil- ulusal kurtuluÅŸ hareketlerine karşı nasıl bir tutum takınılacağı da tartışıldı.
Balfour Bildirisi, 1917
İngiltere DışiÅŸleri Bakanı Lord Arthur J. Balfour’un 2 Kasım 1917′de, Uluslararası Siyonist hareketin önderlerinden Lord Rotschild’e gönderdiÄŸi, Filistin’de Yahudilere bir “ulusal yurt” kurulması çabasının İngiliz hükümetince destekleneceÄŸinin belirtildiÄŸi mektup. Ancak yine mektuba göre, Yahudiler için kurulacak böyle bir yurt, bölgenin Yahudi olmayan kesiminin haklarını ihlal etmeyecekti. İngiliz DışiÅŸleri Bakanını böyle bir mektup yazmaya iten en önemli sebep, toprakları üzerinde çok sayıda ve önemli etkiye sahip Yahudi’nin yaÅŸamakta olduÄŸu A.B.D.’nin sempatisini ve Almanya’ya karşı yürütülen savaÅŸta katkısını saÄŸlamaktı. Mektubun zamanlaması da iyi yapılmıştı. Çünkü kısa bir süre sonra Almanya ve Osmanlı Devleti deYahudi desteÄŸini saÄŸlayabilmek için özellikle Almanya Siyonistlerine savaÅŸ sonrası ödünleri vermeye baÅŸlamışlardı.
Siyonist liderlerden H. Weizman ve N. Skolov’un ısrarlı çabaları ile yayımlanan Bildiri, Filistin’de yalnızca Yahudilere ait bir devletin kurulmasını isteyen Siyonistlerin isteklerini tam anlamıyla karşılamıyordu ama ilerde İsrail’in kuruluÅŸu için bir dayanak oldu.
Balkan Antantı, 1934
9 Åžubat 1934′te Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında imzalanan ittifak andlaÅŸması.Avrupa’nın revizyonist ve anti-revizyonist iki kamp etrafında toplanmaya baÅŸlaması Balkan devletlerini bir grup kurmaya yönlendiriyordu. İlk kez 1929′da Yunanistan BaÅŸbakanı Papanastasio’nun ortaya attığı bir Balkan birliÄŸi kurulması fikri çeÅŸitli devletlerden destek görmüş ve arka arkaya Balkan devletleri arasında gayriresmi nitelikli konferanslar toplanmaya baÅŸlamıştı. Konferanslar sonucu verilen uzlaÅŸma doÄŸrultusunda 9 Åžubat 1934′te Atina’da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında Balkan Atlantı imzalandı. Üç maddeden oluÅŸan Antant Balkan ülkelerinin kendi aralarında olan sınırları koruyor ve bu ülkeler arası iÅŸbirliÄŸini geliÅŸtirmeyi amaçlıyordu. Antant bölgede revizyonist politika izleyen Bulgaristan’ı hedeflemekteydi. II. Dünya Savaşı’nda Türkiye dışındaki üyelerin Alman iÅŸgaline uÄŸraması ile Antant geçerliliÄŸini kaybetmiÅŸtir.
Balkan Paktı
Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya’nın taraf olduÄŸu siyasal nitelikli bölgesel örgüt. Pek uzun ömürlü olamamıştır.
A.B.D. 1950′lerin başında Sovyetlerle gergin iliÅŸkileri olan Yugoslavya ile ilgilenmeye baÅŸlamıştı ve NATO’ya girmeleri kesinleÅŸmiÅŸ olan Türkiye ve Yunanistan ile bu ülkeler arasında bir pakt yapılması yönünde çabalıyordu. 1951 yılı sonuna doÄŸru ve üç ülke arasında baÅŸlayan yakınlaÅŸma 1952 boyunca da devam etmiÅŸ ve 28 Åžubat 1953′te Ankara’da üç ülkenin DışiÅŸleri Bakanları tarafından bir “Dostluk ve İşbirliÄŸi AndlaÅŸması” imzalanmıştır. Bu andlaÅŸmaya göre üç devlet ortak çıkarlarıyla ilgili konularda birbirlerine danışacaklar ve üye devletlerin DışiÅŸleri Bakanları yılda en az bir defa toplanacaktı. DışiÅŸleri Bakanları arasında süren toplantılar sonucu yeni ilerlemeler saÄŸlanmış, 9 AÄŸustos 1954′te üç ülke arasında Bled AndlaÅŸması imzalanmıştır. Bu andlaÅŸmaya göre taraflar, aralarından herhangi birine ya da birkaçına yönelen bir saldırıyı kendilerine de yapılmış sayarak askeri güç de dahil her türlü önlemi alacaklardı.
Ama daha paktın ilk günlerinden itibaren Türkiye ve Yugoslavya arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkmış ve 1955′ten itibaren Sovyetlerle iliÅŸkilerini düzeltmeye baÅŸlayan bu ülkenin pakta ilgisi azalmıştır. Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs sorununun ortaya çıkmasıyla da Paktın doÄŸurduÄŸu olumlu hava silinmeye baÅŸlamıştı. Pakt 1960 yılına kadar devam etmiÅŸ 1960 Haziranında da resmen sona erdiÄŸi açıklanmıştır.
Balkan Savaşları, Ekim 1912-Haziran 1913
Birincisi Balkan devletleri ile Osmanlı Devleti, ikincisi Balkan devletlerinin kendi aralarında yaptıkları iki savaÅŸ. I. Balkan Savaşı Osmanlı Devleti’nin Rumeli’de kalan son topraklarını da kaybetmesi ile sonuçlanmıştır.
1912 yılı boyunca Sırbistan, KaradaÄŸ, Bulgaristan ve Yunanistan kendi aralarında yaptıkları ittifak andlaÅŸmaları ile Osmanlı Devletine karşı bir birlik kurdular. 1912 Eylül’ünde seferberliklerini tamamlayan Balkan devletleri Osmanlı’nın Trablusgarp Savaşı ile uÄŸraÅŸması ve iç siyasi çekiÅŸmelerinden faydalanarak hazırlıklarını pekiÅŸtirdiler. 8 Ekim 1912′de KaradaÄŸ’ın savaÅŸ ilanı ile I. Balkan Savaşı baÅŸladı ve bunu öteki devletlerin savaÅŸ ilanları izledi. Hazırlıksız yakalanan Osmanlı orduları hemen hemen her cephede yenildi ve Midye-Enez hattının gerisine çekilmek zorunda kaldı. Bu arada Arnavutluk da bağımsızlığını ilan etti. 17 Aralık’ta Londra’da toplanan bir konferans sonunda 30 Mayıs 1913′te bir barış andlaÅŸması imzalandı.
Londra barışından umduÄŸunu bulamayan Bulgaristan’ın 30 Haziran’da Yunanistan’a saldırması ile II. Balkan Savaşı baÅŸladı. Bulgaristan savaÅŸta pek bir baÅŸarı saÄŸlayamadı ve Romanya’nın savaÅŸa girmesi ile yenilgiye uÄŸratıldı. Bulgaristan’ın zayıf durumundan yararlanan Osmanlı Devleti de Edirne’yi aldı. 10 AÄŸustos 1913′te BükreÅŸ’te imzalana barış andlaÅŸması ile II. Balkan Savaşı sona erdi. Osmanlı Devleti de Yunanistan’la Atina, Bulgaristan ve Sırbistan ile İstanbul AndlaÅŸmalarını yaptı. Böylece bugünkü Türk-Bulgar ve Türk-Yunan sınırları birkaç istisna dışında çizilmiÅŸ oldu ve yapılan andlaÅŸmalarda Balkan devletleri sınırları içinde kalan Türk azınlıklarla ilgili maddeler yer aldı.
Bandung Konferansı, 1955
18-24 Nisan 1955 tarihlerinde Endonezya’nın Bandung kentinde toplanan ve BaÄŸlantısızlar Hareketi’nin temellerinin atıldığı toplantı. Endonezya, Pakistan, Hindistan, Seylan (Sri Lanka) ve Birmanya’nın düzenlediÄŸi toplantıya o zamanki dünya nüfusunun yarasından fazlasını oluÅŸturan 20 Asya ve Afrika ülkesi katılmıştı.
Konferansı düzenleyen ülkeler, Batılı devletlerin Asya’ya iliÅŸkin aldıkları kararlarda kendilerine danışılmamasından duydukları rahatsızlığı dile getirdiler. Tartışmalar temel olarak Sovyetler BirliÄŸi’nin DoÄŸu Avrupa ve Orta Asya’daki tutumunun Batılı devletlerin sömürgeciliÄŸi ile eÅŸ biçimde eleÅŸtirilip eleÅŸtirilmemesinde yoÄŸunlaÅŸtı. Sonunda “tüm görünümleri ile sömürgeciliÄŸin” mahkum edilmesi üzerinde uzlaşıldı. BirleÅŸmiÅŸ Milletler Bildirisi’ndeki ilkelerle Hindistan baÅŸbakanı Nehru’nu beÅŸ ilkesini kapsayan on maddelik bir “dünya barış ve iÅŸbirliÄŸini geliÅŸtirme bildirisi” oybirliÄŸi ile kabul edildi.
Konferansa katılan Türkiye’nin toplantılar boyunca izlediÄŸi Batı yanlısı tutum, baÄŸlantısızlık politikası izleyen diÄŸer üçüncü dünya ülkeleri ile iliÅŸkilerinin soÄŸumasına neden oldu.
Baruch Planı, 1946
1946′da A.B.D. tarafından BirleÅŸmiÅŸ Milletler Atom Enerjisi Komisyonu’na sunulan atom silahının yayılması ve atom enerjisinin kontrolü ile ilgili teklif. Plan hazırlaycısı Bernard Baruch’un adıyla anılır. Plan önce atom enerjisi üzerinde etkili bir denetimin kurulmasını, sonra da nükleer stokların tümünün yok edilmesini öngörüyordu. Ayrıca bir Uluslararası Atomu GeliÅŸtirme Örgütü (International Atomic Development Agency) kurulacak, dünyanın güvenliÄŸi için tehlike teÅŸkil eden tüm atom enerjisine bu örgüt sahip olacaktı. EÄŸer Sovyetler BirliÄŸi bu örgütün kurulmasını kabul ederse, A.B.D. elindeki tüm atom silahlarını ve bunların yapılması için gerekli bilgiyi bu örgüte devredecekti. Örgütün çalışmasıyla ilgili olarak Güvenlik Konseyi’nde hiçbir devlet veto yetkisini kullanamayacaktı. Ancak, Sovyetler BirliÄŸi bu öneriyi kabul etmedi, veto yetkisinin devamında direnerek, etkili bir tedbir için önce nükleer silah stokunun yok edilmesi, denetimin bunun izlemesi gerektiÄŸini ileri sürmüştür. Taraflar görüşlerinde ısrar edince, Atom Enerjisi Komisyonu’nda bu konuda yapılan uzun tartışmalardan hiçbir sonuç çıkmamıştır.
Bask Ulusal Bağımsızlık Hareketi (Euzkadr Ta Azcatasuna-ETA)
İspanya’da Bask azınlığının yoÄŸun olarak yaÅŸadığı bölgenin bağımsızlığı için mücadele eden silahı örgüt. ETA, Franco döneminde bütün baskılara raÄŸmen 1950′lerden sonra belirli bir örgütlenme düzeyine ulaÅŸtı ve yönetime karşı silahlı mücadeleye baÅŸladı. DüzenlediÄŸi birçok bombalı saldırı ve suikastten en önemlisi 1973 yılında İspanya BaÅŸbakanı Blanco’nun öldürülmesidir. Franco döneminin sona ermesinden sonra Bask bölgesine özerklik tanınmasına raÄŸmen ETA mücadeleye devam etti.
Belgrad Konferansı, 1-6 Eylül 1961
1-6 Eylül 1961 tarihleri arasında Yugoslavya’nın baÅŸkenti Belgrad’ta yapılan ilk BaÄŸlantısızlar zirvesi. Konferansa yirmibeÅŸ ülkenin devlet veya hükümet baÅŸkanı katılmıştır. Konferans SoÄŸuk SavaÅŸ’ın en yoÄŸun olduÄŸu dönemlerden birinde, Berlin ablukasının sürdüğü ve Sovyetlerin nükleer denemelere yeniden baÅŸladığını açıkladığı sırada toplanmış ve uluslararası ortamın gerginliÄŸi konferansa da yansımıştır. Tito, Abdulnasır, Sukarno ve Nkrumah’ın en faal liderler olarak göze çarptıkları konferans sonunda kabul edilen yirmiyedi maddelik deklerasyonda çeÅŸitli uluslararası sorunlara deÄŸinilmiÅŸtir.
Berlin Ablukası, 1948-1949
1948-1949′da Sovyetler BirliÄŸi’nin, Batılı iÅŸgal devletlerini Batı Berlin’deki egemenlik haklarından vazgeçmeye zorlama giriÅŸiminin yol açtığı uluslararası bunalım. Mart 1948′de İngiltere,Fransa ve A.B.D.’nin Almanya’daki iÅŸgal bölgelerini tek bir ekonomik birim halinde birleÅŸtirme kararı Sovyetlerin tepkisine yol açtı ve Sovyetler BirliÄŸi Müttefikler Kontrol Konseyi’nden çekildi. Batı’da yeni bir Alman Markı’nın piyasaya çıkmasını DoÄŸu Alman parasına karşı rekabet olarak gören sovyetler Batı ile Berlin arasındaki demir, kara ve su yollarını kapatarak kenti ablukaya aldı. 26 Haziran 1948′de ABD ve İngiltere kente acil gereksinimleri havayoluyla saÄŸlamaya baÅŸladılar ve Berlin’den dışarı yapılan sanayi ihracatının hava yoluyla gerçekleÅŸmesi için bir “hava köprüsü” kurdular. Artan gerginlik karşılıklı askeri güç tırmanmasına yol açtı. Gerginlik sovyetler BirliÄŸi’nin 12 Mayıs 1949′da ablukayı kaldırmasına deÄŸin sürdü.
Berlin Andlaşması, 3 Haziran 1972
Berlin kentinin A.B.D., Sovyetler BirliÄŸi, Fransa ve İngiltere’nin yükümlülüğü altına konduÄŸuna iliÅŸkin andlaÅŸma. 3 Eylül 1971′de hazırlanıp parafe edilen andlaÅŸma, 3 Haziran 1972′de imzalandı. Bu andlaÅŸmayla Batı Berlin’de A.B.D., Fransa ve İngiltere’nin sorumluluÄŸu devam ediyor ama Batı Berlin’i temsil yetkisi Federal Almanya’ya geçiyordu. Sovyetler BirliÄŸi ise DoÄŸu Berlin üzerindeki haklarını Demokratik Alman hükümetine devretmeyecekti.
Bu andlaÅŸma sonucunda 12 AÄŸustos 1970 tarihli Federal Almanya ile Sovyetler BirliÄŸi arasında imzalanmış olan Moskova AndlaÅŸması ve 7 Aralık 1970′de yine Federal Almanya ile Polonya arasında imzalanmış olan VarÅŸova AndlaÅŸması da yürürlüğe girmiÅŸtir.
Berlin Batı Afrika Konferansı, 1884-1885
Afrika’nın kıyılarında ve büyük nehirlerde ticaret serbestliÄŸinin sürekliliÄŸini saÄŸlamak ve bu kıyılardaki yeni yerlerin iÅŸgal koÅŸullarını belirlemek amacıyla Bismarck’ın giriÅŸimi ile 15 Kasım 1884-26 Åžubat 1885 tarihleri arasında Berlin’de toplanan uluslararası konferans.
O tarihe kadar sömürge iÅŸletmelerine pek raÄŸbet etmeyen Alman baÅŸbakanı, Alman egemenliÄŸine konan toprakları deÄŸerlendirecek imtiyazlı ÅŸirketlerin kurulmasını göz önüne alarak tavrını deÄŸiÅŸtirdi. Bismarck, öteki Avrupa devletleri arasındaki sömürge rekabetini kızıştırıyor ve Fransa’yı yeni sömürge hayalleri ile kışkırtarak bu ülkenin Almanya’ya karşı bir öç alma siyaseti gütmesini önlemeyi umuyordu. Jules Ferry’nin ve sonra İngiltere DışiÅŸleri Bakanlığının onayını alan Bismarck, Viyana AntlaÅŸması’nı imzalayan devletler ile Belçika, İtalya, ABD ve Türkiye’yi konferansa çağırdı.
AntlaÅŸmanın sonuç belgesi Nijer ırmağında ulaşım özgürlüğünü ve Atlas okyanusundan Hint okyanusuna kadar uzanan Kongo havzasında ticaret serbestliÄŸini güvence altına alıyordu. Bu, Fransa ile Portekiz’in toprak ilhakları ve 1884 İngiliz-Portekiz anlaÅŸması ile bir süre için tehlikeye düşen liberalizmin zaferi demekti.
Konferans Afrika’nın paylaÅŸtırılmasını gerçekleÅŸtirmedi ama bunu kuÅŸkusuz hızlandırdı. Konferansta, imzacı devletlerden birinin gerçekleÅŸtireceÄŸi toprak ihlallerinin, ancak öteki imzacı devletlere bildirilmesi koÅŸuluyla geçerlik kazanabileceÄŸi ilkesi kabuledildi.
Bir bildirge de köle ticaretiyle ilgiliydi (md. 9). Genel olarak, imzacı devletler, yerlileri, gezginleri ve din özgürlüğünü korumayı yükümlüyorlardı. Ancak Afrikalılara alkollü içki satışı, Almanya ile Hollanda’nın itirazı üzerine yasaklanmadı. 1885 sonunda Fransa ile Almanya arasında Togo-Kamerun sınırını belirleyen özel bir antlaÅŸma imzalanmasıyla Berlin AntlaÅŸması tamamlandı.
Berlin Deklerasyonu, 1955
II. Dünya Savaşı sonrasına İngiltere, A.B.D.,Fransa ve S.S.C.B.’nin iÅŸgali altındaki Berlin üzerinde bu devletlerin haklarını belirleyen belge. Bu deklerasyona göre kentin güvenliÄŸi, kentte bulunan askeri birliklerin gözetimi ve sivil havacılığın denetimi iÅŸgal birliklerinin sorumluluÄŸu altındaydı. Hukuki açıdan Batı Berlin Federal Almanya’nın bir parçası deÄŸildi ve kentin bu kesiminde 12 bin Müttefik devletlere baÄŸlı asker bulunmaktaydı. Bu yüzden Federal Alman Parlamentosu ve Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının Batı Berlin’de uygulanabilmesi için Batı Berlin Parlamentosu’nun bunları onaylaması gerekiyordu. Müttefiklerin parlamentodan geçen yasalara itiraz ve bu yasaları geçersiz kılma hakları vardı. Bu nedenle Federal Alman Parlamentosu’ndan çıkan yasalar Berlin’e gelmeden önce Bonn’daki Müttefik devletlerin büyükelçileri tarafından gözden geçirilmekteydi. Ayrıca Batı Berlin’in silahlanması yasaklandığı için Batı Berlinliler’in askerlik yapmaları da yasaktı. Deklerasyona göre, Müttefik devletler gerekli durumlarda Batı Berlin polisi üzerinde de yetkili olabilmekteydiler.
Berlin Kongresi, 13 Haziran-13 Temmuz 1878
Osmanlı Devleti, Rusya, Almanya, İngiltere, Avusturya-Macaristan İmparatorluÄŸu ve Fransa’nın katılımı ile gerçekleÅŸen kongre. Kongre sonunda 1887-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sonrası imzalanan Ayastefanos AndlaÅŸması’nın yerine geçmek üzere bir andlaÅŸma yapıldı. Ayastefanos ile kurulan “Büyük Bulgaristan” oldukça küçülerek Osmanlı’ya baÄŸlı bir prenslik haline geldi. DoÄŸu Rumeli eyaleti kuruldu ve Ayastefanos’ta Bulgaristan’a bırakılan Makedonya reform yapılması ÅŸartıyla Osmanlı Devleti’ne iade ediliyordu. Osmanlı Devleti açısından daha olumlu görülen bu andlaÅŸma, bu kazançları Bosna-Hersek ve Kıbrıs’ta geçici yönetimler adı altında Avusturya-Macaristan ve İngiltere’nin yönetimine vermesi ile geri alıyordu.
Berlin Kongresi her ne kadar Rumeli’nin Osmanlı Devleti’nin elinde kalmasını saÄŸlamışsa da ilerde ortaya çıkacak bunalımlara da ortam yaratmış oldu.
Berlin Senedi, 1885
Berlin Batı Afrika Konferansı olarak adlandırılan ve Kasım 1884 ile Åžubat 1885 arasında Berlin’de yapılan bir dizi görüşme sonucunda kabul edilen belge. Konferans Orta Afrika’daki Kongo Havzası ile ilgili anlaÅŸmazlıkları çözmek amacıyla toplanmıştı. Berlin Senedi ile Kongo Havzası Alman DoÄŸu Afrikasını da kapsayacak ÅŸekilde tarafsız bölge ilan edildi. Burada bütün devletlere serbest ticaret ve taşımacılık hakkı tarafında ve Portekiz’in Atlas Okyanusu’ndaki hak iddiaları reddedildi. Bu senet ile sömürgeleÅŸtirmede “fiili iÅŸgal” ilkesinin benimsenmesi sonucu olarak Avrupalı devletler Afrika’da mümkün olduÄŸu kadar geniÅŸ toprak parçalarını hızla iÅŸgal etme yarışına girdiler. Böylece Afrika’nın sömürgeleÅŸtirilmesi süreci hızlanmış oldu.
Birinci Dünya Savaşı, 1914-1918
1914 yılı yazında Avrupa’da baÅŸlayıp sonradan dünyanın geri kalan bölgelerine yayılan ve 1918 yılının sonuna kadar süren topyekün savaÅŸ. 1914 Haziranında Saraybosna’da Avusturya Macaristan veliahtının bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi sonucunda Avusturya-Macaristan önce Sırbistan’a bir nota vermiÅŸ ardından bu ülkeye savaÅŸ açmıştı. Bu olaydan sonra Rusya’nın Sırbistan’ı savunması, bu ülkenin seferberliÄŸini ilan etmesiyle daha önce bu durumu savaÅŸ sebebi sayacağını ilan eden Almanya’nın Rusya’ya savaÅŸ ilan etmesi sonucunda I. Dünya Savaşı baÅŸlamış, Rusya’nın müttefikleri İngiltere ve Fransa’nın da Almanya’ya karşı savaÅŸa girmeleriyle savaÅŸ diÄŸer kıtalara da yayılmıştır. Savaşın nedenleri üzerinde tarihçiler arasında hala görüş birliÄŸine varılamamıştır. Ama savaşın en temel nedeni olarak Avrupa devletleri arasındaki emperyalizm mücadelesini gösterebiliriz. 1870′lerin son çeyreÄŸinde ulusal bütünlüğünü saÄŸlayan Almanya sanayiini geliÅŸtirmesine raÄŸmen bu sanayii destekleyecek sömürgelere sahip deÄŸildi. Almanya sömürge elde etmeye karar verdiÄŸinde ise dünyanın hemen hemen tamamının komÅŸusu Fransa ve İngiltere arasında paylaşılmış olduÄŸunu gördü. İngiltere de Almanya’nın sömürgecilik yönündeki faaliyetinden rahatsız oluyordu. Öte yandan benzer bir mücadele de Balkanlar üzerinde Rusya ve Avusturya-Macaristan arasında yaÅŸanıyordu. 1878 Berlin Kongresi’nden sonra Bosna-Hersek’in yönetimini ele geçiren ve daha sonra burayı ilhak eden Avusturya Macaristan’ın sınırları dahilinde pekçok Slav asıllı ulus yaÅŸamaktaydı. Bu ülke küçük Sırbistan’ı kendisi için tehlike görmekteydi. Rusya da Avusturya’nın Balkanlar’daki etkisinden rahatsızdı ve Sırbistan’ı Avusturya’ya ezdirmeye kararlıydı.
Yukarıdaki geliÅŸmeler Avrupa’yı bir yandan Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya, diÄŸer yanda, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın bulunduÄŸu bir üçlü ittifak ve üçlü itilaf kamplaÅŸmasına götürdü ve böylece Avrupa’da Viyana Kongresi’nden bu yana süren Avrupa Uyumu bozulmuÅŸ oldu.
27 Temmuz 1914′te Avusturya’nın Sırbistan’a savaÅŸ açması ile baÅŸlayan savaÅŸ Almanya’nın 31 Temmuz’da Rusya’ya, 3 AÄŸustos’da Fransa’ya savaÅŸ açmasıyla geniÅŸledi. 4 AÄŸustos’ta Belçika’nın Alman kuvvetlerince iÅŸgali sonunda İngiltere’de Almanya’ya karşı ilan etti. Bu arada Osmanlı Devleti 2 AÄŸustos’ta Almanya ile Rusya’ya karşı bu ülkenin yanında yer almayı öngören bir İttifak imzaladı.
Akdeniz’deki İngiliz donanmasından kaçan iki Alman gemisi 10 AÄŸustos’ta Osmanlı Devleti’ne sığındı. İngiltere’nin protestosu üzerine Osmanlı devleti bu iki gemiyi satın aldığını söyleyerek bunlara Yavuz ve Midilli adalarını verdi. Bu iki geminin 1914 Ekimi sonunda Karadeniz’deki Rus limanlarını bombalaması ile Osmanlı Devleti de Almanya yanında savaÅŸa girmiÅŸ oldu. Osmanlı Devleti savaÅŸta dört ana cephede çatışmaya girdi. i)Çanakkale, ii)Kafkas, iii)Kanal-Filistin, iv)Mezopotamya. Bunlardan sadece Çanakkale cephesinde baÅŸarılı oldu. 1917 yılı sonunda Rusya’da meydana gelen BolÅŸevik devriminin sonucunda yeni kurulan Sovyetler BirliÄŸi ittifak devletleri ile Brest-Litovsk AndlaÅŸmaları’nı imzalayarak savaÅŸtan çekildi. Ama 1917 Nisan’ında itilaf devletleri yanında savaÅŸa giren ABD Rusya’nın boÅŸluÄŸunu fazlasıyla doldurdu. ABD’nin savaÅŸa girme nedeni ticaret gemilerinin Alman denizaltıları tarafından batırılması idi. Sonuçta savaÅŸ ittifak devletlerinin yenilgisi ile noktalandı. SavaÅŸ sonunda itilaf devletleri Almanya ile Versailles, Avusturya ile St. Germain, Macaristan ile Trianon, Bulgaristan ile Neuilly ve Osmanlı Devleti ile Sevres AntlaÅŸmalarını imzaladı. Bu andlaÅŸmalarla yukarıda anılan devletler önemli oranda toprak kaybına uÄŸradılar ve yüklü miktarda savaÅŸ tazminatı ödemek durumunda kaldılar. Bu antlaÅŸmalardan Serves AndlaÅŸması sadece yukarıdaki özellikleri göstermekle kalmayıp Osmanlı Devleti’ne yaÅŸam hakkı dahi tanımayacak bir özelliÄŸe sahiptir. Anadolu Hareketi ve KurtuluÅŸ Savaşı sonucunda imzalanan Lozan AndlaÅŸması ile yürürlüğe giremeden hükmünü kaybetti. Bu andlaÅŸmalar doÄŸrultusunda kurulan savaÅŸ sonrası düzen maÄŸlup devleti tatmin etmedi ve revizyonist diye adlandırılacak mevcut statüko karşıtı politikaların bu devletlerce izlenmesine neden oldu. Özellikle Versailles AndlaÅŸması ile Almanya’ya getirilen kısıtlamaların II. Dünya Savaşının tohumlarını atmış olduÄŸu söylenebilir.
Bir Millet, Bir Devlet İlkesi (Ein Volk, Ein Reich)
Hitler’in bütün Almanca konuÅŸan toplulukları tek bir Alman devleti (Reich) altında toplamayı amaçlayan ülküsünün sloganı ve Nazi Almanya’sının dış politikasının temellerinden biri. Hitler 1933′te iktidara gelmesinden sonra bu amacı adım adım gerçekleÅŸtirmeye baÅŸladı. 1934′te Almanya ile Avusturya’nın birleÅŸmesi için yaptığı ilk giriÅŸim baÅŸarısızlıkla sonuçlandı. Ama bunun ardından Versailles AndlaÅŸması’na göre Saar bölgesinde yapılan plebisit sonucu, bölge Fransa’dan ayrılarak Almanya’ya katıldı. 1938′deki ikinci Anschluss denemesi ise baÅŸarıyla sonuçlandı ve Mart 1938′de Avusturya Almanya’ya katıldı. Aynı yıl Hitler Çekoslavakya’nın Südetler bölgesinin Almanya’ya katılması için bu ülkeye baskı uygulamaya baÅŸladı. Eylül 1938′deki Münih Konferansı ile de önce Südetler bölgesi sonra da Çekoslovakya’nın geri kalanı Almanya tarafından ilhak edildi. Hitler “bir millet, bir devlet ilkesi”ni büyük ölçüde gerçekleÅŸtirdikten sonra dış politikasının ikinci aÅŸaması olan “hayat sahası” (Lebensraum) için çalışmaya baÅŸladı.
Bismarck, Otto Von
Alman devlet adamı ve şansölyesi. Alman ulusal birliğinin kurulmasında, belkide en önemli rolü oynamış kişi.
Bismarck, Kral Wilhelm I ile birlikte, Alman ulusal birliÄŸini kurmak için Danimarka, Avusturya ve Fransa ile savaÅŸtı. Her seferinde, ince diplomatik giriÅŸimlerle, diÄŸerlerini dışarda bırakmayı baÅŸararak, her üç savaÅŸtan da zaferle çıktı. 18 Ocak 1871 tarihinde II. Reich’ın kurulduÄŸu ilan edildi.
Bismarck, Berlin Kongresi (1878)’ni izleyen barışçı dönemin kurucusu oldu. Bismarck’ın diplomasisinin iki temel karakteri vardır: i)gerçekçilik, ii)çok yönlü etkinlik. Ayrıca, Avrupa’ya egemen olma özleminden kaçındı ve savaşı yalnızca diplomasiyi destekleyen bir araç olarak gördü.
Wilhelm II’nin geniÅŸlemeci ve ihtiraslı politikalarını benimsemeyen Alman ÅŸansölyesi Bismarck, bu görevini bırakmak zorunda kalmıştır.
Blitzkrieg (yıldırım savaşı)
II. Dünya Savaşı’nda Alman ordularının uyguladığı savaÅŸ taktiÄŸi. Blitzkrieg zırhlı birliklerin yoÄŸun ve seri bir ÅŸekilde düşman hatların belirli noktalarına saldırarak onları arkadan kuÅŸatmalarına dayanmaktaydı. Bu taktik Hitler’in gerek Polonya’da gerekse Batı cephesinde kısa zamanda büyük zaferler kazanmasını saÄŸladı. Ama coÄŸrafi, topografik ve iklimsel ÅŸartların zırhlı araç harekatına elvermediÄŸi durumlarda bu taktik iÅŸlemiyordu. Bu yüzden Alman orduları -baÅŸka ÅŸartların etkisiyle beraber- Rusya’da kısa sürede hedefe ulaÅŸamadılar.
BoÄŸazlar Komisyonu
Lozan BoÄŸazlar SözleÅŸmesi’nin 10. maddesine göre İstanbul ve Çanakkale BoÄŸazları’ndan geçiÅŸi denetlemek amacıyla kurulan komisyon. Karada herhangi bir yetkiye sahip olmayan Komisyon, bir Türk temsilcinin baÅŸkanlığında sözleÅŸmeye taraf olan devletlerin temsilcilerinden oluÅŸacaktı. EÄŸer ABD ve Karadeniz’e kıyıdaÅŸ öteki devletler sözleÅŸmeye katılırlarsa Komisyon’a birer temsilci gönderebileceklerdi. SözleÅŸmenin 14. maddesine göre BoÄŸazlardan geçen savaÅŸ gemileri ve BoÄŸazlar’ın üstündeki hava sahasını kullanan askeri uçakların geçiÅŸi ile ilgili kuralların gereÄŸince uygulanıp uygulanmadığı Komisyon’un denetimine tabi olacaktır. Komisyon, Milletler Cemiyeti’nin koruması altında olacak ve Cemiyet’e faaliyetlerini gösteren bir yıllık rapor sunacaktır. Ayrıca Komisyon kendi çalışması ile ilgili gerekli yasal düzenlemeleri yapmakta serbest kılınmıştı. 1936 yılında imzalanan Montreux BoÄŸazlar SözleÅŸmesi ile BoÄŸazlar komisyonu kaldırılmıştır.
BoÄŸazlar Sorunu
Türk BoÄŸazları’nda (İstanbul ve Çanakkale BoÄŸazları) yabancı devletlere ait deniz araçlarının geçiÅŸine iliÅŸkin olarak çeÅŸitli dönemlerde ortaya çıkan anlaÅŸmazlık. XVIII. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı Devletinin boÄŸazlar üzerinde kayıtsız ÅŸartsız bir egemenliÄŸi söz konusuydu. Bu tarihte Rusya Karadeniz’in kuzey kıyılarını ele geçirmeye baÅŸlamıştı. 1774′te iki ülke arasında yapılan Küçük Kaynarca AntlaÅŸması ile Rusya ticaret gemilerine boÄŸazlardan serbest geçiÅŸ hakkı tanındı. 1798 ve 1805 Osmanlı-Rus ittifak andlaÅŸmalarıyla da boÄŸazlar bütün üçüncü devletlerin savaÅŸ gemilerine kapatılırken Rus savaÅŸ gemilerine serbest geçiÅŸ hakkı tanındı. Ancak 1807′de iki ülke arasında çıkan savaÅŸ sonucunda bu andlaÅŸma yürürlükten kalktı. Bu arada Osmanlı Devleti 1809′da İngiltere ile imzaladığı Kala-i Sultaniye AndlaÅŸması ile BoÄŸazları kapalı tutmayı taahhüt etti. Daha sonra 1829′da Rusya ile yapılan Edirne AntlaÅŸması sonucunda BoÄŸazlar tekrar Rus ticaret gemilerinin serbest geçiÅŸine açıldı. 1833′te Osmanlı Devleti’ni iyice zor duruma sokan Kavalalı Mehmet Ali PaÅŸa isyanı sırasında Rusya Osmanlı Devleti’ne yapacağı askeri yardım karşılığında bu devletten boÄŸazları üçüncü devletlerin savaÅŸ gemilerine kapalı tutma sözünü aldı. Hünkar İskelesi AndlaÅŸması, 1841 Londra BoÄŸazlar SözleÅŸmesi ile iptal edilmiÅŸti. Bu sözleÅŸme barış zamanında boÄŸazların Osmanlı dışındaki bütün savaÅŸ gemilerine kapalı tutulmasını öngörüyordu. londra SözleÅŸmesi 1923 Lozan BoÄŸazlar SözleÅŸmesi’nin imzalanmasına kadar yürürlükte kalmıştır. I. Dünya Savaşı sonundaki Mondros AteÅŸkes AndlaÅŸması ile boÄŸazlar itilaf devletlerince iÅŸgal edilmiÅŸti. Bu devletlerin AÄŸustos 1920′de İstanbul hükümetiyle imzaladıkları Serves AndlaÅŸması, BoÄŸazların denetimini bir uluslararası BoÄŸazlar Komisyonuna devrediyordu. Bu komisyon çeÅŸitli devletlerin gönderecekleri üyelerden oluÅŸacak ve adeta bir devlet niteliÄŸine bürünecekti. Serves’in hiçbir zaman yürürlüğe girememesi ile bu Komisyon da hiç bir zaman kurulamadı.
1923 Lozan BoÄŸazlar SözleÅŸmesi ile BoÄŸazlar bölgesi Türkiye’nin egemenliÄŸine bırakılıyordu ama Türkiye bu bölgeyi silahlandıramazdı. Her ne kadar Türkiye’nin baÅŸkanlığında bir BoÄŸazlar Komisyonu öngörüyorsa da bu komisyonun statüsü Serves’dekinden çok daha farklıydı. SözleÅŸme ile bütün savaÅŸ gemilerine boÄŸazlardan geçiÅŸ serbestisi tanınmıştı. 1933 Londra Silahsızlanma Konferansı sırasında Türkiye bu sözleÅŸmenin deÄŸiÅŸtirilmesi yönündeki talebini imzacı devletlere sundu. İtalya dışındaki bütün imzacı devletlerin katılımıyla 1936′da Montreux’de toplanan Konferans sonucuna 20 Temmuz 1936 tarihli Montreux BoÄŸazlar SözleÅŸmesi imzalandı. SözleÅŸmeye göre Türkiye BoÄŸazlar bölgesini silahlandırabilecek, savaÅŸta, barışta ve savaÅŸa yakın hissettiÄŸi durumlarda BoÄŸazlardan gemi ve diÄŸer deniz araçlarının geçiÅŸi hakkında çeÅŸitli kararlar verebilecektir. BoÄŸazlar Komisyonu da kaldırıldı.
Sovyetler BirliÄŸi 1945 yılındaki Yalta ve Potsdam Konferanslarında Montreux düzeninin deÄŸiÅŸtirilmesi ile ilgili öneriler ileri sürdü ama bu konuda ABD ve İngiltere ile uzlaÅŸamadı. SavaÅŸ sırasında Türkiye’nin Montreux SözleÅŸmesi’ni ihlal ettiÄŸini öne sürecek boÄŸazların Karadeniz’e kıyıdaÅŸ devletlere açık, geri kalan devletlere ise kapalı tutulmasını istedi. Ayrıca boÄŸazları, Türkiye ile ortaklaÅŸa savunma talebinde bulundu. Batılı devletler ise sorunun bir uluslararası konferans çerçevesinde çözülmesini savundular. Türkiye de Sovyetlere verdiÄŸi notalarla sorunun uluslararası görüşmelerle çözülmesi gerektiÄŸini ileri sürdü ve Sovyetlerin ortak savunma talebini reddetti. Bir uluslararası konferans toplanması giriÅŸimleri de bir sonuç getirmedi ve BoÄŸazlar rejiminde bugüne kadar bir deÄŸiÅŸiklik olmadı.
BolÅŸevik Devrimi: bkz. Rus Devrimi
Boxer Ayaklanması, 1900
Çin’de bütün yabancıları ülkeden atmayı amaçlayan ve devletten destek gören köylü ayaklanması. XIX. yüzyılın sonlarına doÄŸru yoksullaÅŸmanın artması, karşılaşılan doÄŸal afetler ve ÅŸiddetlenen yabancı saldırıları sonucu Çin’in kuzey eyaletlerinde Boxer’ler güç kazanmaya baÅŸladı. Boxer’lerin kışkırtmalarıyla baÅŸlayan köylü ayaklanması Alman elçisinin öldürülmesi ile doruÄŸa ulaÅŸtı. Bunun üzerine AÄŸustos 1900′de bir uluslararası birlik Pekin’i iÅŸgal etti. Mahsur kalan diÄŸer elçilik görevlileri ile öteki yabancıları kurtardı. Yapılan görüşmeler sonunda imzalanan bir protokol ile çatışmalar sona erdi ve Çin’in yabancı devletlere ödeyeceÄŸi tazminat belirlendi.
Brandt Raporu, 1980
AzgeliÅŸmiÅŸ ülkelerin sorunlarına yönelik olarak Almanya eski baÅŸbakanı Willy Brandt tarafından hazırlanan rapor. Dünya Bankası, Willy Brandt’in baÅŸkanlığında bir komisyonun kurulmasını önermiÅŸti. Kurulan bu komisyonda hazırlanan ve azgeliÅŸmiÅŸ ülkelerin sorunlarını ele alan rapor, 1980′de “Kuzey-Güney: YaÅŸam Savaşı İçin Bir Program” baÅŸlığı ile yayınlandı. Rapora göre Kuzey ve Güney ülkeleri arasında giderek artanoranda bir geliÅŸmiÅŸlik farkı vardır. Zengin Kuzey ülkeleri fakir Güney ülkelerine yardım etmeli ve bu ÅŸekilde aradaki açık kapatılmalıyda. Rapor, azgeliÅŸmiÅŸ ülkelerin kalkınma çabalarının baÅŸarıya ulaÅŸması, bu ülkelerdeki açlık ve yoksulluÄŸun giderilmesi amacıyla azgeliÅŸmiÅŸ Güney ile kalkınmış Kuzey arasında iÅŸbirliÄŸi oluÅŸturmaya çalışmıştır.
Brejnev Doktrini
Sovyetler BirliÄŸi’nin herhangi bir sosyalist ülkede rejim karşıtı bir geliÅŸmeye karşı o ülke ve diÄŸer sosyalist ülkelerdeki düzeni korumak amacıyla “büyük aÄŸabey” olarak müdahalesini öngören siyasi görüş. 1968 Prag Baharı döneminde Çekoslovakya’da gerçekleÅŸen liberalleÅŸme hareketine Sovyetler BirliÄŸi’nin kanlı bir ÅŸekilde müdahalesini meÅŸru göstermek amacıyla Sovyet Devlet BaÅŸkanı Leonid Brejnev tarafından ortaya atılmış ve onun adıyla anılmıştır. Brejnev, 12 Kasım 1968′de Polonya Komünist Partisi 5. Kongresi’nde yaptığı konuÅŸmada sosyalist ülkeler arasında Çekoslovakya benzeri müdahalelerin normal olduÄŸunu savunuyordu; bir sosyalist ülkedeki geliÅŸmeler diÄŸer sosyalist ülkeleri de ilgilendirirdi ve sosyalist bir ülkenin egemenliÄŸi dünya sosyalizminin çıkarlarıyla ters düşemezdi.EÄŸer böyle bir durum ortaya çıkarsa sosyalist ülkeler topluluÄŸu adına yapılacak bir müdahale meÅŸru bir hareket olacaktı.Brejnev Doktrini’ne karşı en önemli tepkiler İspanyol ve İtalyan Komünistleri baÅŸta olmak üzere Avrupalı komünistlerden geldi ve bu geliÅŸme Avrupa Komünizmi için önemli bir uyarıcı durum oldu.
Brest-Litovsk Barış Andlaşmaları, 1918
I. Dünya Savaşı sırasında Üçlü İttifak devletlerinin Sovyetler Birliği ve Ukrayna ile imzaladıkları barış andlaşmaları.
BolÅŸevik Devriminden sonra kurulan Sovyetler BirliÄŸi savaÅŸtan çekilmek istiyordu ve Sovyet hükümetinin 1917 Kasım’ındaki barış talebinden sonra Aralık sonuna doÄŸru barış görüşmeleri baÅŸladı. Zorlu geçen ve kimi zaman kesilen görüşmeler sonunda 3 Mart 1918′de Brest-Litovsk’ta barış andlaÅŸmaları imzalandı. Sovyetler Polonya, Litvanya, Letonya, ve Estonya’dan çekilirken Osmanlı Devleti’ne de 1877-1878 savaşında kaybedilen Kars, Ardahan ve Batum’u geri veriyordu.
Bu andlaÅŸmalarla ittifak devletleri önemli toprak kazançları elde etmekle beraber doÄŸu cephelerinde de savaÅŸa son veriyorlardı, ama 1918 sonunda savaşı yenilgiyle bitirdiler ve Brest-Litovsk’un hükümleri müttefik devletlerce tanınmadı.
Briand-Kellog Paktı, 1928
Savaşı ulusal politikanın bir aracı olmaktan çıkarmayı amaçlayan, 1928′de tamamlanıp daha sonra hemen hemen bütün ülkelerce imzalanan genel andlaÅŸma. Resmi adı Savaşın Terk Edilmesi İçin Genel AndlaÅŸma’dır. Paris Paktı olarak da bilinir, ayrıca Amerika metinlerinde Kellog-Briand Paktı olarak da geçer. ABD DışiÅŸleri Bakanı Frank B.Kellog ileFransa DışiÅŸleri Bakanı Aristide Briand’ın giriÅŸimleri sonucu hazırlanan Pakt 1928 AÄŸustos’unda ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya, İtalya, Polonya, Belçika ve Çekoslovakya tarafından imzalandı. Türkiye daha sonra bu Pakta katılacaktır. AndlaÅŸmanın iki ana maddesine göre taraflar: i.Uluslararası anlaÅŸmazlıkların çözümünde savaÅŸa baÅŸvurmayı kınıyor ve savaşı ulusal politikalarının aracı olarak kullanmayacaklarını açıkca ilan ediyorlardı. ii.Hangi ÅŸart ve kökene sahip olursa olsun hiçbir anlaÅŸmazlık ve çatışmanın çözümü için barışçı yollar dışındaki yollara baÅŸvurulmayacaktı. Yine de Paktı imzalayan pek çok ülke andlaÅŸmaya kendilerine yönelik “saldırı” olması durumuyla ilgili olarak çekince koydular.
Briand-Kellog Paktı BirleÅŸmiÅŸ Milletler öncesi dönemde barışı koruma konusundaki en önemli giriÅŸimlerden biridir. Paktın tarafları andlaÅŸmayı çiÄŸnemiÅŸ olsa da II. Dünya Savaşı’na kadar Pakt güvenilir bir belge olma özelliÄŸini korumuÅŸtur ve savaÅŸ sonrası oluÅŸturulan savaÅŸ suçları kavramına hukuksal temel olmuÅŸtur. Ayrıca Nürnberg ve Tokyo Mahkemeleri’nde Briand-Kellog Paktı’nı ihlal eden suçlardan dolayı da yargılamalar olmuÅŸtur.
Brüksel Andlaşması, 17 Mart 1948
17 Mart 1948 tarihinde Brüksel’de imzalanan savunma ve iÅŸbirliÄŸi andlaÅŸması. İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg II. Dünya Savaşı sırasında Londra’da bir gümrük andlaÅŸması imzalamışlardı ve 1948 yılı başından itibaren bu ülkeler arasında gümrük oranları büyük ölçüde azalmıştı. Bu Benelux Ekonomik BirliÄŸi’ne temel oluyordu. Öte taraftan İngiltere ve Fransa Mart 1947′de Dunkirk AndlaÅŸması’nı imzalayarak askeri ve ekonomik iÅŸbirliÄŸi yolunda önemli bir adım atmışlardı. Sovyetlerin DoÄŸu Avrupa’da etkinliÄŸini arttırarak Åžubat 1948′de Çekoslovakya’da komünistleri iktidara getirmesi Batı Avrupa BirliÄŸi’nin kurulması doÄŸrultusundaki çabaları hızlandırdı. Brüksel AndlaÅŸması ile taraflar ortak bir savunma sistemi kurmaya, ekonomik ve kültürel baÄŸları kuvvetlendirmeye karar vermiÅŸlerdi. Andlamanın 4. maddesine göre taraflardan herhangi biri “Avrupa’da silahlı bir saldırıya uÄŸrarsa andlaÅŸmaya taraf diÄŸer devletler bu devlete mevcut askeri ve diÄŸer bütün olanaklarla yardım edeceklerdi. AndlaÅŸma ile “Batı BirliÄŸi”nin en üst organı olarak, beÅŸ ülkenin DışiÅŸleri Bakanlarının katılımıyla oluÅŸan Danışma Konseyi ve bu Konsey’e baÄŸlı Savunma Bakanlarından kurulu Batı Savunma Komitesi kuruluyordu.
Brüksel AndlaÅŸması 1949′da kurulan NATO ile 1955′te kurulan Batı Avrupa BirliÄŸi’ne öncülük etmiÅŸtir.
Bükreş Barış Andlaşması, 10 Ağustos 1913
II. Balkan Savaşı’nı sona erdiren andlaÅŸma. I. Balkan Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ni ağır bir yenilgiye uÄŸratan müttefik Balkan devletleri arasında, ele geçirilen toprak konusunda anlaÅŸmazlık çıktı. Bulgaristan’ın Yunanistan’a saldırması sonucu tekrar ama bu sefer eski müttefikler arasında baÅŸlayan savaÅŸ Bulgaristan’ın yenilgisiyle sonuçlandı. I. Balkan Savaşı’na katılmamış olan Romanya da Bulgaristan karşısında savaÅŸa girdi. BükreÅŸ’te 10 AÄŸustos 1913′te imzalanan barış andlaÅŸmasıyla Bulgaristan’a Makedonya’nın küçük bir bölümü ve Batı Trakya bırakılırken Bulgaristan Güney Dobruca’yı Romanya’ya vermek zorunda kaldı. Sırbistan Makedonya’nın orta ve kuzey, Yunanistan ise güney bölümünü aldı.
Camp David Andlaşmaları, 1979
17 Eylül 1978 tarihinde Mısır ile İsrail arasında imzalanan çerçeve anlaÅŸmalar. Bu anlaÅŸmalar temelinde ve A.B.D.’nin çabaları sonucunda iki ülke 26 Mart 1979′da yine Washington’da bir Barış AntlaÅŸması yaparak aralarındaki 30 yıllık savaÅŸ durumuna son verdiler.
Mısır ve İsrail, İsrail devletinin 1948′deki kuruluÅŸundan beri birbirlerine düşman durumundaydılar. A.B.D. BaÅŸkanı Jimmy Carter bu iki devleti antlaÅŸma masasına oturtarak sürmekte olan Arap-İsrail sorununa bir çözüm bulmayı amaçlıyordu. 1977 Kasım’ında Mısır CumhurbaÅŸkanı Enver Sedat’ın sürpriz Kudüs ziyareti bu yolda önemli bir adım oldu. Sonuçta A.B.D.’nin sürekli çabası ve her iki devlete görülmemiÅŸ miktarda ekonomik yardım sözü karşılığında Mısır CumhurbaÅŸkanı Sedat ile İsrail BaÅŸbakanı Begin 1978 Eylül’ünde Camp David’de biraraya geldiler ve 17 Eylül’de Camp David AntlaÅŸmalarına imza koydular. AntlaÅŸmalar Batı Åžeria, Gazze, Filistin ve Sina Yarımadası konularını kapsayan ve iki devlet arasında gerçekleÅŸecek barışın esaslarını belirliyordu. Buna göre İsrail ile Mısır ve Ürdün arasında yapılacak görüşmelerle Batı Åžeria ve Gazze’de yaÅŸayan Filistinliler’e özerklik tanınacaktır. Sina Yarımadası bu antlaÅŸmalardan sonraki üç ay içinde imzalanacak barış antlaÅŸmasından sonraki üç ay zarfında İsrail tarafından boÅŸaltılacaktı. Öngörülen Barış AntlaÅŸması 26 Mart 1979′da Washington’da imzalandı. Bu antlaÅŸma, Filistin KurtuluÅŸ Örgütü ile hemen hemen bütün Arap dünyasında tepki ile karşılanmış, Mısır’a karşı geniÅŸ bir siyasi ve ekonomik boykota giriÅŸilmiÅŸtir. Mısır belirli bir süre Arap dünyasında yalnızlığa itilmiÅŸtir.Öte yandan İsrail, 1979 Eylül’ünde Sina Yarımadası’ndan tamamen çekilmiÅŸtir.
Carter Doktrini
1979 sonlarında Sovyetler’in Afganistan’a askeri müdahalede bulunarak ülkeyi kontrol altına alması üzerine, ABD bu hareketin Basra Körfezi ve petrol bölgesine yayılmasından kuÅŸkulandığından, BaÅŸkan Carter bir açıklama yaparak, herhangi bir yabancı devletin bu Körfezin kontrolünü ele geçirmeye çalışılmasının ABD’nin hayati menfaatlerine saldırı sayılacağından, askeri kuvvet kullanılması da dahil her türlü tedbiri alacaklarını ilan etti. Bu açıklama ve politik tutum Carter Doktrini olarak anılmaktadır.
Casablanca Konferansı, 15-24 Ocak 1943
II. Dünya Savaşı sırasında A.B.D. BaÅŸkanı Roosevelt ile İngiltere BaÅŸbakanı Churchill arasında Fas’ın Casablanca kentinde yapılan görüşme. Konferansa daha sonra sürgündeki Fransız hükümeti adına da Gaulle de katılmışsa da pek bir ilgi görmemiÅŸtir. Konferans, 15-24 Ocak 1943 tarihleri arasında müttefiklerin Kuzey Afrika harekatından önce yapılmıştı. Görüşmelerde bu harekatle beraber Sicilya ve Güney İtalya’ya yapılacak çıkarma da ele alındı. Konferans sonunda alınan karara göre Mihver Devletleri kayıtsız ÅŸartsız teslim olacaklardı. Bu kararın sebebi I. Dünya Savaşı sonrasında olduÄŸu gibi Wilson’un 14 noktasına göre teslim olduÄŸunu ileri sürmüş olan Almanya’nın Versailles düzenine bunu göstererek karşı çıkmış olmasıdır. SavaÅŸ sonrasında Almanya’nın bu gibi gerekçelere dayanarak sorun çıkarması istenmiyordu.
Castlereagh, Robert Stewart
1818-1822 yılları arası İngiltere DışiÅŸleri Bakanı. Napoleon’a karşı kurulan Büyük İttifak’ın oluÅŸturulmasına katkıda bulunmuÅŸ, ayrıca 1815′te Avrupa haritasını yeniden çizen Viyana Kongresi’nde önemli rol oynamıştır. Avusturya Åžansölyesi Metternich ile beraber 1815 sonrası Avrupa düzenin mimarlarından sayılır.
Cenevre Anlaşmaları, 1954
Nisan-Temmuz 1954 arasında Cenevre’de yapılan, Çin Halk Cumhuriyeti, İngiltere, Fransa, S.S.C.B., A.B.D., Kamboçya, Laos, Kuzey ve Güney Vietnam’ın katıldığı konferansta kabul edilen, fakat baÄŸlayıcı niteliÄŸe sahip olmayan belgeler. İmzalanan on belgeden, üçü askeri anlaÅŸma, altısı tek taraflı bildiri ve sonuncusu da Sonuç Bildirgesiydi.
Fransa, Kuzey-Güney Vietnam, Laos ve Kamboçya arasında baÅŸlayan görüşmeler 21 Temmuz’da bu ülkeler arasında imzalanan anlaÅŸmalar ile sonuçlandı. Buna göre Vietnam’ı ikiye bölen 17. enlem boyunca ateÅŸkes ilan ediliyor, karşılıklı olarak askeri birliklerin çekilmesi için taraflara 300 gün tanınıyordu. Ayrıca komünist gerillaların Kamboçya ve Laos’tan çekilerek bu ülkelerde serbest seçimlerin yapılması ve bu ülkelerin rızası doÄŸrultusunda Fransız birliklerinin bu ülkelere yerleÅŸtirilmesi öngörülüyordu. AnlaÅŸmalar ile bölünme çizgisi olarak ileri sürülen sınırları da ortadan kaldırıyorlardı. AnlaÅŸmaların uygulanması, Polonya, Hindistan ve Kanadalı temsilcilerden oluÅŸacak bir kurul tarafından denetlenecekti. Konferans’ın Sonuç Bildirgesi ise Vietnam’ın yeniden birleÅŸtirmesi ve 1956 Temmuz’unda bu ülkede seçimlerin yapılması çaÄŸrısında bulundu.
Konferansa katılan ülkeler anlaşma hükümlerine uymayı taahhüt ettiler, ama A.B.D. anlaşmaların kendisini bağlamadığını ileri sürdü. Güney Vietnam da anlaşmayı imzalamayı geciktirince Sonuç Bildirgesi imzalanamadı.
Cenevre Bildirgesi, 30 Temmuz 1974
I. Kıbrıs Barış Harekatı (20 Temmuz 1974) sonrasında BirleÅŸmiÅŸ Milletlerin çaÄŸrısı ile Cenevre’de bir araya gelen Türk, Yunan ve İngiliz DışiÅŸleri Bakanlarının imzaladıkları bildiri. Buna göre i-Adada 1960 Anayasası ile kurulmuÅŸ düzene dönülmesi için gerekli önlemler alınacak ii-Adada taraflar 30 Temmuz 1974 günü denetimleri altında bulundurdukları alanları geniÅŸletmeyecekler iii-30 Temmuz ateÅŸkes çizgisinde sadece BirleÅŸmiÅŸ Milletler kuvvetleri denetimi altında olacak bir güvenlik bölgesi oluÅŸturulacak iv-Kıbrıs Rum ve Yunan kuvvetlerinin kuÅŸatması altındaki bütün Türk bölgeleri bu kuvvetlerce boÅŸaltılacak ve bu bölgeler BirleÅŸmiÅŸ Milletler kuvvetlerinin koruması altına girecek v-Adada anayasal düzenin yeniden kurulması için, üç DışiÅŸleri Bakanı, Kıbrıs’daki iki toplumun liderlerinin de katılımıyla 8 AÄŸustos’ta Cenevre’de yeniden bir araya gelecekti.
Cenevre Konferansları, 25-30 Temmuz 1974, 8-14 Ağustos 1974
BirleÅŸmiÅŸ Milletler Güvenlik Konseyi’nin çaÄŸrısı ile Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında Cenevre’de yapılan Kıbrıs Sorununun çözümüne yönelik iki konferans, 15 Temmuz 1974′te Kıbrıs’ta Enosis amaçlı EOKA’cı Nikos Sampson tarafından yapılan darbe üzerine Türkiye BirleÅŸmiÅŸ Milletler Güvenlik Konseyi’ni harekete geçirmeye çabaladı. Bir sonuç alınamaması sonucu Türkiye I. Kıbrıs Barış Harekatını gerçekleÅŸtirdi (20 Temmuz 1974). Bunun üzerine Güvenlik Konseyi aldığı 353 sayılı kararla, tarafları ateÅŸkes yapmaya, yabancı güçleri Kıbrıs’tan çekilmeye ve üç garantör devlet olarak Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’yi görüşmeler yapmaya çağırdı. 25 Temmuz’da Cenevre’de biraraya gelen üç ülke DışiÅŸleri Bakanları 30 Temmuz’da Cenevre Deklarasyonu’nu imzaladılar. Deklarasyona göre 8 AÄŸustos’ta üç ülke DışiÅŸleri Bakanları Cenevre’de bir kez daha biraraya geldiler. Görüşmelerde bir sonuç alınamaması üzerine Türkiye, 14 AÄŸustos’ta II. Kıbrıs Barış Harekatı’na baÅŸladı.
Cenevre Sözleşmeleri, 1949
12 Nisan-12 AÄŸustos 1949 tarihleri arasında Cenevre’de toplanan uluslararası konferansta imzalanan ve Uluslararası İnsancıl Hukuk’un temelini oluÅŸturan dört sözleÅŸme. Bu sözleÅŸmeler ÅŸunlardır: 1)Kara savaşında yaralıların ve hastaların durumlarını iyileÅŸtirme hakkında sözleÅŸme 2)Deniz savaşında yaralıların ve hastaların durumlarını iyileÅŸtirme sözleÅŸmesi 3)SavaÅŸ tutsaklarına yapılacak iÅŸlemlere iliÅŸkin sözleÅŸme 4)SavaÅŸ zamanında sivil halkın korunmasına iliÅŸkin sözleÅŸme.
Cezayir Anlaşması, 1975
6 Mart 1975′te Irak ile İran arasında Cezayir’de imzalanan iki ülke arasındaki sınır anlaÅŸmazlığı ve bazı diÄŸer sorunları çözüme baÄŸlayan anlaÅŸma. 1969 Nisan’ında, A.B.D.’nin desteÄŸine sahip ve askeri gücü yüksek olan İran Åžahı, önemli bir suyolu olan Åžatt-ül Arab’ın Irak’a ait bulunduÄŸu 1937 tarihli Irak-İran Sınır AntlaÅŸması’nı ortadan kaldırmak istedi. Bu amaçla İran gemilerini bir güç gösterisi olarak bölgeye gönderdiÄŸinde, iki ülke kuvvetleri arasında silahlı çatışma çıktı ve 1970′te de diplomatik iliÅŸkiler kesildi. Ancak çok geçmeden 1973 yılında Irak ile İran arasında diplomatik iliÅŸkiler yeniden kuruldu. 1975 yılında Cezayir’deki Petrol İhraç Eden Ülkeler toplantısında, Cezayir Devlet BaÅŸkanı Bumedyan’ın arabuluculuÄŸu ile iki ülke arasında Cezayir AnlaÅŸması imzalandı. Buna göre, iki ülke arasındaki sınır Åžatt-ül Arab suyolunun en derin noktasından geçecek ve İran, Irak’taki Kürtleri merkezi hükümete karşı desteklemekten vazgeçip onlara yaptığı yardımı kesecekti. Ancak 1979′da İran’da Åžah’ın devrilip İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla iki ülke arasındaki iliÅŸkiler kötüleÅŸti ve 1980 Eylül’ünde İran-Irak savaşı baÅŸladı.
Cezayir Konferansı, 1973
BaÄŸlantısız ülkeler dördüncü zirve toplantısı. Cezayir’in baÅŸkenti Cezayir’de toplanan zirveye 77 ülkenin devlet veya hükümet baÅŸkanları katılmıştır. Konferans 5-9 Eylül 1973 tarihleri arasında yapılmış, 1970′teki Lusaka Konferansı’nda olduÄŸu gibi bu konferansta da ekonomik sorunlar ağırlıklı ele alınmıştır. Bunun sebebi uluslararası ortamdaki “yumuÅŸama” ile beraber artık bu ülkeleri ilgilendiren pekçok siyasi bağımsızlık mücadelelerinin baÅŸarıya ulaÅŸmış olmasıydı. Bunun sonucu bazı Latin Amerika ülkelerinin konferansa ilgi duyması olmuÅŸtur. Konferans sonunda yayınlanan “Ekonomik Bildiri”de “Siyasal Bildiri”den daha geniÅŸ yer almıştır.
Chaumont Andlaşması, 1814
1 Mart 1814′te İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya arasında imzalanan ve bu devletler arasında sürekli bir diplomatik iÅŸbirliÄŸinin temellerini atan antlaÅŸma. 1822 yılına kadar yürürlükte kalan antlaÅŸma bu tarihte İngiltere tarafından geçersiz sayılarak sona ermiÅŸtir.
Chester Projesi
Amerikalı emekli Amiral Colby Chester’in aracılığı ile bir ABD-Kanada ortaklık grubu ÅŸirketi tarafından hazırlanan, inÅŸa bölgesinin çevresindeki madenleri iÅŸletme imtiyazı karşılığında bazı bölgelerde demiryolu ve liman yapımını içeren proje. Projeye göre ÅŸirket Adana-Yumurtalık, Musul-Kerkük ve Samsun bölgelerinde yaklaşık 4400 km’lik bir demiryolu; Yumurtalık ve Trabzon’a birer liman inÅŸa edecek, buna karşılık olarak da bu bölgelerin çevresindeki 40 km’lik bir kuÅŸak çevresinde bilinen ve sonradan bulunabilecek petrol ve diÄŸer bütün madenlerin 99 yıllığına iÅŸletecekti. Åžirket gerek demiryolları ve limanlardan gerekse madenlerin iÅŸletiminden elde ettiÄŸi kardan Türk hükümetine belirli bir pay verecekti.
Chester Projesi ile verilen imtiyaz, Cumhuriyet döneminin ilk yabancı sermaye yatırım giriÅŸimi olması bakımından önemlidir. Nisan 1923′te Meclis tarafından onaylandıysa da Musul ve Kerkük’ün Lozan AntlaÅŸması ile alınamaması nedeniyle proje uygulamaya konamadı ve Meclis Aralık 1923′te sözleÅŸmeleri feshetti.
Chicago Sözleşmesi, 1944
Aralık 1944′te Chicago’da toplanan konferansta kabul edilen Uluslararası Sivil Havacılık SözleÅŸmesi. Daha önce imzalanmış Paris ve Havana SözleÅŸmeleri’nin yerini almıştır. SözleÅŸme ile her devlete kendi üzerindeki hava sahasında “kısıtlamasız ve tekelci bir egemenlik” tanınmıştır. Fakat bu egemenliÄŸin kullanımının yanında herhangi bir tarifeye baÄŸlı olmayan uçaklar önceden izin almadan -sözleÅŸmeye taraf devletin ülkesine veya ticari amaçlı iniÅŸler hariç- transit olarak sözleÅŸmeye taraf ülkenin hava sahasından geçebileceklerdir. Tarifeli uçuÅŸlar veya charter seferlerinde ise o ülkenin izni gerekmektedir. SözleÅŸme kabotaj hakkını ülke devletine tanımış ve güvenlik nedeniyle uçuÅŸa yasak bölgeler kurulabilmesine izin vermiÅŸtir. Ayrıca SözleÅŸme ile uçakların uyruÄŸunun belirlenmesi için kullanılabilecek kurallara da açıklık getirilmiÅŸ, her uçağın, tescil edildiÄŸi devletin uyruÄŸunda olduÄŸu kararlaÅŸtırılmıştır.
SözleÅŸme ile ilgili bir nokta da BirleÅŸmiÅŸ Milletler uzmanlık kuruluÅŸlarından biri olan ve merkezi Montreal’da bulunan Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü’nün (ICAO) kurulmasıdır. Bu örgüt, sivil havacılıkla ilgili kural ve yöntemlerin geliÅŸtirilmesi için çalışır ve bazı önlemler önerir.
Chicago Konferansı sonunda Uluslararası Sivil Havacılık SözleÅŸmesi’yle beraber Uluslararası Hava Servisleri Transit SözleÅŸmesi ve Uluslararası Hava Nakliyatı SözleÅŸmesi de imzalanmıştır. Bu sözleÅŸmeler, ülke-devletinin geçiÅŸ ile ilgili olarak diÄŸer devletlere tanıyacağı hakları ve geçiÅŸ ile beraber nakliyet ve ticaret ile ilgili birtakım hak ve kolaylıkları içermektedir.
Churchill, Sir Winston
İngiliz devlet adamı, baÅŸbakan ve yazar. 1940-1945 ve 1951-1955 yılları arasında Muhafazakar Parti’nin lideri olarak BaÅŸbakanlık yapmıştır. II. Dünya Savaşı’nda ülkesini yenilginin eÅŸiÄŸinden döndürmüş, Roosevelt ve Stalin ile beraber müttefiklerin savaÅŸ stratejisini belirlemiÅŸtir. Kraliyet Askeri Okulu’nu bitirdi ve 1895′te orduya katıldı. 1900′da ordudan ayrılarak siyasete girdi. 1911′de önce İçiÅŸleri sonra Deniz Kuvvetleri Bakanı oldu. Çanakkale Savaşı’nda donanmanın baÅŸarısızlığı sonucu bakanlıktan ayrılarak orduya döndü. 1921′de ise Sömürgeler Bakanlığı’na getirildi. Bir ara Maliye Bakanlığı yaptıysa da 1935 seçimlerinden sonra kabineye alınamadı. Savaşın baÅŸlaması ile tekrar Deniz Kuvvetleri Bakanlığı’na getirilen Churchill Nisan 1940′ta Chamberlain’in istifası ile onun yerine geçerek BaÅŸbakan oldu. Churchill acı sonuçlara ve tartışmalara yol açan bazı kararlar almak durumunda kaldı ama kendine özgü mizah anlayışını bırakmadan halka gerçekçi açıklamalar yapıyordu. AÄŸzındaki puro ve eliyle yaptığı zafer iÅŸareti Churchill’in simgesi olmuÅŸtu. A.B.D.’nin de savaÅŸa girmesiyle bu ülke ile her cephede komuta birliÄŸi ve ortak strateji kurdu. BaÅŸbakan Roosevelt’ten aldığı destekle Sovyetlerden gelen bütün “ikinci cephe” kurulması isteklerini erteledi.
SavaÅŸ sırasında toplanan Kazablanka, Quebec, Tahran ve Yalta konferanslarında Roosevelt ve Stalin ile biraraya gelerek savaşın devamı ve savaÅŸ sonrası düzenle ilgili kararlara katkıda bulundu. SavaÅŸ sonrasında Potsdam Konferansı’na da katıldıysa da önemli bir rol oynayamadı. Partisinin seçimleri kaybetmesiyle konferans bitmeden ülkesine döndü.
Colbertçilik
Fransa Maliye Bakanı J.Baptiste Colbert (1619-1683)’in Fransa’da izlediÄŸi, sıkı bir devlet himayesi, sanayileÅŸme ve ekonominin devlet eliyle düzenlenmesi yoluyla bir devletçilik öngören ekonomi politikası. Colbert’in Fransız Sanayisini geliÅŸtirecek ihracatı arttırma yönündeki bu politikası “Colbertçilik” diye anılmaktadır. ColbertçiliÄŸe “Fransız Merkantilizmi” veya “Sanayi Merkantilizmi” de denmektedir. Colbert, sanayinin geliÅŸmesi için gerekli mali reformları yapmış ve bundan elde edilen geliri yine sanayie aktarıp devlet eliyle fabrikalar kurmuÅŸ ve imalat yöntemleri ile kalite kontrolü hakkında kararnameler yayınlamıştır. Sanayiin ihtiyaç duyduÄŸu hammaddelerin ithalatı kolaylaÅŸtırılırken bunun dışındaki ithalat yüksek vergilerle önlenmeye çalışılmış, ihracat ise teÅŸvik edilmiÅŸtir. Bu dönemde ekonomiye devletin müdahalesinin artması ile Colbertçilik gerek sanayiciler gerekse ihmal edilen tarım kesimi tarafından eleÅŸtirilmiÅŸ ama Colbertçilik Fransa’nın alt-yapı ve imalat sanayiin geliÅŸmesinden önemli bir rol oynamıştır.
Colombo Konferansı, 1954
Mayıs 1954′te Seylan (Sri Lanka)’ın baÅŸkenti Colombo’da yapılan beÅŸ güney Asya devleti temsilcisinin katıldığı konferans. Endonezya Devlet BaÅŸkanı Sastroamidi Jojo’nun çaÄŸrısı ile toplanan Konferansa Hindistan, Pakistan, Seylan, Endonezya ve Birmanya katılmıştır. Konferansın esas amacı Çinhindi’deki geliÅŸmeleri izlemek olmakla beraber daha büyük bir Asya-Afrika devletleri Konferansı toplanması konusu tartışılmıştır. Konferans 1955′te toplanan Bandung Konferansı’na öncülük etmiÅŸtir.
Colombo Konferansı, 1976
Sri Lanka’nın baÅŸkenti Colombo’da toplanan BaÄŸlantısız ülkeler zirve toplantısı. 11-14 AÄŸustos 1976 tarihleri arasında toplanan Konferansa aralarında Filistin KurtuluÅŸ Örgütü’nün de yer aldığı 86 ülkenin devlet veya hükümet baÅŸkanları katılmıştı. Konferans’ta BaÄŸlantısızlar hareketinin genel durumu, sömürge ülkelerinden bazılarının bağımsızlıklarına kavuÅŸmaları, Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki ırk ayrımı politikası, Filistin ve Kamboçya sorunları, Hint Okyanusu ve Kore yarımadasının silahtan arındırılması gibi konularda görüşmeler yapılmıştı. Konferans’ta ekonomik konulara iliÅŸkin olarak aynı yılın Mayıs ayında Nairobi’de yapılan BirleÅŸmiÅŸ Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nda “77′ler Grubu” tarafından önerilen görüşler tekrarlanmıştır. Ayrıca Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) model alınarak diÄŸer hammaddeler için de benzer uluslararası örgütlenmelerin gerçekleÅŸtirilmesi konusu da tartışılmıştır.
Colombo Planı
Üyeleri arasında karşılıklı yardımlaÅŸmayı geliÅŸtirmeyi ve çok taraflı bir danışma mekanizmasını amaçlayan bölgesel ekonomik yardım programı. Colombo Planı 1950′deki Colombo İngiliz Uluslar TopluluÄŸu Konferansı’nda kabul edildi. Plan ilk önce geliÅŸmiÅŸ ülkelerin geliÅŸmekte olan ülkelere altı yıllık bir kalkınma programı dahilinde 5 milyar dolarlık bir yardımda bulunmasını öngörüyordu. Pakistan, Hindistan, Seylan (Sri Lanka), Yeni Zelanda, Avusturya ve İngiltere arasında geliÅŸen bu örgütlenme daha sonra baÅŸka Asya ülkelerinin de katılmasıyla geniÅŸledi. Sovyetler BirliÄŸi’ne karşı çevreleme politikası izleyen A.B.D.de Asya’daki komünist olmayan ülkeleri desteklemek amacıyla plana katılmıştır. 1950′den bu yana kalkınmaları amacıyla Asya ülkelerine 25 milyar dolarlık borç ve yardım bu plan çerçevesinde saÄŸlanmış ve binlerce kiÅŸi bu plan sayesinde teknik eÄŸitim edinmiÅŸtir.
Curzon Hattı
1919-1920 Sovyetler BirliÄŸi -Polonya Savaşı’nda Sovyetler ile Polonya arasında ateÅŸkes hattı olarak önerilen sınır çizgisi I. Dünya Savaşı sonrasında Polonya’nın doÄŸu sınırı olarak Lord Curzon tarafından önerilmiÅŸse de kabul edilmemiÅŸtir. II. Dünya Savaşı’nın baÅŸlangıcında Almanya Eylül 1919′da bu hatta kadar olan Polonya topraklarını iÅŸgal etmiÅŸ ve bu hattın doÄŸusundaki Polonya toprakları ise Molotov-Ribbentrop AntlaÅŸması’na göre Sovyetlerin iÅŸgali altına girmiÅŸtir. Åžubat 1945′teki Yalta Konferansı’nda Sovyetler BirliÄŸi, A.B.D. ve İngiltere’ye Curzon Hattı’nı Sovyet-Polonya sınırı olarak kabul ettirdi. 1951′de yapılan ufak bir iki deÄŸiÅŸiklikle beraber hat, Sovyet-Polonya sınırını oluÅŸturdu.
Çanakkale Savaşları, Şubat 1915-Ocak 1916
Müttefik devletlerin 1915 Åžubat’ında baÅŸlattıkları Çanakkale BoÄŸazı ve İstanbul’u ele geçirmeye yönelik askeri harekat baÅŸarısızlıkla sonuçlanmıştır. İngiliz, Fransız, Avustralya ve Yeni Zelanda (Anzak) kuvvetlerinin katıldığı harekatın amaçları ÅŸunlardı i-BoÄŸazları açarak Rusya’ya savaÅŸ malzemesi ve yardım göndermek ii-İstanbul’u iÅŸgal ederek Osmanlı Devleti’ni savaÅŸ dışında bırakmak ii-Balkanlarda üstünlük saÄŸlayıp henüz savaÅŸa girmemiÅŸ İtalya ve Romanya’nın İtilaf Devletleri yanında savaÅŸa girmelerini saÄŸlamak.
Yaklaşık her iki taraftan da 300.000′er askerin ölmesi ile sonuçlanan Çanakkale SavaÅŸları İtilaf Devletleri için büyük bir baÅŸarısızlık oldu. BoÄŸazların açılamaması sonucu yardım alamayan Rusya’da rejim çöktü ve iÅŸbaşına gelen BolÅŸevikler Brest-Litovsk AntlaÅŸmaları ile savaÅŸtan çekildiler. İngiltere’de ise Asquith liderliÄŸindeki Liberal hükümet istifa etmek zorunda kalarak yerini koalisyon hükümetine bıraktı. Böylece o sırada Deniz Kuvvetleri Bakanı ve harekatın mimarlarından Churchill kabineden ayrılmak zorunda kaldı. Tarihçiler tarafından savunulan genelkanı, Çanakkale SavaÅŸları’nın baÅŸarısızlıkla sonuçlanmasının I. Dünya Savaşı’nın en az iki yıl uzamasına yol açtığı yönündedir.
Çekiç Güç (Combined Task Force-Poised Hammer)
Temmuz 1991 tarihinde kurulan ve amacı Saddam Hüseyin’in olası saldırılarına karşı Kuzey Irak Kürtlerine güvence saÄŸlamak olan “Huzur Operasyonu-2″nin (Operation Provide Comfort-2) uygulama birliÄŸi olan hava kuvveti ile küçük fakat etkili bir yer unsurunun adı. Türkiye’de İncirlik ve Pirinçlik’te konuÅŸlanmış 77 uçak ve helikopterden ve Amerikan-İngiliz-Fransız-Türk 1862 kiÅŸilik personelden oluÅŸmaktadır. Kuzey Irak’taki Zaho’da da bir irtibat merkezi (Military Coordination Center-MCC) bulunmaktadır.
Çekoslovakya Bunalımı, 1968
Çekoslovakya’da Prag Baharı ile görülen katı Marksist rejim uygulamalarından daha liberal politikalara kayma eÄŸilimine karşı Sovyetler BirliÄŸi liderliÄŸindeki VarÅŸova Paktı ülkelerinin bu ülkeye yaptıkları askeri müdahale sonrası ortaya çıkan bunalım. 1968 Ocak’ında Çekoslovakya Komünist Partisi Genel SekreterliÄŸine Aleksander Dubçek’in atanmasıyla birlikte ülkede liberalleÅŸme politikaları gözlenmeye baÅŸladı. Üst düzey görevlere Dubçek gibi liberalleÅŸme yanlısı kiÅŸilerin getirilmesi Moskova’yı tedirgin etti ve Sovyetler BirliÄŸi Dubçek’i, tutumunu deÄŸiÅŸtirmesi yönünde uyardı. Buna Dubçek’in uymaması üzerine Sovyetler BirliÄŸi önderliÄŸindeki Macaristan, Polonya ve Demokratik Almanya birliklerinden oluÅŸan bir VarÅŸova Pakto gücü Çekoslovakya’yı iÅŸgal etti. Sovyetler bu olayı bir Pakt içi mesele olarak görürken uluslararası platformda bu olay bir ülkenin egemenliÄŸinin ihlali olarak algılanıyordu. Bu olay, uluslararası komünist hareketler arasında da tartışmaya yol açtı ve bir tarafta Brejnev Doktrini öte yanda ise Avrupa Komünizmi görüşleri ortaya çıktı.
Çelik Pakt (Pacto d’Acciaio), 1939
Nazi Almanyası ile faÅŸist İtalya arasında 22 Mayıs 1939′da imzalanan ittifak antlaÅŸması. Her iki devlet kendileri için öngörmüş oldukları “hayat sahası”nı gerçekleÅŸtirmeyi hedefleyen bu ittifak antlaÅŸmasına göre taraflar birbirlerini ilgilendiren bütün sorunlarda karşılıklı olarak yardımlaÅŸacaklardı ve taraflardan biri, bir veya daha fazla devlet ile savaÅŸa girer ise, öteki devlet bütün gücü ile ona yardım edecekti. Çelik Paktı, İngiltere ve Fransa’nın doÄŸu ve güney Avrupa’daki bazı küçük devletlerle -Türkiye dahil- yaptıkları ikili antlaÅŸmalara bir tepki niteliÄŸindedir.
Çevreleme Politikası (Containment Policy)
II. Dünya Savaşı sonrası A.B.D.’nin Sovyetler BirliÄŸi’ne karşı olarak onun etrafındaki devletlerle oluÅŸturduÄŸu veya oluÅŸmalarında katkıda bulunduÄŸu ittifaklar zinciri. SavaÅŸ sonrasında iki farklı dünya görüşüne sahip devlet dünya egemenliÄŸi konusunda sıkı bir mücadeleye girdiler. DoÄŸu Avrupa’da Sovyetlerin kendisine baÄŸlı uydu sosyalist devletler kurmasından ürken A.B.D. bu Sovyet yayılmasını önlemek amacıyla çeÅŸitli tarihi ve politik nedenlerle bu ülkeden çekinen devletlerle bir ittifaklar zinciri oluÅŸturarak onu “çevrelemek” istiyordu. Bu doÄŸrultuda kurulan Kuzey Atlantik AntlaÅŸması Örgütü (NATO), Balkan Paktı, BaÄŸdat Paktı, Güney Asya AntlaÅŸması Örgütü (SEATO), Anzus Paktı bu politikanın ürünleridir.
Çifte Çevreleme Politikası (Dual-Double Containment Policy)
Amerika BirleÅŸik Devletleri’nin 1990-1991 Körfez Savaşı’ndan sonra İran ve Irak’a yönelik olarak uyguladığı politika. ABD, 1979′daki İslami nitelikli rejim deÄŸiÅŸikliÄŸi nedeniyle İran’a yönelik olarak uygulamaya koyduÄŸu siyasal ve ekonomik kuÅŸatmaya Körfez Savaşı’ndan sonra Irak’ı da dahil etmiÅŸ, yani her ikisini birden karşısına alarak dünya politikasından tecrit etmeye çalışmıştır ve buna da çifte çevreleme denmiÅŸtir.
Çin-Sovyet Uyuşmazlığı
II. Dünya Savaşı sonrasında 1949′da Çin’de kurulan komünist rejim ile Sovyetler BirliÄŸi arasında 1950′lerin sonlarında baÅŸlayıp 1980′lerin ikinci yarısına kadar süren soÄŸuk iliÅŸkiler. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra Sovyetler BirliÄŸi ile bu ülke arasında sıcak iliÅŸkiler kurulmuÅŸtu. Fakat Sovyetler BirliÄŸi Komünist Partisi’nin 20. Kongresi’nden sonra iki ülke arasındaki iliÅŸkiler giderek bozulmaya baÅŸladı. En baÅŸta iki ülke arasında yüzyıllardan beri süren bir tarihi mücadele vardı. Çin Rusya’ya XIX. yüzyılda kendisini sömüren bir devlet gözüyle bakıyordu. Bununla beraber iki ülke önderliÄŸi Marksist-Lenininst ideolojiyi farklı ÅŸekillerde yorumlamaktaydılar. Mao’ya göre Stalin’in kötülenmesi kampanyası çok ileri gitmiÅŸti ve Sovyetlerin “barış içinde birarada yaÅŸama” tezini beÄŸenmiyordu. Ayrıca 1960′lardan itibaren Çin, Çin İmparatorluÄŸu’nun zayıf olduÄŸu ve bu yüzden Çarlık Rusyasına toprak bıraktığı “haksız” sınır antlaÅŸmalarının deÄŸiÅŸtirilmesi gerektiÄŸini ileri sürmeye baÅŸladı. Bu sınır anlaÅŸmazlığı 1969 yılında iki devletin silahlı kuvvetleri arasında ciddi çatışmalara varacak kadar büyüdü. Bu arada Çin, 1968′de Çekoslovakya’ya yapılan Sovyet müdahalesini kınadı. 1970′lerde sınır görüşmelerinin baÅŸlamasına raÄŸmen bunlar ancak belli aralıklarla sürmüş, 1978′de yine ciddi çatışmalar yaÅŸanmıştır. Bütün bu geliÅŸmeler yaÅŸanırken Çin, kendisine karşı Sovyetler kadar büyük bir tehlike olarak görmediÄŸi A.B.D. iliÅŸkileri normalleÅŸtirmeye çalışmaktaydı. 1972′de A.B.D. BaÅŸkanı Nixon Çin’i ziyaret etti ve 1976′da iki ülke arasında diplomatik iliÅŸkiler kuruldu.
1976′da Mao’nun ölümü ve muhalif önderlerin iktidara gelmesiyle iliÅŸkilerin normalleÅŸmesi yolunda bir engel kalktıysa da bu hemen gerçekleÅŸmedi. 1979′da Çin, Kampoçya ile savaÅŸan Vietnam’a girdi ve Nisan ayında Sovyetler ile 1950 tarihli Dostluk, İttifak ve Karşılıklı Yardım AntlaÅŸması’nı iptal etti. Sovyetler ise Vietnam’ın yanında yer aldı. 1979′un sonunda Sovyetlerin Afganistan’a girmesi de iliÅŸkilerin daha da bozulmasına yol açtı. 1982′de Sovyet Devlet BaÅŸkanı Brejnev’in ölümünden sonra iki ülke DışiÅŸleri Bakanları görüşmelere baÅŸladılar ve 1983′te Moskova’da yapılan görüşmeler sonucunda ticari konularda anlaÅŸmaya varıldı. 1983 Kasım’ında Çin-Sovyet sınırı ticarete açıldı.
Yine de iliÅŸkilerin normalleÅŸtirilmesi için Gorbaçov iktidarını beklemek gerekecekti. Çin’de ekonomik reformla birlikte Sovyetler BirliÄŸi, Çin’in dış ticaretine önemli ülkeler arasına girdi ve Çin’in Gorbaçov’un reformlarına ilgisi arttı. 1987 AÄŸustos’unda iki ülke arasında görüşmelerin baÅŸlamasıyla sınırın doÄŸu kesiminde toprak iddialarından doÄŸan sorunların çözülmesi yolunda adımlar atılmaya baÅŸladı. Sovyetler BirliÄŸi bir yıl sonra MoÄŸolistan’ın kuzeyinden önemli sayıda asker çekti. Nihayet 1989 Mayıs’ında Gorbaçov’un Pekin’i ziyareti sırasında Sovyet ve Çin liderleri karşılıklı olarak dostluk, egemenlik ve birbirlerinin içiÅŸlerine karışmama sözü verdiler ve “iliÅŸkilerin normalleÅŸtiÄŸini” açıkladılar.
Çok Taraflı Nükleer Güç (Multilateral Force-MLF)
1960′ların başında A.B.D. tarafından öne sürülen Batı bloku çerçevesinde nükleer gücün kullanımının paylaşılması önerisi. 1960′ların ilk yarısında A.B.D., Sovyetler BirliÄŸi ve İngiltere’den sonra Fransa ve Çin de nükleer denemeler yapmışlardı. Hindistan, Federal Almanya, İtalya, Japonya, Brezilya, İsrail, Pakistan, İsveç, İran ve Libya’nın da nükleer silah yapmak için çalıştıkları veya bunu arzuladıkları biliniyordu. Bunun üzerine özellikle baÄŸlantısız devletler, BirleÅŸmiÅŸ Milletler çerçevesinde nükleer silahların yayılmasını önleme çabalarına giriÅŸmiÅŸlerdi. Bu ortamda A.B.D. çok taraflı nükleer güç düşüncesini ortaya atmış, bu yolla Avrupalı müttefiklerini nükleer silah yapımı yerine, nükleer silah paylaşımına ikna etmeye çalışmıştı. Buna göre bu projeye katılacak ülkeler, bu amaç için ayırdıkları bütün güçlerini NATO’nun emrine verecek, masrafları da ortaklaÅŸa paylaÅŸacaklardı. Bu ÅŸekilde oluÅŸturulacak nükleer güç bazı ülkelere yerleÅŸtirilmek yerine denizaltı ve gemilerde bulundurulacaktı. Bu silahlar da ancak ortaklaÅŸa alınacak bir karar ile kullanabilecekti. Bu proje çeÅŸitli tartışmalara yol açtı. Nükleer silahların bu silahlara sahip olmayan devletlerle paylaşılması nükleer gücün yayılması demek deÄŸil miydi? Sovyetler BirliÄŸi her ne ÅŸekilde olursa olsun Almanya’nın “nükleer tetikte” parmağının bulunmasına karşıydı. Sonuçta bu proje 1968 yılında A.B.D. ve Sovyetler BirliÄŸi’nin Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme AntlaÅŸması (The Non-Proliferation Treaty)’nı imzalanması ile gündemden kalkmıştır.
Danzig Sorunu
Nazi Almanyası’nın Versailles AntlaÅŸması ile “serbest kent” ilan edilmiÅŸ olan Danzig (Gdansk)’i Almanya’ya katma çabaları ve buna karşı Polonya’nın gösterdiÄŸi tepki sonucu doÄŸan uluslararası bunalım. Serbest kent olan Danzig 1922 yılında Polonya’nın gümrük sınırları içine alınmıştı. DoÄŸuya doÄŸru geniÅŸleme politikası izlemeyi amaçlayan Hitler, İngiltere ve Fransa’nın herhangi bir Alman saldırısına karşı Polanya’ya verdikleri askeri güvencenin boÅŸ olduÄŸunu göstermek ve bu iki devletin niyetlerinin ciddi olup olmadığını denetlemek istiyordu. Bunun sonucu 1 Eylül 1939 sabahı Alman birlikleri Polonya’yı iÅŸgale baÅŸladılar. Almanya çekilmesi için verilen ultimatomu reddedince 3 Eylül günü önce İngiltere sonra da Fransa Almanya’ya savaÅŸ ilan ettiler ve böylece II. Dünya Savaşı baÅŸlamış oldu.
Dawes Planı, 1924
I. Dünya Savaşından sonra Almanya’nın ödeyeceÄŸi savaÅŸ tazminatı sorununu çözen Amerikalı maliyeci Charles G.Dawes baÅŸkanlığındaki bir kurul tarafından hazırlanan rapor.
Versailles AntlaÅŸması ile Almanya’nın müttefik devletlere ödeyeceÄŸi savaÅŸ tazminatı -veya diÄŸer deyiÅŸle tamirat borcu- 56 milyar dolar olarak hesaplanmıştı. Daha sonra Almanya’nın itirazları üzerine bu miktar 33 milyar dolara indirildi. Almanya’nın bu miktarı da ödemeyeceÄŸini bildirmesi üzerine bir komisyon kuruldu ve bu komisyon tarafından Dawes Planı diye adlandırılan plan hazırlandı. Bu plana göre Almanya’nın tazminat borcu taksitlere bölünüyor ve bu borç için belirli bir tavan da saptanmıyordu. Rapor AÄŸustos 1924′te müttefik devletler ve Almanya tarafından kabul edildi. Rapor Almanya’nın 250 milyon dolardan borçlanmak üzere giderek artan oranlarda yıllık ödemeler yapmasını öngörmüştü. Ayrıca Almanya’ya 200 milyon dolarlık bir kredi açılacaktı.
Planın olumlu sonuç vermesi üzerine 1929 yılında Almanya üzerindeki sıkı denetimin kaldırılmasına ve toplam tazminat borcu miktarının belirlenmesine karar verildi. Bu da 1929 Young Planı ile gerçekleÅŸti. Dawes Planı tazminat borcu sorunu nedeniyle bozulan Alman-Fransız iliÅŸkilerini düzelmesine yardımcı olmuÅŸ ve Lokarno AntlaÅŸmaları’na giden yolu açmıştır.
Dayanışma Hareketi
Polonya’da Eylül 1980′de Gdansk kentinde kurulan bağımsız Dayanışma Sendikası’nın önderliÄŸinde baÅŸlayan komünist rejimin yumuÅŸaması yönündeki hareket. Aralık 1981′de ilan edilen sıkı yönetimle sendikanın faaliyetleri durduruldu ve Ekim 1982′de Polonya Ulusal Meclisi’nin kararıyla resmen kapatıldı. Bu “kapatılmışlık” dönemi boyunca sendika baÅŸkanı Lech Walesa liderliÄŸinde komünist yönetimen karşı pasif bir direniÅŸte bulundu. Bu mücadele sonucunda 80′lerin sonlarına doÄŸru Jaruselwski hükümeti Dayanışma ile temaslara baÅŸladı. Yönetim ile Sendika arasında yapılan “yuvarlak masa” toplantılarından sonra yasallaÅŸtı ve bir siyasi parti niteliÄŸini de kazandı. 4 Haziran 1989′da yapılan yarı serbest seçimlerle birlikte Dayanışma Hareketi parlamentonun seçimle belirlenen %35′inin tamamını kazanarak 460 üyeli Ulusal Meclis’te 151 sandalya kazandı. Tamamı seçimle belirlenen Senato’da ise 100 üyeliÄŸin 99′unu kazanarak büyük bir baÅŸarı elde etti. Seçim sonrası Dayanışma Hareketi ile Komünist Parti geniÅŸ kapsamlı bir koalisyona gitti ve baÅŸbakanlığa Mazowiecki getirilirken CumhurbaÅŸkanı Jaruselwski görevine devam etti.
Demir perde
II. Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler BirliÄŸi ve diÄŸer DoÄŸu Avrupa’daki sosyalist rejimlerin komünist olmayan ülkelerle iliÅŸkilerindeki kapalılık ve gizlilik siyasetini belirten terim. Demir perde terimi ilk kez Winston Churchill tarafından 5 Mart 1946 tarihli ünlü Fulton konuÅŸması sırasında kullanılmıştır. Terim SoÄŸuk SavaÅŸ dönemi boyunca Batılı ülkelerce komünist ülkelerin kapalılık, gizlilik yönündeki tutumlarını eleÅŸtiri amacıyla sık bir ÅŸekilde kullanılmıştır.
Deniz EgemenliÄŸi Teorisi
XX. yüzyılın baÅŸlarında Amerikalı Amiral Alfred T. Mahan tarafından ortaya atılan jeopolitik egemenlik teorisi. Bu teoriye göre denizlere egemen olan devlet, bütün dünyanın egemenliÄŸine sahip olacaktır. Nitekim Avrupalı devletlerin denizaşırı sömürgeciliÄŸinin en ileri noktaya ulaÅŸtığı dönemde yazdığı “Deniz Gücünün Tarih Üzerindeki Etkisi” adlı kitabında Mahan esas olarak dönemin en büyük deniz gücü ve “üzerinde güneÅŸin batmadığı” bir sömürge imparatorluÄŸuna sahip İngiliz imparatorluÄŸunu incelemiÅŸtir.
Denktaş-Kyprianu Anlaşması, 1979
Kıbrıs sorunun çözümü konusunda toplumlararası görüşmeleri yönlendirecek ana ilkeleri saptamak amacıyla 19 Mayıs 1979 da Kıbrıs Türk Federe Devleti BaÅŸkanı Rauf DenktaÅŸ ile Kıbrıs Rum Kesimi lideri Spiras Kayprianu arasında varılan anlaÅŸma.On maddeden oluÅŸan bu anlaÅŸmaya göre toplumlararası görüşmeler BirleÅŸmiÅŸ Milletler gözetiminde 15 Haziran 1979′da baÅŸlayacak ve 1977 tarihli DenktaÅŸ-Makarios AnlaÅŸması ile BirleÅŸmiÅŸ Milletler’in Kıbrıs ile ilgili olarak almış olduÄŸu kararlar çerçevesinde yürütülecekti. Toprak ve anayasa sorunları temel olarak görüşülecek ama MaraÅŸ bölgesinin durumu öncelikle ele alınacaktı. MaraÅŸ konusunda bir anlaÅŸmaya varılır varılmaz bu anlaÅŸma öncelikle yürürlüğe geçirilecekti. AnlaÅŸmaya raÄŸmen taraflar ortak noktalarda uzlaÅŸmaya varamadılar.
Denktaş-Makarios Anlaşması, 1977
12 Åžubat 1977′de DenktaÅŸ ile Makarios arasında imzalanan anlaÅŸma. Dört maddeden oluÅŸan bu anlaÅŸmaya göre taraflar “federal bir cumhuriyet” esasını kabul etmiÅŸ ve devlet yapısı ve anayasal sistemi bu esasa dayandırmayı kararlaÅŸtırmışlardır. Buna ek olarak toprak düzenlemesi konusunun ekonomik yeterlik ve toprak mülkiyeti ilkelerine göre yapılması kararına da varılmıştır.
Derebeylik: bkz. feodalizm
Doğrudan Haberleşme Hattı Antlaşması, 1963
Kırmızı Telefon AntlaÅŸması olarak da bilinir. A.B.D. ile Sovyetler BirliÄŸi arasında, herhangi bir yanlışlık çıkması veya kaza sonucu bir nükleer savaÅŸ çıkması tehlikesini önlemek amacıyla imzalanan antlaÅŸma. 1962 Ekim Füzeleri Bunalımı (Küba)’ndan sonra, iki ülke lideri arasında doÄŸrudan devreye girecek ve diyaloÄŸu kolaylaÅŸtıracak bir iletiÅŸim sisteminin kurulması gündeme gelmiÅŸti. Bu amaçla iki ülke arasında 20 Haziran 1963′te Cenevre’de söz konusu antlaÅŸma imzalandı.
Doğu Politikası (Ostpolitik)
DoÄŸu-Batı iliÅŸkilerinde yeni bir bakışın sonucu olarak Federal Almanya’nın 1967 yılından itibaren izlemeye baÅŸladığı, VarÅŸova Paktı ülkeleri ve Demokratik Almanya ile iliÅŸkilerini normalleÅŸtirmeyi amaçladığı DoÄŸu Avrupa politikası. Bu politikanın üç ana unsuru vardı. i-Moskova ile doÄŸrudan diyaloÄŸun açılması ii-DoÄŸu Avrupa ülkeleri ile iliÅŸkilerin tam olarak normalleÅŸtirilmesi için yolların aranması iii-Demokratik Almanya’yı ayrı bir birim olarak tanımaksızın bu devletle “geçici bir anlaÅŸmaya” (modus vivendi) varılması.
DiyaloÄŸun ilk adımı, 12 AÄŸustos 1979′te Sovyetler BirliÄŸi ile Federal Almanya arasında yapılan andlaÅŸmadır. Bu andlaÅŸmayla iki devlet yumuÅŸamayı en önemli siyasal amaçları arasında tanımlamakta ve iliÅŸkilerinde baÅŸlangıç noktası olarak Avrupa gerçeklerini kabul edeceklerini belirtmekteydiler. Ayrıca iki devlet, iliÅŸkilerinde kuvvet kullanmayı ve Avrupa’daki ülkelerin oluÅŸmuÅŸ sınırlar içinde bütünlüklerine saygı göstereceklerini taahhüt etmekteydiler. AndlaÅŸmada ayrıca taraflar Oder-Neisse akarsularının DoÄŸu Almanya-Polanya sınırını oluÅŸturduÄŸu kabul ettiklerini de açıklıyorlardı.
Ostpolitik’in ikinci unsuru 7 Aralık 1970 Federal Almanya-Polonya AndlaÅŸmasıdır. Bu andlaÅŸma ile iki ülke Potsdam Konferansı ile belirlenen Oder-Neisse sınırını tanımayı ve gelecekte de sınırların dokunulmazlığını kabul ve birbirlerine karşı kuvvet kullanmamayı taahhüt ettiler.
Ostpolitik’in en önemli unsuru ise Federal Almanya ile Demokratik Almanya arasında SoÄŸuk SavaÅŸ’ın temelini oluÅŸturan iliÅŸkileri idi. İki Alman devleti arasındaki andlaÅŸma 21 Aralık 1972′de imzalandı. Böylece Federal Almanya’nın DoÄŸu Politikasının en önemli ve anlamlı uygulaması gerçekleÅŸtirildi. Bu andlaÅŸmaya göre, taraflar birbirlerine karşı kuvvet tehdit kullanmayacaklar, birbirlerinin sınırlarının dokunulmazlığını ve toprak bütünlüğünü kabul edecekler, birbirlerini uluslararası alanda temsil etmeyecekler, öteki adına davranışta bulunmayacaklar ve aralarında daimi temsilcilikler kuracaklardı. Federal Almanya, andlaÅŸmanın imzalandığı gün Demokratik Alman hükümetine bir nota vererek, imzalanan andlaÅŸmanın Almanya’nın birleÅŸmesi amacıyla çeliÅŸmediÄŸi görüşünde olduÄŸunu açıklamıştır.
Federal Almanya’nın DoÄŸu Politikasındaki son engel 11 Aralık 1973 tarihli Federal Almanya-Çekoslovakya AndlaÅŸmasıyla ortadan kaldırıldı. Bu andlaÅŸma ile, 1938 Münih Düzenlemesinin geçersiz olduÄŸu kabul edilmiÅŸ, iki ülke sınırlarının dokunulmazlığı yükümlülük altına alınmıştır. Ayrıca iki devlet arasında diplomatik iliÅŸki kurulmuÅŸtur.
Böylece, Willy Brandt’in 1967 yılında ortaya attığı DoÄŸu Politikası, bu politikanın özüne uygun olarak imzalanan andlaÅŸmalarla yürürlüğe girmiÅŸ ve Federal Almanya’nın bu tutumu, SoÄŸuk SavaÅŸ’tan yumuÅŸama dönemine geçiÅŸte en önemli basamak taşı olmuÅŸtur.
DoÄŸu Sorunu (Eastern Question)
Osmanlı Devleti’nin dağılmaya baÅŸlamasından sonra büyük devletlerin Osmanlı üzerindeki rekabetlerini açıklayan terim (Eski dilde Åžark Meselesi). İlk kez 1813 Viyana Kongresi’nde kullanılmıştır.
1699 Karlofça AndlaÅŸması ile Osmanlı ilk kez büyük toprak kayıplarına uÄŸramıştı. Kuzeyde Rusya’nın büyük bir güç olarak ortaya çıkması ile de XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti’nin hem Karadeniz’de hem de Balkanlar’da nüfuzu sarsılmaya baÅŸladı. Bu arada Rusya I. Petro zamanında itibaren Kafkasya’ya da inmeyi baÅŸlamış, bu da Osmanlı Devleti için baÅŸka bir sorun olmuÅŸtur. XIX yüzyılda sömürgeci Avrupa devletleri de Osmanlı Devleti’nin Afrika ve OrtadoÄŸu’daki topraklarına göz dikmeye ve buraları ele geçirmeye baÅŸladılar.
Bu parçalama süreciyle beraber tek bir devletin Osmanlı Devleti üzerindeki etkisini artırılmasından korkan büyük devletler, mevcut dengeye korumak amacıyla Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü Batılı devletlere dayanarak koruması ve bunun karşılığında çeÅŸitli ödünler verme yolunda bir politika izlediler. Ama XIX. yüzyılın sonunda Osmanlı’nın artık yaÅŸamayacağına karar veren bu devletler, baÅŸta İngiltere olmak üzere, artık Osmanlı Devleti’ni paylaÅŸma çabasına girdiler. Bu durum Osmanlı Devleti’ni Almanya’ya yaklaÅŸtırdı. 1912-1913 Balkan SavaÅŸları’nda Avrupa’daki son topraklarını da kaybeden Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşının hemen öncesinde Almanya ile bir ittifak andlaÅŸması imzalandı. SavaÅŸ sırasında Sykes-Picot andlaÅŸması ile Osmanlı’yı paylaÅŸma konusunda anlaÅŸan Batılı devletler, savaÅŸ sonrasında Rusya’da BolÅŸevik Devrimi’nin olması sonucu doÄŸan yeni ortam doÄŸrultusunda San Remo Konferansı’nda yeni bir paylaşıma gittiler. Bunun sonucunda OrtadoÄŸu’daki Osmanlı toprakları İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldı. Büyük devletlerin BoÄŸazlar ve Anadolu için öngördükleri paylaşım ise KurtuluÅŸ Savaşı ile baÅŸarısızlığa uÄŸratıldı. Sonuçta Batılı devletler 1923 Lozan AndlaÅŸması ile Türkiye’yi tanımak zorunda kaldılar.
Domuzlar Körfezi Olayı, 1961
1961 Nisan’ında Küba’daki Castro rejimini devirmek aacıyla A.B.D.’nin desteklediÄŸi Kübalı mültecilerin ülkenin güneybatısındaki Domuzlar Körfezinde giriÅŸtikleri baÅŸarısız askeri hareket. 1959 başında Küba’daki Amerikan yanlısı diktatör Batista’yı devirerek iktidara geçen Fidel Castro Sovyet yanlısı bir politika izliyordu. A.B.D. Castro’yu devirebilmek için çeÅŸitli yollar aradı. Amerikan Devletleri Örgütü (OAS)’ndaki diÄŸer Latin Amerikan devletlerini Küba aleyhinde giriÅŸme zorladı ve bu ülkeye karşı bir ÅŸekel boykotu uygulamaya baÅŸladı. Castro bu harekete, Küba’daki Amerikalıların mülklerini millileÅŸtirerek cevap verdi ve Havana’daki Amerikalı diplomatların ülkeyi terk etmesini istedi. Bunun üzerine BaÅŸkan Eisenhower Küba ile diplomatik iliÅŸkileri kesti. Bundan sonraki BaÅŸkan Kennedy de CIA’nın hazırlanmış olduÄŸu planı uygulamaya koyarak Domuzlar Körfezi Çıkartmasını gerçekleÅŸtirdi, ama plan baÅŸarısızlıkla sonuçlandı. Kübalı yetkililerin harekata katılmış mültecileri yargılamaları sonucu harekattaki A.B.D. rolü ortaya çıktı. Bu olaydan sonra iki ülke arasındaki gerginlik Sovyetler BirliÄŸi’nin Küba’ya nükleer baÅŸlıklı Ekim Füzelerini yerleÅŸtirmeye baÅŸlaması ile daha da arttı.
Dörtlü İttifak, 1815
Viyana Kongresi düzenlemeleri çerçevesinde, 20 Kasım 1815′te Avusturya, Rusya, Prusya ve İngiltere arasında imzalanan ittifak. Rus Çarı Aleksander’in giriÅŸimleri sonucu imzalanan Kutsal İttifak’a raÄŸmen Rusya’ya güvenmeyen Avusturya, daha geniÅŸ kapsamlı bir ittifak istemekteydi. Yeni ittifak çaÄŸrısına daha sonra İngiltere de katıldı. Bu ittifak, Fransa’ya karşı imzalanmış olmasına karşın Avrupa’da yeni oluÅŸturulan statükoyu korumayı amaçlamaktaydı. Her türlü liberalist eyleme karşı tarafların ortak faaliyeti öngörülmekteydi. Aynı ÅŸekilde milliyetçilik akımlarına da cephe alınacaktı. Bu ittifaka daha sonra 1818′de Fransa da katıldı. 1848 devrimlerine kadar bir ÅŸekilde baÅŸarılı olduÄŸu söylenebilecek ittifak, Viyana Düzeni’nin kurucularından Avusturya ÅŸansölyesi Metternich’in adıyla da anılır.
Drago Doktrini
Ülkelerin dış borçlarının askeri müdahalelerle ödetilmesine karşı çıkan doktrin. Bu doktrin 1902′de Arjantin’in DışiÅŸleri Bakanı tarafından ortaya atılmıştır. Louis M. Drago, borçlu devletin borcunu ödeyemediÄŸi durumlarda zorlama tedbirleri uygulamanın veya borçlu devletin topraklarını iÅŸgal etme hakkının olmadığını ve bunun uluslararası hukuÄŸa aykırı olduÄŸunu ilan etmiÅŸtir.
Drago doktrinine göre, bir yabancı devlete borç veren sermaye sahipleri, söz konusu ülkenin kaynaklarını, ödeme kabiliyetini durumunda karşılayabilecekleri olası zararları gayet iyi bilirler. Bu yüzden de borcun ÅŸartlarını o derece ağır tutarlar. Ayrıca sermaye sahipleri borç verdikleri devletin egemen bir birim olduÄŸunun ve borcunu ödemeye zorlanamayacağının da bilincinde olmak durumundadırlar. Buna karşılık borçlu devlet de mutlaka borcunu tanımak ve ödeme yollarını aramak zorundadır. Ancak, varolan borcu zorla ödetmeye kalkmak zayıfların kuvvetlilerin etkisi altına girmesine yol açacaktır. Drago’nun bu görüşleri 1907′de La Haye İkinci Barış Konferansı’nda yeniden ele alınmıştır. ABD temsilcileri Genel Horace Portes’in bazı önerileriyle birlikte biraz deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸrayarak kabul edilmiÅŸtir.
Drago Doktrini 1902′de İngiltere, Almanya ve İtalya tarafından Venezuela borçlarını ödemeyince kurulan deniz ablukasıyla gündeme gelmiÅŸtir. Drago doktrini Monroe doktrini çerçevesinde Avrupa’nın yarımküreye müdahale etmemesi prensibini desteklemek için ABD tarafından savunulmuÅŸtur. Bununla beraber borçlu devlet yargısal ve idari çareler bulamazsa uluslararası hukuk standartlarında hakkın reddi davasına konu olabilir. Böyle bir durumda bir dış devlet kendi vatandaÅŸları adına diplomatik olarak müdahale edebilir.
Dumbarton Oaks Konferansı, 21 Ağustos-7 Ekim 1944
BirleÅŸmiÅŸ Milletler’in kuruluÅŸ ve faaliyetleri hakkındaki ön çalışmaların yapıldığı konferans. İki ayrı safhadan oluÅŸan konferansın ilk ve önemli olan safhasına A.B.D., İngiltere ve Sovyetler BirliÄŸi katılmış, ikinci safhada Çin de yer almıştır. Konferansta Milletler Cemiyeti yerine kurulacak yeni uluslararası örgütle ilgili görüş alışveriÅŸinde bulunulup önerilerle ilgili taslak planlar hazırlanmıştır.
Konferansta büyük güçlerin kurulmasını amaçladıkları dünya örgütünün yapısı konusunda büyük oranda anlaÅŸmaya varılmış. Anlaşılamayan konuların çözümü (veto hakkının kullanımı, üyelik, bunalımların çözüm ÅŸekli) Yalta Konferansı’na bırakılmıştır. Dumbarton Oaks Konferansı’nda hazırlanan öneriler taslağı 1945 yılında düzenlenen San Fransisco Konferansı sonunda yayınlanan BirleÅŸmiÅŸ Milletler AndlaÅŸmasına birkaç deÄŸiÅŸiklik dışında temel olmuÅŸtur.
Dunkirk Andlaşması, 4 Mart 1947
İngiltere ve Fransa arasında 50 yıllığına imzalan ve yeni bir Alman saldırganlığına karşı karşılıklı danışma ve ortak hareketi öngören andlaÅŸma. Tam adı Dunkirk İttifak ve Karşılıklı YardımlaÅŸma AndlaÅŸması’dır. AndlaÅŸma askeri konularda olduÄŸu kadar ekonomik konularda da karşılıklı danışmayı içeriyordu.
Dunkirk AndlaÅŸması, II. Dünya Savaşı’nda yaÅŸanan felaketten sonra Fransa’nın yeniden bir büyük güç olarak doÄŸuÅŸunu simgeler. AndlaÅŸma bir yıl sonra imzalanacak olan Brüksel AndlaÅŸması’na öncülük etmiÅŸtir.
Düyun-ı Umumiye
Osmanlı Devleti’nin 1854 Kırım Savaşı’ndan sonra almaya baÅŸladığı dış borçları ödemeyecek duruma gelmesi üzerine kurulan kurum.
Osmanlı Devleti 1854′ten sonraki yirmi yıl içinde on beÅŸ defa dış borç aldı. 5.297.676.000 altın Franka ulaÅŸan borcun yıllık faizi de 300 milyon Franka varıyordu. Osmanlı Devleti bu borcun faizini bile ödemeyecek duruma gelince Ekim 1875′te Ramazan Kararnamesi yayınlandı. Bu kararname ile vadesi gelen taksitlerin ancak yarısının ödeneceÄŸi açıklandı. Ancak Mart 1876′da ödemeler tamamen durdu. Bunu, Osmanlı hükümetinin Galata bankerlerinden aldığı ve toplam 8.725.000 Osmanlı lirası iç borcun ödenmesinin durdurulması izledi.
1881 Eylül’ünde alacaklı temsilcileri İstanbul’da biraraya geldi. Toplantı sonucunda, borçları, alacaklıların seçeceÄŸi üyelerden meydana gelen bir meclisin yönetmesine karar verildi. 20 Aralık 1881′de yayınlanan Muharrem Kararnamesi ile de hükümetle anlaÅŸmaya varıldı. Kararname, 1858-1874 arasında alınan 5.5 milyon Franklık borcu içermekteydi. Aynı yıl içinde, göreve borçlara ayrılan devlet gelirlerinin, alacaklıların çıkarlarına uygun biçimde yönetilmesi olan “Düyun-ı Umumiye-i Osmaniye Meclis-i İdaresi” kuruldu. Düyun-ı Umumiye’nin yönetim kurulu, İngiltere ve Hollanda’yı temsilen bir, Almanya, Fransa, İtalya, Avusturya ve Osmanlı Devleti ile Osmanlı Bankası ve Galata bankerlerini temsilen yine birer olmak üzere sekiz üyeleden oluÅŸuyordu. Düyun-ı Umumiye’ye tuz, pul, ipek, tütün, balık avı ve alkolden alınan vergiler ile damga resmi gibi gelirler bırakılmıştı. Avrupa sermaye çevrelerinin baskısı ile tütünden alınan vergiden elde edilen gelirin artırılması amacıyla bu ürünün üretimi denetim altına alındı ve 1884 yılında Tütün Rejisi adında bir ÅŸirket kuruldu.
Osmanlı Devleti, Duyun-ı Umumiye’nin kurulmasından sonra da borç almaktan kurtulamadı. I. Dünya Savaşı sonrası İstanbul hükümetiyle itilaf devletleri arasında imzalanan Sevres AndlaÅŸması ile Düyun-ı Umumiye’nin devamı öngörülüyordu, ama Lozan AndlaÅŸması ile bu kurum tarihe karışmıştır. Lozan AndlaÅŸması ile Osmanlı borçları ondan bağımsızlığını kazanan devletler arasında paylaÅŸtırılmış ve Türkiye 1954′e kadar taksitler halinde kendisine düşen payı ödemiÅŸtir.
Edirne Andlaşması, 1829
Osmanlı devleti ve Rusya arasında 14 Eylül 1829 tarihinde Edirne’de imzalanan ve 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşını sona erdiren andlaÅŸma. AndlaÅŸma ile Rusya’nın DoÄŸu Avrupa ve Balkanlardaki konumu güç kazanırken Osmanlı devleti zayıflama ve Avrupa’daki güç dengesine bağımlı bir hale gelmiÅŸtir. Bu andlaÅŸma Osmanlı’nın Balkanlarda geri kalan son toprakların da kaybetmesi yolunda bir baÅŸlangıç olarak kabul edilir.
Ege Sorunları
Türkiye ile Yunanistan arasında varolan ve karasuları, kıta sahanlığı, FIR hattı-hava sahası ve adaların silahlanması olmak üzere dörde ayrılabilecek sorunlar.
Karasuları sorunu
Lozan AndlaÅŸması Ege’deki karasuları 3 mil olarak kabul edilmiÅŸtir. 17 Eylül 1936 tarihinde Yunanistan bir yasa ile karasularını 6 mile çıkarmıştır. O dönemde iyi olan Türk-Yunan iliÅŸkileri nedeniyle, Türkiye buna ses çıkartmamıştır. Böylece Yunanistan’ın Ege’deki payı %35′e çıkmıştır. 6 mili ancak 1964′te uygulamaya baÅŸlayan Türkiye ise, %8,8′lik bir paya ulaÅŸmıştır. EÄŸer Ege’deki karasuları 12 mile çıkarsa bu oranlar sırasıyla %63,9 ve %10′a yükselecektir. Bunun nedeni Ege’deki 12 mil olayının aslında bir adalar sorunu olmasıdır. Yunanistan’ın Ege’de, bir kısmı da Türkiye’ye çok yakın yerlerde bulunan 2383 adası bu ülkeye böyle bir avantaj saÄŸlamaktadır.
12 mil sorunu, sadece Türkiye’yi deÄŸil, Ege denizinin açık denizini bir uluslararası su yolu olarak kullanan her devleti ilgilendirmektedir. Çünkü 12 mil durumunda Ege’deki açık deniz oranı %56′dan, %26.1′e inecektir.
Yunanistan, Ege karasuları sorununda karasularının azami sınırının 12 mil olabileceÄŸini kabul eden 1982 BM SözleÅŸmesine atıfta bulunmaktadır. Türkiye ise, bu sözleÅŸmeye taraf olmadığını vurgulamakta, Ege denizinin bir yarı-kapalı deniz olduÄŸunun altını çizmekte ve Ege’de sınır saptaması yapılırken hakkaniyet ilkesine göre hareket edilmesi gerektiÄŸini belirtmektedir. Türkiye, ayrıca Yunanistan’ın karasularını 6 milin üstüne çıkarmasının casus belli (savaÅŸ sebebi) sayılacağını ifade etmektedir.
Kıta sahanlığı sorunu
Yunanistan, Türkiye ile herhangi bir anlaÅŸma yapmadan kıta sahanlığını “eÅŸit uzaklık” ilkesine göre tek taraflı bir biçimde saptayarak, bölgede yabancı ÅŸirketlere petrol arama izni vermeye baÅŸlamıştır. Böylece Yunanistan Ege denizi kıta sahanlığının tamamını kendisinin sayma eÄŸilimine girmiÅŸtir. Türkiye’de, kıta sahanlığının Ege Denizi’nin en derin noktalarından geçen hatta göre sınırlandırılabileceÄŸi görüşünden hareket ederek 1 Kasım 1973′te, TPAO’ya, Anadolu’nun doÄŸal uzantısı, yani kendi kıta sahanlığı saydığı yerlerde (ki bazı Yunan adalarının batısına düşüyorsa) petrol arama ruhsatı vermiÅŸtir. Yunanistan bunu 7 Åžubat notasıyla protesto etmiÅŸ ve böylece sorun tırmanmıştır.
Yunanistan, AÄŸustos 1976′da sorunu, BirleÅŸmiÅŸ Milletler Güvenlik Konseyi ve Uluslararası Adalet Divanı’na götürdü. Güvenlik Konseyi, taraflarla görüşmelere baÅŸlama ve Adalet Divanı’na baÅŸvurma önerisinde bulundu. Divan, Yunanistan’ın “ihtiyatı tedbir” istemini 11 Eylül 1976′da reddetti. Ayrıca divan, üç yıl sonra, 1979 Ocağında, Ege Denizi Kıta Sahanlığı konusunda yetkisiz olduÄŸuna karar verdi.
Taraflar arasında Kasım 1976′da, Bern’de yapılan toplantıda, kıta sahanlığı konusunda yapılacak olan görüşmelerde nasıl davranılacağını belirleyen birtakım kurallar saptandı. Ancak görüşmeler kesildikten sonra, Yunanistan Bern Bildirisi’ni tanımadığını açıkladı. Mart 1987′den sonra kendi kıta sahanlığı olduÄŸunu iddia ettiÄŸi bölgede petrol arama izni verdi. Bunun üzerine Türkiye 25 Mart 1987′de Yunan adalarının çevresinde petrol arayacağını belirtti. Silahlı çatışma olasılığının çok yaklaÅŸtığı bir bunalım doÄŸduysa da 27 Mart’da her iki taraf ÅŸimdiki karasuları dışına çıkmayacaklarını açıkladılar.
Kıta sahanlığı konusunda Yunanistan’ın görüşleri ÅŸunlardır. a)Türk kıyısı boyunca dizilmiÅŸ olan Yunan adaları, Yunan ülkesinin ayrılmaz parçalarıdır. Bu adaların takımada oluÅŸturanlarında en uç noktalar birleÅŸtirilerek bu çizginin içi “takımada suyu” kabul edilmektedir. Böylece, Türk kıyılarındaki Yunan adalarının batısında Türkiye’ye kıta sahanlığı kalmamaktadır. b)Adalar kıta sahanlığına sahiptir ve bu kıta sahanlığının sınıflandırılması, kıta ülkeleri ile eÅŸit koÅŸullarda yapılır. c)Kıta sahanlığı konusunda andlaÅŸma yapılmamışsa, Türkiye ile adalar arasında eÅŸit uzaklık ilkesi uygulanmaktadır. Türkiye ise hakkaniyet ilkesi gereÄŸince bir tesbit yapılması gerektiÄŸini belirtmektedir. Ayrıca, kıta sahanlığının sınırlandırılmasında doÄŸal uzantı esastır. Ülkesini savunmakta, bir bölgede adaların bulunmasının kıta sahanlığı açısından “özel durumlar” oluÅŸturduÄŸunu, Ege Denizi’nin bir “yarı kapalı” deniz olduÄŸunu iddia etmektedir. Kıta sahanlığı sorununu çözmek amacıyla, konuyu sürekli olarak uluslararası forumlara götürmek eÄŸiliminde olan Yunanistan karşısında Türkiye gene sürekli olarak, karşılıklı görüşme ve anlaÅŸmanın esas olmasını ileri sürmektedir.
Fır hattı-hava sahası sorunu
Yunanistan, 1931′de bir CumhurbaÅŸkanlığı kararnamesi ile hava kontrol sahasını 3 milden 10 mile çıkarmış ve Türkiye o dönemdeki iyi iliÅŸkiler nedeni ile herhangi bir itirazda bulunmamıştır. 1952 tarihli bir ICAO (International Civil Aviation Organization-Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü) toplantısında, Türk-Yunan karasuları çizgisinin batısında kalan hava trafiÄŸinin Atina FIR’ının yetki alanına girmesi kabul edilmiÅŸtir.
Bu hattın doÄŸusunda ise İstanbul FIR’ı geçerli olacaktır. Bu hat 1974′e kadar bir sorun çıkarmamış, fakat 4 AÄŸustos’ta Türkiye NOTAM 714′ü ilan etmiÅŸtir. (Notice to Airmen-Havacılara Duyuru). Buna göre, Türkiye yönünde uçarken kuzey-güney orta çizgisine varan her uçak durumunu ve uçuÅŸ planını Türk yetkilerine bildirecektir. Amaç, Türk radarlarının Kıbrıs bulanımında zararsız uçaklarla potansiyel saldırgan uçaklar arasındaki farkı daha iyi saptamalarını saÄŸlamaktır. Böylece Türkiye, FIR hattını fiilen batıya kaydırmış olmaktadır. Yunanistan bunu, Türk kıta sahanlığı iddialarının batı sınırı olarak yorumlayarak reddetti ve 13 Eylül 1974′de NOTAM 1157′yi ilan etti. Yunanistan Ege hava sahasının tehlikeli duruma geldiÄŸini açıklayarak, Ege Denizini uçuÅŸ trafiÄŸine kapattığını açıkladı.
Haziran 1979′da NATO baÅŸkomutanı William Rogers’in hazırladığı plan çerçevesinde taraflar, 1980 yılında NOTAM’ları kaldırdılar. Böylece Ege Denizi yeniden sivil havacılığa açılmış oldu. Ancak Yunanistan’ın hava sahasını 10 mil olarak kabul etmesini yarattığı sorunlar halen devam etmektedir.
Adaların silahlandırılması sorunu
1960 sonrasında Ege Denizi üzerindeki adalarda taraflar arasında egemenlik, denetim ve güvenliÄŸi saÄŸlamaya yönelik anlaÅŸmazlık baÅŸlamıştır. Yunanistan, askeri amaçlarla da kullanılabilecek havaalanı ve diÄŸer tesislerin ilkini 1952′de Leros adasında kurmuÅŸtur. Ancak, Yunan adalarının, 1974′ten daha doÄŸrusu Türk Ege Ordusu’nun kurulduÄŸu 1975′ten sonra hızlanarak silahlandırıldığını kabul etmek uygun olacaktır.
Uluslararası andlaşmalar, bu adaları üç katogoriye ayırmaktadır.
1-Yunan adaları Limni ve Semadirek ile Türk adaları İmroz ve Bozcaada. Bu “BoÄŸaz önü” adaları BoÄŸazlarla birlikte, BoÄŸazlar Rejimine iliÅŸkin Lozan SözleÅŸmesinin 4. maddesiyle askerden arındırılmıştır.
2-Limmi, Sakız, Sisam ve Nikarya adlı Yunan adaları. Bunlar Lozan Barış AndlaÅŸması’nın 13. maddesi gereÄŸince ülkelerinde ancak polis ve Jandarma kuvveti bulunabilecek, deniz üssü ve istihdam kurmanın yasak olduÄŸu adalardır.
3-Oniki ada, sayıları aslında 14 olan bu adalar da 1947 Paris AndlaÅŸması’yla İtalya’dan alınıp Yunanistan’a verilmiÅŸ adalar olup, aynı andlaÅŸmanın 14. maddesine göre üzerlerinde ancak asayiÅŸi saÄŸlayacak kadar kuvvet bulundurulabilir.
Yunanistan’a göre, andlaÅŸmalar yapıldığı sıradaki koÅŸullar köklü biçimde deÄŸiÅŸmiÅŸtir (rebus sic stantibus), dolayısıyla adalar üzerindeki sınırlama ortadan kalkmıştır. (Ayrıca BoÄŸazları silahtan arındıran BoÄŸazlar rejimini düzenleyen Lozan SözleÅŸmesi’nin yerine 1936 Montreux AndlaÅŸması geçmiÅŸ ve BoÄŸazlar tekrar silahlandırılmıştır. 1923 Lozan BoÄŸazlar SözleÅŸmesi tamamen sona ermiÅŸtir. BoÄŸazlar tekrar silahlandırıldığı için, bu sistemin bir parçası olan adalar da silahlandırılabilir. Türkiye’ye göre ise Montreux’den BoÄŸaz-önü adalarının silahlandırılabileceÄŸi ÅŸeklinde bir anlam çıkarılamayacağı, çıkarılsa bile, Lozan Barış AndlaÅŸması’nın 12. maddesi vardır. Bu madde, anılan adaların 1914′te silahsızlandırıldığını doÄŸrulamaktadır. Yunanistan, ayrıca, Türkiye’nin 1947′nin Paris AndlaÅŸması’na taraf olmadığını, bu nedenle de hak ve yükümlülükler doÄŸurmadığını iddia etmektedir. Türkiye ise, her ne kadar taraf olmasa da, Paris AndlaÅŸması’nın bir “objektif statü” yarattığını, bu nedenle de kendisini ilgilendirdiÄŸini belirtmektedir.
Eisenhower Doktrini, 1957
A.B.D. BaÅŸkan Eisenhower’in 1957 yılı başında Kongre’ye sunduÄŸu bir raporla açıkladığı ve uluslararası komünizm tehdidine karşı direnmek için Amerikan yardımına ihtiyaç duyacak OrtadoÄŸu ülkelerine askeri ve ekonomik yardımı içeren politika. Doktrinin temelinde A.B.D.’nin Sovyetler BirliÄŸi’nin SüveyÅŸ Bunalımı’ndan sonra OrtadoÄŸu’da kazandığı prestije karşı, bölgede bir karşı grup örgütleme çabası ve bölgedeki olayları uluslararası komünizmin bir parçası olarak kabul etmesidir. Kongre’nin 9 Mart 1957′de kabul ettiÄŸi yukarda anılan rapor Eisenhower Doktrini’nin temeli oluyordu ve ÅŸu noktaları içeriyordu. i-A.B.D. OrtadoÄŸu ülkelerinin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü, kendi ulusal çıkarları ve dünya barışı açısından hayati olarak kabul etmekteydi. ii-Uluslararası komünizm tarafından desteklenen herhangi bir devletten gelecek açık bir saldırıya karşı yardım isteyen bir devletin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığını korumak amacıyla, Amerikan askeri kuvvetinin kullanılması da dahil olmak üzere, gerekli yardım ve iÅŸbirliÄŸinin saÄŸlanması için Kongre A.B.D. BaÅŸkan’ının bu amaçla serbestçe kullanabileceÄŸi 200 milyon dolarlık bir ödenek ayrılmaktaydı.
Eisenhower Doktrini A.B.D. açısından beklenen sonucu vermemiÅŸtir. Sovyetler BirliÄŸi Mısır ve Suriye doktrini, OrtadoÄŸu ülkelerin içiÅŸlerine doÄŸrudan bir müdahale, siyonizm tarafından beslenen emperyalist bir manevra olarak görmüşlerdi. Doktrin İsrail’de bile soÄŸuk karşılanmıştır. Doktrini kabul eden Lübnan ve Libya ile hararetle destekleyen Türkiye, İran ve Irak dışında Batı yanlısı Arap devletleri bile Doktrine katılmaktan endiÅŸe duymuÅŸlardır.
Ekim Füzeleri Bunalımı: bkz. Küba Bunalımı
Emperyalizm (imperialism)
Bir devletin kendi sınırları dışındaki başka halklar ve onların toprakları üzerinde onların rızası olmadan egemenlik kurma yönündeki politikası. Dar anlamda emperyalizm ise Avrupalı büyük devletlerin XIX. yüzyılın ikinci yarısında öteki kıtalar üzerinde genişlemelerine verilen addır.
Emperyalizmin nedenleri ve ne anlama geldiği konusunda çok çeşitli tartışmalar vardır. Bunları esas olarak dört grupta toplayabiliriz. Birinci grup görüşler emperyalizmin ekonomik yanını ön plana çıkartır. Biriken sermayeye yatırım olanak ve alanları bulma, makineleşme sonucu ortaya çıkan üretim fazlası için pazar yaratma, nüfus fazlası için yerleşim alanı bulma zorunluluğu ve üretim için gerekli hammaddeleri elde etme isteklerinin devletleri emperyalist politikalara zorladığı iddia edilir. Bu tezlere karşı çıkan Adam Smith, Rickardo, Hobson gibi ekonomistler emperyalizmden sadece ufak bir grubun yarar sağladığına işaret ederler. Marksist kuramcılara göre kapitalizmin en son aşaması olan emperyalizm, ekonomi tekelci bir durum aldığı ve diğer kapitalizmin en son aşaması olan emperyalizm, ekonomi tekelci bir durum aldığı ve diğer kapitalist devletler ile rekabet halinde yeni pazarlar bulmaya çalıştığı zaman ortaya çıkar. Bu görüşe karşı çıkanlar, bu görüşün tarihsel kanıtlarca yeterince desteklenmediği ve kapitalizmden önceki emperyalizme açıklama getiremediğini öne sürerler.
Emperyalizmle ilgili ikinci grup görüşler ise emperyalizm ile insanın ve devlet gibi insan topluluklarının doğası arasında bir ilişki kurarlar. Farklı bakış açılarına sahip, Machiavelli, Bacon ve Hitler gibi kişiler bu yolla benzer sonuçlara varmışlardır. Bunlara göre emperyalizm var olabilmek için sürdürülen doğal mücadelenin bir parçasıdır. Güçlü olanların diğerlerine egemen olmaları doğanın kanunudur.
Üçüncü grup görüşler strateji ve güvenlik üzerinedir. Bu görüşe göre devletler güvenliklerini saÄŸlamak amacıyla stratejik noktalar, önemli kaynaklar tampon devletler ve “doÄŸal” sınırlar ile ulaşım ve haberleÅŸme yollarının denetimini ele geçirmek veya buraları baÅŸka devletlerin ele geçirmelerini önlemek zorundadırlar.
Son grup görüşler ise ahlakla ilgilidir. Buna göre emperyalizm halkları zorba yönetimlerden kurtaran ya da daha üstün bir uygarlığın nimetlerini sağlayan bir araçtır.
Emperyalizmin zor bir şekilde ortadan kaldırabilmesi, kendilerini emperyalizmin etkisi altında hisseden devletlerin emperyalist amaç taşımayan politikalardan bile kuşku duymalarına sebep olmuştur. Eski sömürgeci ve yeni gelişmiş bazı ülkeleri yeni-sömürgecilik (neo-colonialism) ile suçlayan Üçüncü Dünya ülkelerine göre azgelişmiş ülkelere verilen yardımların arkasında emperyalist amaçlar yatmaktadır.
Endüstri Devrimi
XVIII. yüzyılın ortalarından baÅŸlayıp XIX. yüzyılın sonları ve XX. yüzyılın baÅŸlarına kadar süren, Batı’da özellikle Avrupa da bilimsel ve teknolojik geliÅŸme doÄŸrultusunda buhar gücüyle çalışan makinaların yapılması ve makinalaÅŸmış endüstrinin doÄŸması süreci. İki ayrı endüstri devriminden söz edilebilir XVIII. yüzyılda baÅŸlayıp XIX. yüzyılın ortalarına kadar süren birinci endüstrileÅŸme sürecine “makinalaÅŸma çağı” denebilir. Bu dönedeki geliÅŸme bir “makina devrimi”dir. Makina kullanımının yaygınlaÅŸması sonucu, büyük fabrikaların ortaya çıkmasıdır. Böylece, Avrupa’da temelde tarım işçilerinin toplumundan, fabrikalarda eÅŸya üreten nüfusa doÄŸru düzenli bir deÄŸiÅŸim olmuÅŸtur.
1870′lerle birlikte endüstri devrimi nitelik deÄŸiÅŸtirdi. Artık bilimsel buluÅŸlar ve bunların üretime uygulanması, pratik zekalı tek tek bireylerin birbirinden ayrı çalışmalarına baÄŸlı olmaktan kurtulmuÅŸ, devletlerin tüm olanaklarıyla destekledikleri ve gerektiÄŸinde de örgütledikleri büyük ve zengin kuruluÅŸların eline geçmiÅŸtir. Bu dönemle birlikte baÅŸlayan geliÅŸme “teknolojik devrim” olarak da anılır. Bu dönemde doÄŸal kaynaklar ve bilim elele vererek yeni ve kitle halinde mal üretimine yönelmiÅŸtir. EndüstrileÅŸme sürecinin bu ikinci aÅŸaması, birincisine göre, toplumsal etkilerinde daha ÅŸiddetli, sonuçlarında daha ÅŸaşırtıcı ve halkın yaÅŸamını deÄŸiÅŸtirmede daha etkilidir.
Enosis (birleÅŸme)
XIX. yüzyılda Girit, XIX. yüzyılda da Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleÅŸmelerini amaçlayan siyasi hareketlere verilen ad. Yunanca “birleÅŸme” anlamına gelir. 1830′da Yunanistan bağımsızlığa kavuÅŸurken Girit ve doÄŸu Ege adaları bu ülke sınırları dışında kalmıştı. Pan-Helenizm tarafları Yunan milliyetçileri Yunan-Rum asıllı halkların yaÅŸadıkları bu adaları Yunanistan’a katılması ile bu amaçlarına ulaÅŸtılar. Enosis’in ikinci halkası olan Kıbrıs’ın ilhakı için de Georgias Grivas liderliÄŸinde EOKA örgütü kuruldu. Bu örgüt 1950′lerin ortalarından itibaren Kıbrıs’ta Enosis için faaliyetlere baÅŸladı. 15 Temmuz 1974′te EOKA Kıbrıs’ta Makarios’u devirerek Nikos Sampson’u baÅŸa geçirdi. Bunun üzerine Türkiye Kıbrıs’taki garantörlük haklarını kullanarak adaya askeri müdahalede bulundu (I ve II. Barış Harekatları). Sonuçta Enosis hayata geçirilemedi.
Entente Cordiale: bkz. Samimi AnlaÅŸma
Enternasyoneller
1.Enternasyonel: 28 Eylül 1864′te Londra’da kurulan Uluslararası İşçi BirliÄŸi (UİB)’ne daha sonradan verilen isim. BirliÄŸin kuruluÅŸ bildirgesi yürütme organının en önemli kiÅŸisi olacak olan Karl Marx tarafından ele alındı. (UİB)’nin amacı: “İşçi sınıfının karşılıklı yardımlaÅŸmasını, ilerlemesini ve tam bir özgürlüğe kavuÅŸması”nı gerçekleÅŸtirmekti. Bu özgürlük işçilerin kendisinin olacaktır.
2.Enternasyonel: Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin giriÅŸimi üzerine 23 ülkenin sosyalistlerinin biraraya gelmesi. Bu enternasyonal 2 buçukuncu Enternasyonel kuruluncu 1923′e kadar sadece adı olan bir kuruluÅŸ olarak kaldı. Sosyalist İşçi Enternasyoneli kurulunca ortadan kalktı.
2 Buçukuncu Enternasyonel: Åžubat 1921′de Viyana’da toplanan Sosyalist partiler çalışma topluluÄŸuna verilen isimdir. 2 buçukuncu Enternasyonel çok geçmeden İkinci Enternasyonele yaklaÅŸtı ve bu örgüt Mayıs 1923′de Hamburg Kongresinde Sosyalist İşçi Enternasyoneli ile birleÅŸti.
3.Enternasyonel: 4 Mart 1915′de Moskova’da kurulan siyasal örgüt. Komünist Enternasyonel olarak da bilinen bu enternasyonelin temelinde Rus BolÅŸevikleri ve 1915′ten baÅŸlayarak “2.Enternasyonelin iflasını ilan eden Lenin vardır. Mart 1919′da Kurucu Kongresi 21 ülkeden 54 delegeyle toplandı.
AÄŸustos 1935′de Alman-Sovyet Paktı imzaladıktan sonra Enternasyonel Yürütme Komitesi savaÅŸta her iki taraf için de “haksız, gerici ve emperyalist olarak niteledi. Ama bu eÄŸilim Haziran 1941′de Hitler’in SSCB’ye saldırması üzerine yeniden gözden geçirildi. Bundan sonra, Nazilere karşı direniÅŸe ve ulusal cephelerin kuruluÅŸuna ağırlık verildi. Bazı komünist partiler daha önceden bunu yapmaya baÅŸlamıştı. Bu cephelerin kuruluÅŸunu kolaylaÅŸtırmak için Komünist Enternasyonel 15 Mayıs 1943′te feshedildi.
4. Enternasyonel: 11 ülkenin Troçkici hareket ve parti delegelerin Paris Bölgesinde Eylül 1938′de kurdukları siyasal örgüt.
Ermeni Sorunu
1877 yılındaki Türk-Rus savaÅŸlarından sonra Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun güçsüzlüğünden cesaret alan Ermenilerin ortaya çıkardığı sorun. Ermeniler eÄŸitim düzeyleri yüksek ve dış baÄŸlantılara sahip olmalarına raÄŸmen Ermeni milliyetçiliÄŸi ancak 19. yy.’ın ikinci yarasında doÄŸmuÅŸtur. Ermeni cemaatinin bir tür anayasası olarak kabul edilen Ermeni Tüzüğü Osmanlı padiÅŸahı tarafından 28 Mart 1862′te onaylanmıştır. Bu tarihe kadar Ermenilerin büyük bir çoÄŸunluÄŸu “ayrılık” düşüncesine fazla eÄŸilimli olmamışlardır. XIX. yüzyılın son çeyreÄŸinde dışarıdan tahrik edilen Ermeni ayaklanmaları hızlandı. 1877 savaşını (tarihimizde 1293 savaşı olarak anılır) Osmanlı İmparatorluÄŸu kaybedince Ermeniler Aya Stefones’a gelen Rus Çarına giderek koruyuculuk istediler. Çarlık Rusyası,Osmanlı toprakları üzerinde yaÅŸayan Hristiyan azınlıklar, özellikle Ortodoks Rum ve ermeniler için”koruyucu patron” rolünü benimsemiÅŸti. Bu durumdan ve Osmanlı Devleti’nin güçsüzlüğünden cesaret alan Ermeniler, II. Abdülhamid döneminde Anadolu’nun doÄŸusunda zaman zaman baÅŸkaldırarak kanlı olaylara neden oldular. Çarlık Rusyası 1877′de ele geçirdiÄŸi Kars, Artvin ve Ardahan’da Ermeni nüfusunu çoÄŸaltmaya çalışmakta idi. I. Dünya Savaşı’nda Ruslar yeniden Türkiye’ye saldırdılar. Ermeni subay ve erler Rus ordularının ön saflarında yer aldılar. DiÄŸer yandan Bogos Nubar PaÅŸa adlı bir Ermeni, bağımsız birErmenistan kurmak için Çarlık ile iliÅŸkilerde bulunuyordu. Kendi sınırları içindeki Ermenilere karşı sert önlemler alan Çarlık, Osmanlı ermenilerini koruyarak Avrupa merkelerinde Osmanlı Devleti aleyhine propaganda yapmaya yöneltmekteydi. XIX. yüzyılın ikinci çeyreÄŸinde Avrupa’da Ermeni tehdiÅŸ hareketleri arttı. Çarlık Rusya’nın Anadolu’yu iÅŸgal planına karşı Osmanlı Hükümeti, savunma hattının gerisini güvence altına almak amacı ile 14 Mayıs 1915 tarihli Tehcir Yasası ile Ermenileri toplu olarak Osmanlı İmparatarluÄŸu’nun bir ili olan Suriye’ye göndermeye baÅŸladı. Ayrıca 24 Nisan 1915′te İstanbul’da Ermeni cemaatinin bazı üyeleri tutuklandı. Ermeni TaÅŸnak ve Hınçak komitelerinin I. Dünya Savaşı sırasında DoÄŸu Anadolu’da giriÅŸtikleri katliamların ve ayaklanmaların yarattığı karışıklık böyle bir zorunluluÄŸa yol açmıştı. Çarlık Rusyası’nın yanısıra Fransa ve İngiltere de Ermenileri kendi politikalarının aracı olarak kullanmaya çalışmaktaydılar. Fransa’nın Ermenilere olan ilgisinin temelleri Napolyon dönemine dayanmaktaydı. Napolyon, Rus Ermenistanı Tiflis’te Ermeni ağırlıklı bir ordu oluÅŸturarak, Hindistan’daki İngilizlerle savaÅŸmayı amaçlamıştı. Bu düşünce yaÅŸama geçmedi fakat, Paris’te DoÄŸu Dilleri Enstitüsü bünyesinde Ermeni Enstitüsü kuruldu. Enstitünün amacı, Ermeni ayrıkçılığının bilimsel temellerini oluÅŸturmaktı. Daha sonra Fransa’nın Ermeniler ile iliÅŸkisi I. Dünya Savaşı’ndan sonra yoÄŸunluk kazandı. Osmanlı Devleti’nin paylaşımı sırasında Fransa, Kilikya bölgesinde (Antep, Urfa, MaraÅŸ, Adana) Ermeni devleti kurmaya çalıştı. Bu hareket bölge halkı tarafından bastırıldı. Fransa daha sonra Ermenileri Beyrut’a yerleÅŸtirerek oradan Marsilya’ya taşıdı. Ermenilerin bir kısmı Fransa’da kalırken, bir kısmı da Amerika BirleÅŸik Devletleri’ne gitti. Orly katliamına kadar Fransa ASALA dahil tüm Ermeni örgütlerine göz yumdu.
İngiltere ise 1877 savaşına kadar Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun toprak bütünlüğünü savundu. Bu savaÅŸtan sonra politikasını iki nedenle deÄŸiÅŸtirdi. Birincisi, DoÄŸu Akdeniz’de çıkarlarını koruyacağı bir üs olarak Kıbrıs’ı ele geçirmiÅŸti; ikincisi 1877 savaşındaki performasından dolayı Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun bütünlüğünü savunmaktan vazgeçerek, kendi kontrolunda küçük devletler oluÅŸturma yoluna seçti. Rusya’nın Akdeniz’e ve OrtadoÄŸu’ya yayılmasını önlemek amacı ile İngiltere’nin kurmaya çalıştığı tampon Ermenistan oluÅŸturma çabaları kısa dönemde sonuç getirmedi. DiÄŸer yandan İngiliz misyonerler, Ermeniler arasında “protestanlık” propagandasına giriÅŸerek Ermeni hareketini, Ermeni Patrikhanesinin kontrolu dışına çıkarmaya çalıştı. Ancak artan Alman tehlikesi Rusya ile İngiltere’yi birbirine yaklaÅŸtırılınca, İngiltere dikkatini bu bölgeden ayırarak, Alman donanmasının denizlerde yaratacağı sorunlara yöneltti.
Dışarıdan yöneltilen Ermeni hareketi beraberinde tehdiÅŸ eylemlerini doÄŸurdu. İttihat ve Terakki Partisi’nin başında bulunanlardan Talat PaÅŸa, Cemal PaÅŸa ve Bahattin Åžakir Bey’in öldürülmesi ile baÅŸlayan terör, son on yıllarda ABD’de ve Avrupa’nın çeÅŸitli ülkelerinde Türk diplomatlarının öldürülmesi ile tırmandırılmıştır.
Eski rejim (Ancient regime)
Avrupa’da rönesans, reformasyon hareketleri ve coÄŸrafi keÅŸifler ile yıkılmış bulunan OrtaçaÄŸ düzeninden Büyük Fransız Devrimi’ne kadar olan dönem. Otokrasi, monarÅŸi ve kilise unsurlarını içeren eski rejim, 18. yüzyılın sonlarına doÄŸru milliyetçilik, demokrasisi ve liberalizmin etkisiyle ortadan kalkmış, yerini çaÄŸdaÅŸ dünyaya bırakmıştır.
Eşik Antlaşmaları: bkz. Treshold Antlaşmaları
ETA: bkz. Bask Ulusal Bağımsızlık Hareketi
Etabli Sorunu: bkz. Lozan Andlaşması
Evrensel Bildirge
Bütün halklar ve uluslar için temel siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların sağlanmasını amaçlayan bildirge. BM İnsan Hakları Komisyonu ve Ekonomik ve Sosyal Konsey tarafından hazırlanmıştır. 10 Aralık 1948 tarihinden de Genel Kurul tarafından kabul edilmiştir. Otuz maddeden oluşan bildirge, hak ve özgürlükler, doğrudan insanın kişiliğini ilgilendiren haklar, vatandaşlık hakları ve sosyo-ekonomik haklar konularında hükümler içerir. Bildirge, devletler için bağlayıcılık ve yaptırım gücüne sahip olmadığından aykırı uygulamalara karşı bir denetim sistemi oluşturmamış ve sadece insan hakları konusunda bir ideali simgeleyen bir belge olarak kalmıştır.
Bildirge’nin BM Genel Kurulu tarafından kabul edildiÄŸi 10 Aralık tarihi İnsan Hakları Günü olarak kutlanmaktadır.
Fachoda Bunalımı, 10 Temmuz 1898
Fransız yüzbaşısı Manahand’ın Mısır kalesi Fachoda’yı ele geçirmesiyle baÅŸlayan İngiltere ve Fransa arasındaki bunalım.
Falkland Savaşı (Falkland Bunalımı), 2 Nisan 1982
2 Nisan 1982′de Arjantin’in Falkland ve Güney Georgia Adalarını iÅŸgal etmesi ile baÅŸlayan savaÅŸ. Altı hafta sürdü. Falkland Adaları üzerindeki egemenlik sorunu 1964′de BirleÅŸmiÅŸ Milletler’de Sömürge Sorunları Komisyonu’nun gündemine geldi. Arjantinlilere göre, Malvinas olarak bildikleri adalar Arjantin’in bir parçasıydı. Adaların Güney Amerika’ya coÄŸrafi yakınlığı vardı. Arjantin İspanya’nın halefi olduÄŸunu ileri sürüyordu. İngiltere, adalar üzerindeki hükümranlığı Arjantin’e devretmeli, yönetimi belirli bir anlaÅŸmaya uygun olarak sürdürmeliydi. İngiltere ise adada yaÅŸayan İngiliz asıllıların isteklerine aykırı olarak, böyle bir düzenlemeye gidemiyordu. İngiltere 1833′den beri adalar üzerinde “iÅŸgal ve yönetimi” sürdürdüğünü ve BirleÅŸmiÅŸ Milletler AntlaÅŸması’nın 1. maddesine göre Falklandlılara self-determinasyon ilkesinin uygulanması gerektiÄŸini ileri sürüyordu. İngiltere’ye göre Falkland Adaları, Arjantin’in yönetim ve denetimine geçerse sömürge durumu sona ermeyecek, tam tersine baÅŸlayacaktı.
Yıllarca süren müzakereler bir sonuç vermeyince Arjantin Falkland ve Güney Georgia Adalarını iÅŸgal etti. İngiltere Güney Amerika’ya hemen bir görev kuvveti gönderdi. İngiltere, BirleÅŸmiÅŸ Milletler ve Avrupa Ekonomik TopluluÄŸu’nda büyük diplomatik destek gördü; Arjantin’e otomatik zorlama tedbirleri uygulandı. 25-26 Nisan 1982 tarihlerinde İngiliz birlikleri Güney Georgia Adasını ele geçirince, Falkland Adalarındaki Arjantin birlikleri komutanı teslim oldu. Arjantin Devlet BaÅŸkanı Galtieri’nin ayrılmasından sonra da İngiltere adalardan çekilme niyetinde olmadığını gösterince iki ülke arasındaki sorun kesin bir çözüme baÄŸlanamadı.
Feodalizm (feudalism)
Toprağı ve üzerinde yaşayan köylüleri tek bir kimsenin malı sayan ortaçağ rejimi. Bir diğer adı derebeylik.
DerebeyliÄŸin özü, orgütlenmiÅŸ devletin bulunmadığı yerel düzeyde, bir hükümet görevinin yürütülmesidir. 500-600 km2′lik bir toprak parçası üzerinde en önemli bir güçlü kiÅŸi, daha az topraÄŸa sahip olanların koruyuculuÄŸunu üstlenmiÅŸ ve onlar da bu kiÅŸiye baÄŸlılık sözü vermiÅŸlerdir. Böylece, feodal “lord”, “vassal” ve topraÄŸa baÄŸlı (serf) köylüleriyle, derebeylik ortaya çıkmıştır.
DerebeyliÄŸin önemli özelliÄŸi, lord ile vassal arasındaki “karşılıklılık esası”dır. Derebeylikte hiç kimse tam anlamı ile hükümran deÄŸildir. Kral ile halk ve lord ile vassal, bir cins “mukavele” ile birbirlerine baÄŸlıdırlar. Bu mukaveleye aykırı hareket edilirse, karşılıklı hak ve görevler sona ermektedir. Bu durum, sık sık karışıklıklara, siyasal istikrarsızlıklara ve hatta savaÅŸlara yol açmışsa da, gelecek çaÄŸların “anayasal hükümet” anlayışı, derebeyliÄŸin bu mukaveleye dayanan niteliÄŸinden doÄŸacaktır.
Filistin Sorunu (Palestinian Question)
Üç büyük dince (Musevilik-Hristiyanlık-İslam) kutsal sayılan Filistin toprakları ile ilgili sorun. Günümüzün en karmaşık uluslararası sorunlarından birisi olan Filistin sorununun çok eski bir geçmişi vardır.
Sorunun günümüzdeki mevcut biçiminin, XIX. yüzyıl sonlarında baÅŸlayarak XX yüzyıl baÅŸlarında yoÄŸunlaÅŸan Yahudi göçü sonucunda, 1948 yılında bu toprak üzerinde İsrail Devlet’inin oluÅŸturulması ile ilgili olduÄŸu söylenebilir. Bu tarihten baÅŸlayarak meydana gelen Arap-İsrail çatışmaları veya İsrail’in giriÅŸtiÄŸi tek yanlı eylemler sonucunda, hemen tüm Filistin toprakları İsrail’in iÅŸgali altına girmiÅŸ, bu topraklarda yaÅŸayan insanların büyük çoÄŸunluÄŸu diÄŸer Arap ülkelerindeki mülteci kamplarına göçmüşlerdir. 1948 yılında Arap ülkelerinin muhalefetine raÄŸmen, İsrail’in kuruluÅŸu BirleÅŸmiÅŸ Milletler tarafından onaylanmıştır. BirleÅŸmiÅŸ Milletler, bunu izleyen yıllarda, İsrail’in kuruluÅŸ aÅŸamasındaki sınırlarının dışında iÅŸgal ettiÄŸi toprakları terketmesi yolunda ve de özellikle Filistin mültecilerinin durumlarının iyileÅŸtirilmesi doÄŸrultusunda sayısız karar almışsa da, bu konularda pek önemli bir geliÅŸme saÄŸlanamamıştır. Soruna bir çözüm bulunamamasında, anlaÅŸmazlığın oldukça karmaşık bir nitelik taşımasının yanı sıra Arap ülkelerinin kendi aralarındaki anlaÅŸmazlıklarının sürmesinin, süper güçlerin bölgedeki çıkarları ile ilgilenmelerinin ve İsrail’in askeri gücünün önemli rolü vardır.
1987′de OrtadoÄŸu’da etkinliÄŸini artıran Sovyetler BirliÄŸi, Filistin KurtuluÅŸ Örgütünün Yaser Arafat liderliÄŸinde yeniden birleÅŸmesinde önemli rol oynamaya baÅŸladı. 20 Nisan 1987′de Cezayir’de yapılan Filistin Ulusal Konseyi toplantısında Arafat’ın Ürdün Kralı Hüseyin ile 1985 yılında İsrail karşısında barış giriÅŸimlerini ortaklaÅŸa sürdürme konusunda vardıkları anlaÅŸmayı feshetmesi üzerine örgüt içinde yeniden birlik saÄŸlandı.Yıl sonuna doÄŸru Amman’da toplanan Arap BirliÄŸi zirvesinde, barışın ön koÅŸulunun “iÅŸgal altındaki tüm Arap topraklarının, özellikle Kudüs’ün kurtarılması” olduÄŸu vurgulandı. DiÄŸer yandan, iÅŸgal altındaki topraklarda FKÖ’nün genel yönlendirilmesi ile Aralık 1987 baÅŸlayan “intifada” (ayaklanma) hareketi karşısında İsrail ordusunun kullandığı dayak ve iÅŸkence yöntemleri, Filistin halkı ile geniÅŸ bir uluslararası dayanışma yolu açtı. İsrail hükümeti ile kamuoyunda da ciddi görüş ayrılıkları doÄŸurdu.
13 Eylül 1993′te FKÖ ve israil arasında imzalanan “İlkeler AndlaÅŸmasının” ardından baÅŸlayan “OrtadoÄŸu Barış Süreci” içinde Mayıs 1994′te Kahire’de yapılan anlaÅŸma ile İsrail Gazze ve Batı Åžeria’yı Filistin Özerk Yönetimi İdaresi altına bırakmayı kabul etmiÅŸtir. Bugün Gazze ve Batı Åžeria’da Filistin Özerk Yönetimi İdareyi saÄŸlamakta, Filistin polis gücü asayiÅŸ hizmetlerini yürütmektedir.
Filistin özerk yönetimi idaresi altındaki bu bölgede bugün ciddi bir iÅŸsizlik, altyapı, konut, gıda ve saÄŸlıklı içme suyu bulamama sorunları vardır. Özellikle Gazze’de altyapı yetersizdir ve içebilecek su kaynakları hızla bozulmaktadır. Bölgede ciddi yatırımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Yeni yönetimin deneyimsizliÄŸi ve maddi imkansızlıklar sebebiyle kamu hizmetleri aksatmaktadır. Bu bölgelerde hala olaylar çıkmakta, İsrail güvenlik güçleri ile halk zaman zaman karşı karşıya gelmektedir.
Ford Doktrini
ABD BaÅŸkanlarından Gerald Ford’un Kongrede yüksek miktardaki savunma bütçesini geçirmek için yaptığı konuÅŸmada ilan ettiÄŸi görüş olup, ABD’nin barışçı yollarla ve müzakere masasında baÅŸarı saÄŸlamasının, askeri alanda çok kuvvetli bulunmasına baÄŸlı olduÄŸu ve bunun gerçekleÅŸtirileceÄŸini savunmuÅŸtur. Yeni ve güçlü silahların geliÅŸtirilmesi, bazı bölgelerde yeni üsler kurulup kuvvet bulundurulması gereÄŸi bu doktrinin uygulanması için öngörülmüştür.
Frankfurt Barışı, 1871
Fransa ile Almanya arasında imzalanan ve 1870-71 savaşına son veren barış antlaÅŸması. Bismark ile Thiers arasında Versailles’de imzalanan ön anlaÅŸmalar (26 Åžubat 1871) Almanların Paris’e girmesini önlemek amacıyla 1 Mart’ta; Bordeaux’da Ulusal Meclis tarafından kabul edilmiÅŸ, Brüksel’de yeniden baÅŸlayan (28 Mart-24 Nisan) görüşmeler, Frankfurt’ta DışiÅŸleri Bakanı Jules Fanre ve Maliye Bakanı Pouyer-Quertier tarafından sürdürülmüştü. 10 Mayıs 1871′de imzalanan barış, ön antlaÅŸmaları onaylıyordu. Birey (Bismarck buradaki demir yatağının deÄŸerini çok geç öğrenmiÅŸti) Chaleau-Salins ve Belfort bölgesi dışında (kat çevresinde 10 km’lik bir yarı çap). Alsace ve Moselk vadisi de içinde olmak üzere (Thionville ve Metz) Lorraine yaylasının kuzeydoÄŸusu Almanya’ya bırakılıyordu. AnlaÅŸmanın mali hükümleri ağırdı. %5 faizli 5 milyar frank tazminat (1,5 milyarı 1871′de, 0,5 milyarı 1872′de ve 3 milyarı da Mart 1874′den önce ödenmek üzere), 266 milyarın üzerinde savaÅŸ borcu. Fransız ordusu Lorraine’ın güneyine çekilerek, ancak Paris garnizonu bırakılmayacaktı. Thiers, borçlanma yoluyla son borç taksidini Eylül 1873′te ödemeyi ve ülkeyi 6 ay önce kurtarmayı baÅŸardı.
Fransız Devrimi, 1789
1789 Devrimi olarak da bilinir. 1787′den baÅŸlayarak Fransa’yı sarsan, ilk doruk noktasına 1789′da ulaÅŸan ve deÄŸiÅŸik aÅŸamalardan geçerek 1799′a deÄŸin süren devrimci hareket. Fransa’da ancien regime’e (eski rejim) son vermiÅŸ ve Avrupa tarihinde yeni bir çaÄŸ açmıştır.
Devrime yol açan nedenler konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte, genel olarak üzerinde durulan baÅŸlıca etkenler ÅŸunlardır: 1)Avrupa’nın en kalabalık ülkesi olan Fransa’da yaÅŸam koÅŸullarının giderek kötüleÅŸmesi, 2)GeliÅŸmekte olan varlıklı burjuvazinin baÅŸka ülkelerdekinden daha sistemli bir biçimde siyasal iktidarın dışında tutulması, 3)Köylülerin, üzerlerinde ağır bir yük oluÅŸturan çaÄŸdışı feodal sisteme duyduÄŸu tepkinin güçlenmesi, 4)toplumsal ve siyasal reformu savunan düşünürlerin Fransa’da baÅŸka yerlere göre daha yaygın bir etki uyandırması, 5)Fransa’nın Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na saÄŸladığı yoÄŸun mali ve askeri destek yüzünden devletin iflasın eÅŸiÄŸine gelmesi.
Fransız maliyesini düzene sokmakla görevlendirilen Charles-Alexandre de Calonne, Åžubat 1787′de üst düzey din adamları, büyük soylular ve yüksek yargıçlardan oluÅŸan İleri Gelenler Meclisi’ni toplantıya çağırarak bütçe açığının kapatılması için ayrıcalıklı kesimlerin vergi yükümlülüğünü artıracak reformlar önerdiÄŸinde, Fransa’da devrimin ilk kıpırdamaları baÅŸladı. Meclis, reformları reddederek ruhban sınıfı, soylular ve halkın temsilcilerinden oluÅŸan ve 1614′ten beri toplanmamış olan Etats-Genaraux’un toplantıya çaÄŸrılmasını talep etti. Calonne’dan sonra Fransız maliyesini yönetenlerin, direniÅŸe karşın reformları uygulama yolundaki çabaları, aristokratik kurumların, özellikle de Mayıs 1788′de çıkarılan yasa ile yetkileri kısıtlanmış olan Parlement’lerin baÅŸkaldırısına yol açtı. 1788′in bahar ve yaz aylarında Paris, Grenoble, Dijon, Toulouse, Pau ve Rennes’de huzursuzluklar baÅŸ gösterdi. Ödün vermek zorunda kalan Kral XVI. Louis, Jacques Necker’in maliyenin yönetimine getirdi ve Etats Generaux’yu 5 Mayıs 1789′da toplayacağını açıkladı. Kralın basın özgürlüğüne de göz yummasıyla Fransa bir anda devlet yapısının yeniden düzenlenmesine iliÅŸkin tasarıları içeren kitapçıklarla dolup taÅŸtı. Ocak-Nisan 1789 arasında yapılan Etats-Generaux seçimleri kötü geçen 1788 hasadının neden olduÄŸu karışıklıklarla aynı zamana rastladı. Temsilcilerini belirlemekte herhangi bir kısıtlamayla karşılaÅŸmayan üç toplumsal zümre de kendi sorunlarını ve isteklerini dile getiren dilek listeleri ya da “ÅŸikayet defterleri” (cahiers de doleances) hazırladılar. Tiers Etat (Halk Meclisi) için 600, soylular ve ruhban kesimlerinin her biri için de 300 temsilci seçildi. Kırsal alanlarda iki, kentlerde ise üç dereceli seçimler sonunda belirlenen Tiers Etat temsilcileri bütünüyle burjuvalardan oluÅŸuyordu.
5 Mayıs 1789′da Versailles’de toplanan Etats-Generaux, daha baÅŸlangıçta, oylamaların toplam temsilci sayısına mı yoksa etat esasına göre mi yapılacağı konusunda ikiye bölündü. Bu yöntem sorunu üzerindeki ÅŸiddetli mücadelede Tiers Etat temsilcileri çok geçmeden çoÄŸu halk kökenli küçük papazların da desteÄŸini kazandı. Ardından krala da meydan okuyarak Jeu de Paume salonunda toplantı (20 Haziran) ve Fransa’ya yeni bir anayasa getirilinceye deÄŸin kesinlikle dağılmayacağına ant içti. XVI. Louis bu duruma istemeyerek boÄŸun eÄŸdi ve ruhban kesimiyle soyluları Kurucu Meclis’i oluÅŸturmak üzere Tiers Etat’ya katılmaya çağırdı; bir yandan da meclisi dağıtmak üzere asker toplamaya giriÅŸti.
Askeri birliklerin kralın emriyle Kurucu Meclis’in çevresini sarması ve Necker’in görevinden alınması meclisin tepkisine, kralın buna kayıtsız kalması da Paris halkının ayaklanmasına yol açtı. Silahlanan Paris halkı 14 Temmuz 1789′da krallık baskısının simgesi olarak gördüğü Bastille’i ele geçirdi. Bu hareketle ayaklanma devrime dönüştü. Yeniden boyun eÄŸer Kral, kentte dolaşırken krallığın beyaz renginin yanı sıra Paris’in renkleri olan mavi ve kırmızıyı da içeren üç renkli kokart takarak halkın egemenliÄŸini tanıdığını gösterdi.
TaÅŸrada büyük korku köylülerin de feodal beylere karşı ayaklanmalarına ve ÅŸatoları hedef alan saldırılara giriÅŸmelerine yol açtı. Soylular ve burjavazi dehÅŸete kapıldı. Kurucu Meclis, köylüleri denetim altına almak için 4 AÄŸustos’ta feodal vergi ve ayrıcalıkları ortadan kaldırdı. Ardından İnsan ve YurttaÅŸ Hakları Bildirisi ile edilerek (26 AÄŸustos) özgürlük, eÅŸitlik, mülkiyet dokunulmazlığı ve baskıya karşı direnme hakları tanındı.
Kral, toplumsal yapıyı altüst eden 4 AÄŸustos kararları ile İnsan ve YurttaÅŸ Hakları Bildirisi’ni onaylamayı reddetti. Bunun üzerine Paris’te halk kitleleri yeniden ayaklanarak 5 Ekim’de Versailles’a yürüdü. Ertesi gün,kralliyet ailesi Paris’e getirilerek Tuileries Sarayı’nda oturmak zorunda bırakıldı. Kurucu meclis de Paris’te yeni anayasa üzerinde çalışmalarını sürdürdü.
Kurucu Meclis, feodalizmin tasfiyesini sürdürerek eski zümreleri (ordre) kaldırdı, sömürgelerde köleliÄŸe son vermekle birlikte en azından Fransa’da yurttaÅŸlar arasında eÅŸitliÄŸi saÄŸladı ve kamu görevlerine giriÅŸteki eÅŸitsizliklere son verdi. Kamu borçlarının ödenmesi amacıyla kilise topraklarının devletleÅŸtirilmesi kararını mülklerin yaygın bir biçimde yeniden dağıtılması izledi. Bundan çok yararlanan burjuvaziyle toprak sahibi köylüler oldu; ama bazı topraksız köylüler de arazi satın alabildi. Kiliseyi mal varlığından yoksun bırakan Kurucu Meclis, ardından yeni bir düzenlemeye giriÅŸerek Fransız Kilisesi Temel Yasası’nı çıkardı. Yasa, papa ve Fransız ruhban sınıfının çoÄŸunluÄŸu tarafından reddedildi. Ortaya çıkan ayrılık, çekiÅŸmelerin ÅŸiddetini artırdı.
Kurucu Meclis, ancien rengime’in karmaşık yönetsel sistemini yıkarak yerine seçilmiÅŸ meclislere yöneltilen il (departement), ilçe (arrondissement), kanton (canton) ve bucak (commune) bölünmesine dayalı akılcı bir sistem getirdi. Adalet mekanizmasının temelini oluÅŸturan ilkeler de köklü bir biçimde deÄŸiÅŸtirildi ve sistem yeni yönetsel birimlere uyarlandı; yargıçların da seçilerek göreve gelmesi ilkesi kabul edildi.
Kurucu Meclis’in çerçevesini çizdiÄŸi yeni düzen, yasama ve yürütme güçlerinin kralla meclis arasında paylaşıldığı bir monarÅŸiyi öngörüyordu. Ama bütünüyle aristokrat danışmalarının etkisi altında olan XVI. Louis ülkeyi yeni güçlerle birlikte yönetme yolunu seçmeli. 20-21 Haziran 1791′de ülkesinden kaçma giriÅŸiminde bulunduysa da Varennes’de yakalanarak Paris’e geri getirildi.
Kırım Savaşı, 12 Mart 1854-10 Eylül 1855
Abdülmecid devrinde Osmanlı, Fransız ve İngiliz devletlerin Rusya’ya karşı yaptıkları savaÅŸ. Sultan Abdülmecid’in Osmanlı İmparatorluÄŸunu diriltmek amacıyla giriÅŸtiÄŸi reformlar, kendini “hasta adam”ın varisi sayan Rus çarı Nikolay I’i memnun etmemiÅŸti. Bu yüzden, Türkiye’deki bütün ortadoksların himayesine verilmesini istedi ve padiÅŸahın ret cevabı üzerine Enflak-BoÄŸdan eyaletlerini iÅŸgal etti ve bir Rus donanması Sinop ÅŸehrini bombalayarak Osman PaÅŸa kumandasındaki Türk donanmasını batırdı. (30 Kasım 1853). Bunun üzerine Fransa ve İngiltere, İstanbul’un ve BoÄŸazlar’ın Rus tehdidi altına girdiÄŸini anladılar. Türk Rus anlaÅŸmazlığı bu olaydan sonra bir defa daha meselesi durumuna geldi. İngiltere ve Fransa’da basın, savaÅŸ lehine yazılar yazmaÄŸa baÅŸladı; Fransa ve ingiltere hükümetleri Ekim ayında çar anlaÅŸmaya yanaÅŸmazsa, Türklere yardım edeceklerini bildirmiÅŸlerdi. Nitekim bir süre sonra da İngiliz ve Fransızlara ait donanmalar Çanakkale boÄŸazını geçerek İstanbul önlerine geldi. Durumu haber alan Rus Çarı, İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale boÄŸazını geçmesini protesto etti. Avusturya ve Prusya, BoÄŸazlar AntlaÅŸmasını (3 Temmuz 1841) imzaladığı halde olaylarla ilgilenmediler. Sinop bombardımanından sonra İngiltere kraliçesi Victoria ve Napoleon III, Osmanlı İmparatorluÄŸu ile Rusya arasındaki anlaÅŸmazlığı çözmek için arabuluculuk teklif ettiler. Çar Nikolay’ın bunu kabul etmemesi üzerine, Londra ve Paris kabineleri Rusya’ya birer ültimatom verdi. Bu ültimatomda, Eflak ve BoÄŸdan’ın hemen boÅŸaltılmasını, Osmanlı imparatorluÄŸunun mülki bütünlüğünün tanınmasını, ortadoks tebaa üstünde himaye fikrinde vazgeçilmesini istediler. Böylece Eflak ve BoÄŸdan’ın boÅŸaltılması, savaÅŸ için yeterli bir sebep olacaktı. Çar bu ültimatomu reddetti, sonra da Rus ordularına Tuna’yı geçme emrini verdi (9 Åžubat 1854). İngiltere ve Fransa, bunun üzerine Rusya’ya savaÅŸ açılmasını kararlaÅŸtırdılar. (12 Mart 1854). Osmanlılar, Fransızlar ve İngilizler arasında üç antlaÅŸma yapıldı, ilki İstanbul AntlaÅŸmasıydı. Bu antlaÅŸma ile İngiltere ve Fransa Osmanlı devletinin toprak bütünlüğünü garanti ediyor ve yenileÅŸme hareketlerini destekliyorlardı (12 Mart 1854). İkincisi Londra AntlaÅŸmasıydı. Bunda, iki devlet Osmanlı İmparatorluÄŸundan özel çıkarlar saÄŸlamak düşüncesinde olmadıklarını açıkladılar. 28 Ocak 1854′te Ruslar genel bir saldırıya geçtiler. Tuna’yı, Kalas’ı, İbrail’i ve İsmail’i de alarak Dobruca’ya girdiler. Bu arada bir Osmanlı ordusunu yenerek Silistre’yi kuÅŸattılar. Kaledeki Osmanlı kuvvetleri, Ruslara karşı kaleyi ÅŸiddetle savundu; Mayıs’ta yapılan altı saldırıyı püskürttüler. Bu arada İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Osmanlılara yardım etmek üzere Gelibolu’dan Varna’ya geldiler. Avusturya da Rusya’yı zorlamaÄŸa baÅŸladı. Osmanlılar Avusturya ile bir antlaÅŸma yaparak Tuna bölgesindeki cepheyi ortadan kaldırdılar. Bu antlaÅŸmadan sonra müttefikler Rusya’yı barışa zorlamak için Kırım üzerine yürümeyi uygun buldular. Kırım Savaşının daha fazla uzamayacağını ve kesin bir zafer kazanacaklarını umuyorlardı. Fakat Fransız ve İngiliz orduları Avrupa’daki üslerinden çok uzakta dövüşmek zorunda kaldı; ayrıca böyle bir sefer için her bakımdan hazır deÄŸillerdi. Üç devletin deniz ve kara kuvvetleri arasında iÅŸbirliÄŸi, kumanda birliÄŸi de yoktu. Türk kuvvetlerinin başında Ömer PaÅŸa, Fransız kuvvetlerinin başında Saint Arnaud, İngilizlerin başında Lord Ralgan bulunuyordu. 89 savaÅŸ gemisinin yanında 267 taşıt gemisi, Kırım’da Veupatoria’ya 30.000 Fransız, 21.000 İngiliz ve 6.000 Türk askeri çıkardı (29 Eylül 1854). Bu kuvvetlerin karşısında 51.000 Rus askeri vardı. Müttefiklerin baÅŸlıca amacı Sivastopol’u almaktı. Sivastopol yolunu kapayan Mençikov kuvvetlerini Alma’da yendiler. Fakat Ruslar savaÅŸ gemilerinin bir kısmını batırarak limanın deniz tarafından güvenliÄŸini saÄŸladılar. Albay Totloben’in yaptığı tabyalar da karadan gelen taaruzu önledi. Bunun üzerine ÅŸehrin sürekli kuÅŸatılmasına karar verildi. Bu arada Rusların müttefik çemberini yarmak için yaptığı çıkış hareketleri de sonuç vermedi (25 Ekim-5 Aralık 1854). Kış gelince, savaÅŸlar durdu. Bu sırada Küçük Piyemonte hükümeti Rusya’ya karşı savaÅŸa girerek 15.000 kiÅŸilik bir kuvvet gönderdi. 1855 Baharında müttefikler 14.000 kiÅŸilik bir kuvvetle tekrar savaÅŸa baÅŸladılar. Malakov tabyasının YeÅŸiltepe mevkii ve Beyaz tabya, 7 Haziran’da alındı. Yardıma gelen kuvvetler Traktik köprüsünde ezildi (16 AÄŸustos 1854), Sivastopol sürekli topa tutuldu, Ruslar günde 1.000 kayıp verdiler. Müttefikler 4-7 Eylül’de genel bir saldırı ile Sivastopol’u savunan Malakov tabyalarını teslim aldılar, 10 Eylül’de bir harebe durumuna gelen ÅŸehre girdiler. Limanı, dokları, tersaneyi tahrip ettiler. Harekat, Kangil çarpışması ve Kinbun ile Orçakov’un iÅŸgaliyle sona erdi Bu arada Ömer PaÅŸa da Rusları Yevpatoria’da kesin bir yenilgiye uÄŸrattı. B savaÅŸlarda iki tarafın kayıpları 240.000′e yükseldi. Müttefiklerin baÅŸarılı, Nikolay’ın ölümü ve yerine Aleksandr II’nin geçmesi, Ruslar’da, savaşı kazanma ümidini yok etti. Yeni çar ÅŸerefli bir barış yapmaÄŸa hazır olduÄŸunu bildirdi. Barış ÅŸartlarının görüşülmesi için Paris’te bir kongrenin toplanması kararlaÅŸtırıldı.
Kırmızı Telefon (Hot Line)
Washington ile Moskova arasındaki özel telefon. Nükleer silahların geliÅŸmesi ve çoÄŸalmasından sonra milletlerarası politikada büyük devletler arasında varolan dehÅŸet dengesinin sonucu olarak, nükleer savaÅŸtan kaçınma tedbirleri aranmaya baÅŸlanmıştır. Özellikle ABD ile Rusya en güçlü silahlara sahip iki devlet olarak, gerek önemli bunalımlarda, gerekse bir yanlışlık neticesi böyle bir savaÅŸtan kaçınmaya özel bir önem vermiÅŸler, Washington’da BaÅŸkanlık evi olan Beyaz Saray ile Sovyet yöneticilerinin Moskova’daki Kremlin Sarayı arasında bu amaçla özel bir telefon baÄŸlantısı kurmuÅŸlardır. Böylece tehlike anında, nükleer silahları harekete geçirmek için, aynı zamanda bölgesel çatışmaların (OrtadoÄŸu devletleri arasındaki çatışmalar gibi) doÄŸrudan temas ile çözümlenebilmesi amacıyla iki devlet yöneticileri derhal özel hatla konuÅŸma olanağına kavuÅŸmuÅŸlardır ve bu telefon baÄŸlantısına kırmızı telefon denmektedir.
Bu baÄŸlantı, 1962 Ekim’inde, Sovyetlerin Küba’da Amerika’ya çevrik füzeler yerleÅŸtirmeleri ve ABD’nin yeni füzeler getirmekte olan Sovyet gemilerine karşı deniz kuvvetlerini harekete geçirerek Küba’yı ablukaya almasıyla ortaya çıkan Küba Krizi’ni takiben gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir. Bu krizin ÅŸiddetlenmesi iki ülkeyi nükleer bir savaşın eÅŸiÄŸine getirmiÅŸtir.
Kıta sahanlığı sorunu
Devletlerin karasuları ve karasularının dışında kalan bölgelerden faydalanmaları ile ilgili ortaya çıkan sorun. Kıta sahanlığı kavramı 1945′te ABD baÅŸkanı Truman’ın bir bildirisi ile ortaya çıkmıştır. Bunun önemi kıta sahanlığında maden yumrularının, sahanlığının toprak altında petrol ve doÄŸal gaz yataklarının bulunması ve bunların iÅŸletilmeye baÅŸlamasıdır. Kıta sahanlığı alanının nereye kadar uzanacağı önemli bir sorun olmuÅŸtur. Kıyıları doÄŸrudan açık denizlere, okyanuslara açılan ülkelerin (örneÄŸin, Latin Amerika ülkelerinin) büyük çoÄŸunluÄŸu, bu bölgeleri mümkün olduÄŸunca geniÅŸ tutmaya çalışmışlardır. Amaç ekonomik deÄŸeri olan balık avlanma hakkını artırmaktır. Bu konuda uygulanacak kurallar 1958 Cenevre Deniz Hukuku Konferansında yapılan Kıta Sahanlığı SözleÅŸmesi ile belirlenmiÅŸtir. Kıta sahanlığı kuramının açıklığa çıkmasında Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davaları (1969) ve III. Deniz Hukuku Konferansı ve bunun sonunda ortaya çıkan BirleÅŸmiÅŸ Milletler Deniz Hukuku SözleÅŸmesi (1982) son aÅŸamayı oluÅŸturmaktadır.
Kolonicilik: bkz. sömürgecilik
Kore savaşı
Kore yarımadası 1945 AÄŸustos’unda, Rusya’nın Japonya’ya harp ilan etmesiyle kuzeyde Rus istilasına uÄŸramış ve 38′inci paralelden itibaren Rusya ile ABD tarafından geçici olarak ikiye bölünerek Kuzey Kore yaratılmıştır. Ruslar kuzeyde komünist bir idare kurup çekilmiÅŸler ve 1948′de Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti adını alan devlet ortaya çıkmıştır. Böylece, ilerde iki ülkenin birleÅŸtirilmesi kararı da askıda kalmıştır. İki ülke arasında 38. paralel boyunca çeÅŸitli sınır çatışmaları baÅŸlamış ve 25 Haziran 1950 tarihinde Kuzey Kore Güney Kore’ye saldırıya geçmiÅŸtir.
Bu durumda, BirleÅŸmiÅŸ Milletler bir karar alarak çok büyük kısmı ABD Kuvvetlerinden oluÅŸan bir B.M. Kuvvetini Güney Kore’nin yardımına göndermiÅŸ, bu kuvvetler kuzeye doÄŸru ilerleyerek Mançura’daki Çin sınırına yaklaÅŸmışlardı. Çinliler de gönüllü kendi kuvvetleriyle Kuzey Kore’ye yardıma giriÅŸmiÅŸler, böylece savaÅŸ geniÅŸlemiÅŸ ve uzamıştır. B.M. BaÅŸkumandanı olan General Mac Arthur savaşın durması için bir ara Mançurya’ya atom bombası atılmasını önermiÅŸ ve bu yüzden görevinden alınmıştır. Daha sonra Temmuz 1953′de iki taraf arasında 38. paralel civarında mütareke imzalanmıştır.
Kore savaşı çok sayıda insan hayatına mal olmuş, dünya ekonomisine birçok maddenin fiyatını yükselterek önemli etkiler yapmıştır.
Türkiye’de 17 Ekim 1950 tarihinde Kore’ye General Tahsin Yazıcı komutasında 5090 kiÅŸilik bir Tugay çıkarmıştır. ÇeÅŸitli görevler alan Türk Tugayı Kore’de büyük baÅŸarı göstererek, dünyanın takdirini kazanmıştır (Kunuri savaşı). Türk Tugayı Kore’de 900′den fazla ÅŸehit vermiÅŸ, 200 kiÅŸi de yara almıştır. Zamanla Türk Tugayının mevcudu indirilmiÅŸtir. Kore’de önemli bir Türk ÅŸehitliÄŸi vardır ve Ankara’da da 1973′de ÅŸehitlerin hatırasına bir anıt yapılmıştır.
Kore savaşından tarafların kayıplarının durumu ise şöyledir: Güney Kore ordusu 141 bin ölü ve 43 bin kayıp, BirleÅŸmiÅŸ Milletler kuvvetleri 36 bin ölü vermiÅŸ, karşı taraftan Kuzey Kore ordusu 295 bin ölü, komünist Çin ordusu da 184 bin ölü vermiÅŸtir. (Kore’de sivil halktan da her iki kesimde 3 milyon kiÅŸi kadar ölmüştür.)
Körfez Savaşı, (1980-1988): bkz. İran-Irak Savaşı
Körfez Savaşı (Gulf War)
Saddam Hüseyin liderliÄŸindeki Irak’ın silahlı kuvvetleri 1 AÄŸustos 1990′da Kuveyt Krallığını, Kuveyt ülkesinin Osmanlı Devleti döneminde Basra eyaletine baÄŸlı olduÄŸu, Basra’nın da Irak’a ait olduÄŸu gerekçesiyle iÅŸgal etmiÅŸtir. Pekçok ülke Irak’a geri çekilmesi konusunda uyarıda bulunmuÅŸ, ancak Irak bunları dikkate almamıştır. BirleÅŸmiÅŸ Milletler 15 Ocak 1991′de, Irak’ın geri çekilmesi konusunda ültimatomu içeren bir karar almıştır.Ayrıca, ABD, 7 AÄŸustos 1990′da Suudi Arabistan’a askeri birlikler göndermiÅŸtir. 12 Ocak 1991′de ise ABD Kongresi, BaÅŸkan George Bush’un, Irak’a ABD kuvvetleri sevk etme planını onaylamıştır. Ardından, 430.000′i Amerikalı olmak üzere 28 koalisyon ülkesi kuvvetlerinden oluÅŸan 700.000 kiÅŸilik askeri birlik Irak’a karşı koymuÅŸtur. Irak’ın müttefikleri sadece Filistin KurtuluÅŸu Örgütü (FKÖ) ve Ürdün olmuÅŸtur. Saldırının Hazırlanması sırasında Iraklılar, ülkedeki yabancı işçileri rehin almıştır. Bu rehinler arasında 1.200 İngiliz, 900 Amerikalı, 200 Japon, ayrıca daha az sayıda olmak üzere Polonyalılar ve Almanlar bulunmaktaydı. Irak kuvvetlerine karşı saldırı 17 Ocak 1991′de baÅŸlamış ve Iraklılar Kuveyt’ten geri çekilmiÅŸlerdir. Saldırı sırasında müttefikler tarafından 200 kiÅŸi ölmüş ya da yaralanmış buna karşılık 100,000 den fazla Irak’lı yaÅŸamını yitirmiÅŸtir. Bunlar arasında siviller azımsanmayacak sayıdaydı. 180.000 Iraklı asker ise koalisyon güçlerine teslim olmuÅŸtur. SavaÅŸ sırasında Irak hava gücünün büyük kısmı, tahribattan korunmak için İran’a geçmiÅŸtir. ABD BaÅŸkanı Bush’un Iraklı liderleri ve özellikle de, kendi yönetiminden kaçan Kürtlere baskı uygulayan ve kimyasal ve nükleer silah materyallerini gelecekte kullanmak üzere saklayan Saddam Hüseyin’i yeterince takip edip uÄŸraÅŸmama kararı oldukça eleÅŸtirilmiÅŸtir. ABD gelecekteki muhtemel bir kullanım için bölgede 25.000 askerden oluÅŸan bir kuvveti ve 200 hava gücünü bölgede bırakmıştır. Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanan bir istatistiÄŸe göre savaşın maliyeti 61.1 milyar dolar olmuÅŸtur. Savaşın açıklanan sebebi Kuveyt’in, Irak’ın saldırısından kurtarılmasıdır. Ancak bu savaşı soÄŸuk savaÅŸ ertesi dönemde Amerikan’ın Pax-Amerikana’yı oluÅŸturmaya yönelik bir giriÅŸim olarak deÄŸerlendirenler de vardır. ABD bu savaÅŸta, soÄŸuk savaÅŸta rastlanmayan bir askeri stratejiyi (orta yoÄŸunlukta çatışma-mid-intensity conflict) uygulamıştır. ABD Irak’a yönelik bu stratejinin hazırlıklarına Körfez Savaşı’ndan birkaç yıl önce baÅŸlamıştır. Irak yönetimi, ateÅŸkes antlaÅŸmasından sonra, savaÅŸ sırasında ayaklanan Kürt ve Åžiilere karşı askeri bir harekat düzenlenmiÅŸtir. Baskı karşısında Türkiye’ye sığınan Kürt, Åžii ve Azeriler için Irak’ın kuzeyinde ve Türkiye’de sığınma kampları oluÅŸturulmuÅŸtur. Irak’ta Zaho kenti çevresi koalisyon güçlerince denetim altına alınarak sığınmacılar için güvenlik bölgesi oluÅŸturulmuÅŸtur. Kurulan yerleÅŸim yerlerinin aÅŸamalı olarak BirleÅŸmiÅŸ Milletler denetimine bırakılması kararlaÅŸtırılmıştır.
Türkiye, Körfez savaşı sırasında BirleÅŸmiÅŸ Milletler’in ambargo kararına uyarak, Kerkük-Yumurtalık Petrol boru hattının kapatmış, ayrıca güneyde bulunan İncirlik ve Pirinçlik üslerini koalisyon güçlerinin kullanımına açmıştır.
Kudüs Sorunu.
Bir çok dinin inançlarına göre kutsal kabul edilen Kudüs’ü İsrail’in baÅŸkenti ilan etmesiyle baÅŸlayan sorun. Kudüs 1948 yılında İngilizler çekilince İsrail ve Ürdün arasında paylaşıldı. 1967′deki Altı Gün Savaşının ardından İsrail doÄŸu Kudüs’ü iÅŸgal ederek kenti eli geçirdi. Ancak BirleÅŸmiÅŸ Milletler’in daha önceki Filistin’in paylaşılması planında Kudüs’ün statüsü (corpus-separatum) uluslararası statüde -ayrılmış- kent olarak belirlenmiÅŸti. Kudüs sorununun çözümü 1991′de FKÖ ve israil arasında imzalanan “İlkeler Açıklaması”nda 1996′ya ertelendi. 1996′daki ABD baÅŸkanlık seçimi, İsrail Knesset seçimleri, soÄŸuk savaşın bitmesiyle diasporadan gelen yahudi göçlerinin artması ve Kudüs’ün kuruluÅŸunun 3.000 yıldönümü kutlamaları sorunun çözümünü zorlaÅŸtıracak faktörler olarak görülüyor.
Kutsal İttifak.
Rus çarı I. Aleksandr, Avusturya imparatoru I. Franz ve Prusya kralı III. Friedrich Wilhelm’in, Napoleon’un yenilgisinin ardından baÅŸlayan II. Paris AntlaÅŸması görüşmeleri sırasında kurdukları ittifak (26 Eylül 1815). Siyasal ve toplumsal yaÅŸamda Hristiyan ilkelere baÄŸlılığı güçlendirmeyi amaçladığını ilan edilen Kutsal İttifak’ın kuruluÅŸuna Çar Aleksandr önderlik etti. Sonradan İngiltere veliaht prensi, Osmanlı padiÅŸahı ve papa dışında bütün Avrupa hükümdarlarının katıldıkları ittifak, fazla etkili olmamakla birlikte, liberaller ve sonraki tarihçiler tarafından Orta ve DoÄŸu Avrupa ülkelerindeki tutucu ve baskıcı yönetimlerin aracı ve simgesi olarak kabul edildi. Napoleon sonrası dönemin önde gelen diplomatlarından Avusturya DışiÅŸleri Bakanı Prens Klemens von Metternich ve İngiltere DışiÅŸleri Bakanı Vikont Castlereagh ise Kutsal İttifak’ı önemsiz ve geçici bir birlik olarak deÄŸerlendirmiÅŸlerdir.
Kuveyt Krizi: bkz. Körfez Savaşı, 1991.
Küba Bunalımı, 1962
Sovyetler BirliÄŸi ile Amerika BirleÅŸik Devletleri’ni doÄŸrudan savaşın eÅŸiÄŸine getiren uluslararası siyasal bunalım.
Küba’da Fidel Castro, 1959′da Amerikan yanlısı diktatör Batista’yı devirerek iktidarı ele geçirmiÅŸti. Bu tarihten itibaren Küba’nın ABD ile iliÅŸkileri bozulurken, SSCB ile geliÅŸmiÅŸtir. Özellikle 1961 yılının Nisan ayında, ABD tarafından Küba’ya karşı düzenlenen baÅŸarısız Domuzlar Körfezi çıkartması ABD-Küba gerginliÄŸini iyice artırmıştır. Bu arada 1962 Ocağında OAS (Amerikan Devletleri Örgütü) devletleri Küba’nın OAS’tan atılmasını kararlaÅŸtırmışlardır. 1962 AÄŸustos’unda ABD istihbaratı Küba’ya bazı Sovyet füzelerinin yerleÅŸtirilmiÅŸ olduÄŸunu saptamıştır. Bunun üzerine Küba’daki Sovyet füzelerinin sökülmesini isteyen ABD, 22 Ekim 1962 tarihinden baÅŸlayarak adayı denizden ablukaya almıştır. Bu sırada bazı Sovyet gemilerinin de Küba limanlarına doÄŸru Atlantik’te seyretmekte olması, daha önce 1948 tarihli Berlin ablukasında karşı karşıya gelen iki “süper devlet” arasında doÄŸrudan bir çatışma olasılığını ortaya çıkarmıştır. Tüm dünyada bir nükleer savaÅŸ korkusu yaÅŸatan bir kaç kritik gün içerisinde, kısmen Khruchchev liderliÄŸindeki SSCB yönetiminin biraz geri adım atması, kısmen de taraflar arasında sürdürülen pazarlıklarda bir anlaÅŸmaya varılması, krizin sıcak bir çatışmaya dönüşmesini önlemiÅŸtir. Sovyetler BirliÄŸi, Türkiye’de bulunan Jüpiter füzelerinin de sökülmesi kaydıyla Küba’daki füzelerin sökülmesini kabul etmiÅŸtir. Küba (Ekim füzeleri) bunalımının en önemli sonucu, soÄŸuk savaşın doruk noktasına vardığı bir dönemde, “yumuÅŸama” ve “görüşme” havası yaratmış olmasıdır. Bunalımın ikinci sonucu, NATO’nun Avrupalı ortaklarının, böylesine büyük bir bunalımda, yanı kendilerini de son derece tehlikede bırakan durumlarda, kendi görüşlerinin alınmayacağını açıkça görmüş olmalarıdır. Küba Bunalımı, her iki ittifak grubunda da üyelerin, stratejik deÄŸiÅŸikliklerle baÅŸlayan yeni uluslararası ortama uyum gösterme özlemlerine hız kazandırdı. Bunalım,ayrıca geleneksel (klasik) silahların önemini artırmıştır. Son olarak, ABD ile Sovyetler BirliÄŸi arasında, iki devlet baÅŸkanının gizli, çabuk ve doÄŸrudan haberleÅŸmeleri ile birçok yanlış anlamanın giderilmesi amacıyla bir doÄŸrudan telefon hattı (hotline) kurulmuÅŸtur.
Küçük Antant (Petite Entente)
Birinci Dünya Savaşını izleyen devrede Avrupa’da oluÅŸan yeni bloklaÅŸmalardan biridir. Çekoslovakya, Yugoslavya ve Romanya’nın aralarında kurdukları bir iÅŸbirliÄŸi ve ittifak sistemidir.
Küçük Antant; 1920′de Çekoslovakya-Yugoslavya, 1921′de Çekoslovakya-Romanya ve Yugoslavya-Romanya arasındaki ikili anlaÅŸmalardan oluÅŸmuÅŸtur. Amacı, bu savaÅŸ ertesi yeni devletlerin Orta Avrupa’daki güvenliklerini korumak (Alman, Macar ve Bulgar tehlikesine karşı) ve status quo’yu devam getirmekti. Fransa bu sistemin koruyucusu rolünü oynamış, bu ülkelerin dış siyasetini hayli etkilemiÅŸtir.
La Haye Konferansları
Devletler hukuku alanında sık sık deÄŸinilen Lahey Konferansları, baÅŸlıca 1899′da ve 1907′de olmak üzere iki defa toplanmıştır. Genel olarak milletlerarası anlaÅŸmazlıkların barışçı yollarla çözümlenmesi ile savaÅŸ hukuku konularında bazı kurallar koyarak devletler hukukunun düzenlenmesi (codification) konusunda yararlı çalışmalar yapmıştır. Daha sonra 1930 yılında da bir diÄŸer konferans daha yapılmışsa da, önceki ikisi kadar önemli sayılmaz.
Birinci Konferansta 26 ülke bulunmuş, hemen bütün Avrupa devletleri ile ABD de katılmıştır. İkinci Konferans ise 44 ülke arasında yapılmıştır.
Lahey Konferanslarında saptanan kurallar bazı sözleÅŸmeler meydana getirmiÅŸtir. Bunlara Lahey SözleÅŸmeleri denmektedir. ÖrneÄŸin, “Milletlerarası UyuÅŸmazlıkların Barışçı Yollarla Çözümlenmesine Dair Lahey SözleÅŸmesi” veya “SavaÅŸ Açılmasına Dair Lahey SözleÅŸmesi” bunlardandır.
Laval-Mussolini Anlaşması, 7 Ocak 1935
Fransız Pierre Laval ile İtalya Devlet BaÅŸkanı Benito Mussolini arasında yapılan anlaÅŸma. Nazi Almanyası ortaya çıktıktan sonra ve özellikle 1934 Ekim’inde DışiÅŸleri Bakanlığına gelen Pierre Laval ile birlikte, Fransa-İtalya münasebetleri hızla geliÅŸti. Fransa İtalya’ya daha fazla kaydı ve anlaÅŸma imzalandı.AnlaÅŸma, Tuna ülkeleri konusunda bir pakt öngörmekteydi. Avusturya’nın bağımsızlığı garanti altına alınıyordu. Bu Avrupa’da barışın korunması için bir ÅŸart olarak kabul ediliyordu. AnlaÅŸmada yer almayan fakat gizli görüşmelerde HabeÅŸistan (Etyopya) bahis konusu olmuÅŸ ve Laval Fransa’nın bu konudaki ilgisizliÄŸini açıklamıştır. Bu da Etyopya’nın İtalyanlar tarafından iÅŸgalini kabul ettiÄŸini gösteriyor.
Lenin, Vladimir İ.
Asıl adı Vlamidir İliç Ulyanov’dur. 1917 Sovyet Devrimi’nin esin kaynağı ve önderi olan Marksist düşün, siyaset ve eylem adamı. İlk baÅŸkanlığını yaptığı (1917-1924) yeni Sovyet devletinin temellerini atmış, dünya işçi hareketinin yeni öncü örgütü olarak III. Enternasyoneli (Komintern) kurmuÅŸtur. Tarihinin en büyük devrimcilerinden biri ve Marx sonrası dönemin en etkili sosyalist düşünürü olarak kabul edilir. Marx’ın kuramlarına yaptığı katkılardan dolayı komünist hareketler genellikle Marsizm-Leninizm olarak anılmıştır.
Litvinov Protokolu, 9 Åžubat 1929
Sovyetler BirliÄŸi’nin Briand-Kellog Paktının güttüğü aynı amacı kapsayan bir protokolü kendi komÅŸuları arasında da en kısa zamanda yürürlüğe koymak için hazırladığı özel bir protokol. Kellog Paktı’nı Sovyetler, Batılıların Sovyet Rusya’yı izole etmek, çember içine almak ve Sovyet Rusya’ya karşı mücadele etmek ve kurdukları bir kombinezon olarak karşılamışlardı. Fakat Fransız hükümetinin daveti üzerine 1928 Ekim’inde Sovyet Rusya da bu pakta katılmıştır. Sovyetler, paktın silahsızlanmaya gereken önemi vermemiÅŸ olduÄŸunu belirtmekle beraber paktın en kısa zamanda yürürlüğe girmesini saÄŸlamak için Polonya ve Litvanya’ya özel bir protokol önerdi. Polonya bu protokole katılmak için Romanya ve diÄŸer Baltık devletlerinin de katılmasını ÅŸart koÅŸmuÅŸtur. Protokol 9 Åžubat 1929′da SSCB, Letonya, Estonya, Romanya ve Polonya tarafından imzalanmıştır. Türkiye, Litvanya, İran ve Danzig de kısa bir süre sonra bu protokolü imzalamışlardır. Protokol ve pakt, tarafsızlık ve saldırmazlık antlaÅŸmaları imzalamamış olan devletler ile SSCB arasında bu çeÅŸit anlaÅŸmaların yerini almıştır.
Locarno Antlaşmaları, 1 Aralık 1929
I. Dünya Savaşı sonrası Batı Avrupa’da barışı korumak amacıyla Almanya, Fransa, Belçika, İngiltere ve İtalya arasında imzalanan bir dizi antlaÅŸma. 16 Ekim’de İsviçre’nin Locarno kentinde kaleme alınan antlaÅŸmalar, 1 Aralık’ta Londra’da imzalanmıştır.
Locarno Paktı Almanya, Belçika, Fransa, İngiltere ve İtalya arasındaki karşılıklı güvence antlaÅŸmasını, Almanya ile Belçika ve Almanya ile Fransa arasındaki hakem antlaÅŸmalarını, eskiden itilaf devletleri tarafından Almanya’ya verilen ve Milletler Cemiyeti sözleÅŸmesinin 16. md.’ne göre sözleÅŸmeyi çiÄŸneyen bir devlete karşı uygulanacak yaptırımları açıklayan notayı, Fransa ile Polonya ve Fransa ile Çekoslavakya arasındaki güvence antlaÅŸmalarını içeriyordu.
Güvence antlaÅŸmasına göre Versailles AntlaÅŸmasıyla (1919) belirlenen Almanya-Belçika ve Almanya-Fransa sınırları da deÄŸiÅŸtirilemezdi. Almanya, Belçika ve Fransa “meÅŸru savunma” ya da Milletler Cemiyeti’nin koyduÄŸu yükümlülüklerden biri nedeniyle doÄŸacak durumlar dışında birbirlerine asla saldırmayacaklar, anlaÅŸmazlıklarını barışçı yollarla çözümleyeeklerdi. Bu antlaÅŸmanın ihlali durumunda, antlaÅŸmaya imza koyan devletler, Milletler Cemiyeti’nin saldırıya uÄŸradığına karar verdiÄŸi tarafın yardımına koÅŸacaktı. Fransa’nın Polonya ve Çekoslavakya arasındaki anlaÅŸmalar ise tahrik unsuru olmaksızın baÅŸlayan herhangi bir saldırı karşısında, tarafların birbirlerini desteklemelerini öngörüyordu. Pakta ayrıca Ren Bölgesinin kararlaÅŸtırılmış tarihten beÅŸ yıl önce 1930′da boÅŸaltılması öngörülüyordu.
Locarno’nun açık anlamı, Almanya’nın batı sınırlarını deÄŸiÅŸtirmek için zor kullanmaktan vazgeçip doÄŸu sınırları konusunda hakem kararına uymayı kabul etmesi, İngiltere’nin ise Belçika ve Fransa’ya askeri destek saÄŸlamayı kabul ederken aynı güvenceyi Polonya ve Çekoslovakya için vermemesiydi. Uluslararası politika açısından önemli kısa ve uzun vadeli sonuçları olmuÅŸtur. SavaÅŸtan sonra ilk kez Fransa ile Almanya’nın iliÅŸkilerini normalleÅŸtirdi. Almanya’yı yeniden Avrupa’nın büyük devletleri arasına alarak Dawes Planının baÅŸlattığı iÅŸi bitirdi.
Uzun vadeli sonuçları, tüm savaş sonrası düzenin üzerine oturduğu Versailles Antlaşmasının başka antlaşmalar ile teyid edilmedikçe bağlayıcı olmadığını açıkça olması bile, üstü kapalı ortaya koymuştur. Bu da Versailles düzeninin iflası demekti. 2. olarak hükümetlerin kendilerini doğrudan doğruya ilgilendirmeyen sınırların korunması için askeri harekata girişmeyecekleri açıkça ortaya çıkmıştır.
Belirli bir süre Avrupa’daki barış yanlılarını umutlandıran bu anlaÅŸmaların yarattığı yumuÅŸama havası, 1936 yılında Hitlerin Ren bölgesine asker sokması ile sona erdi.
Londra Boğazlar Sözleşmesi, 17 Ocak-13 Haziran 1871
Rusya’nın ilan etmiÅŸ olduÄŸu Karadeniz’in tarafsızlığının (1856 Paris antlaÅŸmasının 11, 13 ve 14. maddeleri) kaldırılmasını onayladı; fakat boÄŸazlar kapalı olmaÄŸa devam etti. Kırım savaşına son veren Paris AntlaÅŸmasıyla Karadeniz’in tarafsızlığı kabul edilmiÅŸti. Buna zorunlu olarak uyan Rusya, 1871′de Fransız Alman Savaşının Fransa aleyhine sonuçlanmasıyla Paris AntlaÅŸmasındaki bu hükmü tanımadığını belirtti. Osmanlı İmparatorluÄŸunun baÅŸvurusu üzerine toplanan konferansta imzalanan antlaÅŸmayla Karadeniz’in tarafsızlığı ve barış zamanlarında Osmanlı İmparatorluÄŸu’na BoÄŸazlar’ı kapalı tutma yetkisi tanıyan Paris antlaÅŸmasındaki madde kaldırıldı. Ancak gerektiÄŸinde Osmanlı devletinin dost ve baÄŸlaşık donanmaları içeri almakta serbest bırakılması, Osmanlı Devleti için önemli bir ödün olduÄŸu kadar Rusya açısından da yeni bir tehdit öğesi oluÅŸturdu.
Londra Deniz Silahsızlanma Konferansı, 21 Nisan 1930
1930 yılının Ocak ayında deniz silahlarının sınırlandırılması konusunda toplanan konferans. 1928′de Briand Kellog Paktı’nın oluÅŸturduÄŸu barışçı atmosfer bu antlaÅŸmaya yol açmıştır. Görüşmeler sonunda hazırlanan antlaÅŸma iki kısma ayrıldı. İlk kısımda, ABD, İngiltere ve Japonya daha küçük tonajda savaÅŸ gemilerinin de sınırlandırılabilmesi konusunda anlaÅŸmaya vardılar. İkinci kısmı ise, deniz savaşının düzenlenmesine iliÅŸkin hükümleri içermekteydi. Bu konferans UzakdoÄŸu’da büyük bir güç olarak ortaya çıkan Japon ile bölgenin üstün gücü ABD arasındaki rekabetin açıkça ortaya çıkmasına sebep olmuÅŸtur. 1933 yılında ABD BaÅŸkanlığına seçilen Roosevelt’in, Amerikan donanmasına geliÅŸtirici önlemler almasıyla Japonya 1934′te bu antlaÅŸmaya uymayacağını belirtti. İngiltere’nin Londra’da yeni bir konferans toplama çalışmaları da Japonya’nın isteksizliÄŸi yüzünden sonuçsuz kaldı ve 1936′da Konferansı terkeden Japonya hiçbir kısıtlamaya uymayarak savaÅŸ gemileri yapımına baÅŸladı.
438 views